27 Nisan 2016 Çarşamba

Mutlu bir anne olmanın yolu - 1

Mutlu bir çocuğa sahip olmanın yolu, mutlu bir anne olmak. Bunu hepimiz biliyoruz. Peki mutlu bir anne olmanın yolu nedir, bunu biliyor musunuz? Ben bir ömür tüketmekteyim bu işin odağını, özünü bulmaya çalışırken..

Maya'nın iki yaş krizlerinin başladığı zamanlardaki halimi düşününce, şunu fark ettim; onun bitip tükenmek bilmeyen isteklerine ya da onun mutlu olmasına odaklanmak yerine kendimi önemseyerek kendime zaman ayırdığımda, ben daha mutlu bir anne oluyorum ve o önüme neyle gelirse gelsin, tahammül eşiğim geniş oluyor, çözüm yolunu en pratik şekilde bulabiliyorum ve o zor dönemden çok daha çabuk çıkabiliyorum. İşin sırrı; kendime zaman ayırmak. (Da.. tek başına çocuk büyütüyorsun, nasıl ayıracaksın, bazen kafanı kaşıyacak zaman bulamazken!? İşte bunu çözemiyorum mesela.. Neyse geçelim şimdilik onu, olumlu olucaz bu yazıda..)

Geçenlerde üyesi olduğum bir grupta "evlilik aşkı öldürür mü?", "çocuk evliliği bitirir mi?" türü klasik sorular üzerinde klasik tartışmalar yürüyordu ve kadıncağızların çoğu "ay evet çocuktan sonra bana aynı aşkla bakmıyor", "valla çocuk çok zamanımı alıyor kocaya ilgi göstermek içimden gelmiyor" türünde serzenişlerde bulunuyordu. Aslında herkes çocuktan sonra önceliklerinin değiştiğini dile getiriyor, kendine ve eşine zaman ayıramadığını belirtiyor ama tartışmanın asıl odağında kimsenin fark etmediği "ben kendimi önemsemiyorum ki karşımdaki beni önemsesin" fikri ise nedense hiç dile getirilmiyordu. Saçımızı süpürge ediyoruz çocuklarımız için, bu arada kocamızla mı sevişeceğiz bir de, aman rahat bıraksınlar bizi.. Yahu sevişmek ne zamandan beri bir angarya, anlayamadım. Hormonal ve psikolojik sorunları anlayabilirim ama laf olsun, tohuma kaçmayayım vs. diye evlenmediyseniz, karşınızdaki adam sizin sevdiceğiniz yahu, çocuğunuzun babası olmadan önce nasıl sevdiyseniz, birlikte geçireceğiniz her ana heyecanla koşturduysanız, şimdi ne değişti? (zamaaan, zaman yok.. şşşt, karıştırma yine sus bakim)

Biz kadınlar bazen kafamızda çok gereksiz "yaşam planları listesi" ile yaşıyoruz. Okulumu bitireyim, işimi kurayım, kariyerimde biraz ilerleyip 30larımda evleneyim, aman biyolojik saatim çalmadan çocuk yapayım, hem ona kaliteli zaman ayırayım hem kariyerimi sürdüreyim, çocuğumu en iyi şekilde yetiştireyim hayata atılsın, bunu görünce Ege'de bir kasaba bulayım emekli olayım, torunlara bakayım, çiçeklere bakayım, dizim belim fazla ağrımazsa bir de seyahat edeyim vs vs. Ben bahsettim mi bilmiyorum, yüksek lisansımı bitirdikten beri daha farklı bir yaşam planını takip ediyorum, mesela seyahati yaşlılığıma bırakmıyorum her sene iki yeni ülke görmeye çalışıyorum.. Biyolojik saate de nanik çekiyorum, bir kaç sene sonra 40 olacağım ama ruhum bir çok 20'likten daha genç, biliyorum.. Çocuğum için kariyeri bırakmadım ama kariyer için de çocuğumu başkasına bırakmadım, yani sanırım toplumun normlarına ters, kafamın dikine gidiyorum. (ve deli gibi de yoruluyoruuum, aferin bana, ay be iç ses, bi yazdırtmadın şu yazıyı)

Açıkcası hayatımın odağında tek bir şey (işim, eşim hatta çocuğum bile) yok. Onun yerine keyif aldığım şeyleri hayatımın odağına koydum, zoraki yapılması gerekenleri ya da içimden gelmediği halde bir başkasının ya da toplumun normlarına uygun olan davranışları, hatta gereksiz, samimi olmayan ilişkileri bile bıraktım bir kenara. Sadece sevdiğim insanlarla, bana keyif veren insanlarla görüşüyorum, kendimi hiç bir işe ya da davranışa "zorunda" görmüyorum. Bugün temizlik günü diye bir günüm yok mesela ya da 2 gündür sevişmiyoruz aman bugün sevişmeliyiz gibi bir ilişki kıstasım. Sadece içimden geldiği için yaptıklarım, yapmaktan zevk aldıklarım var. (he evet, işler de kendi kendilerini yapıyorlar, sabah bi uyanmışım ev tertemiz etmiş kendini, bir bakıyorum zihin gücüyle camlar tertemiz mesela, hadi itiraf et bazen deli danalar gibi koştura koştura ve söylene söylene ev işi yaptığını ve koca bir gün totonu koltuğa koyup bir kahve içecek zaman bile bulamadığın gerçeğini)

Ve mutluyum evet.. Mutlu olduğum için de eşimi ve çocuğumu da mutlu edebiliyorum. (bak iç ses dut yemiş bülbül burda, demek ki bu doğru galiba, kızı pek mutlu edemedim şu ana dek ama onu mutlu etmek deveye hendek attırmak gibi bir şey, koca da arada yan çiziyor miykliyor ufak şeylerden, kıza çaktırmamak adına mimik ve göz belertmelerle, içimizden bağrışarak "sessizce" tartışıyoruz ama genel resme bakarsan mutluyuz çok şükür yahu, sağlık ve huzur olsun da, gerisini hallederiz be hayat!) İşin sırrı, şu yandaki resimde özetlenmiş arkadaşlar.. Vallahi bakınız, bakan görüyor, görmek için bakınız..

Kıssadan hisse; herşeyi bırakın bir kenara, hatta gerekiyorsa çocuğu bile. Öncelikle kendinize bakın, kendinizi sevin, yaptıklarınıza başardıklarınıza bakın ve gurur duyun. Şimdi son nefesinizi veriyor olsanız ne olur aklınızda düşünün, başaramadıklarınız mı, başardıklarınız mı, yoksa sadece şu masmavi gökyüzüne azıcık daha bakayım, bir nefes daha çekeyim içime, "güzeldi beeee" diyeyim mi.. Bizden geriye ne işimiz, ne adımız, ne çocuklarımız hiç bir şey kalmayacak, o nedenle aslında takıldığımız konuların hiçbirinin çok da önemi yok. Şu dünyada bir yolcuyuz, bazı şeyleri deneyimlemek, öğrenmek için buradayız ve çabucak geçip gidiyor zaman. O nedenle; kendinize odaklanın, mutlu olun, mutlu edin.. Gerisi hikaye olsun..

20 Nisan 2016 Çarşamba

Muz ağacı kabusu

Daha dün "senin annen bir salaktı yavrum" volume bilmemkaç'ı yazıp bloğa yolladıktan sonra, evde öyle bir deli haller yaşadık ki, bir cümlede anlatmak bence haksızlık olur, nevi şahsına münhasır bir senin annen bir salaktı yavrum yazısını haketti bence olanlar. Giderayak güldüreyim azıcık sizi, valla ben bu annelik işinde baya çakmış vaziyetteyim, kabul edelim, kanaatle bile geçebilecek durumum yok.. Buyrun görün, aksini iddia eden kalmasın :D

Dün sabah bizim zilli uyandığı gibi, sanki arkasından kovalayan biri varmışcasına salona koştu ve 3 sene önce Endonezya'lı bir arkadaşımın "baktıkça beni hatırlarsın" diye verdiği, 10cm'den yaklaşık 40cm'ye büyüttüğüm muz "ağac"ıma hamle etti (ağaç dememe lütfen gülmeyin, ben geleceği vizyonluyorum burda). Rüyasında mı gördü nedir, bilemeyeceğim ama çocuk resmen hedefe kitlenmişti, bu modellerde böyle tuhaf davranışlar oluyor, bilirsiniz.. Ben de tam ne yapacak, saldıracak mı bilemediğim için teakkuzda yanındayım tabii (çiçek yavrudan değerli mi diyenler için, e ö o da can, o da değerli tabii kıyamam yaprağına delal gelmesine). O şekil muz ağacının yanında dikilirken, yavruyla aramızda şöyle bir sohbet vuku buldu:

Zilli: "anne bu ne ağacı?"
Olgun anne: "muz yavrum, muz"
Z: "e muzu nerde?"
O: (içses: haydaaa) "ee, öö.."
Z: "muzu nerde muzu nerde muuuuuuuz eeeeeeööööööö hüüüüaaaaaağ muuuuz"
O: "yavrum bu daha küçük, büyüyünce vericek muz"
Z: "hayııır, muz ağacının muzu nerdeeeee, muz versin şimdiii"
O: (hayatının hatasını yaparak, düşünmeden konuşur ve:) "yavrum muzu akşama vericek, bak daha çok erken, sabahın körü, şimdi biz giyinicez, ben işe sen kreşe gidicez, gelince bir de bakıcaz muz"
Z: "tamam o zaman".
O: (içses: mıçtık!)

Tabii işten gelince koşa koşa markete gidip muz aldım, normalde ağzına sürmez (umut fakirin ekmeği). 40cm'lik ağacı kırmasın diye en küçüğünden el kadar bir muzu seloteyple ağacın en sağlam gözüken noktasına bağladım (hey allahım öğrenen anne, nerden aklına geldi derseniz, ben bi dönem anaokulunda müdürlük de yaptım (elimden her iş gelir abla), orda bahçemizde ufak bir mandalina ağacı vardı, bir gün hoşluk olsun diye bir kilo mandalina alıp erken gidip ağaca bağlamış ve olayı çakozlamayan mutlu ve masum yavrulara daldan toplatıp yedirmiştim, kafa o zamandan antika işte).

Zilli ile tüm gün dışardaydık, muz falan sormadı. Akşam eve gelince ilk işi "muuuuz" oldu (unutmuyor da yahu, sizinkiler de böyle antika mı?) Olayı lehime çevirmek için "önce tuvalete çiş, sonra sana bi sürprizim var" kisvesiyle çişi de yaptırdım :D Uyanıklıkta çığır atladım evet bu tip fırsatları asla kaçırmıyorum artık. Evde herşey rüşvet ve ikna üzerine kurulu hassas bir dengede vuku buluyor. Neyse zilli çişi hızlıca yapıp donunu çeke çeke salona koştururken, bir yandan da soruyor:

Zilli: "sürpriz nerde çantanda mı?
Uyanık anne: "hayır!"
Z: "pakette mi?"
O: "hayır. bi bak bakalım, acaba muz ağacında bir sürpriz olabilir mi?"

Zilli uçarcasına koştu tabii muz ağacına (sizin için üşenmedim fotoğraf çekmelik bi muz daha bağladım canlar, nası olmuş, şık di mi?).. Salondan nasıl bir sevinç çığlığı geldi tabii, bir bana koşuyor bir geri ağaca "anneee anneee muz var muz var" :D Yaw çocuk olmak ne güzel be...! "Hadi (keko)" dedim, "kopart dalından, soy ve ye, muz ağacı sana sürpriz muz vermiş". Baya dikkatlice kopardı, beyin ameliyatı yaparcasına soydu, 1-2 ısırık yedi, gerisini babasına göstermek için sakladı! Akşam gelen babasına daha merhaba demeden muzu gösterdi, "muz bana hediye verdi" diye diye geri kalan hafiften kararmış muzu da yediler beraber. İşlem tamam.

He buraya kadar şahaneyiz, eller havaya. Sonra ne oldu bakın görün:

Gece uyumadan önce atmasyon masallar anlattığımı yazmıştım ya, bunları 3-4 aydır Maya düzenliyor yani bana 3-4 kelime veriyor ben o kelimelerin içinde geçtiği sırf o geceye özgü bir masal uyduruyorum, gün içinden elementler ekliyorum, az biraz hafıza geliştiriyoruz falan. Böyle bir uyku öncesi oyunumuz var. Bu geceki kelimeler "kaplumbağa, tavşan, maya, muz ve baba" olarak önüme serpildi. Hemen bir muz tarlası, kaplumbağa ve tavşana ağaçtan muz toplamayı öğreten Maya fikri geldi aklıma, iyi güzel..

Masal süper gidiyordu, çocuk tam mayışmış, uykuya saniyeler kalmış, o umut ışığı belirmiş tünelin ucunda (bildiniz mi o anı?! çok ince buz üstünde kayıyorsunuz, asla çocukla gz teması kurmuyorsunuz hani temsili fotosu yanda). Tam o sırada hayatımın hatasını yapıp, muz ağacını konuşturasım tutuyor! Ama ağaç ayol bu, kısık sesle konuşacak tabii ki de. Ne der peki ağaç? Boğuk bir "guuu" çıkıyor ağzımdan ve mayışık çocuğun gözler anında faltaşı! "neeeee? anne niye guuu"... "ee öö, ağaç işte guu dedi".. "anne ben çok korktum, ağaç konuşmasın"... "tamam yavrum konuşmaz ağaç".. "anne ben çok korktum ama ya bizim muz ağacımız da guu derse" .. Ve 30dk boyunca korkuyla uyumayı reddeden çocuk, onu ağaçların ancak çok büyüyünce konuşacaklarına, bizim evde konuşan hiç ağaç olmadığına ikna etmeye çalışan ben (içses: hay ben guuu kadar kafama taş..)

Bu sabah kalktığında muz ağacına yaklaşmak bile istemedi çünkü ya konuşur da guuu derseymiş.. Hey Allahım, bi işi de doğru dürüst becerebilsem :D Yani kıssadan hisse; muzu ağaca bağlayın da gözünüzü seveyim ağacı konuşturmayın. Sakın aman sakıııın..!

16 Nisan 2016 Cumartesi

Çocuklara tanrıyı ve dini inancı anlatmak

Uzman klinik psikolog ve anne olarak blog yazmaya başlayalı beri, özelden ve yorumlar sırasında devamlı, dönüp dolaşıp yeniden aldığım birkaç soru var. Bunlardan biri de "çocuğuma Allah'ı nasıl anlatacağım, dini inancımızdan bahsetmek ne zaman uygun olur?" ya da "çocuğum Allah'ı soruyor, nasıl cevap vermeliyim?".

Öncelikle; kısa bir gelişimsel bilgi vermek istiyorum. Çocuklarda soyut düşünme becerisi ve mantık yürütme yeteneği ancak ergenlik döneminde oluşuyor. Yani 11-12 yaş öncesi bir çocuğun; inanç, değerler, etik konularında neyi nasıl anlatırsak anlatalım, bizim demek istediğimizi tam anlayamayacağını ve kendi basit düşünce sistemine uyarlama ihtiyacı duyacağını unutmamalıyız. Soyut düşünme becerisi; aktif düşünce jimnastikleri ile pratik yapılarak geliştiği için, bazı insanlarda ergenlikten sonra bile gelişemiyor, biliyorsunuz. O nedenle, çocuğunuza felsefi ve etik konulardan gerçek anlamda bahsetmeyi mümkünse beynin altyapısının oluşmaya başladığı ergenlik dönemine ertelemenizi, şimdilik bu konularda bilgi vermek yerine, onun sorularından yola çıkarak, onunla beraber düşünerek, merakını yaşına uygun cevaplarla gidermeye ve olabilecek endişeleri ve korkuları yenmeye yönelik bir yaklaşım geliştirmenizi öneririm.

Çocuklar (eğer yakın çevrelerinde bir ölüm olmadıysa ve asıl merak ettikleri ölüm değilse) genellikle tanrı konusunu 3,5-4 yaş civarı getirirler ve asıl merak ettikleri "tanrı kimdir, nerede yaşar, neden göremeyiz, bizi cezalandırır mı, beni kötü bir çocuk olduğum zaman cezalandıracak mı? nasıl cezalandıracak?" türü yaşa özgü somut kavram ve korkuları içeren sorulardır. O nedenle; bilgi vermek yerine, bu soruları doğru şekilde cevaplayarak çocuğu rahatlatmak ve bir sonraki yaş döneminde "düşünce geliştirme ve sorgulama" aşamasına geldiğinde bilgilendirmek daha yerinde olacaktır.

Örneğin; "anne tanrı nerde yaşıyor, biz neden göremiyoruz?" diye soran bir anaokul çocuğuna "canım tanrı her yerde, aynen hava gibi göremiyoruz ama nefes alıp verirken hissediyoruz" diyebilirsiniz, "beni cezalandırır mı?" sorusuna "hayır, tanrı çocukları cezalandırmaz, tanrı bizi sever ve korur" diyebilirsiniz. İlerki aşamalarda bu sorular "ama dedem yaramaz çocuklar cehenneme gider tanrı cezalandırır" dedi türünde endişe ve korku içeren sorulara dönüşürse, bu korkuları gidermeye, tanrının cezalandırıcı değil, sevgi verici, koruyucu özelliklerine vurgu yapmaya, çevrenizde bu şekilde konuşan büyükler varsa onları uyarmaya odaklanır ve çocuğun korkularını "bazı büyük insanlar çocukları korkutmak için böyle şeyler söyleyebilirler ama bunlar doğru değildir, tanrı bize birbirimizi sevmeyi, korumayı, birbirimize iyi davranmayı söyler ve biz de böyle davranınca bizi sever, korur" diyerek olumluya çevirmeye çalışırız.

Tabii bu cevaplar tanrıya inanan ebeveynler için geçerli. Etik ile dini inanç konusunu ayırmak gerekirse; dini inanç daha çok "sorgulanmadan kabul edilen, bizden öncekilerin gelenek, görenek ve tutumlarını da kapsayan, genellikle belirli bir dini kitap ya da önder tarafından yazılı olarak bırakılmış bir kaynağa dayanan, kurallara dayalı uygulama kısmını da içeren" bir inanç ve davranış bütünüdür. Oysa etik; sorgulanmayan inanç yerine aktif düşünme ve mantığa oturtmaya dayalı, genellikle toplumsal olaylar, toplumdaki önemli kişiler ve yaşanan çağ gibi durumlardan etkilenen, üzerinde tartışılabilen, değişime uğrayabilen daha esnek ve genellikle yasalar tarafından da desteklenen davranış ve tutumlardır. Dolayısıyla; yaradana inanmadan da etik davranış içinde, toplumla ve kurallarıyla uyumlu yaşanabilir. Eğer tanrıya inanmıyor ve inanç yerine etik bilgi ve eğitim vermeyi düşünüyorsanız, o zaman "canım bazı insanlar tanrıya inanır çünkü bu şekilde kendilerini mutlu hisseder, bazıları ise tanrıya inanmaz ama diğer insanlara sevgiyle iyilikle yaklaşır, güzel davranır, iyi insan olmaya çalışır ve yine mutlu hissederler" denebilir ve "iyi davranış" üzerinde yaşa uygun örneklerle konuşulabilir. Tanrı ve inançtan farklı olarak, "etik bilinci" en küçük yaşlardan itibaren dahi kazandırılabilir ve kazandırılmalıdır.

Dini inanç ve uygulamalar konusunda çocuğunuza eğitim ya da bilgi vermeden önce, ilk olarak kendi inanç ve tutumlarınızı gözden geçirmenizi, hangilerini ona aktaracağınıza ve hangi yaşta ne şekilde davranmasını / düşünmesini umduğunuzu gözden geçirmenizi öneririm. Yani; eğer yaradana inanmıyor ve çocuğunuzu da bu şekilde yetiştirmek istiyorsanız, yine de etik davranış ve tutumlar konusu (iyi olan ne, doğru olan kim, neye göre ve nasıl cezalandırılıyoruz?) mutlaka gündeme gelecektir. Etik konuları; geçerli etik kanunlara, yasalara dayandırmanız gerekecektir. Bu nedenle, sorular önünüze gelmeden önce, düşünmeniz ve hazırlıklı olmanız gerekir.

Sadece etik değil, dini inancı da vermek istiyorsanız, o zaman en doğrusu küçük yaşlarda idealleri ve büyük fikirleri değil, sizin inandığınız sistemi anlatmak olacaktır. Yani inandığınız tanrıyı tasvir edip, inanç sisteminizde ne gibi uygulamalar yaptığınızı ve bunun sonucunda kendinizi mutlu ve huzurlu hissettiğinizi anlatabilirsiniz.

Uzun lafın kısası; şu noktalar önemli:

1. Çocuk tarafından önünüze getirilmedikçe, tanrı ve inanç konusunu, özellikle dini bilgi ve uygulama içeren konuları mümkün mertebe okul çağının çift haneli yaşlarına, felsefi konularla değerleri ise ergenlik başına ertelemenizi öneriyorum çünkü çocukların bilişsel gelişimi, soyut düşünce ve kavramlarla düşünebilme yeteneği ancak bu dönemde gelişmeye başlar. Öncesi erkendir.

2. Çocuk tarafından getirilen sorulara kesinlikle yalan olmayan, korkutucu, cezalandırıcı olmayan, yaşına uygun cevaplar vermeli, hedefiniz bu yaştaki çocuklara bilgi vermek, dini inanç kazandırmak değil, korku ve endişeleri gidermek, merakı olumlu yönde beslemektir. Yani cehennem, ceza gibi kavramlara asla girilmemeli, tanrının sevgi ve koruma özelliği öne çıkarılmalıdır.

3. Yalan söylemeyin ama gerçeği yaşa uygun sansürleyebilirsiniz. Yani inancınızda cehennem azabı varsa, bunu küçük çocuğa anlatmak zorunda değilsiniz. Olumluya odaklanıp, "tanrı yaptığımız iyilikleri görür, o da bizi korur" demek çocuğu hem rahatlatacak, hem davranışlarını olumlu yönde motive edecek, hem de ilerde daha olumlu bir inanç sistemini kabul etmesini sağlayacaktır.

4. İnançlı biri değilseniz ama çocuğunuzun etik hassasiyeti olmasını, adil ve sosyal anlamda uyumlu bir birey olmasını amaçlıyorsanız, kendi fikrinizi verirken mutlaka "bazı insanlar böyle düşünür, diğerleri şu şekilde düşünür" diyerek, ilerde onun kendi seçimlerini özgürce yapabilmesinin garantisini de sağlamalısınız. Nasıl siz inançlıyken o inançsız olma hakkına sahipse, siz inançsızken onun inançlı olma hakkı da olmalıdır. Bunu sağlayabilmenin tek yolu da, onu bir noktaya yönlendirmeden desteklemek, farklı etik sistemler ve değerler konusunda yaşına uygun olarak bilgilendirmektir.

5. Çocuğunuz özellikle 3-8 yaş döneminde çok fazla Allah, inanç, cehennem gibi konulara takıldıysa, altta yatan bir anksiyete, endişe, korku olabilir. Bunu anlamanın yolu, ona "peki sence nasıl, sence neden?" gibi açık uçlu sorular sorup endişenin kaynağını belirlemeli ve mutlak surette bu endişeleri gidermeye çalışmalı, gerektiğinde uzman yardımı almalısınız.

Umarım bu yazı işinize yaramıştır, yarayacaktır :) Şimdi gelelim "bebekler nerden gelir"e :D

14 Nisan 2016 Perşembe

Büyük planlar, projeler..

"Her bebek kısmetiyle gelir" derler.. Bu sözün doğruluğuna inanıyorum. Sadece maddi anlamda düşünmemek lazım, mesela bu bebek bana düşünce bazında kısmetle geldi. 4 kişilik bir aile olmanın getireceklerini düşününce, yaşamımın en azından gelecek 3 senesini planlama ihtiyacı içine girdim. Yeni bir bebeğimiz olmasaydı, bu Eylül itibarıyle, Maya yeni başlayacağı anaokuluna alışır alışmaz ben de tam zamanlı terapistliğe geri dönecektim. Bir de 3 senedir rafa kalkan doktora tezimi yazıp bitirme planım vardı. Hayat; ufacık bir etkiyle tüm planları kökten değiştirtebiliyor insana :)

İnşallah iki numara bebeğimize sağlıkla kavuşabilirsek, Maya'ya 2 sene boyunca verdiğim ana kucağını ona da vermek istiyorum. 2 yaştan önce kreşe hala karşıyım ve yaşam koşullarım gereği bakıcı / aile büyüğü gibi bir şansım olmadığı için, çocuklarımı kendim büyütmeyi tercih ediyorum. Bu kariyerime 4-5 senelik bir boşluk katsa da, şu ana dek pişman olmadım ve ikinci çocukla da çok yorulacağımı biliyor ama pişman olacağımı düşünmüyorum. Maya'da olduğu gibi, 2 yaş sonrası yine yavaş yavaş yazı zamanlı, anaokulu yaşı geldiğinde ise tam zamanlı işe dönmek umudum ve planım.. 5 senelik boşluktan sonra tabii ki zor olacak bu dönüş fakat 5 sene içinde de boş boş oturmayacağım, bir şekilde mesleğimden kopmayacağım, en azından okuyorum, yaşam boyu eğitimime devam ediyorum, o nedenle elbet bir kapı açılır diye umuyorum.. Şimdiden 3 sene sonrasını düşünmek de anlamsız, o nedenle bakalım, hakkımızda en hayırlısı olsun inşallah.. İçim kariyer konusunda rahat.

Fakat; açıkcası başka büyük projeler de aklımı çelmiyor değil. Dost sohbeti sırasında açılan bir konu üzerine bu bloğumu biraz daha zenginleştirip, biraz daha kitabi bilgiler ekleyip, özel yaşamı çıkartıp bir yazılı basılı "Öğrenen Anne Serisi" hazırlama fikri gündeme geldi. Gelişim ve klinik alanlardaki psikoloji eğitimim ve deneyimimi yazıya döküp, üstüne annelik deneyimimi eklersem sanırım ortaya hem okuru memnun edebilecek, hem de üretmeyi seven bir insan olarak beni geride anlamlı bir eser bırakma hissiyle kuşatacak çok güzel bir fikir bu. İtiraf edeyim; beni uzun zamandır böyle heyecanlandıran çok fazla proje çıkmamıştı. Sizler ne düşünürsünüz? Fikirleriniz benim için değerli..

Eğer kitap işine girişirsem; ne yazık ki bloğu kapatmam gerekecek çünkü çocuklardan kalan zamanımı adam gibi bir eser hazırlamaya harcamak isterim. Burdaki yazıları kopyalamak değil de, konulara ayırmak, yeniden gözden geçirmek, içine psikolojik altyapı katmak baya ciddi bir çaba gerektirecek ve bu beni heyecanlandırıyor. Fakat bunu yapacaksam, Öğrenen Anne'ye veda etmemiz de gerekecek ve her ne kadar bu yola yalnız başıma çıkmış olsam da, bugün sayıları binleri geçen okur ve aktif yorumcu da bana katıldığı için, bloğu artık kişisel malımmış gibi göremiyorum. Sizlerden gelen tepkiler de bana hep yalnız olmadığımı, burda bir aile olduğumuzu hissettirdi, o nedenle bloğa hep birlikte yavaş yavaş, kendimizi hazırlayarak veda edelim istiyorum.

Bunun için, kapanış günümüz olarak kızımın 3. yaş gününü; 31 Mayıs 2016'yı belirledim. O zamana dek hem biraz blogda ele almak istediğim son yazıları toparlarım, taslakları eritirim, hem de yavaş yavaş birlikte alışırız Öğrenen Anne'nin yokluğuna diye düşündüm. Çünkü Öğrenen Anne'yi kapatmak en azından benim için çok büyük bir boşluk yaratacak, buraları özleyeceğim, bu da bir gerçek..

Burada çok güzel dostluklar kurduk, birbir bloglarımızı şenlendirdik, bazılarınızla birebir tanıştık ve görüştük, bir çoğunuzla ise sosyal medyadan iletişim kurduk. Bu güzel dostlukları devam ettirmeyi çok isterim. Fakat; bir yandan da blog dediğim gibi kontrolümün çok dışında büyüdü ve kontrolü benim elimden çıkıp kamuya ait olmaya başladı. Bu da; samimi ilişkileri, küçük çaplı sosyal ortamları, anonimlik yerine kişiselliği seven bir insan olduğum için beni zorluyor. Sık sık reklam teklifleri alıyor ve ticarileşmemek için geri çeviriyorum, yazılarım bazen çalınıyor ve "uzman" bloglarda izinsiz yayınlanıyor, etik hassasiyeti olan bir insan olarak çok zorlansam da şakaya vurmaya, bu ahlaki yozlaşmaya fazla takılmamaya çalışıyorum. Bazen de söylediklerim ailemizin dışından gelen, beni ve sizleri tanımayan bazı ziyaretçiler tarafından yanlış anlaşılıyor, hiç hak etmediğim eleştirilere maruz kalıp, yoktan yere üzülüyorum. Sizlerin sorunlarına kafa yorduğum zaman, sizi aile gibi önemsediğim ve ciddiye aldığım için, yemek masasında eşimi dahi dinlemiyor olabiliyorum, yorumları tek tek cevaplayayım derken cumartesi sabahı kendime ayırabildiğim tek saat geçip gidebiliyor. Kısacası Öğrenen Anne'nin büyümesi beni yoruyor.. Artık daha fazla büyümesin, genişlemesin, iyice elden avuçtan kaçıp gitmesin istiyorum..

Bu nedenle; bana en doğru görünen kararı vererek, 31 Mayıs 2016 günü bloğumu sonlandıracağım. Yazma aşkımı biraz kitaba yönlendireceğim. Anneliği ise artık inşallah tek değil çifte bücürüklerden öğrenmeye, "Yaşam Boyu Öğrenen Anne" olmaya devam edeceğim.. Niyetim daha az blogda, daha çok hayatta olmak. Buna hem benim, hem ailemin ihtiyacı var.

31 Mayıs'a dek önümüzde baya bir zaman var. Hep birlikte yavaş yavaş, sanki bir evden taşınır gibi, tüm hatıraları toparlayalım, eksik kalan yerleri onarıp yamayalım, bir sonraki adıma hazırlanalım istiyorum. Umarım bu vedanın, bu yeni bir başlangıca gebe olan bitişin altından güçlenerek, hep birlikte kalkarız.. Desteğiniz ve yorumlarınız için şimdiden hepinize teşekkürler..!

11 Nisan 2016 Pazartesi

İkinci çocuğa karar verişimizin hikayesi

Bir önceki postumda, son dakika golü gibi verdiğim sürpriz haberi azıcık açayım. Nasıl oldu da, "tek çocuklu ve mutluyuz" derken derken, birden "arkayı dörtleme" kararı aldık, anlatayım:

Öncelikle, bir tek çocuk olarak, bir tek çocukla evli olarak, etrafımda bir sürü tek çocuk olarak büyüyerek falan çok bilmiş ve uzman bir şekilde söyleyebilirim kiii, fikrim asla değişmedi, tek çocuk bence muhteşem bir şey. Hiç de öyle dedikleri gibi bencillikle, paylaşmayı bilmemekle, tuhaf kişilik ve karakter sorunları, sosyal sorunlarla ilişkili değil, hatta bir psikolog olarak çok çocuklu ailelerdeki çocukların tek çocuklardan daha fazla psikolojik ve sosyal sorun yaşadıkları üzerine bir sürü makale sunabilirim size. Bu "tek çocuk çok sorunlu bişi" geyiğini de ortaya 2 ve daha çok çocuklu ailelerde, sırf tek çocuk arkadaşlarının sahip olduğu imkanları kıskanarak büyüyen ve bunu aşamamış insanların attığını düşünüyorum valla, nokta. Tek çocuk hem ailenin imkanlarını zorlamadan en üst düzeyde sunabilmesi, hem çocukluğundan itibaren yetişkinlerin sosyal ortam ve kurallarına aşina ve adapte olduğu, hem de yıpratıcı kardeş çatışmaları, ailedeki dengesizlikler vs'den nasibini almadan büyüyebildiği için bence şanslıdır ve ailesi için de şanstır. Bu fikrim asla değişmedi, bunu öncelikle belirteyim. Zaten hep söylerim, Allah herkese istediği sayıda çocuğu hazır olduğunu düşündüğü zamanda versin. Tek ya da çok çocuk değil mesele, layıkıyla bakabilmek, büyütebilmek..

Şimdi gelelim, biz iki tek çocuk, tek olmaktan gururlu çocuk, neden "arkayı dörtleme"ye karar verdik. Durum şudur arkadaşlar:

Ekim ayının başında, felekten çaldığımız romantik bir gece sevgilimle başbaşa dışarı çıktık ve 3-5 kokteyl yuvarlayıp, çakırkeyif, el ele sokaklarda yürürken de ikinci çocuğa karar verip eve döndük. Olan, tek cümlede özetlemek gerekirse, aynen buydu..

Aslında ikimiz de birbirimize çaktırmadan, yaşadığımız sürpriz hamilelik ve düşük sonrasında ikinci bir çocuk yapmalı mı yapmamalı mı diye düşünüyormuşuz.. Neden yapmamalı sorusuna verecek cevabım çoktu da (burada uzun uzun yazmıştım tek çocuk(lu) olmanın faydalarını) neden yapmalı sorusuna pek cevabım yoktu. Şimdi var; çünkü bir evladım(ız) daha olsun istiyorum(uz). Başka hiç bir nedeni yok. Kardeşin şart olduğuna kesinlikle inanmıyorum, açıkcası ikinci çocuğu da kızıma kardeş olsun diye yapmış olmayı istemezdim. İkinci bir çocuğu sadece ikinci bir çocuk istediğim için, bu fikir içimi ısıttığı, kalbimde minik kelebek kanatları hissettirdiği için yapmak istedim..

Benim ikinci çocuğun aleyhine düşünmeme neden olan 3 temel korkum vardı:

1. Maya'ya hamileliğimde yaşadığım sıkıntıların tekrar etmesi, yani 2'li test sonucunun kötü çıkması, o Allah kimseye vermesin diyeceğim karar sürecini yaşama olasılığı, Koriyonik Villus Örnekleme testini tekrar yaşama olasılığı, sonrasında yaşadığım ve erken doğuma neden olan gebelik kolestazının tekrar etme olasılığı. (çünkü tüm bunları yaşamış olmam ve ilerleyen yaşım nedeniyle belki de tekrar yaşamamın yüksek olasılık olması, yoktan yere sağlığımı / bebeğin sağlığını bozmam)

2. Duygusal anlamda hassas bir çocuk olan Maya'mın yeni bir bebeğin gelişine karşı gösterebileceği olumsuz tutum ve davranışlar. Biricik kızımla uyumu yeni yakalamışken, ellerimden kayıp gitmesi korkusu. (çünkü daha ilk günden itibaren çok ama çok zorlandım ve hala çok zorlanıyorum kızıma annelik yaparken, onun çok küçük adımlarla, bir goncanın açılması gibi hayata açılmasını izlerken, onu hazır olmadığı ve hatta belki de istemediği bir yaşam koşuluna sokup zarar vermekten korkuyorum)

3. Eşim de ben de tek çocuğuz, kardeş nedir bilmediğimiz gibi, hem bizim hem de anane babanne dedelerin aynı anda birden fazla çocukla nasıl uğraşılır hiç bilmiyor oluşumuz, yani mutlu huzurlu çekirdek ailemize yeni bir bireyin girmesiyle tüm ilişkilerin altüst olması, büyünün bozulması olasılığı (çünkü eşimle ilişkim, kızımla ilişkim, sanki hepsi incecik bir ipte yürüyen bir cambaz gibi, kırılgan geliyor bana, mutluluğumu, dinginliğimi neden riske atıyorum, neden gereksiz yere hayatımı karıştırıyorum)

İşte buydu benim korkularım.. Doktorum ilkini eledi, risk tabii ki yüksekti ama risk almadan bilemezdik, tıp gelişmişti, 10. haftadan itibaren doğruluğu yüksek Harmony testi çıkmıştı mesela ve doğrusu korkulara değil, olumlu düşüncelere odaklanmalı, yaşamda hiç bir kararımızı ertelememeliydik. Maya ikincisini eledi, kızım bebek istiyordu! Arkadaş istiyordu, yoldaş istiyordu, gördüğü bebekleri illa ki sevmek, benimle yaptığı her resime bir de bebek çizdirmek istiyordu. Ve sevecendi, sakindi, şefkatliydi bebeklerle birlikteyken. Eşim de sonuncusunu eledi, biz çift olarak 12 senede ne badireler atlatmıştık, neleri konuşarak, sarılarak, sevişerek çözmüştük, birbirimize destek, yoldaş olmuştuk, bir bebek mi bozacaktı bizi.... üstelik ilkinden katmerli katmerli öğrendiklerimizle! Evet ikinci bebek zordu, belki ilkinden bile zor bir bebek olacaktı ama biz artık o acemi anne baba değildik, biz güçlüydük ve mutluluğumuz, dinginliğimiz dış etmenlere değil, bize, kendimize bağlıydı.

Düşükten sonra doktorların da önerdiği gibi 1 regl döngüsünün daha geçmesini bekledik ve Ekim'de çalışmalara başladık.. Bakalım ne zaman hamile kalacaktım.. İçim hep pır pır bekledim. Taa ki, bir gün adetimin gecikmesinin üstünden daha sadece 1 gün geçmesine rağmen, heyecandan dayanamayıp o testi yapıp, çift çizgiyi görene dek.. Evet; o saniyede anladım ki; ikinciye anne oluyordum, hatta o saniyede olmuştum..

Tabii ki korkuyorum, bazen içimden "nasıl becereceğim 2 çocuğu" temalı panik dalgaları geçiyor. Bilmiyorum ya, belki ikinci çocuk ilkinden de zor olacak, belki çok büyük bir hata yaptık bu kararı vermekle.. Ama öteyandan, bir de şunu düşünüyorum, o zor yıllar geride kalınca, belki iki kardeş iyi de anlaşırlarsa, hayatta birbirlerini bırakmazlarsa, birbirlerini bir zenginlik olarak görebilirlerse, işte o zaman, dünyanın en büyük şansı olacaklar.. Bilmiyorum, ne olacak.. Umarım hayırlı, sağlıklı, huzurlu bir evlat olur, insan gibi insan olur, mutlu olur, mutlu eder.. İnşallah..!

10 Nisan 2016 Pazar

Pazar sabahı, saat 06.35

Merhaba ey ahali.. Ben kayıplara karıştım bir süredir (eşeklikten değil, durun anlatacağım) ama siz ne alemdesiniz? Bahar geldi, kendinizi çiçeğe böceğe attınız mı? Kış boyu süründüren hastalıklar güneşi görünce çomaklarını sakladı, çekip gitti mi? Bahar temizlikleri, bahar yorgunlukları ne alemde?


Biz şahsen henüz bahara kavuşamadık (!) ama içimizde bir umut, saat başı hava durumunu kontrol ederek, "ah bak sanki yarın 10 derece, ısınıyor kesin ısınıyor, bir haftaya bahar kapıda" diye yaşayıp gitmekteyiz. Fakat işin zor kısmı bitti, işte bu üstteki fotoğrafları sizin için çektim, mahallede her yer çiçek böcek, sabah kuş sesleriyle uyanıyor, pencerenin kalın kepenklerini açar açmaz pembeyaz gelin gibi vişne ağacımla gözgöze geliyor, ne olursa olsun "oh be, Allahım şükür bu güzel bahar gününe" diyorum.

Yoksa durum hok, homhok hem de.. Şubat başından beri yakamızı bırakmayan hastalık, henüz geçmedi. Misal dün gecenin 03'ünde Miss M.'in burnu şakır şakır kanıyor, pamuk yetiştiremiyor, "dur panikleme başını öne eğ, birazdan geçer" diye telkinlerde bulunuyor, gecenin o saati dikkati dağılsın diye açılan TV'de zarif balerinlerin bembeyaz tütüler eşliğinde Kuğu Gölü'nü oynuyor olmalarına ve kızın panik dalgalarının "ooo tütü, ben de istiyorum balerin olmaaaak"a dönüşüne duacı oluyordum..

Beni sorarsanız; aha size fotoğraf. Bu yandaki, anane evinden ödünç alınmış güllü bülbüllü gecelikli, ıslak saçlı hilkat garibesi ben oluyorum. Kimi suçiçeği dedi, kimi ürtiker (kurdeşen) dedi, kimi basit bir alerji dedi, sanırım geçen yazımda bahsettiğim Maya'nın da geçirdiği tuhaf virütik hastalığın döküntüsüymüş, bazen böyle faranjitli ağır virütik durumlar sonrası vücut bağışıklık sistemi çöker, seni baştan ayağa "Puantiyeli Cevriye"ye çevirirmiş. Aman çok kaşınıyor, dayanılmaz bir kaşıntı, minik M. "anne lütfen kaşıma, tamam mı?" diyor, bir de başını 30' yana eğip gözlerini belerterek söylediği için inanılmaz duygu seli yaşıyor, haşır haşır kaşınmama anında son veriyorum.. Zaten suçiçeği çocukken geçirmişim, ikinciye geçirmem çoooook minik bir ihtimal ve de suçiçeği olsa yüzde olur, Allahın bir lütfu, tüm bedenim puantiyeli, yüzümde çıkmadı, yoksa valla insan içine çıkamazdım. Ha bir de tam 15 gündür boğaz ağrısı çekiyorum ve buradaki doktorlar gözle bakıp "bişi yok" diyip boğaz kültürü aldırmadıkları için de çok sinirliyim (bence resmen streptekok geçiriyorum, hatta ailecek geçiriyoruz..) pazartesi direkt hastaneye gidip zorla aldıracağım, yeter. Almanya'nın sağlık sisteminin rahatlığından ve ilaçsız doğallığından bıktıııım!

Geçen hafta Türkiye'deydik, ikimizin de ateşi düşmüştü, bir uçağa atlayıp gittik. Ne oldu; ben tam 1 hafta hasta yattım. Ama şahaneydi, Maya'ya annemler baktı, doya doya kudurdular hiç karışmadım (bi şuursuzluk anında bahçeden yoldukları çiçeklere çok fena taktım ve "doğa sevgisi" üzerine bi ayar çektim kendilerine anlamsızca, ama sayma hadi onu) çocuğun tüm o içe kapanıklığı hışmı falan kayboldu. Gözünü sevdiğim Türkiye ve Türk mantığı. Tabii disiplin kural neyin kalmadı, dönüşte ağzıma ediyor itina ile ama öyle ağzım yanmış ki, ferah ferah geliyor, yeter ki içine kapanmasın, yeter ki her normal çocuk gibi gülsün oynasın.. Kreşe de yollamıyorum anasını satayım, dayandığım kadar dayanacağım (sonra direkt psikiyatri hastanesine yatıracaklar bizi ana kız- şaka değil var öyle). Kreşe biraz illet oldum, çocuğumun mutluluğu ve gelişimini ilerleteceğine, ketliyor fikrine takıldım. Biliyorum evde tükeneceğim tek başıma ama, biraz bu şekilde deneyeceğim.. Canıma susadım biliyorum ama dua edin, Miss M. de her çocuk gibi gülsün, oynasın, içine kapanmasın, bizi korkutmasın artık.. Bir de duaya başlamışken hastalıklar da bitsin artık bahar güneşi gelsin de ekleyelim :D beleşçiliğin sonu yok.. Ama hepimize, hepimize, aminnnn!

Velhasıl Miss M.'e 7/24 analığa kalkıştığım için, bloğu boşlamak durumundayım. Anlayışınıza sığınıyorum. Zira kreşe ve babasına bırakıp her boş anımda buraya kaçıyor, yazarak rahatlıyorum sanıyordum ama işin doğrusu, blog çok enerjimi ve zamanımı alıyor.. Bir hedef koydum kendime; 2 hafta kadar olan biteni kafama daha az takmaya, daha olumluyu görmeye aktif olarak çalışacağım. Bir de çok karşı olduğum vitamin alma işine giriştim, direkt multivitamine başladım, dur bakalım sonuç ne olacak.. Analık ne zormuş beh! (Kolay diyen zaten yoktu di mi?!)

Bu curcunada, analıkta böylesine zorlanırken, "maçın son saniyesinde gelen gol gibi", hem minik hem kocaman bir haberim var: ben hamileyim !!! :D Evet, son zamanlarda biraz da sanırım hamilelikten de duygusallaştım ve ekstra zorlandım. Bu seferki bilerek isteyerek. Yaz sonu gelen sürpriz hamilelik ve düşük sonrasında eşimle oturduk uzun uzun düşündük taşındık, bu yaşam deneyimini bir işaret olarak aldık, şartlarımızı koşullarımızı tarttık ve "arkayı dörtleyelim" dedik. O an şahane gelen bu fikir üstüne bunca hastalık ve zorlanma binince, şu an acaip yusufluyorum tabii ki. Özellikle suçiçeği ihtimali çıktığında "kızım sen tam bir salaksın" dedim, oturdum sokak ortasında salya sümük ağladım.. Ama inşallah bebek tüm bu zor zamanlara ve badirelere rağmen iyidir, hamilelik sorunsuz geçer, kolay ve sorunsuz bir doğumla bebetoya sağlıkla, mutlulukla kavuşuruz, amin amin amin! Tamam son dakika golü oldu, buna ayrı post yazmak lazım biliyorum, ilk fırsatta yazacağım, söz.. Sağlıkla, huzurla kalalım hepimiz..