Aslında tüm sorun..

Bir önceki yazımda, eşimin "baba olmak" konusunda bu sıra zorlandığını yazmıştım. Onu psikoloğa yollamakla yetinmedim tabii, kendimi de incelemeye aldım ve ilişkimizde yama yapılması gereken yerleri düşündüm. Çünkü ailedeki bir sorun hiç bir zaman tek kişinin sorunu değil, mutlaka birlikte çalışılması gerekiyor. Bunun da anlamı, çuvaldızı biraz kendimize batırmamız gerekiyor.

Ben de, 70-90 arası yaşanan Feminist devrim döneminde büyütülmüş kız çocukları olarak, çoğumuz gibi, "kadınlar mutlaka kimseye muhtaç olmadan kendi ayakları üzerinde durmalı" mottosuyla yetiştirilen bir kadınım. Annem son derece eğitimli, ekonomik ve sosyal toplumdaki yeri üstte bir kadın ve beni de kendine güvenen, kadınlığın bir eşitsizlik olmadığına hatta bir çok anlamda üstünlük olduğuna inanan biri olarak yetiştirdi. Bizim evde en büyük ayıp "zekanı boşa harcamak" da olarak kabul edilen "kendi kendine yetebilme yetisini kazanamamak"tı. Biraz aklı havada, romantik ve hayalci bir genç olsam da, eğitimimi en iyi şekilde aldım, çok sevdiğim ve yetenekli olduğum bir meslek edindim ve tek başıma da kalsam kendi kendime yetebilecek koşullara, ananemin değimiyle "altın bilezik"e sahibim. Çok şükür.

Fakat bu "kendi kendine yetebilme" lüksünün bana olumsuz getirisi, birkaç sene öncesine dek fark edemediğim, fark edip üzerinde düşünmeye başlayınca da tüm hayatımı değiştirecek türde bir içsel savaşa neden olan "ben gerçekte ne istiyorum?" sorusu oldu.. Yani yediğim önümde yemediğim ardımdaydı ama bunu hak edecek yollardan geçmiş, sınavlarımı vermiştim. Hayır, tek başıma tırnaklarımla kazıyarak gelmemiştim, haklısınız. Benim veremediğim sınavları da annem, ananem vermişlerdi. Her ikisi de bazı fedakarlıklar yapmıştı, çok çalışmışlardı. Daha ben dünyaya gelmeden aslında benim için koşulları iyileştirmişlerdi, beni iyi okullarda okutabilmiş, beni kendimi gerçekleştirebilmem için motive edebilmişlerdi. Hem bu avantaja sahiptim, hem de onların yüzünü kara çıkarmamış, ben de çalışmış, bana düşen rolü oynamış, yüzlerini güldürmüştüm. AMA..

Gerçekte istediğim neydi... Ailem, toplum ve feminist devrimin tanımladığı ve bana dayattığı "21.yy'da başarılı kadın" ideolojisi ne kadar benim asıl seçimimdi? En baştan üst sosyo ekonomik düzeyde, eğitimli bir ailenin çocuğu olarak doğan birinin hayatı aslında bu sınıfın belirlediği rollerden ibaret değil miydi.. Yani benim sıradan ev kadını ve misal 4 çocuk annesi olmak gibi bir hayalim olamazdı çünkü bu bir "başarısızlık"tı, 2.çocuk ve evden çalışmak bile bazı kaşların kalkması demekti. Ama tüm o "referans grubumu" ve onların "başarı" kelimesine yüklediği anlamı bir yana bırakırsam, benim asıl hayalim neydi? Kendim için nasıl bir hayat istiyordum? Ya da bunu düşünme lüksüm bile var mıydı ki?

Bunu itiraf edeyim 2 sene öncesine dek hiç düşünmedim, sonra çok düşünsem bile yine hayallerimi sanırım hiç dile getirmedim ve burada ve şimdi de dile getirecek cesaretim yok, bende saklı kalsın çünkü biraz daha düşünmeye, kendimi anlamaya çalışmaya ihtiyacım var. Belki bir gün hayalden plana dönüştürebilirim, belki de iç huzurumu bulur ve hep hayal olarak bırakırım.. Şu an arayış içinde olduğumu gizlemeyeceğim, bir yoldayım ama henüz varacağım noktayı bilmiyorum diyelim. Ama bildiğim bir şey var: İşler feminist ideolojinin gösterdiği gibi işlemiyor arkadaşlar.

Hatta sanırım mutlu olabilmek için 70'lerde bir şekilde tüm kadınları etkileyen düşünce sistemlerini en baştan ele alıp, en baştan düzenlemek gerekiyor.. Çünkü kadınlara biçilen rolleri yıkalım derken, sanırım daha beter roller yaratmışız ve öyle bir noktaya gelmişiz ki, biz kadınlar sadece eşit değiliz, daha da üstünüz haline gelmiş iş. E bizim gibi yetişen erkekler de bir yandan aynı savaşı veriyor, onlar da feminist annelerce yetiştirilen erkeklerden beklenen rolleri oynuyor. Her zaman centilmen olunacak, kadınlara çiçek gibi değil insan gibi davranılacak, maço olunmayacak ama aynı zamanda kılıbık ve fazla metroseksüel de olunmayacak. Kadın çalışacak, kazanacak, bireysel hayallerine saygı duyulacak ama bir yandan da başı omuza dayanıp çocuk gibi sevilme ihtiyacı giderilecek, dominantlık hissettirilmeden korunma hissi verilecek, annelik içgüdüsüne aşırı saygı duyulacak ama çocuk bakımında eşit destek verilecek ama işte en can alıcı nokta da bu: illa ki onun yönlendirilmesiyle babalık yapılacak yani onun içgüdü mü deneyim mi öğrenme mi nesiyse artık fazla karıştırılmadan onun o sihirli değneğiyle belirlediği gibi tutulacak, oynanacak, beslenecek o çocuk.. Kaç kere dedi öyle değil böyle yapılacak!

Haaaaa işte orda dur. "Bunu yapmıyorum ben" diyen kaç kişi var aramızda? Yani hiç karışıyorum, onun da çocuğu, asla şöyle tut, böyle bak demedim, verdim bebeği eline, ben nasıl öğrendiysem o da öyle öğrendi diyebilecek kaç kişi var? Bence sıfır. Nedeni: (hep bir ağızdan) annelik içgüdüsü...! Aaaaa içine edicem, 4 senelik annelikten sonra.. 4 senelik babalıktan sonra yani hala yapamıyor adam bu işi dediğim öyle çok yer var ki! Sonra da adam "ben kendimi yetersiz hissediyorum" diyince "senin psikoloğa ihtiyacın var bebeeem" diyorum! Kusura bakmayın ama bacılar, biraz da bizde sorun. Şimdi "bu adam hala şunu yapmayı öğrenemedi" desem ohooo hepinizde ne hikayeler vardır ama "biraz fazla mı karışıyoruz?" desem ağustos böceklerinin çınlaması duyuluyor.

Neden böyleyiz peki?

Feminizm... Ah bu feminizm. Klasik 50'lerdeki güçsüz, gölgede kalmış, kendini geliştirememiş kadın rolünü aldın, yerine ne istediği 70'lerdeki manifestolarca belirlenmiş güçlü kadınlar koydun. Fakat bunu öyle uysal, öyle süslü yaptın ki, kadınlar sorgulamadan sevdiler seni.

1. Feminizm kadınları öyle bir role soktu ki, iyi eğitim alan, sevdiği bir mesleği olan, ürettiği tek şey çocuk olmayan, erkeklerle yan yana dim dik yürüyebilen kadınlara alkış tutarken, aslında ailesine odaklanan ve çocuk yapmak isteyen kadınlar "zavallı" görülmeye başlandı, aklı selim hangi kadın 2+ çocuk isteyebilir ki? 3. çocuk ya kazara olmuştur ya da fakir ve eğitimsiz ailelere özgü bir güvence olarak görmüştür. Yalan mı? Hangimiz böyle düşünmüyoruz? Peki bizim mahalledeki gayet varlıklı, bakımlı, neşeli, sosyal ve 4 çocuklu onlarca kadın bu teorinin neresine düşüyor? Yahu kadın neden zorlanmıyor, neden yakınmıyor, neden mutlu? Nasıl yani 3 çocuklu ve aynı zamanda çalışan bir anne ve hala eve gelince zevkle çocuklarıyla oynayabiliyor, o nasıl biri peki? Ya o kadın, 2 çocuk 1 köpekle yürüyüşe çıkan ve hala eşinin elini tutarak ve kikirdeyerek yürüyebilen o kadın? Feminizmin kadınları soktuğu yeni role aykırı ama mutlu kadınlar?

2. Feminizm, kadınları erkeklerle eşit hale getirmekle kalmadı, erkekleri sindirdi. Çünkü "biyoloji vs. öğrenme" çatışmasını gözardı etti. Yüz yıllardır, bin yıllardır edinilmiş ve kadından kadına aktarılmış deneyimleri erkeklerden sakladık. Erkekler de gönüllüydüler zaten dışta kalmaya. Çocuk ve anne bağı kutsaldı. Şimdi tutmuş çocuğuyla ilgilenen erkeği istiyoruz ama erkek gibi değil, anne gibi ilgilensin, bizim kurallarımızı kabul etsin istiyoruz. Yani o çocuğu öyle tutma, yine fanilesini donunun içine sokmamışsın işte zatürre oldu kesin, yok ben uyutayım benim kokumu arıyor.. Aynısını baba yapsa ne dersiniz, sorarım size. Mesela arabaya yardımsız tek başınıza benzin koymaya kalkın, aynı panik tepkiyi verecektir, hissettiğiniz "beceriksizlik" hali işte tam babalara verdiğimiz his.

3. Adamlar da bunu zevkle kabul ettiler, o da ayrı tabii. Kadınların çocuk bakımı ve hatta evin çekip çevirilmesindeki üstünlüğü asla sorgulamıyorlar. Erkek düşünce sistemi öyle zaten A'dan B'ye gidiyorsan C.yi sorgulama.. Belirli kurallar var ve feminist duyarlığı olan erkek bunları kabullenmiş ama "neden böyle?" diye üstünde hiç düşünmediği için benimseyememiş. Kurallar olunca, esneklik azalıyor, esneklik olmayınca da yaratıcılık ve tutku da olmuyor. Erkekler bizim koyduğumuz kurallarla çocuk bakımını "iş" gibi görüyor ve kendilerini de devamlı "yanlış yapan işçi" olarak algılıyorlar. Çünkü onlardan baba değil anne gibi bakım ve ilgi bekliyoruz, neden, çünkü "eşitlik"..

4. İş bölümünde bile kendi kurallarımızın hakimiyetini bekliyoruz. Mesela çöpü erkek çıkarsın ama nasıl çıkarsın, belli kurallarımız var ve buna uyması lazım. Erkek bunu istediğimiz gibi yapamayacaksa da "eeeeek bin defa anlatacağıma 1 defa kendim yaparım biter gider" diyoruz ve tüm işlerüstümüze yapışınca da şaşırıyoruz. Al sonra "saçımı süpürge ediyorum,kimsenin umru değil"..

5. En tehlikelisi de "o ev dışında çalışıyor, ben ev içinde çalışıyorum" kısmı.. Bu rolleri benimsemişiz, eşitliği ve dengeyi sağlamışız, güzel güzel işliyor sistem. Ama içimizde hep bir "yazık adam o kadar çalışıyor didiniyor, bir de çocuğu yüklemeyeyim şimdi. Aslında ben de çok yorgunum ama olsun, bahsetmeyeyim şimdi yazık" hali var ki buna kısaca "kendi kendini kurban etmek" de diyebiliriz. Bu da sivilce gibi bir yerden patlıyor arkadaşlar, ya çok yoruluyoruz ve tahammül eşiğimiz düşüyor ve saçma sapan bir konudan çocuğa ya da eşe sinirleniyoruz, ya da kendimizi yiyoruz ve hasta ediyoruz. Aşırı vericilik eşittir kafa yorgunluğu. Bakın yardımsever insanların psikolojik sorun ve kanser gibi oto-immün sistem hastalıkları yaşama riski bencil ya da ben merkezci tabir edilen insanlara oranla çok daha fazla.. Kimseyi onun yerine düşünmemek lazım, bırakın ev dışında çalışan koca çocuğuyla da ilgilensin, yorulursa da o dile getirsin bunu, siz onun yerine düşünmeyin. Kaç kişinin anneliğini yapacaksınız yahu, bırakın koca adamlar onlar..

Yani özetle; feminizm biz kadınlara kendimize saygı duymamızı öğretti ama o noktada yakamızı bırakmayı bilemedi. Bizim yerimize "modern dünyada güçlü kadın olma" rollerimizi tekrar belirledi, bizim isteklerimizi, biyolojik getirimizi, annelerimizden ananelerimizden görerek öğrendiğimiz bazı kalıpları koruma içgüdümüzü göz ardı etti. En kötüsü de eşitliği sağlasak bile, yine de içimizin rahat etmemesine, gizli gizli kendimizi "fedakarlık yapma" azmiyle dolup taşar halde yakalamamıza neden oldu..

Ben şahsen bunu reddediyorum. Feminizm ya da başka her hangi bir akım, benim kim olduğumu bana söylememeli. Anne olmak, anne olmamak, kariyer yapmak, üniversite yerine meslek eğitimi almak, ofiste üretmek ya da evde üretmek, bunlar kimsenin toplumdaki "değerini" dahası kendine verdiği değeri belirlememeli.. Bence önemli olan, her koşulda kendimizi kabullenebilmek ve içinde olduğumuz durumdan tatmin olabilmek. Bu da kendimiz dışında kimseye, kimsenin kuramına, belirlediği başarı ya da mutluluk değerlerine bağlı değil!

Dipnot. Bu arada, bu yazıyı bana yazdıran Elif'in geçen haftaki yazısının üstüne, toplumdaki feminizm akımı sonrası değişen rollerin kadına yarattığı ekstra stres üzerine Angela McRobbie ile yapılan şu röportaj oldu.
Aslında tüm sorun.. Aslında tüm sorun.. Reviewed by Ogrenen Anne on 14:45 Rating: 5

14 yorum:

  1. Çok güzel bir noktaya parmak basıyorsun Ceren. Ara ara yapıyorsun ama bu sefer daha detaylı, daha bir güzel olmuş.

    Türkiye'nin bu söylediklerini hazmedebilmesi için çok, bayağı çok zamana ihtiyacı var bence. Aslında kadınlar bunu farkediyorlar, belirtiyorlar ama hayatlarına geçirmeyi bırak az önce söyledikleri onca şeyi unutmuş gibi davranıyorlar.

    İtiraf edeyim, dört çocuklu ailelere instagram da alıştım ben. Ne kadar ayıp aslında. Ve çocukluğumda kocaman aileleri çok eğlenceli bulurken diğer taraftan okulda dört kardeş olduğunu söylerken ezilen sınıf arkadaşlarım geliyor gözüme. Bana da hiç cool! gelmiyordu açıkçası. Sonra, kaza da olsa üç kardeş olduk. :D Ve itiraf edeyim, en azından iki çocuğum olmasını çok isterdim.

    Bir de, erkekler yıllar geçtikçe üzerlerine binmiş yükleri atmışlar, biz daha fazlasını yüklenmişiz. Bu çok sinirlendiriyor beni...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Feminizm erkeklere yaramış, bize ekstra yük vermiş sanki.. Amaç tam tersiyken.

      Sil
  2. Dediklerine yürekten katılıyorum.

    YanıtlaSil
  3. Erkekleri sindirip kendi donunu çamaşır makinesine atamayan hayvandan hallice aptal yaratıklar haline getirirken kadını çok amaçlı bir robot rolüne sokan feminizm mi? Feminizmse hangi feminizm, binlerce farklı feminizm anlayışı var, ama sana katılmıyorum. Patriyarka da feminizm gibi evrim geçirdi ve 80ler sonrasının vahşileşen kapitalist dünyasında kendine bir yer buldu. Sadece erkeğin getirdiği para aileye yetmediği için kadın da çalışsındı, ama domestik rolünü de atmayacaktı, zaten kadın çocuk da kariyer de yapabilen özünde domestik bir çiçekti. Feminist bir anlayışın buna karşı durması gerekir, kadın tüm domestik rolleri üstünden atabilir ya da üstüne geçirebilir, ama bu kadının tercihi olmalıdır, aynısı erkek için de geçerlidir, yani eşinde gördüğün yetersizlik yine patriyarkanın pompaladığı kadın ve erkek rollerinden ileri geliyor, kadın nasıl lastik değiştiremezse erkek de çocuk bakamaz. Bir de erkekler anneden farklı ilgileniyor diyince aklıma bekar babalar ve homoseksüel çiftler geldi, onların çocukları ne kadar eksik ne kadar fazla oluyor acaba, bir de onları düşünmesi lazım "kocam çocuğumla benim gibi ilgilenemiyor"cuların. Yazına belli noktalarda katılıyorum, medyada ve gerçek yaşamda erkeğin domestik yaşamda bir yarım akıllı olarak görülmesini ben de tasvip etmiyorum ama bunun suçlusu gerçekten feminizm mi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sana şu kitabı önerebilir miyim, farklı bir bakış açısı olabilir: Christina Hoff Sommers "Who stole feminism? How women have betrayed women".

      Sil
  4. Yazıya tapınmak istedim. Öylesine güzel olmuş ki!
    Bu kadar mı aklımdakilerin yazıya dökülmüş hali olur.

    Ben de yıllar en yakın kız arkadaşlarım arasında çocuk istediğimi söyleyemediğimi, bunu açıkça ifade edemediğimi hissettiğimde çok garipsemiştim. Sonra bu isteğimi kabullenip, kendimce meydan okumuş gibi olmuştum.

    Ve tabi şu kocalarımıza "anne" olma hali. Bu üzerine baştan başa yazı yazılacak bir konu. Eşleri olarak kalmak yerine anneleşiyoruz onlar için ne yazık ki...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biz onlara annelik yapıyor, onlar bize babalık yapıyorsa, sonra evlilik sorunları nerden çıkıyor diye düşünmek de ilginç :)

      Sil
  5. Ceren Hanım yazınız bana "bertrand russell'ın aylaklığa övgüsünü hatırlattı.yani çok çalışmanın aşırı cilalanmış bir eylem olduğunu ve birilerinin çok çalışmasının bir başkasının refahını temin ettiğini anlattığı felsefesi. sanırım feminizm de bir noktada oraya varıyor.yani güçlü ve başarılı kadın profili cilalanmış ta cilalanmış! ve bu durum, her ne kadar şikayetçi görünseler de en çok erkeklerin işine gelmiş.sizin yaşadığınız bazı içsel sorgulamaları bende oğlum için ücretsiz izindeyken keşfettim.kolumdaki altın bilezik,ayın 15 inde yatan düzenli maaş ile bende gayet kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadınken bazı hemcinslerim bana çok kızabilir ama kadının en çok eve ait olduğunu hissettim. eğitimli olmak, çalışmak vs çok şahane. ama mesela annenin çocuğun hayatındaki varlığının önemi düşünülünce hangi anne daha makbul ? sorusunu çok sordum kendime. ekonomik imkanlar el verseydi sanırım çalışmayı bırakıp evimde oğlumla ve doğabilecek diğer yavrularımla(3 çocuk çok isterdim)gayet sakin ve mutlu olabilirdim diye düşünüyorum. çünkü esasen hayattaki en büyük başarının bir çok anlamda iyi yetiştirilmiş bir insan olduğu kanaatindeyim.ve bu tam zamanlı çalışma parttime annelikle biraz zor görünüyor.hatta kendi yapamadıklarımızı kazandığımız maaşı kreş,kolej ve bir yığın kursa aktararak telafi etmeye çalışıyoruz.böylece çalışan bir anne olarak evladımıza karşı bir çeşit vicdan rahatlatıyoruz.ne diyoruz kendimize" onu bırakıp işe gidiyorum,ama bu onu geleceğe daha iyi hazırlamak için(?)"

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok severim o kitabı <3 Russell'ın bireyi olduğu toplumsal sınıfı tabii çok farklı, o nedenle birçok düşüncesi yaşamını kazanmak zorunda olan orta sınıf insanlar için havada kalabiliyor ama ekonomik denge sağlanınca insanın kendine ilk sorduğu soru işte; ben ne istiyorum, hayatımın anlamı ne..
      Malesef evde kalıp çocuklarını yetiştirme zorunluluğu alt sosyo ekonomik sınıfa, lüksü ise üst sosyo ekonomik sınıfa göre, orta sosyo ekonomik sınıf ise arada kalıyor, kalbi bir türlü, beyni bir türlü bağırıyor.. Çoğumuz dediğiniz ikilemdeyiz, yoğun çalışayım ki evladım iyi bir eğitim alsın, toplumda avantajlı bir konuma gelsin ya da çocuğumu kendim büyüteyim, onun en büyük zenginliği bu olsun.. hangisi doğru derseniz, ben önce ekonomik dengeyi sağlamak, güvenceyi sağlamak diye düşünüyorum çünkü o olmadan mutluluk da çok zor malesef.. Bu sefer evde çocukla kalıp mutsuz olan kadınlar oluyoruz ve mutsuz çocuklar yetiştiriyoruz.. koşullar..

      Sil
  6. Şu an size sımsıkı sarılasım var... aklımda beni kasıp kavuran tüm sorular sanki birer birer dile gelmiş gibi... öyle anlar oluyor kendimi o kadar yalnız ve bu sorularla boğuşurken kaybolmuş buluyorum ki... 36 yaşında bir anneyim, kızım 38 aylık ve hala "ben kimim, ne istiyorum" diye soruyorum kendime... ve çok kızıyorum...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. tüm hayallerinizi bir kağıda rastgele yazın, sonra öncelik listesi yapın, ne kadar zaman alabilir, ne kadar yapılabilir, hangi kaynaklar gerekli yanına not edin ve bu sene için listenin ilk 2 maddesini gerçekleştirmeyi planlamakla başlayın desem? küçük adımlar..

      Sil
  7. Sanki içimi dökmüşüm gibi.. Ben o toplumsal dayatmalardan en çokta kadının kadına dayattığı ve yadırgadığı o durumlardan çocuğum olunca kurtulabildim. Henüz bir kaç aydır çalışıyorum ev işleri,yemek,spor,çocukla ilgilenme,eş durumları derken ilk başlarda biraz zor oldu ama zaman planlaması ve eşiminde evdeki rolü ve rahatlığı sayesinde bir düzen oturttuk şimdilik. İlk 4 sene herkes acımasızca eleştirdi ama ben çocuğumla evde olmaktan çok mutluydum.Eğer o dönem çalışsaydım ve o parayı bakıcıya harcasaydım aklım ve vicdanım arasında bölünseydim,üstelik bunu hayatımda önemli olmayan insanlara kendimi ispatlamak için yapıyor olsaydım çok mutsuz bir kadın olurdum keza evliliğimde oyle olurdu.Kadınlara kendıne saygı duymayı oğrettı evet ama baska kadınların secımlerıne saygı duymayı öğretemedı ne yazık ki! Bu arada Aylaklığa Övgü kitabını çok severim arada okurumda ama o pek bize uygun değil gibi.Şimdi verdiğin linkteki röportajı izleyeceğim bakalım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok güzel özetlemişsin evet birbirimizin seçimlerine saygı duymayı öğrenemedik.. İşin tam odağında bu var..

      Sil
  8. Ceren merhaba,

    Yazının özünü, yaşadıklarını anladığımı düşünüyorum. Hatta çocuklu hayatla birlikte, eşimle yaşadığığımız değişim sürecinde çok benzer şeyler hissettim ve hissediyorum. Ancak bunları anlatırken feminizmi adeta cadı avında yakalanan cadıya çevirmeni anlamıyorum.

    Feminist dernek ve oluşumlar veya kendini feminist olarak adlandıran aktivistler, pekala bahsettiğin çekişmeli duygu ve düşüncelerin de farkındalar çoğu zaman. Ancak kadının toplumsal düzende ve ailedeki yeri hele ki bizimki gibi toplumlarda hala o derece korunmaya ve desteklenemeye muhtaç ki, bizim gibi kadınların yeni açmazlarla mücadelede feminizmi karalamasını anlamlı bulmuyorum. Bu dünyada feminizmin söyleyeceği hala çok şey var. Kadın cinayetlerinin, çocuk gelinlerin (doğru ifade aslında çocuk istismarı elbette), üniversite, parlamento, kamu hizmeti vb her yerde kadın temsilinin yerlerde süründüğü ülkemiz ve dünyamızda feminizm içinde barındırdığı çelişkilere rağmen bize lazım. Feminist değerleri benimseyip dört çocuk doğurmak ve mesleğini bırakıp çocuklarına bakmak hala bir seçenek ve bence bunu yapmaya utanan bireyin yapması gereken feminizmi suçlamak değil. Bu mücadele de, kadınlığa dair diğer tüm mücadeleler gibi feminizme dahildir diye düşünüyorum ben.

    Anlatabildiğimi umuyor kocaman sarılıyorum.
    Ç.

    YanıtlaSil

Anonim yani isimsiz ya da rumuzsuz yorumlara, hakaret, belirli bir gruba karşı ayrımcılık ya da ırkçılık içeren yorumlara, en önemlisi de yanlış bilgi ya da yönlendirici (melisiniz, malısınız'lı) yanlışlar içeren yorumlara BU BLOGDA YER YOKTUR. Bu davranışları yapan kişiler, genel huzurumuz için engellenecektir. Teşekkürler!

Blogger tarafından desteklenmektedir.