16 Temmuz 2018 Pazartesi

"Çocuğuma zarar verirlerse!" korkusu ve çözümü

Çocuk istismar, taciz ve cinayetleri haberleri arttı(rıldı)ğından beri, toplumsal bir histeri içinde olduğumuzu düşünüyorum ve bir anne ve klinik psikolog olarak ve konuya alışılmış yorumların dışında başka bir pencereden de bakarak, birkaç laf da ben etmek istiyorum. Konuyu tartışmaya çalıştığım bazı blog yazarları ve arkadaşlarım ile "sana davulun sesi dışardan hoş geliyor" noktasında kilitlendiğimiz için, bari kendi bloğumda yazayım, rahatlayayım istedim. Çünkü bu "korku kültüründe çocuk yetiştirmek" beni çok rahatsız ediyor!

Öncelikle belirteyim, alanda çocuk tacizleri ile ilgili çok vaka tecrübe etmiş bir psikolog olarak, maalesef içinde bulunduğumuz durumun, medya ve belirli görüşler tarafından "gündem yaratma" amacıyla normalden fazla şişirildiğini düşünüyorum. Maalesef, bir çoğumuzun haberi olmuyordu ama taciz ve cinayetler eskiden beri vardı, dünyanın bir çok yerinde ve benim yaşadığım ülkede de oluyor ve olmaya devam edecek. Bunu kabullenmemiz anne olarak zor, anlıyorum. Benim de içim kan ağlıyor, o küçücük çocukların ve ailelerinin yaşadıklarını düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Fakat ortada bir "idam yasa tasarısı" varken, galeyana gelmek ve yaratılmaya çalışılan "korku kültürünün bir piyonu olmak" bana göre değil.

Bir süredir çok aklı başında bazı arkadaşlarım çocuklarına yaşlarına uygun "kişisel güvenlik eğitimi" vermeye başladıklarından ve "çocuğu artık tek saniye bile göz önünden ayırmadıklarından" bahsediyorlar. Haklılar. Bizimki gibi kalabalık ülkelerde "güvenlik" teması gerçekten büyük sorun ve çok önemli. Fakat bu arkadaşlarımdan bazıları bir süredir "çocukların bedenlerine takılan çipli güvenlik sistemleri"nden bahsetmeye, çocuğu "kollamak"tan biraz daha öte bir koruyuculuk içine girmeye, kendileri de sıklıkla "çocuğuma başkaları tarafından zarar geleceği korkusu" taşıdıklarından yakınmaya başladılar. Sadece arkadaşlarım değil, toplumumuzda genel bir güvensizlik hakim olduğunu bu bloğa bırakılan ve özelden aldığım bazı yorumlardan görüyorum. Çocuklarımıza "güvenlik eğitimi" veriyoruz sanarken, aslında çocuğa genel anlamda insanlara karşı güvensizlik ve korku eğitimi verdiğimizin, genel kaygı bozukluklarına zemin hazırladığımızın farkında mıyız, emin değilim. Mesela esrar kullanımı konusunda aşırı bilgilendirilen gençlerin bilgilendirilmeyenlere oranla daha fazla esrar kullandığı sonucuna varan bir sürü "farkındalık eğitimi zararları" araştırmaları var, yani gereğinden fazla farkındalık ve koruma kollamanın da çocuğa zarar vereceğini bilin istiyorum.

Biz öncelikle kendi sorumluluğumuzu bilelim, çocuğumuza "kişisel güvenlik eğitimi" vermeden önce, çocuğumuzu kendimiz korumayı bilelim, sonra gelelim "diğerleri"ne. Çocuğumuzu ne kadar korusak da kollasak da; bazen kazalar oluyor, kötü şeyler oluyor, aklımıza gelen gelmeyen her şey oluyor. Tabii ki çok kötü insanlar var aramızda ama iyi insanlar da var ve çoğunluktalar! Bir kaza geçirdiğinizde, başınıza bir felaket geldiğinde nasıl bir sürü iyi insanın yardım etmek için hemen yetiştiklerini hatırlayın. Çocuğunuza zarar vermek isteyen insan sayısının kat kat fazlası çocuğunuza gerçekten iyilik yapmak isteyen insan sayısı, buna odaklanın. Bir de olumsuza odaklanmak, insanın olumsuz algısını da arttırıyor, bir noktadan sonra iyi şeyleri görememeye başlıyoruz. Neye nasıl bakarsak, bize de bunun dönüp dolaşıp geri geleceğini düşünüyor ve deneyimliyorum. Yani öncelikle lütfen kendimizden çevreye yayılan bir iyilik çemberi düşüncesini hafife almayalım.

İkincisi; maddenin kanunu gereği, fazla önem verilenin bir şekilde başına bir şey gelmesi kaçınılmazdır. Mesela aşırı güvenlik korumalı bir eve hırsız girme riski, mütevazi ve açık bir eve girme riskinden daha fazladır. Ya da çocuğunuzu 100 olasılıktan korursunuz ama hiç aklınıza gelmeyen 101. olasılık kapınızı çalar. "Sakınılan göze çöp batar" deyimi de bu amaçla söylenir. Bazı şeyleri - ki buna aslında sahibi olmadığımız, sadece bize emanet olan çocuklarımız da dahil - aşırı korumanın onlara zarar gelme olasılığını arttırdığına inanıyorum. Sonuçta çocuklarımız bile "malımız" değil, onlardan "vazgeçilemezimiz" diye söz etmek bence sadece kibirlilik, onları herşeyden koruyabileceğimizi düşünmek ise başlı başına bir kontrolcülük sorunu.

Çocuklarımızı korumak bizim ebeveynlik görevimiz fakat bunu yaparken hedefimiz "korumacılık" değil, "bağımsızlık gelişimini desteklemek ve kendi başının çaresine bakabilme yeteneğini geliştirmek" olmalı. Hedefimiz "koruma" olursa, çocuğumuz yerinde sayar; onu korumanın en doğru yolu onu "hayata karşı hazırlama" olursa, yani problem çözme becerisine odaklanırsak, çocuğu pasif değil aktif bir birey olarak görebilirsek, işte o zaman gerçek anlamda "kollamış" oluruz.

Endişelenmek yerine geliştirmeye çalışabileceğimiz doğru düşünce sistemi konusunda bir kaç örnekle bitirmek istiyorum. Örneğin düşüncemiz "toplum çok berbat oldu, kimseye güvenemiyoruz" değil, "kalabalık ortamlarda güvenlik zorlaşır, gerektiğinde güvenilecek ve başvurulacak insanı bulmak zorlaşır ama her zaman her ortamda güvenilir kimseler vardır" şeklinde olursa, "sakın gözümün önünden ayrılma, sakın yabancılarla konuşma, sakın şeker alma.." değil, "eğer kalabalıksa lütfen elimi tut, lütfen oyun oynarken seni görebileceğim bir yerde ol, eğer beni kaybedersen lütfen "güvenli kişi"ye başvur" dersek ve zaman zaman verdiğimiz pratik eğitimleri farklı senaryolarla oyun şeklinde tekrarlayabilirsek, "bağımsız ve güven içinde çocuklar" yetiştirme şansımız artar.

Bu yazıda temel olarak anne ve babaların çocuklarına gelecek zararlara dair korkularını nasıl yenebileceklerinden bahsettim. Çocuklarımıza "güvende kalmayı öğretme", "güvenli kişiyi bulma" yollarından bir kaçını ve "kişisel güvenlik eğitimi" konusunu ise bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Ek okumalar için buraya, buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.
Yoğun bir "çocuğuma zarar verecekler" endişesi yaşıyorsanız ve bu endişe uykularınızı kaçırmaya, çevrenizden ve çocuğunuzdan tepki alacak düzeyde korumacılık geliştirmenize neden olmaya, ilişkilerinizi etkilemeye başladıysa, bizim "kaygı bozukluğu" dediğimiz bir psikolojik sorun yaşıyor olabilirsiniz, lütfen uzman bir klinik psikoloğa ya da terapi veren bir psikiyatra başvurun.

24 yorum:

  1. Çok zor konu Ceren. Ben henüz kırmızı alarmda bir konuşma yapmadım da... okulda bahsedilmiş. Bizim kırmızı alarm konuşmalarımız farklı oldu. Yazını okuyunca hata yaptığımızı gördüm ama oldu artık. Çok fazla yabancılarla içli dışlı oluyor, onlar ne yiyorsa yemek istiyor vs. Bu konularda kesin kural koyduk. Onlar yiyorsa ve canın çektiyse, koş bize gel, biz alalım. Ama aslında onlar sana zarar vermek ister gibi vurgulamadık. Daha sağlıklısını alırız filan dedik. Çünkü junk food anlayışı herkes için farklı nabalım.

    Bir de şu abi olayı var, okuduğun gibi. Çocuk herhangi bir abi değil. Başka abilerle oynamışlığı oluyor ama bu çocuk feci kötü ağız klonladı çocuklara. Artık hiçbir ebeveyn istemiyor abiyle oyun. Ben de 'iyi bir abi ama senin yaşına uygun değil' diyorum. Kötü abi kodlaması yapmadım asla.

    Yine de çuvallıyorum Ceren. Yazdığın iyi oldu. Odak noktamı netledim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hiç de uvallamıyorsun, gayet iyisin, daha ne yapacaksın.. Benim sınır ve kural koyma yöntemim çok Alman sistemi, katı yani. Mesela "hayır" dedim mi dönmem, eşim de öyle, tutarlı olunca tutturmuyor ama "neden?" diye soruyor ve açık açık anlatıyorum, mesela şeker konusunda "çünkü çok şeker yersen dişlerin çürür ve bu sağlık sorunlarına ve estetik anlamda kötü görünmene neden olur" diyorum, resmen yetişkinle konuşur gibi konuşuyorum evet ama bebekliğinden beri bu şekilde. Evet biraz yabani ve tipik Alman soğukluğunda bir çocuk oldu sonuçta :)))) ama en azından neden sonuç becerisi gelişti. Yani biraz da nasıl bir çocuk yetiştirmek istediğine bağlı.. Mesela o "abi" konusunda haklısın ama öte yandan güvenli çevrede sınırları belirlenmiş "kötü davranış" görüyor, yani aşı gibi bişey diye düşün, çok steril yetişince de benim gibi liseye gelip hala küfür bilemediğin için dalga geçilebilirsin (ceren bi mok de yaaa nooolur bikez mok deee diye yalvarıyorlardı hahahah hala da diyemedim bak) Bence sen dengeyi güzel bulursun, hep bulduğun gibi..

      Sil
  2. Çok güzel toparlamışsın Ceren ben de aynen senin gibi düşünüyorum. Fakat aşırı korumacı olanları da çok iyi anlıyorum. Özellikle istanbul’da Sık sık görüyorum çünkü, bir de tabi o psikolojiye girince çıkmak kolay değil.😔

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İşte girmeyelim o psikolojiye diye diyorum ;)

      Sil
  3. Aslında kilitlemedik, sen sorular sordum ben de cevapladim, mesleki tecrübelerimin ve bu konuda uzmanlığım yoruma ya da sorgulama açık değil maalesef. Baktım sen de nerden biliyosun öyle olduğunu şeklinde yasananlari hafife alınca kızdım galiba biraz. Ama tüm dediklerimin arkasindayim, bu da ayrı konu.
    Yazdikalrina gelince,çocuğa yaşına uygun güvenlik tedbirleri konusuna katılıyorum. Zaten haftada iki gün cocukla bir yerlere gidebiliyoruz, onda da ne kadar koruyabilirsek, elimizden geleni yapıyoruz. Etrafta iyi insanlar var ama sokak ortasında insanlar olurken gormezden gelenlerin sayısı da oldukça fazla. Ben 5 yaşındayken evin karşısındaki bakkaldan ekmek alıp gelebiliyormuşum. Annem de arkadan bakıyormuş. Su an düşünemiyorum kendi kızımı.Dunya artik kötü bir yer maalesef biz de buna hazırlıklı olmak zorundayız ve elbette çocuklarımız da.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bahar seninle konuştuklarımızı baz alarak yazmadım bu yazıyı, sen aslında çok güzel ifade etmişsin hepimizin içindeki temel korkuları. Fakat benim temel noktam, yaratılan korku ve güvensizlik kültürüne inanan çocuklar yetiştirmek sorunu. Çünkü anne babaların korkuları, ilerleyen nesillerin "gerçekleri" olacak.
      Temel ebeveynlik görevimiz çocuğumuzu korumak ve ona kendini korumayı öğretmek. Fakat arkasından bakarak evin karşısındaki bakkala ekmek almaya yollayamayacak derecede korkuyorsak, dünyanın kötü bir yer olduğuna eminsek, bence o noktada biraz durmak ve "neden böyle düşünüyorum?" diye sorgulamak gerekmez mi? Olumsuza odaklandıkça olumsuzu görmek, arttırmak oluyor bu.. Ölenleri görmezden gelenler var evet ama mutlu insanları, sevgiyi yayan insanları görmezden gelmek de suç değil mi? Lütfen kişisel alma, ben seni demiyorum ama öyle insanlar var ki "aman yavrum kimseyle konuşma, aman çocuğum elimi bırakma, aman onu yapma aman bunu yapma düşersin kaçırılırsın hasta olursun ay fenalık geldi bana, duyduğum iki cümleden biri felaket senaryosu.. Bunun yerine olumluya odaklanalım diyorum, "düşersin" yerine, "yüksek bir yere tırmandığında dengeni korumak için ellerini iki yana açmalısın" demek gibi, anlatabiliyor muyum? Ya da bakkala yollamamak yerine arkasından bakmak, çok endişeleniyorsan ulaşabileceğin bir yerde durup izlemek, onu teşvik etmek.. Böyle böyle azalacak bu korku kültürü. Ay zaten bakkal da kalmadı Bahar ne konuşuyoruz bilemedim yani :)
      Dünya genel olarak çok iyi bir yer, çok iyi insanlar var, sen ben varız, ben kendi çocuğuma nasıl özen gösterirsem başkasınınkine de öyle davranıyorum, kılına zarar gelmesin istiyorum, iyiliğini düşünüyorum eminim sen de öylesin ve burdaki hepimiz de öyleyiz ve burayı okumayan bir sürü insan da öyle. "Kötüye hazırlıklı olmak" bir ütopya, hiçbir şeye hazırlıklı olamazsın, o kadar güçlü ve kontrol sahibi olamazsın.. Onun yerine çocuğunu güçlendirebilirsin ki sen de bunu yapıyorsun yeterince.. O nedenle bence endişelenmek yerine olumluyu yaymak çok daha önemli..

      Sil
  4. Bugün oğlumla evden çıkıp yürüyerek Kadıköy gittik
    Giderken kaldırımda oğlum dükkan tarafında ben yol tarafında yürüyorduk. Bir mağazanın önünden geçerken içerdeki adam yanan sigarayı kaldırıma fırlattı ben saliselik reflekse oğlumu çektim eğer elini yürütüyor olmasaydım çekemezden ve yanan sigara kafasına gözüne gelirdi kesin. Evet ben rahat bir anne değilim ben de kaldırımda yürürken elinden tutmadan rahatça yürümek isterdim ama burası Türkiye ve daha kötüsü İstanbul . Her an herşey olabilir bu konuları çok konuşmasam da tavırlarım bu şekilde mecburen. ‘ gelişmiş ‘ ‘ medeni’ bir ülkede kimse kaldırıma yanan sigarayı mağazanın içinden fırlatıp atmayacağı için böyle bir tehlike yok rahat rahat yürüyebilirdik öyle bir ülkede olsaydık. Ayrıca kadıköyde araç trafiğine kapalı caddede son gazla giden motorsıkletler, Suriyeli tinerci dilenciler, tinercilerin tinere alıştırdığı acayip sokak köpekleri, yukarıdaki klimalardan damlayan sular, ortalıkta ne olduğu belli olmayan ucuaçık kablolar, kaldırımlara park etmiş arabalar yüzünden yoldan Yürümek, ne olduğu belli olmayan çevresinde koruma olmayan çukurlar, yüzünden hiç elini bırakmadan gezdik evet ben de dünya güvenilir bir yerdir diye düşünmesini isterdim ama bu şartlarda olmuyor. Dönüşte bindiğimiz taksicinin bir tür hap falan almış kırmızı gözleriyle acayip bir şekilde kullandığı takside, çocukla rahatça dışarı çıkmak nasıl bir duygu acaba Diye düşünmüştüm. Yazın sayesinde anladım sağol.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hindistan'a gittin mi BEN? Ben 2-3 ay kadar kaldım, baya sırt çantalı gezdiğimden ülkenin "saraylar" kısmı dışında kalanını da gördüm. Ya da İtalya'da en modern şehirlerden biri Roma'ya gittim, trafiğin en yoğun olduğu caddelerde yürüdüm. Ya da dünyanın en gelişmiş ülkesinin en modern ve kalabalık kendi New York'ta üstüme doğru yanan sigara düştü. Yani diyeceğim o ki, İstanbul yerine daha az ya da çok SED ve gelişmişlik göstergesi sayılan illerde bile dediklerin olabilir. Olabilir yani, garantisi yok. Acaba oradaki insanlar ya da İstanbul'un varoşlarındaki insanlar nasıl hayatta kalabiliyor? Acaba korkmak ya da korkmamak yaşam kalitesini arttırmaya çözüm mü, onu demeye çalışıyorum.. Sanırım çocuğunun elini tutmadan yürüyebildiğin yerler de vardır, hiç mi yok? Ben İstanbul'dan ayrılalı baya oldu ama yine kıyıda köşede kalmış yeşili denizi oyun parkı bisiklet sürülebilecek yolu olan yerler vardır mutlaka..

      Sil
    2. Son sorudan başlayayım , var (dı) mesela Caddebostan sahil 5 yıldır gidiyorduk çok güzel hoş bir ortamdı. Sahilde( plaj gibi olan kısımda) elinden tutmadan rahatça koşup oynuyordu. En son bayramın 1. Günü gittik çok kalabalıktı, 20-30 kişilik bir Suriyeli grup plajda ( erkekler ve çocuklar donla kadınlar elbiseyle) denize giriyorlardı . Bayram , olabilir canları istemiş girmişler denize diyip , arkamızı denize dönüp yerde kumlarla oynuyorduk. Birden küt diye kafama bira kutusu geldi. Bu gruptan biri birası bitince götürüp çöpe atmak yerine fırlatıp atmayı seçmiş ve benim kafama geldi.o kutuyu alıp geri onlara doğru attım kimsenin kafasına gelmedi ama bağırıp çağırarak üstümüze yürüdüler bizde kaçtık. O günden beri oraya gitmek gelmiyor içimden. Bir de validebAğ korusu vardı ağaçlık çocukların rahatça oynadığı 5 yıldır gittiğimiz bir yer. Paraya da 2 hafta önce annem ve oğlumla gittik , biz masada kahvemizi içerken oğlum da5-10 metre önümüzdeki çöp kutusuna bir yavru kedi tırmandı( açlıktan çöpten birşey bulurum umuduyla) tam ne yapsam o yavruya be versem diye düşünürken oradaki garson elindeki metal tepsiyle kedinin kafasına vurdu , hayvan çöpten yere atladı bir tekme attı hayvan 5 metre fırladı sonra topallayarak kaçtı. Ne yapıyorsun sen diye bağırdım, bana sana giren çıkan ne sanane diye bağırdı. O cafenin sahibine şikayete gittim sahibi orda yokmuş, kasadaki kız : abla biz de bıktık bu adamdan sürekli hayvanlara vuruyor küfür ediyor ama patron onu çıkartamam işten diyor dedi
      A partisinin Üsküdar ilçe başkanının tanıdığıymış, işten çıkarsa belediye bir bahaneyle o cafeye bir sürü ceza verir diye patron çıkartamıyormuş. Bu adam orda olduğu sürece ben nasıl oğlumla gidip rahatça oturayım? İstanbul’da nefes alacak yer kalmadı Ceren, bazı yerler vardır tabii ama onlar da pahalı olduğu için gidemiyoruz. Bugün apartmanın karşısındaki eczaneye gittik oğlunla , normalde tek başına gidip alabilirdi ben de camdan bakabilirdim . Ama apartmanın önüne birisi cam koymuş , o cam kurılmışher yer cam kırığı üstüne bassa olmaz üstünden atlayamaz mecbur kucağıma alıp geçtik o camları. Sonra karya geçecekten bir hafriyat kamyonu hızla gelmeye devam etti , adamın elinde telefon gözü yolda değil telefonda.. ( İstanbul’da 1 yılda 29 kişi bu hafriyat kamyonlarının altında kalıp öldü. Çoğu da ananene torun, babaanne torun
      Çocuk) eczaneden alacağımı alıp çıktık tam karşıya geçtik köşedeki bir araç yanlış park etmiş çekici onu kaldırmaya başladı , bir adam geldi bağırıp çağırmaya başladı , elinde silahla tehdit etmeye başladı koşarak eve girdik. Silg patlamadı ama patlayabilirdi. 15-20 metrelik mesafede 3 vukuat atlattık ben nasıl yalnız göndereyim?
      Hindistan yada varoşlar örneğine gelince o anne babalar da onartmasa büyüdüğü için onlara normal geliyor, kendileri o ortamda büyüyüp oyala gelmişler bişey olmaz diye düşünüyorlar. Ama ben Ankara’da doğup büyüdüm, hafriyat kamyonu yada başka kamyon kesinlikle gündüz saati sokaklarda olamazdı, çekici aracını çekiyorsa en fazla yapma abicim falan derlerdi silah göstermezlerdi, cam kırıkları vardı çok iyi hatırlıyorum kaç kere düşüp bacaklarım kanadı. Yani ben kendi çocukluğumda böyle bir ortamda büyüsem belki daha rahat olabilirdim. Ama çocukluğuma göre 100 kat kötü bir ortamda rahat olamıyorum, pinpirikli korkak vs herşey oluyorum . Bak daha iyi ve kötü insan konusuna bile girmedim somut, fiziksel kötü şartlardan bahsetmekten.

      Sil


    3. Tam bu yorumu yazarken dışardan bir gürültü geldi baktım caddede bir araba bir taksiye arkadan vurmuş , adamlar indi ellerinde beyzbol sopaları . Birileri girdi araya sopaları aldılar falan ama böyle bir ülke işte , ben böyle bir ortamda büyümedim, eskiden kaza olunca sürücüler birbirine geçmiş olsun önemli değil falan derlerdi. O günleri hiç bilmesem bu ortamda daha ‘pozitif’ olabilirdim . Dediğim gibi nefes alcak alan kalmadı , evde otururken, 15 metre ilerdeki eczaneye giderken bile böyle salak saçma şeyler oluyor. AVM’ye mecbur kalıyoruz hiç olmazsa girişte tinerciler falan yada silhkı kişiler alınmıyor daha güvenli diye. İlk sorulara yanıtım hayır Hindistan’a yada başka ülkeye gitmedim, belki başka başk ülkeleri görmek de insana bir rahatlık veriyordur ama imkanım olmadı. Onyüzden ben bildiğim çocukluğumun geçtiği ülkeyle ve şimdi yaşadığım ülke arasında sıkıştım kaldım

      Sil
    4. Ay kovboy filmleri gibi.. Haklısın ne diyeyim. Tabii ki ekmek parası neredeyse orda yaşamak zorundasın ama acaba daha farklı bir şehir, daha farklı koşullar düşünülebilir mi? Ukalalık yapmak istemiyorum ama sanki İstanbul'da yaşamak yerine daha sakin rahat, yeşil alanı bol bir yerde yaşansa? O zaman da büyük şehrin imkanları olmayacak tabii ama bazı arkadaşlarım var daha sakin yerlere taşındılar, çocuklarını normal okula yazdırdılar ama evde kendileri ek eğitim veriyorlar, daha az kazanç ama daha az harcanıyor, daha küçük çaplı projeler, daha kişisel işler.. Bilmiyorum ya :( Ben İstanbul'da 7 sene yaşadım, hiç ayrılamam bu dinamik yapıyı koşturmayı gürültüyü çok seviyorum diyordum. Bir taşındım, bir daha Allah beni düşürmesin İstanbul'a diyorum, o kalabalıklar, gürültü üstüme üstüme geliyor. Burda huzurevi gibi ortamdayız annemler falan gelince sıkılıyorlar ama ben alışmışım yapamıyorum. Çocukların bile huyu değişiyor gürültü ve kalabalıkta :( Hayat çok zor yaaa, çok haklısın. Ama ben yine olsa yine çeker gider ekmeğimi başka yerde arardım BEN.. Osmanlı'da İstanbul'a nüfus kotası koymuşlar biliyorsundur, çoğalmasına izin vermemişler ama şimdi aldı başını yürüdü şehir değil metropol artık, içinden geçmek bile 2-3 saat sürüyor galiba trafiksiz zamanda.. Of bilmiyorum yani buna ne yorum yapsam dediğin gibi saçma kalacak, bu çok zor bir konu..
      Bu arada İstanbul'un 1-2 saat uzağında hala bakir kalan yerler vardır mutlaka, çocuğu da alıp haftasonu günübirlik de olsa kaçılıp rahatlanıp dönülebilir belki..

      Sil
  5. Sevgili Ögrenen Anne,
    cocuklari korkuyla, endiseyle büyütmenin sakincali olduguna kesinlikle katiliyorum. Kaygi ve asiri korumaci ebeveyinlerin yetistirdigi cocuklarin da kaygili, korku dolu ve insanliga / güzellige inanamayan ve güvenemeyen bireyler ve ebeveyinler olacaklari kanaitindeyim.
    Hayatimin ilk yarisini Türkiyede ikincisine Almanyada geciren bir anne olarak bu konudaki düsüncelerimi paylasmak stedim . Türkiye gündemini yakindan takip eden ülkeye gidip gelen bir anne olarak, zaman zaman kendime sordugum soru „cocugumu Türkiyede yetistirseydim, nasil bir anne olurdum?“ oluyor.. Ve dürüst olmam gerekirse ben Almanyada oldugum kadar rahat olamiyacagima eminim.
    Almanyada cocuklar dört bes yaslarinda anaokuluna ana babalarinin arkasindan bisikletle gidiyorlar; Ilkokul ikinci ücüncü sinifta ikiser ücer grup olup elelle anasiz babasiz okullarina yürüyorlar. Türkiye trafiginde bunu ne yazik ki düsünemiyorum bile.. Almanyada tramvayda, otobüste birisi cocuklara seker vs. vermk istediklerinde önce ebeveyinlere soruyorlar „verebilir miyim“ diye; yanak alma, kucaga oturtma, öpücük kondurma: bu taraklarda bezi yok onlarin.. Türkiyede be kurallara ne yazik ki uyulmuyor; ebeveyin olarak birsey söylendiginde „yemedik cocugunu“ diye azarlaniliyor.. (Lütfen yanlis anlasilmasin; Türkiyedeki cana yakinligi, cocuk sevgisini biliyor ve hatta özlüyorum. Bunlar negatif örnekler)..
    Yukarida anlattiklarim iyi niyetli, gündelik sorunlar.. gelelim kötü niyetlilere.. Ben de cocuk kacirilma ve tecavüz olaylarinin medyada su anda idam sorunu nedeniyle gösterildigi kanisindayim. Ancak benim kafama takilan olay baska. Onyillardir bozulmus olan egitim sisteminin bir sonucu olarak, milletin ufak sayilmiyacak bir kismi „mini etek giymesedi o zaman / gece kiz basina gezmeseydi/ 9 yasinda evlenilebilir/ bir kereden birsey olmaz vs“ – seklinde düsünüyor. Almanyada bu trendi görmüyorum. Ve sanirim anne baba olarak bizi korkutan bu düsünce tarzinin yasama gecirilmis kismi.. ve bunlarin destekcilerinin artmasi, cogalmasi.. cocugum böyle insanlarin eline gecerse..
    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Konu neden Almanya Türkiye karşılaştırmasına geldi ben onu anlayamıyorum. Tabii ki ALmanya'da çocuk yetiştirmek ile Japonya'da ya da Türkiye'de yetiştirmek farklı ama sanırım "olumlu düşünceye odaklanmak ve devamlı kötüyü görmek yerine sahip olduğumuz koşullar içindeki güzellikler ve olumlu şeyleri seçmeye çalışmak" kültürsüz bir anlayış olsa gerek..
      Kurunun yanında yaş da yanıyor ama malesef artık gözümüz yaşı da görmez hale geldi, o nedenle yaşı ordan çekip çıkartmak artık mümkün değil galiba.. Yazık.

      Sil
    2. Ülkeleri karsilastirmamin nedeni Türkiyedeki toplum yapisinin gidisatinin cok üzücü olmasi ve bu sartlarda positif düsünmenin - hele hele cocuklarimiz bahis olunca- güclügü.
      Positif düsünmenin, cocuklara dünyanin güzel oldugu izlenimini asilamanin önemine katiliyorum. Yalniz Türkiyede ipin ucu gercekten kactigi icin ebeveyinlerin caresizligini anliyorum. Dogru demiyorum ama Almanyada cocuk yetistirip Türkiyedeki sartlari gündelik hayatta yasamadan fikir yürütmek bana biraz zor geliyor.
      Konsepti anliyorum, teorik olarak hak veriyorum ve cocuklar icin en iyisinin acikladigin gibi oldugundan da eminim. Hayatimizin kücük alanlarinda daha yapici ve positif olmayi basarabilecegimiz kanisindayim. Ancak is disarida, cocuklari toplum icinde serbest birakmaya gelince- bunu Türkiyede basarmanin mümkün olamiyacagi kanisindayim. Yanlis olsa da.
      Sevgiler

      Sil
    3. Bu arada anonim kalmadiğiniz için teşekkür ederim..
      Türkiye'de çocuk yetiştirmiyorum ama durumu Türkiye'den çok daha korkunç ülkelerdeki ya da Türkiye'de yaşayıp da hala çocuğunu dışarı salabilen ailelerin olduğunu da bildiğim için "olumlu bakış açısı"nın nasıl mümkün olabildiğini düşününce, demek ki iş içinde yaşanılan koşullardan ziyade, "bakış açısı" diyorum ben.
      Burada da "şahane bir ortam" yok, eminim farkındasınızdır, burada da çocuklar tecavüze uğruyor ve öldürülüyor.. Burada da trafik var, burada da yolsuzluklar var, kötü insanlar var, fakirlik var, mutsuzluk var..

      Sil
    4. Sanirim negatif bir insanim ve birisinin hayat güzel insanlar iyi diye umutlandirmasi önemli. Yoksa korkunun girdabina kaptirip gidebiliyorum. Pozitif bakis acini kaybetmemen dilegiyle.. sevgiyle kal

      Sil
    5. O zaman ben seni umutlandırayım, bence negatif insan olsaydın bu konu üzerinde düşünmekten kaçınırdın, halbuki sen sorgulamayı seçtin bu çok önemli ve değerli bir vasıf..
      ben de biraz daha düşündüm bu vesileyle ve tekrar yazdım bir sonraki postumu, şimdi yolladım :) Düşündürdüğün için teşekkür ederim..

      Sil
  6. Bu konuya yorum atmayı pek düşünmüyordum çünkü benim için çok hassas bir konu... Türkiye'de p*dofili dışında kadına ve hayvana şiddet de çok yaygın, sosyal medya sadece görünürlüğünü arttırdı. Bir de kadınlar artık yalnız olmadıklarını biliyor, sosyal medyaya yazıyorlar, kadın örgütlerinden yardım istiyorlar, hayvanlar için koruma yasası isteniyor, hayvanseverlerin sesi haklı olarak her zamankinden güç çıkıyor vb... sonuç olarak ortada kendi gücünü bir savunmasıza karşı ispata geçen insanlar var ve bu insanların içindekini ne kimyasal hadım ne de idam geçirebilir, tüm hayatlarını hapishanede izole bir şekilde geçirmeleri lazım ancak hapishaneler "politik suçlar" işleyen aydınlarla dolu. Ülkede adalet kavramı sadece belli bir kesime işliyor, "9 yaşındaki bir kızla evlenilebilir", "hamile kadının sokağa çıkması ayıptır" gibi demeçler ulusal televizyonda yayınlanıyor, 2004 doğumlu bir çocuk hamile kalıyor, devlet hastanesinde doğuruyor ve buna karşı çıkan sağlık görevlisi işinden oluyor, bunların yaşandığı bir ülkede ebeveynlerin mantıklı düşünmesi eminim ki çok zordur, ve böyle bir zamanda ebeveyn kimliğini arkaya iterek deneyimini ve eğitimini mantıklı bir şekilde ortaya koymanı çok takdir ediyorum.
    Tek bir önerim var, okullarda ilkokul birinci sınıftan lise sona kadar kademeli olarak (bunu yazarken ben bile inanmadım çünkü İngilizce dersi bile kademeli gitmiyor devlet okullarında) cinsel eğitim verilmesi. Türkiye gibi ebeveynlerin tanıdık herkese güven duyduğu, çocukların ortalık malı gibi yetiştirildiği (Ağrı'da kaybolan kız vakasında kızın kaybolduğu köydeki kimse araştırılmamıştı mesela, "köylümüz yapmaz" diyerek) bir ülkede çocuğa kendi sınırları öğretilebilir. Mazbut mahallelerde ve köylerde zor ancak büyük şehirlerde ve özel okullarda veliler böyle bir ders için talepte bulunmalı, gerçi "ben pedagogum/psikoloğum" diyenlerin halini düşününce çocuklara daha yanlış şeyler öğretecekler diye korkuyorum, mesela geçen hafta ünlü bir sanatçı eski karısının bir kadın sanatçıyla ilişkisi olduğunu, çocuğunun annesinin evine koyduğu gizli kameralarla öğrendi ve iki kadının görüntüleri nasıl olduysa sosyal medyada yayıldı, MEB'le çalışmasına izin verilen bir yeni nesil "allaha göre eğitim" pedagogu da özel hayatı ihlal edilen kadın için "ben iyi düşünmüyorum, lgbt sevmiyorum" dedi. Bu kadının lgbti bir çocuğu ya da ergeni nasıl yönlendireceğini sen tahmin et.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bağnazlık aldı başını yürüdü, düşünce sistemlerinde tabii ki sorun. Daha düşüncesi bile özgür olamayan ülkenin yaptıkları ne derece özgür olabilir ki.
      Bu bağnazlığın önüne geçmenin de tek yolu, her zaman sınırları olmayan düşünce sisteminin geliştirilmesi. Yani çocuğa onu yaparsan bu olur şeklinde bir neden sonuç sistemi öğretmek yerine düşünebilmeyi öğretmek gerekiyor.. Ama o da çoooook zor, nesillerdir düşünemeyen bir ülkenin tek doğrusu "aman dikkat et aman başına bişi gelmesin aman nazar değer aman yapma otur dur konuşma düşünme" yani.. Neyse çok konuştum yeter bence de.

      Sil
    2. "Çocuğum gözümün önünden ayrılma, kaçırırlar seni" yerine "nasıl davranırsam kalabalık ve tanımadığım bir ortamda kendimi güvende tutabilirim" düşüncesini öğretin yazsaymışım keşke, bir sürü konuştum karıştı kafalar :D

      Sil
  7. Ben şu son yıla kadat acayip rahat bir anneydim. Çocuk illa elimi tutacak, illa gözümün önünde olacak diye tutunmuyordum. Sadece karşıdan karşıya geçerken el ele tutuşuyorduk ve parka gittiğimizde de ben bir köşede rahat rahat dergi kitap okuyordum, Arya da rahat rahat oynuyordu. Ama son olaylardan sonra zorlama bir huzursuzluk geldi bana. Daha doğrusu kendime sürekli "Rüya, bu kadar rahat davranma, kızı gözden kaçırma, takip et" demeye başladım. Bu da biraz mahalle baskısı gibi bir şey. Ne zaman ben Arya'yı bırakıyorum, o takılıyor kendi desem, "Aaa ben hayatta yapamam, sen de yapma, devir kötü, kaşla göz arasında başına bir şey gelebilir" diyor birileri. Böyle olunca da kendimi sorumsuz anne miyim acaba ben diye sorgulamaya başlıyorum. Yani iki arada bir derede kaldım Ceren. İçim "Yok ya birşey olmaz" diyor, dışım "ya olursa" diyenlerle çevrili. Arya da pek yardımcı olmuyor. "Annecim tanımadığın insanlarla konuşma, yiyeceklerinden yeme, onlarla bir yere gitme" diyorum "Anne ben tanışıyorum onlarla" diyor. Anlayacağın ben de mevzu biraz karışık :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Mahalle baskısı" kısmına aynen katılıyorum. O kadar iyi özetlemişsin ki! Normal tanımının eşiğini yükselte yükselte sonunda kimsenin ulaşamayacağı bir noktaya çıkaracaklar ve sonuç mutsuz, kısıtlanmış çocuklar, tatminsiz, güvensiz anneler olacak.. Sen iç sesini dinle bence de, zaten o sana tehlike çanlarını içgüdüsel olarak çalıyor. Çalmıyorsa da zorla çaldırtmamak taraftarıyım, sorumsuzluk ile çocuğu aşırı koruma arasındaki denge çok önemli..
      Diğer konu işte tam aradığım örnek. Diyosun ki "tanımadığın kişilerle konuşma" ama çocuk ona adını sorup kendi adını söyleyenle "tanıştık işte" diyor çünkü bu yaşta bunu anlaması mümkün değil. Yani koruyorum sanıyorsun ama altı dolu değil.. Çok sorunlu bir konu bu.

      Sil
    2. Bir de kadını ve çocuğu zaten sokakta görmek istemeyen bir kültür hakim, sür ekmeklerine balı işte.. Demek istediğim tam olarak bu.

      Sil
    3. Tam da dediğin gibi Arya herkese "Benim adım Arya, senin adın ne?" diyor. Hatta "hımmm ben seni bi yerden tanıyorum, adın neydi senin" diyor :D yani ben ne desem boş zaten :) ama tabi işin ucunu bırakmıyorum ara ara anlatmaya çalışıyorum yabancı kavramını ama çocuğu herkese şüpheyle yaklaşan mini bir paranoyak yapmak da istemiyorum tabi ki :)) konuşa konuşa, fikir alışverişi yaparak bir orta yol bulmalıyız anneler olarak. Sen yazdıkça, yorumlar geldikçe hepimiz kendimize bakıp daha uygun, daha pozitif yollar bulmaya çalışıyoruz.

      Sil

Anonim yani isimsiz ya da rumuzsuz yorumlara, hakaret, belirli bir gruba karşı ayrımcılık ya da ırkçılık içeren yorumlara, en önemlisi de yanlış bilgi ya da yönlendirici (melisiniz, malısınız'lı) yanlışlar içeren yorumlara BU BLOGDA YER YOKTUR. Bu davranışları yapan kişiler, genel huzurumuz için engellenecektir. Teşekkürler!