26 Ağustos 2017 Cumartesi

Ocak söndüren, yuva yıkan şeftali

Bir şeftali ne ocaklar söndürüyor, ne yuvalar yıkıyor biliyor musunuz? Şeftalinin gazabından korkun derim.. Ben bugün bunu öğrendim. Olaylar şöyle gelişti:

Annemlerle 5 yıldızlı herşey dahil konseptli bir tatil yapıyoruz söylemesi ayıp (bu macerayı da ayrıca uzun yazacağım). Ama kuş sütü bile olan otelde şeftali yok arkadaşlar! Şeftali; malum 1 yaş altı çocukların vazgeçilemez bir tutkusu. Şeftali olmazsa hayat kayar. Şeftali elzem.

Bir akşam bir mucize oldu ve şeftali çıktı. Allahım o ne izdiham; sanırsın şeftali değil 90'larda bir Tarkan konseri. Küçük kızlar zevkten zıp zıp zıplar, anaları onları daha ön sıralara geçirebilmek için itişir kakışır. Tüm bu harala gürelede tabii ki kaplan anane bir şeftali kapmayı başarmış, gururlu bir edayla masaya getirdi. Ve fakat ben oğlanı Allah ne verdiyse doyurmuşum, çocuk davul gibi şişmiş, bir de üstüne şeftali yiyecek hali kalmamış. Kız zaten iki lokma yiyip "ıyy öğğğ" diyen cinsten, ona şeftali gibi değerli bir hazineyi hiç sunmuyoruz bile, hiçlenmesin hiç yoktan. Dedim "anne bu şeftaliyi sen peçeteye sar, yanına al, yarın sabah veririz oğlana". Annem de tabii peçeteye sardı, bir gece odasındaki minibarda bekletti, ertesi sabah ben diyeyim bir, sem de on defa daha yıkadı, tazecik getirdi sofraya Lukas'ın tam önüne gelecek şekilde koydu. İşte ne olduysa ondan sonra oldu.

BAP kaşla göz arasında şeftaliyi yemiş!

Ay düşündükçe soğuk soğuk terliyorum bak elim ayağım titriyor yine.. Ya düşünsene, şeftaliyi yemiş adam diyorum! İnsan bir sorar bu şeftali bana mı, kime der - ki aslında bunun sorulacak bir tarafı da yok, şeftali ya da herşey önce çocuğundur, ancak o dudak büktükten öööğk dedikten sonra yenebilir, artık baba kişisinin de bunu 4 senede öğrenmiş olması beklenir. Ama nedir, benim - şeftaliyi üstelik kayısı sanan, vallahi billahi kayısı sanmış adam, koca kütür kütür şeftaliyi! ay konuşamayacağım - kocam kişisi, yavrularımın babası, hiç sorgusuz sualsiz o şeftaliyi yeme hakkını kendinde bulmuş! Bak sen...

"Şeftali nerde?" dedim - birden göremeyince panikle - "Kayısıyı yedim ben, eee ööö bana değil miydi o kayısı?" dedi. O an gözüm karardı dostlar. 13 senelik sevgilim, 7 senelik kocam, 4 senelik çocuklarımın babası demedim vallahi bir panter gibi (panter emel geldi bak aklıma şimdi) adama daldım. "Sennnn" dedim, "nasıl çocuğun şeftalisini yersin!" - uleyn yer misin yemez misin şimdi.. Bana demez mi "ama o kayısıyı bana getirdin sandım, bana büfeden aldın sandım.." Gözleri de koca koca açmış mavi mavi, acındıracak kendini. Hiç kanar mıyım! Yahu adam, annem bir önceki geceden binbir güçlükle kaptığı o biricik şeftaliyi sarıp sarmalamış, odasında bir gece olgunlaştırmış, yıkamış aklamış paklamış, sana mı yapmış bunu, yahu var mı böyle bir kayınvalide prototipi uleyn? Akıl var mantık var, insan böyle bir şeyi sadece ama sadece torununa yapabilir, kafayı mı yidin adam, nerde benim şeftalim?! O an film koptu "sennnnn" dedim, "acaip bencil bir insansın. Ben burda tatil yapacağım diye geldim, iki çocuğun birine annemler bakıyor, diğerine ben ve sennnn, sen tatil yapıyorsun, ya sen buraya tatile mi geldin?!" (bu son cümle bi an beni de düşündürdü aslında ama ağzımdan çıkmış bulundu), yetmedi dedim: "sennn, sırf kendini düşünüyorsun, alıyorsun kitabını çerezini biranı denize karşı keyif yapıyorsun, ben bir defa bile yapamadım (alkolsüz bira da yok aslında biraz da ondan yapamadım), sen sabahları koşabiliyorsun, ben yoga bile yapamadım, şurda bir defa bile sabahın sessiz sakinliğinde havuza giremedim (aslında girerdim de havuzu nedense saat 8'den önce açmıyorlar, o saatte de bizim çocuklar çoktan uyanmış oluyor, denk gelmedi ama bu da onun suçu sayılmaz mı bence sayılabilir..), sen mis gibi alıyorsun istediğin yemekleri önüne, ben çocukları besliyorum ve tabaklarında kalan artıkları yiyorum, uleyn ben bir defa bile omlet alamadım (çok kuyruk vardı üşendim aslında) sen resmen Atkins diyetindesin köftehor" dedim. Yetmedi devam ettim: "evliliğimizde hep fedakarlık eden taraf benim, hep ben önce çocukları sonra kendimi düşünüyorum, sen istediğin gibi iş yemeği, iş barı, iş clubı takılıyorsun, 2 haftasonundan birinde sadece 1 gün sadece 1 çocuğu sadece 3-4 saat aldın diye beyin lopların hamlıyor, haftasonu alışverişe birini götürdüysen o gün tamamen iptal oluyorsun, uleyn çocuklarla oyna dediğimde bile elinde cep telefonuyla yakalıyorum seni.." dedim. Yetmedi ekledim "siyah çoraplarını beyazların arasından bulmaktan, selpaklarını boş su bardaklarını kıçından toplamaktan, hele o traşladığın sakalları sağdan soldan temizlemekten ömrüm geçti be, ömrümü yidin, ayrıca Almanya'dan da nefret ediyorum, çok bulutlu, devamlı yağmurlu!" dedim (bu sonuncuyu niye dedim 38 derece havada ben de bilemiyorum aslında).

Bu arada o da boş durmadı. Bak bak, büyümüş de artık baş kaldırıyor bizim sakin Alman! Bana "sen de Lukas'tan beri sadece çocukları düşünür oldun, resmen onlar için yaşıyorsun, beni görmüyorsun, dediklerimi dinlemiyorsun bile, sanki ben yokum artık" dedi, "bana hiç şeftali getirmiyorsun ve hatta sarılmıyorsun, eskisi gibi gelip öpmüyorsun, malum istekler ve hamleler sadece benden geliyor, resmen haftada 1.3'lük genel dünya gezegeni ortalamasının altına düştük beee" dedi, "ayrıca evet ben iş yemeğine gidiyorum çünkü BİRİNİN çalışıp bu eve para getirmesi lazım" dedi (bu protestanlarında herşeyi çalışmaya bağlayıp, çalışmazsan öl daha iyi mantığını hakikaten anlamıyorum, bunlara Bertrand Russell'in "Aylaklığa Övgü" kitabını okutmak lazım, kaldı ki tam zamanlı çocuk büyütmek de bir iş yani, hatta araştırmalara göre tam 2,5 tam zamanlı iş ayarında bir iş!) ve son darbeyi de "ben de senenin 10 ayı senin Almanya soğuk, kıştan nefret ediyorum demeçlerini dinlemekten bıktım" ve "evet yedim ben o kayısıyı, çok da güzeldi, canıma sağlık" diyerek vurdu.

Özetle bir şeftali, içimizde tuttuğumuz ne var ne yoksa ortaya serdi. Ne şeftaliymiş be. Yuva yıkan, ocak söndüren şeftali. Adamların büfeye koymamakla bir bildikleri varmış.. Şaka bir yana, olay şeftali değil tabii, hepimizin "şeftali"si ayrı olsa da, olayın özü "çocuklardan sonra değişen hayat ve ilişki".. Ben kendimi "ben eşek olunca semer vuran çok olur" hissediyorum, o kendini "artık beni sevmiyor, çocuklar benden önde geliyor" hissediyor.

Şu an biraz nanemollayız. Çocukların yanında küsülmüyor malum. Çocuklar yokken uyuzuz, çocuklar varken gayet mutlu bir tablo çiziyoruz. Bir süre daha devam eder, sonra unuturuz heralde. Çocuklu evlilik böyle birşey işte.. Kavga etmekten bile bıkıyorsun.

Ha bir de annem biryerlerden 3 şeftali daha bulmuş, o olayı da çözemedim henüz.. Kimse dokunmadığı için pörsüdüler.

İşin doğrusu bazen laf çalacağıma "amaaan ne hali varsa görsün" diyip totosunu topluyor yoluma devam ediyorum ama bazen de bir şeftaliden evlilik analizi ve "ay boşanıcam ben bu adamdan" çıkarımları yapabiliyorum. Bazen "boşansam Türkiye'ye dönsem, çocuklara bakıcı ve annemler, ben de mis gibi gerisin geriye terapist olur paraya para demem, yediğim şeftali önümde yemediğim kayısı arkamda, tek başıma tatiller, ohhhh" diyorum, bazen "aman iyi kötü geçinip gidiyoruz, sakin sevgi dolu bir adam, ayrıca Almanya'da karışanım görüşenim olmadan kendim gibi yaşıyorum, mutluyum ya çok şükür.. " diyorum. Yani ne istiyorum, ne halt yiyorum ben de bilmiyorum..

Bir de bizde tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş olayı da var; ben bu adamı seviyorum, o da beni seviyor ve benzerleri arasında hakikaten Beyaz Atlı Prens denebilecek bir adam, aslında mutluyuz yani. Ama bazen de bir kaşık suda boğmak istiyorum vallahi.. Şimdi düşündüm de, ben Maya'ya karşı da böyle hissediyorum. Sevgi böyle bir şey midir?

Olay belki şeftali değil yani; hatta belki hayatın değişen dinamiği ya da ilişkinin rutini bile değil. Olayın kaynağı belki de ben olabilirim..

(devam edecek..)

24 Ağustos 2017 Perşembe

Çocuklara lakap takmak

Bizim evde herkesin bir lakabı vardır, hatta evde değil dışarıda, komşular, tanıdıklar hatta tanımadıklar için bile bir lakap buluruz biz. Öyle gurur kırıcı, küçük düşürücü, dalga geçici lakaplar değil ama; sevimli, bazı kişisel tutumları veya huyları öne çıkarıcı lakaplar. Mesela kibar kibar süzülür, edalı edalı yürürseniz adınızı "Ceylan hanım" koyabiliriz ya da kimsenin arkasından dedikodusunu yapmadan hep iyi niyetli sözler ederseniz "İsa'cığım" olabilirsiniz, ya da hörmetli kokoş kayınvalidem Bettina iseniz, bizim evde adınız "Betigül" oluverir. Hatta bu isim takma işi öyle bir hale gelmiştir ki; ben kocama hep "sweetie" (tatlım) derim ve eğer gerçek adını söylediysem ya yaptığı bişeye sinirlenmişimdir ve kavgaya hazırlanıyorumdur ya da topluluk arasında kendimi duyuramamış, mecburen ismini "haykırmak" durumunda kalmışımdır. Sanırım şu 13 yılda anca 50 defa falan kocama ismiyle hitab etmişimdir. O da bana sweetie der tabii, çünkü hala ismimi "Çerrrrren" sanıyor kendisi (bu nedenle arkadaşları da bana "şeri-li şeri-la" ismini, çift olarak bize ise sweeties lakabını taktılar).

Bizim çocukların da türlü türlü lakapları var. Çok bebekken (bakınız yanda) aşırı benzediği için oğlana "Bush" ya da kısaca "W" dediğimiz çok oldu mesela. Şimdi alakası kalmadı büyüyünce (Allahtan), artık diyemiyoruz.. Bana ismimden dolayı "Ceylan yavrusu yani Bambi" diyen olduğu için, ben de kızıma "Bambina" derim. Oğluma da "bam bam". Sonra mesela biri "gülle" dedi geçenlerde oğluma "bi atsana bana şu gülleyi" dedi hatta (çok güldüm). Maya'ya özellikle anal kişilik özellikleri coştuğu dönemlerde "huysuz ve tatlı kadın" dediğim, hatta sinirlenmek yerine direkt kendisine söz konusu şarkıyı da söylediğim (ve rahatladığım) çok olur. Daha tatlı günlerimizde Maya Papaya meyvesi benzerliğiyle beşik kertmesi Kaspar'ın taktığı "Mapaya" da derim, Lukas'a da yine kurabiye anlamına gelen Cookie'den "Lukikuki" tabii.

Ama annemlerin evindeki lakapları şahane; prenses ile pehlivan. Biri süzüm süzüm süzülüp, "öağğ elime yapışkanlı suyu dokunmasın" diye kavunu kestirip dilimletip lokma lokma ağzına koydurtan cins olduğu için (ama sadece Türkiye'de yapabiliyor tabii bu tip şımarıklıkları, Almanya'da bildiğin Alman yavrusu), diğeri ise 4 yaşındaki ablasından sadece 4kg eksik olup bir de tuttuğunu koparan, yerden yere çalan ve "bööööğğğaa" gibi garip sesler çıkaran mağaradan çıkma bir insan irisi olduğu için.

Yani bizde lakaplar bolca takılır ve herkes isminden çok lakabıyla anılır. Fakat bu lakaplar bazen insanın kişiliğini etkiliyor. Mesela "prenses" dediğimiz kızımız aslında içinden hoplamak zıplamak geldiği halde, uslu uslu oturup süzüm süzüm süzülmek zorunda kalabilir ya da "gülle" oğlumuz belki de ilerde balet olmak isteyecekken ona biçtiğimiz "paldır küldür"lük nedeniyle inşaat işçisi olmak zorunda kalabilir. Olmaz mı? Sadece negatif lakaplardan etkilenmez ki insan! Ne kadar "şişko" demek sakıncalıysa, "manken gibi incecik, güzel" demek sakıncalı değil midir? Ya da "benim kızım çok çekingendir, kolay ısınamıyor" derim mesela ben genelde (yoksa Maya'nın durumunu anlamayıp çok üstüne gelenler olabiliyor) ama geçenlerde "hadi Maya bak arkadaş, ne güzel, oynayalım" dediğimde bana "hayır ben çekingenim" dedi mesela.. Gururla.. Yani diyeceğim odur ki, "sıfatlar" aslında kişilik olabiliyor, bu sadece "ay bu çocuk çok yaramaz, çok dalgın, çok dikkatsiz" gibi olumsuz sıfatlar için değil, "kızım çok çalışkandır, oğlum çok korkusuzdur" gibi sözde "olumlu" gözüken ama gerçekte çocuğu belki de olmadığı ya da olmak istemediği bir maskeyi takınmaya zorlayan "gizli olumsuz" sıfatlarda da dikkatli olmak lazım.

Ama her dakika dikkat edemiyoruz tabii. Ne yapmalı? Belki de çözüm Maya'nın dediği gibi "hayır ben prenses değilim, hayır arı Maya da değilim, ben Maya'yım!" diyebilmek.. Yani sen sensin, sen olduğun halinle yeterlisin, güzelsin, iyisin..

Ama bu noktada da çok pasif mi kalıyoruz? Kurtlar çağında çok naif, çok kendi gibi, kendi kadar başkasını da düşünen, olduğu kadarıyla ve elindekiyle yetinen, mutluluğun somut kısmından fazla sıyrılıp tamamen soyutlaştıran, hırsı ve yaşam amacı olmayan, kirli bir dünya için fazla güzel kaçan çocuklar mı yetiştiriyoruz? Bazen (özellikle Türkiye tatillerimizde) çocuklarımı ellerinde güllerle yaban hayata salmış gibi hissediyorum..

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Herkes kendi işine baksa ya!

Fenalık geldi.. Türkçeyi kullanmaya kullanmaya, bizim dilde ne kadar olumsuzlama olduğunu unutmuş, mutlu koyunlar gibi yaşamaya bağlamışım. Türkiye'de 2 haftada ne kadar olumsuzlama varsa hepsi üstüme üstüme geldi, bana da fenalıklar geldi.

Sadece annem babam değil, herkesten; sokakta tanımadığım yaşlı adamlardan bile "onu öyle yapma böyle yap" ya da "şimdi düşecek, şimdi yanardağ alevlerinin altında kalacak, şimdi kurt kapacak" senaryoları duymaktan ve devamlı sağdan soldan gelebilecek kader tokatlarını bekleme halinden gına geldi. Lukas emekliyor ama henüz merdiven çıkamıyor, ananemin evinde kapı eşiği denen şeylerden var (bizim evlerde yok bu eşikler, bu memlekette her odada nedense eşik var, neden hakikaten? daha evlerimiz bile ilerlemeye ket vurmaya programlı tasarlanmış sanki!). Lukas onlara kafayı taktı çünkü adam büyümek ve şu an yapamadığı şeyleri deneyerek yapmak, gelişmek derdinde. Annem tepesinde bekliyor, ne zaman eşiğe yaklaşsa hop kucağa alınıyor ya geri odaya ya gitmek istediği yere bırakılıyor. Neden? Aman mermere dizi batar acır, aman atlayacağım derken düşerse kafası yarılır, dişi dudağını patlatır.. Ya senaryolar da hep kanlı, kırıklı çıkıklı ay fenalık geldi. Dedim "anne bırak ya çocuk nasıl öğrenecek eşikten geçmeyi? bırak acısın düşsün ya bi'şey olmaaaz". İçi gide gide bıraktı, çocuk iki dakika sonra eşik atlamaya başladı..

Gittik kasabanın merkezinde (kaza deriz biz eskiler) rüzgar var diye çay bahçesinde oturduk gazoz içiyoruz (Allahım cümlenin nostaljisine geeel), çocuğu masaya koydum daha 5sn olmadı işletmeci koşa koşa (koca göbeğini masalar arası hoplata savura) geldi "aman benim içim gidiyor o çocuğu ordan indir". Hayır bir de bu cümleler hep emir kipi "öyle yapma, ordan indir, burdan kaç".. Ben de sosyal psikoloji okumuş adamım, öyle koyun gibi her denene "ok" demem, "niye?" dedim. Hayır adam "masalar kirleniyor çocuğundan" dese (Almanya'da derler) vallahi "hay hay" der hemen indiririm ama adam "kayacak düşecek" der demez zaten dolmuşum, diklendim "bişey olmaz ya" dedim. Annem de kaş göz ediyor "ayıp olacak" diye.. Yahu nerden kayacak düşecek, zaten kolum beline dolanık vaziyette çocuk kıpırdamadan uslu uslu oyuncağıyla oynuyor.. Adam "kayar düşer valla beyin sarsıntısı geçirir şimdi, ay çok fena oldum" diye diye gitti. Ben de "ay herkes kendi önüne baksın, başkasına karışmasın" diye söylendim arkasından. Annem de "ay çok ayıp oldu ay ne olurdu alıverseydin kucağına, ay adam iyi niyetliydi, düşebilir" falan diye dövündü bi 5dk.. Gazoz da zehir oldu, kalktık gittik.

Gece iskeleye indik, mantar gibi bitmiş lokantalardan birinde balık yiyoruz, arkamızda bir kadın ve "kuzu" diye hitap ettiği 1,5 yaşlarında torunu. "Ay arı var, ay çocuğun ağzına girecek, ay dilini sokacak, ay ay vay vay" başladı ve hemen kahve yaktırdı. Arı da belki 1 tane garibim (arı mı kaldı, doğa mı kaldı?) kahvenin dumanı sırf bize geliyor ve artık oğlum öksürmeye başladı ama yok o kahve orda kalacak çünkü "kuzu"nun ağzına arı kaçabilir.. Tabii ki kuzu dünyanın en değerli varlığı, geriye kalanlar boğulsun ölsün ne olacak, yeter ki kuzu balık yesin.. Kuzuya dürterken bir yandan da bizim oğlanın kedilerin başını okşaya okşaya kendi kendine ekmek artığı, salatalık köşesi falan yemesini izleyerek bir yandan da bizi ayıplıyor tabii. Ya kadın, kuzu'ya bak sen ağzına arı kaçtı, yuttu valla, midesini arı sokan ilk insan yavrusu olarak tarihe geçti kuzu..

Ya ne kadar olumsuza kodluyoruz hayatı. Çocuk sevmemiz bile "Ay Allah kötü gününü göstermesin" ya da "ay nazar değmesin".. Neden tam tersi kullanamıyoruz bu cümleleri, "iyi günlerini görün inşallah", "Allah sağlıkla afiyetle büyütsün" gibi?

Bizde her an, her ortama uyacak şekilde önceden hazırlıklı, yedekli medekli 281726 adet felaket senaryosu hazır bulundurmak gibi bir adet var. Çocuk düşecek, arı sokacak, ayağına kum batacak, su yutacak, ay hiç yemiyor ölecek, yapma, tırmanma, abi kızıyor, kız abisi! (vallahi balık yemeyen ve yerinde oturmayan kuzuya, garson abi özel rica edilerek kızdırtıldı!)

Tatillerde asosyal ve sinirli bir insan oluyorum. Şimdi Maya Türkçe de anlamaya başladı ve "neden öyle dediler, neden annesi tırmanma dedi, ananeme söyle ben hep böyle yapıyorum, düşmem ki" falan gibi cümleler kuruyor. Hayır benim çocuk alışkın değil bu olumsuzlamaları çok ciddiye alıp korkabiliyor, burdaki çocuklar artık duya duya "boşveeeeer"e bağlamışlar hiçbiri sallamıyor, kudurup duruyorlar ama benimki "dur!" deyince zınk diye duruyor, "düşersin" deyince kaçıp sessizce oturuyor, her türlü olumsuzlamayı aşırı dikkate alıyor ve inanıyor. Hadi kızım yaparsın, başarırsın, sen bakma onlara, (onlar kendileri tüm hayattan, gelecekten, ülkenin içinde bulunduğu dandik halden korkuyorlar da, endişelerini anca böyle dışa vuruyorlar) demekten fenalık geldi..

Bir de daha komiği "DÜŞME!" var :) Kızım dur, düşme! Nasıl bir cümledir bu ya? Sanki çocuk özellikle düşmek için yaşıyor, hayatının anlamı düşmek ve sen "düşme!" diyince, "haa ulan hakkaten ya, düşmiyim ben" diyor ve düşmüyor! Te Allahım..

Hayır bu tip olumsuzlamalar neye neden oluyor biliyor musunuz? Çocuklar bunları duya duya öyle bir alışıyorlar ve duyarsızlaşıyorlar ki, gerçek bir tehdit olduğunda, mesela "araba geliyor, dur!" dendiğinde de duymuyorlar.. Aynen içinde bulunduğumuz (politik) duruma verdiğimiz psikososyal tepkiler gibi.. Boşver yeaaaa.. Bi'şi olmaaaaz.

Foto: (1) Almanya'daki evimizin yakınlarındaki çocuk parkının kaydırağı ve boyutlarıyla karşılaştırın diye yan tarafında tırmanmakta olan Maya. Bizim dışımızda bir tane bile Türk görmeyeceğimiz tek yer olduğuna eminim :P (2) "Çocuğumuzu streç filmlerle kapladık koruduk"isimli instagram pastalarından biri (çok gerçek yaaa, ürperdim ben de).

8 Ağustos 2017 Salı

Sen uyurken..

Bu isimde bir film de vardı..

Bu sabah 06.00'da uyandığımda, yorgundum. Aslında aylardır yorgun uyanıyorum çünkü Lukas uykusuz bir bebek, memede uyuduğu için zaten sık uyanıyor ama genel olarak gece de gündüz de az uyuyor, dolayısıyla ben de uykusuz bir anneyim. Dünyada tek değilim, bir çoğumuz hamileliğin son aylarından çocuğun 3 yaşına dek uykusuzuz, biliyorum, mızmızlanmak için yazmadım. Hormonlar sağolsun, çok aşırı bir uyku ihtiyacım olmuyor; kesintili bölüntülü de olsa 4-5 saat uyuyabildiysem "ooo şahane uyudum" diyorum, daha azını da sabah serin bir duşla, vitamin desteğiyle falan idare ediyorum. Memeden kestiğimde inşallah daha kesintisiz uyur diye de dua ediyor ve 1 yaşında memeden kesmeye niyet ediyorum. Fakat bu sabah; daha farklı bir açıdan bakmak ve benim gibi uykusuz annelere ufak bir moral vermek istedim. Çünkü biliyorum; o gözler kapanınca, o sessizlikte hepimiz aynı şeyleri hissediyoruz..

Bu sabah bir mucize oldu ve oğlum kurulu saat gibi 06.00’da uyanmadı. Kızım zaten “Türkiye’de Türk olunur” diyerek 21.00’dan önce yatağa gitmiyor ve 08.00’dan önce uyanmıyor. Eh bir ben alışkanlıklarımdan vaz geçemiyorum, güneş ilk ışığıyla yanağımı okşar okşamaz gözümü açıyorum. Gözümü açar açmaz da, aynı yatakta, ortalarında uyuduğum kızımı ya da oğlumu görüyorum.

Bu sabah soluma dönük uyanınca, ilk oğlumu gördüm. Tipik bebek pozisyonunu almış; hani sırtüstü yatıp, eller dirseklerden yukarı bükülü “pes ettim” pozisyonu. Bacaklar olabildiğine açık, göbek bir inip bir çıkıyor. Dudaklar öne doğru kıvrılmış, ara sıra hayali bir memeyi emmekte.. Bazen gözler kısılıyor, kaşlar hareket ediyor, rüyasında boy boy memelerden süt emiyor yine, belli.. Sonra birden duruyor, sanki birşeye dikkat etmiş gibi kaşları kısıyor ve hiç beklenmedik bir anda birden kocaman bir gülümseme yayılıyor tüm yüzüne! 3-5 saniye gülümsüyor ve sonra yine ciddi bir ifade..

Oğlumu izledim bu sabah; “sen uyurken” dedim içimden, “sen uyurken, öyle güzelsin ki..”

Sonra kimseyi uyandirmamak için usulca sağıma döndüm. Kızım da uyuyor. Ama ne uyumak.. Bebekliğinden beri çok hareketli uyur, birden hızla dönüverir, birden küt diye kolunu yüzüme indiriverir, uykusunda konuşur, hayali kavgalar eder, bazen hızını alamaz döner döner yataktan düşer. Ama bazen de çok derin uykudaysa, öyle sessiz, öyle huzur doludur ki, dokunmaya kıyamam. Kızımı uyurken izlemek inanılmaz huzur verir bana. Belki de bu yüzden, artik Alman çocuklari bu yasta kendi kendine "iyi geceler, hürmetler sevgili ebeveynlerim, benim uyku saatim (19.00) geldi, izninizle odama çekiliyorum" derken, ben hala uyumadan önce kizimin yanında oturmaktan, sirtini oksayip, son 73635 adet öpücügü verip, 54268563. sorusunu cevaplayamaktan, hele hele de o uyuduğu ilk 10dk’da nefes alıp verişini dinlemekten inanılmaz bir keyif alıyorum ve bunu “kizimla 10dk’lık meditasyon” diye adlandırıyorum..

Yine kizimi izledim bu sabah; "sen uyurken" dedim icimden, "sen uyurken, öyle huzur dolusun ki.."

Aslinda ben genel anlamda uyuyan insanlari izlemekten çok büyük keyif aliyorum, sanki o insanin gerçekten içini görüyor gibi hissediyorum. Onun haberi olmadan çok özeline girmek gibi oluyor biraz ama, mesela seyahat ederken uyuyakalanlar, toplu alanlarda keyfince ögle uykusuna yatanlar ya da odadan bir sey almak icin sessizce odasina girdigin uyuyan akrabalar.. Tüm günlük kosturmacadan uzakta, tüm dertlerden, hirslarindan arinmis, tüm oyunlari, maskeleri söküp atmis, tamamen dogal, tamamen kendi gibi, tamamen o ilk yaratildigi gibi.. Masum ve savunmasiz..

Fotoğraf; kardeşini huzuruna çağıran sonra da "uyuycam ben gitsiiin" beyanları veren Mayağnım ve uyandırıcıbaşı

3 Ağustos 2017 Perşembe

Çocuk başına düşmesi gereken bakıcı sayısı

Hay hay hay, çatlasin düsmanlar, sonunda benim de bir tatilim var :) Geldik sevgili dostlar, çok sükür, sicacik havaya, bahcemize, lezzetli meyvelere kavustuk. Bu hafta sonuna dek Bursa'dayiz, sonra 2 hafta Izmir'in ufak bir deniz kasabasinda, sonra 1 hafta Antalya ve kürkcü dükkanina dönüs.. Geleli 4 gün oldu, anca firsat buluyorum yazacak, o da cocuklar uyurken.. Ama yine de tatil, yan gelip yatamasam da, annemle babamin destegi sahane.. Inaniyorum bugun kacip bir bir saat olsun kendi basima, arkadasimla hasret giderebilecegim.. Inaniyorum :)))

Fakat tatilin su ilk 4 gününde şöyle bir fikir geliştirdim: Eğer ben eski ben olmaya niyetlenirsem, yani ne bileyim istediğim zaman istediğim şeyleri yapmak gibi bir lüksüm olursa; mesela keyfime göre müzik dinleyerek güneşlenmek istersem ya da umduğum kadar yoğun yazı yazabilmek istersem ya da istediğim saatte denize gidebilme, yürüyüşe çıkabilme hatta uyuma şansını yakalarsam, bunun için yapmam gereken tek bir şey var: sahip olduğum çocuk başına “bir artı bir yetişkin”den yardım almam gerekiyor. Yani tek çocuğum varsa bir yetişkin çocukla ilgilenirken, diğer yetişkin evin sorumluluklarını yerine getirecek, iki çocuk varsa çocuk başına birer yetişkin, artı bir yetişkin de yine ev sorumlulukları için. Eğer böyle bir lüksüm varsa, ben de eski ben olabilirim, kim tutabilir ayol beni?

Tabii ki böyle bir lüksüm yok. Çünkü annem, babam ve haftaya bize katilacak olan eşim bu 3 yetişkin sayısını madden sağlasa da, manen “hizmetli robot” sıfatına girmedikleri için, yani onların da insan gibi iki soluk alma ihtiyaçları olduğu için, istediğim ölçüde “eski rahat günlerime dönme” gibi bir lüksüm yok. Ama malikanemizde iki lala, bir aşçı, bir de kalfa olduğu vakit; ben de eski ben olabilirim diye düşünüyorum. Bu şartları sağlayamazsanız bana “çocuklara ben bakarım, hadi denize gir çık” demeyin. Denedim. Olmuyor. Ya biri uyumak istiyor, ya ötekinin yemek saati geliyor, ya "anneaggg" krizi tutuyor.. olmuyor işte, akşam oluyor ben hala mayoyla ve kuru kuru koşturma halindeyim.

Kıssadan hisse: bekar veya çocuksuz hatta tek çocuklu arkadaşlara duyurulur, keyfini çıkartın! Bakın mesela ben de “sadece iki çocuklu” olmanın keyfini çıkartıyor, 3 çocuklu arkadaşların bu işi nasıl başardıklarını düşünüyorum. Onlar da sanırım 4’lüleri vs vs.. Bir nevi züğürt avuntusu, pozitif psikoloji de denebilir.

Fakat şu bir gerçek ki; eskiden ne çok boş vaktimiz ve keyfimizin kahyası olma özgürlüğümüz varmış! Hayır tabii ki çocuklarımı isteyerek yaptığım için ve hayatımdan genel anlamda çok şükür memnun olduğum için bu bir ahlanma vahlanma yazısı değil, ama gerçekler de acı yahu; çocuktan sonra ben ki gerçekten çoğu zaman (hastalıklar dışında) hayatın 4 kolunu (bilişsel, sosyal, fiziksel ve psikoloik kollardan bahsetmiştim) dengede tutmayı başarıyorsam da, yine de gerçek gerçektir: çocuk(lar)dan sonra keyfimin kahyası olabilme lüksümü kaybettim ve ne olursa olsun (lala ve kahyalar dışında) o özgürlüğü bir daha da ele geçirebileceğimi sanmıyorum.. "Çocuklar evden gidince?" dediğinizi duydum, hayır, bakın benim annemle babamın içler acısı durumu.. Keh keh.. Onlar mutluyuz diyorlar tabii, ele güne şimdi.. Ama biz döndükten sonra, istisnasiz her sefer kendilerini kaplica / spa tatiline atmalari da bir gerçek.......