29 Ekim 2014 Çarşamba

Yemeyen çocukla mücadele

ETMEYİN. Evet, yemeyen çocukla mücadele etmeyin çünkü sadece kendi sinirlerinizi bozmakla kalırsınız. Tecrübeyle sabit. Yine bir yememe döneminin tam ortasından bildiriyorum sayın seyirciler. Maya yine ünlü "kaburgaları sayalım başucumuza koyalım" dönemlerinden birine girdi. Bu ilk değil, son da değil. İlk birkaç yememe döneminde ben kendimi kaybedip çocuğa devamlı yedirmeye çalışıp sonunda delirme noktasına geldiğimde "amağn yeter beh!" demiş ve bu şekilde yememe problemini "çözmüş"tüm (buraya tıklayıp hatırlayabilirsiniz). Bakınız yanda patates soğanları yememek için üzerine çıkıp tepinen tıfıl.

Yine aynen, yemezse yemesin amağn dönemindeyim ben de. Serde psikopatlık var tabii. Yok ondan değil anacığım, hangi anne yevrusunu aç bırakmak ister? Lakin yine okudum bu konuda, baktım doktorların dedikleri hep aynı: Hiç bir sağlıklı çocuk kendini günlerce aç bırakmaz, elbet bir noktada yeniden yemeye başlayacaktır. Ya tamam, katılıyorum da.. Günlerce yemedikten sonra zaten hasta olmuyor mu otomatikman?! Olmuyormuş. Yemekle hasta olmak arasında bağ yokmuş. Tabii ki hastayken yemiyorlar. Neden vücut onca dert içinde bir de yemek öğütmeye enerji harcasın ki, normal tabii. Maya da hastalık dönemlerinde (ki ne yazık ki fazla sosyalleşen bir çocuk olduğu için fazlaca da hastalanıyor) hiçbir şey yemiyor. Hatta iyileştikten 3-4 gün sonra bile iştahsızlığı, azıcık minnacık yemesi devam ediyor. Ben de istiyorum ki böyle bir oturuşta bir köfte yesin (bir kazan makarna diyeceğim sandınız di mi.. Yok ya, valla makul isteklerim var, 1 köfte, yeter..) I-ıh. Köfte değil kaya yediriyoruz sanki. O ağız a-çıl-mı-yor. Bir çocuk sadece su içerek de bir hafta geçirebilirmiş, panik yapmayacakmışız. Yapsak ne yazar ki zaten, ye-mi-yor. Nokta.

Dün yüzmede canım sıkıldı biraz. Maya 16 aylık, grubun en küçüğü. Diğer çocuklar 20-24 ay arasında. Dolayısıyla minicik Maya, peşlerinde. Onlar ne yapsa yapmak istiyor. Havuzun kenarından suya atlıyorlar mesela, o da yapmak istiyor. Hop kaldırıp koyun, şap geri atlıyor. Tekrar tekrar yapmak istiyor. Onu öyle kaldırırken elime kemikleri falan geliyor, biraz üzüldüm işte.. Israr etmiyorum, kendi yemek istediği zaman zaten belirtiyor. Ama ne bileyim, klasik anaç sütlaç Türk anaları gibi peşinde köfteyle de koşmadım hiç.. Kendi isterse sizin (yemeğin) peşinden koşsunmuş. Doğrusu buymuş. Abur cubur da vermiyorum. D dışında Vitamin de vermiyorum (ilerde kansere neden oluyormuş vitamin fazlası). Çocuğu ihmal mi ediyorum ya?!

Tek avuntum; 1 yaşına kadar Maya'yı muhteşem besledim. İlk 6 ay sadece anne sütü, sonra anne sütüne devam ederken aklınıza ne gelirse tüm sebzeler, tüm meyveler (kırmızılar dahil), balık, dana, tavuk, ayarında tahıl, tuzsuz kuruyemişler.. En sevdikleri, genelde çocukların sevmediği balık ve ıspanaktı hatta.. Şimdi sebzelerin hiçbirini (domates ve mısır dışında) ve balıkla tavuğu ağzına sürmüyor, eti çok nadir köfte şeklinde yedirebiliyorum. Süt asla içmiyor, biberon, emzik zaten hiç kullandıramadık biliyorsunuz ama bardaktan da süt içmiyor. Hatta yediklerini sayayım daha çabuk biter yazı.. Geçen biri smoothie yapsana dedi, Meyveleri blenderden geçiriyormuş, içine haşladığı sebzeleri, ıspanağı falan ya da yulaftır, bademdir ekliyormuş. Fena fikir değil aslında. Ama bu sefer de sadece "içme"ye alışacak, hem dişler için iyi değil hem de bir seferde çok fazla kalori alacak yine yemeyecek.. Bir de tabii çocuğu "aldatma" mevzuu var, bazı anneler çocuğa fark ettirmeden birşey kakışlamanın ilerde onu da yalan dolana sevk edeceğini söylüyor (bu ne hassaslık ayol).

Üzülüyorum evet ama çok kafama takmıyorum. Bu konuda yazıyorum ama kafama takmıyorum (:P yediniz siz de). Bu yaşta gelişim dönemleri gereği birden yemek seçmeye başlamaları normal aslında, çünkü bu yaşta ebeveynlerin sınırlarını zorlamaları, kendi bağımsızlıklarını kazanma çabaları ve dünyadaki bazı şeylerin kendi istekleri doğrultusunda yapılması ve değiştirilmesini görme ihtiyaçları var. 2 yaş civarı bu nedenle "ilk ergenlik" dediğimiz bir dönem. Kimi çocuk bunu tuvalete gitmeyerek, kabızlığa varana dek tutarak, kimi çocuk uyku saatlerini zorlayarak, kimi çocuk yemek savaşlarına girerek, kimi de huysuzlukla gösteriyor. Bu dönem 3-4 yaşından sonra düzelirmiş.. O zamana kadar zayıflıktan kopmaz ya da hastalıktan tahtalıköye gitmezse (gitmezmiiiiiş!) Dur bakalım nolcak bu işin sonu..

Derken; tv'de dün yanlış beslenme üzerine bir belgesel izledim. Özellikle fakir bölgelerdeki çocukların yetersiz ve yanlış beslenmesi, klasik kemikleri sayılan çocuklar, yardım fonları falan. Ama bir de zengin çocuklarının yanlış ve fazla beslenmesi ele alındı. Bu gruptaki çocuklar da en az fakirler kadar berbat besleniyor, hazır gıdalar ve özellikle aburcubur fazlalığı. Sevgi vermek yerine yemek vermek konusu yine.. O zaman bari sevgi ve ilgi vereyim ben yine, hücrelerin içini doyurayım..

Okumalar:
1-3 yaş arası çocuk ne kadar yemeli burada.
Parmak gıda tarifleri için harika bir kitap burada.
Yemeyen çocuğu kafaya takmamak için okunması gereken burada ve burada.

22 Ekim 2014 Çarşamba

Çalış((a)may)an anne

Sizlere güzel bir haber verecektim, bu hafta işe geri dönüyordum. Daha işe dönemeden hasta ve raporlu olmayı beceren ilk insan benim galiba! Malum, Maya 1 yaşına gelene dek işe dönme zorunluluğum da niyetim de yoktu benim. Araya yaz girdi, dişti, kuştu derken erteleye erteleye 1,5 yaşa vardık neredeyse. Bu hafta itibarıyle işime geri döneyazdım, artık ben de çalışan bir anneyim yuppiiii diyecekkeeeeen.. Faranjit olmuşum. Dün gittiğim doktor otomatik olarak raporu dayadı 3 gün evden çıkmayacakmışım. Oldu cicim.

"Rapora gerek yok, daha başlamadım zaten" diyecekken, sırf Beyaz Atlı Prens'e "kapı gibi raporum var" diye laklak yapabilmek için son dakikada ilimi ısırdım, yazdı doktor civanım 3 günü, aldım cebime koydum raporumu, geldim eve. Şimdi kim bir şey istese cepten çıkarıyorum "ahanda kapı gibi raporum var, çalışmıyorum ben bu 3 gün" diyorum. Çok zevkli ayol. Maya ağlıyor "hiiiç ağlama bak raporum var, çalışmıyorum", Beyaz Atlı Prens yattığı yerden meyve istiyor "git kendin al bak raporum var kapı gibi", hop rapor, zırt kapı, zort cebe el derken çok eğleniyorum. Deliye her gün rapor zati.

Velhasıl; annelerin raporlu olma lüksü yok yahu, doktora göre evde yatıp dinlenecekmişim. Oldu canım. Sesim kısıldı konuşamıyorum ama Maya herşeye bir şarkı söylememe alışmış, istiyor. Dinlenecekmişim, legolar evin dört bir yanına dağılmış, kim toplayacak? Yatacakmışım, sıcak şeyler içecekmişim, tamam sıcak şeyi hazırlıyorum masaya koyuyorum, Maya atçılık oynamak istiyor, oyun bitene dek sıcak şey olmuş buz gibi şey. Evden çıkmayacakmışım, ha bu yaştaki çocuğu 3 saatten fazla evde tut tutabiliyorsan, gel ben de sana şilt takayım, madalya döşeyeyim. Velhasıl, raporumu koydum cebime, ara sıra çıkarıp nemli gözlerle süzüp geri koyuyorum cebime.

İyileşebilirsem (boğazıma kedi kaçmış tırmalayıp duruyor 5 gündür) inşallah yakında işe dönüyorum dostlar. Ama tam zamanlı dönmüyorum, haftada bir yarım gün ile başlayarak, Maya'yı babannesine bırakarak, verdiği tepkiye bakarak yavaş yavaş arttıracağım. Şimdilik sadece terapi grubuma başkanlık ederim diye karar verdik, henüz bireysel terapi hizmeti vermiyorum ama o da olacak inşallah, acelesi yok. Maya 3 yaşında anaokuluna başlayana dek böyle yarı zamanlı, esnek bir şekilde çalışıyor olacağım. Çünkü bence "çalışan ve ev dışında da üreten bir kadın" olarak, kızıma örnek olmam gerektiğini düşünüyorum.

Hayat nasıl sadece kariyer değilse, sadece çocuk da değil. Hayat bir çoklu deneyimler çemberi; farklı zevklere, hobilere açık olmak, üretim ve tüketim dengesini tutturmak, insanın kendi yaşamında kendi için belirlediği hedefleri gerçekleştirmesi demek. Bu şekilde mutlu ve üretken bir anne olmak, özellikle kızlarımıza örnek olmak, oğullarımıza da kadının rolleri konusunda bilgi vermek demek. Ve de en çok da; bebekten uzakta, yetişkinlerle zaman geçirebilme lüksü demek yahu.. Yetişkinlerin dünyasına ait olma, yaşamımın en olgun ve dolgun zamanında kendimi anaç sütlaç değil, bebekli ve kariyerli, kendi ayakları üzerinde duran bir kadın gibi hissetmek demek. Ve bebeğin de anneden ayrı, diğer yetişkinlerle zaman geçirmeyi kabullenmesi, öğrenmesi, normalleştirmesi demek. Haftada 1 yarım günle (bir iki ay bu şekilde başlıyorum) hepsini başarabilecek miyim, tabii ki hayır, ama başlangıç için kendime kocaman bir aferin!

Çok şanslıyım; hem yarım (ya da 1/10 zamanlı diyelim şimdilik) çalışan anne, hem de bebeğine kendi bakan anneyim. Buna imkan veren ailemizin ekonomik durumuna, eşimin anlayışına, babannenin bakıcılık görevini üstlenmesi şansına, işverenimin anlayışına, çok az sayıda olduğumuz için Almanya'da Türkçe konuşan terapist olma şansıma, şükrediyorum! Allah benim gibi dileyen herkese de istediği gibi, hem bebeğine bakabileceği, hem de severek çalışabileceği iş olanağı kısmet etsin..

20 Ekim 2014 Pazartesi

Senin annen bir salaktı yavrum - ikinci senemiz

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam. Çocuğum seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

Listeyi yediğim her nane ile birlikte devamlı güncelliyorum, akıllanana dek de yazmaya devam edeceğim! Başlık fikrini güzel anne Yeliz'den izin alarak kullanıyorum, sağolsun yüce gönüllülük etti, paylaştı, emeğe saygı lütfen.

20 Ekim 2014, çikolatalı spagetti: Börtü böcek sevdalım; sonbaharın yağmur sonrası yere dökülen rengarenk yapraklarının üstlerini süsleyen "çikolatalı spagetti"lerini sevdiğin kadar, ananın havuçlu domatesli spagettisini sevseydin keşke. Sözün bittiği nokta burası.

25 Eylül 2014, Oktoberfest: Partilerin aranılan kuşu; bira festivalinde ben hala emzirdiğim sense hala emdiğin için, bu sene de bira içemiyoruz kızım. Bu demek değildir ki, kucağında oturduğun babanın birasına hamle et, masaya dök ve biz peçete ararken dilini masaya dayayıp şap şap bira iç. Olmaz. Bi de üstüne geğir. Ayıp.

10 Ağustos 2014, kaydırağın basamakları: Tazmanya canavarım; son bir aydır artık yürümek demode oldu senin için, her yere koşar adım gidiyorsun. Ama basamak tırmanamadığın ve inemediğin için, anan seni salmış çayıra mevlam kayıra, park ve bahçelerde göz ucuyla seni izleyerek kitap okuyor, laklak ediyor, keyif yapıyordu. Ha artık onu yapamıyor işte. Dün seni kaşla göz arasında kaydırağın tepesinde buldum! Halkı selamlıyor, tebaa'nın aferin ve el şakşaklamasını bekliyordun, doğal olarak. Kendi başına 5 dik basamağı hangi arada tırmandın, benim gözler faltaşı gibi sana koştuğumu görünce kendini nasıl o kaydıraktan attın, kaydın ve toto üstü kuma saplandın?! Sanki "bi dahaaaaa" derken aslında "işte beni koruyan melekler orda" der gibi gökleri işaret ettin bana. Bu oyun parkından sen sağ ben selamet çıkabilirsek bu yaz..

14 Temmuz 2014, havalandık ve konduk: Oyun parklarının aranan şahsiyeti, salıncak sevdalısı uçan kazım; annenin totosu hala o salıncaklara sığabiliyor ama tek eliyle kucağında kıpır kıpır sözde oturan seni, diğer eliyle salıncağın demirini tutarken aniden havalanan bedenlerimiz havada bir kuğu gibi süzülüp yere bir fil gibi çakılınca, meselenin o totonun küçüklüğü değil hava yastıklarının önemi olduğunu öğrendi senin şu salak annen. Neyseki zemin kum, toto yastık, sen de göbeğime konuverdin.

Temmuz başı 2014, şeker de sanmış ilacı: Meraklı meloşum, gözüpek kemirgenim; ananın canına mı susadın evladım? Neden çekmeceleri açıp içini boşalttığın ve çekmecenin içine girip bana "gel, gel" diye el salladığın yetmiyor, illa ki her şeyi kemirmek ve şu sıra hepimizi delirterek çıkmakta olan teee azılarını kaşımak istiyorsun? Yevrum o kondomu kemirme, kemirdiysen de yerine geri koyma, bunlar hassas zımbırtılar, mazallah ananın başına çorap örülebilir ucuna köşesine bir delik açsan. Salak annen bu vesileyle çekmeceleri boşaltmayı ve şevk anlarında kullanılacak muhteviyatı dolap tepelerine kaldırmayı ve kaldırdığı yeri unutmayı, romantizmin içine etmeyi ve daha başka türlü evli insan hallerini de öğrendi, hayırlı olsun.

13 Haziran 2014, tuvalet paniği: Çamaşır makinası sevdalım; bu sıra iyice ayaklandın, banyoya gidip gidip çamaşır makinasına olan aşkını dile getirmek için yanıp tutuşuyorsun. Kaşla göz arasında seni çamaşır makinasının kapağını açmış ve içine girmiş bulduğum yetmiyor, bir de kapının arkasına oturup kapı açılmayınca panik çığlıkları atıyorsun. Anan hala seni özgürlüğe saldığında şu kapıların arkasında durmamayı öğrenemedi ama, sevgili "Yevvvrum" bari sen biraz akıllan, kapının az gerisine otur, anan gibi salak olma, lütfen.

Kızımdan öğrendiklerim (1-2 yaş)

İlk 12 ayda öğrendiklerim azmış bile, bakın buradan okuyun. Geldik yaşamın 2. senesine, Maya 2 yaşına varmadan ondan ve ona annelik yaparken neler öğrendim neler, mercimekli köfteler! (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Kızım 16 aylıkken: Evde ve çevrede çocuk da olmayınca, üzerinden 25 sene geçse bile bazı şarkıların, masalların, oyunların ve sıkılmaya birebir aktivitelerin "ithiyaç anında" aniden ve kusursuz bir şekilde hatırlayabildiğini öğrendim. Ve ayrıca SOMbaharın rengarenk yaprakları içinde ve su birikintilerinde hoplayıp zıplamanın (ve 'yaşasın kirlenmek'in) sadece tıfıllar için değil, anneler için de süper keyifli olduğunu, ha bir de at kestanelerinin yabani ve acı olduğunu, yenmeyeceğini, yenirse feci cırcır olunacağını öğrendim.

Kızım 15 Aylıkken: Dördü birden çıkmaya azmeden köpek dişlerine artık resmen köpoğlu köpek denebileceğini ve daha önce çıkan azılardan bile daha fazla, tüm aileyi tam 1 ay gece gündüz süründürebileceğini, bu vesileyle de günde 1 saat uykuyla 1 ay hayatta kalabildiğimi öğrendim ve hemen akabinde "acaba bir mama fight club'mı kursak be Tyler Durden'cığım?" diye sordum içimdeki diğer kişiliğime, henüz gaipten cevap alamadım, beklemedeyim (özetle: hayatta ama yorgunluktan tırlatmış haldeyim).

Kızım 14 Aylıkken: Anne sütünün çok enteresan bir şey olduğunu, sen ne kadar vermek istersen o kadar nazlandığını, sen ne kadar kesmek istersen o kadar coştuğunu, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını ve "1 yaşından sonra keserim canım, ne o öyle, oyundan gelip anneeeeağ memeeeğ'mi diyecek yoksa eşek sıpası hahahaha" demeçlerimin bana aynen yalatılacağını ve bebeği memeden kesememenin ne tuhaf bir psikoloji olduğunu öğrendim ve montofonluğa kaldığım yerden devam ettim (ben de merak ediyorum bu hikayenin sonu ne zaman ve nasıl bitecek!?)

Kızım 13 Aylıkken: Ayaklarımı aça aça yürürsem, onu ellerinden tutup yürütürken belimin daha az ağrıdığını, neyse ki bu abuk vaziyetin fazla uzamadan yerini pıtır pıtır yürümeye ve hemen akabinde koşmaya(!?) bıraktığını, "yürüyünce işin daha zor, devamlı peşinde dolanacaksın" diyenlerin saçmaladığını, aksine yürüyen çocuğun anneye "oh be!" dedirttiğini, bu sayede istediği yere giden, istediği bıcırıklığı yapabilen bebeğin de rahatladığını veeee düşmelere, çarpmalara karşı en mütiş buluşun içinde Lanolin maddesi bulunan Lansinoh meme ucu çatlak kremi olduğunu, cepte devamlı taşınması gerektiğini öğrendim.

16 Ekim 2014 Perşembe

En iyi ateş ölçer

1 yaşından, hadi biraz daha esnek olayım, 1,5 yaşından daha büyük çocuklarının yaşı sorulduğunda ya da bahsi geçtiğinde hala aylık olarak söyleyen annelere siz de gıcık oluyor musunuz, ben mi huysuz ihtiyar'ım? Bugün "ay bizim oğlan da 32 aylık oldu, nasıl geçti zaman bilemedim" diyen bir zat-ı muhtereme rastladım da.. Yuh artık diyemedim ama içimde kalmasın, yaziim rahatliim :P

Bir de bunların çocuk kilosunu gramajına kadar söyleyen cinsi var, 9520gr. olmuş bizim kız falan diye, ona girmeyeyim artık, bacım karpuz mu tartıyorsun manavda yahu demeyeyim didim. Eskiden bir yaşını az geçti, nerdeyse 10kg falan derlerdi, bu dijital çağ bana göre değil azizim.. İnsan gereksiz yere geriliyor; amanın ben kahvaltıdan beri 200gr almışım, bu ay 300gr vermiş bizim kız, boyu neden güdük kaldı bu ay falan diye.. Yok, kalsın. Önemli olan çocuğun gramajı değil, sağlıklı olması bebetodaşlarım; o gelişim tablolarını da saniye saniye izleyip gerilmeyin.

Tek sevdiğim dijital zımbırtı, çocuk ateşini uzaktan ölçen Medifine temassız ateş ölçer cihaz. Tüm annelere tavsiye olunur. Yok emzik ateş ölçeri bebek ağzına almadı, yok kulak içine sokmalı aleti kulakta tutamadık, yok totodan bakıcam derken çocuğu gereksiz yere korkuttuk falan, hepsini bir kalemde geçer, çocuğa dokundurmadan ölçüveriyor, çok pratik.

Başka da dijital çağa ayak uydurma hırsı yok bende. Herşey manuel, herşey tam Türk aklıyla "aşağı yukarı", herşey oh mis..

13 Ekim 2014 Pazartesi

Oyun grubundan atılmak

Bir önceki yazımda sizlere oyun gruplarının avantajlarından ve kendi grubunuzu nasıl kurabileceğinizden bahsetmiştim. Tam bunun akabinde; biz ana kız Cuma sabahları gittiğimiz oyun grubundan dün resmen kovulduk! Anaokulundan kovulan haşarı çocukların anababalarına selam olsun, yirim onları, döverim o yaşta çocuğu etiketleyen sözde eğitimcileri. Lakin durun, bizimkisi bundan biraz farklı, bi'saniye açıklayabilirim..

Bizim kızın hiç kız arkadaşı yok (evet hala yok) ve bizim kızlar ve oğlanlarıyla kanka ola ola bir nevi Uzun Çoraplı Peppe'ye dönüştü bizim afacan. Evde de kendi boyunda bir ayısı var, oğlanlarla boğuşamadığı zamanlarda onunla boğuşuyor. Lakin bu altlı üstlü boğuşma, hmmm oooooh diye diye öpüşme işlerini, sırayla ana, baba, ayı ve bizim oğlanlardan sonra oyun grubundaki oğlanlara da yapmaya başladı. İlk başta "amanın ısırıyor mu yoksa" diye koştum, yok direkt sümükleri akan sarı kafa bi oğlanı duvara yapıştırmış, iki eliyle kafasını tutmuş, zorla öpüyor. Hem de dudaktan ayol. Dehşete mi kapılayım güleyim mi bilemedim. Oğlan benim yerime dehşete kapıldı "mamaaağ" diye ağlamaya başladı, annesi "bebeğim bir kız seni öptü, sevinsene, gay misin evladım yoksa?" dedi (aynen böyle gelişti olaylar zerre abartmıyorum evet!) ben tabii ki hemen "ama gay olmakta ne sakınca var ki" diye olaya müdahale ettim, akabinde kadın bana tuhaf tuhaf baktı, falan filan. Sonra bu kıt görüşlü homofobik kadın gitmiş Maya'nın oğulcağızına zorbalık yaptığını söylemiş grup yöneticisine. Grup yöneticisi yanıma geldi "Maya'yı bir üst yaş grubuna alalım mı, sanki kendinden biraz büyük çocuklarla daha mutlu olacak, buradakiler artık ona yetersiz geliyor, hem de üst grubun fiziksel ve bilişsel aktiviteleri ona daha uygun" dedi. Yani kovulmanın kibarcası..

Şimdi herkesin çocuğu kendine süperzeka tabii. Ona kalsa üniversiteye başlasın, hatta kendi ayrı eve falan çıksın o sümüğü akan sarı kafayla. Lakin kanunen kendisi hala tıfıl bir bebek. Üst sınıf 18-24 aylık bebeklerden oluşuyor, 3-5 ay fark yaratır mı demeyin, bu yaşta çok yaratıyor.. Yaşından önce eğitime karşıyım tabii ama yaşından önce oyuna da karşıyım galiba. Öte yandan, ailem beni hep "boşver, olduğu kadar olsun, canını sıkma" diyerek yetiştirdi. Hiçbir konuda hırs yapmadım ben. Bu nedenle daha ilk yenilgide vazgeçtiğim nice hobim / aktivitem oldu, hala da öyleyim. Belki hırslandırılsam ne cevherler çıkardı ayol benden. Ama Maya'ya bakıyorum, hırslı bir çocuk. Mesela Maya'nın yürümesine vesile olan gruptan bir bebeğin yürümeye başlaması oldu. Ona baktı inceledi uzun uzun, ne yapıyor bu böyle diye hırs yapmış demek ki gece yatağında, ertesi sabah kalktı ve yürüdü. Ya da nasılsa basamak çıkamaz daha der (14 aylıktı ve okulda bize 18 aydan önce kendi çıkamaz diye öğrettilerdi ayol) ve oyun parkında çocuğu salmış halde elalemle laklak yaparken, bir baktım kaydırağın beş dik merdivenini kendi tırmanmış, üstten halkı selamlıyor (bişeyi yardımsız, kendi kendine başarınca böyle halkı selamlama ve BRAVO bekleme huyu var, annemler Türkiye'de öğrettiler sağolsunlar, artık alkışlarla yaşıyoruz). Daha ben koşarken önündeki çocuk kaydı diye şak attı kendini bir de kaydı dik kaydıraktan, yüreğim ağzıma geldi yahu.. Ne zaman büyüdün kızım sen?! Yani belki de hakikaten çocuğun İngilizce'de "challenge" denen böyle kendine ve bize meydan okuma ve başarma azminin doyurulmasına ihtiyacı var, olabilir.. O nedenle tamam yaaa, anlaştık. Bu homofobik anneli ve sarı sümüklü ilk aşkı geride bırakıp, beraber elele tutuşarak kaydıraklardan kayacağın daha olgun ve gürbüz erkeklerin bulunduğu bir üst sınıfa veriyorum kızım seni. Git ve çelınc evladım.

Bu arada kaydırak demişken, gözünüzü seveyim şunlara bir bakın yahu :) Belediyecilik ve çocuk odaklı şehir planlama diye buna derim ben, müthiş!


10 Ekim 2014 Cuma

Oyun grubu kurmak


Şirin canavarımız Maya'yı evde zaptetmek oldukça zor olduğundan (çocuğun göbeğini nehre atar, o nehrin okyanusa açılacağını düşünüp keh keh gülerken iyiydi tabii) haftanın bir günü yüzmeye, bir günü dansa, bir günü de oyun grubuna gidiyorum. Aynen aktiviteden aktiviteye koşan, çocuğunu Little Miss Sunshine eden (mazallah) anababalar gibiyim ama bizimki bizzat "ihtiyaçtan", yoksa göz göze diz dize zaman geçmiyor sevgili bebekdaşlar..

Oyun grupları hakkında daha önce şurada yazmıştım. Bazı anne babalar çocukların erken yaşlarda yani kreş ve anaokulu öncesinde oyun gruplarına katılımına pek sıcak bakmıyor, diyorlar ki; hem çocuklar ilk 2 senede çok fazla sosyal olmadıkları için, birlikte oyun ve aktiviteyi anlamadıkları için gereksiz hem de bir sürü çocuk, bir sürü mikrop demek, neden çocuğumu erkenden hastalıklarla karşılaştırayım? Ben bu iki fikre de son derece karşıyım. Bu yaşta sosyal oyun olmaz diyen 20.yy psikologlarına, meslekdaş jargonuyla "halt etmişsiniz" diyeceğim izninizle; hem sosyal oyun oluyor, hem paralel oyun oluyor, hem bireysel oyun oluyor, isteyince hepsi oluyor. Oyun grubuna giden çocuk evet daha fazla hasta oluyor ama bence bu da ilerki yılların bağışıklık sistemine yatırım.

İlk olarak, bebekler dünyaya gözlerini açtıkları andan itibaren içe dönük değil, son derece meraklı, dışa dönük, sosyal varlıklar. Evde, hep aynı kişilere bakmaktan sıkılıyorlar, yeni insan ve aktiviteler istiyorlar, dünyayı tanımak, deneyimlemek istiyorlar. Ayrıca onlar için herşey oyun, ya da bence hiçbir şey oyun değil, bizim oyun olarak gördüğümüz tüm davranışların tümü "deneyim edinme davranışı" aslında. Bu nedenle ne kadar yeni deneyim ve gözlem, beyindeki sinir hücreleri arasında o kadar fazla bağlantı kurulması ve bilişsel ve sosyal gelişim demek. Ayrıca benim hem katıldığım bebek gruplarında, hem de bizim kızlarla bebekler 1 aylıktan beri kurduğumuz oyun grubunda gözlemlediğim; kesinlikle beraber oynuyorlar. Bizim anladığımız anlamda değil belki ama birbirlerine "bakma" sonra motor beceriler geliştikçe birbirlerine oyuncak verme, onun ağzından alıp kendi ağzına atma, emekleme sırasında gözlem ve öğrenme, yürümeye başladıklarında ise artık tadından yenmeyen bir kovalama yakalama ve beraber kudurma. Buna "beraber oyun" denmezse ne denir? Önemli olan karşılıklı iletişim ve etkileşimse, hepsi var! İkincisi; evet kreşe anaokuluna giden bebek gibi, oyun grubuna giden bebek de tabii ki daha sık hastalanıyor. Fakat ben yaşamın ilk yıllarında çocukların eve kapatılıp hep aynı kişilerin mikro evrenine maruz kalması yerine, makro evrene çıkmasının, onların ilerki bağışıklık sistemini güçlendirdiği anlayışını daha doğru buluyorum. Gerçekten de Maya sık hastalanıyor, ilk hastalığını 6 aylıkken geçirdikten sonra, 5 hastalık geçirdi fakat doktorlar anaokuluna gitmeyen çocuklarda yılda ortalama 9, anaokuluna giden çocuklarda ise 12 hastalığı son derece normal buluyorlar! Allah tedavisi olmayan, çaresi olmayan, perişan eden hastalık vermesin ama düşünün köy çocuklarını, hepsinin burnu devamlı akar ve ilerde şehir insanından çok daha sağlıklı olurlar.. Sadece temiz hava, taze gıda değil biraz da mikropla içiçe geçen çocukluğun da etkisi var bence. Dolayısıyla oyun grubu candır.


Fotoğraflarda gittiğimiz oyun gruplarından örnekler görüyorsunuz. Maya'yla ve diğer tıfıllarla altlı üstlü tepindiğimiz için fotoları çeken ben değilim, izin alarak sayfalarından aldım. Yaşadığım şehirde bu konuda şanslıyız, fakat oyun grubu kurmak çok da zor değil. Hem Türkiye'de bildiğim kadarıyla PlayDate denen bir kuruluş var, hem de siz kendiniz çevrenizdeki yaşıt bebekleri bir araya getirerek bir oyun grubu kurabilirsiniz. Çok zor değil. Öyle ikramdır hazırlıktır fazla düşünmeden, mesela her iki haftada bir birinizin evinde toplanılarak, etrafa oyun çadırları, minderlerden tünel ve kaleler kurarak, gelen herkesten iki üç oyuncak isteyerek, montessori sistemi oyun aktiviteleri ve oyuncakları kendiniz yaparak da çok başarılı bir oyun grubu kurabilirsiniz. Grup evde toplanacaksa özellikle çocukların uyku ve beslenme saati dışında bir zaman belirlemek, süreyi 2 saatle ve tek bir oda ile sınırlamak, kırılmasını ya da yutulmasını istedimeğiniz eşyalarınızı odadan uzaklaştırmak, elinizin altında bol peçete bulundurmak, rahat kıyafetler giymek ve giydirmek ve ikram olarak meyve dilimleri ile su/süt hazırlamak yeterli olacaktır. Sonra dökün ortaya oyuncakları, minderleri, yastıkları, kudursun dursunlar.. İyi eğlenceler!