18 Aralık 2014 Perşembe

Haram lokma

Bugün çok tuhaf birşey oldu.. Sevdiğim bir arkadaşımla bir iki eksiği gidermek için beraberce alışveriş merkezine gitmiştik. Mağaza içinde herşey olan, bir de açık pastanesi olan bir mağaza. Çocuklar tutturunca, self servis fırından birer ufak poğaça aldık verdik ellerine. Poğaçalar kağıt paketle geliyor, çıkışta kasada ödeniyor. 35 cent (yaklaşık 1 TL) fiyatları. Tabii ki biz kasaya gidene kadar, zaten iki lokma olan ufacık poğaçaları yediler bizimkiler. Bunun üzerine arkadaşım poğaçanın poşetini buruşturdu, çöpe atıverdi. Bana da göz kırpıp "amaaan bir sürü alışveriş yaptık, bu da onların hediyesi oluversin" dedi. O öyle yapınca ben de birşey diyemedim, kıza bilmiş bilmiş zıt çıkmak istemedim ama hiç yaptığım şey değil de değil. İçime oturdu. Resmen haram yedirdim ya kızıma, aklıma takıldı, başka şey düşünemiyorum.. Trene giderken artık dayanamadım, "aaaa ben bir de havuz ayakkabısı bakacaktım" diyip koşa koşa geri döndüm, geri girdim mağazaya, bir poğaça daha aldım ve çıkışta "bizim kız iki poğaçanın birini yedi" diyip iki poğaça parası verdim. Rahatladım, oh be!

Allah bana da çocuğuma da haram lokma yedirtmesin. Çok rahatsız olurum ben böyle şeylerden. Küçük şey ne olacak diyeceksiniz, gün içinde zaten kat kat kazıklanıyorum, genel olarak ederinin çok üstünde fiyatlar ödediğimiz tüketim malzemeleri oluyor, hakkımız sadece maddi olarak değil manevi olarak da çokça yeniyor, ona say diyeceksiniz ama yok.. Ben yapamıyorum. İçime oturuyor haram. Ailemden de böyle gördüm, kızıma da böyle öğretirim.

İşin dinle alakası yok. Eşim hıristiyan ama o da bu konuda titiz. Geçen gün mesela çocuk bahçesinden beni aradı "Maya'nın hani kumda kaybolan tırmığı vardı ya, ne renkti o?" diye.. Kumda başıboş ve kimseye ait olmayan bir kırmızı tırmık bulmuşlar da, Maya'nınki olabilir miymiş.. "Yok Maya'nınki kavuniçiydi" dedim "tamam" dedi kapattı. Tabii ki tırmığı alıp da gelmemişler. Şimdi haram-helal mevzuuna takılmayan biri belki "nasılsa bizimki kayboldu, bunu alıverelim yerine" der. Ama ben rahatsız olurum. Eşim de bilir.. Karma'ya inanıyoruz bir de, bu tırmığı alsak, kendimizden daha fazlasını hem de sevdiğimiz birşeyi yitireceğimizi biliyoruz.

Ne bileyim, küçük de olsa sana ait olmayan birşeyi parasını ya da manevi karşılığını vermeden almak, çalmaktır. Üstelik bir mağazadan çalınan poğaça, belki de orada çalışan garibanın cebinden çıkacak. Onun hakkı alınacak. Yok. Yapamam. Yaptırmam da. Kızım da bu küçük yaşında öğrendi, almaz, "hayır, senin değil, bırak" diyorum, bırakıyor. Israr huyu yok henüz ama olmaması için yumuşak davranıyorum. "Ver anneye" diyorum ama elinden zorla almıyorum, onun kendi arzusuyla vermesini bekliyor, verdiğinde onu kucaklıyor, öpüyor, seviyorum. Oyun sırasında bakıyorum, o da oyuncakları diğer çocuklara kendisi veriyor, almak için tutturmuyor ve kendi elinden alınınca huzursuzluk yapmıyor. Bence "vermek", "almak"dan daha çok mutlu ediyor insanı, kızım da bunu böyle öğrensin, eli açık olsun istiyorum. Eli açık olana Allah da daha fazlasını verir derler. Umarım böyle olur..

15 Aralık 2014 Pazartesi

Bakıcı mı, kreş mi?

1 aydır işe geri döndüm dostlar, tam oturmadan yazmak istemedim. İlk aşamada Ocak ayı sonuna dek Maya'yı babannesine bırakarak haftada 1 gün 2 saatlik terapi grubumu yöneteceğim, 1,5 saat de yol, 3,5 saat ayrıyız. Maya ayrılığa bu şekilde iyi tepki vermeye devam ederse, ben de dozu yavaş yavaş arttıracağım. Fakat sadece 2 saat grup terapisi yaptığım halde, grubun hazırlanması ve raporlamaya da kafadan bir 3-4 saat gidiyor yani toplamda 6-7 saatlik bir iş yüküm oluyor. Maya uyurken yapılmayacak iş değil ama Maya uyumazken o kadar aktif ki (1.5 yaş çocuğuna oyun ve aktivite uydurma, zamanı verimli doldurma konusunda yazdım burada) o uyurken sadece sessizliği dinlemek, tavana bakmak, yaseminli yeşil çay içmek falan gibi aktiviteler varken elim rapora gitmiyor. Elf kayınvalideme zaten hiç girmeyeyim, kendisi güzellik bakımları, sosyal aktiviteleri arasında Maya'ya çarşamba sabahları 8 ila 11 arası dışında kat-i surette zaman ayıramıyordu (başına bir de iş günüm eklendi), ben hala çarşambaları spora koşmak istiyorum, spor yoksa deliririm gibime geliyor. E geceler ve haftasonu da Beyaz Atlı Prens aşk bekler, o beklemese ben ondan beklerim, rapor aklıma gelmez. Eeee, hani rapor? Dağa kaçtı, dağ ne oldu? Yandı bitti kül oldu.

Şimdi benim teyzeciğimin bir lafı vardır; en kötü kreş, en iyi bebek bakıcısından iyidir diye. Ben buna inanıyorum çünkü tek bir kişiye yüklenen sorumluluk, insan hatasına çok açık oluyor. Bir de bunun kötü niyeti var, çocuk istismarı var, Allah korusun yani ama var da var.. İnsan korkuyor. Özellikle benimki gibi operalara layık sesiyle ağladı mı susmak bilmediği zaman sabrımı zorlayan, dışımdan renk vermeden içimden saydırdığım bir alem çocuk olunca, insan "kan bağı olmasa bu çocuk bakanın elinde kalır vallahi" diye de ekstra korkuyor. O nedenle 1.5 senedir bakıcıya sıcak bakmıyordum. Tabii ki kreşlerin de rezillikte diz boyunu aşmış olanları çıkıyor maalesef ama yine de kreşte en azından daha fazla çocuk, daha fazla çalışan ve dolayısıyla daha işlevsel bir kontrol /denetleme mekanizması var. Ya da öyle olduğuna inanıyoruz, umud ediyoruz. Hem de sosyo-psikolojik açıdan gelişimlerinin daha hızlı ilerleyeceği bilinen bir gerçek. Ama yine de Maya'yı kreşe yollayamıyorum çünkü hem haftanın 1-2 günü çocuk kabul eden kreş yok (en az 3 tam gün şartı var çoğunun), hem de işin maddi tarafı bizi gerçekten zorlayacak. Bu nedenle, Maya'ya babannesi, o uygun olmadığında da bakıcı baksın şimdilik dedik.

Son bir iki haftadır öğrenmeye çalıştığım bu bakıcı konusu. İncik cincik araştırdım, soruşturdum, iç güdülerimi dinledim veeeee.. Dakika bir gol bir, şu an bir bebek bakıcımız var! Tam bir acemi anne modeli olarak, ilk gördüğüm bakıcıya bayılmış, amanın bu nasıl da güzel bir şeymiş diyerek kızı "bağlamış" bulunuyorum. Kız tabii ki mükemmel değil, hatta büyük ihtimalle iyi bile değil ama ben mutluyum, Maya mutlu, daha ne!?

Bakıcımız 20 yaşında, Avustralya'lı, 5 çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu, konservatuarda bale öğrencisi. Bildiğiniz internetten buldum (yuh). Referansları var ama bakmadım (yuh iki) çünkü referans en kolay uydurulabilen şey, bir arkadaşı ayarlarsın x kişisi gibi konuşuverir telefonda, seni över de över. Önemli olan benim gözlemim, Maya'nın kızla ilişkisi.. İnsan anlıyor zaten, yumuşak biri mi, eğlenceli mi, oyun yaratabiliyor mu, kriz anında kontrolü nasıl sağlıyor. Bir de elzem sorular var; kaç yaşındaki çocuklara bakmış, deneyimi nasıl, ilkyardım bilgisi var mı, ne kadar esnek, ne kadar kuralcı falan.. Ama özette: gözlem, gözlem, gözlem. Hani diyeceksiniz, sen ordayken başka, sen yokken başka davranmaz mı, tabii ama yine de ufak tefek hareketlerde bile kişilik özelliklerini insan açık ediyor. Bir de psikoloji eğitimi ve terapi tecrübem var tabii, bazı mimik ve hareketlerden anlıyorum ben niyetleri artık (insan sarrafı değilim ama bazı nöropsikolojik tepkiler aynı oluyor her insanda).

Bakıcımız saatine 10 euro alıyor, 5 Euro da yol parası. Haftada 1 gün 2 saat gelse (25 Euro), o bile yeter bana. Ben iç odada oturup raporumu yazarım, hazırlığımı yaparım, onlar oynar dedim. İlk seans güzel gitti. Maya yorgun değildi, neşeliydi, ikisi birbirini sevdiler. Kız yumuşak, sakin, aslında çok girişken ve hareketli bir insan değil ama ben de ön büro hostesi aramıyorum sonuçta. Baktım sakin sakin oynadılar 2 saat. Maya giderken kıza sarıldı, öptü, taaa merdiven sonuna kadar el salladı falan. Üstelik malum bizim kız pek yemez içmez'gillerden, buna rağmen tüm yemeğini yedi ve bir de muz götürdü üstüne (yuh). E daha ne olsun, biraz daha anlatsam benden iyi anne olmuş diyeceksiniz ;)

Şimdi önümüzdeki adım kızla Maya'yı tek başına bırakmak. İşte bu biraz düşündürüyor beni.. Ya ağlarsa, ya kız kendini kaybederse ve iki sarsıverirse, bu yaşta dili de yok anlatamaz.. Evde video kayıt sistemi olması bir çözüm tabii ama her odaya mı kurayım, o da biraz paranoyaklık. Bir de video olunca insan ilişkileri ister istemez yapaylaşıyor, videoya süper bakıcıyı oynayacağım derken çocuğu gözden kaçırma da var.. İşte bu paranoyamı da çözebilirsem sanırım bakıcı işi tamamdır.

İlgilenenler için, iyi bakıcı nasıl seçilir konusunda şurada ve şurada iki güzel yazı okudum, tavsiye ederim.

13 Aralık 2014 Cumartesi

12-18 ay arası oyun ve aktiviteler

Maya'ya 18 ay boyunca, tek başıma tam zamanlı annelik yaptım. Bu biraz da maddi ve manevi imkanlarımla ilişkili ama ben çocuğu bilinçli bir seçimle daha geç bir yaşıma erteleyerek, biraz da bu koşulları kendim sağladım. 20'lerimde anne olsaydım, hem hala gezmede tozmada kalacaktı aklım (20-35 arası 57 ülke görmekle bu ihtiyacımı bir nebze doyurduğumu söyleyebilirim) hem mesleğimde gelmek istediğim yere gelemeyecektim (ben öyle hem çocuk hem kariyer hem okul başarabilen insanlardan değilim, öyleleri var mı yani her işi tam anlamıyla yapabilen var mı onu dabilemiyorum doğrusu) hem de açıkcası duygusal olgunluğa da insan 30'lardan önce varmıyor, bu da bir gerçek..

34 yaşımda anne olarak, şimdi çocuğuma hem zaman, hem de enerji ayırabiliyorum. İkimiz, arada tam anlamıyla tırlatsak da, ortalamada iyi bir ekibiz. Onunla istediğim düzeyde zaman geçirebildiğime ve tam zamanlı anneliğin en önemli sorunlarından biri olan "tükenmişlik"i yaşamadan (gece o yatağa gittiğinde benim de pestilim çıkmış oluyor tabii ama bunu normal kabullendiğim için ve de vitamin desteğiyle yıkılmadan ayakta kalabiliyorum, en azından "çoğunlukla" diyelim..) kaliteli zaman geçirebildiğime inanıyorum. Gün içinde o kadar yoğunuz ki, açıkcası 18 ayda ben HİÇ televizyon açmadım, Maya uyumadığı zamanlarda HİÇ bilgisayar açmadım, bazı şarkıların doğrusunu öğrenebilmek ve çok sevdiği bir iki oyun dışında (ki bu da toplamda haftada 2-3 günü ve gün içinde 5 dk'yı geçmez) Maya HİÇ internet kullanmadı. Tamamen doğada ya da iç mekanda birebir, beraber ya da gözüm üzerindeyken tek başına oyun ve aktivite yaparak tüm günü doldurabiliyoruz. Burada 0-6 ay için ve burada da 6-12 ay için ve hatta burada özellikle ev içinde oynanabilecek oyun ve aktiviteleri anlatmıştım.

Şimdi gelelim 12-18 ay arasına. Maya bu 6 ayda çok değişti, bebeklikten çıkıp ufak bir çocuğa dönüştü. Onunla birlikte oyunları da gelişti. Artık çevresindeki nesneleri tanıyor ve ne işe yaradıklarını, çıkardıkları sesleri biliyor. Dolayısıyla "deliye pöstek saydırmak" dediğim, at önüne ıvır zıvırı, kullansın beş duyusunu türü oyunlardan sıkılıyor. Artık amaçlı, konusu olan oyun ve oyuncaklara, birlikte oyun kurmaya daha ilgili. Hala kendi kendine oynamaktan çok zevk alıyor ama anne ve hatta mümkünse hem anne hem baba ile birlikte "oynamak" istiyor. Bu bence çok keyifli bir dönem çünkü ben de oyun oynamayı çok seviyorum. Gün boyu beraber atlama zıplama koşturma, bazı küçük ev işlerini yaptırma (çöpleri attırma, ufak silme süpürme işleri, bulaşık ve çamaşır makinasını doldurma (bkz. yanda makinanın içine girmiş oturmuş bızdık), boşaltma, çiçekleri sulama vs.) dışında, bir de yastıklardan oyun evleri yapma ve "açık uçlu oyuncaklar"la (farklı şekil ve ebattaki tahta bloglar, LEGO, Playmobil ve raylı tren sistemleri) tamamen uydurma, hayal etme oyunları oynuyoruz. Bir de bebek evimiz var. Bazen salonun ortasında tüm oyuncakların birlikte yarattığı bir hayali dev-metropol falan kurmuş olabiliyoruz. Sonra söküyoruz, deviriyoruz, fırlatıp atıyoruz. Evde sanki savaş çıkmış gibi her yer heryerde oluyor. Tam da salonun ortasında tabii. Ama bence önemli değil. "Oyuncak toplama" şarkısıyla bitiriyorum günü; bazen 178.453 parçayı tek başıma toplayarak, bazen işine gelirse Maya bunun 4-5 tanesine yardım ederek.. Önemli değil. Obsesif bir düzen alışkanlığındansa, yaratıcı bir dağınıklık iyidir.

Tüm bu oyunlar onun özellikle küçük kas gelişimi, neden-sonuç ilişkisini öğrenme, zamansal algı gibi nöropsikolojik gelişime katkı eden oyunlar. Ama en çok da sosyal ilişkileri ve yaşam kurallarını bu şekilde öğreniyor. Özellikle beni izlemeyi ve her yaptığımı taklit etmeyi seviyor. Oyunlar sırasında belli bir şarkının belli bir aktiviteyi anlattığını öğrendi, söylediğimiz şarkıları biliyor ve hangi şarkıyı / aktiviteyi istediğini melodisini ya da ilk kelimesini söyleyerek belirtiyor. Üç dilli büyüyen ve hala 5-10 kelime konuşabilen bir çocuk olduğu için, şarkıyla iletişim, kendini ifade etmesini sağladığından onu rahatlatıyor. Konuş(a)mamasını dert etmiyorum çünkü her dilde çok karışık komutları bile anladığını fark ettim, bu bence "iletişim" anlamında şu an yeterli.

Bir diğer aktivite, kitaplar. Biz ailecek kitap kurduyuz ama açık söylemek gerekirse ilk 6 ay kitap vermedim Maya'ya. Bence gereksizdi, resimlerden ziyade nesneleri tanısın istedim. 6-12 ayda basit (iki renkli, büyük, tek parça nesneler) kitapları oldu ama daha çok kitabın kabıyla, sayfalarını çevirmekle, dişlemekle ilgilendi. 12-18 ayda ise kitabın içeriği ilgisini çekmeye başladı ve özellikle tanıdığı nesneleri, hayvanları, gittikçe daha rengarenk ve karışık kurguları okumak ister oldu. Genellikle akşamları kendi seçtiği bir kitabını getirir, yanıma ya da kucağıma tırmanır, kendi sayfaları çevirerek ve işaret ve seslerle kitabı bana anlatır, sonra ben ona anlatırım. Bu şekilde en az 20dk geçirebiliyor ve her üç haftada bir yeni bir kitap almam gerekiyor. Kütüphaneler ve kitap değişimi bu açıdan çok kullanışlı oluyor.

Tabii ki bu oyunlar dışında hala devamlı gittiğimiz iki oyun grubu, bir yüzme grubu ve bir de evde arkadaşlarla oyun günümüz var. Ve günde hala 1 saat açık havada zaman geçiriyoruz.

Anneyle tek başına oynadığı oyunlarla babayla tek başına oynadığı oyunlar farklı. Benimle genellikle kitap okumayı, şarkı ve dansı, bebek evinde oynamayı seviyorken, babasıyla genellikle LEGO ve Playmobil kuruyorlar, beraber resim (karalama) yapmaktan hoşlanıyor. Ayrıca genellikle babayla yapılan boğuşma ve kudurma işleri de nedense daha çok benimle. Nedeni babanın Avrupalı sakinliği ya da haftaiçleri sadece uykudan önce 2 saat görüşmeleri olabilir. Haftasonu bir yarım ya da tam gün Maya bensiz, sadece babasıyla zaman geçiriyor.

Üçümüz bir aradayken.. İşte o zaman tadından yenmiyor. Genellikle tam zamanlı bebek bakan anneler gün içi yorulup akşam çocuğu hemen babaya devrederler ya. Bizde pek öyle olmuyor çünkü Maya ikimizle aynı anda oynamaktan büyük keyif alıyor ve ısrarla istiyor (totomu tam koltuğa yerleştirmişken UP! UP! diye çekiştiriliyorum yine yere doğru). Üçümüz beraber hafta içleri genellikle kudurmaca ve raylı sistemi kurup trenleri tokuşturmaca, toplarla oynama aktiviteleri içinde oluyoruz. Haftasonları ise genellikle doğada koşturmaca, çocuk bahçesi ziyareti ve üçümüz birlikte (ve birkaç yüzen ördek, 10-15 parça LEGO vs. ile hep birlikte) uzun köpüklü banyo keyfimiz var. "Üçümüz" olmak bence çok çok önemli..

İşte 12-18 ay arası da böyle geçti. Bakalım 18-24 arası bizi neler bekliyor :)

9 Aralık 2014 Salı

Kızımdan öğrendiklerim (1-2 yaş)

İlk 12 ayda öğrendiklerim azmış bile, bakın buradan okuyun. Geldik yaşamın 2. senesine, Maya 2 yaşına varmadan ondan ve ona annelik yaparken neler öğrendim neler, mercimekli köfteler! (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Aralık: Her ağladığında yanına koştum, kucakladım, kendi duygularıma rağmen (bazen dayanamayacak kadar bunaldığımda, yorgun ve moralsiz olduğumda bile) seni rahatlatmaya çalıştım. Akıntıya karşı kürek çektiğimi, bu ağlamaların bitmeyeceğini çok düşündüm. Bitmedi de. Hala ağlıyorsun, hala kucak istiyorsun, hala çok zorluyorsun. AMA diğer çocuklarla bir aradayken bakıyorum da, elindeki oyuncağı başkasına veren, diğer çocuklar dövüşürken ağlayana cici yapan, duygularını yerinde ve doğru gösteren bir küçük insan olmuşsun sen! Demek ki doğruymuş, nasıl davranırsan, onun meyvesini alırmışsın. Sabreden kazanırmış, büyük resmi görebilmek zaman alırmış. Ben yine yanındayım; korktuğunda, sinirlendiğinde, olumsuz duygular yaşadığında (ki bunların hepsi sen büyürken çokça olacak, öğrendim artık).

Kasım: 16 aylık anneliğin sonunda, klinik psikolog olarak danışanlarıma önerdiğim birşeyi İLK defa kendim de uygulamayı başardım. Kızım tam 30 dakika süren ilk öfke nöbetini geçirdi, kendini yerlere attı, ayaklarını tepe tepe, parkeleri yumruklaya yumruklaya ağladı. Ben de yanında sakince oturdum, bekledim, bekledim, bekledim ve sustuğunda onu kucağıma alıp öpüp okşadım ve sinirlenmesinin normal olduğunu ama bu şekilde yerde tepinmenin istediğini yapmamı sağlamayacağını da gördüğünü anlattım. Demek ki neymiş, başkasına söylemek kolay, kendin uygulamak zor ama imkansız da değilmiş. (Merhaba ilk öfke krizi, ilksin ve biraz erken başladın ama son değilsin, di mi? Dur bakalım öfke yönetimini nasıl öğreteceğiz / öğreneceğiz..)

Ekim: Şu hayatta 3 tür acı olduğunu öğrendim; fiziksel acı, psikolojik acı ve yerde duran lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı.. Evet.

Eylül: Evde ve çevrede çocuk da olmayınca, üzerinden 25 sene geçse bile bazı şarkıların, masalların, oyunların ve sıkılmaya birebir aktivitelerin "ihtiyaç anında" aniden ve kusursuz bir şekilde hatırlayabildiğini öğrendim. Ve ayrıca SOMbaharın rengarenk yaprakları içinde ve su birikintilerinde hoplayıp zıplamanın (ve 'yaşasın kirlenmek'in) sadece tıfıllar için değil, anneler için de süper keyifli olduğunu, ha bir de at kestanelerinin yabani ve acı olduğunu, yenmeyeceğini, yenirse feci cırcır olunacağını öğrendim.

Ağustos: Dördü birden çıkmaya azmeden köpek dişlerine artık resmen köpoğlu köpek denebileceğini ve daha önce çıkan azılardan bile daha fazla, tüm aileyi tam 1 ay gece gündüz süründürebileceğini, bu vesileyle de günde 1 saat uykuyla 1 ay hayatta kalabildiğimi öğrendim ve hemen akabinde "acaba bir mama fight club'mı kursak be Tyler Durden'cığım?" diye sordum içimdeki diğer kişiliğime, henüz gaipten cevap alamadım, beklemedeyim (özetle: hayatta ama yorgunluktan tırlatmış haldeyim).

Temmuz: Anne sütünün çok enteresan bir şey olduğunu, sen ne kadar vermek istersen o kadar nazlandığını, sen ne kadar kesmek istersen o kadar coştuğunu, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını ve "1 yaşından sonra keserim canım, ne o öyle, oyundan gelip anneeeeağ memeeeğ'mi diyecek yoksa eşek sıpası hahahaha" demeçlerimin bana aynen yalatılacağını ve bebeği memeden kesememenin ne tuhaf bir psikoloji olduğunu öğrendim ve montofonluğa kaldığım yerden devam ettim (ben de merak ediyorum bu hikayenin sonu ne zaman ve nasıl bitecek!?)

Haziran: Ayaklarımı aça aça yürürsem, onu ellerinden tutup yürütürken belimin daha az ağrıdığını, neyse ki bu abuk vaziyetin fazla uzamadan yerini pıtır pıtır yürümeye ve hemen akabinde koşmaya(!?) bıraktığını, "yürüyünce işin daha zor, devamlı peşinde dolanacaksın" diyenlerin saçmaladığını, aksine yürüyen çocuğun anneye "oh be!" dedirttiğini, bu sayede istediği yere giden, istediği bıcırıklığı yapabilen bebeğin de rahatladığını veeee düşmelere, çarpmalara karşı en mütiş buluşun içinde Lanolin maddesi bulunan Lansinoh meme ucu çatlak kremi olduğunu, cepte devamlı taşınması gerektiğini öğrendim.

5 Aralık 2014 Cuma

Tek çocuk olmak ya da olmamak

Bu yazıyı birkaç yorumcunun ricası üzerine; hem bir klinik psikolog olarak, hem bir "tek çocuk" olarak, hem bir tek çocuk ile evli olarak, hem de bir tek çocuğun annesi olarak kaleme alıyorum. Özellikle kardeşli büyüyenler, tek çocuk olma ya da tek çocuk sahibi olma konusunda nedense bir takım önyargılara sahip oluyorlar, biraz bunları yıkmak istiyorum. Önemli olan çocuk sayısı değil, ailenin her bir çocuğun bireyselliğine gösterdiği saygı ve özen bence..

1. Tek çocuklar bencil, sorumsuz ve şımarık olurlar.
Yanlış. Ailesi tarafından dünyanın merkezi olduğuna inandırılan çocuklar bencil, sorumsuz ve şımarık olurlar ve bunun kardeş sahibi olmakla ilişkisi yoktur. Her iki çocuğu da birbirinden şımarık, paylaşmak nedir bilmeyen, kavgacı ve uyumsuz aileler de vardır.

2. Tek çocuklar paylaşmayı bilmez.
Yanlış. Paylaşmayı öğrenmek, sadece oyuncaklarınızı ya da anne babanızı paylaşmak değildir. En yakın arkadaşınızla bir salıncağı paylaşmak, kuzeninizle annenize asla söylemeyeceğiniz bir sırrınızı paylaşmak, annenizi babanızla paylaşmak, hiç tanımadığınız biriyle öğle yemeğinde ekmek sepetindeki son dilimi paylaşmak da olabilir. Bunların verdiği hazzı öğrenmek için kardeş sahibi olmanız gerekmez.

3. Tek çocukların anne babalarıyla ilişkileri zayıftır, sorunludur.
Yanlış. Ailede çocuk sayısı arttıkça, ilgi ve alaka bölündüğü için, çok çocuklu ailelerdeki ilişkilerin dinamikleri ile tek çocuklu ailelerin ilişki dinamiği farklıdır fakat bu ilişki kalitesinin daha iyi ya da kötü olacağının göstergesi olamaz. Ne emek verirseniz onu biçersiniz. Eğer siz ebeveyn olarak çocuğunuzun size ihtiyaç duyduğu anlarda onu görmezden gelirseniz, o da sizin yaşlılığınızda ona ihtiyacınız olduğunda sizi görmezden gelecektir. Siz ona sevgiyi, adaleti, merhameti gösterirseniz, o da size bu duyguları geri gösterecektir. Kaldı ki; en başta çocuğu "ilerde bana bakar" mantığıyla yaptıysanız, zaten baştan kaybedersiniz çünkü çocuk bir yatırım değildir.

4. Tek çocuklar aileden uzak, kendilerine odaklı yaşamlar sürerler.
Yanlış. Çocuğunuza kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmek, sizden kopup kendi kanatlarıyla uçmasını beklemek, kendi yaşamlarını sizden bağımsız da yönetebileceklerini kabullenmek ve çocukların bu anlamdaki bencilliğini desteklemek ve saygı göstermek sizin ebeveynlik görevinizdir. Tek ya da çok çocuğunuz olsa da bu göreviniz değişmez. İnsanlar anne babalarına değil, anne babalar çocuklarına bakmakla yükümlüdürler. Sizin onlardan bekleyebileceğiniz en fazla kapınızı bir çiçekle çalmaları, arada arayıp sormaları, sizi sevgiyle anmaları olabilir, ötesi değil.

5. Tek çocuklar kavga etmeyi, haklarını aramayı bilmez.
Yanlış. Hak aramak, adil bir insan olmak, çocukken kardeşinizin kafasına iki vurmakla, kıçınıza iki temiz terlik yemekle değil, davranışların kökenine inip nedenlerini araştırmakla, zamana ve kişiye göre değil, genel bir etik anlayışı benimsemekle öğrenilir. Kavga etmenin çocuğa öğrettiği tek şey zorbalıktır.

6. Tek çocuklar yalnızdır, kendilerini hep yalnız hissederler, içlerinde hep kardeş özlemi olur.
Yanlış. Tek çocuklar ailede kıyaslandıkları bir başka çocuk olmadığı için, kendilerine daha güvenli ve sosyaldirler, yetişkinlerin dünyalarına daha fazla girip çıktıkları için sosyal kuralları ve farklı yaştaki insanlarla iletişim kurma becerisini daha erken öğrenirler, yetişkinlerin sosyal ortamlarına daha fazla katıldıkları için, sıkıldıklarında kendi kendilerini oyalamayı daha kolay öğrenir ve uygularlar, tek çocukların kendileriyle başbaşa kaldıkları zaman ıssızlık duyma, boş evlerden ve karanlıktan korkma riskleri daha azdır. Kardeş özlemi duyan tek çocuklar mutlaka vardır ama ben nedense hiç rastlamadım.

7. Kardeş muhteşem bir şeydir.
Doğru olabilir. Ama ilişkileri kabus gibi olan nice kardeş de vardır ve bunların bir kısmı yetişkin olduklarında dahi birbirleriyle kanlı bıçaklı olmaya devam ederler. Çünkü bazen bir insanla aranızdaki kan bağı, o insanla aranızda sevgi ilişkisi olacağını garantilemez. Bir çok kardeşli insanın "x arkadaşım bana ablamdan yakındır, y benim kardeşimden ötedir" demesi bundan olabilir..

8. Kardeşi olmayan erkek iyi baba olamaz.
Yanlış. Bilgi çağında yaşıyoruz. Artık ilim Çin'de değil, her isteyen istediği bilgiye ulaşabiliyor. İyi anne baba olmak, bence %100 eğitimle, bilgiyle alakalı (o "içten gelen şey" dediğiniz de aslında kalıtımla gelen bilgi, çünkü deneyim de öğrenilir, "iyi"nin tanımlanması da içinde yaşanılan topluma ve zamana uygun olarak değişir).

9. Tek çocuk yapmak ilerde yaşlı nüfusa neden olacağı için zararlıdır.
Yanlış. İlerde artan nüfusa karşı içecek temiz su kaynakları bulamamak, sanırım gayri safi milli hasıla'dan bir adımcağız daha önemli bir tehdittir.

10. Ben maddi manevi imkanlarımızı düşününce tek çocuk yapmak istesem de, onu kardeşsiz bırakmaya gönlüm razı olmuyor.
Yanlış. Tek çocuğa sunacağınız imkanlar bölündüğünde sizi de, çocukları da zorlayacaksa lütfen yapmayın. Tek çocuk olarak, tek çocuk eşi olarak, "kardeşsiz"lik gerçekten sorun değil, hatta psiko sosyal açıdan avantajlı derim.

Önemli olan yalnızlık değil, çevrenizdeki kalabalıkta kendinizi yalnız hissetmemek..

Senin annen bir salaktı yavrum - ikinci senemiz

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam. Çocuğum seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

Listeyi yediğim her nane ile birlikte devamlı güncelliyorum, akıllanana dek de yazmaya devam edeceğim! Başlık fikrini güzel anne Yeliz'den izin alarak kullanıyorum, sağolsun yüce gönüllülük etti, paylaştı, emeğe saygı lütfen.

3 Aralık 2014, dondan toka: Süslü pakizem; bu ay üzerine bir kız çocuğu halleri geldi senin. Bir edalar, bir saç savurmalar, bir aynaya gidip kendine baştan ayağa bakmalar derken.. Babanın iş arkadaşlarıyla yediğimiz yemeğin orta yerinde, içerde tek başına mutlu mutlu oynadığın "çekmeceleri karıştırma oyunu"ndan, yanımıza kahkahalar atarak ve başında kafana bant diye taktığın annenin VS dantelli ve şükela string donuyla gelmeyeydin iyiydi. Demek ki elalemin çekmece kilidi kullanmasında varmış bir keramet.

4 Kasım 2014, kayıp yapraklar: Çamurlu ve mutlu domuzcuğum; tüm hafta gezdim sana en su geçirmez tulumu, en yaprak kümelerine balıklama dalası lastik botları bulayım diye. Buldum, aldım, seni astronot gibi giydirdim, doğaya saldım.. Temizlik ve düzen takıntılı bu "1.dünya ülkesi"nde her pazartesi doğanın "temizlenip düzenleneceğini" ve geçen haftadan beri ikimizin de hayallerini süsleyen o küme küme kuru yaprakların yok olacağını nerden bileyim?! Elimizde kova ve tırmık, yapraksız ve çamursuz doğada kalakaldık.

20 Ekim 2014, çikolatalı spagetti: Börtü böcek sevdalım; sonbaharın yağmur sonrası yere dökülen rengarenk yapraklarının üstlerini süsleyen "çikolatalı spagetti"lerini sevdiğin kadar, ananın havuçlu domatesli spagettisini sevseydin keşke. Sözün bittiği nokta burası.

25 Eylül 2014, Oktoberfest: Partilerin aranılan kuşu; bira festivalinde ben hala emzirdiğim sense hala emdiğin için, bu sene de bira içemiyoruz kızım. Bu demek değildir ki, kucağında oturduğun babanın birasına hamle et, masaya dök ve biz peçete ararken dilini masaya dayayıp şap şap bira iç. Olmaz. Bi de üstüne geğir. Ayıp.

10 Ağustos 2014, kaydırağın basamakları: Tazmanya canavarım; son bir aydır artık yürümek demode oldu senin için, her yere koşar adım gidiyorsun. Ama basamak tırmanamadığın ve inemediğin için, anan seni salmış çayıra mevlam kayıra, park ve bahçelerde göz ucuyla seni izleyerek kitap okuyor, laklak ediyor, keyif yapıyordu. Ha artık onu yapamıyor işte. Dün seni kaşla göz arasında kaydırağın tepesinde buldum! Halkı selamlıyor, tebaa'nın aferin ve el şakşaklamasını bekliyordun, doğal olarak. Kendi başına 5 dik basamağı hangi arada tırmandın, benim gözler faltaşı gibi sana koştuğumu görünce kendini nasıl o kaydıraktan attın, kaydın ve toto üstü kuma saplandın?! Sanki "bi dahaaaaa" derken aslında "işte beni koruyan melekler orda" der gibi gökleri işaret ettin bana. Bu oyun parkından sen sağ ben selamet çıkabilirsek bu yaz..

14 Temmuz 2014, havalandık ve konduk: Oyun parklarının aranan şahsiyeti, salıncak sevdalısı uçan kazım; annenin totosu hala o salıncaklara sığabiliyor ama tek eliyle kucağında kıpır kıpır sözde oturan seni, diğer eliyle salıncağın demirini tutarken aniden havalanan bedenlerimiz havada bir kuğu gibi süzülüp yere bir fil gibi çakılınca, meselenin o totonun küçüklüğü değil hava yastıklarının önemi olduğunu öğrendi senin şu salak annen. Neyseki zemin kum, toto yastık, sen de göbeğime konuverdin.

Temmuz başı 2014, şeker de sanmış ilacı: Meraklı meloşum, gözüpek kemirgenim; ananın canına mı susadın evladım? Neden çekmeceleri açıp içini boşalttığın ve çekmecenin içine girip bana "gel, gel" diye el salladığın yetmiyor, illa ki her şeyi kemirmek ve şu sıra hepimizi delirterek çıkmakta olan teee azılarını kaşımak istiyorsun? Yevrum o kondomu kemirme, kemirdiysen de yerine geri koyma, bunlar hassas zımbırtılar, mazallah ananın başına çorap örülebilir ucuna köşesine bir delik açsan. Salak annen bu vesileyle çekmeceleri boşaltmayı ve şevk anlarında kullanılacak muhteviyatı dolap tepelerine kaldırmayı ve kaldırdığı yeri unutmayı, romantizmin içine etmeyi ve daha başka türlü evli insan hallerini de öğrendi, hayırlı olsun.

13 Haziran 2014, tuvalet paniği: Çamaşır makinası sevdalım; bu sıra iyice ayaklandın, banyoya gidip gidip çamaşır makinasına olan aşkını dile getirmek için yanıp tutuşuyorsun. Kaşla göz arasında seni çamaşır makinasının kapağını açmış ve içine girmiş bulduğum yetmiyor, bir de kapının arkasına oturup kapı açılmayınca panik çığlıkları atıyorsun. Anan hala seni özgürlüğe saldığında şu kapıların arkasında durmamayı öğrenemedi ama, sevgili "Yevvvrum" bari sen biraz akıllan, kapının az gerisine otur, anan gibi salak olma, lütfen.

4 Aralık 2014 Perşembe

Bebeğe kış alışverişi

Batı Avrupa'nın kışı pek sevimsiz, üstelik çabuk geliyor ve geç gidiyor. Almanların "soğuk hava yoktur, eksik kıyafet vardır" sözüne katılıyorum ve kızımla kışın da dışarda oynayabilmek için, "eksik"leri giderdim bugün.

Kış ihtiyaçları aslında çok fazla değil. Ben doğduğundan beri kalın kalın giydirmiyorum Maya'yı, açıkcası ben ne giyiyorsam o da aynı şekilde giyiniyor; ne eksik ne fazla. Kışın evde (22 derece); en içine kısa kollu badi, onun üstüne uzun kollu pamuklu badi, altına pamuklu pantolon, ayağına normal pamuklu çorap yetiyor. Bunları genellikle H&M, C&A, Mothercare ve Zara'dan alıyorum. Evde patik kullandırmıyorum, çorapla daha rahat yürüyüp koştuğunu düşünüyorum. Kaloriferli ama serin evlerde altı kaymayan patik ya da ev ayakkabısı gerekiyor bence.

Dışarda ise bu kıyafetlerin üzerine genelde içinde %30-40 yün bulunan pamuklu bir üst ve pamuk pantolon yerine kadife pantolon ile kışlık çorap ve bilekli su almayan ayakkabı (Deichmann'dan aldığım Elefanten marka ayakkabılardan çok memnunum), en soğuklarda bir de pantolon içine kilotlu çorap bence yeterli. Paltosu dışı polyesterli, içi polarlı mont şeklinde ve bereye ek olarak gerçekten ayaz varsa atkı ve eldiven de kullanıyorum. Bu kadar. Yünlü örme yelekler, kalın örme kazaklar, patikler falan hiç kullanmadım. Çocuğu kaşındırıyor ve istemiyor da zaten. Kalın ya da yünden giysiler yerine üst üste giyilen ince, pamuklu giysiler hem daha kullanışlı, hem de daha sağlıklı. Zaten çocuklar hareketli, bizden daha az üşüyorlar ve terlemeleri üşümelerinden daha tehlikeli oluyor.

Buradaki uzun ve sert kışlar nedeniyle, tüm bebek arabalarının vazgeçilmez kış aksesuarı, bu yandaki gibi içi polar ya da kaz tüyü, dışı rüzgar ve kar geçirmeyen polyester olan kış tulumları. Koyun postu yıkanamadığı için önerilmiyor. Bu tulumların içinde bebek arabasının emniyet kemerleri için delikleri falan var, direkt arabaya ya da pusete koyuyorsunuz, kemerler sayesinde kaymıyor ve sıcacık tutuyor. Kullandığımız bebek arabası Bugaboo'nun kendi tulum seti de var ama bu yandaki onun yarı fiyatına ve aynı derecede kaliteli. Tulumun avantajı; çocuğunuzu eksili derecelerde, kar fırtınalarında dahi rahatça dışarıya çıkarıyorsunuz. Ohhh sıcacık. Bunun içindeyken evdeki kıyafetleri üzerine kolları dışarda kaldığı için hafif bir montla çıkartıyorum, yoksa baya terliyor. Ensesinden bakın, sıcaksa üşümüyor demektir. Yolda durmadan yürüyeceksem, ideal.

Ama tabii ki koşturmak isteyen çocuğu tulum içinde arabada zaptetmek zor. Çok yorgun değilse Maya artık bebek arabasında gezmek istemiyor, illa ki bizimle, yanımızda yürüyecek. Bu nedenle gittim ALDI'den inanılmaz ucuza bu içi polar dışı polyester, tek parça tulumu aldım. Daha iyi markalarınkilerle aynı kalitede ve ucuz diye hiiiç düşünmeden çamura kuma atıveriyorum çocuğu, bayılıyor. Tulumun kol ve bacaklarında gece de parlayan beyaz güvenlik şeritleri olması ayrıca hoşuma gitti. Elindeki eldivenler de yine ALDI'den 1 euro'ya aldığım kar geçirmez eldivenler. Pamuklu ya da polar tercih etmedim çünkü karda ıslanıyor ve soğuk geçiriyorlar. Bu eldivenlerin bir iple birbirine bağlı olduğunu görüp anlam veremediyseniz, o montun içine sokmak için, böylece çocuk elinden çıkarsa da düşüp kaybolmuyor, fikir güzel. Atkıyı da doktorlara göre ağzı burnu değil boğazı kapayacak şekilde sarmamız gerekiyor, ağız burun açık kalacak yani. Bu şekilde daha sağlıklı oluyormuş. Botlar da bir arkadaşımın kızından bize kaldı, pembe :) oluşundan anlamışsınızdır zaten hediye olduğunu. İçine normal ev giysisini, üstüne de bu tulumu astronot gibi giydiriyorum, saatlerce doğada sıcacık "mars görevleri"ne çıkıyoruz.

Çocuğu sıkıca giydirip kendinizi boşvermeyin tabii. Çocukla dışarda çok zaman geçiriyorsanız, şöyle güzel sıcacık kaz tüyünden uzunca bir mont, atkı, bere ve su geçirmeyecek eldivenle bot mutlaka edinin. Karda oynamak için ben kayak kıyafetlerimi kullanıyorum, çok rahat ve sıcacık oluyor valla. Bir de termal içlik aldım, bildiğin dede donu :) Kışa hazırız yani, göster kendini kış bakalım!

Not. Münih'te yaşıyorsanız, yaşa göre belirlenmiş çocuk bahçelerinin tam listesini burada bulabilirsiniz.