2 Ekim 2014 Perşembe

Hayat listeleri

Siz de benim gibi misiniz bilmiyorum ama ben plansız programsız, ajandasız ve listesiz yaşayamayanlardanım. Aslında "koyver gitsin!"ci olmayı isterdim, yani hiç plansız, tamamen rüzgarın götürdüğü, dalgaların attığı yerlerde olmayı, bohem bir yaşam sürmeyi isterdim. Bence bu boşvermişlikte tuhaf bir romantiklik var çünkü. Aslında çok tehlikelidir de bu planlı programlı hayat; hiç fark etmeden çok sıkıcı, takıntılı bir insan haline gelebilirsiniz. Ama dengeyi tutturdunuz mu da, tadından yenmez; iç disiplinin getirdiği konulan hedeflere ulaşma ve kendini gerçekleştirme hazzı müthiştir. Malum; Maslow'un çok bilinen psikolojik gelişim kuramına göre, kendini gerçekleştirme fiziksel ihtiyaçların doyurulmasından sonra insanın temel yaşam hedeflerinden en önde gelenidir.

Velhasıl planlı programlı, zamanı kullanmayı iyi başararak yaşamak; insana ebeveynlikte de yarar sağlıyor. Bahsettiğim sadece bebeklerin doğasındaki "rutin aşkı"na uyumlu olmak değil, yoğun ebeveynlik savaşında galip gelebilmek ve kendinizi perişan etmeden, kendinize ve sosyal yaşamınıza zaman ayırabilmek anlamına da geliyor.

Hayat listelerim var benim. Öyle 5 sene sonra burada olmalıyım, şuna illa sahip olmalıyım, bu beceriyi edinmeliyim türünde listeler değil. Sadece, insanın doğası gereği, doyurulmak isteyen bazı ihtiyaçları var ya; fiziksel, sosyal, bilişsel ve psikolojik ihtiyaçlar. Ha işte bu ihtiyaçlarımı doyurmaya yönelik, haftalık, aylık listelerim var. Doğası gereği biraz çoklu ilgi ve planları olduğu için doğal olarak savruk ve unutkan bir insan olduğum için, bir de ajandam var. Bu planlarımı yazar, disiplinli ve esnek bir uygulamaya koyar, her bahar ve sonbaharda hayat hedeflerimi yeniden gözden geçiririm. İşte o günler geldi yine; yaklaşan kışa hazırlık, yeni listemi yaptım ve önemli tarihleri ajandama not ettim. Bu listeyi; planlı olabilmek, herşeye yetişebilmek ve zamanı kullanmayı becerebilmek isteyen bebekdaşlarımla paylaşmak istedim.

Listemin ilk ana maddesi: Fiziksel ihtiyaç ve planlar:
1. Her güne mutlaka koca bir bardak su ile başlanacak, kiwi, altın çilek ve gribal dönemlerde içinde çinko bulunan multivitamin hapları ihmal edilmeyecek.
2. Sağlıklı beslenirken, hayatın neşesi kaçırılmayacak, ara sıra illa ki en şekerlisinden ve bol kalorilisinden kaçamaklar yapılacak.
3. Maya ile her gün 1 saat tempolu yürüyüş yapılacak.
4. Haftada 2 sabah 40dk spora gidilecek (20dk koşulacak, 20 dakika kas çalışması yapılacak).
5. Haftada 2 kez elektrikli süpürge, 1 kez yoğun temizlik yapılacak.
6. Ekim sonuna dek balkonlar yıkanacak, kışa hazırlanacak, çiçekler elden geçirilecek.
7. Kış kıyafetleri hazırlanacak, Maya'ya kar botu alınacak.

İkinci madde: Bilişsel ihtiyaç ve planlar:
1. Her gün evde 1 saat Almanca gramer çalışılacak.
2. Günde 1 saat kitap okunacak, 1 saat gazete okunacak.
3. Her iki bloğa da haftada min.2 blog postu yazılacak, bloglar okunacak.

Üçüncü madde: Psikolojik ihtiyaç ve planlar:
1. Cumaları Yasin okunacak. Her sabah sahip olduklarına şükredilecek, teşekkür edilecek.
2. Emzirme sıklığı azaltılacak, yavaş yavaş memeden kesme programı başlatılacak.
3. Haftada 1 kez kişisel bakım yapılacak / işe yaramayan saçma sapan güzellik maskeleri sırf keyf için uygulanacak.
4. Her sabah yoga yapılacak.
5. Daha eliaçık olunacak, daha olumluya odaklı olunacak, insanlara daha iyi davranılacak.

Son madde: Sosyal ihtiyaç ve planlar:
1. Maya ile haftada 1 kez yüzmeye, 1 kez dans grubuna ve 1 kez de oyun grubuna gidilecek.
2. Haftada 1 kez kızlar ve bebekleriyle görüşülecek.
3. Haftada 1 kez bebeksiz dostlarla görüşülecek.
4. Haftada 1 kez yemek pişirilecek.
5. Her ayın 31'inde Maya'ya ufak bir oyuncak / kitap alınacak, Beyaz Atlı Prens romantik akşam yemeğine davet edilecek.

Gördüğünüz gibi, son derece basit ve uygulanabilir bir liste. Bu listeyi kişiselleştirin ve 1 ay uygulayın, bak nasıl fark edecek! Kendinize zaman ayırmak, daha olumlu ve sakin bir insan olmanıza ve bu sayede çevrenize de enerji vermenize neden olacak. Tavsiye olunur ;)

30 Eylül 2014 Salı

Erken verilen tuvalet eğitiminin sakıncaları

Son zamanlarda takip ettiğim blogların bazılarında "bezsiz bebek" akımının reklamlarını ve yaşına gelmeden ya da henüz yaşını geçmiş olan bebeklere verilen tuvalet eğitimi konusunu okuyorum. Tabii ki her bebek ve çocuk, fiziksel, bilişsel,sosyal ve psikolojik gelişim açısından farklıdır ve annenin çocuk yetiştirme deneyimi, eğitim verme becerisi, kendi psikolojik yapısı, düşünce ve değerleri çocuk gelişiminde ve yetiştirmede farklar yaratır. Bu yazıda kesinlikle "doğrusu budur!" yapmak istemiyorum, ben okuyup kendi fikrime yakın bulduğum öğretileri, konuya bakışımı ve bulunduğum kültürdeki yaklaşımları yazmak istiyorum.

Bana göre, çocuğa tuvalet eğitimi 2-3 yaşları arasında verilmelidir. Daha öncesinde vermek bence çok sakıncalıdır. Çünkü erken tuvalet eğitimi çocuğu pinti yapar. Şaka ayol, bak hemen nasıl dikkat kesildiniz. Evet böyle bir atasözü vardır gerçekten ve bana kadar 5 çocuk büyütmüş olan ananem bana 1 yaşımda tuvaleti kullanmayı başartmış ve sonuç: hakikaten pintiyimdir (tamam pinti olmasam da tutumluyumdur, israfa çok karşıyımdır ve evet biraz da elim sıkıdır, ihtiyaç dışında zevk için pek bir şey almam - en azından kendime..) Velhasıl, yok, tuvalet eğitimi ve pintilik ilişkisini pozitif bilimler henüz kanıtlayamadığına göre, espri diyelim geçelim. Lakin, 2-3 yaşından önce verilen tuvalet eğitimi ile "sıkmak" arasındaki ilişki sadece Türk atasözlerinde değil, mesela Freud'un meşhur (ve artık geçersiz kabul edilen) "anal gelişim dönemi" kuramına da uyuyor. Yani çocuğun kakasıyla, poposuyla, "kendi"lik bilinci arasındaki ilişki kuramına göre, 2 yaş civarında zirve yapan "benlik gelişimi" ve bu dönemde yaşanılan çevresel, fiziksel, psikolojik zorlamaların çocuğun ilerki yaşamında kişilik gelişimine olumsuz etkileri olacağı, sakınmacı, tutucu, ısrarcı ve inatçı olacağı belirtiliyor. Bu kuram psikolojinin temel kuramlarından olsa da, sonuçta psikoloji biliminin ilk basamaklarından kalma ve artık pek kabul görmeyen bir kuram. Fakat özellikle "terrible two" modasını yakından takip eden anne ve çocuklar için bazı noktalarda hala geçerli tabii: inatlaşma; anal dönemin en belirgin özelliği ve anneden ayrı bir "BEN"in geliştiğinin göstergesi tabii. O nedenle tam bu inatlaşma döneminde verilen katı tuvalet eğitimi ve çocuğun bedeninden bir parçadan ayrılması bazındaki kaygısı birleşince, ortaya nur topu gibi bir "endişeli çocuk" çıkması da kaçınılmaz.

İçinde yaşadığım kültür yani Alman ekolü, "bezsiz bebek" fikrine hiç sıcak bakmıyor. Oyun parklarında, anaokullarında, 4-5 yaşa kadar bezle dolaşan bir çok çocuk var ve tahta bank tepelerinde popoları temizlenen okul öncesi veletlerine rastlamak hiç de olasılık dışı değil. "Bezsiz bebek? NEDEN?" diyorlar. Hakikaten neden bebeği bezsizliğe bu kadar erken alıştırmaya çalışıyorsunuz? Size bez değiştirmek zor mu geliyor, vaktiniz mi yok, sizin için bezle dolaşan bir bebek "pis" mi? yoksa çocuğunuzun bazı şeyleri diğerlerinden erken başarmasını bir hayat başarısı olarak mı görme eğilimindesiniz? Onun yaşından önde olması neden sizin için bu kadar önemli?

İşte kendilerine bu soruları soran Almanlar, tuvalet eğitimini olabildiğince geciktiriyorlar, hatta bu algının ve davranışın (eğitim değil) çocuk tarafından kendi kendine edinilmesi taraftarılar. Genellikle yaşamın 3. yılından itibaren veriliyor burada tuvalet eğitimi. Bu kadar ertelemenin nedeni ise; çocuğun şu kıstasları yerine getirmesini beklemek:

1. Yürümeye, yere çömelip kalkmaya başlamak (1 yaş civarı)
2. Konuşmaya, derdini anlatmaya, basit emirleri yerine getirmeye başlamak (2 yaş civarı)
3. Kendi kendine giyinebilmek (2 yaş civarı)
4. En az 2-3 saat kuru kalmaya başlamak (2 yaş civarı)
5. Tuvalete çıkılan saatlerde bir rutin gözlemlenmesi (2 yaş civarı)
6. Altının ıslaklığını sözlü ve bedensel olarak ifade etmesi (2 yaş civarı)

Dolayısıyla, yaşamın 3. yılında yavaş yavaş, acele etmeden ve zorlamadan, mutlak surette kendi davranışımızla örnek olarak başlamamız öneriliyor. Aksi taktirde çocuğu gelişim döneminden önce zorlayacağımız (kas gelişimi ve psikolojik gelişim) ve psikososyal gelişiminin etkileneceği belirtiliyor. Ben de hem bir psikolog, hem de bir anne olarak buna inanıyor ve uyguluyorum. Ayrıca, gelişimini tamamlamadan çocuğu zorlamak, sadece çocukta değil, sizde de sinir bozukluğu yaratacaktır çünkü her gece ıslanan bir yatağı değiştirmek, ne olduğunu anlamadığı ve korktuğu için ağlayan ve uykulu çocuğun üstünü başını değiştirmek, tüm bunları çocuğu etkilemeden yapmaya çalışmak bence gereksiz bir psikolojik yük. Bu anlamda, "geç olsun, güç olmasın" diyenlerdenim..

Konu hakkında burada, burada ya da burada ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. Ayrıca benim gibi düşünenlerden biri de şurada iyi yazmış doğrusu..

26 Eylül 2014 Cuma

Parov Stellar ile dans

Parov Stellar'ı çok severim, meğerse Maya da seviyormuş. Bugün evde hoplaya zıplaya, ellerimizi kaldıra indire, saçlarımızı savura sallaya beraberce dans ettik. Hatta salonda dans ederken nasıl göründüğümüzü öyle çok merak ettik ki koştura koştura aynaya gittik, orda iki kıvırttık, baktık fena değilmişiz, güldük aynaya ve geri salona geçip orda dansa devam ettik. Sonra yine aynaya, yine dansa, yine aynaya, yine dansa :) Yarım saat dans ettik, yediğimiz yarımşar muzun verdiği enerji bu kadar mı olurmuş?!?

Maya'yı gittiğimiz oyun evindeki dans grubuna yazdırıyorum Perşembe'ye. Valla, 15 aylık ama dedesinin değimiyle heryeri ayrı oynuyo hatunun. Türk genlerini sevsinler, kapı gıcırtısına göbek atan bir insan evladı kendisi. Hoş biz evde çok dans ederiz, çok şarkı söyleriz ama geçen itfaiye aracına, kilise çanına hatta Türkiye'de ezan sesine de bel bükülür müymüş, gerdan gerilir miymiş yahu?!?

Yalnız tıfıl gibi dans etmek moda oldu, fark ettiniz mi? Çok sık rastlıyorum bu videolara, bebeğin tekini alıyorlar ortaya, açıyorlar müziği, o ne yaparsa aynısını yapıyorlar. Son kilo verme trendi bu şekilde, vallahi başarılı da olunur, o ne acaip hareketler öyle yahu..

Paron Stellar'ın The Sun single'ını dinleyin derim; insanın içine bahar sevincini, o ilk yaz günlerinin heyecanını salıyor. Oh be dans ederek silkelenelim, kendimize gelelim!

25 Eylül 2014 Perşembe

Çift dilli çocuk yetiştirmek - 3

Bahsetmiştim, Maya'yı iki kültürlü, üç dilli yetiştiriyoruz diye. Bu konudaki ilk yazımda Maya sadece 2 aylıktı ve ben çoklu dil gelişimi hakkında anca okuma, araştırma seviyesindeydim. Size de öğrendiklerimi aktarmış, deneyimlerimi ise bu konudaki ikinci yazıma bırakmıştım. İkinci yazımda, Maya neredeyse 1 yaşındaydı ve yine herşey güllük gülistanlıktı. Maya'nın dil gelişimi yaşıtlarıyla paralel hatta önde bile gidiyordu. Tabii yeni araştırmalara göre, çift dilli bebeklerin konuşmalarının tek dilli bebeklere göre daha geç olmadığını biliyor, "tek ebeveyn, tek dil, asla değiştirme" kuralını uyguluyor ve ödül olarak her iki dilde de tek tük kelimeler alıyorduk. Şimdi geldi sıra bu konudaki üçüncü yazıma. Kısaca özetleyeyim: herşey silbaştan.

Bu seferki Türkiye seyahati bize yaramadı. Hem hastalık, hem 4 "köpoğlu" köpek dişinin birden çıkması, hem iki kültür arasındaki inanılmaz fark bir araya gelince, daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi, ne uyku düzeni kaldı, ne binbir çabayla azalttığım ve sonlandırmak istediğim emzirme ritüeli, ne de dil gelişimi.. Tabii ki kimse suçlu değil, ortada suç da yok ama anladığım kadarıyla çocuk gelişiminde bazı "kritik" dönemler olduğu doğru ve bu dönemlerde anne-babaların gerçekten dikkatli olması ve ekstra hiç bir stres unsurunun çocuğu etkilemesine izin verilmemesi gerekiyor. Ya da yevvvruma nazar değdi hüeeee (bloğa ne zaman güzel bir gelişme yazsam böyle olmaya başladı, ya ben sevincimi paylaşamayacak mıyım be hain blog!) Neyse uzatmayalım ve saçmalamayalım. İngilizce ve Almanca ile mücadelesinde tam bir sayı almış olan Maya, işin içine bir de Türkçe girince, aynen tahmin ettiğim gibi bocaladı ve dut yemiş bülbüle döndü. Tatilden önce 10'a yakın kelimeyi söyleyebilen çocukcağızım şu an kendine ait acaip bir dil konuşuyor! Evet. Baba Almanca, anne İngilizce, Türkiye'deyken ya da Türk arkadaşlarlayken ise Türkçe konuşulunca, Maya'da "ha, olay bu demek ki herkes kendi dilini konuşuyor, dünyada kaç milyar insan varsa o milyar dil var, şimdi çaktım köfteyi!" türü bir anlayış gelişti ve kendisi devamlı ama devamlı bıdı bıdı bıdı birşeyler anlatıyor. Tek sorun, yevrum biz bu dili anlamıyoruz, gözünü seviim vazgeç bu sevdadan!

Maya o kadar çok konuşuyor ki, sabahtan başlıyor bıdı bıdı bıdıya, gece yatarken hatta uykuya dalmadan önce bile konuşuyor! Üstelik arada sanki önemli birşeymiş gibi heyecanlanıp el kol işaretleri yapıyor, arada çok muthiş bir espri yapmış olacak ki, kahkahalarla gülüyor. Tamam anladım, bizim mimiklerimizi ve tonlamalarımızı taklit ediyor, ben ona şarkı söylerken o da melodi tutsun tutmasın şarkıya eşlik ediyor ama AMA anlaşılır tek kelime konuşmuyor! Tamam hakkını yemeyelim, "gel pisi pisi", "well done!" ya da en beteri "whats up?" falan gibi komplike cümleler kuruyor arada ama genellikle işaretle göstererek ve "this!" ya da "that!" ya da "there!" falan diyerek isteklerini bildiriyor o kadar. Ama anlıyor. Ne desem anlıyor yahu, çok ürkütücü.. Ben hızlı hızlı bişeyler anlatıyorum ve sonunda mesela al bunu babaya götür ya da koltuğa koy diyorum, yapıyor. Aynı şekilde Almanca'yı da anlıyor. Yani hani bizim yabancı dil öğrenirken "anlıyorum ama konuşamıyorum" dönemimiz var ya, tam onda sanırım garibim.. 

Bence çok komik bir dönem bu. Öyle komik kelimeleri var ki "gumbidi gumbidi" nedir yahu ya da "dilaylaylay"? ve asık suratlı avrupa insanını bile bu tuhaf dille trende otobüste her yerde güldürüyor cimcime.. Daha ne olsun.. Ortam şempanzesi.. Ne acelesi var, nasılsa konuşacak, sonra susturamayacağız kendisini en nihayetinde. Ayrıca bakıyorum da çevremizdeki çift dilli çocukların hepsi ya böyle ya daha bile gerideler (len hani aynıydı dil gelişimi hayırsız araştırmacı!?) ama Alman arkadaşların tek dilli çocukları valla coştu gitti, resmen gösterdiğin şeyi der-die-das ekiyle söyleyen bebek biliyorum yahu. PES. Alman teknolojisi böyle bir şey işte mirim.. Bizimki %50 yani çakma Alman olunca, yetmedi bu "üstün ırk" genleri demek ki.. Akdenizimin gözünü seveyim, geç ama tam gelir di mi?!

Çok konuşuyorum kendisiyle evet ama hiç bebek dilinde konuşmadım. Acaba tek kelimeler mi söylesem uzun cümleler kurmak yerine? İşaret diliyle, beden diliyle gayet anlaşıyoruz ama, ne bileyim, yardımı olur mu ki? Ya da amaaaaan, nasılsa konuşacak, elleşme mi dersiniz? Velhasıl Maya tam 15 aylık ve dil gelişiminin geldiği son nokta bu. Konudaki 4 numaralı yazımda bakalım ne gelişmeler olacak, Maya latinceye merak mı salacak, yoksa Sanskritçe mi anadili olacak merakla bekliyoruz.. 

Genel dil kazanımı ile ilgili bunu, tıfıllarda beden dili konusunda bunu, çift dil konusuyla ilgili ise en son bizim kütüphaneden bunu, bunu, bunu ve de bunu okudum. Tavsiye ederim.

En iyi bebek oto koltuğu

Biraz geç kaldık, aslında 9kg olduğunda  bir üst sınıf yeni koltuğa geçilebiliyormuş. Bu sıra düğün dernek seyahat derken anca belimizi doğrulttuk söylemesi ayıp. Hala da bekletiyorduk, "15 aya kadar çocukların yüzleri arkaya dönük seyahat etmeleri daha uygun" dedikleri için ama artık bebeklikten tıfıllığa terfi eden Maya, anakucağı tipi oto koltuğunda ters oturma olayına pek sıcak bakamamaya başladı. E tabii yine Türkiye'den beri :D Ay yeter taktın kafayı Türkiye'ye, görmemişin çakma evropalısı diyeceksiniz biliyorum ama dedim ya, Türkiye'ye götürdüğüm çocukla geri getirdiğim çocuk kesinlikle aynı çocuk değil diye. Vallahi doğru yani (ay suçlu yok, suç da yok bir kez daha belirteyim, hassas dönem ya da şanssızlık oldu diyelim, tabii ki Türkiye'ye gitmek güzel birşey, seviyorum caĞnım ülkemi ve ailemi! Hem de ailem bu yazılardan alınacak, nem kapacak diye korkuyorum, koltuğu da onlar aldı zaten, keselerine bereket.. Tamam sustum artık, yaşasın Türkiye).

Neyse çocuk, artık 0 numara oto koltuğunda oturmuyor azizim. Ağlıyor, boynunu döndüre döndüre, aynı bir kaplumbağa misali "şöfeeeer" hanıma/beye bakmaya, gözleriyle bizi utandırmaya, içler acısı halini başımıza kakmaya falan kalkıyor. Olay tehlikeli bir hal aldı. Sağolsunlar annemler açık çek yolladılar hatta "iki tane alın, birini de bize getirin, her sefer gidiş gelişte taşımayın" dediler (zengin evin fakir kızı olduğum için yapmadım öyle birşey, bir tane aldım edebimle ama aslında fena fikir değil Türkiye'de de bir oto koltuğu bulundurmak çünkü sık sık gideceğiz - evet valla gideceğiz yani söz). Velhasıl hemen hummalı bir araştırmaya giriştik. Maksat "yevru"muz için en iyisi olsun.

İki süper aday var bu alanda; ilki  Maxi Cosi (Pearl), ikincisi ise Römer (Duo Plus). Biz hem konfor hem de Alman TÜV servisinin güvenlik test sonuçlarından tam puanla çıkması nedeniyle Römer Duo Plus aldık. Allah kazasız belasız kullanmayı nasip etsin, çok severek kullanıyoruz. Çok rahat, konforlu, oturma ve yatırma ayarları mevcut, emniyet kemer sistemi çok güvenli ve boynu falan kesmiyor, yumuşak. 9-18 kilo aralığında kullanılıyor (yani yaklaşık 4 yaşa dek). Ayrıca yeni arabaların hepsinde bulunan "isofix" emniyet sistemi mevcut, yani sadece emniyet kemeriyle değil, direkt koltuğa fikslenerek kullanılıyor ki bu da Allah korusun herhangi bir kazada çok fark yaratan bir sistem. Lakin bizde Audi A4 var ve bu arabanın isofixi yokmuş, YUH yani Audi, bir de mottosu "Teknoloji bazında avantaj". Kıçımı ısıtacağına bebeğimi korusan daha iyi olacaktı ama neyse kıçı da ısıtmak önemli tabii bu karlı memlekette. Yine emniyet kemerine bağlama sistemiyle kullanıyoruz ama isofixe boşu boşuna para vermiş olduk, siz koltuğu almadan arabanıza bakın, sonra kocaya çemkirmeyin derim..

Bu arada, Amerika'nın bir çok eyaletinde ve Avrupa'nın bir çok ülkesinde 15 aya dek çocukların otokoltuğunda yüzleri arkaya dönük seyahat etmeleri zorunluluğu var ve bu zorunluk yeni yasalar çerçevesinde çok yakında 2 hatta 4 yaşa terfi edecek. Hatta İskandinavya'da şu an yürürlükte bu 4 yaş yasası. Evet, doğru duydunuz 4 yaş! Araştırmalara göre, çocuğun başının arkaya dönük olması, baş boyun yaralanmalarını ciddi oranda azaltıyor ve omurilik zedelenmeleri riskini düşürüyormuş. Yani "çocuğunuzun sıkılıyor olması ya da omurilik zedelenmesi, seçim sizin!" diyecek Evropa amca bize.. Çocuğumuz yüksek düzeyde sıkılan bir çocuk haline geldiği için, o 2 yaşına gelene dek bu yasanın çıkmamasını umuyorum, tipik Türk mantığı işte! Lakin siz bilinçli ebeveynler böyle yapmayın ve iki yöne de döndürülebilen koltuk sistemlerini tercih edin lütfen.

Daha fazla bilgi için buraya tıklayınız.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Tatil dönüşü eve uyum sağlama

Oktoberfest başladı, şehrimizin "On BİRAyın sultanı" bu 16 gün. Neyse ki şehir merkezinde değil 10km uzakta, bahçeli evler ve ördekleri göçmeye başlamış bulunan minik göletler, kıvrım kıvrım akan nehirler ve kestaneleri dökülmeye başlayan kestane ağaçları arasında yaşıyoruz (Dostoyevski betimlemelerimin de gözünü seveyim, anne olacağıma yazar mı olaydım ki?) yoksa şehrin bu 16 gün boyunca geçirdiği evrim, sokakların içler acısı hali, gelen turistlerin yarattığı kalabalık ve gürültülü karmaşa, beni delirtebilirdi. Adet yerini bulsun diye bir iki kez gider, deneyimler, döneriz. Zaten alkol alamayınca bu tip alkol odaklı festivallerin de keyfi çıkmıyor ki karrrrdeşim..

Bu cümbüş halindeki şehre pek gidesim yok, genellikle bizim "köy"lülerle takılıyorum bu sıra. Zaten Türkiye dönüşü kendimi sudan çıkmış balık gibi hissediyorum, neredeyse 10 gün oldu, hala alışamadım şehrin "huzur dolu huzurevi" haline. Neden kimse birbirine bağırmıyor, kimse kavga etmiyor, markette kimse birbirini ezercesine öne geçmiyor, bünyem henüz bu şirinler köyünde yaşam haline uyum sağlayamadı. Aslında bu anlamda, memleketi özledikçe Oktoberfest'e gitmek mantıklı da olabilir.. Lakin yok, ben almayayım, sessiz, sakin, huzur dolu, oh mis..

Henüz işe başlayamadım, 1 ay daha sarkıttım bu kararımı. Maya'nın da Türkiye dönüşü acılı oldu çünkü. Uykusuzluk ve yorgunlukla bir de terapistlik yapamayacağım, bana pozitif şeylerle gelin bu sıra.. Yüksek mertebe bencilim pozitif ruh halimi korumaya çalışma konusunda. Olumsuz tüm insan ve olaylardan itinayla uzak duruyorum.

Vaktimin çoğu Maya odaklı geçiyor, bozulan (ne zaman düzeldiydi diyeceksiniz, haklısınız) uyku ve yeme ritmini geri sağlamaya çalışmakla, "uleyn dörder dörder gelmeyin, adamsanız teker teker gelin" diye haykırmak istediğim 4'ü birden çıkmakta olan köpek dişlerinin yarattığı gerginliği bertaraf edici aktiviteler yaratmakla, ordan oraya koşturan çocuğu göz ucuyla takip ederek ev işlerini halletmeye çalışmakla ve onun uyuduğu o huzur dolu anlarda da iki satır kitap, blog, gazete, makale falan okumakla geçen hayatıma yeni heyecanlar kattım, sonbaharla birlikte: Yeni iki oyun grubu, başlamaya azmedip de başlayamadığım bir bebek yüzme kursu ve yemek yaKmaca. Oyun grupları pek şeker, bir tanesiyle dış mekanda toplanılacak. Bu grubun bir de tamamen dışarda olan anaokulu kısmı var! Evet, yağmur, kar demiyorlar, çocukları asla iç mekana sokmuyorlar! Delirdiniz di mi? Delirmeyin. Almanların ünlü bir sözü vardır: "kötü hava yoktur, eksik kıyafet vardır" diye. Çocuğu astronot gibi giydirdikten sonra tüm gün karda oynaması pek de zararlı değil, hatta bilakis yararlı, mis gibi oksijen, kapalı alanın yarattığı bakteriyel virütik ortamın bertaraf edilmesi, doğada yaşayarak ve deneyimleyerek öğrenme, sağlıklı fiziksel / sosyal gelişim, ne ararsan var. Pek Türk anasına göre değil ama dur bakalım nasıl gidecek haftada 1 gün 1 saatten başlıyorum. Astronot kıyafetlerini de aldım tabii, Maya için küçük ama insanlık için büyük adımlar peşindeyiz.

YaKtığım yemeklere gelince.. Yeni bir karar aldık, haftasonu malzeme tedariği ve malzemelerin hazırlanması işini eşim hallediyor, haftaiçleri malzemelerin karıştırılıp pişirilmesini ben. Bizim evin aşçısı eşim, biliyorsunuz ama adamcağız bu sıra çok yoğun olunca, iş başa düştü yoksa aç kalıyor ve akşam yemeklerini ya salatayla ya da kahvaltılıklarla geçirmeye çalışıyoruz. Salata iyi de, gece kahvaltı işi iyi kilo aldırıyor.. En iyisi dedik yemeği hazırlamak ama pişirmeden dondurucuya atmak ve o akşam pişirmek. Lakin ben hazır yemeği bile yapamıyorum yahu, bir insan bir pizzayı bir haftada kaç kez kömüre çevirebilir? Hem de hazır pizza değil, yandığım o zaten, el emeği göz ruhu.. Enfes ve sağlıklı pizzalar yapıyoruz biz evde. Ama benim yaptığım ne? Hazırlanmış güzelim pizzaları dondurucudan çıkart, fırına at, mutfak saatini kur, tamamen unut ve evde azan çocuğu dışarıya çıkar, 45dk sonra gel, kömür. Unutkanlık işi başıma bela bu sıra..

İşte böyle. Hala eve uyum sürecindeyiz biz.

19 Eylül 2014 Cuma

KeseMEME

Hamilesinizdir, merak edersiniz, "acaba emzirebilecek miyim? nasıl bir duygu? ya canım acırsa?", bebeğiniz doğar, merak edersiniz "acaba doğru emziriyor muyum? yeterince emebiliyor mu? sütüm nasıl artar? acaba 6 aya tamamlayabilecek miyim?", bebeğinizin ilk dişi çıkar, ek gıdaya geçer, merak edersiniz "acaba hala sütüm var mı? acaba ek gıdanın yanısıra anne sütü veriyor olmam gerçekten önemli mi? acaba ısıracak mı? acaba 1 yaşına dek emzirebilecek miyim?", yaşını geçer, hala emer, merak edersiniz "ne zaman bitecek bu emzirme işi? nasıl bitecek? imdaaaat".. Yani bu emme/emilme işleri zor dostlar; emzirmesen olmaz, çok emzirsen olmaz, herkesin bir fikri vardır ve kimse de bir şey bilmez! Yani kimse derken, sizin ve bebeğinizin dışında kimse diyorum.. Aslında belki de sizin bile değil, bebeğinizin dışında kimse bilmez de diyebilirim. Çünkü bizde aynen böyle oluyor.

Maya tam 15 aylık. Tam 16 dişi var. Gelişimi normal. Anneye aşırı bağlılığı ya da korkuları olan bir çocuk değil. Hala emiyor. Hala emiyor. Küçük yazdım çünkü gururla söylemiyorum, utanıyorum, biraz üzülüyorum, biraz endişeleniyorum. Bak bana kızmayın, ben zaten yeterince kızıyorum kendime. Dünya Sağlık Örgütü 2 sene emzirin diyor, müslüman arkadaşlar bilir Kur'an'da aynı şekilde önerilir, doktorlar ve ebeler biraz daha insaflı, "ilk sene emzirin, yaşından sonra artık dengeli beslenen bir çocuğun anne sütü ihtiyacı kalmaz, zaten içeriği devamlı değişen sütün de bu son halinin fazla bir yararı yoktur" diyorlar (en azından benim sorduklarım). Dişçim ve doktorum "yeter artık, vücudunda mineral, kalsiyum, hiçbir şey kalmadı, sana yazık" diyorlar, 20 küsür sene sonra ilkkez dişim çürüdü, daha regl olamadım, Allah bilir kemikler, organlar ne halde, hormonal ve kimyasal çöplük gibi bedenim, bende hiçbir şey kalmadı. Bittim. Ama emziriyorum. Zorla değil, istemediğinde değil, gün içinde hiç emmiyor mesela. Sadece uykuya yatmadan önce ve uyku sırasında saat başı! Aslında Türkiye'den önce uyku sırasında da emmiyordu ama ya rutininin bozulmasına ve sosyal ortamın değişikliğine verdiği psiko-sosyal tepki, ya geçirdiği hastalık ya da (bence) köpek dişlerinin dördünün birden çıkıyor olmasıyla, iki haftadır gece boyu saat başı uyanıyor, sadece pışpışlamak yetmiyor, eliyle ya da sözel olarak memeyi istediğini ifade ediyor. Vermezsem çığlık çığlığa değil sadece, bana vurarak, saçlarımı çekerek, yüzümü tırmalayarak ve tekme atarak yani resmen öfke krizi geçirerek ağlıyor. Vermesem ben de ağlıyorum, hiç kimse uyuyamıyor. Versem ben yine içten içe ağlıyorum, benim dışımda herkes uyuyor. 1 saat sonra aynen... Bittim evet ama bu sefer "öğrenilmiş çaresizlik" içindeyim, artık kabullendim, sesim çıkmaz oldu.

15 aylık çocuğu hala emziriyor olmak, bağlanma odaklı ebeveynlik yanlısı bir anne olarak bile çok zor. Sadece fiziksel kayıplardan değil, sosyal ortamdan gelen hafif alaycı "hala mı emiyor?" yorumlarına mantıklı cevaplar vermeye çalışmaktan hiç değil, kendi içinizde "ya ben ne yapıyorum, neredeyse o dalga geçtiğim oyun oynarken gelip anasını emen tosunlardan biri olacak bu!" diye endişe etmekten zor.. Maya doğduğundan beri ne emzik, ne biberon kullandı. 6 aylıkken o yassı suluklara geçince anca su içirebildim, yine formül süt almadı, 8-11 ay arası günde 100ml. formül sütü bildiğiniz bardakla, içine pipet sokarak falan zar zor içirdim ama yaşına girdiğinden beri yine kesinlikle ne formül süt, ne inek sütü, ne keçi sütü, ne pirinç ya da yulaf sütü asla içmiyor. Peynir, kefir, yoğurt ve dondurma(!)dan başka süt ürünü asla veremedim. Ah şimdiki aklım olsa, sütü sağar biberondan verir, emziği 24 saat uğraşsam da ağzına sokturmaya çalışırdım. Ama işte diyorum ya, neymiş çocuk odaklı ebeveynlikmiş, neymiş istemediğini vermeyecekmişiz, sıkmayacakmışız, dellendirmeyecekmişiz. Al işte sana, sanki pamuk gibi çocuk oldu böyle yaptım da.. Yine bildiğin canavar...

Şimdi tek bir hedefim var. Türkiye öncesi hale geri dönebilmek. Yani emzirip, memesiz uyutmak (bunu başarıyorum 2 gündür) ve gece uyandığı 20 seferde emzirmeden geri uyutmayı başarabilmek (20 sefer olmasa 10 sefer olsa, sonra 5 olsa, sonra sadece sabaha karşı 6 gibi olsa diye ara hedefler koydum). Bunu sağladıktan yani gece boyu emzirmemeyi başardıktan sonra, asıl önemli adımlara yani uyku öncesi emzirme ritüelini aradan çıkartmaya sıra gelecek (bu hızla 35 yaş civarında olacak bu diye hedef koydum, nasılım?)

Eski geleneksel memeden kesme yöntemlerine baktım da, çok şaşırdım. Eskiler amma radikalmiş! Çoğunun yaptığı gibi, yani eroin bağımlıları gibi şak diye bıraktırsam, çocuk "cold turkey" denen durumu yaşarmış, inanılmaz bir travma (çünkü meme sadece besin değil, sıcaklık, yakınlık, güven ve sakinleşmek de demek). E bazı eklı selim çocuklar gibi kendi kendine birden de bırakacağı yok (çünkü gün içinde emmiyor, sadece uyku öncesini emmekle özleştirdi). Ama artık bende de hiç öyle "doğal olan budur bacım, emsin emdiği kadar" iç huzuru ve hipi-anne özgüveni kalmadı dostlar, ben bittim imdat artık yani. Dolayısıyla geriye kalan "adım adım" sistemi bize göre sanırım.. Var mı önerisi olan?