14 Şubat 2015 Cumartesi

Bebek bakan baba - Bölüm IV

"Tükkan" hala kapalı ama sevgililer gününü es geçmek istemedim ;) Aşığım, aşığız, aşık..!

Ne zamandır bizim evin hallerini yazmamışım, oysa bu bebek bakan baba dizisini çok keyifle yazıyordum, serinin sonuncu hadisesini burayı tıklayarak hatırlayabilirsiniz (o yazıda da önceki olaylara link var, iç içe geçmiş Rus bebekleri misali). Haydi Sevgililer Günü aşkına bir romans patlatayım..

Beyaz Atlı Prens, dostlar başına, pek bir süper baba oldu yahu. O kızın donunu bere niyetine, ayakkabılarını sağı sola solu sağa gelecek şekilde giydirmeler kalmadığı gibi, artık arabayla bir yere gidilecekse 5dk önceden arabaya inip kaloriferi açma gibi "uzman baba" ayrıntılarını dahi yapar oldu (maşallah kocacığıma) ayrıca artık gönül rahatlığı içinde kızı babaya bırakıp spora koşabiliyorum, işten geç gelebiliyorum, kızlarla iş çıkışı birşeyler içebiliyorum. Aklım hiiiç evde de kızda da kocada da kalmıyor, aklıma bile gelmiyorlar hatta! Biliyorum ki ikisi yere oturmuş sessiz sessiz legolarla oynuyorlar ya da tahta bloglardan kuleler yapmışlar, hatta bir iki kez oyun evinde bebeklerle oynarken bile yakaladım baba-baba-babayı!

Cumartesileri kahvaltıdan sonra, ikisi başbaşa önce Gymboree'nin oyun saatine gidiyorlar, sonra bazen haftalık alışverişi yapıyorlar, bazen bir kafe'de baba kız başbaşa pasta yiyip meyve suyu içiyorlar, bazen de ufak bir oyuncak ya da kitap alıp dönüyorlar. Geçen mesela ayın 31'i olduğu için, oyuncak alma günüydü (Maya'nın 31 Mayıs'taki doğum günü şerefine her ayın 31'inde ufak bir oyuncak ya da kitap alıyoruz ve gece de ben baba kıza dışarda bir romantik yemek ısmarlıyorum). Baktım elleri kolları dolu geldiler eve, Maya ilk bebeğini aldırmış babasına! "Baby baby" diye diye, kucaklaya hoplata dolaştı evde tüm gün. Valla ben bunca ay bebek almadım kız çocuğuna, babası gitmiş en pembesinden, en cafcaflısından almış, pes. Benim cinsiyet kalıp rollerine karşı tutumum nedeniyle, beni kızdırmamak ve olayı dengelemek için 3 de minik araba almış valla Maya da benimleyken daha çok arabalarla oynuyor gözümün içine bakıp "biiip biiip" diye diye. Politik baba kız bunlar, damara göre şerbetçileeer sizi!

Beyaz Atlı Prens tabii ki hala bazı konularda beni delirtiyor; 1,5 senedir çocuğun kıyafetlerinin nerde olduğunu (hiç değişmeden aynı noktada oldukları halde) asla bulamamasına, Maya'nın kaç numara bez kullandığını her sefer tekrar tekrar sormasına, uyku konusuna hiiç karışmadan kulağına tıkaçları takıp totosunu da dönüp gece boyu mışıl mışıl uyumasına ve de özellikle bizimle olmak yerine babasına gitmeyi öncelik olarak görmesine (3 haftada bir de olsa) deliriyorum. Ama kadı kızı ve kusurlar bunlar tabii. Benden iyi yaptığı çok şey de var, hastalık dönemlerinde ben stresten tırlatırken sakinliğini koruyabilmesi ve Maya'ya güler yüzle pozitif yaklaşabilmesi, oyun alanlarında ya da bedensel aktiviteler sırasında benden daha koruyucu olması, Maya'nın tüm bürokratik işlerini benden çok daha rahat halledivermesi ve vakit bulduğunda mutfakta bir ilah olması mesela.. Ha bir de haftanın iki günü küveti suyla, köpükle ve lego parçalarıyla doldurup Maya'yla birlikte banyo yapmalarına bayılıyorum.. Tamam, bu adam pişti artık, "süper baba" derim ben kendisine.

Bir de bana "MILF" deyip durması yok mu :D İlahi adam! Allah seni Maya'nın başından, benim de yanımdan daha çooooook uzun yıllar eksik etmesin, bizi birlikte yaşlandırsın inşallah e mi..!

11 Şubat 2015 Çarşamba

Tükkan kapalı


Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü kullandığı için bir süre tükkan kapalı bebetodaşlarım. Biraz dinlenecek, bolca gezecek, yiyip içecek, teknolojinin hiç ama hiç bir alanına elimi gözümü burnumu dahi uzatmayacağım. Çok maceralı bir yola baş koyduk, kim bilir bizi ne sürprizler bekliyor, ser verdim sır vermiyorum ama heyecanla bekleyin, beni özleyin, dönüşüm muhteşem olacak diyorum :) 

Mart başı gibi görüşmek üzere! Sağlıkla, mutlulukla..

6 Şubat 2015 Cuma

Senin annen bir salaktı yavrum - ikinci senemiz

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam. Çocuğum seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

Listeyi yediğim her nane ile birlikte devamlı güncelliyorum, akıllanana dek de yazmaya devam edeceğim! Başlık fikrini güzel anne Yeliz'den izin alarak kullanıyorum, sağolsun yüce gönüllülük etti, paylaştı, emeğe saygı lütfen.

6 Şubat 2015, mosa: Üç gündür tam 06.10'da "mosa mosa mosa mosaaaaa" diye haykırarak uyanıyorsun, yatışman 10 dakika sürüyor. Mama desem değil, wasser desem değil, monster zaten ne bilmiyorsun, hiç değil. Delirmek üzereyim, hangi dilde, ne bu mosa? Acilen mosa almamız, yapmamız ya da mosadan uzak durmamız lazım anlıyorum ama ne bu mosaaaaa?

19 Ocak 2015, baykuş anne: Sen 2,5 seneye yakın hamilelikti, emzirmeydi derken kahvenin tadını unut, sonra siftahı 1/3 kahve, 1/3 sıcak su, 1/3 süt ne olacak canım diyerek yap, tam 36 saat uyku tutmasın! Bir de sabah 7 akşam 9 tıfıl mesaisi var ki, tadından yenmesin. Kahvelere gelesice anan bir daha kahve içer mi, tövbeeee! Daha bunun bir de yarım bardak şarap versiyonu var ya, ona hiç girmiyorum, halim duman, akıllara zarar..

3 Aralık 2014, dondan toka: Süslü pakizem; bu ay üzerine bir kız çocuğu halleri geldi senin. Bir edalar, bir saç savurmalar, bir aynaya gidip kendine baştan ayağa bakmalar derken.. Babanın iş arkadaşlarıyla yediğimiz yemeğin orta yerinde, içerde tek başına mutlu mutlu oynadığın "çekmeceleri karıştırma oyunu"ndan, yanımıza kahkahalar atarak ve başında kafana bant diye taktığın annenin VS dantelli ve şükela string donuyla gelmeyeydin iyiydi. Demek ki elalemin çekmece kilidi kullanmasında varmış bir keramet.

4 Kasım 2014, kayıp yapraklar: Çamurlu ve mutlu domuzcuğum; tüm hafta gezdim sana en su geçirmez tulumu, en yaprak kümelerine balıklama dalası lastik botları bulayım diye. Buldum, aldım, seni astronot gibi giydirdim, doğaya saldım.. Temizlik ve düzen takıntılı bu "1.dünya ülkesi"nde her pazartesi doğanın "temizlenip düzenleneceğini" ve geçen haftadan beri ikimizin de hayallerini süsleyen o küme küme kuru yaprakların yok olacağını nerden bileyim?! Elimizde kova ve tırmık, yapraksız ve çamursuz doğada kalakaldık.

20 Ekim 2014, çikolatalı spagetti: Börtü böcek sevdalım; sonbaharın yağmur sonrası yere dökülen rengarenk yapraklarının üstlerini süsleyen "çikolatalı spagetti"lerini sevdiğin kadar, ananın havuçlu domatesli spagettisini sevseydin keşke. Sözün bittiği nokta burası.

25 Eylül 2014, Oktoberfest: Partilerin aranılan kuşu; bira festivalinde ben hala emzirdiğim sense hala emdiğin için, bu sene de bira içemiyoruz kızım. Bu demek değildir ki, kucağında oturduğun babanın birasına hamle et, masaya dök ve biz peçete ararken dilini masaya dayayıp şap şap bira iç. Olmaz. Bi de üstüne geğir. Ayıp.

10 Ağustos 2014, kaydırağın basamakları: Tazmanya canavarım; son bir aydır artık yürümek demode oldu senin için, her yere koşar adım gidiyorsun. Ama basamak tırmanamadığın ve inemediğin için, anan seni salmış çayıra mevlam kayıra, park ve bahçelerde göz ucuyla seni izleyerek kitap okuyor, laklak ediyor, keyif yapıyordu. Ha artık onu yapamıyor işte. Dün seni kaşla göz arasında kaydırağın tepesinde buldum! Halkı selamlıyor, tebaa'nın aferin ve el şakşaklamasını bekliyordun, doğal olarak. Kendi başına 5 dik basamağı hangi arada tırmandın, benim gözler faltaşı gibi sana koştuğumu görünce kendini nasıl o kaydıraktan attın, kaydın ve toto üstü kuma saplandın?! Sanki "bi dahaaaaa" derken aslında "işte beni koruyan melekler orda" der gibi gökleri işaret ettin bana. Bu oyun parkından sen sağ ben selamet çıkabilirsek bu yaz..

14 Temmuz 2014, havalandık ve konduk: Oyun parklarının aranan şahsiyeti, salıncak sevdalısı uçan kazım; annenin totosu hala o salıncaklara sığabiliyor ama tek eliyle kucağında kıpır kıpır sözde oturan seni, diğer eliyle salıncağın demirini tutarken aniden havalanan bedenlerimiz havada bir kuğu gibi süzülüp yere bir fil gibi çakılınca, meselenin o totonun küçüklüğü değil hava yastıklarının önemi olduğunu öğrendi senin şu salak annen. Neyseki zemin kum, toto yastık, sen de göbeğime konuverdin.

Temmuz başı 2014, şeker de sanmış ilacı: Meraklı meloşum, gözüpek kemirgenim; ananın canına mı susadın evladım? Neden çekmeceleri açıp içini boşalttığın ve çekmecenin içine girip bana "gel, gel" diye el salladığın yetmiyor, illa ki her şeyi kemirmek ve şu sıra hepimizi delirterek çıkmakta olan teee azılarını kaşımak istiyorsun? Yevrum o kondomu kemirme, kemirdiysen de yerine geri koyma, bunlar hassas zımbırtılar, mazallah ananın başına çorap örülebilir ucuna köşesine bir delik açsan. Salak annen bu vesileyle çekmeceleri boşaltmayı ve şevk anlarında kullanılacak muhteviyatı dolap tepelerine kaldırmayı ve kaldırdığı yeri unutmayı, romantizmin içine etmeyi ve daha başka türlü evli insan hallerini de öğrendi, hayırlı olsun.

13 Haziran 2014, tuvalet paniği: Çamaşır makinası sevdalım; bu sıra iyice ayaklandın, banyoya gidip gidip çamaşır makinasına olan aşkını dile getirmek için yanıp tutuşuyorsun. Kaşla göz arasında seni çamaşır makinasının kapağını açmış ve içine girmiş bulduğum yetmiyor, bir de kapının arkasına oturup kapı açılmayınca panik çığlıkları atıyorsun. Anan hala seni özgürlüğe saldığında şu kapıların arkasında durmamayı öğrenemedi ama, sevgili "Yevvvrum" bari sen biraz akıllan, kapının az gerisine otur, anan gibi salak olma, lütfen.

5 Şubat 2015 Perşembe

0-2 yaş için ninni ve şarkılar

Bizim kızın opera sanatçıları gibi bir sesi var, hep bahsediyorum ya.. Şaka maka, kızı galiba opera sanatçısı edeceğiz de gerçekten, eskiden beri mırıldanırdı ama artık baya baya melodisiyle, sözüyle şarkı söylemeye başladı bizim "Zekiye Mürmeyen". Bu haftanın şanslı numarası ise "Beethoven 5. Senfoni". Ayh ciddiyim. Bizim kız da herkesin çocuğu gibi "züpper" ve de "deha" tabii, yok ayol, çocuk tv izlemeden, bilgisayar ekranını tanımadan büyüyor ya, müziğe sardırdı yazık, n'aapsın.. Evde "ta ta ta taaaaaa" diye dolanan bir tıfıl düşünün, saç baş dağılmış.. Halimiz komedi. Beethoven görse, o bile - ki kendisi bilirsiniz adım adım sağır olmanın da getirdiği hınçla son derece sinirli bir insanmış - gülerdi haline..

Zavallı Beethoven, insanın müzik dehası olup duyamaması ne kadar acı. Bir çok bestesini tamamen sağırken yaptığını, müziği beyninde gördüğünü biliyor musunuz? Geçen sene Sting ile yapılan bir nöropsikoloji deneyini okumuştum da, onun da beyninde çalıyor gerçekten de müzik, o da "ben notaları duymuyorum, görüyorum, yaşıyorum" demişti zaten.. Neyse dağıldık yine. Müzik önemli.. Maya ilgi duyarsa çok sevinirim ve desteklerim tabii ama o istemedikçe hiç de 3 yaşında Kuzey Koreli zavallı çocuklar gibi keman virtüözü, piyano sanatçısı olsun diye de bir hayalim yok. Evde bir sanatçı (baba) yeter bize, sanat zor iş azizim.. Çok stresli. Neyse yine dağıldık.

Maya şimdilik bana ve teddy'lerine aryalar düze dursun, aslında bu durduk yere şarkı söyleme hali bizim ailede genetik galiba. Annem mesela devamlı ağzında bir nçık nçık nçık'la hem bateri çalar hem yemek yapar, büyük teyzem deseniz zaten kendisi keşfedilmemiş diva, Maya'ya ilk döt devirmeyi, gerdan kırmayı öğreten ve 1 yaşındaki yavrumu bedensel estetik ve ritm konusunda odun kadar beceriksiz Alman tıfıllarının yanında oryantal yıldız eden de odur. Babam deseniz hem "yaw bu Maya kızın heryeri ayrı oynuyo" der, hem de kendi cerrahtır, ameliyatlara radyosuz girmez, gözümde hem oynayan hem ameliyat yapan doktor ve hemşireler.. E ben de duşta banyoda bir yıldızım kendi çapımda, ayrıca doğduğu günden bu yana o bağırdıkça ben ona şarkılarla yaklaştım ("benim de canım var, ben de insanım" 0-7 ayın hit şarkısıydı mesela), bir ara günün 20 saati durmaksızın şarkı söyler vaziyetteydim (evet otobüste, trende de) yani kızı çekirdekten yetiştiriyoruz. Bu oynak kıvrak Türk kültürüne tezat babası ve ailesi bile Maya tarafından zorla dansa kaldırılıyor, iki elinin işaret parmağı ile totoyu aynı yönlerde yana sallaya sallaya "hadi şarkı söyle" diye emrediliyor, ay Elfgillerden kaynanamı bile gerdan kırarken gördüm ya, durum çok matrak! Ailecek zilleri taktık oynuyoruz yani. Yok ama tırlatmadık, şarkılar ve müzik çocuğun psikososyal ve bilişsel gelişimi için çok yararlı ayrıca özellikle bebeklik döneminde dil gelişimine de olumlu katkıları olduğu biliniyor.

Şarkıları nerden buluyoruz derseniz, ben çoğunun sözlerini uyduruyorum, bazen sözlere beste dahi yaptığım oluyor, bazı "eser"lerimi Nil Karaibrahimgil'e öykünerek kayda bile aldım vallahi, belki ilerde keşfedilirim kim bilir (Woody Allen'ın son Roma filminde miydi o banyoda keşfedilen adam gibi; hani banyo olmadan söyleyemiyor, sahneye banyo kuruluyor her sefer adam hem yıkanıyor hem konser veriyor falan, bana uyar!)

Şu şarkılar çok revaçta, melodisini bilmedikleriniz olabilir, youtube'dan ekliyorum. Ben burdaki videoları izletmiyorum Maya'ya ama siz izletiyorsanız, bazıları hakikaten sevimli. Yine aklıma gelenler olunca ya da hatırlatırsanız onları da zevkle eklerim.

- Ali babanın çiftliği (unicorn kişnemesi de dahil, her tür hayvanla 1 saate dek uzatabilmeniz mümkün) ve mantığı Old McDonald had a farm ile aynı biliyorsunuz.
- Arı vız vız vız (Maya'nın ilk şarkılarından tabii) ve küçük kurbağa
- Ah dede vah dede (bu benim çocukluğumdan bir şarkı, bayılırım sözlerine, maya'nın ilk kelimelerinden biriydi tabii dede, babam mest)
- Benim adım kelebektir (bu da benim çocukluğumdan özel bir şarkı, çok bilinmiyor sanırım hiç link bulamadım)
- Sevgili Izzy'den Somewhere over the rainbow u da unutmayalım, Maya ilk araba radyosunda dinledi ve resmen ağzı açık, gözler faltaşı, bitince "bi daha bi daha" diye haykırdı! Tüm zamanların en güzel şarkısı ve sesi bence..
- Hazır bu romantik hisli havaya girmişken, bizim evlilik şarkımız da olan (romantik eşim rica etmiş, Fiji'de adanın yerlileri gitarlarla çalıp söylemişlerdi, ayyyh içim hıpladı bak) You are my sunshine ı da ekleyeyim, Maya'ya sözlerini azıcık değiştirip you are my bambino" şeklinde uyarlıyorum ki koca "aaa ooo bizim özelimizdi ooo" diye kıskanmasın :P
- Mini mini bir kuş (bu linkte diğer Türkçe şarkılar da var, ilginizi çekebilir belki) ve Daha dün annemizin (klasiiiiiik, bayılırızz, hele de Twinkle Star versiyonunun hastasıyız)
- Row row row your boat (sonuncusunu kocama marry me marry me marry me diye söylediğim de oldu çok)
- Fış fış kayıkçı'yı da unutmayalım, özellikle oturmaya başlama döneminde yardımcı oyundur
- Alouette (Maya'yı Türkçe, İngilizce, Almanca yetiştiriyoruz ama o ilk kelimelerinden birini Alouette sayesinde Fransızca olarak söylüyor, biz dumur tabii)
- Frere Jacques (Fransızca eğitimine devam)
- 10 green bottles (bu da kolik günlerinde 100'den geriye saymalı versiyonuyla söylenebiliyor)
- 5 monkeys jumping on the bed (aynen, isterseniz 6352 maymunu yatakta zıplatıp durabilirsiniz)
- Itsy bitsy spider (bu da evde örümcek gördüğümüz ve dakikalarca izleyip sonra balkona attığımız bir gün gelen bir şarkı)
Swimming in a pool (bu da yüzme kursuna gitme sırasında ve banyoda söylediğimiz bir şarkı)
- Wheels on the bus (bu video korkunç, tam 54 dakika, oyh)
Veeee en sona en bomba: manha manha (ve tabii ki Maya devamlı manha manha! kısmını söylüyor ve biz de o pembe yaratıklar misali du du du dudu kısmını.. e biri size manha manha deyince durmak olur mu?!)

1 Şubat 2015 Pazar

0-2 yaş kitap önerisi

Maya ile kelimenin tam anlamıyla delirdiğimiz bir kitaplar serisi var, Bizzy Bear. Ya da buradaki adıyla Benny Bär (Ayı Benny). O ne karizma, o ne maceralar adamı olmak, o ne en gidilmez yerlere gitmek, en yapılmaz işleri yapmak.. Hem de tam Maya'nın sevdiği tipte; kısa boylu, tombul, güleç yüzlü ideal bir errrrkek!

Yalnız Benny'nin kötü bir huyu var, hiç bir işte dikiş tutturamıyor. Her yolu denedi garibim, itfaiye, hayvanat bahçesi, gemi kaptanlığı (aslında bunun sonunda içi altın dolu bir sandık da buldu ama haydan gelen huya gitti, o kadar parayı nerde harcadı bilemem ama bak yine elinde süpürge çiftlikte ahırları süpürüyor işte). Ama maceracı bir erkek, bu huyunu beğeniyoruz ailecek. Bir de çok seyahat ediyor, yeni dostlar ediniyor. Özellikle oyun parkında ya da tatilde olduğu maceralarına çok güldük, tam iki sayfa boyundaki dev timsahla tanışması ve bu maceradan bir diş izi almadan kurtulabilmesi ise yüreklerimizi hoplattı. Velhasıl çok tavsiye ederim bu seriyi :) Çizerinin diğer kitapları için de buraya tıklayabilirsiniz.

Bu arada kitap konusuna hiç değinmemişim, topluca değineyim hadi:

"Zengin ile fakir arasındaki farkı kapatan okumaktır" diye bir söz vardır, bilmem duydunuz mu? Bir anlamda katılıyorum bu söze çünkü okumak, genel anlamıyla iyi bir eğitim alabilme şansı, buna bağlı olarak kişinin kendini geliştirebilmesi ve içinden çıktığı kabuğu kırıp özgürce kendi adımlarını atabilmesi, toplumsal sınıf farkını en azından yetişkinlik döneminde bir nebze olsun kapatıyor. Ama ben asla "okuma"ya kişisel gelişim anlamında bakamadım, bence okumak bir zevktir, bir alışkanlıktır, bir rahatlamadır. Kitaplar içinde bulunduğumuz evrenden bizi çıkaran, bazen kaçıran ve uzaklaştıran medyumlardır. Kitap okumayı da sadece bu "uzaklaşma" hissi nedeniyle çok seviyorum, aynen derin deniz dalışlarını sevdiğim gibi.. Bambaşka bir alemde olma hissi..

Çok okuyan biri olarak, çocuktan sonra okuma alışkanlığım değişmedi. Zaman yaratmak da, mekan yaratmak da bence bizim elimizde. Çocuğu emzirirken, uyuturken, uyuduğu zamanlarda okurum ben. Bazen klasik kağıt baskı kitaplar, bazen kindle'da elektronik kitaplar, bazen sosyal medya, bazen dergi, bazen mesleki yazılar. Hiç fark etmez. Mümkün olan her an okurum. Okuduğumu da, kitaplarımı da paylaşmayı, tartışmayı, üzerine yazmayı falan sevmiyorum ama okumayı ve kitapları çok seviyorum. Kızım da sevsin isterim ama nice çok okuyan aileden sırf buna inat olsun diye, hiç okumayan ve kitaplara öfke duyan çocuklar çıktığını gördüğüm için, fazla da ısrarcı değilim tabii.


Onun yanında çok okuduysam da, ilk 1 sene ben Maya'ya kitap vermedim. Ne gereği var ki, zaten versem anlamayacaktı. Emekleme döneminde bir iki kitap aldık, ulaşabileceği yerlere koyduk, kenarını emmek dışında ilgisini çekmedi.


1 yaşından sonra bu birden değişti. Kitaplardaki renkler ve resimler yavaş yavaş ilgisini çekmeye, gerçek hayatta gördüğü eşyaların orda resmedilmesi onu şaşırtmaya başladı. Bunu fark ettiğim anda da her 3 haftada bir yeni kitaplar almaya, kütüphanelerden kiralamaya ve arkadaşlarla değiştirmeye başladım. İlk başta çok büyük ve iki renk kontrast resimleri olan, hatta dokunma duyusuna yönelik kitaplarla başladım, sonra yavaş yavaş daha küçük resimli, hikayeli kitaplara geçtim. Zaten kitapların dış tarafında yaş aralığı oluyor, ona göre ve özellikle Maya'nın o dönem ilgisini çeken nesne ve durumlara göre seçiyorum. Bir kitaba ilgisi 1 haftada geçebiliyor, diğer bir kitap ise kütüphanemizde kalıcı rafında yerini alıp her gün defalarca okunabiliyor.


Yürümeye başladıktan sonra, içine tüm kitaplarını koyduğumuz ağzı açık olan kutusunu göreceği bir yere koyduk ve o kendisi hangi kitabı istediğine karar verdi, gitti aldı ve gelip kucağıma kuruldu (bazen hepsini sırayla elden geçirdik). İlk başlarda kitabın sayfalarını gelişigüzel çevirmesine de ters tutmasına da ses etmedim çünkü çocuk gelişiminde çocuğun gösterdiği yolu takip etme anlayışını (respectful parenting) benimseyen bir anneyim. Zamanla o da öğrendi kitap nasıl tutulur, okunur ve dikkat süresi, odaklanma becerisi arttı. 1,5 yaşında bugün Maya ile yarım saat kitap okuyabiliyoruz. Özellikle dil gelişimi başladığında, resimli bebek sözlüğü türü kitaplar çok hoşuna gitmeye ve kendi parmağıyla işaret edip nesnelerin adını sormaya ve papağan gibi arkamdan tekrarlamaya başladı. Tekrarlama konuşmanın bir basamağı ama çocuğun kelimeyi gerçekten öğrenebilmesi için o kelimeyi farklı ortamlarda doğru şekilde kullanmaya başlaması gerekiyor. Bu süreci hızlandırmak için, mesela resimde bir mandalina varsa, evdeki mandalinayı alıp resimle aynı olduğunu çocuğa göstermek çok olumlu sonuçlar veriyor. Aynı şekilde, kelimelere şarkılar uydurarak da okuma süresini ve ilgisini arttırabilirsiniz. Almanca'nın yanı sıra, İngilizce ve Türkçe kitaplar da alıp, kitapları farklı dillerde okumak da tabii çok çok önemli.


1-2 yaş aralığında üç dilli büyüyen çocuk için kitap önerilerim ise şunlar (eklendikçe güncelliyorum):

- Das kleine Raupe Nimmersatt (Yazar: Eric Carle, Yayıncı: Gerstenberg)
- Piep Piep Piep (Yazar: Soledad Bravi, Yayıncı: Moritz Verlag)
- Bebek dokun öğren serisi, Oyun Zamanı (Türkçe, Pearson Education Yayıncılık)
- Who am I? Baby Animals (Dorling Kindersley Limited)
- Babys erstes Fühlbuch (Usborne Yayıncılık)
- Bizzy Bear Series (Yazar: Benji Davies, Xenos Yayıncılık)
- Pisi Kedi Serisi (Türkçe, Yazar: Lara Jones, İş Bankası Yayınları)
- Bebek Kitapları Serisi (Türkçe, Nesil Yayınları).
- Mein Einschlafbuch (Yazar: Kerstin M. Schuld, Carlsen Baby Pixi Yayıncılık)
- Pop-up Klappenbuch Bauernhof (Dorling Kindersley Yayıncılık)
- Meine erste ministeps Bibliothek (Yazar: Monika Neubacher-Fesser, Yayıncı: Ravensburger)

Kızımdan öğrendiklerim (1+ yaş)

İlk 12 ayda öğrendiklerim azmış bile, bakın buradan okuyun. Geldik yaşamın 2. senesine, Maya 2 yaşına varmadan ondan ve ona annelik yaparken neler öğrendim neler, mercimekli köfteler! (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Ocak: 19 ay emzirebilmeye, hala ağzının köşesinden bembeyaz akan süte şükretmek kadar, emzirmeyi sen sağ ben selamet, herhangi bir sorun ya da travma yaşamadan bitirebilmeye de şükredilebileceğini öğrendim. Ha bir de 19 ay emzirdikten sonra memelerin hiç de sarkmadığını, pörsümediğini, hamilelik öncesi aynı bedene geri döndüğünü de öğrendim.

Aralık: Her ağladığında yanına koştum, kucakladım, kendi duygularıma rağmen (bazen dayanamayacak kadar bunaldığımda, yorgun ve moralsiz olduğumda bile) seni rahatlatmaya çalıştım. Akıntıya karşı kürek çektiğimi, bu ağlamaların bitmeyeceğini çok düşündüm. Bitmedi de. Hala ağlıyorsun, hala kucak istiyorsun, hala çok zorluyorsun. AMA diğer çocuklarla bir aradayken bakıyorum da, elindeki oyuncağı başkasına veren, diğer çocuklar dövüşürken ağlayana cici yapan, duygularını yerinde ve doğru gösteren bir küçük insan olmuşsun sen! Demek ki doğruymuş, nasıl davranırsan, onun meyvesini alırmışsın. Sabreden kazanırmış, büyük resmi görebilmek zaman alırmış. Ben yine yanındayım; korktuğunda, sinirlendiğinde, olumsuz duygular yaşadığında (ki bunların hepsi sen büyürken çokça olacak, öğrendim artık).

Kasım: 16 aylık anneliğin sonunda, klinik psikolog olarak danışanlarıma önerdiğim birşeyi İLK defa kendim de uygulamayı başardım. Kızım tam 30 dakika süren ilk öfke nöbetini geçirdi, kendini yerlere attı, ayaklarını tepe tepe, parkeleri yumruklaya yumruklaya ağladı. Ben de yanında sakince oturdum, bekledim, bekledim, bekledim ve sustuğunda onu kucağıma alıp öpüp okşadım ve sinirlenmesinin normal olduğunu ama bu şekilde yerde tepinmenin istediğini yapmamı sağlamayacağını da gördüğünü anlattım. Demek ki neymiş, başkasına söylemek kolay, kendin uygulamak zor ama imkansız da değilmiş. (Merhaba ilk öfke krizi, ilksin ve biraz erken başladın ama son değilsin, di mi? Dur bakalım öfke yönetimini nasıl öğreteceğiz / öğreneceğiz..)

Ekim: Şu hayatta 3 tür acı olduğunu öğrendim; fiziksel acı, psikolojik acı ve yerde duran lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı.. Evet.

Eylül: Evde ve çevrede çocuk da olmayınca, üzerinden 25 sene geçse bile bazı şarkıların, masalların, oyunların ve sıkılmaya birebir aktivitelerin "ihtiyaç anında" aniden ve kusursuz bir şekilde hatırlayabildiğini öğrendim. Ve ayrıca SOMbaharın rengarenk yaprakları içinde ve su birikintilerinde hoplayıp zıplamanın (ve 'yaşasın kirlenmek'in) sadece tıfıllar için değil, anneler için de süper keyifli olduğunu, ha bir de at kestanelerinin yabani ve acı olduğunu, yenmeyeceğini, yenirse feci cırcır olunacağını öğrendim.

Ağustos: Dördü birden çıkmaya azmeden köpek dişlerine artık resmen köpoğlu köpek denebileceğini ve daha önce çıkan azılardan bile daha fazla, tüm aileyi tam 1 ay gece gündüz süründürebileceğini, bu vesileyle de günde 1 saat uykuyla 1 ay hayatta kalabildiğimi öğrendim ve hemen akabinde "acaba bir mama fight club'mı kursak be Tyler Durden'cığım?" diye sordum içimdeki diğer kişiliğime, henüz gaipten cevap alamadım, beklemedeyim (özetle: hayatta ama yorgunluktan tırlatmış haldeyim).

Temmuz: Anne sütünün çok enteresan bir şey olduğunu, sen ne kadar vermek istersen o kadar nazlandığını, sen ne kadar kesmek istersen o kadar coştuğunu, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını ve "1 yaşından sonra keserim canım, ne o öyle, oyundan gelip anneeeeağ memeeeğ'mi diyecek yoksa eşek sıpası hahahaha" demeçlerimin bana aynen yalatılacağını ve bebeği memeden kesememenin ne tuhaf bir psikoloji olduğunu öğrendim ve montofonluğa kaldığım yerden devam ettim (ben de merak ediyorum bu hikayenin sonu ne zaman ve nasıl bitecek!?)

Haziran: Ayaklarımı aça aça yürürsem, onu ellerinden tutup yürütürken belimin daha az ağrıdığını, neyse ki bu abuk vaziyetin fazla uzamadan yerini pıtır pıtır yürümeye ve hemen akabinde koşmaya(!?) bıraktığını, "yürüyünce işin daha zor, devamlı peşinde dolanacaksın" diyenlerin saçmaladığını, aksine yürüyen çocuğun anneye "oh be!" dedirttiğini, bu sayede istediği yere giden, istediği bıcırıklığı yapabilen bebeğin de rahatladığını veeee düşmelere, çarpmalara karşı en mütiş buluşun içinde Lanolin maddesi bulunan Lansinoh meme ucu çatlak kremi olduğunu, cepte devamlı taşınması gerektiğini öğrendim.

28 Ocak 2015 Çarşamba

Beraber yiyin!

Önceki bir yazıda da bahsetmiştim, bizim kız pek iştahlı bir çocuk değil. Dün akşam da yine hiç bir şey yemeden gitti yatağa, bir bardak ayranla! Bir önceki yazıda, böyle yememe dönemlerinde kendimi suçlardığımı görüyorsunuz ama artık pek umrumda değil, durumu kabullendim. Kilosu düşük ama kendi kategorisinde (tüy siklette kopartmada altın madalyaaaa) kendince büyüyor. Bu konu benim için çözüldü diyebilirim.

Şöyle ki; Maya 1 yaşından beri sofrada bizimle oturup, biz ne yersek onu yiyor. Ona özel yemek de yapmıyoruz, yedirmiyoruz da. Kendi neyi, ne kadar isterse çatalı kaşığı ve son zamanlarda bize öykünerek yemeklere dürtmeye başladığı önü sivri olmayan çocuk bıçağıyla (evet bıçak da veriyorum ve biliyorum bizde çocuğa bıçak verilmez. Aman ne olur ne olmaz. Şeytan doldurur. Hatta bıçağı geçtim, çatal ya da kaşık bile verilmez. Çatal mazallah gözüne batar, kaşık kulağına kaçar - çevirisi: döker, üstünü ve daha önemlisi etrafı kirletir falan) yiyor, sonra ıslak bezine elini ağzını siliyor, önlüğünü çıkarıyor ve kalkıp gidiyor (son zamanlarda bebek sandalyesine de oturmamaya, altına minder konmuş sandalyeye oturmaya ya da direkt ayakta yemeye başladığı için sandalyeden de kendi kolayca iniyor tabii). Kendini yeterince besleyemedi, azıcık yedi gibi kaygılarım yok çünkü kaygılansam, ben yedirmeye kalksam, kitaplardaki gibi 3 ana 2 ara öğün vermeye çalışsam da değişen bir şey olmuyor (evet onları da denedim, tabii ki SS subayı değilim, benim de içimde bir Türk anası gizli, stresli anlarda pörtlüyor).

Maya az yiyen, kilosu her daim sınırda hatta Türk cetvellerine göre oldukça düşük olan bir çocuk. Sanırım yapısı böyle, minyon. Özellikle hastalık öncesi, sırası ve sonrasında günlerce ağzına lokma sokmuyor ve tabii sonunda Afrikalı çocuklar gibi kemikleri sayılıyor. Biraz üzülüyorum tabii, özellikle kemikleri elime gelince, bacaklarını kollarını çıplak görünce falan.. Ama itiraf edeyim, çöp gibi bacaklarına bakarak ağlamıyorum. Son zamanlardaki yorgunluk ve çoklu alanlardaki problemlerle mücadelede fabrika ayarlarım cozuttu heralde, artık ne olursa olsun "koyver gitsin laylaylay" modundayım. Bir de kendi kendine ve istediğini istediği kadar yiyen çocuk mutlu anacığım, sofra esenlik ve barış içinde. Bence önemli olan da bu..

Bir de bizim ağlayan çocuk merkezinden Dr.Nazi'ciğim "sağlığı yerinde olan hiç bir çocuk kendini aç bırakmaz, açlıktan ölmez" dedi ya, ondan da rahatım. Sofrada rahatız, yediğimizden çok konuşuyor, gülüşüyoruz. Zorlamıyoruz. İkram var, ısrar yok. Maksimum 45dk sürecekmiş ya yemekler, sonra kaldırılacakmış önünden, öğün arası da verilmeyecekmiş. Su içtiği sürece isterse 1 hafta yemesin hiiiiiiç önemli değilmiş, acıkınca yermiş. E bekliyoruz elbet bir gün acıkır di mi? Şaka bir yana, yemeyen çocuk fenomeni hakkında hakikaten stres yapmamak lazım, nedenini şurada yazmıştım.

Öyle böyle derken, bu gece yine sadece ayranla yatağa giden Maya fenomeninden sonra, cool'luğa ara verip dedim "acabaĞ bu işlere bir Türk anası titizliğiyle mi yaklaşsam?" yani eve organik sera kursam, çocuğuma çimen sularından balbademli anaç sütlaç muhallebilerine neler neler dürtsem, yedirsem (yedirmek derken, bizim kültürümüzde 2 yaşındaki çocuğa hala yemekleri püre eden ve kendi yediren analar var yahu! Burada çocuğuna kendini geliştirme fırsatı vermiyorsun diye süpürge sopasıyla kovalarlar bu anaları, sosyal açıdan yerin dibine sokar sokar çıkarırlar valla) bir bakayım şu internet camiasında kim ne pişiriyor dediysem.. Amanın bu iş sektör olmuş bebetodaşlar! Ben bir gurme bebek sitesini, bir bu alanda ün salmış olan Annabel Karmel'in kitap ve sitesini bir de şu müthiş kitabı bilirdim. Lakin siz yevrumuzun sadece beslenmesi önemli değil, önemli olan yemek ile sanat arasındaki ince nüansı da yakalamasıdır derseniz, gözünüzü seveyim şu site ye bir bakın, ya da Fransız mutfağından seçme gurme bebek tadları peşindeyseniz şu site de pek şükela (bu arada benim Fransız arkadaşım onların çocukları sadece 4 öğün yedirdiklerini ve kahvaltı dışında asla şekerli şeyler vermediklerini söyler hep, kendi de bebeleri de fıstık tabii). Ve son olarak, işin sanat kısmı için şuraya da bir göz atın derim..

Lakin %100 işe yaradığını kendim bildiğim ve paylaşmak istediğim tek nokta şu; işin sırrı beraber yemek! Sadece ailecek de değil, böyle cümbür cemaat, bebekli çocuklu bir araya gelip beraberce afiyetle yemek. Sadece çocuklar değil bebekler de hoşlanıyor ve en iştahsızı bile hapur hupur yiyor yahu (daha önce de bahsetmiştim, bu yaştaki çocuklarda gelişimsel döneme özgü bazı yemeklere karşı korku ve tepki oluyor, canlı renkler, şık sunum ve mümkünse diğer bir çocuğun aynı yemeği yiyor olması (o yiyor, bir şey olmuyor, ben de yiyebilirim) bu tip korkuların yenilmesinde işe yarıyor). Geçenlerde gittiğimiz bir akşam yemeğinde Maya'nın karides güveç üstüne trüf mantarlı tortellini yediğini fark edince, dedim ki "ya bu çocuğun içine Vedat Milor kaçmış, evde de bu tip şükela tatlar arıyor bu çocuk (oldu canım, sen iste trüf mantarı tarlası kuralım salona biz, karidesler birbirini kovalasın banyo küvetinde, üstü altın tozu ile süslenmiş yaban mersinli creme brulee'lerle gelelim sana, sen yeter ki emret sultanım) ya da her bebek ve bir çok insan gibi o da tam bir "sosyal yiyici" yani yemeğe değil ortama odaklı yemek seçiyor. Enteresan..

Şimdi önümde iki seçenek var; ya kendime çeki düzen verip evde gurme lezzetler üretmeye başlayacağım (hahahayt sesli güldünüz di mi sizde benim gibi) ya da bebekli arkadaşlarla yemek zamanlarında bir araya geleceğim. Bu mudur, budur.