28 Temmuz 2015 Salı

Çocukla beraber yemek yapmak

Avrupa'da da yaşasam, sporuma beslenmeme aşırı dikkat ederek kendim ince kalmayı da başarsam, kendi kendime "yine de Türk anasıyım işte" dediğim konuların başında "yedirme" mevzuu geliyor. Daha önce bizim evin tüy siklet koparmada altın madalya şampiyonunun yememe maceralarını burada ve burada anlatmıştım ve sonra yemeyen çocuğu yedirme çalışmalarımdan nasıl pes ettiğimi ve taktik değiştirip kendisini diğer çocuklarla başbaşa bırakma ve aradan çekilme deneyimimi de burada anlatmıştım. Bunun üzerine zaten ek gıdaya geçtiğinden beri döke saça kendi kendine yeme çalışmaları yapan çocuğum, 1,5 yaşından beri gayet medeni bir şekilde yemeğini çatal bıçakla kendisi yiyor, suyunu bardağından içiyor ve buna rağmen sadece gıdım minnak miktarlarda yediği için kalın kafalı anasına bir türlü yaranamıyordu. E daha ne olsun, pes demezler mi, derler!

Bu durumumu fark ettiğim o noktadan sonra bana bir aydınlanma geldi ve "bırak Allasen yaaaa" dedim. O da ne! "Yemezse yemesin tekniği" meğerse ne şahane bir teknikmiş a dostlar! Gözünüzü seveyim miktara takılmayın, sağlıklı hiç bir çocuk kendini aç bırakmıyor, kendine yeten miktarı kendi biliyor. Az yiyorsa demek ki az yemeye ihtiyacı var, bazı çocuklar yapı itibariyle tüy siklet oluyor, ne yaparsanız yapın yemiyor işte. Önemli olan gerçekten de sizin neyi ne zaman yiyeceğine karar vermenizmiş, çocuğun kendi kendini beslemesiymiş sadece, yediği miktar ise tamamen kendi kontrolünde, kendi seçimi olmalıymış. Vallahi doğruymuş!

Okuduğum blogların birinde iki çocuklu bir anne "ilk çocuğumda aynen doktorların tavsiye ettiği gibi tatsız tuzsuz sağlıklı püreler sundum, son derece iştahsız, yemek seçen bir çocuğum oldu; ikinci çocuğumda ise 6 ay anne sütünden sonra koydum katı gıdayı önüne dişlesin, biz ne yediysek aynısını verdim eline tatsın, döksün saçsın, isterse bir öğünü sadece ekmek dişleyerek geçirsin, hiç umursamadım ve sonuç son derece iştahlı, hiç yemek seçmeyen bir çocuk oldu" demiş, olayı ne güzel özetlemiş işte! Aman boğazına kaçmasın püre yapayım, aman sağlıklı olsun kereviz köklü balık çorbası içireyim derken çocukların içindeki doğal iştahı kaçırıyoruz yahu! Doğru.


Son 6 aydır beraber yemekler, sağlıklı atıştırmalıklar, kurabiyeler falan yapıyoruz; bazısını yiyor, bazısının hiç tadına bile bakmak istemiyor. Hiç sorun etmiyorum. Önemli olan beraber mutfağa girmemiz, beraber çalışmamız, beraber yaratmamız. Sonuç ürün yenmiş, yenmemiş..


Yaptıklarımızın bir kısmını alta, yapmaya çalışıp çuvalladığımız için orjinalinden aldığım fotoğrafları da üste koydum.


Bunlar bizim en çok sevdiklerimiz; fesleğenli pestolu ya da türlü türlü soslarla hazırlanmış makarna, krem peynirli sebze parçalı kahvaltılık ekmekler, rengarenk meyve salataları, çeşit çeşit malzemeli pizzalar ve yulaf ezmeli, içine kuru üzüm, toz fındık, hindistancevizi, çeşitli meyveler koyup, Agav ya da elma şurubuyla katılaştıracağınız kurabiyeler (en üstte) gibi bu yaş grubu çocukların kendi elleriyle hazırlayabilecekleri yemekler ve sonunda yemeseler bile sizinle beraber zaman geçirip birşeyler ürettikleri bu aktivitelere bayılıyorlar. Şiddetle tavsiye olunur!

Ha bir de, tabii ki en önemlisi çocuğa kendimiz örnek olmak. Ben de eşim de tencere yemeği pek sevmiyoruz, "pişirmek"ten ziyade "hazırlamak" yani böyle sanatsal pizzalar, salatalar, dengeli ve göze hitab eden yemekler yapmaktan ve yemekten hoşlanıyoruz. Fakat diğer anne bloglarına bakıyorum da, insanlar gayet normal, sıradan yemekleri "ay bugün bunu yaptım" diye nasıl satıyorlar, inanamıyorum. Dengeli ve süslü olsun diyerek "hazırladıklarımızı" yemekten saymayıp "ben yemek pişiremiyorum" derken, aslında normal bir blogger annenin mutfağından daha sağlıklı beslendiğimizi fark ettim, şaşırdım. Bol sebze, bol salata, tahıllı ekmek ve un, az hayvansal bol bitkisel protein, tohumlar, baharatlar, yemiş ve meyve.. Bizim evde sadece zeytinyağ ve kahvaltıda eşim için tereyağ olur, şekeri 3 yılda bir yenileriz, salatayı "zaruretten" değil severek yeriz.. Ne bileyim, bunu özel de hissedip tarif marif vermeye de kalkmayız. O nedenle tuhaf geliyor bana bloggerların son derece sıradan "bugün ne pişirdim" yazıları. Hep bildiğimiz yemekler; madem sosyal medyada paylaşıyorsunuz, azıcık yaratıcılık, minnacık farklılık bu kadar zor mu bayanlar yahu?!

Son olarak; yukarıda Maya'nın en sevdiği yiyecek; normalde 3 Euro olduğu halde, köşesi yendiğinde cezası 10 Euro olan bu yandaki park yeri biletleri.. Ben ettim siz etmeyin ;)

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Çocuklardan ve umuttan..

En çok da şu yandaki fotoğraf içimi acıttı. Umudun, gerçekleşecek hayallerin, naifliğin ve kırılganlığın fotoğrafı çünkü..

2000 senesinin yılbaşı gecesi, benim hayatımın en güzel yılbaşı gecesiydi. Üniversite yıllarımda gönüllü olarak çalıştığım bir uluslararası çevre sivil toplum kuruluşunda, bir kampanya düzenlemiş ve 1999'daki büyük depremden çok yara almış olan Değirmendere'li çocuklar için kendimiz ve destekçilerimizden hediye gelen oyuncakları iki ay boyunca temizlemiş, onarmış, sınıflamış, paketlemiş ve çocuklar için hazır hale getirmiştik. 31 Aralık öğleden sonrası 15 kişi ve koca koca çuvallara dolan hediyelerimiz bir minibüse doluşmuş, sırtımıza sadece birer el çantası ve uyku tulumu almış, şarkılar türkülerle güle eğlene akşam saatlerinde Değirmendere'ye varmıştık. Bir arkadaşın yerlere uyku tulumlarımızı atıp uyuyabilmemiz için ayarladığı köy evinde, hemen ilk iş ısınabilmek için ocak yakılmış ve sonra herkes köy evinin karlarla kaplı ıssız ve sakin ön bahçesinde yakılan ikinci mangalın çevresinde toplanmış, gruplara ayrılmıştı. İlk grup kendimize ufak tefek yemelik bir şeyler hazırlayacak (mangalda pişirilen vejeteryan ürünler, ekmek ve peynirdi o yılbaşı menüsü), ikinci grup hediyeleri dağıtacak, sonra her iki grup birleşip yenilecek içilecek, plastik poşetlerle kar kaplı tepeciklerden aşağı kayılacak, herkes birlikte bulaşıkları yıkayacak ve o sıcacık eve bir dakika olsun girilmeden sabah edilecekti.


Yemekle pek alakam olmadığı için hediye dağıtan ekipteydim. Kilometrelerce yol yürüdük o gece, elimizde fenerlerle, sırtımızda çuvallarla. 3-4 kişilik gruplar halinde civar köyleri dolaştık, kapıları çaldık, "bu evde çocuk var mıııı? çık dışarıyaaa" diye bağırdık. Biz onlara hediyeler dağıttık, onlar bize ev leblebisi, sıcak shlep ya da çay verdiler, evde yeni pişmiş odun ekmeği verdiler, yoğurt verdiler. Kiminin evinde yarım saat oturduk, kiminin evinde 5dk oturduk ama hepsiyle sohbet ettik, çocuklara oyuncakları verdik.


Yüzlerindeki gülümsemeyi unutamıyorum. Bir de kendi yüzümdekini.


Gece yarısına kadar gezdik, saat 00.00'da en sevdiğim arkadaşıma sarıldım, sonra diğer arkadaşlarıma sarıldım, biri yanında harika bir kırmızı şarap getirmişti, bardak falan olmadan direkt şişeden paylaştık, sonra kaybolduk, karların arasında yuvarlandık, bir ara kartopu oynadık, bir ara diğer gruplardan birini bulduk, yukarıda inanamayacağınız kadar güzel, açık, yıldızlı bir gökyüzü vardı. Dolunay da vardı diye hatırlıyorum ama eminim bu hafızamın sevimli bir oyunu bana.. O kadar da olmaz heralde (ama çok net pırıl pırıl parlayan karlar içinde, ay ışığında şarkılar söyleye söyleye yürüdüğümüzü hatırlıyorum).


Köy evine gittiğimizde ortada yemek falan kalmamıştı. Tabii, bulaşık da :) Ama kimse sorun etmedi çünkü zaten köy ekmeğiyle, yoğurtla, leblebi ve bozayla tepeleme doymuştuk. Açıkcası hiç ikram olmasaydı da ruhumuz doyardı o gece eminim..


Sonra o efsanevi plastik poşeti kızak edip saatlerce kaymak dönemi başladı. Sabah 5 gibi gülmekten, defalarca kaymaktan derisi soyulmuş ve eminim mosmor olmuş totomdan yorgun, bizim köy evinde beni bekleyen uyku tulumumun içinde uyumuş kalmıştım. Ertesi sabah kahvaltı bile yapmadan çıktık, ben Ankara'da toplanan aileme, kimi memleketine, kimi boş öğrenci evine döndü ama o yılı ne zaman hatırlasak gülümseriz; saflığımıza, güzelliğimize, çocukluğumuza.....


O çocuklardan ne istediler bilmiyorum, anlamıyorum ama o çocuklarda aslında bizi vurdular, bu anlattıklarımı vurdular, umudu vurdular (yine, kahrolsunlar ki yine yeniden..)Allah ailelerine, sevdiklerine sabır versin. Bizlerin de unutursak kalbimiz taş olsun..

İşte Kobane'de bunlar olacaktı. Kar yerine kum, boza yerine mırra. Başka da fark olmayacaktı eminim. Yani "ne işleri varmış orda, otursalarmış oturdukları yerde" dedikleri çocukların işleri güçleri kavgaları buydu işte, bu kadarcıktı..

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Çocuktan sonra evlilikte değişen şeyler

Ya aslında bu konuda hem de ciddi ciddi yazmıştım (hatırlamak için buraya tık tık) ama bu yazmakla bitecek bir konu değil, pek tabii ekşın dolu evlilik ve ebeveynlik hayatımızda olmuyor ki bir saniye yepyeni bir anektod yaşanmasın, "e ben bunu yazmaz mıyım?!" hissiyle dolup taşılmasın.. Bekar insan "evlilikten önce seks yapılır mı" derken, biz asıl evlilikten sonra seks yapılır mı?; inançlı insan "ölümden sonra hayat var mı?"yı ararken, yine biz aslında çocuktan sonra hayat var mı? gibi sorunsallarla boğuşuyoruz.. Öyle değil mi sevgili bebetodaşlarım? Şu hayatımızın geldiği noktaya bakın bi Alla'şkına..

Dün eşimin liseden çok yakın bi arkadaşı, onun burda adet ve moda olduğu üzre evliliksiz yaşam arkadaşı ve dedikodulara göre sürpriz yumurtadan çıkmış bulunan 2,5 yaşındaki kızları ile biz Mr., Ms. & Miss Kod Adı Ekşın, şehrimizin güzide bir Bira Bahçe'sinde buluşup 4 saat kadar birbirimize "çocuktan sonra nasıl da eğleniyoruz, nasıl da mükemmeliz" diye aşık attık. Onlar yediler mi bilmiyorum ama ben yemedim, iki Uzak Doğu'ya gittiniz (birinde bebek 2 aylıkmış) kolunuzla ve görmek istemediğim bir tarafınızda renkli dövmeler var diye cool çift, havalı ebeveyn olmuyorsunuz işte, yemezler. O satır aralarını okudum ben yevruuum, diyordu ki "senede 1 kez tatile çıkabilmek için ikimiz de eşek gibi çalışıyoruz, çocuğumuzu günde 2 saat bile göremediğimiz için al işte şurda oynamak yerine kucağımıza yapışıyor, cok cok parmak emiyor, evde taze yemek ne gezer anca bira bahçesinde yemekten o renkli dövmelerin üstüne döt-göbek bağladık, bira bahçesi dediysem o da anca ayda yılda bir, böyle kendimiz gibi çocuklu biriyle gidersek, onda da 8'de evdeyiz, çocuğun uyku saati geliyor, mızmızlanıyor, nasıl başa çıkılır bilemiyoruz". Okudum ben bunları sizin o alelacele topuz yapılmış saçınızda, tek göze çekilmiş diğerine unutulmuş rimelinizde, şortunuzun altındaki delikte, eşinizle aranızdaki "canım? canın çıksın!" muhabbetinde..

Hayır, sakın yanlış anlamayın. Eleştirmek, aşağılamak değil. Hepimiz arada ipin ucunu kaçırıyoruz tabii ki arasıra ben de topuzlu, altı delinmiş üstelik ikisi farklı renklerde çoraplı, canım diyene son noktasına dek doldurulmuş kirli bebek beziyle saldıracak halde olabiliyorum. Yorgunluk, tek başınalık, ikide bir hastalık, tükenmişlik... Çocuğu olan, bakıcısı, anaokulu olmayan, ya da olup da bin farklı işe yetişmeye çalışan herkes bilir, yaşar bunu. Normal. Eleştirmiyorum. Ama bazısı bunu "hayat felsefesi" yapıyor yahu, devamlı olumsuz, devamlı yakınma, devamlı "vah bana vahlar bana" halleri. Daha beteri, bazısı dıştan mükemmel içten perişan, bir mükemmel annelik hırsı, bir anlamsız telaş, özentili haller. Yahu bırak, saçını topuz yap, makyajın olmayıversin ama enerjin olsun, neşen olsun, umudun olsun! Çamurda oynayan şu çocuklarla bana bak, ayağımızda donumuz yok, hatta ben virüs kapmışım cor cor ishalim, o gün yeni yıla giriyoruz ve yemeği bırak bisküvi bile bulamamışız kahveye banacak hatta ilerleyen saatlerde patatesin kabuğunu cips yapıp (içine ne olduğunu bugün bile bilmiyorum) önümüze yılbaşı yemeği diye atacaklar ama suratlardaki mutluluğa bak, Malawi'li çocuklar bunlar.

Kendinle, durumunla azcık dalga geçmeyi bileceksin dostum. Yoksa bu hayat valla geçmez, haberlere baksana dünyada çok moktan işler dönüyor, kafayı takarsan bittin.

Bak şimdi, evlilik çocuktan sonra değişir mi diyorduk. Ya değişmez mi, hayat değişiyor günden güne. Ama aynı kalan değerler olmalı, saygı, heyecan, aşk, samimiyet, yalan söylememek, saman altından su yürütmeye çalışmamak. Yıllar yıllar önce sen bu adamda ne sevdiysen, onu sevmeye devam etmek, değiştirmeye çalışmadan kabul etmek. Bunları sağlayınca valla tavşanlar gibi seviyor seviliyorsunuz. Geçen yıllar, hayatın yükü, çocuk falan hiç bir şeyi değiştirmiyor.

Bizde çocuktan sonra değişen bir kaç şey oldu ama bak:

1. Çocuktan önce eşimin yumurtasını şahane rafadan yapabiliyordum, tam böyle beyazı pişmiş sarısı akışkan. Çocuktan sonra mümkünatı yok beceremiyorum, ya katı oluyor taş gibi adam kafama fırlatsa kafam çatlar, ya beyazı da sarısı da cıvık cıvık ivvvrenç. Yok tutturamıyorum, bu yeteneğim çocuktan sonra yok oldu.
2. Erkek kişisi klozet kapağını kapar oldu! Yılların ilişkisinde başaramadığımı 1,5 yaşındaki kızım 1 seferde halletti, meğerse babanın bardağını alıp klozete sokup çıkarıp "suuuu, iç iç" demek ve dudaklara doğru götürüvermek yeterliymiş. Koca kadınım, bu benim hiç aklıma gelmemişti bak.
3. Çocuktan önce cilveleşmek şartlı koşullu bir eylemken (yahu çarşafları daha o gece değiştirdim diye, ay bu gece yorgunum yarına kalsın diye, yüzüme krem sürdüm biraz emsin diye sevişmeyen çiftler biliyorum ben), çocuktan sonra tek bir şart oluyor: çocuk uyudu mu, zaman mekan hiiiç fark etmez, direkt fırlaaaa.

Valla başka da bişey değişmedi sanırım ;) Sizde?

16 Temmuz 2015 Perşembe

Zorba çocuklar ve annelerinin elinden kurtulma rehberi

Türkiye'ye her gidişimde şaftım kayıyor. 10 senedir yurtdışında yaşıyorum ama çocuklu bir bağyan olarak son 2 senedir tatil niyetine Türkiye'ye gelişlerimde yaşadıklarım paha biçilemez. Daha önceki yıllarda 35+ derecelerde fanilasız ve çıplak ayak dolanan çocuğuma musallat olan "üşür o üşür"cüleri, her konuda fikri olan teyzeleri falan anlatmıştım, bunlardan kurtulamadım ama üstüne çok daha enteresan tiplemeler eklendi. Yazmazsam çatlarım da, zaten sizden email ve mesajlarla gelen feryatlar da bu konuda bir yazı yazmamı tetikliyor, üstelik son bir haftadır okuduğum bloglar birer birer bu konuda yazar oldu. Yani hepimizin derdi aynı: havaların ısınmasıyla eve hapis evladını çocuk bahçesine salan ve kendini de diğer annelerin ayağına dolayan anneler ve onların ciyak ciyak, vurdulu kırdılı, zorba çocukları.. OYH.

Almanya'da yok mu diyeceksiniz. Olmaz mı!? Var tabii ama burada hem çocuk sayısının azlığı, hem çocuklarla büyüklerin dünyasının genellikle teğet geçen, çok nadir azıcık parmak uçlarıyla birbirine değen sosyal yapısı, hem de zorba davranışa verilen değer ve tepkinin farklılığı nedeniyle, çok sık değil. Bu nedenle ben bu durumun vahimetinin farkına anca son Türkiye tatilimizde vardım. O ne öyle ya!? Çocuklara ayrı analarına ayrı şaşırmış haldeyim! Ben bizim kızı "çok sesli sanat musikisi" sanarken, meğer benim çocuğum bir melekmiş..

Daha uçakta başladık maceraya. Malum Türkler çocuk seviyor, bolca yapıyorlar. Buraya kadar iyi hoş da, yaptıktan sonra ortaya salmak, dahası sosyal medya "çocuğumuza aman annecim demeyelim, aşkım demeyelim" diye birbirine girmişken, "gel dedim Allahın belası", "bir çarparım bir de yer çarpar" gibi şaşırtıcı hitaplar..? Neyse bağrış çağrış indik Türkiye'ye. Yattık kalktık gittik deniz kenarına. Güzel güzel minderler şezlonglar yapmışlar, mis gibi gölge, turkuaz su, sakinleşecek rahatlayacağız ama mümkün değil, her yerde bir çocuk sesi, onu bastıran ciyak ciyak bir anne sesi. Devamlı "yapma, hayır, bırak dedim, vurma, itme dedim, senin değil o, kardeş o küçük, paylaş oyuncağını yoksa hepsini koyuyorum torbaya bir daha da vermiyorum"lar. Amanın. Nasıl olumsuza odaklı, kısıtlamacı, cezalandırıcı bir toplumuz! Ben bana karışan teyzelerden dert yanarken, bir baktım herkes ama herkes birbirine karışma halinde. Hele ki küçük bir çocuksanız, sizin hiçbir surette seçim hakkınız falan yok, her yaptığınız yanlış. E ben olsam ben saldırırım sağa sola, insanın içinde öfke birikir yahu..

Oyuncaklarını paylaşmayan çocuğa n'apalım demişsiniz. Bırakın. Bırakın paylaşmasın, belki "aidiyet hissi"nin gelişim evresinde, kendine ait birşeyler olsun, şu dünyada onun da bir yeri olsun istiyor.. Tabii ki "hadi beraber oynayın, bak beraber oynayınca nasıl eğlenceli oluyor, sen bir oyuncak al, birini de ona ver" diye yüreklendirmek lazım ama bırakın yahu, kendi oyununu kendi kursun, istiyorsa tek başına oynasın, oyuncağını paylaşmasın.

Oyuncağı alınınca ağlayan çocuğa n'apalım demişsiniz. Bırakın. Bırakın oyuncağını kaptırsın, hayat her zaman onun kazanacağı bir oyun değil ki. Bazen de onun istemediği sonuçlar ortaya çıkacak, bazen haksızlığa uğrayacak, yenilecek, canı acıyacak. Tabii ki ona alternatif sunun, "bak o senin oyuncağınla oynamak istedi, sen vermek istemedin ama o zorla aldı. Merak etme biraz oynayıp geri getirecek çünkü o senin oyuncağın. Hadi sen şimdi bununla oyna" diyin. Diyin ki problem çözme, alternatif sonuç çıkarma becerisi gelişsin.

Çocuğum itilip kakıldı hatta belki hırpalandı, ya da benimki komşunun çocuğunu ısırdı, tırmaladı n'apalım demişsiniz. Ha işte o noktata kaplan kesilin. İtişme, dövüşme ne sizin ne başkasının çocuğunun yapmasına izin verilecek bir davranış değil. Mümkünse işaretleri önceden fark edip olayın öncesinde müdahale edin. Özellikle yaş ve bedensel özellikleri farklı olan çocukları iyice tanıyana dek yalnız bırakmayın, tekrarlayan zorbalık davranışında çocuğun ailesiyle iletişime geçin. Zarar gören çocuğu kucağınıza alın, öpüp severek ne olduğunu anlatın ve bunun doğru bir davranış olmadığını, diğer çocuğun haksız olduğunu yanlış davrandığını, kendisinin duygularını anladığınızı ve yanında olduğunuzu belirtin. Çocuklar genellikle itilip kakılmaya karşı çok duygusal tepkiler vermezler, çabuk unuturlar ama sizin davranışlarınızdan etkilenir, siz nasıl davranıyorsanız, onlar da o şekilde davranırlar. Yani siz diğer çocuğa bağırırsanız, ailesiyle kavga ederseniz, olayı gereksiz yere büyütürseniz, bir sonraki zorbalık davranışında çocuğunuzun daha fazla ağlayıp bağırdığını görürsünüz. O nedenle sakin kalmak, duygularını ona sözlü olarak tekrar açıklamak ve bu olayın bir hata, istemeden olan bir olay olduğunu söyler ve olumluya odaklanırsanız, çocuğunuz da olayı fazla büyütmeden unutur gider. Tabii ki tekrarlayan zorbalık bunun dışında, o zaman gerekli mercilerle iletişime geçmek ve çocukları birbirinden uzak tutmak ve zorba çocuğun yaşına uygun cezalandırılmasını, zarar gören çocuğun duygusal anlamda desteklenmesi önemli.

Bir de tabii işin anneler kısmı var. Ne yazık ki bazı anne babalar çocuklarının, özellikle erkek çocuklarının atılgan ve hakkını yedirtmeyen türde insanlar olmasını istiyor. Dahası çoğu anne baba kendi çocuğunun diğer çocuklardan daha "önde" ve "kazanan" olmasını hedefliyor. O nedenle zaten her oyun parkının olmazsa olmazları "sizinki kaç aylık? sizinki yiyor mu, uyuyor mu, vs vs" gibi cevaben "sana neeee" diye haykırmak istediğiniz sorular oluyor. Ama bunlar hep aslında yetersizlik hissi, kompleksler ile ilişkili. O nedenle fazla takılmamak en doğrusu..

Kendimiz gibi düşünmeyen anne babaların arasında yaşıyoruz ve onlarla bir arada yaşama yolunu bulmamız lazım. Ya hiç iletişime geçmeyeceksiniz (bu çocuğunuza "asosyal ol" mesajı verir), ya sinirinizi bozan kişiye karşı duracaksınız (bu çocuğunuza "asabi ol" mesajı verir), ya da aklınızı kullanacak, kendinizi ve çocuğunuzu ezdirmeden ve karşınızdakini de fazla kafanıza takmadan kısa ve öz kibar ve mesafeli cevaplarla bu tip insanları eli boş geri yollayacaksınız (bu da çocuğunuza "olay benim kontrolümde, dış etkiler benim psikolojimi ve davranışlarımı bozmuyor" mesajı verir). En güzeli de aslında mizahla yaklaşmak, mesela "kaç aylık" diyene "ooohooo çook aylık valla artık ay hesabı saymıyoruz biz" diyip kestirip atmak, "yiyor mu" diyene "her insan gibi acıkınca yiyor" demek ve gülümseyip hop sağ tarafa dönüvermek. En güzeli..

Bir de ufak acemi anne halleri anektodu verip kaçıyorum, hatırladıkça hala kızarır ve gülerim. Geçen sene yine tatil için gittiğimizde, kahvaltıya gittiğimiz cafede babanın teki başıma musallat oldu. Bildik sorular yine kaç aylıkla başladı, ama öyle iyi niyetli tanışma ve oyun oynama amaçlı değil, bildiğin seninki / benimki karşılaştırması."Hiç çekemiycem" diye düşünüp kızın yaşını 6 ay küçülttüm. Adamın gözleri pörtledi, o yaşta kendi kendine yiyen, bıcır bıcır yürüyen, tek tük konuşmaya başlamış çocuk ile kendinin "az gelişmiş tosuncuğu"na bakıyor bakıyor anlam veremiyor. Karısına da söylemiş ki ben hesabı vermek için kalkınca kadın tüm cafeye bağırırcasına "ay 6 ay bu kadar mı fark edermiş" diye bir feryat kopardı, gözleri falan dolmuş kadının hırstan. Valla kendileri kaşındı ama zaferime gülemedim çünkü acıdım da kadına, bir daha da kızın yaşını öyle küçültmedim. Yani yalan dolan da bu tiplerden kurtarmıyor, ben yine bildiğiniz "özgüveni tam ve azıcık keçileri kaçırmış hafif çatlak hafif asosyal anne" olmaya devam.. Oh missss. Benim gibi anneler bana yeter, benimki gibi çocuklar da Maya'ya yeter, yani sevgili minnakdaşlarım, biz bize yeteriz rahat olunuz ;)

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Annem, kaynanam ve kızımla "tatil"

Ebeveynliğimizin 2. senesini geride bıraktığımız şu günlerde saman altından su yürütmeyi de yavaş yavaş öğrenir hale geliyoruz. Misal "çocuğu bir aile büyüğüne kakışlayıp kafanı dinlemek" konusunda gemi azıya almış vaziyetteyiz. Almanya'dayken babanne ve dedeye bırakıp, eller havaya, gece çıkmalar, Türkiye'deyken anane ve dedeye bırakıp arkadaşlarla buluşmalar derkeeeen, günün birinde koca bir yaz tatilinde çocuğu aile büyüklerine kargolayıp "hiç bitmeyecekmiş gibi bir yaz" geçirmek amacıyla, ilk denememizi gerçekleştirmeye karar verdik. Verdik de ne oldu, evdeki hesap çarşıya uydu mu, HAYIR.

Bu yazı 2 büyükanne ve 2 büyükbabanın beraberce 1 adet torunla nasıl başa çıkamadıklarının hikayesidir. Neden böyle oldu peki?! Çünkü "Türk büyükannesi VS. Alman büyükannesi" neymiş, öğrendik.


Türk büyükannesi ve dedesi ne kadar "olayın tam merkezinde, içinin de içinde" ise, Alman büyükannesi ve dedesi o kadar "dış kapının dış mandalı" halindeydi. Ben zaten daha bavulu hazırlarken Beyaz Atlı Prens'e "bak senin annen benim annem özledi ayıp olmasın şimdi almayayım kucağıma der, benimki de aklını üstün hizmet, aşırı misafirperverlikle bozar, bu kız yine bizim başımıza kalır" dediydim. İşte ne oldu, aynen! Kayınvalidemle pederim Maya'yı toplam 3 defa falan kucaklamışlardır, onun dışında kendileri bizzat benim hayallerim olan deniz kumsal kitap okuma üçgeninde muhteşem bir tatil geçirip "oh la la burası cennet, bu falezlere kurulan güzel ev, bu turkuaz deniz, bu kirazlar.." falan diye diye döndüler memleketlerine.. "Maya nerde?" desek "Maya kim?" diyecekler..

Ama vallahi annemle babama da bir altın madalya, bir takdirname, bir maşallah falan takmak istiyorum, o nasıl bir misafirperverlikti yahu, kendilerini aşmışlar bizimkiler. Özellikle de yemek konusunda. Vallahi tatil öncesi bikini rejimindeydim 48.5kg gitmiştim, fıstık gibi pozlar verecektim sizlere ama annem sabah ayrı akşam ayrı ziyafet çekti (öğlen yemedik artık), evdeysek Halil İbrahim sofrası, dışarda köy kahvaltıları, limanda balıklar. 49.6kg döndüm (hayatımda ilk defa bir deniz tatilinden kilo alarak dönüyorum). O karikatürdeki gibi "nası yedik ama!". Bir de Ramazan ayı yahu, utanmaz arlanmazlar...! Babam hepimizin yerine oruçluydu yazık, cennetlik adam, kayınlara biraları almış asker gibi dizmiş buzdolabına. Önüne geçip bir de "ay baba kusura bakma, sana da ayıp oluyor ama" diye diye yedik yani pes. Son gün bir de mangal yaktırdık adamcağıza, balkonda denize karşı efil efil. Orucun son saatlerinde köfteleri yelpazelettik (ama kimseninki de babamın mangal köftesi gibi olmuyor). Cehennemde aynen o köfteler gibi yanacağız diyeceğim ama yanan da sadece sap gibi ben olacağım, eşim ve ailesi protestan hıristiyan, malum cehenneme inanmıyorlar.

Yani anlayacağınız, bizimkiler tipik Türk "yemeyelim yedirelim, eylenmeyelim eyleyelim" mantığındalar, misafirperverlik alanında saçlarını süpürge etmekten perişan oldular. Ötekiler de tam Alman, "yiyelim, eylenelim" mantığındalar (ay aynen sado-mazoşist bir ilişki aslında, alan memnun veren memnun, ben ortada tek başıma hassasiyet yapıyorum sanki manyak mıyım neyim). Zaten erkekler doğaları gereği gayet rahat tipler; eşim babam, kayınpederim "doğal mutlu". Annemle kaynanam birbirlerine karşı kibarlıktan kırılıyorlar. Maya şımarıklıktan coşmuş. Ben de kitap okudum vallahi yahu, sevgilimle ikidebir de kendimize zaman ayırabildik ayol. Yani düşününce, bundan iyisi can sağlığı.. Deniz de muhteşemdi ya, günde 2 defa girdim, kulaç kulaç kucaklaştım (bak bi ona doyamadım..)

Aslında dinlendik de diyebilirim bu cümbüşte, en azından uyuduk bol bol. Hatta dediğim gibi bizim Almanlar pek memnun kaldılar, eşim "ya bu aileyle tatil olayı aslında güzel bişeymiş, kışın hepberaber Seyşeller'e mi gitsek" dedi yahu! İşin garibi fena da fikir değil sanki.. Ay neyse, özetle, annem, kaynanam ve kızımla tatil tahminimden çok daha güzel ve rahat geçti itiraf edeyim. Ben kendim kasılmışım aslında herkes "yazlık yer" mantığında rahattı (ve evet sevgili J. kayınvalidemi ailecek çırılçıplak gördük, evde, plajda, yanlışlıkla tuvalette falan, ne ararsan var.. İçine doğmuş! (ya da Almanların çıplaklık konusundaki rahatlığı diyeyim..) ne diyeyim..)

Yine de evim evim güzel evim, bulutlu hafif yağmurlu güzel Münih'im.. Tekrar hoşbulduk.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Ce-e diyip kaçıyorum!


Geçtiğimiz hafta Münih'te o kadar şahane bir hava vardı ki, bırakın bloğa uğramayı, eve dahi girmedim doğru dürüst. Bu diyarlara bizim anladığımız anlamda yaz çok kısa süreli uğruyor, uğrayınca da biz ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Hani 20 derecede çırılçıplak soyunan, buz gibi denize atlayan turistler vardır ya, işte bu acaip davranışlarının nedeni bu kısacık yazın %500 kıymetini bilmek ve her saniyesini doya doya geçirmek.. Ben de artık böyleyim, azıcık güneş açsın, fırlıyorum dışarıya. Biliyorum ki bu memlekette gerçekten de 2 mevsim var; kış ve Temmuz ;)


Daha 2 hafta önce 13 derece olan hava, bu hafta başından beri 30'lu derecelerde ve bugün rekor derece 36 bekleniyor! Bu bize hiçbir şey değil diyeceksiniz ama Avrupa için ciddi bir derece gerçekten (yaşlılar ve hastalar 30 derecede sıcaktan ölüyor diye bir sürü haber okumuşsunuzdur, bizim yaşlılar 30 derecede yün patik, fanila falan giyerler halbuki). Bu hava her yaz maksimum 2 hafta böyle gider, sonra hop geri 20'lerin başına düşer. Ağustos 2. haftadan itibaren de artık sonbahar başlar, siz pastırma yazları yaşarken biz paltolara geri döneriz.. Olsun yine de seviyorum artık evim dediğim bu diyarları, fotoğraflayarak size de tanıtmak istedim evimi ve evimin çevresini. Bazısı 1-2 senelik fotoğraflar ama olsun, buralarda hayat pek değişmiyor, herşey aynı kalıyor. 


Gördüğünüz gibi bize tüm 1 hafta, 3 aylık yaz tatili gibi geçti.. Bol bol dere ve göl kenarına gittik hatta buz gibi suya atladık, bol bol doğayla içiçe zaman geçirdik, yemeklerimizi bile çoğu zaman piknik şeklinde ya da bahçeli restoranlarda yedik. Evde olduğumuz saatlerin de tamamını balkonumuzda ya da bahçemizde sulu sulu oyunlar oynayarak geçirdik. 2 haftalık yazın bu ilk haftasının %500 keyfini çıkarttığımı söyleyebilirim. 


Şimdiyse kendimi aşıp gerçekten minicik bir bavulu 3 kişilik ailenin tatili için hazırladım (ya söyleyin bana, mayolar, mayo üstüne giyilecek bir takım şeyler, efil efil birkaç giysi, birkaç don ve tuvalet malzemeleri dışında insanın neye ihtiyacı var Allahaşkına, gittiğiniz yerde tamamlarsınız eksikleri yahu, o koca koca bavullara ne koyuyorsunuz gözünüzü seveyim?!) 

Bugünden itibaren 1 hafta Türkiye'ye ananemin evine, anne babama gidiyoruz. İzninizle bloğu da tatile sokuyorum; sadece deniz, kitaplarım, bol bol kiraz ve karpuz ile bol bol uyku ve dinlenmek; tek hedefim bunlar! Bu sefer bizimle birlikte eşimin annesi ve onun eşi de geliyor yani ilk defa böyle cümbür cemaat bir arada, kayın tombalak tatil yapacağız! Bu da beni hem geriyor, hem de "2 büyükanne 2 büyükbaba varken, ben eşimle başbaşa tatil yapabilir miyim acaba?" diye de heyecanlandırıyor. Dur bakalım bizi ne maceralar bekliyor! 14 Temmuz'da görüşmek üzere, hepinize iyi haftalar diliyoruuuuum (beni özleyin anacıĞm)

29 Haziran 2015 Pazartesi

7 Doktorlu Hürmüz'ün son absürd macerası

Vallahi bile bile yapmıyorum dostlar! Ama gün geçmiyor ki "absürd haller" konu başlığı altına yeni bir macera eklemeyeyim.. 7 kocalı Hürmüz'ü bilir misiniz, ha işte onun bir versiyonu bizim evde vuku buldu, hipokondriyak mıyız neyiz bilemedim, bizim kızın resmen 3 hatta artık gitmediğimiz Ağlayan Çocuk Merkezi'ndeki o ulvi Dr. Nazi'yi de sayarsak (niye sayıyoruz ben de bilemedim ama gerek 7/24 ağlamalı günlerden, gerekse macera dolu emekleme kampı ile hatıralarımızdan asla silinmediği için onun o özel yeri kalbimizde hep kalacak tabii) 4 adet doktoru oldu (daha annemlere kalsa bir de Türk doktor edinmemiz şart aslında ama hiç girmeyin ona). Allah'a şükürler olsun ki sağlıklı bir evladımız var ama buna rağmen 4 doktor neyin nesi derseniz, hakikaten Manyak Mıyız Neyiz Yahu?!

Maya'nın ilk doktoru son derece bilgili, sakin, hoş bir adamken, aynı zamanda da zamanı sıfır bir adam olduğu için ve bu durum bana, 1000 sorulu acemi anne'ye hiç mi hiç yaramadığı için, uzuuuun aramalar ve 1 seneye yaklaşan bekleme listesine girme mücadelesinden sonra (burada yazdıydım uzatmayayım), hayallerimizdeki doktora kavuştuk biliyorsunuz. Maya doktorunu çok seviyor (kontrolden sonra verdiği ayıcık şekerlerin etkisi mi dediniz? duyamadım?) ve de gerisin geri zamansız ve amansız doktor numero 1'e dönmeye hiç mi hiç niyetim yok. O defteri kapadım. Kapadım da anacım, defter kendi kendine geri açıldı yahu!

Maya'ya burada rutin yapılmayan ama bol bol ve maceralı maceralı seyahatler eden bir aile olarak bizim ekstradan yaptırdığımız Hepatit A aşısının 2. ve son dozu'nu yaptırma zamanı gelince, ben aklımsıra bir kurnazlık içine girip "doktorunu seven çocuğa hiiiiç boşuna travma yaşatmayayım, şu acılı aşı macerasını zaten sevmediği ve ağladığı 1 numaralı doktora yaptırayım, heheheyt nasıl da cinim ama" diye düşünüp aldım randevumu gittim eski doktora. Lakin eski doktor biraz da eski kafalı bir doktor, ve ben aslında bu doktoru bu kafa yapısından da bıraktıydım (kahrolsun anne beyni, unutmuşum bu detayı). Yahu sevgili doktor, yap aşını çık kardeşim! Olmaaaaz! Çocuğu soyduk, orasına burasına bakıyoruz, gelmişken kilosuna boyuna bakıyoruz, o da nesi, öbür doktorun tartısından 400gr eksik çıkarak 2 yaşında sadece 10kg'lık bir tüy siklete sahip oluşum üzerine (sevgili Türk anaları, bana uygun bi uçurum bulun atlıycam) doktor bana yine "çok zayıf bu" diyor, haydi buyrun kulaç kulaç endişeler denizi (buyrun geçen seferki muhabbet). Sanki ben özellikle yedirmiyorum yahu, n'aapim, yemiyor uleyn! Kazı besler gibi elini kolunu tutup zorla mı besleyeyim, yevru "Üstün Aryan Irkı"na çekmemiş işte, narin bir kelebek (bak bak baaak, olumlu düşünceye geeeel).

Tam hah bitti şimdi yapacak aşıyı çıkacak derkeeen, kolları çok ince, bacaktan yapayım dedi ve birden durdu. Kal geldi ayol doktora. Bıraktı iğneyi geçti çocuğun sırtına bakıyor, hop yatırdı apış arasına bakıyor. N'ooluyor yahu!?

"Tüylenme var" dedi, belli hastalıkların, özellikle bir çeşit (ama hangi çeşit söylemiyor tabii) bağırsak hastalıklarının belirleyicisi olabilirmiş bu tüylenme. Ama neyse ki sırtta apış arasında yokmuş, bir tek (ne ilginçmiş) üst bacağın ön tarafının dış kısmında yaklaşık 5cm2'lik alanda 2mm boyunda açık renkli tüylenme varmış. Hmmmm. Genetik olabilirmiş. Takip edecekmişiz. Artarsa hemen doktoru bilgilendirecekmişiz. Aşıyı yaptı, giydirdim, eyvallahı çaktık, çıktık.

Çıktık da gel şimdi rahat kal. Aklıma binbir türlü düşünce, gözümün önüne goril yavrusu şeklinde bir Maya falan geliyor. Endişeler denizinde boğuluyorum. Prof.Dr. Google'a danışmamak için kendimi zor tutuyorum, zira Prof.Dr. Google bana beyin tümöründen frengiye çeşit çeşit opsiyonlar sunacak, beni daha da delirtecek eminim. Yaw hangi akla hizmet ben bu doktora geldim yine yaw. Kendim ettim kendim buldum.

Ya sizin çocuklarda da var mı bacılar böyle 2mm'lik tüylenmeler? Bu çocuk esmer değil, beyaz tenli, saçı açık kumral, gözü ela bir çocuk aslında gerçekten biraz tüylü sanırım ama ne kadarı normal ne kadarı anormal ben daha önce hiç bebek görmediğim için bilemiyorum. Sapık gibi oyun parkında bebelerin bacaklarına kollarına bakıp duruyorum. Burdaki Alman bebeleri cillop gibi tüysüz, içime bi kurt düştü ayol. Beyaz Atlı Prens beni tiii'ye alıp "hayatım rahatsız oluyorsan yapalım bir brazilian sugaring hahaha" diyorsa da, iş aşının yara bandını çekmeye gelince tiril tiril titriyor. Türk anaları, yazın bakiim, nedir bu kıl tüy işi? Korkayım mı şimdi ben? Hazırolda bekliyorum, yardım edin!

Hayır diğer doktora sorayım diyorum da, artık kontroller yılda bir, doktora Allah korusun ama hastalık halinde gideceğiz, e o zamanda çocuğun derdini bırak tüyünü sor olmayacak tabii. N'apiim şimdi ben bilemedim. Te Allaaaam yahu. Çocuğu eski doktora götürüp yeni travma yaşatmamak derken, kendim travma yaşadım resmen. Hey kafana kıl tüy yumağı düşsün, bol tüylü kedilerin altında kal be eski doktor!