2 Mayıs 2015 Cumartesi

10 numara bebek

Hayır hayır, bu bir 10 üzerinden 10, süper bebek yazısı değil... Bu ailenin 10. bebeği hakkında bir yazı. Evet. 10. bebeğini 2 hafta önce doğuran bir kadınla tanıştım ben! Hayır, eğitimsiz, fakir, vurdum duymaz, aşırı dindar ya da başka türlü tuhaf biri değildi bu kadın, gayet normal sen ben gibi bir kadındı! Hani siz 2. çocuk ayy oyy ediyorsunuz ya, 10. çocuğunu 2 hafta önce doğuran bu kadını yazayım ben size....!

Oyun parkında 2 kadın 6 çocuk olunca, ister istemez bu kadınlardan biri (ben ayol ben) diğerine yanaşır ve "afedersiniz, gündüz annesi (Tagesmutter) misiniz, kusura bakmayın bu konuda bir sorum olacak da, o nedenle sordum.." der. İki numaralı kadın, kangurudan başının ucu gözüken 6 numaralı minicik bebeği şöyle bir okşar ve "hayır, ben hepsinin annesiyim" der ve gülümseyerek ekler "4 tanesi de okulda, bu kangurudaki 2 hafta önce doğan 10. çocuğum..."

Dumur, dumur dumur.. 5 saniye falan sessizlikten sonra anca toparlamaya çalışma halleri, 5 sn sonra vazgeçiş ve o sihirli cümleyi (nasıl başarıyorsunuz?!) söylememek için dişleri sıkmakla geçen bir 10dk daha.. Ve sonunda dayanamamak: "Çok özür dilerim, eminim herkes aynı tepkileri veriyordur ama, nasıl başarıyorsunuz?!?! Yani ben 1 çocukla şaftım kaymış halde.. kem küm.." Ve buyrun gerisini 10 çocuklu kadının ağzından dinleyin:

"43 yaşındayım ve 10 çocuğum var. Beni gören herkesin ilk sorusu "neden 10 çocuk?" oluyor, ikinci sorusu "nasıl bakabiliyorsunuz" oluyor ve eminim içlerinden "zavallı cahil kadın, doğum kontrolünden habersiz heralde" gibi şeyler geçiyor çünkü hep gözlerinde aynı şaşkınlıkla karışık acıma duygusunu görüyorum. Ama hayır ben isteyerek doğurdum 10 çocuğumun 10'unu da ve bilmiyorum belki başka çocuklarım da olur, belki de olmaz. Zaman gösterecek. Biz eşimle büyük ve mutlu bir aile istedik, bunun için çok çocuğumuz var. Başka bir nedeni yok."

"Ve biz gerçekten de geniş ve mutlu bir aileyiz. Yardımcım yok. Anne babam şehre 6 saat uzak bir başka şehirdeler, bir kaç ayda bir haftasonları geliyorlar, yeni bebeği görmek için bu haftasonu buradaydılar mesela. Bizim ailede her bireyin belirli görevleri var, ev işleri, alışveriş, her çocuğun yaşına ve becerisine göre kendi seçerek yaptığı işleri var. En büyük 4 çocuğum 19 ila 13 yaşlar arasında ve küçüklerin bakımında sorumluluk sahibiler. Ama en küçükler bile görüyorsunuz, kurallı ve düzenli bir hayatın içindeler, belirli saatlerde yemek hazırlanır, yenir, belirli saatte uyunur, 2 yaşından büyük kimse için özel bir program yoktur, zaten görüyorsunuz bebek dışında en küçüğü de 2 yaşında."

"Bebekler arasında 2 yaş olmasına dikkat ediyorum çünkü ilk 2 yıl bebekler özel ilgi istiyorlar. Sonra birey olduklarını fark ediyor, kendilerine birey olarak saygı duyulsun istiyorlar. Diğer çocuklar gibi belirli kurallara uymaktan, sosyal ortamlarda bulunmaktan, sorumluluk almaktan hoşlanıyorlar. 2 yaşındaki bir çocuğum kendi kendine beslenir, uyur, bir büyük kardeşinin yardımıyla tuvalete gider, banyosunu yapar, giyinir.."

"Çocuk bakmak çok zor değil bence, ilk 2 sene önemli, dünyanın ne olduğunu anneden öğreniyorlar ama sonra zaten bir bağımsız küçük insan oluyorlar, kendileri öğreniyorlar geri kalan herşeyi, siz sadece izliyorsunuz, eğer ihtiyaçları olursa gelir sorarlarsa cevap veririm, yardım isterlerse ederim ama yoksa herkes biraz da kendi kendini yetiştiriyor. Anne ya da baba çocuğun tek sosyal çevresi olmamalı zaten, kardeşler, başka yetişkinler olmalı çocuğun etrafında."

Dedi. Valla dedi aynen bunları. E ben o noktada diyemedim "biz de işte zorum zorum, düşüne taşına, binbir dereden su örneklerini araştıra okuya 1 tane yaptık, ona bile yetişemiyoruz, yetemiyoruz". Çünkü manasız geldi bu düşüncelerim birden. Sonuçta bizimki de çocuk, onunkiler de çocuk. Baktım gelişimsel açıdan ya da üst baş, kişisel bakım vs açısından da pek farklı değiller benimkinden. Belki de ben gereksiz yere mükemmelliğe oynuyor, gereksiz derecede çocuğa odaklanıyor, bunun sonucunda da kendimi yıpratmak dışında pek bir farklılık da yaratmıyorum? Dışardan bakınca, öyle gördüm yani birden kendimi. Ama o kadın için ne kadar doğal, kolay, sıkıntısız çocuk yetiştirmek. Şaşırdım kaldım be dostlar....

27 Nisan 2015 Pazartesi

Bir bahar akşamı rastladım size ;)

Dayanamadım valla artık bir de aynı isimle instagram'dayım..

İlk fotom da bu güzel bahar akşamından gelsin, ooooh mis gibi dere kenarlarındayız :) Yaşasın bahar yahu (geldiği gibi gidecekmiş ama olsun 2 güncük dursun şu köşede!)

Instagramın dilinden pek anlayamıyorum, acemisiyim henüz (özellikle telefon dışındaki medyalardan kullanılamıyor mu bu meret, şaşırmış haldeyim) ama çözmeye çalışıyorum, beklerim efenim, ne deniyor bu işe şipşaklaşalım mı? Öyle birşeyler işte...

25 Nisan 2015 Cumartesi

Bahar çarpması

Bu sıra üzerimde nasıl bir nemrutluk, miskinlik var bilemezsiniz. Uyuşuk değilim (içtiğim litre litre diyet cola ve kahve ile mümkün değil bu) ama aynen Almanların değimi ile "spießig" hissediyorum kendimi. Tam karşılığı yok (aradım siz uğraşmayın diye) ama huysuz ihtiyar diyeyim anlayın işte.

Demin bir hışımla, yazdığım ama aslında sevemediğim, eksik ya da saçma bulduğum tüm blog yazılarımı sildim (ne çokmuş bu tip laga luga yazılarım) sonra da üf şimdi de tüm tadı gitti, öğrenen değil öğreten anne gibi oldu blog diye kendime sinirlendim.

Dahası var. Saçımı boyattım ben. Gittim bi dip boyasına 100 euroya yakın para döktüm (yuh evet) ve tabii ki istediğim gibi küllü ve sade bir kahve olacağına al eline mikrofonu kahvesi oldu. Bir de kadın beni "sizde doğal kızıl olduğu için dikkat etmeliyiz, küllü tonlar seçmeliyiz yoksa güneşi görünce kusar hemen" diyip büyülemişti (ilk defa beni anlayan bir kuaföre denk geldim sanmıştım). Almanya'da kahve tonu tutturamıyorlar işte! Aslında çıktığımda o kadar parayı vermiş olmanın, organik boya ile zehirlenmemiş olmanın falan etkisi ile saf bir galibiyet hissi içinde memnundum da ama ne oldu yine hem normalden koyu hem kızılı kustu. Daha 10 gün olmadı yaaa. Bir hışımla arabaya atladım gittim kadına çemkirmeye, caaaart diye el firenini de çektim, tam iniyorum arabadan.. Sen kadının biri gel arkama parket, in benden hızlı gir kuaföre. E şimdi neye çemkireceksin, içimi bir adaletsizlik hissi bürüdü. Ben yapamam öyle, müşterisini kaçıramam, ekmeğiyle oynayamam kimsenin. Yalnız olsa çemkireyim de olmaz şimdi içeride başkası vaken.. Yazıktır. Aynen motoru geri çalıştırdım, çektim gittim. İçimde de kaldı ama, aynaya baktıkça sinirlerim bozuluyor. "Biosthetique" diye bir markanın salonlarından uzak durun diyeyim bari siz yanmayın.

Üstelik çok dikkatli baktığım halde dişim ağrıyor, kulağıma vura vura hem de.. Pazartesiye randevu aldım (burda dişçiler haftasonu zaten çalışmıyor da bazen de 9-12 arası çalışıp kapıyorlar "tükkan"ı, ondan galiba normalde en çok intihar eden meslek grubu dişçiyken burda fazla intihar eden yok) (ha ikinci meslek de klinik psikolog / psikiyatrist bu arada..)

Ayh.

Senede sadece 1 hafta pespembe çiçek açan, bulunduğu sokağa adını veren Vişne Ağacı'mın çiçekli zamanını kaçırmışım! Beyaz Atlı Prens'e hönkürdüm, bana "nasıl becerdin zamanı kaçırmayı?" dedi, 1 hafta çiçek açan ağaç mı olurmuş! Var işte bu ağaç, uyuz ağaç.. Huysuz ve tatlı kadın...... Kaçtı bu sene.

Dün gece Maya ile ilgili çok kötü bir kabus gördüm. Ölmüştü. Dayanamayacak, aklımı yitirecek haldeydim. Uyandığımda yüzüm kasılmaktan acıyordu, dişlerimi de sıkmışım tabii. Aklıma şu geldi; hiç unutmuyorum 4 aylıktı, o kadar çok ağlıyordu ki, bir gün "tanrım ne olur bu çocuğu ya sustur ya da al yanına, ben dayanamıyorum" diye konuşuvermiştim içimden (evet yapmıştım bunu da, yuh bana di mi) kabusa ağladım, sonra bi posta da ona ağladım.

Hayatım ve sahip olduklarımın bilincindeyim ve şükrediyor, devamı için dua ediyorum. Hadi beraber edelim de katlanarak çoğalsın: "Tanrım, en başta sağlıklı olduğum için, iç ve dış huzurum için, sahip olduğum maddi ve manevi tüm değerler, insanlar, bilgiler ve mallar için sana şükrediyor, teşekkür ediyorum. Bunların değerini biliyor ve senden hayatımın bu şekilde sağlıklı, huzurlu, mutlu devam etmesine yardımcı olmanı, işimin rast gitmesini, şansımın, bahtımın, yolumun açık olmasını, karşıma doğru insanlar çıkarmanı, yaptığım hatalar ve yaşadığım şanssızlıklardan (elbette olacaktır) öğrenerek kolayca sıyrılmamı ve aynı hataları tekrar etmememi sağlamanı diliyorum. Beni doğru ve iyi yollara kılavuzla, senin yolunda yürümemi sağla. Amin."

Biraz ferahladım sanki.....

24 Nisan 2015 Cuma

Acıların bebeğiyiiim

Bu yandaki bebeği Maya'ya geçen ay babası almış. Ama bu bebeğin çektiğini valla pişmiş tavuk çekmedi, a dostlar..

Tabii ki ilk geldiğinde böyle ayağı çıplak üstü başı kabak değildi bu bebek. Baştan aşağıya pembeler içindeydi. Fakat ne oldu, bizim kız hemen ilk iş o pembe giysilerden kurtuldu. Çekiştire çekiştire kıyafetleri çıkartmış, bir köşeye fırlatmış (ki bunu takiben kendi pantolonunu da en olmadık sosyal ortamda çıkarmayı öğrenmiş) tekrar giydirmek ne mümkün "hayır hayır hayır" başlıyor takılmış plak. E bana uyar, donsuz da gezsin isterse de o kenardan sarkan etiket ne öyle derseniz, kestirmedi onu. Daha doğrusu daha önceki oyuncaklardan birinde deneyip akabinde ağlayan Maya'yı susturmak mümkün olmadığı için bu sefer akıllandım hiiiiç aklıma bile getirmedim o koca etiketi. Öyle çekip çekiştirip, hatta sayfa sayfa okuyup duruyor etiketi. Tasarımcı babası kılıklı, marka etiketlerine düşkün (minicik boya tuhaf tuhaf huylar).

Çıplak ve keltoş bebeğin yanında gördüğünüz iğnesiz enjektör ise, bebeğimizin en vazgeçilmez aksesuarı. Anane dedesi gibi doktor mu olacak derseniz, bilemem de, enjektörsüz çıkmıyoruz biz alemlere. Bebek ve enjektör ve biz. O enjektörle Maya'ya kabızlığa karşı 10ml zeytin yağı içiriyorum geceleri, üstüne de doktorun verdiği ve verirken de "bu tamamen doğal olduğu için pek etkisi de olmayabilir ama ilaç vermeden önce bir deneyelim bakalım" dediği (bu acaip memlekette doktorlar bile bu kadar ilaçtan uzak dururken, doğal sağlıkçılar ne alemde varın siz düşünün derim) şuruptan 5ml veriyoruz (midede ne danslar dönüyor ama bağırsaklar bana mısın demiyor iyi mi). Çocuk tabii nasıl travmatize oluyorsa (abarttım tamam, valla kendi açıyor ağzını mazoşist şey) hemen akabinde kendi de bebeğini travmatize ediyor aynı enjektörle (şiddetin kısır döngüsü işte budur).

Böyle tuhaf tuhaf haller içindeyiz. Dedim ki, elalem pembe pembe giyinir güzel güzel evcilik oynar. Sonra aklıma şu geldi; deveye sormuşlar "boynun eğri?" diye, o da demiş "nerem düzgün ki".... Haydi iyi haftasonları...

Güncelleme: Ay asıl diyeceğimi yazmadan çıkmışım. Maya bu bebeğe bir süredir uygulamalı annelik yapıyor ve gözlemlediğim şeylere inanamıyorum, heyecandan, sevinçten delirecek gibi oluyorum. Bizim zilli bu bebeği o kadar dikkatle tutuyor, kulağına eğilip mırıl mırıl konuşuyor, arada "wua wau" diye ağlama sesi çıkarıp sonra burnundan yanaklarından öpüyor, başına cici yapıyor, bazen poposunu kokluyor, gidip kendi pamuğunu, bezlerinden birini alıp bağlamaya çalışıyor, kitap alıp koltuğa oturtup bıcır bıcır bişeyler anlatıyor, öyle şefkatli ki.. Demek ki benim anneliğim de böyle ona karşı :) Sevinçten deliriyorum be dostlar!

17 Nisan 2015 Cuma

O minik kulakları deldirmeyin gözünüzü seveyim!

Bugün oyun grubunda çok korkunç bir deneyim yaşadık, sizlerle paylaşmak istedim. Maya'dan 2-3 ay büyük Hintli bir kız çocuğu var grupta, çok hareketli tabii yaşı gereği. Kızın kulakları delik, bilirsiniz Hintliler süslüdür, kulaklarında top altın küpeler var, sallantılı falan değil, minicik toplar. İç mekandayız, yerler yumuşak, heryerde yumuşak ve tahtadan toplar, kaydıraklar falan var. Bu minik de zıplıyor hopluyor kahkahalar atıyor, birden çocuk çığlık çığlığa ağlamaya başlayınca bir baktık öyle düşme falan değil, elindeki topun delikli kısmına kulağı takılmış, saçı falan da yok, sadece kulağındaki o top deliğe girmiş ve çocuk çekiverince o kahrolası küpe o minicik kulağın deliğini yırtmış. Ay içim gitti, yavrum nasıl titreye titreye ağladı, kulak kan içinde, biz hepimiz perişan. Oyun grubundaki abla ile ben ilkyardım bildiğimizden hemen koştuk ama yapacak birşey yok, hemen sardık temiz gazlı bezle ve en yakın hastaneye götürdük. Diktiler o minicik kulağı. Tamam izi kalmayacak ama.. Değer mi o süse bu acı..

Kız çocuklarınızın kulaklarını lütfen ergenliğe dek deldirmeyin. Süs değil eziyet bu.

14 Nisan 2015 Salı

Bir 2 yaş klasiği: Kabızlık

Bu sıra bizim çevrede bir kabızlık moda oldu dostlar, ayol kime sorsam çocuğu kabız. Oyun parkları kıpkırmızı ve ekşi suratlarla ıkınan tosuran ağlaşan çocuk dolu. O yana bakıyorsun bir çocuk poposunu tutmuş bağırıyor, bu yana dönüyorsun bir başkası dizlerini karnına çekmiş yere çömelmiş haykırıyor, aşağı bakıyorsun komşunun oğlunun tuvaletten acı dolu çığlıkları yükseliyor, yukarı bakıyorsun masum yavrun sana içli köfte gözlerle bakıp pıtır pıtır gözyaşı döküyor.. İçimiz kaldırmıyor vallahi, devlet bize bakmiyir, büyüklerimiz buna bi çözüm bulsun. Halimiz perişan.

2 yaş çocuğunuz varsa, kabızlık ana gündem konunuz; eşinizle ya da bebetodaşlarınızla kaka muhabbeti yapmadan geçirdiğiniz bir gününüz yok demek. Daha geçen gün kişisel gurum "unmumsy mum" bile bu dertten muzdaripti, "siz hiç başka bir insan evladının kaka yapmasına yardım ettiniz mi, daha ne kadar dibe batabilirim söyleyin bana?!?" diye yakınıyordu.. Zavallı kadıncağız, evladı bilfiil ağzına etmiş analar güruhu bile kendisine yüz ekşitti, öyle diyeyim size. 

Biri bu çocukları durdursun. ay yok durdurmasın, hızlandırsın (yok bu da olmadı), ha yumuşatsın evet evet yumuşatsın. Yumuşacık olsunlar böyle teddy gibi, ohhh sokalım bastıralım bağrımıza. Ama yok. İlla tutacaz, bırakmayacaz. Ay ne kıymetli kakaymış bu, kıymelimsss, vazgeçilemesimsss (Gollum, bildiniz mi?)

Niye 2 yaş çocuğu kabızlıktan muzdarip, açıklayayım size. Boşuna psikoloji okumadık heralde. Bu yaşta çocuklar artık yavaş yavaş benlik bilinci geliştirirler, bedenlerinin ve sahip oldukları diğer canlı cansız muhteviyatın farkına varırlar ve en önemlisi de davranışlarının dünya üzerinde bazı farklar yarattığını keşfederler (yirim sizi, halbuki şu evrende bi toz tanesi bile değilsiniz ama, gel de anlat..) Dolayısıyla, "kaka tutmak" bir başkaldırıdır! Yaşasın kaka tutmanın gücü, yaşasın totoların kardeşliği! Bir de fizyolojik durumlar biner bunun üstüne; 1,5-3 yaş arası neredeyse tüm çocuklar bir "yemek seçme dönemi"nden geçerler, tek yönlü ve genellikle son derece lifsiz beslenme sonucunda kabızlık kaçınılmazdır. Bir de diş çıkarma var ki, en yiğit pehlivanı totosundan pırlanta çıkartır eder.. İşte bu noktada çocuğun "bireyselleşme süreci" ile "fizyolojik değişimler" bir araya gelir; olur sana nurtopu gibi bir kronik kabızlık. Sorun kendi ananıza, 2 yaşında siz de kabızdınız işte. Nooldu hani, öğrendiniz zamanla dünyanın kaç bucak olduğunu, tut tut nereye kadar kontrolü elinde tutacaksını, saldınız gitti (bakınız her ebeveynin yaşadığı o muhteşem an: lazımlıkta boncuk bulma halleri, hadi tuvalette çekilmiş fotosu olmayan kafama terlik fırlatsın burdan).

Rahat olunuz, geçecek inşallah. Modern psikolojinin yüzü suyu hürmetine hala arkasından dil çıkaramadığı Freud bile demiş, yaş 3 olsun, bitecek bu anal dönem, tünelin ucunda ışık var ışık.. Sonra gelsin fallik dönem, anaokulu tuvaletlerinde öpüşmeler, birbirine kuku göstermeler falan, daha oraya girmeyelim, zamanından önce korkmayalım. Geleceeeek, hepsi gelecek.. Dur daha dur, 2 yaşla başa çıkamıyorsun daha, başına neler neler gelecek (Mahallenizin Maydonoz Teyzesi Öğrenen Anne). 

Birkaç nokta var lakin, iş Unmumsy Mum'ın bulunduğu noktaya varmadan rahatlatalım yavrularımızı. Bol meyve, meyve suyu, kuru meyve, komposto ve bol bol bol su; işin sırrı bu. Ama benim gibi bebeğe su içirme konusunda çok zorlanıyorsanız, bir sır vereyim de iki dua edin arkamdan: Şerefe! Valla bak, bebeğin bardağına suyu koyun, kendinize de alın birer bardak, şerefe ve bardakları birbirine vurup çin çinnn yapmayı öğretin. Hatta ne kadar çok insan varsa, ne kadar tanımadığınız yabancı insan varsa o kadar seviyorlar bu işi. Bir süre sonra önüne gelenle bardak tokuşturan, bu sayede de iki yudum bile olsa su içen bir çocuğunuz oluyor. Biz Maya'ya 1 yaş civarında öğrettik bu şerefe işini ve abarttık, ne zaman dışarda yesek içsek Maya masaları dolaşıp herkesle bardak tokuşturuyor. Sıfır süt ve günde sadece 500-600ml meyve suyu karışık su içen, bunun üzerine bir de maksimum düzeyde bireyselleşme delisi olan bir çocuğum olduğu için, su içirme konusunda ne ipucu varsa Mr.Hankey rızası için paylaşmanızı rica ediyorum!

8 Nisan 2015 Çarşamba

En iyi ilk bisiklet

Yaşasın bahar geldi! Bahar ne demek, bisiklete kavuşmak demek! Çiçeklerin arasında, doğada, mis gibi hafif serin havada herşeyi unutmak ve sadece pedal basmak demek! Geçen yaz bisikletimizin arkasına römork şeklinde takılan Croozer ile Maya'yı bisikletle tanıştırmıştık, şurada yazmıştım, inanılmaz güzel bir icat ve bisikletsever anne babalara çok tavsiye ederim. Ne yazık ki kış boyu ben kullanamadım Croozer'ı. Kışın da kullanan çok anne baba var burada, hatta bisikletten söküp, önüne üçüncü tekeri takıp bebek arabası gibi de kullanılıyor ama Maya çok çabuk hasta olduğu için bu kış soğuklarda cesaret edemedim ben. Şimdi baharın ilk kuş cıvıltılarıyla Croozer'ı bodrumdan çıkardık taktık bisikletimize. Bastık pedallara..

Ama bu sene benim asıl sevdam Maya'ya ilk bisikletini almak, şu yandakine bayıldım bayıldım bayıldım! 2 yaş ilk bisiklet için erken demeyin çünkü 1 yaştan itibaren kullanabileceğiniz şu en üstteki sevimli ötesi model (Pukylino) bile var piyasada (geç kaldık geeeç, kızım koş, tut, yakala). Ama cidden ben çok şirin buluyorum bu "yürüme bisikletleri"ni, pedalsız, çocuk ayaklarıyla bir o yana bir bu yana kayarak gidiyor. Daha pedala basmadan dengede durmayı öğreniyor.

Bu en alttaki model ise yine Laufrad (yürüme bisikleti) ama bu sefer iki tekerlekli (burada 3 tekerlekli bisiklet nedense kullanılmıyor, sanırım dengeyi öğrenemedikleri için aslında bisiklet kullanma yaşını geciktiriyor diyorlar, onun yerine yine totodan kaymalı, ittire ittire gitmeli bobby car türü araba-bisikletleri ya da en üstteki dört tekerlekli bisikleti öneriyorlar, fiyat aralığı 25-35 Euro oluyor). Bu alttaki bisikletler ise genellikle 2-3 yaş arası çocuklara (boyu 85cm'den uzun olanlara) öneriliyor ve selenin boyu çocuğun boyuna göre uzatılabiliyor. İster yine Puky LR M marka (alttaki) daha hafif ve kullanışlı olanından, ister şu benim bayıldığım üstteki gibi çevreci tahta ve tasarım harikası olanlardan alın, fiyatlar çok oynasa da (Puky'ler 50-90 Euro arası, tahtalar 150 Euro'ya dek yükselebiliyor), işlev aynı. Amaç eğlenceli şekilde pedal basmadan dengeyi öğrenmek.

2-5 yaş arası bir yerlerde, çocuğun yeteneğine ve ailenin cesaretine bağlı olarak, iki tekerlekli, yerden ama bildiğiniz pedallı bisiklete geçiyor buradaki çocuklar (kask takma şartıyla tabii). Bizim çocukluğumuzdaki gibi arkada iki denge tekeri olan bisiklet kullanan çocuk HİÇ görmedim, zaten laufrad ile dengeyi öğrendiler mi, bir tek geriye pedal çevirmek kalıyor ki bilirsiniz, hız yapmak da bisiklet sürmenin en eğlenceli yanıdır. 6 yaşında ilkokula başlayan bir çocuk iki tekerlekli bisikletiyle ya da kaykay veya scooter'ıyla okul yolunu öğrendiği ilk haftadan sonra KENDİSİ, TEK BAŞINA, yanında bir yetişkin olmaksızın okuluna gidip geliyor! Dur bakalım bizim %50 Alman bebesi (ya da daha doğrusu onun tavuk annesi olarak ben) nasıl başaracak tüm bu bireyselleşme ödevlerini... Babylaufrad ile başlayalım bakalım ;)

GÜNCELLEME: Bu yazıyı yazdıktan sonra sevgili komşum bana oğlunun 4 tekerli pukylino'sunu ve 2 tekerli Puky LR M'ini verdi, 4 tekerli Maya'ya hem küçük hem sıkıcı geldi ama 2 tekerliye bayıldı. Tahta olanlara da baktım, sanki orta bölüm yüksek ve rahatsız gibi. Hal böyle olunca, ilk bisiklet seçimimiz Puky LR M Laufrad (yürüme bisikleti) oldu ve iki haftadır hem evde hem bahçede bıcır bıcır kullanıyor bizim mini hanım. Çok çok çok tavsiye ederim. Bir büyük model olan LR 1 L ise, 3+ yaştan itibaren kullanılıyor, daha büyük kardeşlere duyurulur ;)