19 Nisan 2014 Cumartesi

Çocuk modeller ve güzellik kavramı

Dün sabah biz "ana-kız" yine bahar sarhoşu, enerji bombası, ağaçlara sarılası-öpesi uyandık. Yine sırf çiçekler için (!) süslenesim geldi. Bu sefer bu çılgınlığıma Maya'yı da ortak ettim. Böyle ana-kız süslendik, püslendik, efil efil elbiseler, sosis ayaklara bantlı ayakkabılar, üç tel saça çiçekli bantlar, bahar kadar canlı renkler falan. Doğayla buluşacağız ne de olsa!

Çıktık, önce evimize çok yakın olan kanal boyunca yürüdük, ordan "eski orta-çağ şatosu, yeni restoran ve açıkhava oda tiyatrosu" olan kaleye, önünde kuğular olan gölete yürüdük. Maya her köpek gördüğünde sevinçten çığlık atıyor, etrafta bülbüller ötüyor, sincaplar zıplıyor, çocuklar koşturuyor, 90'lık nineler bisiklete biniyor (normal bu) derken, aklıma köşedeki fırından üzümlü ve fındıklı paskalya poğaçası almak düştü. Böyle şık şıkırdım fırına girdik, medeni Orta Avrupalı vatandaşlar arasında ekmeklere elleşmeden medeni medeni sıramızı bekliyoruz.

Arkamda bir sevimlilikler, bir şekerlemeler falan oluyor, dedim heralde yaşlı bir amca Maya ile oynuyor. Gözüm tek tek azalmakta olan ekmeklerde ya, fazla bakmadım arkama. Burda çocukları dokunmadan sevdikleri için içim rahat. O da ne? Hiç olmayacak şey, insanların gözlerinin bile birbirine değmemesi için uğraştıkları bu toplumda biri arkadan omzumu dürttü! Benim yaşlı amca sandığım adam böyle tepeden tırnağa marka giyinmiş, güneş gözlükleri, saçları, dişleri falan papıl parıl parlayan 40'lı yaşlarda bi tip! Adam "Çocuğunuzun ne kadar güzel olduğunun farkında mısınız?" dedi bana.. Hönk? İyi de kardeşim, bir kere, tüm analar için çocukları hatta gördükleri tüm çocuklar istisnasız güzeldir. Kuzguna yavrusu anka kuşu gözükürmüş. Sağol dedim ve deli midir nedir diye düşünerek paskalya çöreklerini izlemeye geri döneyazdım. Adam yine dürttü, bir de cebinden bir kart çıkartmış "Bayan, bakın ben x ajansının sahibiyim, çocuğunuz y firması için tam aradığım yüz, lütfen birkaç dakikanızı ayırır mısınız?" diyor. Ayol sapık mıdır nedir derken, hakikaten adam ciddi galiba çünkü x ajansını da y firmasını da ben (nam-ı diğer sağır sultan) bile biliyorum evet.. Yine de gözüm paskalya çöreklerinde, yarım kulakla dinliyorum adamı. Adam konuştukça ve paskalya çörekleri tek tek azaldıkça içimi bir sıkıntı kapladı. X firması şöyle nezihmiş, çocuklar şöyle mutluymuş, böyle çocuk odaklı çekim teknikleri varmış, çocuğum böyle çok para kazanacakmış, şöyle ünlü olacakmış, uzun soluklu çalışma garantisi varmış, dır dır dır.

Yok kardeşim sağol almayayım. Ben efendi efendi paskalya çöreğimi alayım, çıkayım bi zahmet. Sen kendi yoluna ben kendi yoluma. Kusura bakma Maya, sana fikrini soran olmadı ama yok yani; mankenlik mi, bu yaşta mı, eksik kalsın.. Little Miss Sunshine filmini izledik bin şükür, almayalım çocuk mankenin dramını.. Adamdan koşar adımlarla uzaklaştım (ve evet üzümlü paskalya çöreğini de koltuğumun altına kıstırdım bu arada).

Velhasıl eve gelince beni bir düşünce sardı. Bizim kız güzel mi, değil mi diye düşünmemiştim hiç. Her çocuk kadar güzel bence. Önemli olan içinin, bahtının güzelliği.. Belki tüm bebelerin sarı ve maviş olduğu bu ülkede koca koca açtığı gri ela mavi ne renk olduğunu hala anlayamadığımız gözleri ve kahve rengi saçlarıyla farklı olduğu için göze batıyor. Lakin; daha 10 aylık bir çocuğa "aradığım yüz" diye yaklaşmak nedir? Anası babası biraz yollu olsa, çocuğun yaşayacaklarını düşününce benim içim daralıyor..

Çocuğa sormadan alınan yaşam kararları.. O minicik yavrunun gözlerine flaşlar patlatılması ya da annesiyle sarmaş dolaş uyuması gereken saatte üzerine giydirilmiş saçma sapan kokoş kokoş elbiselerle, saçına ve cildine sürülen bilimum kimyasalla kuşatılmış olması bence düpedüz çocuk istismarıdır.. Daha önce de yazmıştım, çocukların izni alınmadan sosyal medyada fotoğraflarının paylaşılmasına bile karşı olan insanlar var. Neyi paylaştığınıza dikkat edin, ilerde bu fotoğraflar çocuğunuza zarar verebilir diyorlar. Okul çağında bu nedenle zorbalık davranışına maruz kalanlar, ergenlik döneminde sosyal izolasyon ve sorunlar yaşayanlar hakkındaki haberleri okuyor, duyuyoruz (buradan ve buradan mesela). Bir de facebook nazarı denen bir hadise varmış, biraz komik ve saçmasapan birşey bana göre ama birçok insan buna da inanıyor. Hani eskiden reklam filmlerinde oynayan çocukların üzerine kaynar su dökülmesi, hasta olmaları falan gibi haberler çıkardı ya, biraz öyle birşey bu bence. Ama yine de itiraf edeyim, ben de genellikle sosyal medyada çocuk fotoğrafı paylaşmayanlardanım ama benim asıl derdim sanal hırsızlık, çocuk pornosu falan..

Öte yandan bir de bu "güzelsen mutlusun" mantığıyla gidildiğinde, o çocuk ilerde ergenlik döneminde türlü beden algısı sorunları, yeme bozuklukları, başkasının koyduğu kriterlere göre yaşama kaynaklı sosyal kimlik bunalımları yaşamaz mı, yaşar.. Üstelik "güzel" damgasını yemek aslında ağır birşeydir. "Sen çocukken çok güzeldin" lafını ben hayatım boyunca çok duydum ve "ee şimdi çirkinim mi yani?" diye düşündüm hep. Ne gereksiz bir iltifat.. Güzellik nedir sonra, her 10 senede bir değişiyor güzelin tanımı. Bir bakıyorsun kaşlar kalın, bir bakıyorsun düz saç, bir bakıyorsun minyon beden, bir bakıyorsun 1.75 boyun altı çirkinmiş.. Oysa güzellik bir bakıştır, bir gülüştür, bir canlılık bir neşedir bence.. Enerjidir güzellik. Bunları öğretmeliyiz çocuklarımıza. Bedenin güzelliğine kanmamayı, ruhun güzelliğine bakmayı ve her bedende bir güzellik görmeyi.. Çünkü güzel bakan ve güzeli gören, her koşulda mutlu olabilir diye düşünüyorum.

17 Nisan 2014 Perşembe

Bahar sarhoşu

Bu sabah çok güzel başladı. Öyle güneşli ama buzzzz gibi, berrak bir bahar havası ile uyandık ki, daha panjurları açerken içime bir hafiflik, bir neşe doldu. Orkidelerim coşmuş, sardunyalarım gonca vermiş, evimin içi de dışı da yemyeşil, rengarenk çiçeklerle bezenmiş. Hani bahsetmiştim ya, yatak odamın önündeki vişne ağacı gelin gibi bembeyaz çiçeklerini açtı diye.. O bile miniş miniş yapraklar vermiş. Çin'de o leziz ve sağlıklı Beyaz Çay'ın tomurcuk yapraklarının toplanma günleri olsa gerek bu günler. Daha hıdrelleze birkaç hafta var ama yarın Paskalya bayramı bu diyarlarda, yani bahar koşa koşa, coşa coşa gelmiş. Duygularıma, içimdeki kelebeklere dur durak diyemediğim o günler gelmiş. Hoş gelmiş!

Maya da benim gibi heyecanla uyandı bu sabah, elleri ayakları durmuyor. Bebek dilinde bıdı bıdı bişeyler diyor, tercümesi "hadi kaldırın beni şu yataktan, koşmak, coşmak istiyorummm". Gece yatma ritüeli gibi sabah uyanma ritüelimiz de var ya, önce yatakta sarmaş dolaş haller, sonra söz ve güfte ben deliye ait uyanma şarkısını söylüyorum, yataktan kalkıp 2-3 dakika beraber pencereden bakıyoruz, evren yerinde duruyor mu, vişne ağacı ve sokaklar ne alemde diye. Beyaz Atlı Prens'in Elf annesinin aldığı açelya balkondan gülümsüyor bize, ev 20 derecenin üstünde olduğu için çiçek bunaldı, boynunu döküverdi. Ben de kıyamadım, balkona attım, uzaktan, cam arkalarından bakar olduk. Yeter ki boynu bükülmesin..

Anneli kızlı, Beyaz Atlı Prens'i önce kapıdan sonra pencereden (daha da utanmasak en sonunda bacadan) el sallayarak işe yolladık. Pencereden bakmak yetmedi, iki meyve köşesi kemirip hemen giyindik, çıktık sokaklara. İtiraf edeyim, çiçekler için süslendim! Evet. Botanik bahçesinin açık bölümündeki çiçeklerle fotoğraf çekmek istiyordum nicedir ve bu güzel güneşli günün sabahını buna ayırmaya karar verdim. Aslında A. ve oğlu da yarın - Paskalya sabahı tatil - bize katılacaklardı ama oğlan hasta olmuş, ben de bir gün önceye aldım planı. Ne iyi etmişim çünkü yarın yağmur geri gelecekmiş.

Çiçekler coşmuş. Kış boyu sadece tropik bitkileri görerek akıl sağlığımı koruyorum ya, artık dışarlara, ormanlara taştı çiçekler. Baharın ilk günleri birden etrafı çiçek bürüyünce ben "doğa çıldırdı" derim, o rengarenk, o misssss koku, o vızır vızır arılar, böcekler..

Maya'ya hamileyken beş duyusunu kullanabilen, bunun önemini bilen, bundan zevk alabilen bir çocuğum olsun diye umut ederdim (hatta yazmıştım bile bunu, şurada). Bu dileğimin gerçekleştiğini görmek, onun o minicik parmaklarıyla çiçekleri böcekleri işaret edip "thissss?" demesi ve benim "this is....." diye ona cevap verişim, herşeyi göstermesi, sorması, inanılmaz hoşuma gidiyor! Maya da benim gibi doğa ve hayvan aşığı, dinmeyen bir merak var içinde, hissediyorum. Böyle bir çocuğa sahip olduğum için çok şanslıyım, biliyorum!

16 Nisan 2014 Çarşamba

Rengarenk Trumpette bebek çorapları

Ay bu sıra hepimiz yorgun, huysuz, yoğun, çemkirimsel olmuşuz. Rengarenk bir şeyler yazayım da içimiz açılsın :) Bizim hatunun ayakta çorap tutmama huyu var teeee en taze bebeklik günlerinden beri. Önce ayaklarını birbirine sürter çıkarırdı, şimdi direkt elleriyle dalıyor ayaklarına. Giydiriyorum, arkamı dönmemle çoraplar hop çıkmış bile. Her konuda olduğu gibi bunda da inatlaşmamak için, ne hali varsa görsün diyorum genellikle. Zaten ev yerden ısıtmalı ve o çıplak ayaklarla dolma parmakları öpmek de bir başka zevk!

Lakin bu deli ayaklarda duran tek bir çorap oldu bunca aydır, önermeden geçemeyeceğim: Trumpette marka rengarenk çoraplar. Hatta tüm kız annelerinin "ayyy çok şekerrrr, nerden aldıııın?" diye eridiği kişisel Facebook sayfamdaki cover foto olan, yazının en üstündeki pembe fiyonklu kokoş çoraplar da Trumpette marka. Çok şık, rengarenk, üstelik ayakta kalıyor; daha ne isteriz?

Bu yandakiler kutusuyla 5-6'lı olarak satılıyor, renga-renklerine bayılıyorum. Jenny's (kızlar için, içinde pastel pembiş de olan) ve Johnny's (erkekler için, içinde pastel maviş de olan) iki çeşit kutu mevcut. Ben kız erkek cinsiyet ayrımcılığına karşı olduğum için ikisinden de aldım, rengarenk giydiriyorum.

Bir de daha kokoş gidilmesi gereken ortamlarda kullandığım fiyonklu şeker pembe, pastel pembe ve siyah çoraplar var. Bizimkilerin fiyonkları kocaman, ama daha miniş fiyonklu babet görünümlü bu yandaki çoraplar da bence çok sevimli. Pembeden, tütülerden, kokoş kıyafetlerden ve süslü püslü kız çocuklarından pek hazzetmesem de, çorap fetişimi gayet güzel doyuruyor bu Trumpette'ler.

Maya emeklemeye ve dikilmeye başlayalıberi beni "acaba altında sadece ufacık tutuş bariyerleri olan bu çoraplar parkede kayar mı?" korkusu sardı ama baktım kaymıyorlar.

Ama yine de emekleme çorapları farklı biliyorsunuz, altlarında ve parmak uçlarında ufak plastik yuvarlak tutuş bariyerleri ya da bu yandaki fotoğraftaki gibi deri tabanlık falan oluyor. Bunları aldım ama bizim hatun sevmedi, tuttu tuttu çıkarttı tabii. Kışı külotlu çoraplarla kurtardık da, artık bahar ve önümüz yaz, heralde direkt çıplak ayak akımına dahil olacağız.. Ha bu arada külotlu çoraplarda ayak altına ek olarak dizde de bu tutuş bariyerlerinin olması kaymaları bir nebze daha iyi önlüyor, onu da belirteyim.

Oh be rengarenk bir yazı oldu, içimiz açıldı mı? :)

15 Nisan 2014 Salı

Bebeği ağlatarak uyutmak zararlı mıdır?

Daha önce de uyku eğitimi konusunda 0-6 ay için burada ve burada ve sonrasında 6-9 ay için burada ve memede uyuma sorunu konusunda da burada bahsettiğim gibi; annelik konusunda herşeyi okuyup, öğrenip, bilip de yapamadığım ve kelimenin tam tabiriyle tepetaklak çakıldığım alanlardan biri "uyku". Son yazımda artık yorgunluktan koltuk köşelerinde sızıp kaldığımdan da bahsetmiş ve "ne olur bana bu da geçecek deyin!" demiştim, sağolun dediniz de.. İnsanın yalnız olmadığını bilmesi, bu yolda daha önce birilerinin de düşe kalka yürümüş olduğunu bilmesi ya da çocuksuz bile olsa dostların iki sırt sıvazlaması yetiyor valla, sağolun!

Benim uyku konusunda başarısız olmamın tek sebebi Bağlanma Odaklı Ebeveynlik (Attachment Parenting)'e gönülden bağlı olmam ya da yufka yürekliliğim değil. Yeri geldiğinde çok sağlam sınır koyabilen bir insanım, o kadar zayıf değilim aslında. Ama benim kendi çocukluğumdan getirdiğim uyku ve bağlanma problemlerim var ve bu şimdi kızımla olan ilişkimi ve daha beteri onun gelişimini ketliyor. Beni ananem büyüttü. Ankara'da. Anaokulu yaşına geldiğimde Bursa'da yaşayan aileme teslim etti. O güne dek güvenli bağlanma kurduğum anne figürü ananemdi. Bursa'da alışana dek ananem benimle kaldı ama anaokulunda her öğlen uykusu bir kabus olmaya başladı benim için çünkü zorla yatırıldığım öğlen uykusundan uyandığımda ananem birden ortadan kaybolmuş oluyordu. O zamanlar bir uzman (!?) böylesinin iyi olduğunu söylemiş, bizimkiler de inanmış. Ne oldu; ben öğle uykusuna yatmayı reddeder oldum. Daha beteri, ananem haklı olarak 1 ay sonra evine, Ankara'ya döndü ve beni o zamana dek beraber yaşamadığım anne ve babamla başbaşa bıraktı. Onlar acemi, ben acemi, kaybolduk..  Ve uykularım öyle bozuldu ki, sonunda gece uykularımda kabuslar, uykuda konuşma, yürüme, şu yaşıma dek devam eder oldu. Uykuya dalarken hala tedirginim. Hala belli dönemlerde kendimi gecenin bir yarısı amaçsızca mutfakta dikilirken bulduğum falan olur. Uykum hafiftir, öğle uykusu ise beni öldürseniz (bebekten sonra bile) uyumam. Kısacası benim uyku problemim var. Bağlanma problemine ise hiç değinmeyeyim, o ayrı bir hikaye. Bunun sonucunda kızıma aşırı derecede bağlanma odaklı ebeveynlik yapıyorum, onun benim yaşadığım zorlukları yaşamasından korkuyorum. İlişkimiz sıkı fıkı olsun, birbirimize sarılalım, yetişkin bir insan olduğunda dahi aramızdaki bağ güçlü olsun istiyorum. Bunun için uğraşırken ona zarar verdiğimin farkındayım..

Ağlayan Çocuk Merkezi'ndeki doktor her sefer bana çok önemli ve işime yarayan ipuçları verdi. Bunlardan ikisini daha önce sizlerle paylaştım.
1. Bebeğin uyku işaretlerini takip et ve öğren (mesela Maya kulaklarına elliyor, burnunu kaşıyor ve 1 aydır uykum var anlamına gelen "memm" diyor). Bu işaretleri gösterir göstermez uykuya geçir. Esnemek çok geç kaldın demek olabilir!
2. İlk 6 ay en fazla 2 saat, 6 aydan 1 yaşına dek en fazla 4 saat uyanık kalmasına izin ver. Uyuduğu süre önemli değil ama uyanık kaldığı süre önemli.

Son ziyaretimizde doktordan bir 3. madde geldi ve hepimizi tarumar etti: Çocuğu asla memede uyutmayın, ağlasa da, sızlasa da kendi kendine uyumayı öğrenmesi gerek.

Peki.

Kolay mı?

Hayır.

Neden?

Çünkü ya haykırmalarına kıyamıyoruz, kıysak da komşular çevre ne der diyoruz, onu geçebilsek bu sefer gereğinden fazla okumuş yazmış olduğumuz için "çok ağlarsa beyinde stres hormonu salgılanacak, bu t hücrelerini azaltacak, bu immün sistemi bozacak, kansere davetiye çıkaracak" bıdı da bıdı yapıyoruz. Olmuyor işte. Yapamıyorum. Ağlatamıyorum. Oysa doktor her konuda haklı olduğu gibi bunda da haklıysa, her gün biraz daha az ağlayacak ve sonunda kendi kendine ağlamadan uykuya dalabilecek. Bu çok önemli çünkü bir kez kendi kendine uykuya dalabilmeyi öğrenince gece uyanmaları da azalacak çünkü çocuklar da yetişkinler gibi yaklaşık 90 dakikada bir uyanır ve farkına bile varmadan beyin kendi kendine "hadi tekrar uyu" komutu verir. Maya'nın beyni bunu öğrenemiyor, onun beyni "amanın meme ağzımda değil, o zaman uyuyamam, en iyisi ağlayayım" diyor.. Bu kadar basit.

"Bebeği ağlatarak uyutmak zararlı mıdır?" diye sordum doktora. Ferber metoduna da, Karp'a da, Kim West'e de burun kıvırdım bunca ay (şu yazıda linklerden bu metodlar konusunu ayrıntılı okuyabilirsiniz), bir psikolog olarak bana ters geldi çocuğu tek başına bırakıp "öğrenilmiş çaresizlik" yaratmak, umutsuzluk aşılamak, bence ihmal etmek.. Yapamadım ve yapamam. Ama doktorun önerdiği bu değil. Her gece aynı uyku rutinini sağla. Emzir, masal oku, ninni söyle ve iyi geceler dedikten ve öptükten sonra sakin ve sessiz yanında ol, istersen yanında yat, elini tut, karnını okşa (6 aydan sonra e-e ve pışpış bebeği uyandırdığı için önerilmiyor) ve ona "ağlasan da yanında kalmaya devam edeceğim" mesajı ver. Ama asla meme verme. İsterse 45dk ağlasın, haykırsın, zararlı değil, bağlanma odaklı ebeveynliğe ters de değil çünkü senin yanında olduğunu biliyor. Ağlamak bebeklere zarar vermez, yanında "ihmal" olmadıkça..

Peki yapabiliyor muyum..? Hayır.

Son yazıda dediğim gibi, bayılacak kadar yorgunum ama sabah uyanıp "bu gece iyiydi di mi, sadece 8 kez uyandı" diyecek kadar "Bağlanma Takıntılı Ebeveynlik Abidesi" olmuşum.... Üstelik kim ne derse kılıfım hazır "belki tatilden döndük rutini bozuldu, belki gece çok yedi susadı, belki diş çıkarıyor.." Beyaz Atlı Prens sonunda bana acıyarak olaya el koydu. "Çocuğu ben uyutacağım, bana 1 hafta vereceksin, kesinlikle karışmayacaksın, söz mü?" dedi. Nasıl yorgunsam, boş bulunup, biraz da babaların bu uyku işini daha iyi becerdikleri konusunda okuduğum yazıları hatırlayarak, kabul ettim.

Bugün 3. gece. Maya'yı besliyorum, altını değiştiriyorum, yatağa götürüp sarılıp kokluyorum, ninnisini söylüyorum, masalını anlatıyorum, öpüyorum ve Beyaz Atlı Prens'e teslim ediyorum. Daha öpmemle haykırmaya başlıyor. Kendimi banyoya kilitliyorum, bazen ağlıyorum (tamam itiraf edeyim hep ağlıyorum). İlk gün 20 dakika, ikinci gün 30 dakika, bugün 10 dakika haykırarak, çığlıklar atarak ağladı ve sonra uyudu. Gece uyandıysa da ayaklanmadı, iki emip geri uyudu ve bu uyanmalar 4 kereyi geçmedi hiç. Bu hafta böyle.. Beyaz Atlı Prens benden daha güçlü, çığlıklara boyun eğmiyor ve inanıyor başaracağımıza.. Ne olacak bilmiyorum ama 3 gecedir daha iyi uyuyorum, uyuyoruz ve gün içinde enerjim tükenmiyor, moralim kolayca bozulmuyor, Maya ile daha enerji dolu ve mutlu ilgilenebiliyorum. Bu bile doğru yolda olduğumuzun bir göstergesi sanırım..

10. ayda uyku düzeni kurma konusunda geldiğimiz nokta budur. Aynen şu yandaki resimdeki gibi hissediyorum. Daha tek tek çıkılacak çok basamak var biliyorum ama inanıyorum bir gün Maya da diğer çocuklar gibi "iyi geceler annecim" diyip, beni öpüp, tüm gece kendi yatağında mışıl mışıl uyuyacak!
AMİN!

14 Nisan 2014 Pazartesi

Sefilleri oynadığımın selfie'sidir

Türkiye'den döneliberi Maya uyumuyor. Ciddiyim, uyumuyor. Çocuk uykuyu direkt hayatından çıkarttı. Gündüz 1, gece 4 saat uyku (o da 10 defa uyanarak tabii) ile devamlı oynamak, bıdı bıdı bişeyler anlatmak, yerlerde sürünüp bir o köşeye bir diğer köşeye gidip durmak istiyor. Bu da bir gelişim evresiymiş, bu da gelip geçecekmiş.. Bu aylarda hızla büyüyen, yeni fiziksel ve bilişsel yetenekler edinen çocuk, bunları devamlı denemek ve geliştirmek ister, "uykuya harcayacak zamanım yok benim!" diye düşünürmüş. E hadi bakalım.. Sen nasıl bu enerjiyle doluysan, biz de anne baba olarak o kadar tükenmenin eşiğindeyiz be bebeto.. El insaf!

Haftasonu bebetonun peşinde koşturmak ve evde eksik kalan prizleri güvenlik aparatıyla sabitlemekle geçti. Bir de hayvanat bahçesine gidecektik, ben koltukta sızmış kalmışım. Aslında hayvanat bahçelerini sevmem, bence hayvan hapishanesi hepsi! Buradaki özgür geniş alanları olan, oldukça hayvan haklarına saygılı bir hapishane ama.. Günümüzde belgesel kanallarında hayvanları görmek, tüm özelliklerini öğrenmek varken.. Sanki kutupayısını canlı görsek gidip sevebileceğiz?! Bu arada iki yeni kutupayısı doğmuş Münih Hayvanat Bahçesi'nde, herkes akın ediyor tabii.

Aklım yine Virginia Woolf'a döndü, ordan oraya hopluyor. Affola. Dediğim gibi çok yorgunum. Bebeto neyin (sütün?!) kafasıyla enerji yumağı ama biz sefilleri oynuyoruz Beyaz Atlı Prens ile.. Geçicek deyin bana, bu da geçecek (ve hemen yerini yeni bir başka zorluk, bir başka mücadeleye bırakacak, biliyorum)..

Bazen yorgunluktan başım dönüyor, gözüm kararıyor, kalbimde sanki bir kelebek kanat çırpmış gibi bir his oluyor pıtır pıtır.. Ama sonra.. "Sonra gülüşün geldi aklıma ve içimden dedim ki; yine gelsen yine severim seni" diye fısıldıyor kulağıma Cemal Süreya. Annelik zor azizim..

11 Nisan 2014 Cuma

Bebekli evde güvenlik önlemleri

Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, Maya son birkaç haftadır mobil hayata geçti ve beraberinde de hiç aklıma bile gelmeyen güvenlik dertleri hayatımızın odağına yerleşti. Ev diyip geçmeyin, resmen her köşe bubi tuzaklarıyla doluymuş yahu! Çocuk bu, düşe düşe büyüyecek ve düşmeden öğrenemeyecek tabii ama işte insan göz göre göre kazaya davetiye çıkarmak da istemiyor. İşi abartıp çocuğu şişme bir balon içine koymadan ya da evi süngerle kaplamadan, kısaca "kafayı sıyırmadan" evde akıllı güvenlik önlemlerini nasıl sağlayabileceğimi araştırdım, uygulamaya koydum ve sizlerle de paylaşmak istedim.

Öncelikle, çocuk hareketlenmeye başlar başlamaz artık hiçbir şekilde tek başına koltukta, yatakta, değiştirme masasında, mama sandalyesinde bırakmamamız gerekiyor. Ben çok şükür bu dönme ve sürünme dönemlerini kazasız atlattım (parkta çocuğu banktan düşürme hadisesi dışında tabii ayyy içim hala fena oluyor bak!) ama bizim kızlar iki dakika boş bırakıp patır patır düşürdüler oğlanları valla, aman diyeyim. Hiç dönmeyen çocuk yatakta 3 takla atıyor falan yani, aman dikkat. Emekleme döneminde çocuklar aşırı hareketli, sakar ve de şapşal oluyorlar. Yanınızda oturan çocuk birden ÇÖT diye kafaüstü yere çakılıyor, çok acaip bişey. Bizim ev yerden ısıtma ve parke üstüne halı kullanmıyoruz ya, ilk zamanlar abartıp heryeri yastık, minder, oyun örtüsü falan gibi "yumuşak" materyallerle kaplamaya kalktım (yanda bu tasarım harikası evden rengarenk gecekondu görüntülerini görüyorsunuz). Hani sanıyorum ki yumuşak düşüş olacak. Ama o örtüler yastıklar çocuğun ayağına daha bir dolandı, çocuk onları itiştirip minicik bir parke boşluğuna ÇÖT diye kafayı geçirmeye devam etti. İnsan yavrusu valla çok salak azizim, köpek kedi maymun böyle değil ayol, bunlar iki düşer öğrenir, insan yavrusu öğrenmiyor o kadar kolay. Ay çocuğa sanki ailecek dalmışız, şiddet kullanmışız, odun sopalarıyla kafa göz yarmışız gibi alnında şakaklarında morartılar.. İçim gidiyor, sinirlerim bozuluyor ama olmuyor. Düşe düşe öğrenecek işte.. Neyse ki bebek hafızası balık hafızası, biraz ağlayıp kucaklandığında unutuveriyor. Ama anne hafızası çok beter valla, o unutsa da ben her düşüşünü hatırlıyorum OFFF!

Sivri köşeler var bir de.. Allahım ne çoklar! Heryer sivri köşe yahu, sanki evde değil bir kübizm tablosunda yaşıyormuşuz biz ayol! O köşe koruyucu zımbırtılardan aldık bir düzine. Maya gidip gidip onlarla oynuyor delireceğim! Hele fişler, bu evi hangi mimar tasarladıysa.. Ya çocuk düşmanı ya da hayatında hiç bir çocukla bir araya gelmemiş, fişler yerden 20cm yukarıda bizim evde! Şaka gibi yahu, tam da Maya'nın parmaklarının ölçüsü ile delik ölçüsü bu kadar mı uyumlu olur. O parmaklar o deliklere sokulmak ve akabinde tüm vücut Karadeniz yöresi horon tepmesi yapmak için yaratılmış sanki! Biz de yerden aydınlatma seviyoruz üstüne şeker tuz, oh fişleri çek çek, yetmedi dişle bir güzel yavrum benim.. Dolap kapakları, çekmeceler, duvardan duvara kitap dolu kütüphanelerimizi hiç anlatmayayım, sizin hayal gücünüze bırakayım. Ha bir de envai çeşit tropik bitki ve onların permakültür toprakları.. Allahtan pencerelerde çocuk kilidi var, temizlik malzemeleri ve ilaçlar kiler gibi bir odada kitli duruyor, minimalist akımdan olduğumuz için incik cincik, vitrin mitrin, cart curt yok, sıcak yüzeyler ve mutfak kapısı kilitli kullanılabilir, düzenli insanlarız etrafta torbadır, iptir, makastır falan bulunmuyor. Bu biraz da benim yaşamımın uzun bir bölümünde köpek sahibi olmamdan da kaynaklanıyor, köpekler de bebekler gibi meraklı oldukları için ev güvenliği konusunda dikkatliyim ama Allah korusun tabii, yine de gözden kaçabilir bazı küçük ayrıntılar (misal, Maya geçenlerde küpelerimden birini çıkarıverdi oynarken!) Bu konuda Huggies'in çok güzel bir yazısı var, buraya tıklayıp okumanızı tavsiye ederim.

Köşe koruyucuları, priz kapatıcılar, merdiven varsa merdiven bariyeri, havuz varsa havuz bariyerleri, dolap kilitleri, çekmeceye parmak sıkışmaması için sistemler, bitkilerin toprakları üzerine geçirilen ve çocuğun yemesini önleyen mazgallar, mutfaktaki gözleri kilitleme sistemleri, fırının sıcak yüzeyini bloke eden aparatlar ve çok amaçlı eşya bariyerleri en sık kullanılan ev içi güvenlik araçları. IKEA ve çocuk mağazalarının çoğunda bu tip güvenlik ürünleri bulunuyor. Ayrıca internette dolaşırken Türkiye'de çocuk güvenliği konusunda hakikaten çok başarılı bir firmaya denk geldim, adı Parkzon ve buraya tıklayarak ürünleri ve hizmetleri hakkında bilgi alabilirsiniz.

Tabii ki ne kadar uğraşırsak uğraşalım, kafayı da sıyırsak %100 önlem almamız mümkün değil, çocuk bu, ruh hastası yetiştirmek gibi bir amacımız yoksa cam fanusta pamuklar içinde tutamayız, elbet düşe kalka büyüyecek. Bir noktadan sonra artık sakin olmak, ilkyardım bilgilerimizi taze tutmak ve çocuklarımızı Allah'a emanet etmek ve sağlıklı büyümeleri için dua etmek kalıyor.. Hepimize kazasız belasız, güvenli ve mutlu mobil günler dilerim.

10 Nisan 2014 Perşembe

Dr.Nazi ile emekleme kampı

Biliyorsunuz Maya'nın iki doktoru var. Asıl doktoru inanılmaz tatlı, yumuşak bir adam, bizdeki kod adı Dr.Süss (Şeker). İki numaralı doktor ise Ağlayan Çocuk Merkezi'nin aşırı uzun, aşırı zayıf, aşırı somurtkan, her daim siyah giyinen, resmen RedKit'teki cenaze levazımatçısının (bakınız yandaki temsili resim) vücut bulmuş hali. Adam o kadar somurtkan, o kadar obsesif, o kadar titiz ki; insan bu adam neden çocuk doktoru olmuş ve hatta neden özellikle de ağlayan çocuklar konusunda uzmanlaşmış diye düşünmeden edemiyor (ya da adam son derece Dr.Süss'ken, 5 gün 8 saat ağlayan çocukları görmekten mi böyle olmuş bilemem). Ama adam bir deha, adam müthiş bilgili ve adam ne derse çıkıyor ve adamdan çok şey öğrendim.. Velhasıl adam acaip bir adam. Biz Beyaz Atlı Prens'le bu adama, takıntılı hali ve aşırı sert görünümü nedeniyle Dr.Nazi kod adını verdik (çok da ayıp ettik, özellikle Almanya'da bu tip espriler hiç hoş karşılanmıyor tabii).

Neyse; bu adamcağız Maya'yı 2 ayda bir görüyor, kaportasına süspansiyonuna falan bakıyor, notlar alıyor, tavsiyeler veriyor falan. Tavsiyeleri inanılmaz işime yarıyor, özellikle uyku düzeni ve ağlama konusunda inanılmaz fayda gördüm. Velhasıl; 8. aydaki kontrolünde baktı bizim Oturan Boğa patates çuvalı gibi nereye koysan orda kalıyor, "tembel teneke" canım yavrum, kıçını kaldırıp da emeklemeye hiç niyeti yok, dedi ki "hmmmm, 8 aylık ve emekleme yok, kendisine 10 Nisan saat 09.00'a dek zaman veriyorum (neden? çünkü adam tatile gidiyor ve 10 Nisan'da dönüyor) ve fakat hala emeklemeye başlamazsa, fizyoterapi ile desteklememiz gerekebilir".. Hönk?!

Ben böyle hırslı, çocuğunu çizelgelerle büyüten, başkalarınınkiyle karşılaştıran bir anne değilim. Olmak da istemem, bu tip davranışlar bence sağlıksız davranışlar ve altta yatan kendine güven eksikliğinden kaynaklanıyor. Ayrıca her çocuğun gelişimi farklı, bazı çocuk oturduğu yerden izlemek, gözlemlemek ve elleriyle keşfetmekten hoşlanıyor; bazısı ise hop hemen hareket edeyim, sağı solu inceleyeyim hevesinde. Sadece bebeğin de kontrolünde değil bu tip gelişim aşamaları; bazen sizin ebeveyn olarak tutumlarınız da etkiliyor bu süreçleri. Mesela ben "gelişim evrelerini desteklemek" için bebeği zamanından önce zorlama durumunun yanlış olduğunu düşündüğüm için kesinlikle hızlandırmaya, desteklemeye, en küçük bir müdahaleye falan çalışmıyorum. Bu benim kişisel fikrim. Bazısı bebeği 2 aylıkken oturur durumda tutuyor, ben bel ve omurları henüz hazır değil diye düşünüp zarar vermemek için hep başı bedeni destekleyerek yatar pozisyonda tuttum çocuğu mesela. Ya da yerde debelensin dediler, baktım göbek üstünde kalınca kendini kısıtlanmış hissedip mızırdanmaya başlıyor, bir de bebeği ağlatmamak gerekir diye düşünen o tuhaf hippi annelerdenim ya, o nedenle pek yere de bırakmadım. E ne oldu, Maya 6. ayda oturmadı da 7. ayda oturdu; 8. ayda emeklemedi de 9. ayda emekledi. Ne fark eder? Çocuk yetiştirmek bir yarış değil ki.. Eninde sonunda oturacak, emekleyecek, kalkacak, yürüyecek. Koştur koştur zorlamanın ne alemi var?! Bu yaklaşımın tek kötü tarafı, herkes sizin gibi düşünmüyor.. Bazı insanların kıyaslamaları ve karşılaştırmalarına, şunu yap bunu yap türü "öğreten adam ve kadın" yorum ve davranışlarına maruz kalıyorsunuz. Biraz siniriniz bozuluyor. Ama kulak arkası edeceksiniz anacım.. Şu 10 ayda öyle çok öğreten kadına, meraklı teyzeye, karşılaştıran kıyaslayan yarış atı anneye maruz kaldım ki; artık duymuyorum, görmüyorum, ağzımı açıp laf etmiyorum. Hı-hı diyip, göz devirip geçiyorum.. Ben ve bebeğim mutluyuz, kime ne?! Lakin; bir de çocuk doktorunuzun bakışı var tabi. İşte o biraz önemli. Dolayısıyla bi hönk dedim kaldım..

Geçen ay, Maya'yı karşımıza alıp "bak evladım, bu Dr. Nazi amca biraz tuhaf bi adam. Kendisi seni mobil pozisyonlarda görmek istiyor. Eğer bu ay içinde kıçını yerden kaldırmazsan, Dr.Nazi (amca) seni emekleme kampına yollayacak. Orada eveki yan gel yat düzeni bulamayabilir ve performansın tatmin edici bulunmazsa sabun bile yapılabilirsin. İş ciddi" dedik (yani ben dedim, Beyaz Atlı Prens bu ırkçı esprilerime gözlerini belerte belerte "nçık nçık nçık" yapmakla yetindi).

Çocuğu yere koydum bacılar. Ev Allahtan yerden ısıtmalı bizde. Aynen eşek terbiye eder gibi, burnunun ucuna bir de havuç koydum, ne uzağa, ne yakına. Böyle onu delirtecek mesafede, ergen sevgililerin birbirine değemeyen parmak uçları misali, bildiniz mi? Bizim patates çuvalı sen bi hırs yap, bi atılım göster, bi gaza gel! Önce otururken ellerinin üstünde şınav çeker gibi sallandı durdu, sonra kıçtan kaya kaya ilerlemeye başladı, bir ayak dışarda denge yaparken, ömür ayak kıvrık tuhaf bişeyler yaptı, çocuk da anası gibi tuhaf olduğu için geri vitese taktı geri geri gitti falan ama A noktasından B noktasına gider oldu. O reklam filmlerindeki çocuklar gibi 4 ayak üzerinde gitmiyor ama hedefine ulaşıyor, aklına koyduğuna varıyor. Kendine özgü bir stili var hatunun. Malum oturma eylemini de ben kendi kendine yatar durumdan oturur duruma geçme sandığım için Maya'nın oturduğunu 1 ay geç idrak etmiştim hatırlarsınız, şurda yazmıştım ya.. Bunu da emeklemek olarak algılamıyordum. Bu sabah Dr.Nazi Maya'yla uzun uzun oyun oynadı, bizim kız böyle tuhaf erkeklerden hoşlanıyor ya, bir gülücükler, bir el sallamalar, byebye'lar, yanak şişirmeler, konuşmalar. Ne becerisi varsa gösterdi valla adama, şaştım kaldım. 1 saatlik cilveleşme seansının sonunda Dr.Nazi ellerini kavuştura kavuştura "evet çok güzel, bilişsel becerileri yaşıtlarından önde gidiyor, emeklemeye de başlamış" diyince ben ikinci bir hönk? çektim. Meğerse buna emeklemek deniyormuş ve Maya 9 aylıkken emeklemeye başlamış! Hatta şimdi 1 haftadır da ellerinden destek alarak dikilmeye bile başlamış! Yemin ederim bu iş böyle giderse ben kendimi ilgisiz anne ilan edeceğim..

Velhasıl Dr.Nazi'nın kızımı emekleme kampına ve ordan da sabun atölyesine göndermesine ramak kala Maya atılım yapıp mobil hale geçti çok şükür. Amma ve lakin, şimdi hayatımızda çocuk kilitleri, masa köşesi kaplamaları, yumuşak zemin hazırlamalar ve morluklar ve ani haykırışlarla mücadele dönemi de başlamış oldu. Evi nasıl "çocuk güvenliği"ne uygun hale getirdiğimizi de birdahaki sefere anlatayım e mi?!