21 Kasım 2014 Cuma

Bir başıma, ikimiz ya da üçümüz

Arada yazıyorum; bebekten sonra evliliğin değişmeden aynı şekilde devamı mümkün mü (evet), nasıl mümkün (öncelikle kendinize, sonra birbirinize zaman ayırmakla, ÇABA göstermekle) diye.. Bu konudaki son yazımı okumadıysanız; özetle, öncelikle siz bebeksiz bir insanken, KENDİNİZE gösterdiğiniz ilgiyi, sevgiliniz olduktan, evlendikten ya da anne olduktan sonra da tam gaz göstermeye devam edeceksiniz ki; SİZ mutluyken çevrenizin de mutlu olduğunu göresiniz. Kendinizi şımartmak mı dersiniz, kişisel bakıma, ilgilerinize ve sosyal çevrenize zaman yaratmak mı, pozitif bencillik mi, ne derseniz diyin, yeter ki kendinize zaman ayırın.

Bu saatler boyunca sürmek zorunda değil, bazen insan gün içinde bir 15dk, yarım saat bile "istediği şey"i yapabilirse, kendiyle başbaşa kalabilirse, yeter de artar bile. Aynı şekilde, bir kez bebek olunca "o benim hayatımın merkezi", "o benim en değerli şeyim", "ilk o, sonra dünya" falan gibi hormonların tavan yaptığı söylevleri ezberden sıralamak yerine, bir durun düşünün. Evet bebekle hayat güzel (ve zor) ama bebeksiz bir hayat DA var ve o DA güzel. Bebek dışında olan biten şeyler var hayatta; aşk var, bilim var, hobiler var, sanat var, bazen küçük ayak parmağına sürülen kıpkırmızı oje var yahu.. Bebek dışında binlerce güzel ve anlamlı şey var hayatta!

İKİMİZ olmak da önemli; eşe zaman ayırmak, aşka zaman ayırmak. Bebekten önce verdiğiniz özeni vermek, sadece anne değil, eş olabilmek, yoldaş olabilmek. Eş denen şey damızlık bir boğa değil ki, yol arkadaşınız.. Bebeksiz de siz olmayı sürdürmek önemli, bebeği bırakabilmek, sadece birbirinize zaman ayırabilmek, ilişkinin sağlıklı sürebilmesi için çok önemli. Bazı anneler bu "ikimiz" işini bebekle ikimiz olarak algılıyor, baba bir tarafa atılıyor, sonra da aman o işiyle kafayı bozdu, hiç çocukla ilgilenmiyor.. E niye ilgilensin ki adam, siz zaten 2 kişilik ilgileniyorsanız? Biraz bırakacaksınız onları da başbaşa. Evet ayakkabılar ters giydirilmiş, paltonun yakası biyerde, eller kapkara ama mutlu mu, ona bakın.. Babalar, siz de "ben çalışıyorum, eve ekmek getiriyorum, zaten bütün gün yoruluyorum, bir de çocukla mı ilgileneyim" demeyin hiç, çünkü zaten sizin asıl temel göreviniz "ailenizle ilgilenmek", gerisi sadece sizi buna yaklaştıran yollar, uzaklaştıran engeller.

ÜÇÜMÜZ olmak.. Belki de en zoru bu işte. Özellikle bebeğine kendi bakan anneler bilir, bazen eş işten gelince bebeği atıverirsiniz kucağına, bir yarım saat kafa dinlemek için. Bazen insan sadece sessizlik istiyor.. Ama bebeğin ihtiyacı sizi bir arada görebilmek, ikinizle birden, aynı anda oynayabilmek, iletişim kurabilmek, sizi bir "ekip" olacak algılayabilmek. Birbirinizin yokluğunda yedek destek gücü olarak değil.

Yani terazinin üç tarafı var artık; iki tarafla dengeyi tutturmak kadar, üç tarafla da tutturmak gerekiyor.

Foto kaynak: Çok sevgili arkadaşım Ayşegül'ün el işi göz nuru, şık, zarif, özgün tasarımlarıyla hertaki.com 'dan üçlü kolye ucu, çok ama çok sevimli!

16 Kasım 2014 Pazar

Kışın bebekle yüzme ve bebekle yoga

Hamileliğimi takip edenler bilir, doğuma kadar çok aktif spor yaptım. 7. aya kadar dağlara tırmandım, koştum, bisiklete bindim, sonra günde 1 saate yakın yürüdüm, 10 senedir yaptığım yogayı hamile yogasına çevirerek yaptım, yüzebildiğim kadar yüzdüm. Epiduralsiz, ağrı kesicisiz, normal doğum yapabilmemin de, doğumdan 1 hafta sonra hiç doğurmamışım gibi hayatıma devam edebilmemin de, çatlak ve göbek oluşmamasının da bence tüm nedeni spor. Tabii belki kızımın bu kadar hareketli ve sosyal olmasının da sorumlusu spor olabilir ama olsun, yine olsa yine aynı şekilde spor yapardım. Aktif hamilelik, annenin fiziksel ve psikolojik durumuna çok olumlu etki ediyor.

Doğumdan sonra 2 ay yürüyüş dışında spor yasağı var malum ve bana daral geldi, 2 aylık olur olmaz onu da kaptım, spora koştum. O gün bu gün, haftanın iki günü koşuyorum ve salonda kas çalışıyorum, her sabah yogamı yapıyorum ve mümkün olduğunca bisikletle ulaşıma ağırlık veriyor, yüzmeye devam ediyorum. Maya da 2 aylık olduğundan beri benimle bisiklet gerisinde, havuzda, denizde, yoga matında ve spor salonunda. İlk başta yattığı yerden izliyor ve kendisini ağırlık topu olarak kullanmama ses etmiyordu, şimdi benimle yoga yapıyor, yüzüyor ve tabii ki koşturuyor, tırmanıyor, atlıyor, kayıyor, dans ediyor; maşallah uyanık olduğu zaman Tazmanya canavarından farksız.


Yüzmeye başlamak için ilk sene çok kritik, çünkü bu sürede bebeklerde su altında nefes tutma refleksi var. Bunu kullanabilirseniz, çocuğunuz ilk 6 ayda bıcır bıcır yüzecektir. Hatta havuzlu evlerde özellikle bu eğitimin verilmesini öneriyorlar ki, Allah korusun suya düşen bebek kendi kendine sırt üstü dönebilsin ve siz fark edene dek hayatta kalabilsin, yardım isteyebilsin. Videosu şurada, muhteşem. 6 ay 1 sene içinde bu refleks kullanılarak yine ilk düzeyde suya batmadan kalabilme eğitimi verilebiliyor, 1 seneden sonra ise refleks artık kaybolduğu için, yüzme eğitimleri içerik değiştiriyor ve özellikle yaşadığım ülkede daha ziyade anne ve babayla suda oynama eğitimine dönüyor. Yüzme eğitimi ise 3 yaştan itibaren başlıyor. Maya ile şu anda yaptığımız da suda oynama, ellerden tutup yüzme, kaydıraktan kayma, yandan havuza atlama. Yine de spor spordur. Kışın yüzme ile yazın yüzme arasındaki tek fark; havuz sonrası biraz daha dikkat etmek gerekiyor. Tabii ki hijyen koşullarını yerine getiren bir havuz ve kurs seçimi dışında, havuzdan çıktıktan sonra çocuğu güzelce yıkamak, kurulamak, sıcak tutmak, üşütmemesini sağlamaya çalışmak; olası hastalıkları önleme açısından önemli.

Yoga hikayemiz ise, hayli komik. Hamileyken neredeyse haftada 3-4 kez gidiyordum, Maya 2 aylık olduğundan beri evde kendim yogama geri döndüm. Maya'yı yoga matına koyardım, beni izlerdi, özellikle tepetaklak hareketler onu çok güldürürdü. 11 aylıkken benimle birlikte birden şu yandaki hareketi yaptı. Ben şok tabii (her zamanki gibi..) Bu zaten bebeklerin yaptığı bir hareket, hatta yaşlılar bebek böyle durunca eve misafir gelecek derler :) Yogada da köpek duruşu denir, çünkü köpeklerin esneme, gerinme hareketidir. Bel ve sırt kasları için mükemmel bir hareket. Bir de ayakları dizden kırıp W şeklinde oturma hareketi vardır, o da üst bacak ve dizler için çok önemli bir harekettir ve yine bebeklerin severek yaptığı bir hareket olup, yogada da vardır. Bu konuda şurada aman çocukları W şeklinde oturtmayın diyen bir görüş de var ama ben buna inanmıyorum, uzmana da danıştım, devamlı bu şekilde oturuyorsa ve başka türlü oturamıyorsa evet bir problem olduğuna işarettir ama ara sıra bu şekilde oturması son derece normal dedi. Onu da belirteyim.

Ayrıca Maya'nın emekleme döneminden (aslında Maya hiç emeklemedi, yaşını geçene dek tek diz üzerinde aynen şu yandaki fotodaki bebek gibi kaya kaya gitti (amma korktum bir sakatlık var, yürüyemeyecek diye, meğerse normalmiş, bazı çocuk böyle emeklermiş) ve yaşını geçtiği zaman, bir gün kendi boyunda ama yürüyen başka bir bebeği görünce bizim tembelişko da hırs yaptı ve ertesi gün birden direkt kalkıp yürüdü maymun!) bir çok duruşunun yogada yeri olduğunu da görüp şaşırdım, yoga asanaları belirlenirken belki de bebeklerden ve hayvanlardan uzman görüşü alınmış demek ki :) Velhasıl, son durum, evde Maya benimle yoga yapıyor hatta iki eli içlerini ve parmakları birleştirip baş üstüne kaldırarak tipik "ommm"lara (mum duruşu) bile başladı. Beraber yoga yaparken çok eğleniyoruz. Tek sevmediği ve benim en çok sevdiğim, son yoga duruşu olan ceset asanası, yani sırt üstü yatmak ve tüm kasları gevşetip 4-5dk meditasyon yapmak. Bunu yapamıyorum işte; 1 dakikadan sonra tam gevşemişken beni dürtüyor, üstüme oturuyor, burnumu mıncıklıyor, gözlerime parmak sokuyor falan yani olmuyor.. Buna da şükür, ne diyeyim.. OMMM!

12 Kasım 2014 Çarşamba

Kızımdan öğrendiklerim (1-2 yaş)

İlk 12 ayda öğrendiklerim azmış bile, bakın buradan okuyun. Geldik yaşamın 2. senesine, Maya 2 yaşına varmadan ondan ve ona annelik yaparken neler öğrendim neler, mercimekli köfteler! (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Kasım: 16 aylık anneliğin sonunda, klinik psikolog olarak danışanlarıma önerdiğim birşeyi İLK defa kendim de uygulamayı başardım. Kızım tam 30 dakika süren ilk öfke nöbetini geçirdi, kendini yerlere attı, ayaklarını tepe tepe, parkeleri yumruklaya yumruklaya ağladı. Ben de yanında sakince oturdum, bekledim, bekledim, bekledim ve sustuğunda onu kucağıma alıp öpüp okşadım ve sinirlenmesinin normal olduğunu ama bu şekilde yerde tepinmenin istediğini yapmamı sağlamayacağını da gördüğünü anlattım. Demek ki neymiş, başkasına söylemek kolay, kendin uygulamak zor ama imkansız da değilmiş. (Merhaba ilk öfke krizi, ilksin ve biraz erken başladın ama son değilsin, di mi? Dur bakalım öfke yönetimini nasıl öğreteceğiz / öğreneceğiz..)

Ekim: Şu hayatta 3 tür acı olduğunu öğrendim; fiziksel acı, psikolojik acı ve yerde duran lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı.. Evet.

Eylül: Evde ve çevrede çocuk da olmayınca, üzerinden 25 sene geçse bile bazı şarkıların, masalların, oyunların ve sıkılmaya birebir aktivitelerin "ihtiyaç anında" aniden ve kusursuz bir şekilde hatırlayabildiğini öğrendim. Ve ayrıca SOMbaharın rengarenk yaprakları içinde ve su birikintilerinde hoplayıp zıplamanın (ve 'yaşasın kirlenmek'in) sadece tıfıllar için değil, anneler için de süper keyifli olduğunu, ha bir de at kestanelerinin yabani ve acı olduğunu, yenmeyeceğini, yenirse feci cırcır olunacağını öğrendim.

Ağustos: Dördü birden çıkmaya azmeden köpek dişlerine artık resmen köpoğlu köpek denebileceğini ve daha önce çıkan azılardan bile daha fazla, tüm aileyi tam 1 ay gece gündüz süründürebileceğini, bu vesileyle de günde 1 saat uykuyla 1 ay hayatta kalabildiğimi öğrendim ve hemen akabinde "acaba bir mama fight club'mı kursak be Tyler Durden'cığım?" diye sordum içimdeki diğer kişiliğime, henüz gaipten cevap alamadım, beklemedeyim (özetle: hayatta ama yorgunluktan tırlatmış haldeyim).

Temmuz: Anne sütünün çok enteresan bir şey olduğunu, sen ne kadar vermek istersen o kadar nazlandığını, sen ne kadar kesmek istersen o kadar coştuğunu, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını ve "1 yaşından sonra keserim canım, ne o öyle, oyundan gelip anneeeeağ memeeeğ'mi diyecek yoksa eşek sıpası hahahaha" demeçlerimin bana aynen yalatılacağını ve bebeği memeden kesememenin ne tuhaf bir psikoloji olduğunu öğrendim ve montofonluğa kaldığım yerden devam ettim (ben de merak ediyorum bu hikayenin sonu ne zaman ve nasıl bitecek!?)

Haziran: Ayaklarımı aça aça yürürsem, onu ellerinden tutup yürütürken belimin daha az ağrıdığını, neyse ki bu abuk vaziyetin fazla uzamadan yerini pıtır pıtır yürümeye ve hemen akabinde koşmaya(!?) bıraktığını, "yürüyünce işin daha zor, devamlı peşinde dolanacaksın" diyenlerin saçmaladığını, aksine yürüyen çocuğun anneye "oh be!" dedirttiğini, bu sayede istediği yere giden, istediği bıcırıklığı yapabilen bebeğin de rahatladığını veeee düşmelere, çarpmalara karşı en mütiş buluşun içinde Lanolin maddesi bulunan Lansinoh meme ucu çatlak kremi olduğunu, cepte devamlı taşınması gerektiğini öğrendim.

9 Kasım 2014 Pazar

SPA'lara gelesiceleeeer

Bu sabah kızı uyanır uyanmaz giydirip iki parça eşyasını da yanına katıp babannesine kakışladık ve Beyaz Atlı Prens'le evden kaçtık. Saat 7.45'te insan SPA'ya mı gider? Gittik ayol. Neyleyelim, çocuklu insanlar anlar bizi ancak! O saatte gitmezsek, kızın öğle uykusuna dek şöyle keyfini çıkara çıkara 3-4 saat kalma şansımız olmazdı.

Bu SPA şehrin teee öbür yakasında, methini çok duyuyorduk ama hiç denememiştik. Arada termal havuza, normal SPA'ya falan kaçıyoruz Beyaz Atlı Prens'le ama bu bambaşka bir deneyim oldu.. Hakikaten adamlar Sanus Per Aquam'a ayrı bir boyut katmışlar.. Şöyle kulaç kulaç yüzdüm, parmaklarım büzüşene dek.. Aslan ağzında kulunçlarıma masaj keyfi çektim. Beyaz Atlı Prens'le jakuzide yeni yetmeler misali oynaştık, gülüştük. Yetmedi buhar odasına girip, kendimi yağmur ormanlarında bir maymun gibi hayal ettim. Ordan çıktım 45 derecelik Alman tipi (cıbıldak!) saunaya girdim. Ordan çıktım 90 derecelik Fin hamamına girdim 2 dakika sonra terleyerek ve burnumdan soluyarak çıktım ama Finliler gibi üstüne buzlu su dökünmek yemedi tabii. Ohh bir daha havuz, ordan sessiz zen bahçesinde masaj, ordan meyve suyu barında bir ikmal molası, yine havuz, yine hamam, yine sauna ohhhhh. Hayat buymuş yahu.. Bir sessizlik, bir huşu hali..

Etrafta hiç çocuk yok, çocuk alınmıyor, çocuklu bir insan olarak çocukların bazı yerlere alınmamasına %100 destek veriyorum. Zaten devamlı başımızın tepesindeler eksik olmasınlar, arada böyle zen zen (ve cıbıldak!) takılmak ne hoş.

Gelelim cıbıldaklık meselesine (yazının zaten anafikri bu, ben şok içinde hala kendime gelemediğim için lafı uzatıp duruyorum). Ben utangaç biriyim. Çıplaklıktan hazzetmem. Bu nedenle spor salonunda olsun, havuzda olsun, dötü sakin bi köşeye (sağlama) almadan soyunmaktan falan hoşlanmam. Çocukluktan beri böyleyim. 2 yaşında bile bikini üstü giymek için ısrar ettiğim anlatılır. Velhasıl.. Bu huyumla Almanya'da baya zor zamanlar geçiriyorum. Burada herkes anadan üryan yahu. Mesela nehir kıyısında herkes cıbıldak, kimse kimseye bakmıyor ve rahatsızlık vereni de yok ama herkesin memeler bibiler etrafta ayol. Bana feci ters. Her yaz biz arkadaşlarla ne zaman nehir kenarında barbekü sefası için toplansak ben afakanlardan afakanlara koşuyorum, ya bu sefer herkes üryan kalırsa diye.. Ayol hergün işte, okulda falan gördüğün insanı çıplak görmek, yabancı insanları çıplak görmekten de beter tabii.. Lakin Almanlar çok rahatlardır çıplaklık konusunda, hemen soyunuverirler. Mesela her Pazartesi ben kızı yüzme kursuna götürüyorum, önceden mayomu giyiyorum içime ama kursun sonrasında mayoyu çıkar donu giy derken.. Ay sırf kadın da değil, anne baba çocuk herkes üryan, bi ben giyinik, işi ağırdan alıyorum herkes gitsin derken bu sefer de soğukta ıslak mayoyla devamlı hastayım. Delirecem. Hayır insan bi havlu falan tutar üstüne, yok, direkt hop memeler bibiler lülülülülü ayyyyh. Neyse saunaya dönelim (hatta hiç çıkmayalım o saunadan!).

Saunanın kapısında eşek kadar yazmışlar üryan girin, mayo yasak diye. Buna rağmen görmemezliğe geldim, havluyla girdim. Tabii ki ısınan plastik mayolar falan düşününce, daha sağlıklı, haklılar. Lakin o saatte bizim gibi birkaç evden kaçmış anne baba yenisiyle, emeklilikte zamanını nasıl değerlendireceğini bilemeyen ve sabahın 5'inde uyanan delikanlılar hanımkızlar var. Ay yani çıplak görmek farz, bari 25-30'luk çıtırları göreydik, ne bu böyle sarkmış yaşlılar, doğum sonrası memeler göbekler, işlevsellikten uzak bürük bibiler, bükülmüş beller. Iyk. Bir süre ben havlumla cool cool oturdum öyle saunada, görücüye çıkıp da koltuğun köşesine ilişmiş kız misali. Olmuyor. Sıcak. Havlu bi noktadan sonra beton gibi. Amağn dedim artık inceldiği yerden kopsun, attım valla donu domalı. Yine edebimle oturuyorum tabii bacak bacak üstüne atmışım, rapunzel saçlarım tam meme altına gelecek şekilde salınmış. Stratejik bir saç boyu.

Öyle oturduk terledik aryan-üryanlar topluluğu. Lakin sonra bu tuhaf durumu daha da tuhaf yapan bir hadise meydana geldi. Bizim kızın öğle uykusu yaklaşınca benim memeler alarm veriyor, valla ya, çok enteresan, direkt memelerin tansiyonu yükseliyor, böyle damar damar oluyorlar. Süt vampirine hazırlık yapıyor garibanlar. Baktım saunada kadının teki gözünü dikmiş dehşetle bakıyor memelerime, alien memeleri gibi gördü kadın. Ha dedim zamanı gelmiş, kalk bey, kız bekler, bizi ev paklar.. Neyimizeeee bizim tüm gün SPA, edebimizle, dötü memeyi havluya nasıl saklayacağımı bilemeden, yantiri yantiri yürüdük, çıktık.

Bu da böyle bir anımızdı.
Yukardaki turkuaza da hastayım ha...

6 Kasım 2014 Perşembe

Olumsuz hissediyorsanız, durun ve şükredin.


Üyesi olduğum bir sanal grupta, dün 7-8 aylık oğlu olan bir anne "devamlı ağlıyor, artık tükendim, dayanamıyorum, bazen tutup duvara fırlatmak geliyor içimden" diye bir yardım çığlığı attı. Bunun üzerine bir gecede belki 100'ü aşkın yorum gelmiş; kimi ağlayan bebeğe neyin iyi gelebileceğini yazmış, kimi sabır dilemiş. Baktım herkes birbirinden dertli. Bir çok anne, çocuktan sonra değişen hayattan dert yanıyor, çocuğumu çok seviyorum ama.. diye başlayan ve çocuksuz hayat ne güzelmiş, bilemedik diye biten bir sürü yorum. Hepsine katıldım, anladım, onlar gibi hissettim, paylaştım. Kızımı büyütürken ben de çok zorlanıyorum ve bazı annelere ve çocuklarına bakınca, benim neden bu kadar ağır ve zorlu bir patikada yürümem gerektiğini düşünüp, bu haksızlığa lanet ediyorum. Oysa halime şükretmem gerekir; bedenen ve ruhen sağlıklı bir çocuğa sahip olmak, insanın şükretmesi için yeter de artar bile.

Okuduğum bloglarda da, bende de son birkaç yazıdır olumsuz bir ruh hali çöreklendi hepimizin üstüne. Yaklaşan kışın, bozulan havaların da etkisi var elbette ama bir durup silkelenmenin zamanı geldi sanki.. Bugün bunu yapmak, üstüne basa basa yazmak, sizinle de paylaşmak istedim. Sağlığımıza, huzurumuza onları kaybetmeden şükretmeyi bilelim!

Kızımı çok seviyorum. İyi ki var. Ondan çok şey öğreniyorum ve karakterimin olumsuz yönlerini törpülüyor, beni daha iyi, daha sevecen, daha anlayışlı, daha sabırlı bir insan yapıyor. Bana çözmem gereken bir çok problem veriyor, zorluyor, devamlı deniyor ve bu beni, yaşamı tüm zorluklarıyla deneyimlememi, yaşama dair bir çok ayrıntıyı öğrenmemi sağlıyor. Diğer çocuklar gibi annesinin her verdiğini sorgusuz kabul eden bir insan olmadığı için, şu an zorlansam da, ilerde o bir yetişkin olduğunda onun bu huyuyla, dik başıyla, özgüveniyle ve kendi seçtiği yolda yürümesiyle gurur duyacağımı biliyorum. Geceler boyu uyumaz ve uyutmazken, yakınacağıma, bugün esneye esneye okuduğum şu yazıdaki gibi belki de az uyku ihtiyacı onun zekasının yüksek olduğunu gösteren bir işarettir diye düşünmeye çalışıyorum. Az yediğinde, yaşıtlarından daha minyon olduğunu fark ettiğimde endişelenip üzüleceğime, sağlıklı olmakla çok yemek arasında düz bir ilişki yok ki diye düşünmeye, bilakis az yedikçe ömrün uzadığını gösteren şu makaleye odaklanmaya çalışıyorum. Sık sık hastalandığında, belki de gerçekten şu yazıdaki gibi, bu sayede ilerde daha güçlü bir bağışıklık sistemi olacağını düşünmeye çalışıyorum. Kısacası, sahip olduğum çocuğun olumsuz huy ve durumuna odaklanmaktansa, onun artı yönlerini görmeye, bulmaya, tüm bunlara şükretmeye çalışıyorum.

Bu blogda devamlı yakınmak istemiyorum. Tabii ki hepimiz gibi benim de ara sıra inişlerim, ruh dalgalanmalarım oluyor. Ara sıra annelik çok ağır geliyor, eziliyorum, yapabildiğim tek şey (ki benim için bir nevi terapi) yazmak.. Ve sonra yorumlar geliyor, bakıyorum yalnız değilim, herkes bir şekilde bata çıka yürüyor. Çok uslu, uyuyan ve yiyen, o süper çocukların bile aileleri yakınacak birşeyler buluyorlar. Ya da engelli ya da sağlık problemi yaşayan çocukların anneleri bazen o çocuğun onlara öğrettiklerine, yaşamlarına kattığı sevgiye şükrediyor, bu durumu bir şans olarak görüyorlar. Hayat okulu bu, hepimiz öğrenciyiz. Zaman dördüncü boyut çünkü; hiçbir şey aynı kalmıyor, herşey değişiyor.. Bazen sahip olduklarımız tek bir saniye içinde yok olabiliyor, bazense bitmez dediğimiz dert birden diniveriyor. Herşey geçiyor, hayat da.. Nasıl geçireceğimiz, neler öğrenip, ne derecede mutlu ve huzurlu olabileceğimiz ancak ve sadece bizim elimizde.

Bu nedenle; sağlığıma, iç huzuruma ve sahip olduklarıma (aileme, eşime, kızıma, sıcak evime, hoş sohbet dostlarıma, maddi manevi mülk ve değerlerime) şükrediyorum ve bunların artarak devamını ve sizlerle paylaştığım şekilde hepimiz için de aynı şekilde çoğalmasını diliyorum.

4 Kasım 2014 Salı

Pabuç kadar dil kadar pabuç

Dün bir baktım tıfılın ayak başparmağının tırnağının dış köşesi (nasıl bir zincirleme isim tamlaması oldu bu böyle?) içe doğru kıvrılmış. Sanki tırnak öne doğru uzayacağına yana doğru uzuyor, sonra da kıvrılıyor, kırılıyor, batıyor gibi. Dikkat ediyorum ayak ve el tırnaklarını düz şekilde kesmeye, yuvarlak kesilen tırnaklar batma gibi sorunlara neden oluyor malum. Ama o kadar hareketli ki, ne kadar dikkatini dağıtıp iki kişi zaptetmeye çalışsak da bazen beceremiyorum. Biraz da kısa kesiyorum sanırım yani acıtacak şekilde değil ama tırnağın beyazı görünür görünmez makası şaklatıyorum. Sanki uzarsa daha çok kıvrılacak ve batacak gibi geliyor. Yana uzayan tırnak sorunu yaşayan ve bunu düzelten varsa, bi zahmet yorumda yazıversin. Beceremiyorum ben bu işi.

Lakin sonra düşündüm, sadece kesme şeklinden değil, ayakkabıdan da olabilir. Kaloriferler yandı çok şükür, ev bizim yerden ısıtmalı olunca attık ev ayakkabılarını, çoraplarla coşuyoruz. Ev ayakkabısını oyun grubu ve soğuk ev ziyaretleri dışında sevmiyorum zaten, Maya'ya kalsa (ki kalıyor da genelde) çıplak ayak dolanacak her daim. Avustralya'da yaşarken yollarda çıplak ayak dolanan çocuk ve yetişkinler görmüştüm, tabii orda sokaklar her sabah yıkanıyor, bazen ayakkabı sıkınca ben de çıkarıyordum inanın ayaklarınız neredeyse tertemiz kalıyor. İklim de uygun zaten offf (her kış başı bana neden Avustralya'dan Avrupa'ya döndük ki hissi gelir). Yazın aslında elimden geldiğince çıplak ayak dolaş(tır)ıyorum ama yaz dışında burda olmuyor. Neyse dağıldık.. Ayakkabıdan da olabilir dedim çünkü şu an giydiği ayakkabı ayağına tam geliyor (önde hatta biraz boşluk da var) ama kalın çorapla giyince küçük gelebileceği aklıma gelmemiş. O da bişey demedi yani ama baktım evet, ayakkabı küçülmüş. Ayol 2 ay giymedi bu ayakkabıyı, gerçekten çocukların giydikleri haram.

Gittik pabuç bakmaya. Türkiye'de de olan Deichmann'dan Elefanten marka ayakkabılar benim hoşuma gidiyor. Hem yumuşak, rahat, hem de sevimli. Fiyatlar da iyi. Lakin hatunla benim zevkim hiç uymuyor. Ben şöyle karda da giyilecek su ve soğuk geçirmeyen bir bot bakıyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Ben özellikle bağcık yerine çıtçıtlı bakıyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Ben yandan fermuarı olsun da kolay giyilsin diyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Çok güzel bir bot buldum, grili hafif mavisi var, daha giydirmeden başladı "nein nein nein!". Seçtiği pembeleri görseniz kusarsınız, o derece cartlak. Sonunda bir kısa bot bulduk (yukardaki), ne fazla pembe, ne de pembesiz diyelim. Giydi. Yürüdü. Aynaya gitti. Ortadaki masaya tırmandı. Tamam. Nein! denmediyse oley. Sonra gitti, 2 tane 4-5 yaşlarında baştan aşağı pembe giyinmiş kıza yaklaştı, ayağını havaya kaldırdı, parmağıyla botu ve özellikle de yandaki pembe yıldızı işaret etti ve "dnay mno druni nana tompi gumgum" gibi bişeyler dedi ve üçü birden başladılar gülmeye! Nası yani yaaaaa?!? N'oluyo?!? Daha 1,5 yaşında bile değilsin kızım sen, bu ne bu?!? Şok içindeyim. 

Ayakkabıyı aldık. Eve geldik. Beyaz Atlı Prens yanındaki pembeyi görünce tek kaşını havaya dikti, biliyor ne kadar pembe sevmediğimi. Hiç sorma dedim.. Evde de giydirdi hemen, görseniz yürümesi bile farklı, havan batsın yandan pembeli haspam!

Senin annen bir salaktı yavrum - ikinci senemiz

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam. Çocuğum seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

Listeyi yediğim her nane ile birlikte devamlı güncelliyorum, akıllanana dek de yazmaya devam edeceğim! Başlık fikrini güzel anne Yeliz'den izin alarak kullanıyorum, sağolsun yüce gönüllülük etti, paylaştı, emeğe saygı lütfen.

4 Kasım 2014, kayıp yapraklar: Çamurlu ve mutlu domuzcuğum; tüm hafta gezdim sana en su geçirmez tulumu, en yaprak kümelerine balıklama dalası lastik botları bulayım diye. Buldum, aldım, seni astronot gibi giydirdim, doğaya saldım.. Temizlik ve düzen takıntılı bu "1.dünya ülkesi"nde her pazartesi doğanın "temizlenip düzenleneceğini" ve geçen haftadan beri ikimizin de hayallerini süsleyen o küme küme kuru yaprakların yok olacağını nerden bileyim?! Elimizde kova ve tırmık, yapraksız ve çamursuz doğada kalakaldık.

20 Ekim 2014, çikolatalı spagetti: Börtü böcek sevdalım; sonbaharın yağmur sonrası yere dökülen rengarenk yapraklarının üstlerini süsleyen "çikolatalı spagetti"lerini sevdiğin kadar, ananın havuçlu domatesli spagettisini sevseydin keşke. Sözün bittiği nokta burası.

25 Eylül 2014, Oktoberfest: Partilerin aranılan kuşu; bira festivalinde ben hala emzirdiğim sense hala emdiğin için, bu sene de bira içemiyoruz kızım. Bu demek değildir ki, kucağında oturduğun babanın birasına hamle et, masaya dök ve biz peçete ararken dilini masaya dayayıp şap şap bira iç. Olmaz. Bi de üstüne geğir. Ayıp.

10 Ağustos 2014, kaydırağın basamakları: Tazmanya canavarım; son bir aydır artık yürümek demode oldu senin için, her yere koşar adım gidiyorsun. Ama basamak tırmanamadığın ve inemediğin için, anan seni salmış çayıra mevlam kayıra, park ve bahçelerde göz ucuyla seni izleyerek kitap okuyor, laklak ediyor, keyif yapıyordu. Ha artık onu yapamıyor işte. Dün seni kaşla göz arasında kaydırağın tepesinde buldum! Halkı selamlıyor, tebaa'nın aferin ve el şakşaklamasını bekliyordun, doğal olarak. Kendi başına 5 dik basamağı hangi arada tırmandın, benim gözler faltaşı gibi sana koştuğumu görünce kendini nasıl o kaydıraktan attın, kaydın ve toto üstü kuma saplandın?! Sanki "bi dahaaaaa" derken aslında "işte beni koruyan melekler orda" der gibi gökleri işaret ettin bana. Bu oyun parkından sen sağ ben selamet çıkabilirsek bu yaz..

14 Temmuz 2014, havalandık ve konduk: Oyun parklarının aranan şahsiyeti, salıncak sevdalısı uçan kazım; annenin totosu hala o salıncaklara sığabiliyor ama tek eliyle kucağında kıpır kıpır sözde oturan seni, diğer eliyle salıncağın demirini tutarken aniden havalanan bedenlerimiz havada bir kuğu gibi süzülüp yere bir fil gibi çakılınca, meselenin o totonun küçüklüğü değil hava yastıklarının önemi olduğunu öğrendi senin şu salak annen. Neyseki zemin kum, toto yastık, sen de göbeğime konuverdin.

Temmuz başı 2014, şeker de sanmış ilacı: Meraklı meloşum, gözüpek kemirgenim; ananın canına mı susadın evladım? Neden çekmeceleri açıp içini boşalttığın ve çekmecenin içine girip bana "gel, gel" diye el salladığın yetmiyor, illa ki her şeyi kemirmek ve şu sıra hepimizi delirterek çıkmakta olan teee azılarını kaşımak istiyorsun? Yevrum o kondomu kemirme, kemirdiysen de yerine geri koyma, bunlar hassas zımbırtılar, mazallah ananın başına çorap örülebilir ucuna köşesine bir delik açsan. Salak annen bu vesileyle çekmeceleri boşaltmayı ve şevk anlarında kullanılacak muhteviyatı dolap tepelerine kaldırmayı ve kaldırdığı yeri unutmayı, romantizmin içine etmeyi ve daha başka türlü evli insan hallerini de öğrendi, hayırlı olsun.

13 Haziran 2014, tuvalet paniği: Çamaşır makinası sevdalım; bu sıra iyice ayaklandın, banyoya gidip gidip çamaşır makinasına olan aşkını dile getirmek için yanıp tutuşuyorsun. Kaşla göz arasında seni çamaşır makinasının kapağını açmış ve içine girmiş bulduğum yetmiyor, bir de kapının arkasına oturup kapı açılmayınca panik çığlıkları atıyorsun. Anan hala seni özgürlüğe saldığında şu kapıların arkasında durmamayı öğrenemedi ama, sevgili "Yevvvrum" bari sen biraz akıllan, kapının az gerisine otur, anan gibi salak olma, lütfen.