28 Ocak 2015 Çarşamba

Beraber yiyin!

Önceki bir yazıda da bahsetmiştim, bizim kız pek iştahlı bir çocuk değil. Dün akşam da yine hiç bir şey yemeden gitti yatağa, bir bardak ayranla! Bir önceki yazıda, böyle yememe dönemlerinde kendimi suçlardığımı görüyorsunuz ama artık pek umrumda değil, durumu kabullendim. Kilosu düşük ama kendi kategorisinde (tüy siklette kopartmada altın madalyaaaa) kendince büyüyor. Bu konu benim için çözüldü diyebilirim.

Şöyle ki; Maya 1 yaşından beri sofrada bizimle oturup, biz ne yersek onu yiyor. Ona özel yemek de yapmıyoruz, yedirmiyoruz da. Kendi neyi, ne kadar isterse çatalı kaşığı ve son zamanlarda bize öykünerek yemeklere dürtmeye başladığı önü sivri olmayan çocuk bıçağıyla (evet bıçak da veriyorum ve biliyorum bizde çocuğa bıçak verilmez. Aman ne olur ne olmaz. Şeytan doldurur. Hatta bıçağı geçtim, çatal ya da kaşık bile verilmez. Çatal mazallah gözüne batar, kaşık kulağına kaçar - çevirisi: döker, üstünü ve daha önemlisi etrafı kirletir falan) yiyor, sonra ıslak bezine elini ağzını siliyor, önlüğünü çıkarıyor ve kalkıp gidiyor (son zamanlarda bebek sandalyesine de oturmamaya, altına minder konmuş sandalyeye oturmaya ya da direkt ayakta yemeye başladığı için sandalyeden de kendi kolayca iniyor tabii). Kendini yeterince besleyemedi, azıcık yedi gibi kaygılarım yok çünkü kaygılansam, ben yedirmeye kalksam, kitaplardaki gibi 3 ana 2 ara öğün vermeye çalışsam da değişen bir şey olmuyor (evet onları da denedim, tabii ki SS subayı değilim, benim de içimde bir Türk anası gizli, stresli anlarda pörtlüyor).

Maya az yiyen, kilosu her daim sınırda hatta Türk cetvellerine göre oldukça düşük olan bir çocuk. Sanırım yapısı böyle, minyon. Özellikle hastalık öncesi, sırası ve sonrasında günlerce ağzına lokma sokmuyor ve tabii sonunda Afrikalı çocuklar gibi kemikleri sayılıyor. Biraz üzülüyorum tabii, özellikle kemikleri elime gelince, bacaklarını kollarını çıplak görünce falan.. Ama itiraf edeyim, çöp gibi bacaklarına bakarak ağlamıyorum. Son zamanlardaki yorgunluk ve çoklu alanlardaki problemlerle mücadelede fabrika ayarlarım cozuttu heralde, artık ne olursa olsun "koyver gitsin laylaylay" modundayım. Bir de kendi kendine ve istediğini istediği kadar yiyen çocuk mutlu anacığım, sofra esenlik ve barış içinde. Bence önemli olan da bu..

Bir de bizim ağlayan çocuk merkezinden Dr.Nazi'ciğim "sağlığı yerinde olan hiç bir çocuk kendini aç bırakmaz, açlıktan ölmez" dedi ya, ondan da rahatım. Sofrada rahatız, yediğimizden çok konuşuyor, gülüşüyoruz. Zorlamıyoruz. İkram var, ısrar yok. Maksimum 45dk sürecekmiş ya yemekler, sonra kaldırılacakmış önünden, öğün arası da verilmeyecekmiş. Su içtiği sürece isterse 1 hafta yemesin hiiiiiiç önemli değilmiş, acıkınca yermiş. E bekliyoruz elbet bir gün acıkır di mi? Şaka bir yana, yemeyen çocuk fenomeni hakkında hakikaten stres yapmamak lazım, nedenini şurada yazmıştım.

Öyle böyle derken, bu gece yine sadece ayranla yatağa giden Maya fenomeninden sonra, cool'luğa ara verip dedim "acabaĞ bu işlere bir Türk anası titizliğiyle mi yaklaşsam?" yani eve organik sera kursam, çocuğuma çimen sularından balbademli anaç sütlaç muhallebilerine neler neler dürtsem, yedirsem (yedirmek derken, bizim kültürümüzde 2 yaşındaki çocuğa hala yemekleri püre eden ve kendi yediren analar var yahu! Burada çocuğuna kendini geliştirme fırsatı vermiyorsun diye süpürge sopasıyla kovalarlar bu anaları, sosyal açıdan yerin dibine sokar sokar çıkarırlar valla) bir bakayım şu internet camiasında kim ne pişiriyor dediysem.. Amanın bu iş sektör olmuş bebetodaşlar! Ben bir gurme bebek sitesini, bir bu alanda ün salmış olan Annabel Karmel'in kitap ve sitesini bir de şu müthiş kitabı bilirdim. Lakin siz yevrumuzun sadece beslenmesi önemli değil, önemli olan yemek ile sanat arasındaki ince nüansı da yakalamasıdır derseniz, gözünüzü seveyim şu site ye bir bakın, ya da Fransız mutfağından seçme gurme bebek tadları peşindeyseniz şu site de pek şükela (bu arada benim Fransız arkadaşım onların çocukları sadece 4 öğün yedirdiklerini ve kahvaltı dışında asla şekerli şeyler vermediklerini söyler hep, kendi de bebeleri de fıstık tabii). Ve son olarak, işin sanat kısmı için şuraya da bir göz atın derim..

Lakin %100 işe yaradığını kendim bildiğim ve paylaşmak istediğim tek nokta şu; işin sırrı beraber yemek! Sadece ailecek de değil, böyle cümbür cemaat, bebekli çocuklu bir araya gelip beraberce afiyetle yemek. Sadece çocuklar değil bebekler de hoşlanıyor ve en iştahsızı bile hapur hupur yiyor yahu (daha önce de bahsetmiştim, bu yaştaki çocuklarda gelişimsel döneme özgü bazı yemeklere karşı korku ve tepki oluyor, canlı renkler, şık sunum ve mümkünse diğer bir çocuğun aynı yemeği yiyor olması (o yiyor, bir şey olmuyor, ben de yiyebilirim) bu tip korkuların yenilmesinde işe yarıyor). Geçenlerde gittiğimiz bir akşam yemeğinde Maya'nın karides güveç üstüne trüf mantarlı tortellini yediğini fark edince, dedim ki "ya bu çocuğun içine Vedat Milor kaçmış, evde de bu tip şükela tatlar arıyor bu çocuk (oldu canım, sen iste trüf mantarı tarlası kuralım salona biz, karidesler birbirini kovalasın banyo küvetinde, üstü altın tozu ile süslenmiş yaban mersinli creme brulee'lerle gelelim sana, sen yeter ki emret sultanım) ya da her bebek ve bir çok insan gibi o da tam bir "sosyal yiyici" yani yemeğe değil ortama odaklı yemek seçiyor. Enteresan..

Şimdi önümde iki seçenek var; ya kendime çeki düzen verip evde gurme lezzetler üretmeye başlayacağım (hahahayt sesli güldünüz di mi sizde benim gibi) ya da bebekli arkadaşlarla yemek zamanlarında bir araya geleceğim. Bu mudur, budur.

24 Ocak 2015 Cumartesi

İçelim güzelleşelim derken..

Elalem emzirmeyi bitirince hüzün yaşıyormuş, ne hüznü be, zil takıp oynuyorsunuz 19 ay emzirdikten sonra (çok şükür tabii yine de hem emzirmeye, hem bitirmeye). Emzirmeyi bitirmenin şeferine her kaldırılan kadehe selam çakarken, alkolik olma yolunda hızla ilerliyorum. 10 gün zor sabrettim; ne olur ne olmaz, hatun vaz geçer "yok ben sevmedim bu işi, geri dönelim biz memelere" der diye korkumdan kafeindir, alkoldür, süt kesen besindir ne olur ne olmaz, bir 10 gün uzak durdum. Ama baktım herkes hayatından memnun, sal be Öğrenen Anne!

İlk kadehimi benimle bir olup emzirmeyi kesme maratonuna çıkan, benden önce ipi göğüsleyerek bana pozitif motivasyon ve destek veren Ç. için kaldırıyorum! Eğer zorlanıyorsanız, siz de Ç. gibi bir memeden kesme ekip arkadaşı edinin, sosyal destek ve sizi gerçekten anlayan birinin varlığı çok önemli. 2,5 yıl sonra ilk defa tepeleme dolu şampanya kadehimi / lerimi ve şaftı kaymış, şaşı bak şaşır gözlerimi sağlığına ve afiyetine kaldırıyorum!

Hızımı alamıyor, ertesi gece bizim kızlarla çocuksuz ve kocasız bir cennet akşamında buluşuyor, en son kızlar gecesinde, Kasım'da şeferlerine kaldıramadığım kadehimi, aralarına en son katılan montofon özgür anne olarak kaldırıyorum. Gecenin teması tam benlik: Rengarenk kokteyller, üzerinde şemsiyecikler, kadehte çiçekler (Gecenin sorusu: yenir mi bu?). Bu yaşımda bir de emzirmeyi bitirme partisi diyince barmenin özel olarak hazırlayıp verdiği pembe HUGO ile tanıştım, kendisine çarpıldım, siyah mürver ağacı meyvesi (Elderberry (ing) / Holunder (alm)) nin çiçeği ile taze nane ve şampanya karışımı, şiddetle tavsiye ederim! Kıkırdayarak, kimseyi hatta dünyayı boşvererek, benden aylar önce idmana başlamış olan kızların önderliğinde taksiye tıkılıyor eve postalanıyorum. Foto dahi çekememişiz.

En son ama en bomba ise, geçen gece. Kızı babanneye kakışlıyor, aşkımla doğum gününü kutlamak üzere koşar adım evden kaçıyoruz. Mojito ben seni yirim, hem de en süt kesen nanelisinden peşpeşe 3 tane! Süt keser ama beni kesmeeeez, üstüne 2 tane de Cin Tonik. Adaaaam, başımı döndürüyorsun!

Yetti. Arttı bile. Hevesimi aldım, barsaklardan ve baş ağrısından pek çektim, kendime geleyim diye yine tam 2,5 sene sonra içtiğim ilk kahvenin 36 saat süren baykuş etkisini de üstüne yiyince tam akıllandım. Artık dozunda, ayarında, vakur ve seviyeli bir birliktelik yaşamak istiyorum alkÖl ile.

Velhasıl; yaşasın emzirmeyi bitirmek ve bir takım HUGO'lar ;)

22 Ocak 2015 Perşembe

19 ay emzirmek ve memeden kesmek

Viyuuuuv! Bitti! Şükürler olsun, artık Maya emmiyor! Daha önce memeden kesememek üzerine yazmıştım burada, biliyorsunuz benim Maya'yı sütten kesme hikayem biraz uzun ve zorlu oldu. Tam 19 ay emzirdim kızımı! İlk aylar "acaba 6 ay emzirebilecek miyim?" derken, son aylar "acaba kesebilecek miyim?" endişeleriyle geçti ama bitti! Finito! Basta! Oh be :) Şükürler olsun!

Meme verebilmek kadar memeden kesmek de bir mücadeleymiş. Ne yalan söyleyeyim 6 ay severek, sonraki 6 ay bu kadar uzun verebildiğim için şükrederek ama 1 yaşından sonra artık utanarak, sıkılarak, endişelenerek emzirdim ben. Nedenlerini yazmıştım demin bahsettiğim yazıda, tekrar etmeyeceğim. Bu yazı bir "başarı hikayesi" yazısı benim için. Tam 9 ay karnımda taşıdım, 19 ay emzirdim; ayol resmen 2013 ve 2014'te emdi, artık yeter, 2015'te memelerimin tapusu benimdir! O artık kocaman, bağımsız, özgür bir küçük kız, bırakalım memesiz hayatın tadını çıkarsın.

Attachment Parenting (bağlanma odaklı ebeveynlik) denen naneye olan inancım başıma türlü renklerde çoraplar örüyor ama hala ve inatla %500 bir enerjiyle, Pollyanna saftirikliği ve elimden gelenin en iyisi olma azmiyle bu yaklaşımı sürdürüyorum biliyorsunuz. HATA! Bırak sal biraz di mi.. YOK. Bir de vallahi tamamen tembellikten ve ilk aylardaki gürül gürül ağlamasını başka türlü dindiremediğimden, sonra da yumul yumul sokulmasına ve nefesine bayıldığımdan, yatar pozisyonda emzirerek, memede uyutma yanlışını yaptım ki ASLA önermem, ben ettim siz etmeyin aman diyeyim. O nedenle böyle 19 aylara kaldık, daha hanıma kalsak 635 aylara da kalırdık valla..

Uzun lafın kısası; nasıl başardım: adım adım. İlk adımda sadece uyku öncesi ve uyku sırasında emmesine (memede uyumasına ve bebekler nasıl uyurlarsa uyandıklarında tekrar uykuya dalabilmek için aynı şartları aradıkları için yine uyandığı anda meme emmesine) izin verdim ama gün içi emzirmeyi tamamen kestim. İkinci adımda uyku öncesi yine emzirdim ama tam böyle sarhoş haldeyken "şimdi uyku zamanı" dedim, alnına bir öpücük kondurup memeyi yavaşça ağzından çektim, elini tuttum, ilk başlarda uyandı, ağladı falan derken geceleri bu şekilde uyuyabilmeyi 16. ayda, gündüzleri ise 18. ayda başardı. Başardı derken tabii memeyi çekmemle oyunlar şarkılar sohbetler sonunda uyuması 1 saat alıyor hala ama ben seviyorum o 1 saati.. Bunu başarınca, aynen demin dediğim nedenle, daha az uyanmaya ve meme istemeden kendi uyuyabilmeye de başladı (bazen yanına çağırıyor, elimi tutuyor, yanağımı okşuyor, boynuma sarılıyor sonra - yeterince anne kokusu alınca sanırım - kıçını devirip uyuyor). Mucize! Yine de her uyanıp beni istediğinde yanına gittim ve ağzını şaplatarak ya da "boobieeeee!" diyerek istediğinde hep meme verdim (18 ayın sonuna dek).

19. ayda (bu ay) beni bi "2015 geldi hala emziriyorum ayol" telaşı aldı ve "bu iş artık bitecek!" dedim. Dedim ama yine aynı bağlanma odaklı ebeveynlik ve baby-led weaning (bebeğin rehberliğinde memeden kesme) ile kafayı bozmuş haldeyim tabii. O sıra sevgili Ç'nin de çok desteği oldu, "hadi 2015'e sütsüz ve hatta tek bardak şarapla sarhoş giriyoruz" gazıyla daldık işe ikimiz. Ama bağlanma odaklıyız ya, aman ha çocuk cold turkey olmasın, çocuğa travma yaşatmayayım, aman yavaş olsun, aman o istesin kesmeyi, aman cart aman curt derken.. Bir gece aşırı gezmişiz ayıptır söylemesi, saat olmuş 10.30. Bizim kız normalde 9.30'dan önce yatmaz ama o bile "artık yatalım yaaa" modunda. O gece dedim "aha fırsat bu fırsat!" tüm yatak rutinimizi aynen uyguladım ama memeyi vermedim. Ağız şaplattı, booooobiiiieeee dedi, iki işaret parmağını kendi hayali memelerinin üstüne dürterek "anlasana kadın!" dedi ama ben ona inatla "artık uyku zamanı" dedim, e yavrum da şaşırdı ama annesine güvendi "heralde emdim de hatırlayamıyorum, e hadi öle olsun anne" dedi ve kıçını devirdi uyudu! UYUDU! MEMESİZ! Amanın! Ben bi sevin, bi çıldır, bi kocaya sarılmalar, bi salonda tepinmeler.. Ne çekmişim beh.. Ertesi gece aynen geç saate kadar gezdik ve aynen uyudu, ertesi gece gezmedik ama aynen uyudu falan derken aaa gece rutinimizden meme kalkıvermiş..! Gündüz aynı devam ediyor bu arada, hiç kasmıyorum. Aslında korkuyorum da; ya gündüz uykusunu kesiverirse, "meme yoksa uyuyamıyorum, meme yok ben de uyumuyorum o zaman" diyiverirse? Dedi de netekim, demez mi!? Bazen 15dk uyuyup uyandı, bazen hiç uyumadı. Günlerce cehennem hayatı yaşadık beraberce çünkü öğle uykusu sadece onu değil, o 1 saatlik arada blog yazmak, kitap okumak, koltuğa oturup tavana bakmak beni de dinlendiriyormuş da bilmiyormuşum. Sabah 7'den gece 9.30'a kesintisiz full time HD kalitesinde annelik yapmak inanılmaz zor dostlar! Asabiyet yapıyor bünyede. Hem bebekte hem annede yani..

Lakin ona da alıştım. Zaten annelik bebeğin değişimlerine alışmaktan ibaret.. Tam düzen oturtuyorum, hop değiştiriyor diye boşuna demiyor uzman anneler (uzman anne ne beh, yok öyle bişi!). Gündüzleri çok zor oldu memeden kesmek çünkü o kadar yorgun oluyorum ki gün ortası bir soluk alabilmek için değil meme vermeye, ruhumu satmaya hazır haldeyim. Ama yavaş yavaş uyumasa da dev yatakta 1 saat durarak, ben de yanında bazen gözlerimizi dinlendirerek (ben yani, onunkiler fırıldak) bazen boş bulunup uyuyor, bazen de oynuyor, muhabbet sohbet şarkı falan söylüyor kendi kendine. Bazen de ağlıyor tabii, gün boyu mızırdanıyor yorgunluktan. N'apim bilemiyorum başka.. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum.. Düstur bu artık.

Böyleyken böyle. Tam bu iş tamamdır, memeden kestim Maya kızımı! diyecekkeeeeeeeen, aklıma "ayyy ya hasta olursa" geldi, gelmez olaydı, çağır negatifi işte. Maya hasta. Hoop bizim meme yine dışarda. 2015'e de bu şekilde girdik (Ç. başardı bu arada, onunla onun kadar sevindim, gurur duydum, onun başarısı pozitif motivasyon oldu bana!). Hastalık boyunca yine yemedi, uyuyamadı, ağzında aftlar çıktı, kıyamadım verdim memeyi. Pişman da değilim.. Sadece süreç 10 gün uzamış oldu. Hastalık bitince yine önce gece, ardından gündüz (ikinciye olunca hatırladı sanırım, fazla perişan da olmadık ikimiz de) ve sonunda 2 haftadır mutlu son. Maya artık emmiyor.

Onunla da kendimle de gurur duyuyorum, başardık ve 19 ayın sonunda bu hak edilmiş bir başarı oldu valla (dalga geçmeyiniz lütfen, montofonluktan emekli olacaktım biraz daha sürseydi!). Ve kızım artık büyüdü; emmeden de hayatını devam ettirebiliyor, kırmızı kurdeleli kocaman aferin ve MAŞALLAH Maya'ya! İnşallah bu düzen bozulmaz ve bir daha memeye dönmeden böyle gider artık. Hastalık sırasında neler yapabilirim, hasta çocuğu (emzik hiç almadı bundan sonra da vermem tabii) emzirmeden rahatlatabilecek önerileriniz varsa lütfen yazın, bu konuda hala biraz güvensizim.

Darısı tüm emzirmeyi bitirmek isteyen bebetodaşların başına olsun!

Bu dönemde bana çok iyi gelen okuma önerileri: ne kadar süre emzirmeliyim için buraya ve neden memede uyutmamalıyım için buraya, uzun süre emzirdikten sonra kesememenin acısı için buraya, ayrıca çocuğunuzu mümkün olduğunca nazik bir şekilde memeden kesebilmek için buraya ya da buraya ve de buraya ve de buraya tıklayınız.

Kızımdan öğrendiklerim (1-2 yaş)

İlk 12 ayda öğrendiklerim azmış bile, bakın buradan okuyun. Geldik yaşamın 2. senesine, Maya 2 yaşına varmadan ondan ve ona annelik yaparken neler öğrendim neler, mercimekli köfteler! (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Ocak: 19 ay emzirebilmeye, hala ağzının köşesinden bembeyaz akan süte şükretmek kadar, emzirmeyi sen sağ ben selamet, herhangi bir sorun ya da travma yaşamadan bitirebilmeye de şükredilebileceğini öğrendim.

Aralık: Her ağladığında yanına koştum, kucakladım, kendi duygularıma rağmen (bazen dayanamayacak kadar bunaldığımda, yorgun ve moralsiz olduğumda bile) seni rahatlatmaya çalıştım. Akıntıya karşı kürek çektiğimi, bu ağlamaların bitmeyeceğini çok düşündüm. Bitmedi de. Hala ağlıyorsun, hala kucak istiyorsun, hala çok zorluyorsun. AMA diğer çocuklarla bir aradayken bakıyorum da, elindeki oyuncağı başkasına veren, diğer çocuklar dövüşürken ağlayana cici yapan, duygularını yerinde ve doğru gösteren bir küçük insan olmuşsun sen! Demek ki doğruymuş, nasıl davranırsan, onun meyvesini alırmışsın. Sabreden kazanırmış, büyük resmi görebilmek zaman alırmış. Ben yine yanındayım; korktuğunda, sinirlendiğinde, olumsuz duygular yaşadığında (ki bunların hepsi sen büyürken çokça olacak, öğrendim artık).

Kasım: 16 aylık anneliğin sonunda, klinik psikolog olarak danışanlarıma önerdiğim birşeyi İLK defa kendim de uygulamayı başardım. Kızım tam 30 dakika süren ilk öfke nöbetini geçirdi, kendini yerlere attı, ayaklarını tepe tepe, parkeleri yumruklaya yumruklaya ağladı. Ben de yanında sakince oturdum, bekledim, bekledim, bekledim ve sustuğunda onu kucağıma alıp öpüp okşadım ve sinirlenmesinin normal olduğunu ama bu şekilde yerde tepinmenin istediğini yapmamı sağlamayacağını da gördüğünü anlattım. Demek ki neymiş, başkasına söylemek kolay, kendin uygulamak zor ama imkansız da değilmiş. (Merhaba ilk öfke krizi, ilksin ve biraz erken başladın ama son değilsin, di mi? Dur bakalım öfke yönetimini nasıl öğreteceğiz / öğreneceğiz..)

Ekim: Şu hayatta 3 tür acı olduğunu öğrendim; fiziksel acı, psikolojik acı ve yerde duran lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı.. Evet.

Eylül: Evde ve çevrede çocuk da olmayınca, üzerinden 25 sene geçse bile bazı şarkıların, masalların, oyunların ve sıkılmaya birebir aktivitelerin "ihtiyaç anında" aniden ve kusursuz bir şekilde hatırlayabildiğini öğrendim. Ve ayrıca SOMbaharın rengarenk yaprakları içinde ve su birikintilerinde hoplayıp zıplamanın (ve 'yaşasın kirlenmek'in) sadece tıfıllar için değil, anneler için de süper keyifli olduğunu, ha bir de at kestanelerinin yabani ve acı olduğunu, yenmeyeceğini, yenirse feci cırcır olunacağını öğrendim.

Ağustos: Dördü birden çıkmaya azmeden köpek dişlerine artık resmen köpoğlu köpek denebileceğini ve daha önce çıkan azılardan bile daha fazla, tüm aileyi tam 1 ay gece gündüz süründürebileceğini, bu vesileyle de günde 1 saat uykuyla 1 ay hayatta kalabildiğimi öğrendim ve hemen akabinde "acaba bir mama fight club'mı kursak be Tyler Durden'cığım?" diye sordum içimdeki diğer kişiliğime, henüz gaipten cevap alamadım, beklemedeyim (özetle: hayatta ama yorgunluktan tırlatmış haldeyim).

Temmuz: Anne sütünün çok enteresan bir şey olduğunu, sen ne kadar vermek istersen o kadar nazlandığını, sen ne kadar kesmek istersen o kadar coştuğunu, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını ve "1 yaşından sonra keserim canım, ne o öyle, oyundan gelip anneeeeağ memeeeğ'mi diyecek yoksa eşek sıpası hahahaha" demeçlerimin bana aynen yalatılacağını ve bebeği memeden kesememenin ne tuhaf bir psikoloji olduğunu öğrendim ve montofonluğa kaldığım yerden devam ettim (ben de merak ediyorum bu hikayenin sonu ne zaman ve nasıl bitecek!?)

Haziran: Ayaklarımı aça aça yürürsem, onu ellerinden tutup yürütürken belimin daha az ağrıdığını, neyse ki bu abuk vaziyetin fazla uzamadan yerini pıtır pıtır yürümeye ve hemen akabinde koşmaya(!?) bıraktığını, "yürüyünce işin daha zor, devamlı peşinde dolanacaksın" diyenlerin saçmaladığını, aksine yürüyen çocuğun anneye "oh be!" dedirttiğini, bu sayede istediği yere giden, istediği bıcırıklığı yapabilen bebeğin de rahatladığını veeee düşmelere, çarpmalara karşı en mütiş buluşun içinde Lanolin maddesi bulunan Lansinoh meme ucu çatlak kremi olduğunu, cepte devamlı taşınması gerektiğini öğrendim.

20 Ocak 2015 Salı

Vitamin gerekli mi, zararlı mı?

Hamileliğim süresince, doktorum önermediği ve hatta karşı olduğu için folik asit dışında hiç bir vitamin kullanmadım. Doğumda ya da doğum sonrası dönemde ve emzirirken, sadece hastanede kızıma verilen K vitamini ve ilk 2 sene kullanması gereken D vitamini dışında, ne bana ne de kızıma her hangi bir vitamin ya da besin desteği de verilmedi. Kızıma ilk 6 ay sadece anne sütü, sonrasında ise bildiğiniz gibi anne sütüne ilaveten çeşitli sebze ve meyveler, balık, et, tahıl ve baklagil içeren katı gıdaları verdim. İnek sütü, ek gıda ya da formül mama asla almadı.

Türkiye'ye her gidişimde, başta her ikisi de doktor olan anne babam ve bebeği olan ya da yıllar önce çocuk büyütmüş herkes buna hem şaşırdı hem de kızım da ben de normal (Türk bebeleriyle karşılaştırılınca zayıf) kiloda olduğumuz için, beni alttan alta, bazen de açıkça suçladı. Özellikle oyun gruplarına gitmeye başlamamızla birlikte Maya'nın çok sık hastalanmaya başlaması da bunun üzerine tuz biber oldu ve dört bir yandan "bu çocuğun bağışıklık sistemini güçlendirecek bir şey vermek lazım, multivitamin vermek lazım, kansız bu ondan yemiyor, demir neden verilmiyor" gibi "uzman" görüşlerine maruz kaldım. Oysa hem doğum sonrası bakım ebemiz, hem sosyal güvenlik kurumunun eve gönderdiği gelişimi denetleyen hemşire, hem de iki ayrı çocuk doktorumuz vitamine ve gıda desteklerine "kesinlikle hayır" derken..

Son Türkiye ziyaretinde Maya'nın 2 aydır geçip geçip geri gelen öksürüğü nüksedince ve yine ateşli bir gribal enfeksiyon geçirince, annemle babam hemen panikleyerek doktor arkadaşlarını bize çağırdılar ve aslında kadıncağızın bana "çok da gerekli değil aslında" demesine rağmen, ben duymuyormuşum gibi içerde fısır fısır konuşup hemen bir öksürük şurubu, bir balgam söktürücü, bir de çinko ile C vitamini ile üstüne ek multivitamin ve imün sistem güçlendirici yazdırıp, karda çamurda koşa koşa çıkıp eczaneden temin ettiler. Doktor kısmısına "vay aman ilaçsız kaldım" demeyin, "dünyanın sonu geldi, paniiiik" olarak anlıyorlar. Şurupları bir iki gün verdim, yok ettim. Multivitamini ve immün güçlendiriciyi hiç almadım bile. Grip sırasında kendim de kullandığım ve faydasını gördüğüm C vitaminli çinkoyu da bir hafta kullandım. Ta ki düne kadar..

Dün bu diyarların ünlü ve de insan akınına uğrayan eczanesine yolum düşmüştü. Eczacı baya efsane bir kadın. Tüm müşterilerinin ve ailelerinin son 50 senelik hastalık cetvellerini, neli pastil sevdiklerini, köpeklerinin adını bile bilen, "nabza göre şerbet" düsturunu benimsemiş bir kadın. Bir de üzerine diplomalı çocuk beslenme uzmanıymış kendisi. Baktım pek müşteri yok, kadına "kızım 1,5 yaşında ve çok sık hastalanıyor, multivitamin ya da benzeri bir şey arıyorum" diyiverdim (beynim nasıl yıkanmış görüyorsunuz 1 haftalık tatilde).

Kadın bana cevap vermek yerine üçlü parendeli tekme atacak sandım valla.. "Neeee? Yanlış duymuş olmalıyım!" diye girdi söze ve bana 1,5 yaşındaki çocuğa vitamin veya immün sistem güçlendirici vermenin cinayetten farksız olduğunu, bu yaştaki çocukların yılda 12-15 kez (ayda en az 1 kez) hasta olmalarının normal olduğunu, bu yaşta olmazsa anaokulunda ya da ilkokulda aynı şeyleri yaşayacağımızı, vitaminlerin ve immün sistem güçlendiricilerin yarardan çok zararı olduğunu (organlarda ağır metaller gibi birikip çeşitli hastalıklara yol açtığını) uzun uzun (tam 1 saat) anlattı. Aksanımdan Amerikalı olduğumu da anladığı için (!) "sizin ülkenizde vitamin ve booster'lar şeker gibi kullanılıyor, o nedenle yetişkinlik dönemi kanserleri, kronik organ hastalıkları ve de obezite bu kadar yaygın" dedi ve elinde iki üç bilimsel dergi bile salladı burnuma doğru. Korktum.

"Ya ben de öyle düşünüyorum ama işte yemiyor da zayıf da sık hasta oluyor da, yetersiz besleniyorsa eğer hık mık" dedimse de, "bu yaşta çocuk yemez zaten, normal, yediği üç şey ona yeter, gelişim dönemi bu" dedi ve akabinde de "hadi kardeşim başka kapıyaaaa sakın bir daha elinle çocuğunu zehirleyeyim demeee" diye diye iteledi beni kapıdan dışarı. Cahil cühela hissettim valla, o derece utandım.

Türkiye'de ve evet Amerika'da çok yaygın kullanılan vitamin ve immune booster'ların Almanya'da kesinlikle kullanılmaması bana da tuhaf bir çelişki olarak geliyor ama ne bileyim, burda araştırma ve bilime ayrılan bütçe o kadar yüksek ve bilim insanlarının ticari kurumlardan bağımsızlığı o kadar geçerli ve koruma altında ki, sanki burdaki anlayış daha samimi ve doğru gibi geliyor bana. Hele de işi ilaç satmak olan bir eczacı bile cahil cühela bir anaya "aman vereyim gitsin" demeyip 1 saat dil dökebiliyorsa.. Vardır bir iş diye düşünüyorum.

Siz yine de şunu ve şunu ve şunu ve şunu ve şunu ve şunu ve şunu ve şunu ve de şunu okuyun derim.

19 Ocak 2015 Pazartesi

Senin annen bir salaktı yavrum - ikinci senemiz

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam. Çocuğum seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

Listeyi yediğim her nane ile birlikte devamlı güncelliyorum, akıllanana dek de yazmaya devam edeceğim! Başlık fikrini güzel anne Yeliz'den izin alarak kullanıyorum, sağolsun yüce gönüllülük etti, paylaştı, emeğe saygı lütfen.

19 Ocak 2015, baykuş anne: Sen 2,5 seneye yakın hamilelikti, emzirmeydi derken kahvenin tadını unut, sonra siftahı 1/3 kahve, 1/3 sıcak su, 1/3 süt ne olacak canım diyerek yap, tam 36 saat uyku tutmasın! Bir de sabah 7 akşam 9 tıfıl mesaisi var ki, tadından yenmesin. Kahvelere gelesice anan bir daha kahve içer mi, tövbeeee! Daha bunun bir de yarım bardak şarap versiyonu var ya, ona hiç girmiyorum, halim duman, akıllara zarar..

3 Aralık 2014, dondan toka: Süslü pakizem; bu ay üzerine bir kız çocuğu halleri geldi senin. Bir edalar, bir saç savurmalar, bir aynaya gidip kendine baştan ayağa bakmalar derken.. Babanın iş arkadaşlarıyla yediğimiz yemeğin orta yerinde, içerde tek başına mutlu mutlu oynadığın "çekmeceleri karıştırma oyunu"ndan, yanımıza kahkahalar atarak ve başında kafana bant diye taktığın annenin VS dantelli ve şükela string donuyla gelmeyeydin iyiydi. Demek ki elalemin çekmece kilidi kullanmasında varmış bir keramet.

4 Kasım 2014, kayıp yapraklar: Çamurlu ve mutlu domuzcuğum; tüm hafta gezdim sana en su geçirmez tulumu, en yaprak kümelerine balıklama dalası lastik botları bulayım diye. Buldum, aldım, seni astronot gibi giydirdim, doğaya saldım.. Temizlik ve düzen takıntılı bu "1.dünya ülkesi"nde her pazartesi doğanın "temizlenip düzenleneceğini" ve geçen haftadan beri ikimizin de hayallerini süsleyen o küme küme kuru yaprakların yok olacağını nerden bileyim?! Elimizde kova ve tırmık, yapraksız ve çamursuz doğada kalakaldık.

20 Ekim 2014, çikolatalı spagetti: Börtü böcek sevdalım; sonbaharın yağmur sonrası yere dökülen rengarenk yapraklarının üstlerini süsleyen "çikolatalı spagetti"lerini sevdiğin kadar, ananın havuçlu domatesli spagettisini sevseydin keşke. Sözün bittiği nokta burası.

25 Eylül 2014, Oktoberfest: Partilerin aranılan kuşu; bira festivalinde ben hala emzirdiğim sense hala emdiğin için, bu sene de bira içemiyoruz kızım. Bu demek değildir ki, kucağında oturduğun babanın birasına hamle et, masaya dök ve biz peçete ararken dilini masaya dayayıp şap şap bira iç. Olmaz. Bi de üstüne geğir. Ayıp.

10 Ağustos 2014, kaydırağın basamakları: Tazmanya canavarım; son bir aydır artık yürümek demode oldu senin için, her yere koşar adım gidiyorsun. Ama basamak tırmanamadığın ve inemediğin için, anan seni salmış çayıra mevlam kayıra, park ve bahçelerde göz ucuyla seni izleyerek kitap okuyor, laklak ediyor, keyif yapıyordu. Ha artık onu yapamıyor işte. Dün seni kaşla göz arasında kaydırağın tepesinde buldum! Halkı selamlıyor, tebaa'nın aferin ve el şakşaklamasını bekliyordun, doğal olarak. Kendi başına 5 dik basamağı hangi arada tırmandın, benim gözler faltaşı gibi sana koştuğumu görünce kendini nasıl o kaydıraktan attın, kaydın ve toto üstü kuma saplandın?! Sanki "bi dahaaaaa" derken aslında "işte beni koruyan melekler orda" der gibi gökleri işaret ettin bana. Bu oyun parkından sen sağ ben selamet çıkabilirsek bu yaz..

14 Temmuz 2014, havalandık ve konduk: Oyun parklarının aranan şahsiyeti, salıncak sevdalısı uçan kazım; annenin totosu hala o salıncaklara sığabiliyor ama tek eliyle kucağında kıpır kıpır sözde oturan seni, diğer eliyle salıncağın demirini tutarken aniden havalanan bedenlerimiz havada bir kuğu gibi süzülüp yere bir fil gibi çakılınca, meselenin o totonun küçüklüğü değil hava yastıklarının önemi olduğunu öğrendi senin şu salak annen. Neyseki zemin kum, toto yastık, sen de göbeğime konuverdin.

Temmuz başı 2014, şeker de sanmış ilacı: Meraklı meloşum, gözüpek kemirgenim; ananın canına mı susadın evladım? Neden çekmeceleri açıp içini boşalttığın ve çekmecenin içine girip bana "gel, gel" diye el salladığın yetmiyor, illa ki her şeyi kemirmek ve şu sıra hepimizi delirterek çıkmakta olan teee azılarını kaşımak istiyorsun? Yevrum o kondomu kemirme, kemirdiysen de yerine geri koyma, bunlar hassas zımbırtılar, mazallah ananın başına çorap örülebilir ucuna köşesine bir delik açsan. Salak annen bu vesileyle çekmeceleri boşaltmayı ve şevk anlarında kullanılacak muhteviyatı dolap tepelerine kaldırmayı ve kaldırdığı yeri unutmayı, romantizmin içine etmeyi ve daha başka türlü evli insan hallerini de öğrendi, hayırlı olsun.

13 Haziran 2014, tuvalet paniği: Çamaşır makinası sevdalım; bu sıra iyice ayaklandın, banyoya gidip gidip çamaşır makinasına olan aşkını dile getirmek için yanıp tutuşuyorsun. Kaşla göz arasında seni çamaşır makinasının kapağını açmış ve içine girmiş bulduğum yetmiyor, bir de kapının arkasına oturup kapı açılmayınca panik çığlıkları atıyorsun. Anan hala seni özgürlüğe saldığında şu kapıların arkasında durmamayı öğrenemedi ama, sevgili "Yevvvrum" bari sen biraz akıllan, kapının az gerisine otur, anan gibi salak olma, lütfen.

16 Ocak 2015 Cuma

Hayır demeyi öğrenmek

Bu sıra bizim bücür pek hayırlı bir evlat, varsa yoksa hayır! E yaşı gereği normal olarak "hayır" dönemine girdi, zaten bekliyorduk, şaşırmadık. Ama sanırım onun hayır'larına verdiğimiz tepkiler herkesi şaşırtıyor çünkü biz onun "hayır"larını ciddiye alıyoruz.

Bizim evde bu sıra her gece 8.30-9.00 arası 10'ar dakika aralıklarla şu sohbet geçiyor:
Ben: "Maya, uykun geldi mi, yatağa gidelim mi?"
Maya: "HAYIR!"
Ben: "Peki o zaman, birazdan tekrar soracağım, belki o zaman gelmiştir uykun"
Ve bu sohbet saat 9.00'dan sonra bir yerlerde bir anda, şans eseri bir "hı hı"ya ya da duymamazlığa vermeye döner dönmez, hoooop kapıp yatak ritüeline başlıyoruz. Hayır dediği halde zorla götürdüğümde tepine tepine ağladığı için, hiiiç kasmıyorum artık, öğrendim. "Hayır" dendi mi hayır.

Bu basit örneğin çok farklı versiyonlarını hem ben hem de siz yaşıyorsunuz eminim ve bu yaştaki tıfıla illa ki kendi dediğinizi yaptırmak için inatlaşmaya başlarsanız, bittiniz. Çünkü bu yaştaki çocuğun gelişim görevlerinden biri de otoriteye karşı durmak, kendisinin bir birey olduğunu anlamak ve anlatma ihtiyacı, kendi seçimlerinin sonuçlarını görme isteği. "Hayır" demeyi öğrenmek bence önemli. Çünkü büyüyüp koca yetişkinler olduğumuz halde hala "hayır" demeyi öğrenemediysek, başkasının hayallerini, isteklerini köle gibi yerine getiriyorsak ya da "ayıp olur", "ben kendi içime atıvereyim" psikolojisi içinde kendimizi hor görüyorsak, değerimizi bilmiyor ve başkalarına gösteremiyorsak, özgüveni sağlam, kendi sınırlarını bilen, amaç ve isteklerini belirleyebilen ve ulaşmak için uğraş gösteren, mutlu ve doyumlu bir yetişkin olmamız mümkün değildir.. O nedenle, 2 yaş döneminde ve ergenlikte "hayır" demek, otoriteye karşı davranışlar içine girmek, sınırları zorlamak; bir gelişim görevidir ve normaldir.

Evet zor bir dönem, kabul ediyorum. Ortada onun ya da çevresinin sağlığını tehdit edebilecek ya da tehlikeli bir durum varsa tabii ki işiniz kolay, ne kadar hayır derse desin "hayır ben senin annenim, benim dediğim olacak" diyip fazla uzatmadan çekip alırsınız tabii. Ama böyle bir tehlike söz konusu değilken, özellikle sizin amaçlarınızla onun amaçları çakıştığında, onun "hayır"ına saygı göstermek, durup onu dinlemek, anlamaya çalışmak önemli ve gerekli.

"Hayır" dediğinde aslında şunu demek istiyor olabilir:
- "Bana ne yaptığını, benden ne istediğini anlat, anlamıyorum!" (Beni yatağa mı götürmek istiyorsun, ama oyunun en heyecanlı yerindeyiz şu an!) Çünkü hala zaman algısı yoktur bu yaşta, şimdi ne istiyorsun, birazdan ne olacak, anlat bana!
- "Yavaş yavaş anlat, yavaş yavaş yap, yoksa aklım karışıyor, korkuyor ve sinirleniyorum" (Beni birden kucaklayıp yatağa atma, bana oyundan uykuya geçme zamanı ver, bunun için benimle birlikte "yavaşla") Çünkü yetişkinler gibi çocuklar da kesin sınırları, birden değişen durumları sevmezler.
- "Bırak ben yapayım, yardım etme" (Elimde tuttuğum içi su dolu bardağı alma elimden, bırak üstüme dökeyim, bırak elbisem kış günü ıslansın) Çünkü başka türlü nasıl öğreneceğim bardağı eğri tutmamayı?
- "Bana dokunma!" (Bırak beni kucaklama, ben kendim yürüyerek gitmek istiyorum ya da o sandalyeden her an düşecekmişim gibi elinle sırtıma dokunup durma) Çünkü ben kendim başarmak istiyorum artık, yakınımda durabilirsin ama bebekmişim gibi beni devamlı tutup koruma.
- "Beni anlamaya çalış ve anladığını göster bana!" (Daha cümle kuramıyor olabilirim ama bedenimle, ses tonumla ve tek tük kelimelerimle sana bir şey anlatmaya çalışıyorum, dinle beni!) Çünkü artık iletişim kuruyorum ben, kendi isteklerim var ve bunları dile getirmek istiyorum. Her zaman senin dediğin olacak değil, biraz benim bakış açımdan bak olaya, ne yapmak istiyorum anla. Ve anladığında bu isteğime saygı duy, kendi yolumda yürümeme izin ver.
- "Bana seçenek sun" (Haydi yatağa gidiyorsun deme bana, yatmadan önce dişlerini sen mi fırçalarsın, yoksa ben fırçalamana yardım edeyim mi de) Çünkü kimse, çocuklar bile emir almaktan hoşlanmaz, seçenekleri olması insanı özgür kılar, geliştirir.
- "Bana sınır koy" (Benim görevim sınırlarımı zorlamak ve öğrenmek, senin anne olarak görevin beni korumak ve yaşıma uygun gelişimimi desteklemek) Çünkü fazla kollamak kadar fazla gevşek bırakmak da çocuğu istismar eder. Birinde fazla kollanmaktan gelişiminden geri kalır, diğerinde fazla gevşeklikten başına gelmedik dert kalmaz. Dengeyi tutturmak, sınırları belirlemek ebeveynin görevidir.

Konu hakkında daha fazla okumak ve tıfılınıza sınır koymayı öğrenmek isterseniz, buraya ve buraya ve buraya ve buraya tıklayınız. Hepimize hayırlı günler!