1 Mayıs 2016 Pazar

Mutlu bir anne olmanın yolu - 2: Kriz anları

Bir önceki yazımda, güneş parlıyor, kuşlar uçuşuyor, yazı yazabilecek zamanı bulabiliyor haldeyken döktürdüm de döktürdüm. E kolay o iş; hadi kolaysa aynı olumlu ruh halini çocuk ya da daha beteri kendin hastayken, ev işleri burnunun dibine yığılmışken, temizlik, çocuk bakımı, koca denen koca çocuğun bakımı, üstelik tüm bunların yardımcısız, aileden yanında kimsesiz, güneşsiz bol yağmurlu bir yabancı ülkedeyken yap.. Hadi yap ve yaparken de zevk al, mutlu ol, ıslık falan çal, ben de sana koca madalyayı takayım :) Nasıl olacak o burnuna dek zamansızken "kendine zaman ayır ki mutlu ol, mutlu et" hali, bin tane dertle, hastalıkla, olumsuz durum ve koşullarla cebelleşirken, kendini devamlu akıntıya karşı kürek çekiyormuşçasına tükenmiş hissederken "ben! mutlu! olmak! istiyorum!" diyebilmek?!

Mizah burda giriyor işte işin içine dostlar.. Bin türlü kendini rahatlatma yöntemi var, yoga meditasyon dine yönelmek ya da spor, enerji atacağın aktiviteler, ya da dostlarla buluşmak, ya da bahçeyle ilgilenmek, kitapların boşvermiş huzurlu evreninde kayboluvermek, koca bir çikolatayı mideye indirmek.. Bana en çok yarayanı mizah! Yani durumuma gülecek bir hal bulmak, o olumsuz ruh hali bulutundan, o kısırdöngüden çıkmak için halime kıs kıs hatta mümkünse kahkahalarla gülmek..

Oy ne zor..

Bazen - genelde - hemen beceremiyorum hoktan durumuma mizahı katmayı. Önce bi posta ağlama / kendi kendime sinirlenme içeren boşalma hali içine girmem gerekiyor, "Akdeniz Kanım" nedeniyle. "Medeni ve maĞĞdeni" bir Evropalı olsam kocam gibi, hop bi tuşla "hayır bu ruh hali yanlış, bu davranış bana ve çevreme zarar veriyor, şu an zırt diye kesiyor ve tek bir düğmeye basmış gibi kendimi resetliyorum" der ve derin bir nefes alıııp, o nefes çıkana dek sinirimi üzüntümü yenmiş, medeni ve maĞĞdeni halime dönmüş olurum. Adam başarıyor ve başaramayana da şaşırıyor! Ama ben öyle kolayca başaramıyorum çünkü kültürümüz içe değil dışa dönük, sinirimizi öfkemizi kusmayı "rahatlama" görmüşüz, inanmışız. Oysa davranışa dökmeden de sinirin üzüntünün yenilebileceğini söylüyor uzmanlar.. Şak diye kendini resetleyemiyorsan, mizah yardımına başvurmak biri işte bu yöntemlerin.

Bazen de başarıyorum, valla bu işler öğreniliyor be dostlar. Kendini kontrol etmeyi, durumuna kendi dışından bakmayı, olayları kişisel almamayı başarmayı öğreniyorsunuz ama çok çok çok çalışmak, devamlı pratik yapmak, bir iki yenilgide vazgeçmemek gerekiyor. Diyeceksiniz ki; öfkeli bağıran çağıran bir insan olmak bana ne katıyor? Ailemle, dostlarımla olan ilişkilerimi, hayat kalitemi nasıl etkiliyor? Neden bu davranış kalıbından vazgeçemiyorum ve nasıl vazgeçebilirim?

Kızımın 2 yaş krizleri bana bu "kontrolü sağlama, öfke yerine mizahı koyabilme, davranışa dökmeden içsel yöntemlerle rahatlayabilme" konusunda baya bir pratik yaptırdı ve açıkcası bu konuda çok yol kat ettim. Kız yerlerde tepinirken, önce içim içimi yerken dışardan sakin kalmayı becermeye, sonunda da hakikaten krizleri kişisel algılamadığım, yaş ve gelişim sürecinin bir normal uzantısı olarak gördüğüm için içsel anlamda da gayet rahat davranabilmeye, huzuru yakalamaya ve krizlerin çok daha hızlı ve kolay sona ermesini sağlamaya başladım. Tamamen pratik, "bu sefer başaramadım ama bir dahaki sefere şu şekilde sakin davranacağım" fikrini içinizde görselleştirmek ve defalarca uygulamakla mümkün. Ha yine arada delirtmiyor mu, eveeeet, bazen karşılıklı geçip ağlaşıyoruz, küçücük çocuğa "sen neden hep böylesin, bi gün yüzü görmedim hüveüeğğ" diye demeçler bile veriyorum arada valla! Boş boş bakıyor yüzüme, n'aapsın.. Ama pratik yaptıkça, gittikçe daha çok "geçecek lan, sakin kal sittiri hok zumba zok" falan diyebilmeye başladım ve vallahi geçiyor. Herşey geçiyor be hayatta.. Daha beter oluyor, azcık iyi oluyor, yine beter oluyor, hayat bu, Roller Coaster gibi. Sonuçta genel resme bakacağız, geçiyor mu, evet geçiyor.

Tüm bu badireler arasında düşüne düşüne sıyırırken iyi bir şey de keşfettim, bakınız paylaşayım: 2 yaş krizleri neden var biliyor musunuz? Kriz anlarında sakin kalmak konusunda sizi uzmanlaştırmak için var. Allah korusun ama hayatta çok acil ve tehlikeli anlarda hayati derecede önemli bir yetenek bu.. 2 yaş çocuğu size beleşten kazandırıyor işte, daha ne :P Ha bir de evet, onlar da bağımsızlıklarının sınırlarını, kuralları falan deniyorlar, en önemlisi de örnek aldıkları siz, hayatındaki en önemli insan, sinirlendiğinde nasıl davranıyor onu gözlemliyor ve ilerki hayatlarında aynen bu davranış kalıbınızı kendileri kullanıyorlar (yaaa, ondan diyoruz size kontrolü sağlayın diye) onun için de var ;) Ama daha önemlisi, sizin "annelik yolunda deneyim kazanmanız, huzuru ve sakinliği bulmayı ve korumayı öğrenmeniz" için var. Çünkü hep dediğim gibi, hayat bir okul ve biz hep öğrenciyiz..

27 Nisan 2016 Çarşamba

Mutlu bir anne olmanın yolu - 1

Mutlu bir çocuğa sahip olmanın yolu, mutlu bir anne olmak. Bunu hepimiz biliyoruz. Peki mutlu bir anne olmanın yolu nedir, bunu biliyor musunuz? Ben bir ömür tüketmekteyim bu işin odağını, özünü bulmaya çalışırken..

Maya'nın iki yaş krizlerinin başladığı zamanlardaki halimi düşününce, şunu fark ettim; onun bitip tükenmek bilmeyen isteklerine ya da onun mutlu olmasına odaklanmak yerine kendimi önemseyerek kendime zaman ayırdığımda, ben daha mutlu bir anne oluyorum ve o önüme neyle gelirse gelsin, tahammül eşiğim geniş oluyor, çözüm yolunu en pratik şekilde bulabiliyorum ve o zor dönemden çok daha çabuk çıkabiliyorum. İşin sırrı; kendime zaman ayırmak. (Da.. tek başına çocuk büyütüyorsun, nasıl ayıracaksın, bazen kafanı kaşıyacak zaman bulamazken!? İşte bunu çözemiyorum mesela.. Neyse geçelim şimdilik onu, olumlu olucaz bu yazıda..)

Geçenlerde üyesi olduğum bir grupta "evlilik aşkı öldürür mü?", "çocuk evliliği bitirir mi?" türü klasik sorular üzerinde klasik tartışmalar yürüyordu ve kadıncağızların çoğu "ay evet çocuktan sonra bana aynı aşkla bakmıyor", "valla çocuk çok zamanımı alıyor kocaya ilgi göstermek içimden gelmiyor" türünde serzenişlerde bulunuyordu. Aslında herkes çocuktan sonra önceliklerinin değiştiğini dile getiriyor, kendine ve eşine zaman ayıramadığını belirtiyor ama tartışmanın asıl odağında kimsenin fark etmediği "ben kendimi önemsemiyorum ki karşımdaki beni önemsesin" fikri ise nedense hiç dile getirilmiyordu. Saçımızı süpürge ediyoruz çocuklarımız için, bu arada kocamızla mı sevişeceğiz bir de, aman rahat bıraksınlar bizi.. Yahu sevişmek ne zamandan beri bir angarya, anlayamadım. Hormonal ve psikolojik sorunları anlayabilirim ama laf olsun, tohuma kaçmayayım vs. diye evlenmediyseniz, karşınızdaki adam sizin sevdiceğiniz yahu, çocuğunuzun babası olmadan önce nasıl sevdiyseniz, birlikte geçireceğiniz her ana heyecanla koşturduysanız, şimdi ne değişti? (zamaaan, zaman yok.. şşşt, karıştırma yine sus bakim)

Biz kadınlar bazen kafamızda çok gereksiz "yaşam planları listesi" ile yaşıyoruz. Okulumu bitireyim, işimi kurayım, kariyerimde biraz ilerleyip 30larımda evleneyim, aman biyolojik saatim çalmadan çocuk yapayım, hem ona kaliteli zaman ayırayım hem kariyerimi sürdüreyim, çocuğumu en iyi şekilde yetiştireyim hayata atılsın, bunu görünce Ege'de bir kasaba bulayım emekli olayım, torunlara bakayım, çiçeklere bakayım, dizim belim fazla ağrımazsa bir de seyahat edeyim vs vs. Ben bahsettim mi bilmiyorum, yüksek lisansımı bitirdikten beri daha farklı bir yaşam planını takip ediyorum, mesela seyahati yaşlılığıma bırakmıyorum her sene iki yeni ülke görmeye çalışıyorum.. Biyolojik saate de nanik çekiyorum, bir kaç sene sonra 40 olacağım ama ruhum bir çok 20'likten daha genç, biliyorum.. Çocuğum için kariyeri bırakmadım ama kariyer için de çocuğumu başkasına bırakmadım, yani sanırım toplumun normlarına ters, kafamın dikine gidiyorum. (ve deli gibi de yoruluyoruuum, aferin bana, ay be iç ses, bi yazdırtmadın şu yazıyı)

Açıkcası hayatımın odağında tek bir şey (işim, eşim hatta çocuğum bile) yok. Onun yerine keyif aldığım şeyleri hayatımın odağına koydum, zoraki yapılması gerekenleri ya da içimden gelmediği halde bir başkasının ya da toplumun normlarına uygun olan davranışları, hatta gereksiz, samimi olmayan ilişkileri bile bıraktım bir kenara. Sadece sevdiğim insanlarla, bana keyif veren insanlarla görüşüyorum, kendimi hiç bir işe ya da davranışa "zorunda" görmüyorum. Bugün temizlik günü diye bir günüm yok mesela ya da 2 gündür sevişmiyoruz aman bugün sevişmeliyiz gibi bir ilişki kıstasım. Sadece içimden geldiği için yaptıklarım, yapmaktan zevk aldıklarım var. (he evet, işler de kendi kendilerini yapıyorlar, sabah bi uyanmışım ev tertemiz etmiş kendini, bir bakıyorum zihin gücüyle camlar tertemiz mesela, hadi itiraf et bazen deli danalar gibi koştura koştura ve söylene söylene ev işi yaptığını ve koca bir gün totonu koltuğa koyup bir kahve içecek zaman bile bulamadığın gerçeğini)

Ve mutluyum evet.. Mutlu olduğum için de eşimi ve çocuğumu da mutlu edebiliyorum. (bak iç ses dut yemiş bülbül burda, demek ki bu doğru galiba, kızı pek mutlu edemedim şu ana dek ama onu mutlu etmek deveye hendek attırmak gibi bir şey, koca da arada yan çiziyor miykliyor ufak şeylerden, kıza çaktırmamak adına mimik ve göz belertmelerle, içimizden bağrışarak "sessizce" tartışıyoruz ama genel resme bakarsan mutluyuz çok şükür yahu, sağlık ve huzur olsun da, gerisini hallederiz be hayat!) İşin sırrı, şu yandaki resimde özetlenmiş arkadaşlar.. Vallahi bakınız, bakan görüyor, görmek için bakınız..

Kıssadan hisse; herşeyi bırakın bir kenara, hatta gerekiyorsa çocuğu bile. Öncelikle kendinize bakın, kendinizi sevin, yaptıklarınıza başardıklarınıza bakın ve gurur duyun. Şimdi son nefesinizi veriyor olsanız ne olur aklınızda düşünün, başaramadıklarınız mı, başardıklarınız mı, yoksa sadece şu masmavi gökyüzüne azıcık daha bakayım, bir nefes daha çekeyim içime, "güzeldi beeee" diyeyim mi.. Bizden geriye ne işimiz, ne adımız, ne çocuklarımız hiç bir şey kalmayacak, o nedenle aslında takıldığımız konuların hiçbirinin çok da önemi yok. Şu dünyada bir yolcuyuz, bazı şeyleri deneyimlemek, öğrenmek için buradayız ve çabucak geçip gidiyor zaman. O nedenle; kendinize odaklanın, mutlu olun, mutlu edin.. Gerisi hikaye olsun..

22 Nisan 2016 Cuma

Bizim fena tatilimiz geldii, kaçtık azıcık!

Siz bu satırları okurken ben çooook uzaklarda olacağım sevgili bloggercıklarım. Hamilelik nedeniyle çıkamadığımız "geleneksel kış ortası yaz tatili"mize çıkıyoruz şu an.. Upuzun, tam 13 saatlik bir uçak yolculuğu ardından, çokça hasret kaldığımız güneşe ve denize, biraz yeşil ormanlara, biraz yemeye içmeye dinlenmeye, biraz da çekik gözlü güler yüzlü sıcacık insanlara kavuşacağız inşallah! 3 hafta kadar bize müsade :) Yazıp taslak kısmına attığım yeni yazılarım otomatik olarak yayınlanacak ama şartlar nedeniyle yorumlara bir süre cevap veremezsem, kusura bakmayın lütfen.

Dönüşümüz de muhteşem olacak, aramıza yeni katılacak bızdık nasıl bir kocaman yer hazırlıyorsa kendine, evimiz gözümüze küçük görünmeye başlamıştı. İki üç aydır bütçemize ve isteklerimize uyan bir evin peşindeydik. Şükür, tam istediğimiz gibi, hem de şu an yaşadığımız mahallemizden fazla uzaklaşmadan, parklar bahçeler arasında sevimli mi sevimli bir ev bulduk ve başvurumuz kabul edildi. Döndüğümüz gibi, ayağımızın kumu ve deniz kokusuyla hemen içinde yaşadığımız evi toparlamaya, "kutu gibi evi" kutu kutu pense yapıp kolilere kutulara sığdırmaya ve yavaş yavaş yeni evimize taşımaya başlayacağız. Valla minimalist insanlardık ama bilmediğim karadeliklerden ne çok eşya çıkıyor, şaşırdım! Yeni evde Maya'nın bebek odasını bebek için aynen tutup, kendisi için yepyeni bir oda tasarlamak da gündemimde. Bu proje de doğum gününe yani 31 Mayıs'a yetişsin istiyorum.

Mayıs sonu Haziran başı gibi yeni evimizde olmayı planlıyoruz ama, dediğim gibi, Öğrenen Anne'ye de 31 Mayıs'ta veda edeceğimiz için, onun kapanış partisini de, eksik kaldığını düşündüğüm yazıları da hazırlayacağım, merak etmeyin. Evelallah hepsinin altından kalkacağım!

Ama önce azıcık tatil, azıcık deniz, azıcık dinlenme.. Çoook yakında görüşmek üzere, sağlıkla ve huzurla! <3

20 Nisan 2016 Çarşamba

Muz ağacı kabusu

Daha dün "senin annen bir salaktı yavrum" volume bilmemkaç'ı yazıp bloğa yolladıktan sonra, evde öyle bir deli haller yaşadık ki, bir cümlede anlatmak bence haksızlık olur, nevi şahsına münhasır bir senin annen bir salaktı yavrum yazısını haketti bence olanlar. Giderayak güldüreyim azıcık sizi, valla ben bu annelik işinde baya çakmış vaziyetteyim, kabul edelim, kanaatle bile geçebilecek durumum yok.. Buyrun görün, aksini iddia eden kalmasın :D

Dün sabah bizim zilli uyandığı gibi, sanki arkasından kovalayan biri varmışcasına salona koştu ve 3 sene önce Endonezya'lı bir arkadaşımın "baktıkça beni hatırlarsın" diye verdiği, 10cm'den yaklaşık 40cm'ye büyüttüğüm muz "ağac"ıma hamle etti (ağaç dememe lütfen gülmeyin, ben geleceği vizyonluyorum burda). Rüyasında mı gördü nedir, bilemeyeceğim ama çocuk resmen hedefe kitlenmişti, bu modellerde böyle tuhaf davranışlar oluyor, bilirsiniz.. Ben de tam ne yapacak, saldıracak mı bilemediğim için teakkuzda yanındayım tabii (çiçek yavrudan değerli mi diyenler için, e ö o da can, o da değerli tabii kıyamam yaprağına delal gelmesine). O şekil muz ağacının yanında dikilirken, yavruyla aramızda şöyle bir sohbet vuku buldu:

Zilli: "anne bu ne ağacı?"
Olgun anne: "muz yavrum, muz"
Z: "e muzu nerde?"
O: (içses: haydaaa) "ee, öö.."
Z: "muzu nerde muzu nerde muuuuuuuz eeeeeeööööööö hüüüüaaaaaağ muuuuz"
O: "yavrum bu daha küçük, büyüyünce vericek muz"
Z: "hayııır, muz ağacının muzu nerdeeeee, muz versin şimdiii"
O: (hayatının hatasını yaparak, düşünmeden konuşur ve:) "yavrum muzu akşama vericek, bak daha çok erken, sabahın körü, şimdi biz giyinicez, ben işe sen kreşe gidicez, gelince bir de bakıcaz muz"
Z: "tamam o zaman".
O: (içses: mıçtık!)

Tabii işten gelince koşa koşa markete gidip muz aldım, normalde ağzına sürmez (umut fakirin ekmeği). 40cm'lik ağacı kırmasın diye en küçüğünden el kadar bir muzu seloteyple ağacın en sağlam gözüken noktasına bağladım (hey allahım öğrenen anne, nerden aklına geldi derseniz, ben bi dönem anaokulunda müdürlük de yaptım (elimden her iş gelir abla), orda bahçemizde ufak bir mandalina ağacı vardı, bir gün hoşluk olsun diye bir kilo mandalina alıp erken gidip ağaca bağlamış ve olayı çakozlamayan mutlu ve masum yavrulara daldan toplatıp yedirmiştim, kafa o zamandan antika işte).

Zilli ile tüm gün dışardaydık, muz falan sormadı. Akşam eve gelince ilk işi "muuuuz" oldu (unutmuyor da yahu, sizinkiler de böyle antika mı?) Olayı lehime çevirmek için "önce tuvalete çiş, sonra sana bi sürprizim var" kisvesiyle çişi de yaptırdım :D Uyanıklıkta çığır atladım evet bu tip fırsatları asla kaçırmıyorum artık. Evde herşey rüşvet ve ikna üzerine kurulu hassas bir dengede vuku buluyor. Neyse zilli çişi hızlıca yapıp donunu çeke çeke salona koştururken, bir yandan da soruyor:

Zilli: "sürpriz nerde çantanda mı?
Uyanık anne: "hayır!"
Z: "pakette mi?"
O: "hayır. bi bak bakalım, acaba muz ağacında bir sürpriz olabilir mi?"

Zilli uçarcasına koştu tabii muz ağacına (sizin için üşenmedim fotoğraf çekmelik bi muz daha bağladım canlar, nası olmuş, şık di mi?).. Salondan nasıl bir sevinç çığlığı geldi tabii, bir bana koşuyor bir geri ağaca "anneee anneee muz var muz var" :D Yaw çocuk olmak ne güzel be...! "Hadi (keko)" dedim, "kopart dalından, soy ve ye, muz ağacı sana sürpriz muz vermiş". Baya dikkatlice kopardı, beyin ameliyatı yaparcasına soydu, 1-2 ısırık yedi, gerisini babasına göstermek için sakladı! Akşam gelen babasına daha merhaba demeden muzu gösterdi, "muz bana hediye verdi" diye diye geri kalan hafiften kararmış muzu da yediler beraber. İşlem tamam.

He buraya kadar şahaneyiz, eller havaya. Sonra ne oldu bakın görün:

Gece uyumadan önce atmasyon masallar anlattığımı yazmıştım ya, bunları 3-4 aydır Maya düzenliyor yani bana 3-4 kelime veriyor ben o kelimelerin içinde geçtiği sırf o geceye özgü bir masal uyduruyorum, gün içinden elementler ekliyorum, az biraz hafıza geliştiriyoruz falan. Böyle bir uyku öncesi oyunumuz var. Bu geceki kelimeler "kaplumbağa, tavşan, maya, muz ve baba" olarak önüme serpildi. Hemen bir muz tarlası, kaplumbağa ve tavşana ağaçtan muz toplamayı öğreten Maya fikri geldi aklıma, iyi güzel..

Masal süper gidiyordu, çocuk tam mayışmış, uykuya saniyeler kalmış, o umut ışığı belirmiş tünelin ucunda (bildiniz mi o anı?! çok ince buz üstünde kayıyorsunuz, asla çocukla gz teması kurmuyorsunuz hani temsili fotosu yanda). Tam o sırada hayatımın hatasını yapıp, muz ağacını konuşturasım tutuyor! Ama ağaç ayol bu, kısık sesle konuşacak tabii ki de. Ne der peki ağaç? Boğuk bir "guuu" çıkıyor ağzımdan ve mayışık çocuğun gözler anında faltaşı! "neeeee? anne niye guuu"... "ee öö, ağaç işte guu dedi".. "anne ben çok korktum, ağaç konuşmasın"... "tamam yavrum konuşmaz ağaç".. "anne ben çok korktum ama ya bizim muz ağacımız da guu derse" .. Ve 30dk boyunca korkuyla uyumayı reddeden çocuk, onu ağaçların ancak çok büyüyünce konuşacaklarına, bizim evde konuşan hiç ağaç olmadığına ikna etmeye çalışan ben (içses: hay ben guuu kadar kafama taş..)

Bu sabah kalktığında muz ağacına yaklaşmak bile istemedi çünkü ya konuşur da guuu derseymiş.. Hey Allahım, bi işi de doğru dürüst becerebilsem :D Yani kıssadan hisse; muzu ağaca bağlayın da gözünüzü seveyim ağacı konuşturmayın. Sakın aman sakıııın..!

Kızımdan öğrendiklerim (2+ yaş)

İki sene önce minicik bir yavru verdiler koynuma, "haydi hayatı öğret bu yavruya" dediler. Meğerse ben öğrenecekmişim hayatı ondan, ilk sene öğrendiklerimi bakın buradan okuyun. İkinci sene öğrendiklerimi ise buradan. Şimdi geldik yaşamın 3. senesine, buyrun 2 yaşındaki kızımın bana öğrettiklerini ben de size öğreteyim (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Nisan: "Fena halde deniz ve güneş tatili gelmiş yavru"nun önderliğinde evdeki tüm şişme simit, top, deniz oyuncağının hazırlanıp, bikinilerin giyilip, koca yatakta "yüzüyormuş gibi" yapılacağını, cup diye "su süsü verilmiş yastığa" atlanacağını ve bu oyunun saatlerce oynanıp bir deniz günü kadar insanı yoracağını, "denizsiz yaşanmaz, deniz yoksa da yaratılır" mottosu içinde öğrendim.. 

Mart: Aşırı hassas ve antenleri havadaki huzursuzluğu yakalamak ve bunu kendine ciddi dert edinmek amacıyla çalışan bir çocuğa sahipseniz, ona çaktırmamak adına eşinizle sözsüz, tamamen kaş göz işaretleriyle kavga etmeyi ve satır aralarında da çocuğunuza "ayy ne güzel bir gün, ailecek ne mutluyuz" falan temalı saçma sapan cümleler kurmayı öğrenirsiniz. Demek ki anne baba olmak, tiyatrocu olmakmış..

Şubat: Çocukla yemek yapmanın hiç de öyle cicili bicili bloglardaki gibi olmadığını, çok sağlam sinirler gerektirdiğini, ayrıca temizlik düzen obsesyonunuz varsa kesin tedavinin bu olduğunu ve de yapılan yemeği "kendi yaptı" diye yemesinin de yalan olduğunu öğrendim.

Ocak: Geçen 6 ayda öğrendim ki; 2 yaş çocuğuyla tartışmaya girmeyin, kazanamazsınız. Mesela ben dün gece tepedeki ayın vanilyalı dondurma topu olduğunu kabul ettim. Yarın dünyanın düz olduğunu dahi kabul edebilirim, belli olmaz..

Aralık: Daha konuşamazken, hatta düşündüğünü bile sanmadığım dönemde seni uyutmak için söylediğim "küçük kardeş can" isimli şarkıyı, neredeyse 10 aylık bir süreden sonra ilk kez bu gece tekrar hatırlayıp söylerken, senin de hatırlayıp kelimesi kelimesine doğru şekilde söylediğini şok içinde fark edince öğrendim ki, beynin hakikaten bir bilgisayar ve herşeyi ama herşeyi kaydediyor.. Demek ki doğduğun andan itibaren her anına, ağzımdan kaçan her heceye, her davranışıma dikkat etmem lazım be çocuk, bugün de şoklar içinde bunu öğrendim!

Kasım: Bi "M"okun bu kadar "kıymelimsss" yapılıp aylarca günlerce tutulabileceğini, bunun çiş tutmaya da neden olacağını, 20 saat hatta uykuda bile o koca göbekteki çişin tutulabileceğini ve bu sorunu çözmek için ailecek doktorlara, psikologlara taşınacağımızı, koca 1 sene boyunca da çözemeyebileceğimizi (ortalama 1 sene alıyormuş) ve sonunda pes edip "bu da bir dönem, bu da geçecek"e bağlayacağımızı öğrendim.


Ekim: Neden tüm anne bloglarının çocuklar 2 yaş civarındayken birden kapandığını keşfettim: tükenmiş anne sendromu.. Nefes alamıyorum! Boğuluyorum be blog! Hayatta hiç bir şeyin bir insanı büyütmek kadar fiziksel ve psikolojik anlamda zorlamadığını öğrendim.

Ekim: Aslında zor olanın çocuk değil, çocuğu büyütmek olduğunu; anne baba olarak kendi çocukluğundan gelen uyku, yeme, tuvalet ya da sınır koyma gibi hassas noktalarımızın olduğunu ve çocuk denen "insan yönetim uzmanı"nın da bu hassas noktaları çarçabuk yakalayıp direkt bunlara vurmaya çalıştığını; senin ana baba olarak en büyük silahının "vurdumduymazlık" ya da "hiiiç aldırmazmış gibi görünmek" olduğunu öğrendim. Örnek: sen kendine güvenli bir şekilde "istediği kadar ağlasın" dediğin an tepinmekten vazgeçen çocuk..

Ekim: Hani anne ve ananelerimizin sadece tek kaş kaldırma, dudak büzme, göz devirmeden oluşan ve bizi kalabalık ortamda tek bir kelime etmeden "hizaya sokan" koca bir iletişim becerileri vardı ya, o becerinin çocuğum konuşmaya başladığı anda bana ve eşime geçeceğini ve "o çikolata tabağını yok et" ya da "koltuğun köşesinden sarkıyor düşecek dikkat et" gibi koca cümleleri bile tek bi göz kısma, kulak titretme ifadesiyle konuşmadan birbirimize anlatabildiğimizi öğrendim, hem de Alman kocayla yahu..

Eylül: Kreşe başlayan minikten çok annesi heyecanlanıp eli ayağına dolaşabilir, heyecandan mide krampları yaşayabilir, kapıdan uğurlarken miniğin yerine o gözyaşı dökebilir diyorlardı, doğruymuş. Okulun ilk gününde hissettiğim heyecanı, kızımın okulunun ilk gününde aynen hissediyorum! Başarılı ve mutlu, uzuun eğitim yılları başladı bile (ne çabuk!); darısı diplomalarını, mezuniyetlerini, başarılarını görmek olsun! (Ha bir de bu vesileyle tüm eğitim sisteminin aslında tükenmiş anababaları çocuktan kurtarmak için icad edildiğini de öğrendim :P)

Ağustos: "Daha 2 yaşında, anlamaz" dememek gerektiğini, dinlemez gibi gözüküp can kulağıyla dinlediğini, anladığını, etkilendiğini ve olumsuz ufacık bir şeyi minicik beyninden silmek, unutturmak için haftalarca insan üstü bir gayretle uğraşmam gerektiğini öğrendim. Anlaşıldı; bundan sonra ağzımdan çıkan en ufak bir heceye dahi dikkat etmem gerekiyor! Anne olmak, özdenetim sanatında uzmanlaşmak demekmiş..

Temmuz: Hiç nedensiz yere otobüste iki yaş krizi yaşayan kızımı sadece öpüp okşadım, sakin kalabildim diye beni izleyen bir Alman kadının beni tebrik etmesi ve otobüstekilerin de ona katılıp beni alkışlamaları üzerine iki şey öğrendim; bir, çocuk sevmez dediğimiz Almanlar meğerse anne severmiş, iki, bu işler sadece filmlerde olmuyormuş ve hiç tanımadığı birinden bir güzellik görünce insan nasıl mutlu oluyormuş! Yaşşşa be teyze!

Haziran: Öğrendim ki, anne olmak, yine kendin gibi bir anne-dost ile sabah 08.15'te buluşabilen ve bunu da gayet normal karşılayan kişi olmak demekmiş. E o saatte nere açıktır? Gittiğimiz yer doğal olarak Kılavuz Karga Kahvaltı Evi (attım ayol, öyle isim mi olur, direkt batarsınız valla!)

18 Nisan 2016 Pazartesi

Senin annen bir salaktı yavrum (2+ yaş)

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam, ikinci sene de şu şekilde geçti işte. Geldik 3. seneye. Sevgili 2 yaş çocuğum, minik kaşarlı sucuğum! Seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

2 Nisan, Şerifi vurdum!: Minnaklarınız hangi şarkıları seviyor? Ali Baba'nın çiftliği, Mini mini bir kuş? Benimki şu an arabada Bob Marley'den en sevdiği şarkı olan "I shot the sheriff"i avazı çıktığı kadar bağırarak söylüyor ve benim de "but I didnt kill the deputy" kısmına eşlik etmemi bekliyor da..

1 Mart, Moda ikonu: 2,5 yaşındaki çocuğa kendi seçtiklerimi ya da hediye gelen hiç bir şeyi giydiremiyorum, elinden tutup alışverişe gitmem, onun istediklerini almam gerekiyor. Gelsin Fadime hanımın mor puantiyeli pantolon üstü kırmızı çiçekli eteği, gitsin kayak pantolonu üstü yazlık tshirt.. Neyse ki tüm çocuklar bu şekilde "rengarenk" de, sokakta boyalı kuş gibi göze batmıyoruz..

16 Ocak, Kaka yaptııım: Bu da oldu! O binbir güçlükle yer ayırtılan, o nezih, o nazik, o şık, o minicik porsiyonlara katır yüküyle para ödediğimiz restaurantta senin son perdeden "bezime kaka yaptıııııım oleeey" haykırışın hala yankılanıyor be kızım (bu başarından da son derece gururluyum, o ayrı).  

29 Aralık, koca göbek koca toto: Noel döneminde biz karı koca iyi yedik, iyi yemekle kalmadık üstüne her gün avuç avuç çikolatalar şekerler götürdük. Dün babana "baba koca göbek! içinde bebek mi var?" diye sorduğunda baban delirirken kahkahalarla güldüm de, hemen arkasından "anne totosu kocamaaaaan" gelince hiç de komik olmadı yani!

14 Aralık, yol tarifi: P.'ye giden yolu öğrenmişsin! Araba dörtyoldan dönmeyip düz gitmeye kalkınca "hayııır dönecektin" diye beni uyarıyorsun ve ben kendimi 2,5 yaşında bir çocuğa "evet haklısın ama o yolda çok trafik var, bak bir sonraki göbekten dönersek daha hızlı gideriz" diye açıklama yaparken buluyorum.

5 Aralık, mavi dondurma: Bizim evde dondurma yemenin 3 ön koşulu var; 1. hava güneşli olacak 2. rüzgar esmeyecek 3. maya öksürüyor olmayacak. Bugün bu üç koşulun da sağlandığını öne sürerek dondurma istedin, elim mahkum buz gibi havada gittik sana 1 külah "mavi" bana bir külah "beyaz" dondurma aldık. Tabii ki rengini sevdin, tadını sevmedin ve beyazla devam ettin. Eşek kadar kadına mavi bir külah dondurmayı yalattın (ama baktım da yalnız değilim, şu köşe başında utana sıkıla mavi bir top dondurma yiyen adam da bizim klüpten olsa gerek).

27 Kasım, ruj hadisesi: Arkadaşın K. geliyor diye önce pembe ayakkabılarını bulup giydin, sonra sarı fırfırlı eteğini, en son tırmanıp banyo aynasından rujumu aldın ve dudaklarını boyadın. Bense hala geceleri sana tulum giydirmeye, totonu bezlemeye çalışıyorum..

14 Kasım, Anne sen git, Bianca gelsin: Kreşe alıştın çok şükür de, biraz fazla mı alıştın bu sefer de? Dünkü veliler ve çocuklar ve öğretmenler toplantısında "anne git sen, örtmenim bianca gelsin, bianca kucağına alsın beni, bianca yemeğimi yedirsin, bianca nerde? bianca'ya sarılıcam, bianca bizimle gelsin" düşmedi dilinden. Bianca da aksi gibi 20'lerinde, süper fıstık bi sarışın ayol (eve getirilebilecek bişey değil)! hırs hırs hırs..

09 Kasım, Neden, neden, neden?: Hayır dönemin tam gaz devam ediyor ama üstüne bir de herşeyin nedenini sorduğun dönem başladı, illallah. Örnek anne edasıyla her "neden?"ine "çünkü"yü yapıştırıyorum, eyvallah. Fakat bu sabahki 173635 maddeli neden-sonuç muhabbetinde geldiğimiz son noktada kendimi sana neden biyolojik ritmim gereği neden sabahları neden tuvalete neden "2 numara"yı yaptığımı açıkla(yamaz)ar halde yakaladım ya, artık: fesüphanallah!

27 Ekim, my way or high way: "Çocuğuna birşeyi yaptırmak istiyorsan iki seçenek sun ve yaptırmak istediğini de ikinci seçenek olarak sun" akımı bizim evde "Hayır, 3. seçeneği kullanma hakkımı seçiyorum ve siz de ağzınız bir karış açık emirlerime uyuyorsunuz" şeklinde vuku buluyor. Teoriler dışısın be evladım!

25 Eylül, Yatak göl: Ortadoğu ve Balkanlar çiş tutma rekoruna hazırlanan kızım, 18 saatlik bir çiş tutma maratonundan sonra gecenin yarısı yatağı göl ediyor ve tembel anası da gölün üstüne bir kalın yorgan atıp, aynen uykusuna devam ediyorsa; kimse de bana "çiş ve kaka tutma titiz ve takıntılı annelerin çocuklarında görülür" demesin bundan sonra..

12 Eylül, "Kız çocuk"um ben: Kreş için bir iki kıyafet alalım diye gittiğimiz dükkanda havamı aldım bugün; çünkü ben rahat ve kalın, koyu renkli sweatshirtlere bakıp "hah tam istediğim gibi" diye durayım, sen "hayııır, o oğlanların, kızlarınki burdaaa" diye çeke çeke beni fiyonklu dantelli incecik elbiseler kısmına götürdün ve istediğini de aldırdın. Pembe değil en azından diye avunuyorum (dilimi ısırayım).

02 Eylül, Hasta pasta: Kreşe başlayan çocuk ilk sene çok hastalanır derlerdi de, okulun ikinci günü hastalanmak yeni bir rekora imza atmak olsa gerek..

29 Ağustos, Yatçaz kalkçaz: Demek ki neymiş, "şimdi uyuycaz, uyanıcaz, baba gelmiiiiş" diye uyutulan çocuk gecenin 12'sinde uyanıp "ben uyudum, uyandııım, hadi havaalanına gidelim, babayı alalıııım" diye tutturabilir ve 2 saat boyunca "baba daha gelmedi, sabah olunca gelecek" diye dil dökseniz dahi "ama ben uyudum uyandıııım" diye mantık yürütmelerle sizi mat edebilir, "hay dilimi eşek arısı soksun" kıvamına getirebilirmiş.

27 Temmuz, Çikolata bebek: Artık sözel espriler yapmaya başlayan muzip evlat Afrikalı bir anne ile bebeğini parmakla işaret edip, avazı çıktığı kadar "çikolataaaaaaa" diye bağırabilir, anası da bu durumu kotarıcam diye "aa evet çikolata yemek istedin ama yemekten sonra" diyebilir, durumu daha beter hale sokabilirmiş. Takım ruhu bu işte.

21 Temmuz, Pizzalar ve çiğ balıklar: Anne olmak; Hint Lokantasına evde pişirilmiş pizza dilimleri ve olmaz belki paranoyasıyla çocuk çatal bıçağı götürmek ve onca muhteşem kokunun, baharatın, tadın ortasında evladına masa altından pizza yedirtmek demekmiş. Dahası, aynı çocuk daha ekstrem bir ortam olan sushi lokantasında sırf eğlenceli görünüyor diye löp löp sushi götürebilirmiş ve anne denen kişi resmen evladını çiğ balıkla beslemiş oluverirmiş. 

2 Temmuz, Empatinin kraliçesi: 8 aylık hamile üstelik hamilelik şekerinden muzdarip komşumla apartman girişinde karşılaştık ve elimdeki tiramisu'ya (içinde kahve likörü, çiğ sütten krema ve bol şeker olan İtalyan güzeli bir anti hamile tatlısı resmen!) gözünü dikip "ham hammm" diyince, içgüdüsel Türk ikramcılığıyla "aaaa hemen vereyim yarısını" dedim ve kadıncağız istemedikçe burnuna burnuna Allllaşkına al, hamilesin canın çekmiştir'ın Almanca versiyonunu (yok mu sandınız bunun Almancası, siz öyle sanın, Türk dediğin yoktan var eder ısrar eder, ikramı dayaktan beter eder) diye diye dürttüm ya, eh senenin empati kraliçesi seçilmezsem ne olayım!

23 Haziran, Ding dong: Dudağımın üstündeki bene Cindy Crawford muamelesi çeken çok olmuştu da; kimse onu parmağıyla dürterek ve ding dong diyerek kapı ziliymiş gibi çalıp, ağzımı da kapıymış gibi açtırmayı ve "kim ooo?" diye sordurtup, "anne"den "kuzu"ya, "çöpçü"den "baba"ya çeşit çeşit cevaplar aldırmayı denememişti. Sen denedin ve başardın be evladım..

18 Haziran, Ah bu oyuncu yetişkinler: Oyun grubunda kendinizi diğer anne-babalarla evcilik, doktorculuk, araba yarıştırma, top yuvarlama falan oynarken yakaladığınız, üstelik çocuklarınızın sizden uzakta apayrı bir yerde apayrı bir oyun oynadığını fark ettiğiniz o muhteşem ana ne deniyordu sahi? Ha, buldum: Yetişkinler için oyun terapisi.

16 Nisan 2016 Cumartesi

Çocuklara tanrıyı ve dini inancı anlatmak

Uzman klinik psikolog ve anne olarak blog yazmaya başlayalı beri, özelden ve yorumlar sırasında devamlı, dönüp dolaşıp yeniden aldığım birkaç soru var. Bunlardan biri de "çocuğuma Allah'ı nasıl anlatacağım, dini inancımızdan bahsetmek ne zaman uygun olur?" ya da "çocuğum Allah'ı soruyor, nasıl cevap vermeliyim?".

Öncelikle; kısa bir gelişimsel bilgi vermek istiyorum. Çocuklarda soyut düşünme becerisi ve mantık yürütme yeteneği ancak ergenlik döneminde oluşuyor. Yani 11-12 yaş öncesi bir çocuğun; inanç, değerler, etik konularında neyi nasıl anlatırsak anlatalım, bizim demek istediğimizi tam anlayamayacağını ve kendi basit düşünce sistemine uyarlama ihtiyacı duyacağını unutmamalıyız. Soyut düşünme becerisi; aktif düşünce jimnastikleri ile pratik yapılarak geliştiği için, bazı insanlarda ergenlikten sonra bile gelişemiyor, biliyorsunuz. O nedenle, çocuğunuza felsefi ve etik konulardan gerçek anlamda bahsetmeyi mümkünse beynin altyapısının oluşmaya başladığı ergenlik dönemine ertelemenizi, şimdilik bu konularda bilgi vermek yerine, onun sorularından yola çıkarak, onunla beraber düşünerek, merakını yaşına uygun cevaplarla gidermeye ve olabilecek endişeleri ve korkuları yenmeye yönelik bir yaklaşım geliştirmenizi öneririm.

Çocuklar (eğer yakın çevrelerinde bir ölüm olmadıysa ve asıl merak ettikleri ölüm değilse) genellikle tanrı konusunu 3,5-4 yaş civarı getirirler ve asıl merak ettikleri "tanrı kimdir, nerede yaşar, neden göremeyiz, bizi cezalandırır mı, beni kötü bir çocuk olduğum zaman cezalandıracak mı? nasıl cezalandıracak?" türü yaşa özgü somut kavram ve korkuları içeren sorulardır. O nedenle; bilgi vermek yerine, bu soruları doğru şekilde cevaplayarak çocuğu rahatlatmak ve bir sonraki yaş döneminde "düşünce geliştirme ve sorgulama" aşamasına geldiğinde bilgilendirmek daha yerinde olacaktır.

Örneğin; "anne tanrı nerde yaşıyor, biz neden göremiyoruz?" diye soran bir anaokul çocuğuna "canım tanrı her yerde, aynen hava gibi göremiyoruz ama nefes alıp verirken hissediyoruz" diyebilirsiniz, "beni cezalandırır mı?" sorusuna "hayır, tanrı çocukları cezalandırmaz, tanrı bizi sever ve korur" diyebilirsiniz. İlerki aşamalarda bu sorular "ama dedem yaramaz çocuklar cehenneme gider tanrı cezalandırır" dedi türünde endişe ve korku içeren sorulara dönüşürse, bu korkuları gidermeye, tanrının cezalandırıcı değil, sevgi verici, koruyucu özelliklerine vurgu yapmaya, çevrenizde bu şekilde konuşan büyükler varsa onları uyarmaya odaklanır ve çocuğun korkularını "bazı büyük insanlar çocukları korkutmak için böyle şeyler söyleyebilirler ama bunlar doğru değildir, tanrı bize birbirimizi sevmeyi, korumayı, birbirimize iyi davranmayı söyler ve biz de böyle davranınca bizi sever, korur" diyerek olumluya çevirmeye çalışırız.

Tabii bu cevaplar tanrıya inanan ebeveynler için geçerli. Etik ile dini inanç konusunu ayırmak gerekirse; dini inanç daha çok "sorgulanmadan kabul edilen, bizden öncekilerin gelenek, görenek ve tutumlarını da kapsayan, genellikle belirli bir dini kitap ya da önder tarafından yazılı olarak bırakılmış bir kaynağa dayanan, kurallara dayalı uygulama kısmını da içeren" bir inanç ve davranış bütünüdür. Oysa etik; sorgulanmayan inanç yerine aktif düşünme ve mantığa oturtmaya dayalı, genellikle toplumsal olaylar, toplumdaki önemli kişiler ve yaşanan çağ gibi durumlardan etkilenen, üzerinde tartışılabilen, değişime uğrayabilen daha esnek ve genellikle yasalar tarafından da desteklenen davranış ve tutumlardır. Dolayısıyla; yaradana inanmadan da etik davranış içinde, toplumla ve kurallarıyla uyumlu yaşanabilir. Eğer tanrıya inanmıyor ve inanç yerine etik bilgi ve eğitim vermeyi düşünüyorsanız, o zaman "canım bazı insanlar tanrıya inanır çünkü bu şekilde kendilerini mutlu hisseder, bazıları ise tanrıya inanmaz ama diğer insanlara sevgiyle iyilikle yaklaşır, güzel davranır, iyi insan olmaya çalışır ve yine mutlu hissederler" denebilir ve "iyi davranış" üzerinde yaşa uygun örneklerle konuşulabilir. Tanrı ve inançtan farklı olarak, "etik bilinci" en küçük yaşlardan itibaren dahi kazandırılabilir ve kazandırılmalıdır.

Dini inanç ve uygulamalar konusunda çocuğunuza eğitim ya da bilgi vermeden önce, ilk olarak kendi inanç ve tutumlarınızı gözden geçirmenizi, hangilerini ona aktaracağınıza ve hangi yaşta ne şekilde davranmasını / düşünmesini umduğunuzu gözden geçirmenizi öneririm. Yani; eğer yaradana inanmıyor ve çocuğunuzu da bu şekilde yetiştirmek istiyorsanız, yine de etik davranış ve tutumlar konusu (iyi olan ne, doğru olan kim, neye göre ve nasıl cezalandırılıyoruz?) mutlaka gündeme gelecektir. Etik konuları; geçerli etik kanunlara, yasalara dayandırmanız gerekecektir. Bu nedenle, sorular önünüze gelmeden önce, düşünmeniz ve hazırlıklı olmanız gerekir.

Sadece etik değil, dini inancı da vermek istiyorsanız, o zaman en doğrusu küçük yaşlarda idealleri ve büyük fikirleri değil, sizin inandığınız sistemi anlatmak olacaktır. Yani inandığınız tanrıyı tasvir edip, inanç sisteminizde ne gibi uygulamalar yaptığınızı ve bunun sonucunda kendinizi mutlu ve huzurlu hissettiğinizi anlatabilirsiniz.

Uzun lafın kısası; şu noktalar önemli:

1. Çocuk tarafından önünüze getirilmedikçe, tanrı ve inanç konusunu, özellikle dini bilgi ve uygulama içeren konuları mümkün mertebe okul çağının çift haneli yaşlarına, felsefi konularla değerleri ise ergenlik başına ertelemenizi öneriyorum çünkü çocukların bilişsel gelişimi, soyut düşünce ve kavramlarla düşünebilme yeteneği ancak bu dönemde gelişmeye başlar. Öncesi erkendir.

2. Çocuk tarafından getirilen sorulara kesinlikle yalan olmayan, korkutucu, cezalandırıcı olmayan, yaşına uygun cevaplar vermeli, hedefiniz bu yaştaki çocuklara bilgi vermek, dini inanç kazandırmak değil, korku ve endişeleri gidermek, merakı olumlu yönde beslemektir. Yani cehennem, ceza gibi kavramlara asla girilmemeli, tanrının sevgi ve koruma özelliği öne çıkarılmalıdır.

3. Yalan söylemeyin ama gerçeği yaşa uygun sansürleyebilirsiniz. Yani inancınızda cehennem azabı varsa, bunu küçük çocuğa anlatmak zorunda değilsiniz. Olumluya odaklanıp, "tanrı yaptığımız iyilikleri görür, o da bizi korur" demek çocuğu hem rahatlatacak, hem davranışlarını olumlu yönde motive edecek, hem de ilerde daha olumlu bir inanç sistemini kabul etmesini sağlayacaktır.

4. İnançlı biri değilseniz ama çocuğunuzun etik hassasiyeti olmasını, adil ve sosyal anlamda uyumlu bir birey olmasını amaçlıyorsanız, kendi fikrinizi verirken mutlaka "bazı insanlar böyle düşünür, diğerleri şu şekilde düşünür" diyerek, ilerde onun kendi seçimlerini özgürce yapabilmesinin garantisini de sağlamalısınız. Nasıl siz inançlıyken o inançsız olma hakkına sahipse, siz inançsızken onun inançlı olma hakkı da olmalıdır. Bunu sağlayabilmenin tek yolu da, onu bir noktaya yönlendirmeden desteklemek, farklı etik sistemler ve değerler konusunda yaşına uygun olarak bilgilendirmektir.

5. Çocuğunuz özellikle 3-8 yaş döneminde çok fazla Allah, inanç, cehennem gibi konulara takıldıysa, altta yatan bir anksiyete, endişe, korku olabilir. Bunu anlamanın yolu, ona "peki sence nasıl, sence neden?" gibi açık uçlu sorular sorup endişenin kaynağını belirlemeli ve mutlak surette bu endişeleri gidermeye çalışmalı, gerektiğinde uzman yardımı almalısınız.

Umarım bu yazı işinize yaramıştır, yarayacaktır :) Şimdi gelelim "bebekler nerden gelir"e :D