17 Şubat 2017 Cuma

Emzirirken hasta olmak (eşittir mahvolmak)

Oğlanın doğumundan 2 hafta sonra biz hastaneye kaldırıldık. Mastit yani meme iltihabı olmuştum. Facebook'dan takip edenler biliyor, çok sıkıntılı bir süreçti. İçi mandalina boyutunda taş gibi kist olan memeye drenaj borusu takılmıştı, damardan antibiyotik almam gerekmişti. O dönem normal dozun tam 8 katı dozda antibiyotik kullanmıştım. İyileşmem yaklaşık 1 ay sürmüştü.

Ertesi ay Maya anaokulundan mis gibi streptekok getirdi, tüm aile yine yatak döşek hasta olduk. Ben sadece streptekok değil aynı zamanda üstüne orta kulak iltihabı oldum, kulak zarım delindi falan. Bu meret ne yazık ki penisilin grubu antibiyotikle tedavi ediliyor, ikişer kutu da o zaman içtik.

Yaklaşık 6 hafta önce bu sefer eşim bu senenin ünlü gribine yakalandı, yine hepimizi dolaştı, sıra en son bana gelince, ben sadece ağır grip değil üstüne bir de bronşit ekledim, o da yetmedi zona çıkardım. Öksürük, ağrılar, nefes alamamalar falan.. Bu arada bu senenin gribi öyle illet bir şey ki, en az 4 hafta yakanı bırakmıyor. Üstüne bir de kan tahlilinde bakteriyel bir enfeksiyon tespit edilince, hop yine eski dostumuz antibiyotik..

Eylülden beri aldığım antibiyotiği ben son 25 senede almamışımdır, hem karşı olduğum hem de bunca yıldır pek hasta olmadığım için.. Tüm bu süreçte hep bunu düşündüm; bunca yıldır hasta olmamamın ve bu Eylül'den bu yana sağlıklı olamamamın nedeni neydi? Taşa çıplak ayak mı basmıştım, ceryanda mı kalmıştım, nazar mı değmişti?! Bazı şüphelerim vardı ve bunları teoriye dönüştürdüm ama sağlıkçı olmadığım için aklımda soru işaretleri vardı. Geçen gün son doktor kontrolünde teorimi doktora açtım ve evet, haklıymışım, hasta olmamın ve bir türlü iyileşemememin nedenleri tam tahmin ettiğim gibiymiş.

Eylül'deki mastit sırasında verilen antibiyotik bağırsak floramı bozmuş, üstüne 2 saatte bir uyanıp meme arayan oğlan sağolsun, uykusuzluk eklenmiş, iki çocukla kendimi en son sıraya koymam nedeniyle sporumu yapamamak, kendime zaman ayıramamak, doğru dürüst yemek yerine hep iki dakikada birşeyleri ağzıma tıkıp dikkatsiz ve özensiz beslenmek, Maya'nın anaokulundan getirdiği envai çeşit hastalık derken hepsi üst üste binmiş ve tabii ufacık bakteriler virüsler beni tarumar etmeye yetmiş. Ben bir de bunu aslında balık burcu insanı olarak, geçen yaz hamilelik nedeniyle denizle iç içe olamamama, kulaç kulaç yüzemeyip tuzlu suyu burnuma ağzıma çekemememe, yani denizsizliğe bağlıyorum. Çünkü gerçekten deniz ve güneşi ne kadar çok alırsam, o kış o kadar az hasta oluyorum ben! Deniz suyu benim hem fiziksel, hem psikolojik ilacım. Derin maviliğe açılmak, çıkıp kurulanmadan duş almadan o tuzlu halimle güneşin altında (saat 10.30-15.30 arası değil tabii) şöyle bir ısınıvermek, vallahi benim yaşam pınarım. Ve ben bu yaz hiç denize giremedim, hem de hiç! Alplerin buz gibi gölleriyle bir olmuyor işte.. Denizi çok özledim! Bu yaz inşallah biraz ananemin yazlığında ailemle ve çocuklarla zaman geçirebilirsem, bence cortlamış bağışıklık sistemim kendini yenileyecek.

Ama denize kavuşana kadar, doktor onayı da alan planım şöyle:

Emzirirken ilaç kullanmak başlı başına sorun, deniz suyu dışında burun damlası bile kullanamıyorum ama doktor zoruyla aldığım antibiyotiğimi son damlasına kadar alacağım, elim mahkum. O bittikten sonra, mutlaka bağırsak florasını tamir edecek bir ilaç yazılıyor çünkü antibiyotik bildiğiniz gibi bağırsaklardaki son derece yararlı bakterileri de öldürüyor, o bakteriler olmadan da bağışıklık sistemimiz çöküyor ve her tür hastalığa açık hale geliyorsunuz. O ilaç bittikten sonra, yoğurt, kefir gibi doğal pre ve probiyotikleri devamlı kullanmak istiyorum çünkü geçmişte gerçekten çok faydasını gördüm. Ayrıca artık yeter, iyileşir iyileşmez hemen o gün sporuma geri döneceğim, buna mutlaka zaman yaratacağım. İsterse hayat bana yarım saatlik tek zamanı saat 06.15'de sunsun, bana mısın demeyeceğim, sporumu yapacağım!

Bir de sağlıklı besleneceğim. Bizim soframızdan yeşil ve kırmızı bitkiler ve balık zaten hiç eksik olmaz ama annem yapınca baktım zeytinyağlı rezene, yer elması, kereviz, ekşili köfte ve bulgur gibi çok yararlı yemekler de Alman koca ve çocuk tarafından sevildi! Annem kadar olmasa da, ben de yapabilirim bu yemekleri rutin olarak.. Bakınız bu yandaki bizzat benim üşenmeyip soyup yaptığım yer elması ve hala inanamıyorum ama Maya bile yedi (içine portakal suyu kattım şahane oldu, tavsiye ederim)!!! Bir de sevmesem de, yemeklere biraz soğan sarmısak eklemek iyi olacak çünkü bunlar vücut için doğal antibiyotik, mikrop ve enfeksiyon önleyici.. Ha bir de zencefili kıtır kıtır yemeye başladım ben, ısırgan otu da bulabilsem, zencefilli ısırganlı rezeneli ballı süt sabahları enfes olur!

Yani aslında yıllardır bildiğim ve çocuklara dek gayet de iyi uyguladığım yöntemleri yine en baştan hayatıma sokmam gerekiyor. Bir de doktor benim gibi bağışıklık sistemi çökmesi yaşayanlara "orthomol immun" diye bir kür öneriyor, bu 7 günlük vitamin ve mineral kürü. Aslında beni bilirsiniz asla ilaç hatta vitamin bile önermem blogda çünkü doktor değilim ama bunu araştırın derim, benim doktor kendisi de kullanıyormuş ve böyle ufak bir kağıda yazıp el altından verir gibi "benim asla hasta olmamamın nedeni bu" diyerek verdi. 20'lerde kokain neyse 100 sene sonra orthomol immun bu galiba :D Onu yapmayı da kafaya koydum. 7 günlük "kick start" yani "yürü aslanım"dan sonra, gün aşırı ya da iki üç günde bir hap şeklinde alınan vitamin kürüne de denize kavuşana dek devam etmeyi istiyorum. Hey gidi hey, benim gibi hamilelikte bile vitamin kullanmasına gerek kalmamış dağ gibi kadın nasıl bakımsızlıktan yıkıldı yaaa! Yeter vallahi yeter, 5 ay dur duraksız hastalık, tabii ki Allah tedavisi olmayan ağır ağrılı çektiren hastalık vermesin (amin) ama vallahi yeter yani.. Artık iyileşmek, sağlıklı yaşama devam etmek istiyorum! Haydi inşallah, bismillah! :)

14 Şubat 2017 Salı

İki çocuktan sonra sevgili kalabilmek

14 Şubat şerefine, samimi bir yazı olsun istedim, buyrun okuyun:

Tek çocuktan daha zormuş.. İlk zamanları demiyorum, o hormonların celalli olduğu, sana "canım" dediğinde "canın çıksın!" diye bağırmak istediğin, uykusuzluğun, yorgunluğun, bebekli hayata alışmaya çalışmanın, baştan aşağı kolik denen belaya battığın ve senin kendinin bile tanımadığın birine dönüştüğün o ilk zamanlar ayrı hikaye. O zamanlar geçiyor. Mesela bir gün gecelik üstüne sabahlık giymekten vazgeçiyorsun, ertesi gün biraz makyaj, daha ertesi gün yürüyüşler, hadi bebekli bir arkadaşla buluşayım iki nefes alayım derken yeni hayatına alışıyorsun, eskiden yaptığın sporunu, sosyal hayatını bebekle de revize ediyor, bir yolunu buluyor, devam ediyorsun. Sonra eşinin bebeğe davranışı var, adamı ilk defa senden başkasına aşıkken görüyor, bu eski adamın yeni haline aşık oluyorsun. Erkekler için de öyle, annelik kadını güzelleştiriyor, köşelerini falan törpülüyor, yuvarlaklaştırıyor ve onlar sana yeniden aşık oluyorlar.

Sonra ikinci çocuk geliyor ve bu denge yeniden alaşağı oluyor. Üç tekerlekli bisiklettense dört tekerlekli araba daha dengelidir, daha rahattır falan diyorsan.. Yanılıyorsun. İkinci çocuktan sonra sevgili olabilmeyi, sil baştan öğrenmen gerekiyor..

Çok zorlandım. Evet, itiraf ediyorum, bu sefer çok ama çok zorlandım. Bulaşık makinasının üstünde tezgaha konmuş (hemen alttaki makinaya konamamış) bardakları, yatağın altından çıkan çorap teklerini, senelerdir aynı yerde durduğu halde hala "nerdeeee?" diye sorulan eşyaları çok taktım kafama. Ya da bebek ağlıyor, ertesi gün işe gidiyor diye (çünkü ben evde boş boş oturup çerez yiyip film izliyorum bütün gün) kulaklığı takıp uyumasını, uykusuzluktan çöken bağışıklık sistemim yüzünden devamlı hasta olup bronşitten öksürük krizlerine giriyorum diye yastığını yorganını alıp salona "beyin göçü" gerçekleştirmesini, "offf pizza dışında bişey yemeyi özledim" ya da "saçların çok dökülüyor, benim gibi kel kalıcaksın hahaha" demesini falan çok taktım. Sonra, eski, çocuktan önceki değil de tek çocuklu halimizi özledim, çocuğu bakıcıya bırakıp gece çıkmalarımızı (bebeği bırakamam ki) ya da yatırıp, elimize şarabımızı myve çayımızı alıp salonda el ele oturup sohbet etmelerimizi.. Ya da birimiz çocuğa bakarken diğerimizin kendine zaman ayırabilmesini, arkadaşlarımızla buluşabilmeyi.. Hatta 3 yaştan itibaren onu da götürdüğümüz yerlerde onun oyuncaklarına, kitabına ya da diğer çocuklara falan dalıp, bizimde insan gibi iki çift laf edebildiğimiz, sanattan, güncel konulardan, politikadan falan konuşup kendimizi "hayattan uzaklaşmamış" hissetmemizi, "çocukluyum ama bak işte seyahat de ediyorum, kendime de bakıyorum, eşimle de aşığız" diyebilmeyi..

Tek çocukla en azından biriniz serbestsiniz ya da tek eliniz serbest.. İki çocukla böyle bir lüksünüz kalmıyor, biriniz birine, öbürünüz öbürüne. Bazen birbirinize zaman bulamıyorsunuz. Bazen zaman buluyorsunuz, enerji bulamıyorsunuz. Bazen sevişmektense uyumayı tercih ediyor, öpüşmeyi sarılmayı bile "vakitsizlikten" erteliyorsunuz. Doğruya doğru. Lojistik de zorlaşıyor, aynı anda uyumuyorlar, bebek hemen uyanıveriyor, o ağlarken büyüğü uyandırıyor ve bu bütün gece tekrarlanabiliyor. Bir de bedenen yorgunsunuz, kendinizi çekici bulmuyorsunuz, bazen bacaklardaki tüyler alınmamış oluyor, bazen eşinizin saç sakal birbirine girmiş oluyor, bazen yatak çarşafları mis gibi değil de dün geceden kusmuk ya da çiş kokuyor.. Bir de kendi bedeninizle barışma kısmı var, doğumdan sonra bedeniniz size bile yabancı..

Kaliteli zaman geçirmek lafını ebeveynlikle bağdaştırırız da, nedense sevgilimizle kaliteli zaman geçirmek ya da hatta daha önemlisi kendi kendimizle kaliteli zaman geçirmek kısmı hiç aklımıza gelmez! Halbuki işin sırrı bu, önce sen kendine zaman ayıracaksın, kendini seveceksin, seni neyin mutlu ettiğini öğreneceksin.. Sonra sıra çocuklara, sevgiliye geliyor. Halbuki ikinci çocuktan sonra ben de dahil, çoğumuz önce çocuklar, sonra eş ve ev işleri, genel zaman planlaması, hayatın akışı derken, kendimizi en son sıraya atıyoruz. Ben ikinci çocuktan sonra, kendime zaman ayıramadım, vicdan azabı duymadan şöyle kendimle başbaşa bir sütlü kafeinsiz kahve içip kitabımı yazamadım, masaja gidemedim.. Kendime zaman ayıramayınca, sevgilime nasıl ayıracağım, ilk bulduğum fırsatta "duşa girmek" gibi bir hedefim varken (ve duşa girdiğim anda bile, kulağıma aslında gerçekte olmayan ağlama sesleri geliyorken - sanki 3,5 senedir devamlı ağlama, mızırdama, çığlıklar öyle içime işlemiş ki, sadece sesslizliği kabul etmiyor beynim), "aşk meşk" listede o kadar geri sıralarda ki..

Mutsuz değilim. Evliliğimden, ilişkimizden memnunum ama birşeyler eksik ve kekremsi, bu da beni üzüyor. "Eskisi gibi" olmak istiyorum ama öyle yorgunum ki, "yarın eskisi gibi oluruz" diyorum.. Günler geçiyor, hayat geçiyor, belki de asla eskisi gibi olamayacağız..

Oysa o kadar kolay ki, biraz zaman biraz enerji ayır. Çok şeye gerek yok, çocuklar uyur uyumaz, belki 30dk sürecek deme, ona bir şarap ver, kendine meyveli çay koy, kıvrıl yanına, tut elini. İlle sevişmek zorunda değilsin ki, aşk sadece cinsellik olsaydı, tek bir çift 1 seneden fazla birlikte kalmazdı! İçinden ne geliyorsa öyle yap ama birşeyler yap, erteleme..

Ha bir de, hani diyorsun ya, bazen kendimi çok "anne" hissediyorum, sanki eski ben değilim, sanki bazen karşımdakiyle sohbet ederken, acaba "zavallı çocuklu ev kadını" diye mi düşünüyor diye düşünüyorum.. Eski hayatımı hatırlıyorum, mesleğimin zirvesindeki, entellektüel anlamda tepede olduğum, günün en moda terimlerini, jargonu takip ettiğim, genel kültürümün insanları büyülediği o geçmiş zamanı.. Ha işte o anlarda kendine de ki; ben olduğum şeklimle yeterli ve iyiyim! Ben şu an kafamı çocuk yetiştirmeye takmış olabilirim ama bu geçici bir süreç ve ben "sadece anne" değilim. Ben içimdeki potansiyeli biliyorum, biraz çaptan düşmüş olabilirim ama o eski günler yeniden gelecek..!

İşin doğrusu, biraz da algıda sapma var, anneliğin verdiği doğal yetememe hissi (özgüvenimiz tam olsaydı, annelikte ne hatalar yapar yine de aman boşver der olsaydık, etrafta aklen ve bedenen sağlıklı çocuk kalmazdı, bu nedenle genetiğimize işlenmiş kafaya takmak), bize aslında gayet iyi giden bir şeyi bozukmuş gibi gösterebiliyor. "Olduğum kadarıyla yeterliyim" diyebilmek bu nedenle önemli. Çocukların karnı tok mu, başlarının üstünde bir çatı var mı, onları seven, koruyan ve bunu bir şekilde onlara hissettiren bir anneleri var mı, bu anne elinden geleni yaparak onlara düzenli, güvenli bir hayat sunmaya çalışıyor mu? Tamam. O zaman o anne yeterince iyi bir annedir de, geç ve sıra kendine gelsin artık..

Bu akşam özel bir planımız yok, birbirimize hediye falan almadık, beklemiyoruz da. Adetimiz değil. Ama bu akşam ona zaman ayıracağım. Çocukları uyuttuktan sonra, ne kadar yorgun olursam olayım, yanına oturacağım, elini tutacağım ve "sen benim için değerlisin" diyeceğim, "bunu son zamanlarda çok sık söyleyemiyorum ama sen benim için çok değerlisin.." Ve onun da ne cevap vereceğini biliyorum, çünkü hep aynı cevabı verir. "Sen benim hayatımdaki en değerli şeysin" diyecek yine. Ve biz eskisi gibi olacağız, sevgili olacağız. Biliyorum.

Herşey sende başlıyor.

10 Şubat 2017 Cuma

3,5 yaştan bildiriyorum..

Maya'yı en son 3 yaşta bırakmıştık, şimdi 3,5 yaşında akıllı uslu tam bir küçük hanımefendi olarak geri alıyoruz, derrrrrmişim. Hahaha! Evet bizim cadı 1/2 yaş daha aldı ama günler geçmek bilmedi, aylar yıllarsa çabucak geçiverdi, tuhaf bir zaman algısı yaratıyor şu ebeveynlik! 3,5 yahu! Yani blogu açalı 4 sene olmuş, zaman ne hızlı geçiyor.. Ama saat 4 ila 7 arası hala 18264537 saat gücünde geçiyor, bilmem sizin evlerde durum nasıl?

Maya bu yarım senede aslında baya bir yol katetti. Kardeşi olduktan sonra üstüne bir olgunluk geldi ama fazla kalmadı, zaten kalmasını da istemezdim çünkü o da benim gözümde daha miniminicik. Aman duymasın çünkü anaokuluna başlayalı beri, tam bir "ben büyüdüm artık" dönemine girdi. Anaokulundaki "kocaman" abla ve abiler tam 5 yaşında oldukları için, onun gözünde en büyük yaş 5 tabii ve haftada 1-2 defa "anne ben 5 yaşına ne zaman giricem?" diye soruyor. Her sefer de benden "ohoooo daha çoook var, sen daha 3 yaşındasın"ı alıp oturuyor, çok komik (çok hainim di mi?) Ama bu sayede "zaman" mevzuuna olan ilgisi gelişti, günleri isimleriyle saymayı ve haftasonuna ne kadar kaldığını hesaplamayı seviyor ve "5 dakika bekle" diyip 1dk sonra koşarak geri dönmeye ya da "anne ben şimdi odama gidiyorum, 15 yıl sonra geri dönücem" gibi abuk cümleler kurmaya bayılıyor. Yani konsept tamam ama içerikte baya komikli haller var, bu sıra arkamı dönüp kıs kıs güldüğüm çok oluyor. Hele dün "ben 18 yaşında evden çıkıcam ve tek başıma uçakla Malezya'ya gidicem" diyip kıçını dönüp odadan çıkışını görseniz, valla arkasından bir tas su döker "yolun açık olsun" derdiniz.

Onun dışında, yine anaokulu sağolsun, Almancası artık İngilizcesinden daha önde, yaşıtları seviyesinde konuşmaya ve bununla gurur duymaya başladı. Yalnız sanırım bir yıla kalmaz özellikle kelime dağarcığı benim Almancamı aşar, bundan biraz korkmaya başladım.. Geçenlerde bir şey söyledi ve anlamadığımı söyleyince İngilizcede xxxx işte yaaa dedi, gurur mu duysam yerin dibine mi geçsem bilemedim. Ha bir de tam bir Alman oldu, aşırı kibar. Almanları dıştan tanıyanlar için çelişkili bir cümle oldu çünkü Almanca kulağa çok kaba geliyor biliyorum ama konuşma dilleri aşırı kibardır. Mesela "siz"li konuşurlar, hep lütfen, rica ederim falan eklerler ve sıkı durun, anaokulunda "popo" demek yasak "gerimiz" diyorlar! Ayol kırk yıllık "kıç" oldu "gerimiz", eyvallah da Can Yücel kızacak..

İngilizcesi yaşına göre iyi ama çok fazla kullanmıyor, sadece İngilizce konuşan insanlar olduğunda iyi konuşuyor yoksa Almanca anladıklarını çakarsa Almancayı tercih ediyor. Türkçesi de tembelliğim sayesinde içgüveysinden hallice ama annemler gelip gittikçe ilerliyor sanırım. Yani ilerliyordan kastım 3 kelimeyi bir araya getiremiyor ama tek kelimelerle derdini anlatıyor! Sizin çocukların 1 yaşındaki hali bana 3,5 yaşta mucize tabii :))

Bedensel anlamda da gelişti. Hala minyon ve zayıf yaşıtlarına göre ama hala ben yedirmiyorum, zorlamıyorum, önüne geleni iterse aç uyuyor. "Yemek zorunda değilsin, tadına bak" diyoruz, dilinin ucunu değdirip ı-ıh diyip itiyor. Garip ama bunu kafama takmaz oldum. Tuvalet konusu ise ayrı konu tabii, onu çok kafama takıyorum. Çiş tutması geçti çok şükür ama hala kaka yapmamak için çaba sarfediyor ve nisan'da tam 2 sene olacak her sabah ilaç kullanmaya başlayalı.. Kaka yumuşak hatta ishal kıvamına bile gelse sırf inattan ya da acıyacak korkusundan ya da pis diye tiksindiğinden yapmıyor.. Bu işte en büyük derdimiz.. Ama karakteri bu, tutucu, salmayıcı bir velet!

Ağlama krizleri çok şükür çok azaldı ama mızmızlık özellikle kardeşten beri diz boyu. Çoğu zaman vaktim ve enerjim olmayınca sinirlerimi bozuyor ve tehdit (Maya ağlamak istiyorsan odana git, orda ağla çünkü kulaklarım ağrıyor) ya da rüşvet (kaka yaparsan minik bir çikolata yiyebilirsin) yöntemlerini kullanıyorum ki, çok yanlış tabii. Ama her zaman "tamam minik kelebeğim, ağla duygularını ifade et, açıl bitanem" kafasında değilim valla.. Yalnız dil becerisi gelişince ve kendini ifade edebildikçe mızmızlığı azaldı, fakat bu sefer de "ağlamayı bitiremiyorum" diye krize girip ağlama huyu çıktı!!! Valla yaw.. Ay delirtecek bu çocuk beni.. Bir de sarsıla titreye öyle aşırı ağlıyor ki hakikaten içinden Hulk falan çıkacak dersiniz.. Tuhaf..

Fakat 3 yaştan sonrası rahat diyenlere katılıyorum, gerçekten büyüdükçe zorlaşmıyor, hem siz güçleniyorsunuz hem de artık konuşmalı sarılmalı bişeylerle kriz anları daha çabuk sönüyor. Valla 3,5 yaş çocuğu güzel bişi.. İşine gelince gayet güzel kendini eğlemeye başlıyor, kendi giyiniyor, tuvalet temizliğini yapıyor, el sanatları gelişiyor, söz sanatları ve akıllı şakalaşmalar başlıyor, çok keyifli ama tabii işine gelirse.. Ha bir de en güzeli, arkadaşlık konsepti gelişiyor, bu şahane işte! Çocuk buldu mu artık sizi gözü görmüyor, bi rahat soluk alıyorsunuz ayol! Yani teoride, pratikte yeni bebekle ben, zaman soluk vs. geçelim....

Maya kız bu şekilde, çok şükür.. Daha da hem güzel hem sinir bozucu nice değişiklikler olmuştur da aklıma gelmedi, siz sorarsanız yorumlarda, elbet yazarım ;)

5 Şubat 2017 Pazar

Sufizm ile doğuma hazırlanmak

Son bir senedir Sufizm ile ilgileniyorum. Daha öncesinde kulaktan dolma bilgilerim ve ilgim vardı ama bu konuda kendimi eğitmeye sadece son 1 senedir gerçekten merak saldım. Daha yolun çok ama çok başındayım hatta cesaret edip bir adım dahi atamadım diyebilirim, sufizm öğretisi bir okyanus gibi ve insan daha suya giremeden bile, suyun çekimiyle, enerjisiyle, kendini kaybedebiliyor. Kendimi şu an, sandaletlerimi elime almış, çıplak ayaklarımla okyanusun kıyısında yürür ama dalgaların köpüklerini ayak parmaklarımda hissetmeye henüz cesaret edemezmiş gibi hissediyorum..

Öncelikle öğrendiğim, sufizm'in iki kolu var; biri düşünme, diğeri uygulama kolları. Uygulama kısmı daha İslam Dini öğretisine yakınken, düşünce kısmını ben psikoloji bilimi ve felsefeye paralel görüyorum ve bu anlamda mesleğimden dolayı da beni içine çekiyor. Sufilik zaten bazılarına göre "psikoloji biliminin taçlanışı" olarak ifade ediliyor ve "insan nefsinin anlaşılmaz psikolojisini bilmekten geçiyor". Mesela id, ego ve superego gibi psikolojide çok dile düşmüş kavramlar, sufizm öğretisinde anlam buluyor, yerine oturuyor.

Gelelim hamilelik ile sufizmin ilişkisine. İkinci hamileliğimde de ilk hamileliğime çok benzer bir hamilelik geçirdim, aldığım kilo, bebeğin içinden geçtiği safhalar, yaşanan bazı ufak problemler tamamen aynı seyretti. Fakat bazı farklar da oldu ve bu farklar daha içseldi. Bu hamilelikte ruh yapım daha en başından itibaren ilkinden çok farklı oldu. Bu anlamda "her hamilelik farklıdır" diyenleri anlayabildim. İlkinden farklı olarak, bu sefer daha "durgun"dum. Endişelerim elbet ki vardı ama bu sefer daha "yoluna bırakmış" haldeydim. Mesela cinsiyetini gerçekten merak etmedim ve gerçekten doğana dek öğrenmedim çünkü kız ya da erkek olması gerçekten önemli değildi. Ben hayat boyu bir kız çocuğum olmasını çok istedim ve Allah da lütfetti ve verdi, bundan sonra ikinci bir kızım olursa da çok sevinirdim, erkek evladım olursa da çok sevinirdim. Yani tam bir kabulleniş içindeydim, o nedenle merak da etmedim. 

Bir diğer konu; bebeğin 37. haftaya dek hala doğum pozisyonu diye de anılan kafa üstü pozisyona dönmemiş oluşuydu. Aslında son ana dek bu dönüşü yapmayan, son dakikada dönenler de var tabii ama gerek ailemde ters doğanların sayısı gerekse buradaki bilimsel çevrenin 37'nin sonuna dek dönmezse, işinin ehli ebelerin dıştan masajla falan döndürme teknikleri uygulamasını gerektiriyor olması ve bunun da son derece acılı bir uygulama olması nedeniyle, yanaşasım yoktu. Ben yaptırmak istemesem ve bebek de ters dönmezse, doğum yolu sezeryana gidiyordu, o da beni korkutuyordu.. Normal doğum zordu evet ama sezeryanın kolay olmadığını, özellikle doğum sonrasının zor geçtiğini düşünüyordum. Ama sonuçta, yine sufizm öğretisi temellerine göre "her şey olacağına varır, sen Allah'a güven, o senin ve bebeğin için en hayırlısını bilir" diye telkin ediyordum kendimi.. Su akar, yolunu bulur ve biz bazı şeyleri kontrol edemeyiz. Bizden öte, aslında tüm kainatı dengede tutan daha büyük bir plan vardır ve biz bunu kavrayamayız. Doğal doğum diye tutturup bedenine ve bebeğe zarar veren çok insan var, doğal dahi olsa, doğru olarak kabul ettiğimiz şey bile olsa, bazen bizim için hayırlı olmayabiliyor, o nedenle, suyu akışına bırakmak, suyu, onu akıtana bırakmak çok önemli.. Yine kabulleniş ve son anda bebek döndü (hatta iyi ki son anda döndü çünkü kordon boynuna 2 defa dolanmıştı doğduğunda..)

Tüm bunlar bir yana, tabii son dönemece gelince bir de doğum korkusu başladı, ilk çocuğumu epiduralsiz, ağrı kesicisiz, adeta ortaçağ teknikleriyle doğurduğum halde, itiraf edeyim, normal doğumdan yine, yeniden, hatta daha çok korkuyordum. En sık beni dibe çeken düşünce "nasıl başarıcam, yapamıycam, çok az kaldı, işte hep olduğu gibi yine bir solukta geçti zaman, doğum kapıda" fikrini ya da paniğini de yine aynı felsefeye göre "evet bilinmezlik, acı ve korku dolu bir süreç kapıda ama bugüne dek hızla geçen zaman doğumda da hızla geçecek, bu da herşey gibi geride kalacak" diyerek yenmeye çalışıyordum. Önce Allah'a sonra bedenime, kendime güvenmeye çalışmak benim en büyük öğrenimim ve sınavımdı bu dönemde.. Sufizm öğretisinin ve evrenin Allah tarafından denge içinde, bizim kontrolümüzün çok dışında yönetildiği inancının bu aşamada gerçekten çok yardımı oldu. Gerçekten, suyum geldiğinde sakindim (hatta Maya'nın tırnaklarını kesip uyutacak, sonra evden çıkacak derecede sakindim), doğum ağrısı geldiğinde sakindim, ne olduysa son 30dk'da oldu, artık acı kapıdaydı ve ben acıyı tam anlamıyla yaşamak zorundaydım. Panikledim, epidural için yalvardım (tabii ki çok geçti ççünkü ilk ağrıdan doğuma sadece 30dk sürmüştü) ama çaresizliğimin tam orta yerinde de doğanın eline bıraktım kendimi.. Ve ışık gibi doğdu, adının anlamı "ışıklar içine doğan" oğlan..

Tekrar sufizmin bana ve anneliğime kattıklarına döneceğim ama şimdilik sufizmde dervişlerin eğitiminde çok sık dile getirilen bir cümle ile bitirmek istiyorum: "yoldayım ama henüz sadece yolun başındayım.."

2 Şubat 2017 Perşembe

Hanzo ile Greta

Hayır başlığı yanlış okumadınız. Ayrıca evet bir sürü yazılacak akıllı uslu merak edilesi konu dururken böyle bir yazıyla başlamam da ayrı komik ama yok yazmadan duramıyciym, evren bana nanik çekiyor, karşılığını vermem lazım.

Greta; Maya'nın anaokulundan şipşirin ama nasıl şirin, aynen bu yandaki örnekteki gibi fazla şirin, tatlılıktan eriyen ve üstelik tüm Aleman çocukları gibi aşırı terbiyeli, akıllı ve uslu bir küçük kız. Greta, Maya'yı anaokuluna "alıştıran", ondan 3 ay büyük olduğu için ona yeni ortamında ablalık yapan, aşırı derece büyük kalpli enteresan bir kız. Greta, evrenin bir aileye yollayacağı en büyük hediyelerden biri sayılabilecek, devamlı gülümseyen, sapsarı saçlı masmavi gözlü, tombik ve minik bir kız. Greta; bir harikalık abidesi.

Hikayemizde geçen Hanzo ise ben oluyorum.

Şöyle açıklayayım. Bu Greta'nın anası da kendi gibi tombik ve sevimli, iyi niyetli ve kelebeksel bir kadın. Üstelik bizim Beyaz Atlı Prens'in de anaokulundan arkadaşı, ki bu anaokulu da şimdi bizim kızların gittiği asırlık anaokulu. Yani bu Greta'nın anasıyla arkadaş olmam, kızları da arkadaş etmem evren tarafından bana öngörülmüş bir kader.. Peki ben ne yapıyorum? En son dün Greta'yı az kalsın arabamın altında eziyordum. Durun yazıcam, olay bu raddeye varana dek daha neler yapmadım ki..

Hepimizin vardır (lütfen var deyin), böyle hayatımıza sanki "Allahın Sopası" olarak yollanmış insanlar. Hani yanlış ne yapsan bu insan tarafından yakalanırsın. Bu Greta'nın anası da benim kişisel sopam. Kadın ne kadar yuvarlak ve anaçsa, ben o kadar köşeli ve rezil kepaze ana modeli.. Kadının gözünde dünyanın en korkunç anası benim, yemin ederim! Neyi yanlış yapsam, ne zaman zıvanadan çıksam, kendimi her kaybettiğim anda, hangi kuralı ihlal etsem, bu kadın görgü şahidi! Artık o kadar ayyuka çıktı ki iş, kadını gördüğüm an elim ayağıma dolanıyor ve iyi bir insan olmaya çalışsam da yine sıvıyorum!

Mesela geçen gün.. Maya'ya yeni bot aldım ve o gün özel bir yemekli toplantımız vardı, sırf o gün için botlar yeni ve güzel gözüksün istedim. Ertesi sabah ne hali varsa görsün, istediği gibi oynasın o botlarla, dalsın çıksın çamurlu sulara. Beni biliyorsunuz hiç üzülmem çünkü hem pahalı marka şey almıyorum hem çocukluğunu doya doya yaşasın modundayım. Ama bu botları o günlük korumak istemiştim.. Maya eski botları yerine onları giymek isteyince hayır diyecek kadar da abartmamış, giydirmiştim. Dolayısıyla Maya'ya dedim ki, Maya'cım sevgi kelebeğim, uçuç böceğim, gözümün çapağı; lütfen ama lütfen bugün su birikintilerinde zıplamayalım ki botlarımız bu akşam yepyeni ve güzel dursun, yarın istediğin kadar zıplarız beraber. Fakat tabii 3 yaşında bir çocuğa gel de laf anlat. Maya bir dedi iki dedi atladı sulara ve ben "kızım kime diyorum ya, bin defa söyledim, niye dinlemiyosun dır dır da dır dır" tam gaz bağırırken, Greta'nın anasının soluğu ensemde bitti..

Ya da ondan bir iki gün önce, "Maya yerler kayıyor lütfen bahçe kapısına kadar koşmadan yürüyerek git" dediğim halde, vallahi abartıyorsam peşimden terlik fırlatın, aynen bu yandaki gibi koşup, tabii ki düşüp, car car ağlamaya başlayınca, sevgi kelebeği gibi koşup da yerden kaldırıp her bir dizini binlerce öpücüğe boğup, gözyaşlarını içmem falan beklenirken, kucağımda iki numarayla zaten yorgunum ağzımdan "oh olsun, ben sana demiştim, nasıl düştüysen öyle kalk ve ağlama" sözleri sökülürken, kapıda kim varmış, kimle gözgöze gelmişiz, yerden Maya'yı kaldırıp üstünü silkeleyen kimmiş? Greta'nın anası.

Yine bir başka gün, Lukas'ı pusetiyle anaokulunun bahçesine park etmişim (E napıyım, içeri alsam zorum zorum, içerisi mikrop kaynıyor, dışarda temiz havada güzel güzel uyusun çocuk. Efenim, ne dediniz? Kim çalacak ayol çocuğu, ilahi siz!), içerde "hadi kızım, hadi kızım, bak kardeşin dışarda bekliyor hadi birazcık hızlı giyin" diye diye kızı hazırlıyorum. Yanıma F.'in annesi geldi "Bebek ağlıyordu, Greta'nın annesi dışarda yanında, kucağına aldı sallıyor şimdi sustu" dedi. Tabii ki Greta'nın anası yapar anca böyle şirin yardımları.. Neyse çıktım dışarı, normal bir insan gibi teşekkür edeceğime ağzımdan "iki çocuk çok zor, vallahi delireceğim, birini bırakmazsam öbürüne yetişemiyorum" türü bir zırva döküldü! Hanzo'yum işte.

Yine Maya'nın baş rolü Lukas'ın ise asıl erkeği oynadığı bir ağlama krizi sahnesinde Maya'ya "ağlayacaksan evde odana kapanırsın" diye bir tehdit savurduğum anda Greta'nın anasının koca koca açılmış mavi gözlerinde "zincire vurulmuş kir pas içinde önüne bir kap su atılmış zavallı Maya" resmini ben bile gördüm yani.. Ya da anaokulundan çıkar çıkmaz "pasta yiyceeem" diye bağıran çocuğa "dur bakalım yemeğini yedin mi, yemediysen pasta yok" derken, ya da "3'e kadar sayıyorum, gelmezsen burda kalıyorsun ben gidiyorum" tehditleri savururken, ya da Maya'nın anaokulundan gelen ve hiç bir şeye benzemeyen "sanat eserlerini" anaokulu köşesindeki çöpe atarken.. Hep Greta'nın anasının gözleri.. Artık bir Hanzo olarak dayanamıyordum sevgili dostlar..

Gelelim kurduğum hain planla Greta'yı öldürmeme ramak kalmasına..

Anaokuluna yürüyerek 4dk olan evimizden arabayla çıkmış, Lukas'ı pusetiyle bahçede bıraktığımda Greta'nın anası tarafından şipşak emzirilme riskine karşı (yok artık demeyin, bence kader ağlarını oraya doğru örüyor..) çocuğu direkt arabada bırakmış (ki bu Almanlar tarafından direkt polis çağırma nedenidir, valla 5dk'da döneceğim bakın arabanın kaloriferi açık falan da desen dinlemezler), Maya'yı zorum zorum hadiler silsilesiyle hazırlayıp arabaya geri getirmiş, neden çikolata yiyemeyeceğini anlatırken, bir yandan da gideceğimiz adresi arabanın GPS'ine girmeye çalışmış, tükenmiştim. Tabii ki geri vitese taktığım anda, arkamda Greta'nın olmaması mümkün değildi ama bu ayrıntıyı düşünememiştim. Allahtan sensor denen şey var, vallahi çocuğu o sensor korudu, bit kadar boyuyla aynadan falan görülmüyordu çünkü.. Ay sinirlerim bozuldu. Bir de annesi yine mavi gözlerini açmış bakıyor! Camı açtım "ay kusura bakmayın, aynadan da göremedim" gibi bişeyler zırvaladım ağladım ağlayacağım.. Kadın bana demez mi "yok canım bişey olmadı işte, rahat olun".. Ay diyemedim tanıdığım birinin ikiz çocuklarından biri aynen bu şekilde ezilerek öldü diye.. Oturdum artık kime ağladığımı bilemeden ağladım, kadın sırtımı sıvazladı, çocuklar korku dolu gözlerle bizi izledi, Greta tabii ki Maya'yı öptü ve sakinleştirdi..

Hanzo ile Greta... Bu da bizim hikayemiz...

Lütfen park yerinden çıkarken, geri geri giderken, okul çevrelerinde hız yapmayalım, dikkatli araç kullanalım diyerek kıssadan hissemizi de çıkaralım ve dur bakalım Greta'nın anasıyla arkadaş olacak mıyız, yoksa Allahın Sopası olarak devam mı edecek, zaman gösterecek..

31 Ocak 2017 Salı

Tam 8 ay sonra, Yeniden Merhaba! :)

Bu kadar ara yeter! :) Çok özledim ben Öğrenen Anne'yi ve açtım gitti.. Hadi hepimize hayırlı olsun! Son kaldığımız yerden, tüm davetlere rağmen facebook grubumuza üye olmayan aykırı ruhlar için kısa bir özet geçeyim:

- Maya 3 yaşına basmıştı ya en son, ha işte şimdi tam 3,5 yaşında alımlı ve aklı başında bir küçük hanım oldu. Hahaha! Yediniz siz de.. Yok ayol, büyüdü valla ama tam bir cadı, anasına çekmiş. Yazıcam yazıcam, child shaming (çocuk utandırmaca) etmeden yazıcam hepsini..

- Oğlumuz - evet yahu, hepinizin tahmin ettiği gibi, sürpriz yumurtadan oğlan çıktı - Lukas, (adının anlamı "ışıklar içine doğan") 15 Eylül'de dünyaya "Merhaba ahali, çak bi beşlik!" dedi ve şu an 4 aylık. Doğumu tam bir macera oldu, ilk sancıdan doğuma sadece 30dk sürdü ve ben 4 ayak üzerinde emekler pozisyonda (geçen sefer yetişemedik, bari bu sefer epidural verin, bişi verin, verinnnn nooooolur diye bağırırken) pürt diye doğuverdi ve odada sadece 1 adet ebe vardı, kadıncaaz eldiven bile takamadan, pürtleyen kaygan kaygan yavruyu havada yakaladı (kendisi kariyerine sutopu alanında devam ediyor şu an). Yavru hakikaten bi acaip adeta ışık hızıyla doğdu, kordonu da boynuna iki defa dolanmıştı falan ama şükür ki sağlıklı ve sağlıkla doğdu, Allah'ıma binlerce şükür..

- Kız oğlanı sevdi, oğlan kızı sevdi. Arada zorlanıyoruz, bebekleşmeler, bebeği aşırı sevme ve mıncırma krizleri, herşeyi anneye yaptırma krizleri yaşasak da, genel resme bakınca, yine Allah'ıma çok şükür, korktuğum bir "alışma süreci" yaşamadık. Sanırım bunda son yazımda bahsettiğim "ikinci çocuğa hazırlama" tekniklerinin ve oğlanın gelişinden sadece 10 gün önce başladığı anaokuluna adaptasyon sürecinin rahat geçmesinin büyük yardımı oldu.

- Oğlanı kızın eskileriyle büyüttüğüm için, bazı "pembelim pembelim, yüzü güzel pembelim" durumları vuku buluyor. Özellikle şimdi "agu"lamaya başlayan pembe tulumlu, pembe battaniyeli oğlan, toplum içinde "kız gibi" kikir kikir güldükçe, "bizim evde herkes gay teyzesi, 18 yaşından sonra kendi isterse gay olmayabilir ama şimdilik hepimiz gayiz biz" diye aile şerefimizi savunuyorum. (Evet ben hamileyken biraz iki kız evlat sahibi olma hayali kurmuş olabilirim - itiraf edeyim - ama valla oğlan da güzelmiş, çok güzelmiş, bunu da yazıcam).

- Ben 1 sene daha tam zamanlı ev-anası ve sonra 1,5 yaştan 2 yaşa dek yarı zamanlı klinik psikolog, yarı zamanlı ev anası, 2 yaştan sonra ise "lö lö lö tutmayın beni, yaylalar yaylalar" modunda olacağım. Bu arada sadece 3 hedefim var: 1. Oğlan çok çabuk büyüyo yaw, yetişemiyorum, her anın tadını doya doya çıkaracağım 2. Öğrenen Anne söz verdiğim gibi kitaba dönüşüyor ama titizlikle çalıştığım için (herkes annelik bloğu yazıyor, ben içine psikoloji bilgimi de eklemek istiyorum) zaman alıyor, gelişmelerden haberdar olacaksınız. 3. Kendime zaman ayıracağım; hobilerime, yeni bazı hedeflerime, sporuma, sağlıklı beslenmeme, yavaş ve hissederek (zen) yaşama özellikle önem vereceğim. Çünkü "ben" mutlu olursam, "herkes" mutlu olur, bunu öğrendim artık.

- İki çocuklu hayat; çok keyifli ama çooook da zor, bunu da dobra dobra yazacağım.

E o zaman; haydi başlayalım! Umarım beni unutmamışsınızdır, umarım yorum ve sohbetlerinizle yine o dinamik güzel zamanlarımızı yakalarız! Tekrar Merhaba! <3

31 Mayıs 2016 Salı

Hoşçakalın..

Her güzel şeyin bir sonu vardır. Ya da tadında bırakılan her şey güzeldir. Öğrenen Anne'yle maceramızın sonuna geldik ama onu çok güzel, çok tadında bir yerde bıraktığımıza ve her birimiz kendi yolumuza devam ederken, ondan hep birlikte öğrendiklerimizin içimizde kök saldığına, hep bizimle olacağına inanıyor ve bundan kıvanç duyuyorum.

Bugün kızımın 3. yaş günü ve tasarladığım gibi Öğrenen Anne Blog'a son yazım bu. Blog sizden gelen istek üzerine silinmeyecek, fakat yeni yazı da girilmeyecek. Haziran sonuna dek yorumlarınızı aktif kontrol ediyor ve cevaplıyor olacağım ama nihayetinde yorum kısmını da bana yaratacağı iş yükü nedeniyle kapatmam icab ediyor, anlayışınız için teşekkür ediyorum. Soru / sorunlar için sağ alt köşede de bulunan, ogrenenanne AT (gmail) e-mail adresimden ulaşabilirsiniz. Instagram'da ve twitter'da isim hakkımı saklı tutuyorum fakat bu medyumları kullanmıyorum. Facebook grubumuz ise şimdilik aktif kalacak, eğer ek zaman yaratabilirsem, çok söz vermek istemiyorum ama kısa kısa gelişmeleri yazabilirim, aklıma takılanları, gözlemlerimi çok kısa notlarla iletebilirim diye düşündüm, çünkü sizin gibi ben de Öğrenen Anne'yi çok özleyeceğim ve yaşamımdaki büyük yerini arayacağım. Ve tabii ben de merak ediyorum bundan sonra nasıl devam edecek hayat :) O nedenle, facebook grubumuza bu adresten ulaşabilir, takip edebilirsiniz (facebook hesabınızın olması gerekmiyor). GÜNCELLEME: Valla ilk yazımı yazdım, hoşuma gitti, sanırım kısa kısa güncellemeler devam edecek :) Facebook'a gelin hadi!

İşte böyleeee sevgili dostlar. Bir önceki yazımda anlattığım o bembeyaz yelkenli yelkenleri fora etti, maviliğe karışma zamanı geldi. Sağlıkla, sevgiyle, huzurla kalın! Yolumuz açık, kalbimiz ferah olsun, yaşam bize güzelliklerle gelsin, güzellikleri görelim, duyalım, duyumsayalım ve doya doya yaşayalım.. Hoşçakalın! Ve yeniden merhaba hayat..


Görseldeki şiirin çevirisi:

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayatın Oğulları ve Kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da, sizin değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil
Çünkü ruhlar yarınlardadır.
Sizse yarınları rüyalarınızda dahi göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama
Sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönemez,
Dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız,
Çocuklarınız ise sizden çok ileriye atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
ve o yüce gücü ile yayı gererek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde saygıyla eğilin çünkü,
Okçu uzaklara giden oku sevdiği kadar, başını dimdik tutarak kalan yayı da sever..

Khalil Gibran, Ermiş.
Kaknüs Yayınları, Çev: İlyas Aslan, 2008.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Blogdan sonra yaşam

Ve adım adım sona yaklaşıyoruz.. Bloğu kapatma kararımı verdikten sonra, bu karardan dönmemek inanın benim için de çok zor oldu. Hem sizlerden gelen tepkiler, daha fazla yazmak için motivasyon, hem de sona yaklaştıkça "şunu da yazsaydım keşke" hissiyle dolmak, beni gerçekten kararımı uygulamak konusunda çok ikilemler yaşamaya zorladı. Fakat dediğim gibi; bloğun dışındaki hayatı özlüyorum çünkü blog çok büyüdü, gelişti, kendisi bir dünya oldu ve bu dünya içinde ben kendi özel yerimi kaybetmeye, "özel ve samimi" değil, "genel" olmaya başladım.. Bunu istemiyorum.

Öğrenen Anne en başta benim, sonra sürpriz bir şekilde sizlerin annelik rehberi oldu, bu beni gerçekten çok sevindiriyor. Geride bırakacağım eserle, isimle gurur duyuyorum. Sadece kızımı büyütmedim, beraber kızlarımızı oğullarımızı, aslında en çok da kendimizi büyüttük. Birbirimizden öğrendik. Sadece yazmadım, yorumladınız, sohbet ettiniz, en karanlık günlerimde "geçecek" dediniz, en aydınlık günlerimde benimle güldünüz, sevindiniz. Sosyal medyanın gücü burada işte.

Fakat bir de öbür yüzü var. Aslında "asosyal medya" demek lazım bu yüze. Benim için yazacağım konuları mesleki kitaplarımdan, internetten araştırmak, çok ince eleyip sık dokuyarak doğru bilgiye ulaşmak yani "özgün içerikli blog yazmak" önemliydi. "Mişli mışlı" ya da kopyala yapıştır, başkasının emeğini çal türü bir blog olsun istemediğim için emek verdim ve karşılığını aldım. Kuru bir blog olmasını istemediğim için içimi hayatımı açtım, samimiyetle yazdım, saklamadım ve onun da karşılığını aldım. Ama işin asosyal yanı beni zorlamaya başladı yani buraya günde 1 saat ayırıyordum ve bu başta çok kolayken, kızım büyüdükçe, tek başıma 7/24 yaptığım ebeveynliğin yanında bir de yarı zamanlı çalışmaya başlayınca, eşime, kendime zaman ayırmak isteyince, biraz zorlanmaya, ekranda geçirdiğim zamanı biraz "kayıp" olarak görmeye başladım. Ve eşimin, kızımın yanında kullanmadığım halde, onlardan ayrı ve iş/uğraş içinde olmadığım, tamamen kendime ayırabileceğim çok nadir anlarda (ne yazık ki doğru, çocuklar büyüdükçe layıkıyla ebeveynlik yapmak daha fazla zaman ve emek alıyor) hemen buraya koşturmak bana fiziken ve ruhen yük olmaya başladı. O nedenle Öğrenen Anne'yi tadında bırakmak kararı aldım ve sizler de bu zor ayrılığa hazırlık döneminde bana çok destek oldunuz, teşekkür ederim.

Artık hayata yelken açmaya hazırım. Bu bir bitiş değil, sizin zihninizde şöyle bir imaj bırakmak isterim: bembeyaz kocaman yelkenleri olan, sessiz, sakin, kendi halinde bir yelkenli düşünün. O yelkenli okyanusa açılmak üzere.. Yelkenleri fora etti, rüzgar arkasından sırtını sıvazladı, sizler ellerinizde beyaz mendillerle uğurladınız onu limandan. O artık yalnız, özgür, olabildiğine rüzgara ve denize karışmış.. Gittikçe ufaldı ve ufuk çizgisinde süzülerek kayboldu. Önünde dalgalı denizler, dingin limanlar, yepyeni maceralar var. Dünyayı dolaşacak, belki bir daha dolaşacak, kimsenin gitmediği yerlere gidecek.. O özgür, o mutlu, o geride bıraktıklarına değil, ileriye bakıyor..

İşte bunu düşünmenizi istiyorum Öğrenen Anne için.. İyi ki varsınız, sayenizde çok şey öğrendim. Sağolun varolun! Sevgiyle, sağlıkla, huzurla kalın..

27 Mayıs 2016 Cuma

İkinci annelik için hedeflerim, planlarım

YOK. Vallahi hiç bir planım yok bu sefer! 3 sene önceki halimden, herşeyi öğrenmek sorgulamak ve mükemmeli hedeflemek diye özetleyebileceğim anneliğimden eser kalmadı. Belki de biraz da bu nedenle kapatıyorum Öğrenen Anne'yi 4 gün sonra.

Bu demek değil ki kitap sayfası açmadan, uzmanına danışmadan, hani kaba tabirle kör cahilce çocuk büyüteceğim bundan sonra. Hayır, tabii ki gelişmeleri takip edeceğim, okuyacağım ama 3 senelik annelikten sonra, biraz hayatın getirdiklerine, içimdeki sese, kader/kısmet/herşey olucağına varır'a odaklanmak istiyorum. Yavaşlamak, sakinleşmek, çocuk odaklı ebeveynlik son 6 ayımın hedefiydi, kısmen başarabilmeye başladığım şu günlerde bunun bile bir "hedef" olmaması gerektiğini öğrendim!

Bundan sonra, hissetmek istiyorum. Yaşamak istiyorum. Daha çok hayatın içinde, daha az (a)sosyal medyada, sadece "olması gereken"e değil, "elimden gelen"e odaklanmak, tüm o "meli malı"lardan "ne demiş, neyi önermiş"lerden biraz uzaklaşıp, gerçekten hedefsiz ve amaçsızca "anı yaşamak" ve başıma gelen hayattan, hızla geçip gittiğini düşündüğümüz hayattan, tek ve biricik ve geri dönüşü olmayan hayattan, iyisiyle kötüsüyle gelen hayattan, her koşulda ZEVK ALMAYA ÇALIŞMAK istiyorum. "Hedef" değil, arzum bu..

Hayat bazen insanı çok zorluyor; o hastalık anları, kaderin ayağına çelme üstüne çelme takıp durduğu şanssızlık anları, herşeyi olumsuz görmemize neden olabiliyor. Ama hayat bu değil, hayat bütününe baktığında çok özel, çok güzel.. Hayat bir hediye.. Bunu hamileyken daha iyi anlıyor insan; hamile kalmaya çalışırken, bu süre uzadıkça ya da hamilelik süresince ufacık bir komplikasyonun ne kadar büyük bir kayba neden olduğunu görünce, bir bebeğin doğumunun aslında tamamen mucize olduğunu, hayata başlayabilmenin bile bir mucize, şans olduğunu düşünüyor. Herşey pamuk ipliğine bağlı, hayat bize sunulmuş bir hediye.. Biraz oyalanıp bir köşeye atılamayacak kadar değerli bir hediye!

30'lu yaşlarımın ikinci yarısındayım ve geçenlerde okuduğum bir cümle beni düşündürdü: "bu yaşlarda insan hayatın acemiliğini üstünden atar, hayata daha bir "alışır", kanıksar, bu nedenledir ki 30'lu yaşların sonunda artık insan rahatlamaya, gevşemeye, gerçekten yaşamaya başlar" gibi bir cümleydi bu. Öncesinde gerçekten hedefler, planlar, kendimizi şekillendirme, hayatımızı kurma çabası oluyor, sonra bir bakıyorsun hayata "alışmışsın", az çok ne nedir öğrenmişsin.. O anda başlıyor sanırım yaşamak.. Ben de bu dönüm noktasında olduğumu hissediyorum.

İkinci anneliğimde hiç bir hedefim yok. Umudum her iki çocuğuma da bol zaman ayırmak, bol sevgi verebilmek, kendimi hunharca değil saygıyla "kullanmak", yaşamı koşarcasına değil yaşarcasına sürdürmek, sahip olduklarıma daha sık ve içten şükretmek. Basit şeylere; bedenimde bir rahatsızlık duymadan içime çekebildiğim nefese, sahip olduğum aileme, dostlarıma, günün sonunda yatağıma girdiğimde "ohhh" diyebilmeye şükretmek mesela.. Ve gelen dertlere sabırla yaklaşabilmek, kabullenmek, "günün tamamı olmasa bile bir anı mutlaka güzel geçecek" diyebilmek, kumaş simsiyah da olsa, üstüne yapışmış bir beyaz iplik bulabilmek..

Ve ananemin en sevdiğim kişilik özelliğini, "su gibi; hayattaki en değerli şey gibi, sade ve hafif olabilmeyi" başarabilmek istiyorum. Hayatı çok ciddiye almamayı istiyorum, gülüp geçivermeyi istiyorum, çünkü ancak bu sayede hayatın gerçek anlamını görebileceğime, derinliğini hissedebileceğime, bilgeliğine ancak sadeleşerek ve hafifleyerek ulaşabileceğime inanıyorum.

Yaşamak ve yaşadığımı hissetmek istiyorum. Sadece bu..

Dipnot: Görsel benim için çok çok önemli ve sanırım 3 senelik annelikten öğrendiğim "tek" şeyi çok güzel özetlemiş, inanın sizin de bu tavsiyeden başka hiç bir tavsiyeye uymanıza gerek yok. Çevirisi: "Öyle zamanlar vardır ki; asıl görevinizin hep hayal ettiğiniz gibi bir ebeveyn olmak ya da sizin sahip olamadığınız ve özlemini çektiğiniz ebeveyn olmayı başarmak değil; çocuğunuzun kendi koşulları ve doğası gereği asıl ihtiyacı olan ebeveyn olmayı başarmak olduğunu anlarsınız."

25 Mayıs 2016 Çarşamba

İlk çocuğu kardeşe hazırlamak

Şimdi buraya yazacağım herşey aslında benim için hala teorikte ve bu nedenle "yazmalı mı yazmamalı mı?" ikilemini yaşadım. Kendi deneyimim olmadan atıp tutmak istemiyorum çünkü evdeki hesap her zaman çarşıya uymayabiliyor, fakat bu konuda yazmadan ayrılmak da istemiyorum. En iyisi, en azından okuduklarımı, öğrendiklerimi ve yapmayı arzuladıklarımı sizlerle paylaşmak..

İlk gebeliğime çok benzer bir ikinci gebelik yaşıyorum, kızımda 24. haftaya dek karnım "dümdüz"dü, şimdi de 23. haftada henüz dıştan belli olmuyor. O nedenle aile ve çok yakınlarımız dışında çoğu kişiye henüz söylemedik bile. Kızıma da karnım iyice belli olmadan yani 30'lu haftalarda artık "serpme kahvaltıyı fazla kaçırdık"tan bir gıdım öteye geçmeden hamileliği söylemeyi / anlatmayı düşünmüyorum, uzmanlar da en doğrusunun bu olduğunu belirtiyor. Yoksa hem "ne zaman doğacak, niye bugün doğmadı?" diye sorup duracak ve ben bir noktada artık buna cevap veremeyecek kadar bunalmış olacağım eminim :) hem de işin doğrusu bundan önce sürpriz bir gebelik ve düşük yaşadığımdan biraz çekiniyorum. Biliyorum doğuma dek hatta doğumdan sonra bile hiç bir şey garanti değil, hayat gerçekten bir mucize ve çok ama çok kırılgan, olumsuzluk gibi değil de temkinli olmak diyelim, eğer bebeği bir nedenle kaybedersek, kardeşe hazırlanan kızımın psikolojisini de düşünmek diyelim.. Öyle bir durum başa geldiğinde çocuğa "bebek annenin karnında yeterince büyüyemedi, bu kimsenin suçu değil, bazen böyle olur ve bebekler doğamazlar, artık annenin karnında değil" demek gerekebilir. Allah korusun, kollasın, inşallah sorunsuz, sağlıkla, kolayca kucağımıza alırız yeni aile üyemizi, amin amin!

Bu sıra yaptığım tek şey "zemin hazırlamak" aslında. Maya herhangi bir bebekle ilgilendiğinde "aa evet ne sevimli değil mi, x'in kardeşi bu bebek, kız mı oğlan mı acaba, bak şimdi ağlıyor çünkü acıkmış, annesi memeden süt verdi, bak şimdi uyudu" gibi onun dikkatini bebek dünyasına çekme çalışmaları. Zaten 2-3 yaş arası çocuklar bebeklere ilgi duyuyor, çok soru soruyorlar, ben de Maya'dan tepki / soru geldikçe onları cevaplıyor ve bebek dünyasını anlaması için bol bol "sen de bebekken.." diye başlayan cümleler kuruyorum. Bir iki defa "acaba bize de bir bebek gelse mi, kardeşin olsa nasıl olur acaba?" dedim ama fazla düşündürtmeden araya laf soktum, çok üstünde durdurtmadım. Bir de sevdiği Peppa Pig'de tavşanın hamile olduğu ve doğurduğu bir bölüm var, onu baya bir izledi kendi isteğiyle ve şu an aslında bebeklerin annenin karnında olduğunu, sonra bir gün annenin hastaneye gittiğini ve kardeşle geri döndüğünü çok iyi öğrendi ve anlatıyor. Hatta tombik bir adamı gösterip "anne bebek mi var karnında?" diye sordu (ay çok utanç verici bir andı), sadece kadınların bebeği olabileceğini de öğrendi. İki de kitabı var "bize bebek geliyor" ve "bebeğimiz oldu" diye, onları da ara sıra okuyor merakla. Altyapı tamam yani :)

Önümüzdeki 6 hafta planım bu "farkındalık eğitimi"ne devam etmek. 30'lu haftalarda karnım artık mini bir karpuz boyutunu almaya ve elbiselerden taşmaya başladığı an, yani hani "hamile mi, tonton mu sorularının dindiği o ulvi an", kızımı karşıma alıp ona durumu şu şekilde anlatacağım: "Maya'cım, biliyor musun, hani x'in kardeşi var ya, bebek.. Bizim de bir bebeğimiz olacak, yani senin bir kardeşin olacak. Şu an annenin karnında büyüyor, annenin karnı daha da büyüyecek büyüyecek kocaman olacak, sonra bir gün aynen Peppa Pig'deki anne tavşan gibi ben de hastaneye gideceğim, doktorlar karnımdaki bebeğin doğmasına yardım edecek ve sonra bebeği alıp evimize getireceğiz. x'in kardeşi gibi, o da bizimle, seninle birlikte yeni evimizde yaşayacak. Bebek süt emecek, uyuyacak, bazen ağlayacak, bir sürü kaka yapacak, biraz büyüyünce seninle ben onunla oyunlar oynayacağız" falan diye anlatacağım ve sadece ondan gelecek soruları yaşına uygun ve doğru şekilde cevaplayıp, onun sormadığı soruları (bebek nasıl yapılır) es geçeceğim. Ayrıca kesinlike "kardeş ister misin?" diye sormamanızı da öneririm çünkü "hayır" diye diretebilir ve hiç yoktan başınıza dert alabilirsiniz.

Eğer ki "zor sorular" gelirse, yine yaşına uygun yani doğru ama biraz sansürlü bilgiler vermeyi planlıyorum (anne ile baba birbirini çok sevince, bazen bir çocuk sahibi olmak isterler ve yatakta çıplakken birbirlerine sarılır, öpüşürler, sonra annenin karnı büyür ve çok kocaman olunca hastaneye gider, doktorlar ona yardım eder ve bebeği karnından çıkarırlar, bebek doğunca anne bebeği eve getirir ve artık hep birlikte yaşarlar bence bu yaş için doğru, sade ve yeterli bir açıklama. "Bebek oraya nasıl girdi?" sorusu gelirse de, yine yaşına uygun penis ve vajina kavramları da kullanılarak "anneyle baba çıplakken birbirlerine sarılınca, babanın penisinden küçük, gözle göremediğimiz kadar küçük bir bebek annenin vajinasına girdi, ordan karnına ilerledi ve büyüdü büyüdü kocaman bir bebek oldu" denebilir ve "benim çocuğum olacak mı?" sorusu gelirse "hayır, çocukların çocuğu olmaz, büyüyüp anne baba oldukları zaman çocukları olur" yeterli olacaktır).

Olayı anlattıktan ve soruları cevapladıktan sonra, ikinci kısıma yani onun bu ilişkideki rolüne geliyor sıra. "Sen artık büyüdün, abla oldun" çocuğa söylenmemesi gereken, onu gereksiz sorumluluk duygusuna sokan cümleler. Onun da ufak bir çocuk olduğu unutulmadan, "sen çok iyi bir abla olacaksın, bebek gelince istersen onu birlikte yıkarız, giydiririz, istersen biberonundan sütünü sen de verebilirsin, eğer ağlarsa onu öper beraber sakinleştiririz" falan gibi çocuğu aktif katılıma yönlendirecek cümleler kurmak daha uygun olur. Ayrıca çocuklar sizin tepkinizden öğreniyorlar, o nedenle "biz en çok seni seviyoruz, ilk göz ağzımız" yerine, "anne ve baba tüm çocuklarını sever, biz de yeni bebeği de seni de çok seviyoruz" mesajı alabileceği konuşmalar daha uygun olacaktır. Bu sayede çocuk bebeğin sevilmesinin doğal ve doğru olduğunu anlayacak, bebeğin de kendi gibi değerli olduğunu hissedecek, o da sizi örnek alacakır.

Kıskançlığın önüne tamamen geçmek mümkün değil ama çocuk kendi yerinin alınmayacağından, anne babanın onu eskisi gibi seveceğinden emin olur ve kardeş bakımında bir parça sorumluluk üstlenirse, uzmanlar da kıskançlığın azaldığını ve kabul etmenin kolaylaştığını söylüyorlar. Mesela bebeğin odası hazırlanırken eğer onun eski eşyalarını aktaracaksanız, mutlaka onun iznini almak, ona sık sık "sen bebekken bunu giyerdin, şöyle oynardın, şimdi izin verirsen bu eski kıyafetlerini kardeşin de giysin mi?" demek, "hem biliyor musun, sen bu eskileri ona verdiğin için, kardeşin gelince o da sana yepyeni bir hediye getirecek" diye motive etmek ve sık sık olumlu cümlelerle bebek biraz büyüyünce nasıl beraber oynayabileceklerini, birlikte seyahat edeceğinizi, yapacaklarınızı anlatmak çok olumlu sonuçlar veriyor. Tabii bunu yaparken sadece olumluya değil, bebeğin ağlayacağına, bazen zorlanacağınıza da vurgu yapmalısınız ki, daha gerçekçi bir beklenti içine girebilsin.

Bebeğin doğumu sırasındaki durum açıkcası bu süreçte beni en çok korkutan durum, çünkü eşim "çocuğumun doğumuna katılmak istiyorum" diye tutturmuş halde, halbuki topu topu yaptığı iki el tutmak, iki göz devirmek, doğumdan sonra da sevinç gözyaşları dökerek kordonu kesmek yahu, valla başka bi işe yaramıyorlar bu babalar! Dibimizde yaşayan babannesinin biliyorsunuz ne bize ne kendine hayrı yok (doğum yapacağım zamanlarda İtalya'da tatilde olacak büyük ihtimalle), anane dedeyi çağırsam çok tatlı insanlar ve çok da güzel bakarlar ama tek başlarına gece kalma deneyimleri yok bir de sağolsunlar kendileri 0-4 yaş çocuk büyütmedikleri halde (beni ananem büyüttü) özellikle sağlık alanında ciddi kariyer sahibi tüm anane dedeler gibi herşeyi en iyi onlar biliyorlar ve kendi doğrularını uygulama konusunda inat ediyorlar (onların lügatında Maya kendine zarar verecek olsa bile "hayır" diye bir kelime yok mesela (bu da onlara tam %100 güvenmeme çok büyük engel oluyor) yani kısacası lohusa kafasıyla ağzımı kapayamam, evde iç savaş çıkar diye korkuyorum. Anlayacağınız şu an itibarıyle doğum sırasında kızıma bakacak kimsem yok! Bunu değiştirmek için "oyun ablası" düşünüyorum ama doğum süresince gece gündüz yanında kalacak, güvenebileceğim birini bulmak burada çok zor çünkü bebek bakıcıları saatlik çalışıyorlar ve gece kalmıyorlar. Doğum doulası ile görüşüyorum, bazıları doğuma giriyor, bazıları ise eşinizi doğuma yetiştirip evde kalan çocuğunuza bakıyor.. Bu konuları araştırıyorum. Her halikarda, Maya benden daha 1 gece bile ayrı kalmadığı için, doğumda yanında olacak kişiyle (hatta ikna edebilsem babayla bile!) önceden bir kaç gece geçirme tecrübesini kazanmak zorunda, o nedenle bunu da ayarlamam, haftalar öncesinden onu bensiz 1-2 gece geçirmeye hazırlamam gerekiyor. Gözümde doğumun kendisinden çok Maya'ya kim bakacak sorunu büyüdükçe büyüyor valla :(

Doğum sonrası ise; özellikle dikkat etmek istediğim, Maya'nın bebeği gördüğü o ilk anda bebeğin elimde kolumda mememde tepemde olmaması! Onu boş ve açık kollarımla karşılamak, kucaklamak ve ben kendim bebeğin yanına götürmek, tanıtmak istiyorum, inşallah sağlıkla kısmet olur.. Bebeği ve sizi tekrar gördükleri ilk an önemli; kısa, sakin ve sadece anne baba ve bebeğin olduğu odada tanışmak, ilerleyen ziyaretlerde de bu olumlu sakin havayı sürdürmek gerekiyor. Dediğim gibi, kardeşin ona getireceği bir hediye, tedirgin havayı baya neşelendirebilir. Bebeğin ayaklarına ellerine dokunmasına izin verilmeli, tutmak isterse güvenli bir koltukta mutlaka anne ya da babanın desteğiyle tutması sağlanmalı, fakat bebeğe yaklaşmak istemezse asla zorlanmamalıdır. Küçük çocukların bebekten korkmaları, çekinmeleri ya da birden öfke ya da üzüntü duyarak ağlamaları çok normaldir, bu durumda mutlaka ona sarılmalı, destek olmalı, sevginizin aynen devam ettiğini, onun yerini kimsenin almayacağını anlamasını sağlamalısınız.

Bebekle eve geldikten sonra, özellikle bebeğin bakımında aktif rol almak, hatta bazı şeyleri ona danışmak ("sence bugün sarı badisini mi giydirelim, kırmızıyı mı?" gibi basit sorular bile çok anlam ifade eder), bebeği beraber izlemek ("aaa gördün mü esnedi"), kardeş rolleri üzerine kitaplar okumak ve hikayeler anlatmak, onu motive etmek ve "sen harika bir ablasın, sen bebeğin ablası olduğun için çok şanslı ve mutluyum, nasıl da yardım ettin bana bebeği yıkarken" gibi olumlu geribildirimler vermek kabullenme ve bağlanma sürecini hızlandırıyor. Fakat en önemlisi, bebekten ayrı, sadece onunla geçireceğiniz bir zaman dilimi yaratmak ve bunu sürdürmek, ona "sen büyüdün artık" mesajı vermeden onun da bir ufak çocuk olduğunu ve size ihtiyacı olduğunu düşünerek yaklaşmak ve bebekle ilgilenmiyorsa ona bu yeni duruma alışmak için zaman ve destek vermek! Bebek doğdu diye büyük çocuğun bakımını eşinize ya da başka bir aile büyüğüne, bakıcıya devretmemek, onunla kaliteli ve sadece ikinizin birlikte olacağı zamanlar geçirmek, hem size hem ona iyi gelecek..

Ek okuma önerileri; 3 yaşındaki çocuğuma hamileliğimi ne zaman ve nasıl anlatmalıyım başlıklı tam benim durumuma uygun bir yazı için buraya, aynı konuda başka bir yazı için buraya, buraya ve buraya ve buraya (türkçe) tıklayabilirsiniz. Doğum sonrası ipuçları içinse burada güzel bir yazı daha var. Ayrıca kardeşi olacak çocuklar için bu kitap listesi, ve şu kitap da önerilerim arasında.