31 Mayıs 2016 Salı

Hoşçakalın (ve yeniden merhaba!)

Her güzel şeyin bir sonu vardır. Ya da tadında bırakılan her şey güzeldir. Öğrenen Anne'yle maceramızın sonuna geldik ama onu çok güzel, çok tadında bir yerde bıraktığımıza ve her birimiz kendi yolumuza devam ederken, ondan hep birlikte öğrendiklerimizin içimizde kök saldığına, hep bizimle olacağına inanıyor ve bundan kıvanç duyuyorum.

Bugün kızımın 3. yaş günü ve tasarladığım gibi Öğrenen Anne Blog'a son yazım bu. Blog sizden gelen istek üzerine silinmeyecek, fakat yeni yazı da girilmeyecek. Haziran sonuna dek yorumlarınızı aktif kontrol ediyor ve cevaplıyor olacağım ama nihayetinde yorum kısmını da bana yaratacağı iş yükü nedeniyle kapatmam icab ediyor, anlayışınız için teşekkür ediyorum. Soru / sorunlar için sağ alt köşede de bulunan, ogrenenanne AT (gmail) e-mail adresimden ulaşabilirsiniz. Instagram'da ve twitter'da isim hakkımı saklı tutuyorum fakat bu medyumları kullanmıyorum. Facebook grubumuz ise şimdilik aktif kalacak, eğer ek zaman yaratabilirsem, çok söz vermek istemiyorum ama kısa kısa gelişmeleri yazabilirim, aklıma takılanları, gözlemlerimi çok kısa notlarla iletebilirim diye düşündüm, çünkü sizin gibi ben de Öğrenen Anne'yi çok özleyeceğim ve yaşamımdaki büyük yerini arayacağım. Ve tabii ben de merak ediyorum bundan sonra nasıl devam edecek hayat :) O nedenle, facebook grubumuza bu adresten ulaşabilir, takip edebilirsiniz (facebook hesabınızın olması gerekmiyor).

İşte böyleeee sevgili dostlar. Bir önceki yazımda anlattığım o bembeyaz yelkenli yelkenleri fora etti, maviliğe karışma zamanı geldi. Sağlıkla, sevgiyle, huzurla kalın! Yolumuz açık, kalbimiz ferah olsun, yaşam bize güzelliklerle gelsin, güzellikleri görelim, duyalım, duyumsayalım ve doya doya yaşayalım.. Hoşçakalın! Ve yeniden merhaba hayat..


Görseldeki şiirin çevirisi:

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayatın Oğulları ve Kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da, sizin değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil
Çünkü ruhlar yarınlardadır.
Sizse yarınları rüyalarınızda dahi göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama
Sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönemez,
Dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız,
Çocuklarınız ise sizden çok ileriye atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
ve o yüce gücü ile yayı gererek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde saygıyla eğilin çünkü,
Okçu uzaklara giden oku sevdiği kadar, başını dimdik tutarak kalan yayı da sever..

Khalil Gibran, Ermiş.
Kaknüs Yayınları, Çev: İlyas Aslan, 2008.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Blogdan sonra yaşam

Ve adım adım sona yaklaşıyoruz.. Bloğu kapatma kararımı verdikten sonra, bu karardan dönmemek inanın benim için de çok zor oldu. Hem sizlerden gelen tepkiler, daha fazla yazmak için motivasyon, hem de sona yaklaştıkça "şunu da yazsaydım keşke" hissiyle dolmak, beni gerçekten kararımı uygulamak konusunda çok ikilemler yaşamaya zorladı. Fakat dediğim gibi; bloğun dışındaki hayatı özlüyorum çünkü blog çok büyüdü, gelişti, kendisi bir dünya oldu ve bu dünya içinde ben kendi özel yerimi kaybetmeye, "özel ve samimi" değil, "genel" olmaya başladım.. Bunu istemiyorum.

Öğrenen Anne en başta benim, sonra sürpriz bir şekilde sizlerin annelik rehberi oldu, bu beni gerçekten çok sevindiriyor. Geride bırakacağım eserle, isimle gurur duyuyorum. Sadece kızımı büyütmedim, beraber kızlarımızı oğullarımızı, aslında en çok da kendimizi büyüttük. Birbirimizden öğrendik. Sadece yazmadım, yorumladınız, sohbet ettiniz, en karanlık günlerimde "geçecek" dediniz, en aydınlık günlerimde benimle güldünüz, sevindiniz. Sosyal medyanın gücü burada işte.

Fakat bir de öbür yüzü var. Aslında "asosyal medya" demek lazım bu yüze. Benim için yazacağım konuları mesleki kitaplarımdan, internetten araştırmak, çok ince eleyip sık dokuyarak doğru bilgiye ulaşmak yani "özgün içerikli blog yazmak" önemliydi. "Mişli mışlı" ya da kopyala yapıştır, başkasının emeğini çal türü bir blog olsun istemediğim için emek verdim ve karşılığını aldım. Kuru bir blog olmasını istemediğim için içimi hayatımı açtım, samimiyetle yazdım, saklamadım ve onun da karşılığını aldım. Ama işin asosyal yanı beni zorlamaya başladı yani buraya günde 1 saat ayırıyordum ve bu başta çok kolayken, kızım büyüdükçe, tek başıma 7/24 yaptığım ebeveynliğin yanında bir de yarı zamanlı çalışmaya başlayınca, eşime, kendime zaman ayırmak isteyince, biraz zorlanmaya, ekranda geçirdiğim zamanı biraz "kayıp" olarak görmeye başladım. Ve eşimin, kızımın yanında kullanmadığım halde, onlardan ayrı ve iş/uğraş içinde olmadığım, tamamen kendime ayırabileceğim çok nadir anlarda (ne yazık ki doğru, çocuklar büyüdükçe layıkıyla ebeveynlik yapmak daha fazla zaman ve emek alıyor) hemen buraya koşturmak bana fiziken ve ruhen yük olmaya başladı. O nedenle Öğrenen Anne'yi tadında bırakmak kararı aldım ve sizler de bu zor ayrılığa hazırlık döneminde bana çok destek oldunuz, teşekkür ederim.

Artık hayata yelken açmaya hazırım. Bu bir bitiş değil, sizin zihninizde şöyle bir imaj bırakmak isterim: bembeyaz kocaman yelkenleri olan, sessiz, sakin, kendi halinde bir yelkenli düşünün. O yelkenli okyanusa açılmak üzere.. Yelkenleri fora etti, rüzgar arkasından sırtını sıvazladı, sizler ellerinizde beyaz mendillerle uğurladınız onu limandan. O artık yalnız, özgür, olabildiğine rüzgara ve denize karışmış.. Gittikçe ufaldı ve ufuk çizgisinde süzülerek kayboldu. Önünde dalgalı denizler, dingin limanlar, yepyeni maceralar var. Dünyayı dolaşacak, belki bir daha dolaşacak, kimsenin gitmediği yerlere gidecek.. O özgür, o mutlu, o geride bıraktıklarına değil, ileriye bakıyor..

İşte bunu düşünmenizi istiyorum Öğrenen Anne için.. İyi ki varsınız, sayenizde çok şey öğrendim. Sağolun varolun! Sevgiyle, sağlıkla, huzurla kalın..

27 Mayıs 2016 Cuma

İkinci annelik için hedeflerim, planlarım

YOK. Vallahi hiç bir planım yok bu sefer! 3 sene önceki halimden, herşeyi öğrenmek sorgulamak ve mükemmeli hedeflemek diye özetleyebileceğim anneliğimden eser kalmadı. Belki de biraz da bu nedenle kapatıyorum Öğrenen Anne'yi 4 gün sonra.

Bu demek değil ki kitap sayfası açmadan, uzmanına danışmadan, hani kaba tabirle kör cahilce çocuk büyüteceğim bundan sonra. Hayır, tabii ki gelişmeleri takip edeceğim, okuyacağım ama 3 senelik annelikten sonra, biraz hayatın getirdiklerine, içimdeki sese, kader/kısmet/herşey olucağına varır'a odaklanmak istiyorum. Yavaşlamak, sakinleşmek, çocuk odaklı ebeveynlik son 6 ayımın hedefiydi, kısmen başarabilmeye başladığım şu günlerde bunun bile bir "hedef" olmaması gerektiğini öğrendim!

Bundan sonra, hissetmek istiyorum. Yaşamak istiyorum. Daha çok hayatın içinde, daha az (a)sosyal medyada, sadece "olması gereken"e değil, "elimden gelen"e odaklanmak, tüm o "meli malı"lardan "ne demiş, neyi önermiş"lerden biraz uzaklaşıp, gerçekten hedefsiz ve amaçsızca "anı yaşamak" ve başıma gelen hayattan, hızla geçip gittiğini düşündüğümüz hayattan, tek ve biricik ve geri dönüşü olmayan hayattan, iyisiyle kötüsüyle gelen hayattan, her koşulda ZEVK ALMAYA ÇALIŞMAK istiyorum. "Hedef" değil, arzum bu..

Hayat bazen insanı çok zorluyor; o hastalık anları, kaderin ayağına çelme üstüne çelme takıp durduğu şanssızlık anları, herşeyi olumsuz görmemize neden olabiliyor. Ama hayat bu değil, hayat bütününe baktığında çok özel, çok güzel.. Hayat bir hediye.. Bunu hamileyken daha iyi anlıyor insan; hamile kalmaya çalışırken, bu süre uzadıkça ya da hamilelik süresince ufacık bir komplikasyonun ne kadar büyük bir kayba neden olduğunu görünce, bir bebeğin doğumunun aslında tamamen mucize olduğunu, hayata başlayabilmenin bile bir mucize, şans olduğunu düşünüyor. Herşey pamuk ipliğine bağlı, hayat bize sunulmuş bir hediye.. Biraz oyalanıp bir köşeye atılamayacak kadar değerli bir hediye!

30'lu yaşlarımın ikinci yarısındayım ve geçenlerde okuduğum bir cümle beni düşündürdü: "bu yaşlarda insan hayatın acemiliğini üstünden atar, hayata daha bir "alışır", kanıksar, bu nedenledir ki 30'lu yaşların sonunda artık insan rahatlamaya, gevşemeye, gerçekten yaşamaya başlar" gibi bir cümleydi bu. Öncesinde gerçekten hedefler, planlar, kendimizi şekillendirme, hayatımızı kurma çabası oluyor, sonra bir bakıyorsun hayata "alışmışsın", az çok ne nedir öğrenmişsin.. O anda başlıyor sanırım yaşamak.. Ben de bu dönüm noktasında olduğumu hissediyorum.

İkinci anneliğimde hiç bir hedefim yok. Umudum her iki çocuğuma da bol zaman ayırmak, bol sevgi verebilmek, kendimi hunharca değil saygıyla "kullanmak", yaşamı koşarcasına değil yaşarcasına sürdürmek, sahip olduklarıma daha sık ve içten şükretmek. Basit şeylere; bedenimde bir rahatsızlık duymadan içime çekebildiğim nefese, sahip olduğum aileme, dostlarıma, günün sonunda yatağıma girdiğimde "ohhh" diyebilmeye şükretmek mesela.. Ve gelen dertlere sabırla yaklaşabilmek, kabullenmek, "günün tamamı olmasa bile bir anı mutlaka güzel geçecek" diyebilmek, kumaş simsiyah da olsa, üstüne yapışmış bir beyaz iplik bulabilmek..

Ve ananemin en sevdiğim kişilik özelliğini, "su gibi; hayattaki en değerli şey gibi, sade ve hafif olabilmeyi" başarabilmek istiyorum. Hayatı çok ciddiye almamayı istiyorum, gülüp geçivermeyi istiyorum, çünkü ancak bu sayede hayatın gerçek anlamını görebileceğime, derinliğini hissedebileceğime, bilgeliğine ancak sadeleşerek ve hafifleyerek ulaşabileceğime inanıyorum.

Yaşamak ve yaşadığımı hissetmek istiyorum. Sadece bu..

Dipnot: Görsel benim için çok çok önemli ve sanırım 3 senelik annelikten öğrendiğim "tek" şeyi çok güzel özetlemiş, inanın sizin de bu tavsiyeden başka hiç bir tavsiyeye uymanıza gerek yok. Çevirisi: "Öyle zamanlar vardır ki; asıl görevinizin hep hayal ettiğiniz gibi bir ebeveyn olmak ya da sizin sahip olamadığınız ve özlemini çektiğiniz ebeveyn olmayı başarmak değil; çocuğunuzun kendi koşulları ve doğası gereği asıl ihtiyacı olan ebeveyn olmayı başarmak olduğunu anlarsınız."

25 Mayıs 2016 Çarşamba

İlk çocuğu kardeşe hazırlamak

Şimdi buraya yazacağım herşey aslında benim için hala teorikte ve bu nedenle "yazmalı mı yazmamalı mı?" ikilemini yaşadım. Kendi deneyimim olmadan atıp tutmak istemiyorum çünkü evdeki hesap her zaman çarşıya uymayabiliyor, fakat bu konuda yazmadan ayrılmak da istemiyorum. En iyisi, en azından okuduklarımı, öğrendiklerimi ve yapmayı arzuladıklarımı sizlerle paylaşmak..

İlk gebeliğime çok benzer bir ikinci gebelik yaşıyorum, kızımda 24. haftaya dek karnım "dümdüz"dü, şimdi de 23. haftada henüz dıştan belli olmuyor. O nedenle aile ve çok yakınlarımız dışında çoğu kişiye henüz söylemedik bile. Kızıma da karnım iyice belli olmadan yani 30'lu haftalarda artık "serpme kahvaltıyı fazla kaçırdık"tan bir gıdım öteye geçmeden hamileliği söylemeyi / anlatmayı düşünmüyorum, uzmanlar da en doğrusunun bu olduğunu belirtiyor. Yoksa hem "ne zaman doğacak, niye bugün doğmadı?" diye sorup duracak ve ben bir noktada artık buna cevap veremeyecek kadar bunalmış olacağım eminim :) hem de işin doğrusu bundan önce sürpriz bir gebelik ve düşük yaşadığımdan biraz çekiniyorum. Biliyorum doğuma dek hatta doğumdan sonra bile hiç bir şey garanti değil, hayat gerçekten bir mucize ve çok ama çok kırılgan, olumsuzluk gibi değil de temkinli olmak diyelim, eğer bebeği bir nedenle kaybedersek, kardeşe hazırlanan kızımın psikolojisini de düşünmek diyelim.. Öyle bir durum başa geldiğinde çocuğa "bebek annenin karnında yeterince büyüyemedi, bu kimsenin suçu değil, bazen böyle olur ve bebekler doğamazlar, artık annenin karnında değil" demek gerekebilir. Allah korusun, kollasın, inşallah sorunsuz, sağlıkla, kolayca kucağımıza alırız yeni aile üyemizi, amin amin!

Bu sıra yaptığım tek şey "zemin hazırlamak" aslında. Maya herhangi bir bebekle ilgilendiğinde "aa evet ne sevimli değil mi, x'in kardeşi bu bebek, kız mı oğlan mı acaba, bak şimdi ağlıyor çünkü acıkmış, annesi memeden süt verdi, bak şimdi uyudu" gibi onun dikkatini bebek dünyasına çekme çalışmaları. Zaten 2-3 yaş arası çocuklar bebeklere ilgi duyuyor, çok soru soruyorlar, ben de Maya'dan tepki / soru geldikçe onları cevaplıyor ve bebek dünyasını anlaması için bol bol "sen de bebekken.." diye başlayan cümleler kuruyorum. Bir iki defa "acaba bize de bir bebek gelse mi, kardeşin olsa nasıl olur acaba?" dedim ama fazla düşündürtmeden araya laf soktum, çok üstünde durdurtmadım. Bir de sevdiği Peppa Pig'de tavşanın hamile olduğu ve doğurduğu bir bölüm var, onu baya bir izledi kendi isteğiyle ve şu an aslında bebeklerin annenin karnında olduğunu, sonra bir gün annenin hastaneye gittiğini ve kardeşle geri döndüğünü çok iyi öğrendi ve anlatıyor. Hatta tombik bir adamı gösterip "anne bebek mi var karnında?" diye sordu (ay çok utanç verici bir andı), sadece kadınların bebeği olabileceğini de öğrendi. İki de kitabı var "bize bebek geliyor" ve "bebeğimiz oldu" diye, onları da ara sıra okuyor merakla. Altyapı tamam yani :)

Önümüzdeki 6 hafta planım bu "farkındalık eğitimi"ne devam etmek. 30'lu haftalarda karnım artık mini bir karpuz boyutunu almaya ve elbiselerden taşmaya başladığı an, yani hani "hamile mi, tonton mu sorularının dindiği o ulvi an", kızımı karşıma alıp ona durumu şu şekilde anlatacağım: "Maya'cım, biliyor musun, hani x'in kardeşi var ya, bebek.. Bizim de bir bebeğimiz olacak, yani senin bir kardeşin olacak. Şu an annenin karnında büyüyor, annenin karnı daha da büyüyecek büyüyecek kocaman olacak, sonra bir gün aynen Peppa Pig'deki anne tavşan gibi ben de hastaneye gideceğim, doktorlar karnımdaki bebeğin doğmasına yardım edecek ve sonra bebeği alıp evimize getireceğiz. x'in kardeşi gibi, o da bizimle, seninle birlikte yeni evimizde yaşayacak. Bebek süt emecek, uyuyacak, bazen ağlayacak, bir sürü kaka yapacak, biraz büyüyünce seninle ben onunla oyunlar oynayacağız" falan diye anlatacağım ve sadece ondan gelecek soruları yaşına uygun ve doğru şekilde cevaplayıp, onun sormadığı soruları (bebek nasıl yapılır) es geçeceğim. Ayrıca kesinlike "kardeş ister misin?" diye sormamanızı da öneririm çünkü "hayır" diye diretebilir ve hiç yoktan başınıza dert alabilirsiniz.

Eğer ki "zor sorular" gelirse, yine yaşına uygun yani doğru ama biraz sansürlü bilgiler vermeyi planlıyorum (anne ile baba birbirini çok sevince, bazen bir çocuk sahibi olmak isterler ve yatakta çıplakken birbirlerine sarılır, öpüşürler, sonra annenin karnı büyür ve çok kocaman olunca hastaneye gider, doktorlar ona yardım eder ve bebeği karnından çıkarırlar, bebek doğunca anne bebeği eve getirir ve artık hep birlikte yaşarlar bence bu yaş için doğru, sade ve yeterli bir açıklama. "Bebek oraya nasıl girdi?" sorusu gelirse de, yine yaşına uygun penis ve vajina kavramları da kullanılarak "anneyle baba çıplakken birbirlerine sarılınca, babanın penisinden küçük, gözle göremediğimiz kadar küçük bir bebek annenin vajinasına girdi, ordan karnına ilerledi ve büyüdü büyüdü kocaman bir bebek oldu" denebilir ve "benim çocuğum olacak mı?" sorusu gelirse "hayır, çocukların çocuğu olmaz, büyüyüp anne baba oldukları zaman çocukları olur" yeterli olacaktır).

Olayı anlattıktan ve soruları cevapladıktan sonra, ikinci kısıma yani onun bu ilişkideki rolüne geliyor sıra. "Sen artık büyüdün, abla oldun" çocuğa söylenmemesi gereken, onu gereksiz sorumluluk duygusuna sokan cümleler. Onun da ufak bir çocuk olduğu unutulmadan, "sen çok iyi bir abla olacaksın, bebek gelince istersen onu birlikte yıkarız, giydiririz, istersen biberonundan sütünü sen de verebilirsin, eğer ağlarsa onu öper beraber sakinleştiririz" falan gibi çocuğu aktif katılıma yönlendirecek cümleler kurmak daha uygun olur. Ayrıca çocuklar sizin tepkinizden öğreniyorlar, o nedenle "biz en çok seni seviyoruz, ilk göz ağzımız" yerine, "anne ve baba tüm çocuklarını sever, biz de yeni bebeği de seni de çok seviyoruz" mesajı alabileceği konuşmalar daha uygun olacaktır. Bu sayede çocuk bebeğin sevilmesinin doğal ve doğru olduğunu anlayacak, bebeğin de kendi gibi değerli olduğunu hissedecek, o da sizi örnek alacakır.

Kıskançlığın önüne tamamen geçmek mümkün değil ama çocuk kendi yerinin alınmayacağından, anne babanın onu eskisi gibi seveceğinden emin olur ve kardeş bakımında bir parça sorumluluk üstlenirse, uzmanlar da kıskançlığın azaldığını ve kabul etmenin kolaylaştığını söylüyorlar. Mesela bebeğin odası hazırlanırken eğer onun eski eşyalarını aktaracaksanız, mutlaka onun iznini almak, ona sık sık "sen bebekken bunu giyerdin, şöyle oynardın, şimdi izin verirsen bu eski kıyafetlerini kardeşin de giysin mi?" demek, "hem biliyor musun, sen bu eskileri ona verdiğin için, kardeşin gelince o da sana yepyeni bir hediye getirecek" diye motive etmek ve sık sık olumlu cümlelerle bebek biraz büyüyünce nasıl beraber oynayabileceklerini, birlikte seyahat edeceğinizi, yapacaklarınızı anlatmak çok olumlu sonuçlar veriyor. Tabii bunu yaparken sadece olumluya değil, bebeğin ağlayacağına, bazen zorlanacağınıza da vurgu yapmalısınız ki, daha gerçekçi bir beklenti içine girebilsin.

Bebeğin doğumu sırasındaki durum açıkcası bu süreçte beni en çok korkutan durum, çünkü eşim "çocuğumun doğumuna katılmak istiyorum" diye tutturmuş halde, halbuki topu topu yaptığı iki el tutmak, iki göz devirmek, doğumdan sonra da sevinç gözyaşları dökerek kordonu kesmek yahu, valla başka bi işe yaramıyorlar bu babalar! Dibimizde yaşayan babannesinin biliyorsunuz ne bize ne kendine hayrı yok (doğum yapacağım zamanlarda İtalya'da tatilde olacak büyük ihtimalle), anane dedeyi çağırsam çok tatlı insanlar ve çok da güzel bakarlar ama tek başlarına gece kalma deneyimleri yok bir de sağolsunlar kendileri 0-4 yaş çocuk büyütmedikleri halde (beni ananem büyüttü) özellikle sağlık alanında ciddi kariyer sahibi tüm anane dedeler gibi herşeyi en iyi onlar biliyorlar ve kendi doğrularını uygulama konusunda inat ediyorlar (onların lügatında Maya kendine zarar verecek olsa bile "hayır" diye bir kelime yok mesela (bu da onlara tam %100 güvenmeme çok büyük engel oluyor) yani kısacası lohusa kafasıyla ağzımı kapayamam, evde iç savaş çıkar diye korkuyorum. Anlayacağınız şu an itibarıyle doğum sırasında kızıma bakacak kimsem yok! Bunu değiştirmek için "oyun ablası" düşünüyorum ama doğum süresince gece gündüz yanında kalacak, güvenebileceğim birini bulmak burada çok zor çünkü bebek bakıcıları saatlik çalışıyorlar ve gece kalmıyorlar. Doğum doulası ile görüşüyorum, bazıları doğuma giriyor, bazıları ise eşinizi doğuma yetiştirip evde kalan çocuğunuza bakıyor.. Bu konuları araştırıyorum. Her halikarda, Maya benden daha 1 gece bile ayrı kalmadığı için, doğumda yanında olacak kişiyle (hatta ikna edebilsem babayla bile!) önceden bir kaç gece geçirme tecrübesini kazanmak zorunda, o nedenle bunu da ayarlamam, haftalar öncesinden onu bensiz 1-2 gece geçirmeye hazırlamam gerekiyor. Gözümde doğumun kendisinden çok Maya'ya kim bakacak sorunu büyüdükçe büyüyor valla :(

Doğum sonrası ise; özellikle dikkat etmek istediğim, Maya'nın bebeği gördüğü o ilk anda bebeğin elimde kolumda mememde tepemde olmaması! Onu boş ve açık kollarımla karşılamak, kucaklamak ve ben kendim bebeğin yanına götürmek, tanıtmak istiyorum, inşallah sağlıkla kısmet olur.. Bebeği ve sizi tekrar gördükleri ilk an önemli; kısa, sakin ve sadece anne baba ve bebeğin olduğu odada tanışmak, ilerleyen ziyaretlerde de bu olumlu sakin havayı sürdürmek gerekiyor. Dediğim gibi, kardeşin ona getireceği bir hediye, tedirgin havayı baya neşelendirebilir. Bebeğin ayaklarına ellerine dokunmasına izin verilmeli, tutmak isterse güvenli bir koltukta mutlaka anne ya da babanın desteğiyle tutması sağlanmalı, fakat bebeğe yaklaşmak istemezse asla zorlanmamalıdır. Küçük çocukların bebekten korkmaları, çekinmeleri ya da birden öfke ya da üzüntü duyarak ağlamaları çok normaldir, bu durumda mutlaka ona sarılmalı, destek olmalı, sevginizin aynen devam ettiğini, onun yerini kimsenin almayacağını anlamasını sağlamalısınız.

Bebekle eve geldikten sonra, özellikle bebeğin bakımında aktif rol almak, hatta bazı şeyleri ona danışmak ("sence bugün sarı badisini mi giydirelim, kırmızıyı mı?" gibi basit sorular bile çok anlam ifade eder), bebeği beraber izlemek ("aaa gördün mü esnedi"), kardeş rolleri üzerine kitaplar okumak ve hikayeler anlatmak, onu motive etmek ve "sen harika bir ablasın, sen bebeğin ablası olduğun için çok şanslı ve mutluyum, nasıl da yardım ettin bana bebeği yıkarken" gibi olumlu geribildirimler vermek kabullenme ve bağlanma sürecini hızlandırıyor. Fakat en önemlisi, bebekten ayrı, sadece onunla geçireceğiniz bir zaman dilimi yaratmak ve bunu sürdürmek, ona "sen büyüdün artık" mesajı vermeden onun da bir ufak çocuk olduğunu ve size ihtiyacı olduğunu düşünerek yaklaşmak ve bebekle ilgilenmiyorsa ona bu yeni duruma alışmak için zaman ve destek vermek! Bebek doğdu diye büyük çocuğun bakımını eşinize ya da başka bir aile büyüğüne, bakıcıya devretmemek, onunla kaliteli ve sadece ikinizin birlikte olacağı zamanlar geçirmek, hem size hem ona iyi gelecek..

Ek okuma önerileri; 3 yaşındaki çocuğuma hamileliğimi ne zaman ve nasıl anlatmalıyım başlıklı tam benim durumuma uygun bir yazı için buraya, aynı konuda başka bir yazı için buraya, buraya ve buraya ve buraya (türkçe) tıklayabilirsiniz. Doğum sonrası ipuçları içinse burada güzel bir yazı daha var. Ayrıca kardeşi olacak çocuklar için bu kitap listesi, ve şu kitap da önerilerim arasında.

24 Mayıs 2016 Salı

Kız çocuk odası (3-6 yaş)

Geçen hafta yavaş yavaş yeni evimize taşınmaya başladık. Malum Maya'nın 3. yaşgünü kapıda, aslında geçen sene bebeklik odasını elden geçirip, eldeki malzemeyle yeniden düzenlemiş ve şu yazıda anlattığım ve yandaki fotodaki gibi sevimli bir hale getirmiştik. Maya odasını severek kullanıyordu ama yeni eve geçiş ve artık boydan sığamamaya başladığı yatağı, ona bu doğumgününde yeni bir oda takımı hediye etme düşüncesine yol açtı. Bir iki mobilya dükkanını beraber gezince kendisi de baya heyecanlanmaya ve "doğum günümde kocaman yatak istiyoruuum, bi de çikolatalı kek, bi de balon, bi de parti şapkası" demeye başladı :D

Baya bir gezdim dolaştım, çok para dökmek istemiyorum. Aklımda evimizin herşeyi Ikea vardı ama el işi hazırlayan mobilya dükkanlarındaki masif yatak takımlarına dokununca, aradaki denge olsun, işçilik olsun, farkı gördüm ve ne bileyim böyle "ele tok tok geliyor" oluşu beni düşündürdü. Bir de dekorasyonda bazı ufak değişiklikler dışında, takımı ergenlik başına dek kullansın istiyorum, ikea 3-4 sene anca gidiyor. Ucuz ama ömürsüz, sanırım çağımızın sorunu bu.. Bazı pratik eşyalar o kadar kalitesiz ki, insan hiç istemese de tüketim kültürüne giriyor, "ucuz al at yenisini al" mantığı halbuki uzun vadede ne ucuz, ne de zevk sahibi..


Neyse geze geze sonunda buldum yatağı, şu üst sağdakini aldık, 90x200 ebatında iç yatağıyla, kulesi ve kaydırağıyla birlikte. Bu fotoda çok pembe ama ben farklı renkleri kombin ederek ortaya rengarenk, capcanlı bir düzenleme çıkardım. Tepesindeki tüneli falan attım, yerine daha "cozy" bulduğum üst soldaki resimdeki sistemi kurdum. Kaydırağın sonlandığı noktaya 80x80 ebatlarında sarılı kavuniçili 3 yastık koydum ki totosu çöt diye yere gelmesin, malum bizim kızın fren sistemi arızalı biraz.. Becerebilirsek üst katta yatacak; korumaları falan yüksek, düşer diye endişeli değilim de, bizim kız uyku öncesi yanak seven, el tutan bir bebecik hala, bu değişikliği nasıl karşılayacak, onu bilemiyorum. Mobilya dükkanında çok sevdi, yorganı çekip yattı uyurmuş gibi yaptı falan ama iş ciddiye binince "uyumam ben tepede" derse diye, acil durumda yatağın alt kata taşınabilmesi özelliğine de dikkat ettim. En kötü ihtimal, alta bir yatak daha atılabilir, üst taraf oyun evi gibi kullanılır. Üstte yatmayı başarırsa, alttaki oyun evi çok daha sevimli olacak tabii, çünkü çocukların bayıldığı "kuytu alan" sunuyor, ben o alanı yumuşacık rengarenk yastıklar ve ufak bir kitap dolabıyla şenlendirdim.

Yaptım ettim derken, tamamı şu an kafamda, hayali olarak hazır tabii. Gerçekte ise herşey daha koli koli duvara dayanmış halde, eşimin bir gece girişip hepsini kurması ve benim de bir sabah girişip nevresimidir yastıklarıdır oyun alanıdır çadırıdır düzenlemem gerekiyor. O nedenle gerçek fotoyu ekleyemedim, hazır olunca şu alttaki boşluğa eklerim, söz! 31 Mayıs akşamına tüm odasını hazır etmeyi, babanne, dede, biz ve o yeni evde buluşup, odasını "sürpriiiiz" diye açmayı, yere bir piknik örtüsü serip, istediği çikolatalı vişneli keki, balonu ve parti şapkasını falan da hazır edip, aile içinde doğum gününü kutlamayı istiyoruz. Bir iki paket oyuncak da olacak adetten ama bu sene asıl hediyesi bu yatak olacak.

Doğum günü sabahı ayrıca kreşte de kendi aralarında ufak bir kutlama yapacaklar ve asıl bir sonraki haftasonuna - hava güzel olursa - Münih Poing doğal yaşam ve hayvan parkında bizim kızlar, oğlanları, geçen yıl içinde eklenen birkaç yeni arkadaşı ile buluşup coşarak kutlayacağız. Öyle konseptli falan bir parti düşünmüyorum, geçen senelerde olduğu gibi direkt açıkhavada koştursunlar, hayvanları sevsinler, oyun alanında delirsinler, biz de piknik alanında peşlerinden koşturalım istiyorum. Bu sıra "çocuğunuza 70'lerin yazlarını yaşatın" akımı var burda, herşey doğal ve sade üstelik sadece tek bir pasta ya da kek ile içecekler hazırlanıyor, tam benlik tembel işi ;)

Odaya geri dönersek, dediğim gibi, kız çocuk diye herşeyini pembe yapma fanatikliği beni çok geriyor, pembeyi zaten hiç sevmem yapış yapış şeker rengi. Bence çocuk dediğin rengarenk olmalı ve bu hedefimi de hazır takım almak yerine farklı renkleri ve materyalleri kombinlemekle başardığımı düşünüyorum. Bence 3-6 yaş "oyun çağı" çocuğunun odası oyun ve oyuncak ağırlıklı olmalı, çocuk odasında zaman geçirmekten memnun kalmalı. Şu sayfada güzel fikirler var mesela. İtiraf edeyim, bu işe giriştiğimde benim aklımdaki fikir tam olarak şu yandaki fotoğraftı, yerden oluşu daha güvenli gelmiştiama buna yakın hiç bir yatak bulamadım, bu da zaten DIY (kendin yap) projesiymiş. Kısmet..

Başlığa 3-6 yaş odası dedim ama temel mobilyalarının ergenliğe dek kullanılmasını istiyorum, sonrasında burada genelde ergen odaları geniş yataklı falan oluyor (14-15 yaşında sevgililer gelip yatıya kalıyor falan, ay napıcaz hiç düşünmeyelim bari!) o zaman bir daha gözden geçiririz odayı heralde. Ama oyun / okul dönemi çocuğunu mutlu edecek bir oda olduğunu düşünüyorum. Umarım içinde mutlu gün ve geceleri olur..

Maya'nın eski odasının eşyaları da eski kıyafetler gibi "2 numara"nın olacak :D Daha bebek odasını, evin geri kalanını henüz elden geçiremedik, taşınma işi ben günde anca 3-4 koli topladığım ve eşim de geceden geceye yeni eve taşıdığı için, Haziran ortasını bulacak. Ağır eşyalar için 18 Haziran'da kargo şirketiyle anlaştık, heralde sonraki 1-2 haftada da yerleşirsek Temmuz'da yeni evimizdeyiz inşallah.. Önce doğum günü telaşı geçsin dedik. Yani odayı hazırlayıp açılışını gerçekleştirip çocuğu eski evde eski odada uyutmaya devam edeceğiz, çok oryantal bi kafa oldu (yeni eşyayı kıyıp da bi süre kullanamama kafası) ama idare etsin artık canım :)

Bu arada küçük çocukla ve hamileyken taşınma konusunda da ufak bir dipnot: önce gözüme zor gözükenleri, kütüphaneyi ve bodrum kat depoyu falan hallettim. Sonra neyse ki bizde fazla olmayan incik cinciği, kullanılmayan eşyaları - özellikle de mutfaktaki annemin ve kayınvalidemin bi heves hediye ettiği robot ailesini taşıdık. Maya'nın odasına HİÇ dokunmadık ki huysuzlanmasın, son 1-2 günde hızla taşıyacağız onun odasını, böylece "ne oluyoruz, niye herşey birden boşaldı?" sorunu fazla olmayacak diye umuyorum. Tüm bunlar bitince de tam 3 hafta Türkiye'ye kaçacağız detox bazında inşallaaaaaaah :D Taşınma sonrası tatil elzem bence, dinlenip de yeni eve yeni enerjiyle geçmeyi umuyorum, sonra yeni evimin şu üstteki fotodaki rüya gibi bahçesinde bir kahveye beklerim! ;)

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Çocuk büyütürken yaptığım hatalar, sonuçları ve çözümleri

Blog kapanmadan önce şöööyle ballı bir itiraf yazısı yazmak, tüm kirli çamaşırları dökmek saçmak ve mümkünse yıkamak, kurutmak, temiz yeni raflara kaldırmak istedim. 34 yaşımda anne olduğumda, o ana dek 3 yaş öncesi çocuk deneyimim HİÇ olmamıştı, ailemde, çevremde yoktu, kucağıma aldığım ve ilk gıkında hemen annesine iade ettiğim bebek sayısı resmi rakamla 2 idi :) Ve de yapayalnızdım bu 3 sene boyunca, aileden uzakta, eşimin ailesinin dibinde olduğum halde ilgisinden upuzakta. Zorum zorum çocuklu arkadaş edinme çabasında, parkta bahçede oyun grubunda kim ne yapıyor gözlem derdinde. En çok da hayatta değil kitap sayfaları arasında.. Bu 3 sene bana çok şey öğretti ama bu yazdıklarım değil, birebir kızımla yaşadıklarım, bunaldığım "yeter artık dayanamıyorum" diye ağladığım anlar.. Bazen sanki yukardan biryerlerden ya da tam içimden geldi o cevap, bazen kızımdan geldi, çoğu zamansa deneme yanılmayla geldi. Her annenin en temel gündem konularını (uyku, yemek, tuvalet ve oyun) tek tek ele alıp, kısaca yaptığım yanlışları, doğruları ve öğrendiklerimi, yaşam boyu da öğrenmeye devam edeceğimi öğrendiklerimi yazayım istedim. Buyrun;

Biz annelerin 1 (alt madde a.) numaralı derdimiz: UYKU: 
Hamileyken hedefim neydi: "doğar doğmaz yatağında uyuyacak, asla yatağıma almam yoksa eşimle ilişkim mi kalır, aaaa hayatta yapmam!"
Gerçekte olan: ilk 6 ay bizim yatağımızda, sonra 10. aya dek yatağa bitişik beşiğinde bizimle uyuyan, 4 saatte bir uyanıp yana dönüp memeyi bulup emen, bu sayede uyku sorunu hiç yaşamayan ve daha önemlisi bana yaşatmayan bir çocuk. Sonra diş çıkarma, hastalık, gelişimsel 1 yaş uyku regresyonu dönemlerinde bir ara 15dk'da bir uyanan, ailecek perişan olduğumuz dönemler. 10. aydan sonra kendi odasına ve yatağına geçiş, bocalamalar, DEV YATAK projesi ve hayatımın kurtuluşu. 2 yaş civarından itibaren, doğal olarak gecede 1-2 defa su istemek, "sarıl anne!" demek için yanına çağırmaları saymazsak kendi odasında kendi yatağında uyuyan çocuk.
Doğru yaptıklarım: İlk 6 ay çocukla uyumak bence en doğru yaklaşımdı. Sonraki dönemde uykusunun bozulduğu dönemler çok telaş etmedim, dişi çıkıyor hasta olabilir, dönemsel ve geçecek dedim. Hakikaten süründürdü ama geçti :) Odasına geçtikten sonra uyku rutinini hiç sektirmedim, diş fırçalandı, şarkı söylendi, hikaye anlatıldı, "şimdi uyku zamanı" dendi ve susuldu. Yatağa oyuncaktır kitaptır lambadır koymadım çünkü bunlar hep uykuyu dağıtıcı şeyler bence. Kitabı oyunu uykuyla birleştirmek istemedim ve bence doğru ettim.
Yanlış yaptıklarım: Emzirerek uyutmak, memeyi bırakana dek başımın derdi oldu. Uykuya dalana dek yanına yatağa yatmak oturmaktan daha kolay geliyor ama çocuğu yalnız uyumaya başlamak için alıştırma evresini uzatıyor.
"Şimdiki aklımla" bundan sonrası için hedefim: Doğum gününe "Kocaman Yatak" istedi, alıyoruz, rutinini aynı devam ettirip, mümkün olduğunca uyku öncesi el tutma, sarılma dönemini kısa tutmayı başarabilmek, geceleri deliksiz uyuması en büyük umudum ama acelesi yok, herşey yavaş yavaş, adım adım oluyor, artık biliyorum ;)
Okuma tavsiyesi: Bebeklik döneminde uyku konusunda çok yazmıştım, Dev Yatak yazısında linkler vardır buraya tık tık. Siz odada olmadığınız zaman uyuyamayan çocuk hakkında buraya tıklayınız.

Biz annelerin 1 (alt madde b.) numaralı derdimiz: YEMEK:
Hamileyken hedefim neydi: "İnşallah ilk 6 ay anne sütü verebilirim, sonrası Allah kerim ne versem yer heralde yaaa"
Gerçekte olan: Çok şükür tam 20 ay anne sütü emdi, 6. aydan itibaren ek gıda, katı gıda, ver eline denesin (baby-led) yöntemi çok başarılıydı ve 15. aya dek hakikaten ne versem yedi, şekeri tuzu bilmedi. Sonra bir hasta oldu, bir hafta ağzına lokma sokmadı, biz panikledik, ısrar ettik, o gün bugündür "yemeyen, aşırı yemek seçen çocuk".
Yanlış yaptıklarım: paniklemek ve yemek yememesini kafama takmak, bu endişelerimi hissetmesine ve bence buna bağlı olarak bu inadını sürdürmesine neden oldu ve baktı ki annesi fazla yumuşak, kıyamayıp "çikolatadır, kektir, ne yese kardır, kopacak zayıflıktan" moduna girdi, hooop, kullandı bunu ve etkisi bugüne dek geldi. İkinci yanlışım, biz eşimle çorba sevmiyoruz, bir iki denedi ama yemedi diye hiç pişirmedim, oysa kabızlığa ne iyi gelirdi..
Doğru yaptıklarım: Tv açmadım, oyun oynamadım, bizle sofraya oturdu, önüne yemeği kondu ve kendi döke saça yedi, bu açıdan annesi yediren çocuktan baya önde. Fransız sistemi 4 öğün yiyor bu da iyi. Ha bir de evde ve dışarda sorunsuz, sıkılmadan, gezmeden, sessizce, masa adabına ve sohbete uyumlu "yabancıların çocukları" gibi yiyor :)
Şimdiki aklımla bundan sonrası için hedeflerim: Artık paniklememeyi ve yemeyen çocuk olduğunu kafaya takmamayı başardım aslında. Ne yazık ki anaokulunda yemek olmayacak, ben evden vereceğim, o nedenle biraz "seçici çocuklar için beslenme" konusuna eğilmeyi, kendimi geliştirmeyi umuyorum. Bu konuda şu sayfada ve şu sayfada ve şu sayfada ve şu sayfada ve şu sayfada ve şu sayfada ve şu sayfada ve şu sayfada güzel fikirler buldum. Ayrıca artık kızımdan tek beklentim; gelişimi normal ilerlesin ve sağlıklı olsun da varsın zayıf olsun, valla artık benim için önemli değil, artık biliyorum :)
Okuma tavsiyesi: Beslenme konusundaki tüm yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz. Ayrıca yemek seçen çocuğun sağlıklı olduğunu gösteren emareler için burada güzel bir yazı daha var.

Madde 2: TUVALET EĞİTİMİ:
Başlamadan önceki hedeflerim: Hiç yoktu aşırı korktuğum ve ötelediğim bir konuydu.
Gerçekte olan: 1,5 yaşta geçirdiği ateşli hastalık ve antibiyotik kullanımı sonucu penisilin alerjisi ve kronik kabızlık, 2 yaş döneminde 20 saate varan çiş tutmalar, ailecek perişan halimiz, doktor doktor dolaşmalar, denemediğimizin kalmaması, Macrogol isimli vücutta tutulmayan bir mineral bileşimine başlamamız ve kabızlığın hala bugün bile anca bu şekilde idare edilmesi (beslenmesi değişmedikçe de bu ilacı bırakma lüksümüz yok tabii). Bir iki defa lazımlık denemesi, başarısız. Sonra 2,5 yaşta bir mucize olup kendi kendine tuvalet eğitimi vermesi (birden ben bez kullanmıycam diyip çekip atması) ve direkt tuvalet adaptörüne oturması. Önce çişi, sonra yavaş yavaş kakayı tuvalete yapmaya başlaması ve bingo, kendi kendine verdiği, benim hiç bir etkim olmayan tuvalet eğitiminin sonu :)
Yanlış yaptıklarım: 1 yaştan sonra ateş düşürücü fitil kullanmak, popoyu zedelemesine, psikolojik kabızlığa, çiş tutmaya ve bu işin 1,5 senelik derde dönüşmesine tek olmasa da en büyük neden bence, şimdiki aklımla 1 yaştan sonra asla kullanmam ve tavsiye etmem. Beslenmesinin bozukluğu diğer bir yanlışım. En büyük yanlışım yine paniklemek, ona hissettirmiyorum sanarken onun benim endişemden endişelenmesi.
Doğru yaptıklarım: Tuvalet eğitimi vermemek! Valla bu işe hiç karışmamak ve ona bırakmak ve 20 saat tuttuğu çişe bile "amaaaan yeter artık ne olacaksa olsun" demeyi öğrenebilmek en büyük doğrum oldu :) Ha bir de çişe kakaya hiç pis demedik, her yaptığında olumlu tepki alkış gerekirse rüşvet verdik (minik bir parça çikolatanın tuvalete oturmadaki etkisini unutamam).
Şimdiki aklımla tavsiyelerim: 2-3'ten önce çok erken ve zararlı diyorum, yine en doğrusu rahat olmak, bunu görev değil zamanla, acele ettirmeden, yavaş yavaş kazanılacak bir davranış olarak görmek ve bol psikolojik azcık da çikolatajik rüşvet :D
Okuma tavsiyesi: Tüm yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz. Tuvalet eğitimi vermeye neden karşıyım, burada güzel bir yazı daha var.

Madde 3: OYUN (boş zaman aktiviteleri, teknoloji kullanımı):
Hamileyken hedefim neydi: "Çocuğun işi oyun! Çocuk oynayacak, çok ama çok oynayacak" benim mottomdu, bunun için herşeyi sağlamaya hazırdım.
Gerçekte olanlar: Gerçekten de deli gibi oyun oynuyoruz, mümkünse günde en az 1 saati, kara kışa rağmen bazen 2-3 saati, yazın nerdeyse tamamını dışarda, doğada, parkta falan geçiriyoruz. Maya 3 aylıkken oyun grubuna başladı, 27 aylıkken kreşe başlayana dek bir çok oyun grubuna, bebek jimnastiğine, yüzmeye gitti ama en önemlisi anneyle babayla birebir oyundu.
Doğru yaptıklarım: Oyun için herşeyi bırakıp ona katıldım, ya da az uzağından destekledim. Oyuncağı bol tuttum, doğal malzeme aldım, değiştirdim, kütüphaneden, bit pazarından aldım, ekonomik yük etmedim, moda oyuncak değil işlevsel oyuncak aldım ve yaptım. Ekranı ve teknolojiyi 2 yaşına dek sıfır, 2'den sonra ise sadece hastalık ve uçak yolculuklarında verdim, kendim de tv ve telefon kullanmamaya özen gösterdim.
Yanlış yaptıklarım: Onunla her istediğinde oyun oynadığım için, aktif zaman geçirdiğim için, kendi kendine oyun oynama yeteneği güdük kaldı biraz ama 2,5 yaştan sonra doğal olarak oyun kurmaya ve dikkatini daha çok vermeye, beni fazla istememeye çok yavaştan başladı.
Şimdiki aklımla tavsiyelerim: Aslında çok fazla karışmamak, bebek bile olsa kendi haline bırakmak lazım ki kendi kendini oyalamayı öğrensin. Bir de ben biraz fazla oyuna düştüm, aslında ilk aylarda bebeğin çok uyarana, hele bebek gruplarına falan hiç ihtiyacı yok, daha çok sessiz sakinlik güven duygusu falan daha önemliymiş. 6ay-1,5 yaş çocuğun ebeveynle oynaması, 2 yaş civarı ise arkadaşlarla oyun çok sağlıklı, 2 yaştan itibaren mutlaka çocuğun sosyalleşmesi lazım, oyun grubu, kreş bu yaştan sonra daha bir anlam kazanıyor. Bu dönemlere dikkat etmek lazım.
Okuma tavsiyesi: Ekran konusu için buraya ve buraya lütfen. Oyun ve aktivite yazılarımı ise buradan bulabilirsiniz.

Valla çocuğun ilk 3 yılında uyku, beslenme, oyun ve dışkılama eğitimi dışında başka bir ihtiyacı var mı diye düşündüm, aklıma gelmedi. Eğer sizin gelirse yazın, ekleyeyim :)

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Senin annen bir salaktı yavrum (2+ yaş)

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam, ikinci sene de şu şekilde geçti işte. Geldik 3. seneye. Sevgili 2 yaş çocuğum, minik kaşarlı sucuğum! Seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

20 Mayıs, tükürdüğünü yalamak: 3 yaşına girmek üzeresin ve bu sabah daha kargalar kahvaltı yapmadan, sen uyanmadan önce azıcık kendime zaman ayırayım diye yataktan fırlarken şunu fark ettim ki, hamileyken asla yapmam ya da kesin yapıcam diye büyük konuştuğum ne varsa başıma aynen geldi, seni büyütürken ne kadar hedefim varsa bana hepsini geri yalattın yutturdun, çocuksuzken eleştirdiğim ne varsa yaptım ve buna doğal annelik derken buldum kendimi, sudan çıkmış balığa döndüm, şaşkalozluğun kitabını yazdım falan ama.. Seni veren Allah'a her gün şükrettim, teşekkür ettim, iyi ki varsın be cadı.. En büyük salaklığımı da itiraf edip gideyim hadi artık; ben çocukken hamilelerden öyle korkardım ki belden bol elbise asla giymezdim beni hamile sanarlar diye, ben büyürken o kadar çok ben hiç evlenmiycem asla çocuk yapmıycam bu dünyaya dedim ki şimdi iki numarayı beklerken içimde erken başlasam 3 bile olurdu, acaba 3.yü evlat edinebilir miyiz geçerken kendi kendime gülüyorum, ben anne olunca öyle salak oldum ki, bu salaklık beni hafifletti, hayatı eskisi kadar ciddiye almamak beni güzelleştirdi, yüzüme tükürsen sağol yapmur yapdı ferahladım kıvamına geldim be kızım.. Ne diyeyim, bana "şaşkalozluğun bilgeliğini öğrettiğin için" sağ ol, var ol..

2 Nisan, Şerifi vurdum!: Minnaklarınız hangi şarkıları seviyor? Ali Baba'nın çiftliği, Mini mini bir kuş? Benimki şu an arabada Bob Marley'den en sevdiği şarkı olan "I shot the sheriff"i avazı çıktığı kadar bağırarak söylüyor ve benim de "but I didnt kill the deputy" kısmına eşlik etmemi bekliyor da..

1 Mart, Moda ikonu: 2,5 yaşındaki çocuğa kendi seçtiklerimi ya da hediye gelen hiç bir şeyi giydiremiyorum, elinden tutup alışverişe gitmem, onun istediklerini almam gerekiyor. Gelsin Fadime hanımın mor puantiyeli pantolon üstü kırmızı çiçekli eteği, gitsin kayak pantolonu üstü yazlık tshirt.. Neyse ki tüm çocuklar bu şekilde "rengarenk" de, sokakta boyalı kuş gibi göze batmıyoruz..

16 Ocak, Kaka yaptııım: Bu da oldu! O binbir güçlükle yer ayırtılan, o nezih, o nazik, o şık, o minicik porsiyonlara katır yüküyle para ödediğimiz restaurantta senin son perdeden "bezime kaka yaptıııııım oleeey" haykırışın hala yankılanıyor be kızım (bu başarından da son derece gururluyum, o ayrı).  

29 Aralık, koca göbek koca toto: Noel döneminde biz karı koca iyi yedik, iyi yemekle kalmadık üstüne her gün avuç avuç çikolatalar şekerler götürdük. Dün babana "baba koca göbek! içinde bebek mi var?" diye sorduğunda baban delirirken kahkahalarla güldüm de, hemen arkasından "anne totosu kocamaaaaan" gelince hiç de komik olmadı yani!

14 Aralık, yol tarifi: P.'ye giden yolu öğrenmişsin! Araba dörtyoldan dönmeyip düz gitmeye kalkınca "hayııır dönecektin" diye beni uyarıyorsun ve ben kendimi 2,5 yaşında bir çocuğa "evet haklısın ama o yolda çok trafik var, bak bir sonraki göbekten dönersek daha hızlı gideriz" diye açıklama yaparken buluyorum.

5 Aralık, mavi dondurma: Bizim evde dondurma yemenin 3 ön koşulu var; 1. hava güneşli olacak 2. rüzgar esmeyecek 3. maya öksürüyor olmayacak. Bugün bu üç koşulun da sağlandığını öne sürerek dondurma istedin, elim mahkum buz gibi havada gittik sana 1 külah "mavi" bana bir külah "beyaz" dondurma aldık. Tabii ki rengini sevdin, tadını sevmedin ve beyazla devam ettin. Eşek kadar kadına mavi bir külah dondurmayı yalattın (ama baktım da yalnız değilim, şu köşe başında utana sıkıla mavi bir top dondurma yiyen adam da bizim klüpten olsa gerek).

27 Kasım, ruj hadisesi: Arkadaşın K. geliyor diye önce pembe ayakkabılarını bulup giydin, sonra sarı fırfırlı eteğini, en son tırmanıp banyo aynasından rujumu aldın ve dudaklarını boyadın. Bense hala geceleri sana tulum giydirmeye, totonu bezlemeye çalışıyorum..

14 Kasım, Anne sen git, Bianca gelsin: Kreşe alıştın çok şükür de, biraz fazla mı alıştın bu sefer de? Dünkü veliler ve çocuklar ve öğretmenler toplantısında "anne git sen, örtmenim bianca gelsin, bianca kucağına alsın beni, bianca yemeğimi yedirsin, bianca nerde? bianca'ya sarılıcam, bianca bizimle gelsin" düşmedi dilinden. Bianca da aksi gibi 20'lerinde, süper fıstık bi sarışın ayol (eve getirilebilecek bişey değil)! hırs hırs hırs..

09 Kasım, Neden, neden, neden?: Hayır dönemin tam gaz devam ediyor ama üstüne bir de herşeyin nedenini sorduğun dönem başladı, illallah. Örnek anne edasıyla her "neden?"ine "çünkü"yü yapıştırıyorum, eyvallah. Fakat bu sabahki 173635 maddeli neden-sonuç muhabbetinde geldiğimiz son noktada kendimi sana neden biyolojik ritmim gereği neden sabahları neden tuvalete neden "2 numara"yı yaptığımı açıkla(yamaz)ar halde yakaladım ya, artık: fesüphanallah!

27 Ekim, my way or high way: "Çocuğuna birşeyi yaptırmak istiyorsan iki seçenek sun ve yaptırmak istediğini de ikinci seçenek olarak sun" akımı bizim evde "Hayır, 3. seçeneği kullanma hakkımı seçiyorum ve siz de ağzınız bir karış açık emirlerime uyuyorsunuz" şeklinde vuku buluyor. Teoriler dışısın be evladım!

25 Eylül, Yatak göl: Ortadoğu ve Balkanlar çiş tutma rekoruna hazırlanan kızım, 18 saatlik bir çiş tutma maratonundan sonra gecenin yarısı yatağı göl ediyor ve tembel anası da gölün üstüne bir kalın yorgan atıp, aynen uykusuna devam ediyorsa; kimse de bana "çiş ve kaka tutma titiz ve takıntılı annelerin çocuklarında görülür" demesin bundan sonra..

12 Eylül, "Kız çocuk"um ben: Kreş için bir iki kıyafet alalım diye gittiğimiz dükkanda havamı aldım bugün; çünkü ben rahat ve kalın, koyu renkli sweatshirtlere bakıp "hah tam istediğim gibi" diye durayım, sen "hayııır, o oğlanların, kızlarınki burdaaa" diye çeke çeke beni fiyonklu dantelli incecik elbiseler kısmına götürdün ve istediğini de aldırdın. Pembe değil en azından diye avunuyorum (dilimi ısırayım).

02 Eylül, Hasta pasta: Kreşe başlayan çocuk ilk sene çok hastalanır derlerdi de, okulun ikinci günü hastalanmak yeni bir rekora imza atmak olsa gerek..

29 Ağustos, Yatçaz kalkçaz: Demek ki neymiş, "şimdi uyuycaz, uyanıcaz, baba gelmiiiiş" diye uyutulan çocuk gecenin 12'sinde uyanıp "ben uyudum, uyandııım, hadi havaalanına gidelim, babayı alalıııım" diye tutturabilir ve 2 saat boyunca "baba daha gelmedi, sabah olunca gelecek" diye dil dökseniz dahi "ama ben uyudum uyandıııım" diye mantık yürütmelerle sizi mat edebilir, "hay dilimi eşek arısı soksun" kıvamına getirebilirmiş.

27 Temmuz, Çikolata bebek: Artık sözel espriler yapmaya başlayan muzip evlat Afrikalı bir anne ile bebeğini parmakla işaret edip, avazı çıktığı kadar "çikolataaaaaaa" diye bağırabilir, anası da bu durumu kotarıcam diye "aa evet çikolata yemek istedin ama yemekten sonra" diyebilir, durumu daha beter hale sokabilirmiş. Takım ruhu bu işte.

21 Temmuz, Pizzalar ve çiğ balıklar: Anne olmak; Hint Lokantasına evde pişirilmiş pizza dilimleri ve olmaz belki paranoyasıyla çocuk çatal bıçağı götürmek ve onca muhteşem kokunun, baharatın, tadın ortasında evladına masa altından pizza yedirtmek demekmiş. Dahası, aynı çocuk daha ekstrem bir ortam olan sushi lokantasında sırf eğlenceli görünüyor diye löp löp sushi götürebilirmiş ve anne denen kişi resmen evladını çiğ balıkla beslemiş oluverirmiş. 

2 Temmuz, Empatinin kraliçesi: 8 aylık hamile üstelik hamilelik şekerinden muzdarip komşumla apartman girişinde karşılaştık ve elimdeki tiramisu'ya (içinde kahve likörü, çiğ sütten krema ve bol şeker olan İtalyan güzeli bir anti hamile tatlısı resmen!) gözünü dikip "ham hammm" diyince, içgüdüsel Türk ikramcılığıyla "aaaa hemen vereyim yarısını" dedim ve kadıncağız istemedikçe burnuna burnuna Allllaşkına al, hamilesin canın çekmiştir'ın Almanca versiyonunu (yok mu sandınız bunun Almancası, siz öyle sanın, Türk dediğin yoktan var eder ısrar eder, ikramı dayaktan beter eder) diye diye dürttüm ya, eh senenin empati kraliçesi seçilmezsem ne olayım!

23 Haziran, Ding dong: Dudağımın üstündeki bene Cindy Crawford muamelesi çeken çok olmuştu da; kimse onu parmağıyla dürterek ve ding dong diyerek kapı ziliymiş gibi çalıp, ağzımı da kapıymış gibi açtırmayı ve "kim ooo?" diye sordurtup, "anne"den "kuzu"ya, "çöpçü"den "baba"ya çeşit çeşit cevaplar aldırmayı denememişti. Sen denedin ve başardın be evladım..

18 Haziran, Ah bu oyuncu yetişkinler: Oyun grubunda kendinizi diğer anne-babalarla evcilik, doktorculuk, araba yarıştırma, top yuvarlama falan oynarken yakaladığınız, üstelik çocuklarınızın sizden uzakta apayrı bir yerde apayrı bir oyun oynadığını fark ettiğiniz o muhteşem ana ne deniyordu sahi? Ha, buldum: Yetişkinler için oyun terapisi.