14 Ağustos 2017 Pazartesi

Herkes kendi işine baksa ya!

Fenalık geldi.. Türkçeyi kullanmaya kullanmaya, bizim dilde ne kadar olumsuzlama olduğunu unutmuş, mutlu koyunlar gibi yaşamaya bağlamışım. Türkiye'de 2 haftada ne kadar olumsuzlama varsa hepsi üstüme üstüme geldi, bana da fenalıklar geldi.

Sadece annem babam değil, herkesten; sokakta tanımadığım yaşlı adamlardan bile "onu öyle yapma böyle yap" ya da "şimdi düşecek, şimdi yanardağ alevlerinin altında kalacak, şimdi kurt kapacak" senaryoları duymaktan ve devamlı sağdan soldan gelebilecek kader tokatlarını bekleme halinden gına geldi. Lukas emekliyor ama henüz merdiven çıkamıyor, ananemin evinde kapı eşiği denen şeylerden var (bizim evlerde yok bu eşikler, bu memlekette her odada nedense eşik var, neden hakikaten? daha evlerimiz bile ilerlemeye ket vurmaya programlı tasarlanmış sanki!). Lukas onlara kafayı taktı çünkü adam büyümek ve şu an yapamadığı şeyleri deneyerek yapmak, gelişmek derdinde. Annem tepesinde bekliyor, ne zaman eşiğe yaklaşsa hop kucağa alınıyor ya geri odaya ya gitmek istediği yere bırakılıyor. Neden? Aman mermere dizi batar acır, aman atlayacağım derken düşerse kafası yarılır, dişi dudağını patlatır.. Ya senaryolar da hep kanlı, kırıklı çıkıklı ay fenalık geldi. Dedim "anne bırak ya çocuk nasıl öğrenecek eşikten geçmeyi? bırak acısın düşsün ya bi'şey olmaaaz". İçi gide gide bıraktı, çocuk iki dakika sonra eşik atlamaya başladı..

Gittik kasabanın merkezinde (kaza deriz biz eskiler) rüzgar var diye çay bahçesinde oturduk gazoz içiyoruz (Allahım cümlenin nostaljisine geeel), çocuğu masaya koydum daha 5sn olmadı işletmeci koşa koşa (koca göbeğini masalar arası hoplata savura) geldi "aman benim içim gidiyor o çocuğu ordan indir". Hayır bir de bu cümleler hep emir kipi "öyle yapma, ordan indir, burdan kaç".. Ben de sosyal psikoloji okumuş adamım, öyle koyun gibi her denene "ok" demem, "niye?" dedim. Hayır adam "masalar kirleniyor çocuğundan" dese (Almanya'da derler) vallahi "hay hay" der hemen indiririm ama adam "kayacak düşecek" der demez zaten dolmuşum, diklendim "bişey olmaz ya" dedim. Annem de kaş göz ediyor "ayıp olacak" diye.. Yahu nerden kayacak düşecek, zaten kolum beline dolanık vaziyette çocuk kıpırdamadan uslu uslu oyuncağıyla oynuyor.. Adam "kayar düşer valla beyin sarsıntısı geçirir şimdi, ay çok fena oldum" diye diye gitti. Ben de "ay herkes kendi önüne baksın, başkasına karışmasın" diye söylendim arkasından. Annem de "ay çok ayıp oldu ay ne olurdu alıverseydin kucağına, ay adam iyi niyetliydi, düşebilir" falan diye dövündü bi 5dk.. Gazoz da zehir oldu, kalktık gittik.

Gece iskeleye indik, mantar gibi bitmiş lokantalardan birinde balık yiyoruz, arkamızda bir kadın ve "kuzu" diye hitap ettiği 1,5 yaşlarında torunu. "Ay arı var, ay çocuğun ağzına girecek, ay dilini sokacak, ay ay vay vay" başladı ve hemen kahve yaktırdı. Arı da belki 1 tane garibim (arı mı kaldı, doğa mı kaldı?) kahvenin dumanı sırf bize geliyor ve artık oğlum öksürmeye başladı ama yok o kahve orda kalacak çünkü "kuzu"nun ağzına arı kaçabilir.. Tabii ki kuzu dünyanın en değerli varlığı, geriye kalanlar boğulsun ölsün ne olacak, yeter ki kuzu balık yesin.. Kuzuya dürterken bir yandan da bizim oğlanın kedilerin başını okşaya okşaya kendi kendine ekmek artığı, salatalık köşesi falan yemesini izleyerek bir yandan da bizi ayıplıyor tabii. Ya kadın, kuzu'ya bak sen ağzına arı kaçtı, yuttu valla, midesini arı sokan ilk insan yavrusu olarak tarihe geçti kuzu..

Ya ne kadar olumsuza kodluyoruz hayatı. Çocuk sevmemiz bile "Ay Allah kötü gününü göstermesin" ya da "ay nazar değmesin".. Neden tam tersi kullanamıyoruz bu cümleleri, "iyi günlerini görün inşallah", "Allah sağlıkla afiyetle büyütsün" gibi?

Bizde her an, her ortama uyacak şekilde önceden hazırlıklı, yedekli medekli 281726 adet felaket senaryosu hazır bulundurmak gibi bir adet var. Çocuk düşecek, arı sokacak, ayağına kum batacak, su yutacak, ay hiç yemiyor ölecek, yapma, tırmanma, abi kızıyor, kız abisi! (vallahi balık yemeyen ve yerinde oturmayan kuzuya, garson abi özel rica edilerek kızdırtıldı!)

Tatillerde asosyal ve sinirli bir insan oluyorum. Şimdi Maya Türkçe de anlamaya başladı ve "neden öyle dediler, neden annesi tırmanma dedi, ananeme söyle ben hep böyle yapıyorum, düşmem ki" falan gibi cümleler kuruyor. Hayır benim çocuk alışkın değil bu olumsuzlamaları çok ciddiye alıp korkabiliyor, burdaki çocuklar artık duya duya "boşveeeeer"e bağlamışlar hiçbiri sallamıyor, kudurup duruyorlar ama benimki "dur!" deyince zınk diye duruyor, "düşersin" deyince kaçıp sessizce oturuyor, her türlü olumsuzlamayı aşırı dikkate alıyor ve inanıyor. Hadi kızım yaparsın, başarırsın, sen bakma onlara, (onlar kendileri tüm hayattan, gelecekten, ülkenin içinde bulunduğu dandik halden korkuyorlar da, endişelerini anca böyle dışa vuruyorlar) demekten fenalık geldi..

Bir de daha komiği "DÜŞME!" var :) Kızım dur, düşme! Nasıl bir cümledir bu ya? Sanki çocuk özellikle düşmek için yaşıyor, hayatının anlamı düşmek ve sen "düşme!" diyince, "haa ulan hakkaten ya, düşmiyim ben" diyor ve düşmüyor! Te Allahım..

Hayır bu tip olumsuzlamalar neye neden oluyor biliyor musunuz? Çocuklar bunları duya duya öyle bir alışıyorlar ve duyarsızlaşıyorlar ki, gerçek bir tehdit olduğunda, mesela "araba geliyor, dur!" dendiğinde de duymuyorlar.. Aynen içinde bulunduğumuz (politik) duruma verdiğimiz psikososyal tepkiler gibi.. Boşver yeaaaa.. Bi'şi olmaaaaz.

Foto: (1) Almanya'daki evimizin yakınlarındaki çocuk parkının kaydırağı ve boyutlarıyla karşılaştırın diye yan tarafında tırmanmakta olan Maya. Bizim dışımızda bir tane bile Türk görmeyeceğimiz tek yer olduğuna eminim :P (2) "Çocuğumuzu streç filmlerle kapladık koruduk"isimli instagram pastalarından biri (çok gerçek yaaa, ürperdim ben de).

8 Ağustos 2017 Salı

Sen uyurken..

Bu isimde bir film de vardı..

Bu sabah 06.00'da uyandığımda, yorgundum. Aslında aylardır yorgun uyanıyorum çünkü Lukas uykusuz bir bebek, memede uyuduğu için zaten sık uyanıyor ama genel olarak gece de gündüz de az uyuyor, dolayısıyla ben de uykusuz bir anneyim. Dünyada tek değilim, bir çoğumuz hamileliğin son aylarından çocuğun 3 yaşına dek uykusuzuz, biliyorum, mızmızlanmak için yazmadım. Hormonlar sağolsun, çok aşırı bir uyku ihtiyacım olmuyor; kesintili bölüntülü de olsa 4-5 saat uyuyabildiysem "ooo şahane uyudum" diyorum, daha azını da sabah serin bir duşla, vitamin desteğiyle falan idare ediyorum. Memeden kestiğimde inşallah daha kesintisiz uyur diye de dua ediyor ve 1 yaşında memeden kesmeye niyet ediyorum. Fakat bu sabah; daha farklı bir açıdan bakmak ve benim gibi uykusuz annelere ufak bir moral vermek istedim. Çünkü biliyorum; o gözler kapanınca, o sessizlikte hepimiz aynı şeyleri hissediyoruz..

Bu sabah bir mucize oldu ve oğlum kurulu saat gibi 06.00’da uyanmadı. Kızım zaten “Türkiye’de Türk olunur” diyerek 21.00’dan önce yatağa gitmiyor ve 08.00’dan önce uyanmıyor. Eh bir ben alışkanlıklarımdan vaz geçemiyorum, güneş ilk ışığıyla yanağımı okşar okşamaz gözümü açıyorum. Gözümü açar açmaz da, aynı yatakta, ortalarında uyuduğum kızımı ya da oğlumu görüyorum.

Bu sabah soluma dönük uyanınca, ilk oğlumu gördüm. Tipik bebek pozisyonunu almış; hani sırtüstü yatıp, eller dirseklerden yukarı bükülü “pes ettim” pozisyonu. Bacaklar olabildiğine açık, göbek bir inip bir çıkıyor. Dudaklar öne doğru kıvrılmış, ara sıra hayali bir memeyi emmekte.. Bazen gözler kısılıyor, kaşlar hareket ediyor, rüyasında boy boy memelerden süt emiyor yine, belli.. Sonra birden duruyor, sanki birşeye dikkat etmiş gibi kaşları kısıyor ve hiç beklenmedik bir anda birden kocaman bir gülümseme yayılıyor tüm yüzüne! 3-5 saniye gülümsüyor ve sonra yine ciddi bir ifade..

Oğlumu izledim bu sabah; “sen uyurken” dedim içimden, “sen uyurken, öyle güzelsin ki..”

Sonra kimseyi uyandirmamak için usulca sağıma döndüm. Kızım da uyuyor. Ama ne uyumak.. Bebekliğinden beri çok hareketli uyur, birden hızla dönüverir, birden küt diye kolunu yüzüme indiriverir, uykusunda konuşur, hayali kavgalar eder, bazen hızını alamaz döner döner yataktan düşer. Ama bazen de çok derin uykudaysa, öyle sessiz, öyle huzur doludur ki, dokunmaya kıyamam. Kızımı uyurken izlemek inanılmaz huzur verir bana. Belki de bu yüzden, artik Alman çocuklari bu yasta kendi kendine "iyi geceler, hürmetler sevgili ebeveynlerim, benim uyku saatim (19.00) geldi, izninizle odama çekiliyorum" derken, ben hala uyumadan önce kizimin yanında oturmaktan, sirtini oksayip, son 73635 adet öpücügü verip, 54268563. sorusunu cevaplayamaktan, hele hele de o uyuduğu ilk 10dk’da nefes alıp verişini dinlemekten inanılmaz bir keyif alıyorum ve bunu “kizimla 10dk’lık meditasyon” diye adlandırıyorum..

Yine kizimi izledim bu sabah; "sen uyurken" dedim icimden, "sen uyurken, öyle huzur dolusun ki.."

Aslinda ben genel anlamda uyuyan insanlari izlemekten çok büyük keyif aliyorum, sanki o insanin gerçekten içini görüyor gibi hissediyorum. Onun haberi olmadan çok özeline girmek gibi oluyor biraz ama, mesela seyahat ederken uyuyakalanlar, toplu alanlarda keyfince ögle uykusuna yatanlar ya da odadan bir sey almak icin sessizce odasina girdigin uyuyan akrabalar.. Tüm günlük kosturmacadan uzakta, tüm dertlerden, hirslarindan arinmis, tüm oyunlari, maskeleri söküp atmis, tamamen dogal, tamamen kendi gibi, tamamen o ilk yaratildigi gibi.. Masum ve savunmasiz..

Fotoğraf; kardeşini huzuruna çağıran sonra da "uyuycam ben gitsiiin" beyanları veren Mayağnım ve uyandırıcıbaşı

3 Ağustos 2017 Perşembe

Çocuk başına düşmesi gereken bakıcı sayısı

Hay hay hay, çatlasin düsmanlar, sonunda benim de bir tatilim var :) Geldik sevgili dostlar, çok sükür, sicacik havaya, bahcemize, lezzetli meyvelere kavustuk. Bu hafta sonuna dek Bursa'dayiz, sonra 2 hafta Izmir'in ufak bir deniz kasabasinda, sonra 1 hafta Antalya ve kürkcü dükkanina dönüs.. Geleli 4 gün oldu, anca firsat buluyorum yazacak, o da cocuklar uyurken.. Ama yine de tatil, yan gelip yatamasam da, annemle babamin destegi sahane.. Inaniyorum bugun kacip bir bir saat olsun kendi basima, arkadasimla hasret giderebilecegim.. Inaniyorum :)))

Fakat tatilin su ilk 4 gününde şöyle bir fikir geliştirdim: Eğer ben eski ben olmaya niyetlenirsem, yani ne bileyim istediğim zaman istediğim şeyleri yapmak gibi bir lüksüm olursa; mesela keyfime göre müzik dinleyerek güneşlenmek istersem ya da umduğum kadar yoğun yazı yazabilmek istersem ya da istediğim saatte denize gidebilme, yürüyüşe çıkabilme hatta uyuma şansını yakalarsam, bunun için yapmam gereken tek bir şey var: sahip olduğum çocuk başına “bir artı bir yetişkin”den yardım almam gerekiyor. Yani tek çocuğum varsa bir yetişkin çocukla ilgilenirken, diğer yetişkin evin sorumluluklarını yerine getirecek, iki çocuk varsa çocuk başına birer yetişkin, artı bir yetişkin de yine ev sorumlulukları için. Eğer böyle bir lüksüm varsa, ben de eski ben olabilirim, kim tutabilir ayol beni?

Tabii ki böyle bir lüksüm yok. Çünkü annem, babam ve haftaya bize katilacak olan eşim bu 3 yetişkin sayısını madden sağlasa da, manen “hizmetli robot” sıfatına girmedikleri için, yani onların da insan gibi iki soluk alma ihtiyaçları olduğu için, istediğim ölçüde “eski rahat günlerime dönme” gibi bir lüksüm yok. Ama malikanemizde iki lala, bir aşçı, bir de kalfa olduğu vakit; ben de eski ben olabilirim diye düşünüyorum. Bu şartları sağlayamazsanız bana “çocuklara ben bakarım, hadi denize gir çık” demeyin. Denedim. Olmuyor. Ya biri uyumak istiyor, ya ötekinin yemek saati geliyor, ya "anneaggg" krizi tutuyor.. olmuyor işte, akşam oluyor ben hala mayoyla ve kuru kuru koşturma halindeyim.

Kıssadan hisse: bekar veya çocuksuz hatta tek çocuklu arkadaşlara duyurulur, keyfini çıkartın! Bakın mesela ben de “sadece iki çocuklu” olmanın keyfini çıkartıyor, 3 çocuklu arkadaşların bu işi nasıl başardıklarını düşünüyorum. Onlar da sanırım 4’lüleri vs vs.. Bir nevi züğürt avuntusu, pozitif psikoloji de denebilir.

Fakat şu bir gerçek ki; eskiden ne çok boş vaktimiz ve keyfimizin kahyası olma özgürlüğümüz varmış! Hayır tabii ki çocuklarımı isteyerek yaptığım için ve hayatımdan genel anlamda çok şükür memnun olduğum için bu bir ahlanma vahlanma yazısı değil, ama gerçekler de acı yahu; çocuktan sonra ben ki gerçekten çoğu zaman (hastalıklar dışında) hayatın 4 kolunu (bilişsel, sosyal, fiziksel ve psikoloik kollardan bahsetmiştim) dengede tutmayı başarıyorsam da, yine de gerçek gerçektir: çocuk(lar)dan sonra keyfimin kahyası olabilme lüksümü kaybettim ve ne olursa olsun (lala ve kahyalar dışında) o özgürlüğü bir daha da ele geçirebileceğimi sanmıyorum.. "Çocuklar evden gidince?" dediğinizi duydum, hayır, bakın benim annemle babamın içler acısı durumu.. Keh keh.. Onlar mutluyuz diyorlar tabii, ele güne şimdi.. Ama biz döndükten sonra, istisnasiz her sefer kendilerini kaplica / spa tatiline atmalari da bir gerçek.......

24 Temmuz 2017 Pazartesi

İşin sırrı: Taş devri analığı


İddialıyım, sanki bu sefer işin sırrını çözüm: Taş devri analığı. Ben buna bağladım, mis gibi yumuşacık, oooh. Az bi tavsiye edeyim, belki bir ikiniz faydalanır, "oh be sayende kahvemi ilk defa sıcak içtim" ya da "vallahi ilk defa bana bakan 4 adet göz olmadan tuvalete girip tek başıma KK yapabildim" falan dersiniz, ben de sevinirim. Bunlar önemli şeyler. Tuvaletteki dolabın gizli gözünde çikolata saklamış, tam delireyazarken ilk fırsatta kendini tuvalete kitlemiş, o gizli gözdeki gizli çikolatayı gözyaşları içinde gizli gizli yemiş tüm anneler anladı ne demek istediğimi..

İkinci çocuğuma hamileyken, bu bloğu kapattığım günlerde, bana soldan soldan geldiler.. Dedim ki, sevgili Öğrenen Anne, iyisin hoşsun da, biraz fazla mı kasıyorsun? Yani ilkine daha hamilelikten itibaren çok aşırı özendin, çırpındın, aman okuyayım aman öğreneyim dedin de ne oldu? Çocuğa aşırı özenli baktın, herşeyi kitabına uygun yapmaya çalıştın, kuralları sınırları rutini oturtayım istedin, yine de yetersizlik duygusu peşini bırakmadı. Kendine yani fiziksel ve psikolojik sağlığına baktın, bu sefer öz baban bile "böyle olmaz, çocuktan önce kendine bakıyorsun" dedi sana. Alman toplumuna göre aşırı şımarttın, Türk toplumuna göre aşırı kural koydun, yaranamadın kimseye.. Hayır etrafı taktığından değil, kendi iç sesin sana devamlı "aman ben eksiğim, vay ben hep yanlış yapıyorum, ya bu çocuk niye mızır mızır, ben niye hep yorgunum, yetersizim, vay vay vay.." diyip durduğu için.. Fazla okudun, aklın karıştı, kayboldun.. Eeeeh yeter!

İkinci çocuğa hamile olduğumu öğrendikten sonra, "bu çocuğu ilkinin tam tersi şekilde yetiştireceğim, dur bakalım bu sefer ne olacak, inceldiği yerden kopsun amağğğn" dedim.. Zaten okumuşum okuyacağım kadar, e sağolsun 5 çocuk gücünde Maya'dan pratik de var, bir de 3 senenin sonunda artık dışardan edilen lafları sağ kulağımdan alıp soldan direkt atacak kıvama gelmişim (herşeyi ben bilirim demiyorum ama kendisi çocuk yetiştirmemiş insanların ya da çocuğunu 30 sene önce yetiştirmiş insanların ya da kendi çocuklarının halini gördüklerimin lafını dinlememeyi kastediyorum). Bu sefer tek kuralım şuydu: bir ufacık bilgi kırıntısı için deli danalar gibi sağa sola koşturup durma, yavaşla, beklentini aza hatta sıfıra indir ve yaşamı, çocuklarını ve hatta kendini olduğu haliyle kabullen.

Gerçekten de; benim ilk annelikteki hatam, kendimden çok fazla şey beklemekmiş! Çocuğumdan da tabii. Yani "ağlamasın" istedim mesela, 8 saat ağladığı zamanlarda.. Oysa "ağlasın, belki de böyle rahatlıyor" deseydim, ağlamasını kesmek yerine onu ağladığı haliyle de kabullenebilseydim, "napalım bazı çocuk çok ağlar, benden değil, kendi kişiliğinden" diyebilseydim mesela.. Belki o nedenle 2 yaş krizleri bizim evde görece hızlı ve sorunsuz geçti çünkü "neden kendini yerden yere atıyor? çünkü 2 yaşında.. bu da geçer" diyebildim.. Ya da oğlan ağladığında "aman kız günde 8 saat ağlıyordu da bişicik olmadı, bırak aman 1-2 saat ağlasın yeaa" diyebildim. Kabullenmek.. Normalleştirmek ve bununla da yaşanır, ölünmez diyebilmek..

Sonra özellikle sufizm okumaya, düşünmeye başlayalı beri yani son 1,5 senedir, ben kendi iç huzurumu da daha fazla yakalayabildim. Kendimle daha barışık yaşayabildim, yaşam hedeflerimi yeniden gözden geçirdim ve benim için gerçekten önemli olanlarla, olmasa da yaşarım dediklerimi ayıkladım. Sadeleştim, "az ve yeterli" dedim. Bunu yaşamıma uyguladıktan sonra, çocuk yetiştirmeye de uygulamaya çalıştım. O noktada "taş devri anneliği" düşüncesi geldi aklıma. Yani "analar taaa eski zamanlarda bu sorunu acaba nasıl hallederdi?" diye düşünmeye başladım. Mesela bazı kültürlerde hiç kolik vakasının görülmemesinin nedeni, bu "taş devri analığı" ile açıklanabiliyor. Çocuk ağlıyor mu; kundakla uyut ya da ver memeyi bak işine.. Fazla takılma yani, çocuktur, ağlar.. Neden kolik? diye düşünme lüksü olmayan annelerin çocukları kolik falan olmuyor işte..

Ya da uyku düzeni.. Taş devrinde bebeği tek başına mı uyuttular, hayır annesinin koynunda memeyi cok cok eme eme uyudu bebek. Mağaraya giren hayvandan da anasının koynu korudu, soğuktan da.. Anasının işi mi var, bağladı koynuna. Şimdi oldu bunun adı "baby wearing" (sling). Ya da ek gıdaya geçmek.. Dişi çıkınca verirsin eline tutulan ama kolayca höp diye de yutulmayan doğal gıdayı yavaştan, modern dünyanın "baby led weaning" dediği şey, bildiğin taş devri analığı.. O dönemde püre mi yaptılar sanki? Ya da kimin vakti varmış da çocuğu iki elinden tutup 'yürütme'ye zaman bulmuş? Bırakmışlar yerde debelenirken otururken sürünürken kalkmış yürümüş. Şimdi oldu bunun adı "beni yürütme, bırak kendim öğreneyim ki kemiklerim ve eklemlerim zorlanmasın".. Valla bak, doktorlar diyor; yürütmeyecekmişiz çocuğumuzu. Abanıp kalkacak, tamamen kendi düşme kalkmayla öğrenecekmiş dengeyi ve yürümeyi, yeni akım buymuş.

İkinci çocukta direkt taş devrine bağladım. O da mutlu, ben de.. Ne beklenti var, ne kural var, ne kontrol var, ne stres var.. Arada çocuğu unutuyorum sağda solda ama :) Bi şekilde büyüyor ya, kendi kendini büyütüyor, neyi hangi hızda öğrenmek isterse o hızda gelişiyor, çoğu şeyi tek başına biz farkına bile varmadan başarıyor - mesela oturmayı tamamen kendi kendine öğrendi; biz kıza ayakkabı bağcığı öğretmek için internetten eğitim videosu izlerken bir baktık oğlan kalkmış oturuyor! Ona baktığımızı görünce o efsanevi yandan yandan Bruce Willis gülümseyişiyle bir de gülümsüyor :D Sonra hepimiz geri işimize döndük, ne heyecan ne kutlama garibana.. Fakat itiraf edeyim, hiç de "gariban" diye de düşünmedim, sanki olması gereken buydu. Bilmiyorum ya, aşırı ilgiden bi nane olmuyor, bir de bu şekilde deneyelim.. En azından kafam rahat. Beklenti yok, hayal kırıklığı yok, olduğu kadarına sevinmek var..

Bak şimdi ben bu yazıyı yazarken mesela komando gibi fişlere doğru hızla gidiyor, taktım fiş güvenliğini bıraktım kendi haline, dur bakalım ne yapacak diye izliyorum sadece. Ya tamam, biliyorum bu mantıkla "ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" mottosuna da yaklaşıyorsunuz ister istemez. Ama aklınız var, üstüne iç sesiniz var, e biraz da gözünüz kulağınız var, dikkat edeceksiniz, koruyacaksınız. Taş devri analığı yani, bağrınıza basacak gözünüz gibi bakacaksınız.. Al sana en temizinden "respectful parenting" ya da "child centered parenting" (çocuk ve bağlanma odaklı ebeveynlik akımları). Bırak yaaa, hepsi taş devrinden arak kavramlar! İnsanlık olarak bir arpa boyu yol alamadık bence bu annelik mevzuunda, gittikçe geriye gittik hatta (bakınız yeni model helikopter ebeveynler).

Özetle, her şeyi bırakın bu taş devri anneliğini bir deneyin, tüm kriz anlarında "acaba taş devri insanı ne yapardı şimdi?" deyin ve ona göre davranın. Ben ettim, siz de edin, beğenirseniz bir de hayır duası edin ;) İşin sırrı bence bu, tavsiye olunur ;)

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Çocuk saç bakımı ve ilk saç kesimi

Dolunayda kesilen tüyler çok hızlı uzar diye bir söz var, ki ben de buna inananlardanım. Geçen dolunayda, aldım ikisini de önüme tıraş ettim. Kel oğlanın zaten ilk, Maya’nın da 5 aylıkken gözüne giriyor diye yamuk yılık kestiğim kahkül köşesini saymazsak yine ilk tıraşı. İlk tıraşlar önemlidir aslında ama öyle kuaföre götürülecek bir durum değil diye düşünüp “ben keserim bunları yaaa” dedim (meşhur son sözler..)

Maya’nın kreşine de anaokuluna da aslında kuaförler geldi, ben de yılda iki defa gidip kestirdiğim kuaförümden memnunum ve çocuk saçlarını da güzel kestiğine şahit oldum ama Maya bu yaşına dek saç kestirmeyi kesinlikle reddetti. Eh ben de zorlamadım çünkü kız çocuklarının saçının uzun olmasını sevimli buluyorum. Fakat uçlar artık 4 senelik saç, tabii iyice inceldi, kırıldı. Zaten saç konusunda yazık baba tarafına çekmiş; çok ince telli, düz ve az saçı var. Hani İngilizlerin “fine” dediği kibar kibar narin narin saçlar.. Bir de uçlar nasıl bebek sarısı.. Kıyamadım..

İlk Lukas’ı oturttuk önümüze ve tepesinden, kulak üstlerinden ve ensesinden kırt kırt kestik, keserken de sevdik öptük ki gözlerini dört açmış korkuyla izlemekte olan Maya’ya motivasyon olsun (Bakınız: kardeş kıskançlığını lehinize çevirme yöntemleri). Lukas’ın keltoş kafa iki makas üç tarak darbesiyle biraz ayara geldikten sonra, açtık tv’yi oturttuk önüne Maya’yı ve ben dolunaya karşı uçlardan kırt kırt kestim. Ay nasıl kıydım bilmiyorum, nasıl bebek sarısı, nasıl minnoş.. Hepsi gitti. Yaz başı, belki açılır yine ama öyle açık bebek sarısı olmaz artık.. Olsun, belki daha gür çıkar, daha bol sayıda çıkar, bakarsın bir de dalga gelir.. Olmaz mı, valla olabilir, çocukluk saçlarıyla ergenlik ve sonrası hiç uymaz ya genelde.. Hormonlar falan heralde. Hatta bazıları bukle bukle saçlarım vardı, bir kestirmiş annem, hepsi gitmiş, saçları dümdüz olmuş derler – ki ben de buna şahit oldum, en yakın arkadaşımın 3 yaşındaki oğlunun aynen bu durum geçen sene başına geldi! “Bukleler küstü” denirmiş.. Aman dikkat diyeyim. Aramızda çocuklarının şahane bukleleri olan arkadaşlar var, onlar kendilerini bilirler :)

Benim saçlarım maşallah diyelim, güzeldir. Doğumlardan ve emzirmelerden sonra baya azaldı, devamlı topuz yapmaktan cansızlaştı falan ama hala da güzel. Kışın 3 günde bir, yazın her gün L’oreal ürünlerini (şampuan ve bakım kremi) kullanarak yıkıyorum, saç kurutma makinasını yaz kış kullanmıyorum çünkü doğal dalgalarım bildiğin Afrikalı hatunlar gibi kabarıyor ve temiz saça jöledir bakım ürünü diye kimyasal dayadıkları zımbırtılardır sürmüyorum, ıslakken geniş dişli kemik taraklarla tarayıp, havluya sarıp nemini aldıktan sonra kendi haline bırakarak kurutuyorum (ve dışarı da çıkıyorum, alışkın olduğumdan hiç ıslak saça bağlı soğuk algınlığı yaşamadım). İki haftada bir zaman bulursam Argan ya da Badem yağı içeren bir maske uyguluyorum, başka bir sırrım yok. Ben saç, cilt ve tırnak gibi uzuvların bakımının dıştan değil içten geldiğine inananlardanım yani düzgün beslenme ve bol su, en pahalı üründen fazla mucize yaratıyor. Saç için özellikle yağlı balıklar, badem ceviz gibi kuruyemişleri tüketmenizi öneririm. Tabii yılda en az 2 defa uçlardan en az 4cm kestirmek, fön ya da boya konusunda da çok cimri davranmak da çok önemli.

Kendime böyle davranırken, doğrusu Maya’ya çok başka davranıyorum. Mesela hava 30 derecenin altındaysa, banyodan sonra kurutma makinesi kullanıyorum çünkü ıslak saçla yatağa gitmesine ya da dışarı çıkmasına gönlüm razı gelmiyor. O da saçı berbat ediyor. Maske falan yapmıyorum, yaşı çok küçük diye düşünüyorum. Açıkcası düz ve ince saçları için ne yapabilirim, bizim ailede hiç böyle saç olmadığı için çok da bilmiyorum.. Belki siz doğal ya da kozmetik ürünü birşeyler önerirsiniz, yorumlarda?

Bu arada bu yazıyı yazdım, içerden bir bağırtı koptu. Gittim ki ne göreyim, pehlivan asılmış kızın saçına, öbürü de nasıl kurtulacağını bilememiş, kendini çekince birden.... Of elimdeki saç öbeğine bakın, resmen kızın kafa derisini yüzmüş pehlivan yaaa. O panikle "ay zaten üç tel saçı var, ne istedin zavallıdan?!" diyince ben, Maya'da "benim saçım az ve kısa" paranoyasına gark oldu, dünden beri ne zaman yerde bir tel saç görse "benim yine saçım döküldü, benim hiç saçım kalmayacak" diyip duruyor.. Kaş yaparken göz oymak'a geeeel..

9 Temmuz 2017 Pazar

Alman tipi yıl sonu müsameresi

Geçen hafta bizim yavrunun yıl sonu müsameresi vardı. İlk defa böyle bir yıl sonu müsameresi deneyimlediğim için ve genel anlamda çocukların sirk maymunu gibi sahne sanatlarının yakından uzaktan akrabası olmayan gösterilerde oynatılmasına uyuz olduğum için (hayır yanılıyorsunuz hiç bir gösteride premses olamamış kız kurusunun kıskançlığı değil, bilakis fazlasıyla başrollerde bulunmuş ve her sefer öncesinde midesi bulanıp kusmuş bir zavallı performans anksiyeteli çocuk olduğum için) karışık duygular içindeyim ve en iyisi yazayım, bir yerde dursun dedim. Alman tipi müsamere nasıl olur, buyrun okuyun..

Olaya baştan ayılamadım ben çünkü 4 hafta önceden çizilip kesilip boyanıp elime tutuşturulan davetiyede "yaz festivalimize bekliyoruz" yazıyordu ve ben de bir önceki "Mayıs Dansı" gibi birşey olacak diye düşünüp atmıştım davetiyeyi bir kenara. Fakat gün yaklaştıkça Maya tuhaf tuhaf davranışlar içine girmeye başladı, kendi kendine fısır fısır birşeyler söylerken göz göze geliyoruz "yaaaaağ bakmasanaaa" falan diyor, ayrıca öğretmeninden kesin talimat almış "kızım napıcaksınız yaz festivalinde?" diyene "söylemem sürpriiiz" diyor! 3-4 yaşlarındaki çocuklara tam 1 ay sır tutturdular bu Aleman mürebbiyeler yahu, nedir bu işin sırrı bilemiyorum çünkü ben denesem ağzında bakla 1 saniye bile ıslanmıyor! Aleman mürebbiye acaip bişey..

Neyse hakikaten sürpriz oldu, tek bildiğimiz çocuğumuzun şort ve tshirt giymesi gerektiği ve benim de köfte ile mozarella ve domates tabakları hazırlamam gerektiği (tabii o kadar da keko değilim, en azından konseptin bayraklı dağlı tepeli bişeyler olduğunu gidiş gelişte gördüklerimden anlayabildim ve köfteleri hamburger gibi lanse edip üstlerine de Maya'yla bayrak boyama dikme eylemine girdim hatta Maya "ama bizim bayrağımız vaaaar" diyip dehşetle ağzını eliyle kapadı daha fazla kaçırmamak için, ona da gül gül gül) Ama yine de cebren ve hile ile de olsa edinebildiğim tüm noktaları birleştiriyorum birleştiriyorum, bişey çıkmıyor, hakikaten merakla ve heyecanla (biraz da bizim cadı acaba performe edebilecek mi kaygısıyla) gittik..

Müsamerenin bu seneki konusu "Dünya Seyahati"ymiş ve her üç grup da kendi öğretmenleriyle piyes hazırlamışlar. Bizimkiler 3 ülke yaptılar, bizim kız İsviçre grubunda baş rolü kapmış (anası kılıklı ama kusmadı hatta bir duygu kırıntısı bile göstermeden görevini mükemmel şekilde icra etti, babası kılıklı). İşte bu yanda dağlara tırmanan özgür kız rollerinde Mayağnım, ay evet çok şirin.. O gizli gizli söylediği şarkı da "biz dünya çocuklarıyız lay lay lom" diye birşey çıktı, bizimkisi güzel ezberlemiş, hatta tüm çocuklar o kadar aşırı mükemmellerdi ki, bi an yüksek ve sert bir ses içimden DOYÇTEKNİĞK diye bağırayazdı. Fakat sanırım siz de anne baba olarak aynı kafayla "oha ya ben nası mükemmel bi çocuk yaratmışım" hissiyatı yaşıyorsunuzdur, sanırım müsamerede anne babalara pembe gözlük dağıtılıyor. Tabii sahnede olmayıp kusmadan kusmadan izleyen konumunda olmak da güzel bir his.. Bir an "yaşasın müsamereler" diye de düşünmedim değil..

Yani yine bir "anne olduktan sonra tükürdüğünü yalamak" durumuyla karşı karşıya kalmış bulunuyorum. Bu konudaki hislerim iyice karıştı. Bir yanım hala "ay yazık ya maymunlara" derken (bakınız yanda inek kostümlü arkadaşı "sağan" Bavyera kostümlü arkadaş) öbür yanım "mürvetini göremeyceğsek niye çocuk yaptık" diyor, öbür yanım (kaç yanım var ayol benim?) "aman işte kendileri de eğleniyor gibi gözüküyorlar, oyun oynar gibilet işte, o zaman sorun yok" diye omzumu pışpışlıyor. Tuhaf hisler..

Burdaki müsamereler hakikaten bir de çok imece sistemi, okulun bahçesinde yapılıyor, tüm dekor, süslemeler çocuklar ve öğretmenler tarafından hazırlanıyor, sonra velilerin getirdiği yemekler peçete üstünde yeniyor, orda da küçük kardeşler koşturuyor falan. Şimdiki durumu bilemeyeceğim ama bizim müsamereler böyle yazılı sözlü sınav falan gibi olurdu, özel yer kiralanırdı, herkese ezberlemeli falan bi rol biçilirdi ya da bedensel anlamda kuzey koreli çocuklar gibi bir performans beklenirdi, e o da beni çok gererdi. Bu ne bileyim bahçede toplandık iki kıvırttık falan gibi bişey oldu.

Finali de annebabasız yaptılar ama biz de çit arkasından gizli gizli izledik tabii..

Böyle hep birlikte anaokulunun arkasındaki çimenliğe yayılıp renkli renkli balonlar uçurdular gökyüzüne doğru, ipine de isimlerini ve okulun adresini yazmışlar, balonu konduğu yerde bulan olursa geri yazacakmış, "balonunuz Alpleri aştı, İtalya'da tatilde" falan diye... Hadi bakalım.. Komedi..

7 Temmuz 2017 Cuma

Çocuklu eve köpek girer mi, girmez mi?


Valla aklı olan köpek çocuklu eve girmez aslında ama garibanların diğer seçeneği barınak ya da sokak olunca, girmek durumunda kalıyorlar.. Şaka bir yana; ben çok isterdim çocuklarım köpekle büyüyebilsinler, çünkü ben köpeğimle büyüdüm. Fakat evimde köpek yok ve yakın zamanda da olmayacak çünkü köpeğimi ben çok travmatik bir şekilde kaybettim ve olayın üstünden bugün tam 12 sene geçmesine rağmen, şu an ondan başka bir köpeğe kalbimde yer açabilecek durumda değilim. Ne yazık ki, benim travmamdan çocuklarım da etkilenmek zorunda kaldılar..

Köpek, çocuk için bir nimet bence. Sadece alerjik hastalıklar ya da stres kaynaklı bazı psikolojik sorunlar artık araştırmalar tarafından da kanıtlandığı gibi daha az görülüyor diye değil, aynı zamanda yanında her zaman oyuna aç bir dost olduğu için, ondan hayatın nasıl bir ciddiyetle ve sevgiyle yaşandığını öğrenebilecekleri için ve tabii ki sorumluluk duygularının, merhametin ve karşılıksız sevginin gelişmesi için de çok önemli.. Bence çocuklu eve köpek girmeli..

Ama nasıl girmeli, hangi tür köpek girmeli? Bazı ırklar doğaları gereği daha yumuşak başlı, bazıları ise daha kavgacı ve dışa dönük olur, bir kere bu araştırılmalı. Sonra mesela büyük köpeklerin küçük köpeklere kıyasla ihtiyaç duydukları alan çok daha geniş, mümkünse evde bahçe olmalı, köpeğin günde en az 2, mümkünse 3 defa gezmeye çıkarılacağı, kendi ırkdaşlarıyla sosyalleşebileceği, siz tatile gittiğinizde gözünüz arkada kalmadan sevgiyle bakılabileceği alanlar ve kişileri olmalı. Köpeğin eve bir eşya gibi değil, onun da bir çocuk gibi aileye geleceği, onun da bazı alanlarda sizi çocuk gibi zorlayacağı, gelişim dönemleri ve ihtiyaçları olacağı, hastalandığında ve yaşlandığında çocuğunuz gibi bakıp üzüleceğiniz hatta iddia ediyorum, çocuğunuz gibi, çocuğunuz kadar seveceğiniz bir “can” olacağı unutulmamalı. Layıkıyla bakabilecekseniz, sabah akşam karda yağmurda karanlıkta, yorgunken uykusuzken bile en az 30’ar dk dolaştırabilecekseniz, gıdasına sağlığına temizliğine dikkat edecekseniz, ırkına uygun davranışlarının size ters geldiğinde ya da psikolojik / sosyal sorunları, davranış problemleri olduğunda onu anlamaya çalışacak, gerekli eğitimleri almasını sağlayacaksanız, ona gereken yaşam alanını yaratarak, kendini güvende ve evde hissetmesini sağlayacaksanız, kendinizi köpek bakımı, eğitimi konusunda bilgilendirebilecek ve bu işi layıkıyla yapabilecekseniz, bence çocuklu her eve bir köpek girmeli.. Köpek, kardeşten bile yakın bir dost olabiliyor bir çocuk için ama bakımı ve ihtiyaçları çocuğa değil, size kalacak, bunu da bilin..

Köpeğim Semo’nun anısına olsun bu yazı.. Onun o ıslak burnunu, kıvırcık saçlarını ve ona sarılıp uyumayı çok ama çok özledim.. Kimse yerini dolduramadı, dolduramaz be Semom.. Sen de, senin kendi "köpeğin" sandığın minnak muhabbet kuşumuz Can da berabersiniz o yemyeşil güzel yerde.. Biliyorum..

Köpek dışında kedim, kuşlarım, kaplumbağam, tavşanım, balıklarım hatta ipek böceklerim bile oldu ama köpek bambaşka türlü bir dost yahu.. Onun için “hayvan alınmalı mı?” yerine köpek konusunda yazmak istedim. Yoksa kedi de güzeldir, kuş da, tavşan da, balık da.. Layıkıyla bakmak kaydıyla, her evde hayvan olsa, hayvanlarla ve doğayla barışık büyüyebilse tüm çocuklar.. Sanki hayvan sevmeyen, hayvandan “iğrenip, korkan”, insanı da sevemez gibi geliyor bana..

4 Temmuz 2017 Salı

Kızımdan öğrendiklerim (3+ yaş)

Kızım benim en "Sıfırcı Melahat" öğretmenim! Kızım benim en "Gençler, komik bir şey varsa söyleyin, hep beraber gülelim" belletmenim! Kızım benim "Kitabın evde mi kaldı, peki kendini neden unutmadın?" altın topum. İlk sene neler öğrendim kızım senden, bak burada yazmışım, ikinci sene ise tam burada, üçüncü sene artık çekirgen oldum sanmıştım, dördüncü sene beni yine haksız çıkarttın. Artık 3 yaşındasın, bana öğrettiklerini ben de kitlelere öğreteyim:

- Kardeş sevgisi: Eşim de ben de tek çocuğuz, kardeş sevgisini bilmiyoruz. Bana hep işte anneni sevmek gibi, kıskançlığı bol bir "idare etme hali" gibi, başa gelen çekilir gibi gelmiştir bu "kardeş sevgisi" denen nane. Öyle değilmiş. Sarılıp öpüyor, az da mıncırıyorsun. Bazen sadece sana kızıyor olmayayım diye oğlana da mesela çok ağladı diye kızıyormuş gibi yapıyorum, hemen "ama anne o daha bebek, belki de karnı ağrıyor, ondan ağlıyor" diye onu savunuyorsun. Sen ki en küçük şeye car car bağırıp ağlayan zilli; hiç kıyamıyorsun, hiç kızamıyorsun kardeşine.. Kardeş sevgisi tam da bu olsa gerek.

- Evsiz prenses modası: Geçen seneye dek giydiğin pembe kıyafet, o da başkası tarafından hediye edilmiş olduğu için, bir elin parmaklarını geçmezdi. Bu senenin başında sende bir pembe aşkı başladı, tutabilene aşkolsun. Hem de çingene pembesi, 1 km öteden seçilebilen cart bir pembe. Midem kalkıyor çünkü pembe benim en neffffret ettiğim renktir. Ama yine de alıyorum, içinde kalmasın, bu yaşında engellersem, ergenlikte ya da 30'undan sonra pörtleyecek bir yerden nasılsa. Kızım sen bu pasaklı ananın neresinden çıktın böyle kokoş!?

- Elsa, bizi yaktın Elsa! Hepimizin derdi Karlar Kraliçesi Elsa. Elsa, Allahından bulasın Elsa! Buz gibi ülkende, karların arasında kısa kollularla gezilir mi Elsa! Hadi kolaysa gel 3 yaşındaki velete her sabah neden palto giymek zorunda olduğunu sen anlat Elsa! Ayrıca o herkeslere kızıp alıp başını kaçtığın dağlarda bağrına bağrına söylediğin şarkı da kulağımızdan gitmiyor Elsa. Koca koca insanlar bu şarkıyı mırıldanır haldeyiz, mahvettin bizi Elsa! O şarkıyı söylerken, saçını savurduğun ve yeni mavi elbiseni giyip kalçanı kıvıra kıvıra yürümen de ayrıca beni şok denizlerinde boğdu, seksi frijit prenses Elsa! Son olarak belirteyim, üzerinde senin resmin olan donlar dışında don giyilmiyor bu evde artık, donlara gelesice Elsa!

- Herkesin prenses olduğu yerde, sen arı ol yavrum: Vallahi gurur duydum seninle. Kıyafet balosuna tüm kızlar prenses kıyafetiyle giderken, sen Arı Maya oldun ve "aber natürliiiiich, benim adım Maya!" diye de kendini savundun. Özgüvenine kurban olduğuuuum!

- Hırs yapıp 54 parçalık puzzle'ı yapman: 3 yaşına dek puzzle ile ilgilenmedin hatta 3 yaş 3 aylık olana dek 4 parçalık puzzle bile yapamadın. İlgin ve yeteneğin yok dedik, üstüne düşmedik. Anaokulunda hırs yapmışsın, başka oyuncakla oynamamaya sabahtan akşama kadar puzzle yapmaya başlamışsın ve 1 haftanın sonunda 54 parçalık puzzle'ları yardımsız yapmaya başlamışsın! Bir de itiraf, anan hala 24'lükleri bile yapamıyor, "ahh anneeee, bak köşeden başlayacaksın" diye dalga geçiyorsun, bacaksız!

- Hani ben susamıyorum ya..: Çok ağlayıp kendini yerden yere vurduğun günlerden birinin sonunda, yatağa giderken bana "anne ben çok ağlıyorum ve susamıyorum ya.. o zaman sen bana biraz meyve suyu ver. o zaman susabiliyorum" dedin. Hmmm. Denemekte fayda var.

- İlk aşk: "Miki" bir süredir dilinden düşmüyor. Gittim baktım gürbüz, güleç bir oğlan. Güzel. Bence okey, 3 yaş zaten ilk aşk için pek uygun. Fakat bir sorun var; oğlanın adı "Miki" değil be kızım, "Niki" yahu (Nikolaus hatta), ilk aşkının adını bile yanlış öğrenmişsin, şaşkın!

- Yarın kalan hayatının ilk günü: Bu sıra sana çok iyi bir anne olamadığımı düşünüyorum, dertler bunalttı beni, enerjimi yitirdim, yorgunum. Dün yanına uzandım ve sana "bu sıralar hep yorgunum ve seninle fazla oynayamadım, bunun için özür dilerim ama seni çok seviyorum ve seninle oynamaktan çok zevk alıyorum, umarım daha fazla oynama şansımız olur yakında" dedim. Anlayacağını düşünmemiştim ve sen yanağımı okşayıp "merak etme anne, yarın daha iyi bir gün olacak" dedin.. Haklısın minik filozofum, bugün herşey berbat olabilir ama yarın bambaşka bir gün, yeni bir şans demek.. Haklısın.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Kendinizi iyi hissettirecek bir uğraş bulmak

Geçen gün, kişisel FB hesabımdan bir şarkı paylaştım. Şimdi bu yazıyı okurken bir yandan da dinleyin, şarkı şu:


Aslında önce melodisi çok hoşuma gitmişti ama sanırım bir sonraki dinleyişimde sözlerine de dikkat ettim ki, ne duyayım?! Şarkı tek başına çocuk büyüten hem de haftada 50 saat çalışan bir annenin durumu hakkında.. Kadıncağız bunalmış, eski çocuksuz günlerini anıyor. Bir yandan da dans ettiğinde kendi olabiliyor, falan. İçli içli bir durum, zaten Alman mantığı, sonunda kadın çocukları da kapıp dans ediyor, dışarı çıkıyor falan. Çözüm açık havada, hareketli olmakta diyor yani. Zaten o enerjiyi hareketi bulabilse, olayın özü o ama neyse..

Ama hepimiz her gün bir kaç dakika bile olsa bu duruma yakalanıyoruz, kimimiz dans ediyor, kimimiz başka birşeylere tutunup hayata devam ediyor, kimimiz de daha o birşeyleri bulamadığı için ya da o birşeyler aslında kendine zarar veren şeyler olduğu için (şekere çikolataya, sosyal medyaya abanmak ya da kendini ev temizliğine vermek falan gibi) mutsuz..

Ha şimdi gelelim bu işe yaradığını sandığımız ama aslında bize zarar veren uğraş ve alışkanlıklara.. Benimki itiraf edeyim, süte bisküvi bandırmak. Ya da genel anlamda şekerli birşeylerden enerji ummak. Sizinki belki evi şöyle dip köşe temizlemek. Allahın her günü kendime "büyük anaokuluna bırakılıp, küçük de uykuya dalınca, her işi bir köşeye atayım, azıcık kitabımı yazayım, azıcık Almanca çalışayım" diyorum, her gün diyorum bunu. Ama sonuç: o en kıymetli, günde sadece 2 defa maksimum 45dk bulabildiğim zaman diliminde ne yapıyorum?! Süte bisküvi banarak facebookta saçma sapan yorumlar yapmak, mutlaka beğenilmesi icab eden yoksa "ayıp" olacak bazı fotoğrafları beğenmek, maillerime bakmak ve en son da günlük haber kanallarını şöyle bir okuyup "üveeeeeeğ" diye car car carlayan alarmı kucaklamaya koşmak.. Bazen de bir tık daha "iyi" bir uğraş, mesela ev temizlemek!

Sonra karşıma şöyle bir makale çıktı. Özetle diyor ki: "ev işlerini paylaşın, paylaşırken de patronluk taslamayın yoksa karşınızdaki 'eeeh madem beceremiyorum o zaman yapmam, al kendin yap' der ve siz de hem gereksizce kafanızda yönetim meseleleriyle meşgul olursunuz hem yine bütün işler size kalır, hem de kimseye yaranamadığınız gibi bir de insanlara yetersizlik tohumları ekmekle kalırsınız". Valla katılmamak elde değil, bizzat başıma gelen bu yıllardır. Mesela BAP vururla "tüm mutfağı ince ince temizledim" dedi geçen gün, ay kulaklarıma inanamadım, çok sevindim. Fakat gözlerim, daha da inanamadı çünkü temizlenen mutfakta mesela çöp kutusu, mesela fırının altında hani her tür kırıntının biriktiği o kör nokta, mesela tencerelerde ben yokken kızartılmış yağların yapış yapışlığı olduğu gibi duruyor! Şimdi siz bana obsesif dediniz duydum ama ya ben böyle gördüm, bizim evde, ananemin evinde temizlik yapılınca, o ev misler gibi kokar. Belli bir standartta büyütüldüm yani şimdi evli ve çocuklu olunca da bu standardı korumak istiyorum çünkü evim, hayatımın büyük çoğunluğunun geçtiği mekan ve şöyle mis gibi ferah, havadar bir evde oturup bir bardak süte bisküvi banmanın keyfi bir başka oluyor (hahahaha kahve içmenin diyeceğimi sandınız dimiii, ah nerdeeee). Beni bilen bilir; çok titiz, obsesiflik düzeyinde temiz asla değilim ama pis ya da düzensiz, öğrenci evi gibi yerde yaşayabilen biri de değilim. Bence insanın evine bösterdiği özen ve sevgi, insanın kendine gösterdi bakım gibidir; ne aşırı boyalı süslü, ne pespaye, boşvermiş..

Ay neyse konu dağıldı ve "ayol ben ne mükemmel kadınım" ayarına geldi, halbuki demek istediğim, ev temizliğine abanmak da bir çözüm değil olacaktı. Bir de makalede uyuz olduğum nokta, "e evimizde beslediğimiz erkek bize yardım ediyor da daha ne umuyoruz, biraz standartlarmızı düşürelim beya" anafikri bana ters.. Bence erkekler kusura bakmasınlar ama bizden kendi standartlarımızı düşürmemizi beklemek yerine azıcık gözleriyle görüp kulaklarıyla dinleseler ve biraz neden o tencerenin yağlı yağlı konmaması gerektiğini öğrenseler ya!? Sonra annem teyzem hatta ananemin ruhu gelip bana "öğretemezsiiin, bunnar böle oliy, bırak hiç umursama sen arkasından kendi bildiğini uygula" diyorlar da, hem kollektif aile zamanımıza yazık (aynı işe iki kişi iki defa koşmasın bence de) hem ben uyuz oluyorum "geri toplama"ya, hem de her sefer BAP'tan "beni biğenmiyür müsün?" duymaktan illallah geldi.

Peki çözüm? Bence temizliği kendi özel zamanına değil, haftasonuna bırakmak ve kocaya çocukları yıkarak bu işi hızlı hızlı halletmek. Çünkü kendi özel zamanında temizlik yapmak, başlı başına hata. Haftasonları evde yatan koca kadar da sinir bozucu birşey yok (aslında var, bebek her saat başı uyandırırken horul horul uyumasına devam eden ve sabah yorgun kalkan koca!) o nedenle biraz "yavrularınla kaliteli zaman geçir" ayarı çekmek şahane çözüm. Hafta içleri de o 45dk'lık can anlarda ev işi ya da yapılMALI listesinden değil de, tamamen keyfinize uygun bir uğraş bulmak.. Belki süte bisküvi banmak.. Ve fakat neden gitmiyor bu 3kg diye de hayıflanmamak.. Ya da adam gibi totonu kaldırıp o zamanları kişisel kişise gelişime, ne bileyim spora, sanata, felseye, dile falan ayırabilmek.. Ama tamam son bi bisküvi banayım, bir de son olarak şu sevimli köpekciğin videosunu beğeneyim, söz ;p

28 Haziran 2017 Çarşamba

Çocuklarda yabancı cisim yutulması (olmazsa olmaz bir annelik klasiği)

"4 senedir bebek ve çocuk büyütme, annelik konularında akla gelen gelmeyen herşeyi yazıyorsun, daha ilk defa mı bu konuda yazdın, aklın neredeydi?" diyeceksiniz, haklısınız.. Zira 0-3 yaş arası çok sık rastlanan bir durumdur bu "boğaza yabancı cisim kaçması ya da yutulması". Ama benim başıma ikinci çocukta geldi, başına gelmeyince önemini de anlamıyor insan.

Maya gibi değil, bu Lukas ne bulsa ağzına atıyor. 6. ayda başladığımız BLW (kendi kendine yiyen çocuk yapmışlar) nin de etkisi var sanırım, gördüğü herşeyi "yer misin, yemez misin?" testine tabi tutuyor. Bir de ilk çocukta işim kolaydı, ufak parçalı oyuncak zaten yoktu ortamda. Yutulabilecek şeyleri çocuktan uzak tutmak kolaydı, ilgi devamlı onun üstündeydi, devamlı gözgöze dizdize bağlanma odaklı ebeveynlik (attachment parenting) halindeydik. Şu an bu halime totomla gülüyorum çünkü ikinci çocukta kitapların tamamını sobada yakma ve direkt mağara adamı ebeveynliğine bağlama kıvamına geldik. Haliyle gariban kendi kendine büyüyor.. Ortamda 4 yaşında bir abla olunca, etraf ufak hatta mikroskopik parçalı lego vs. kaynıyor. E adam oldu 9 aylık, hafiften başladı hareketlenmeye, etrafı incelemeye, kurcalamaya..

Bu yandaki fotoğrafta eksik parçayı bulunuz... Yaa, deneyimli anneler hemen buldu, resmen nöropsikolojik reaksiyon zamanı testi gibi birşey bu, annelik deneyimi arttıkça eksik parçayı bulma hızı da artıyor.. Dolayısıyla, evet orda eksik bir diş var ve ben bu tarağı Lukas'ın elinden kaptığımda (nerden ne zaman kapmış, onu valla ben de bilmiyorum ama gözüm pembe tarak kemiren bir çocuğa takılınca ben bir panik..) o diş orda mıydı, yoksa hep mi eksikti hatırlayamadım. Al sana mis gibi paranoya..

Neyse ki ilk çocuğum obsesif. Kibarcası: çok dikkatlidir teyzeleri, en ufak detayları bile kaydeden bir görsel hafızası var :P İlk defa obsesifliği işe yaradı, affetim be Maya kedi olalı bi fare tuttun, helal olsun dedim.. Maya çabuk gel dedim, bam bam bam koşarak geldi. Bu tarak hep mi böyleydi, yoksa bu diş şimdi mi düşmüş dedim, aldı eline tarağı Sherlock, inceledi ve "hayır hep böyleydi" dedi, döndü totosunu yürüdü gitti.

Tabii annelik bu, yine de güvenemiyor, hemen rahatlayamıyor insan. Aklıma türlü şeyler geliyor, oyuncağın içinden çıkan pili yutup, fark edilmediği için ölen çocuklar.. Yuttu sandığımız cismin boğaza takılması, soluk borusunu tıkayan fındık fıstıklar.. Öteyandan gereksiz evham yapıp çocuğu alıp doktora koşmak ve midesine laringoskopik tekniklerle göz attırmak falan da istemiyorum. Kıyamıyorum, totosundan çıkar heralde rahatlığına vakıf olmak istiyorum, üf.. İlk çocuğun gözlemciliğine güvenmek mi, güvenmemek mi derken.. aklıma geldiii: "bunun babası da tasarımcı beyaa". Tabii "koş Sevim, iki numara tarak dişi yuttu" şeklinde değil de, "ya bu tarağın dişi kopuk muydu böyle, yeni mi kopmuş?" şeklinde lanse ettim olayı, yoksa "sen oğluma bakamıyorsun" der kel kazım, neme lazım.. Cevap geldi: "ya evet o tarakta tek diş eksik ve maya ikide bir bu nedenle yakınıyor, sana hiç denk gelmedi mi?" dedi bizim bey... Ohhh. Bir rahat nefes aldım.

Şurada çok bilgilendirici bir video var. Özetle, bu durum başınıza gelirse ve emin olamazsanız, zaman geçirmeden doktora koşmak dışında yapılabilecek hiç bir şey yok.. Acil durumlarda ise, özellikle yemek borusuna kaçan cisimleri hemen Heimlich manevrası ile çıkarmaya çalışmak, çamaşır suyu gibi temizlik maddelerinin içilmesi durumunda kustutmaya çalışılmadan hemen bol soğuk su ya da süt içirilip (seyreltmek amaçlı) hastaneye koşulması, yanık ya da haşlanmalarda hemen en az 10dk soğuk suya tutularak hastaneye koşulması (asla yoğurt diş macunu sürülmez) ve özellikle yaz mevsimi de geldiği için boğulmalara karşı alınacak önlemler ve ilkyardım bilgilerimizi tekrar tazeleyelim.