27 Mart 2015 Cuma

Gündüz annesi (Tagesmutter)

Dün Maya'yı 3 yaşında yazdıracağımız yuvaya bakmaya gittik. Neden böyle acele ediyoruz, daha 1,5 yıl var derseniz; yaşadığımız şehirde ne yazık ki anaokullarına böyle erkenden başvurmanız ve sizin çocuğunuzun yaş ve cinsiyetine eş değer bir boşluk açılana dek sıranızı beklemeniz gerekiyor, ki bu da bazen gerçekten uzun ve meşakatli bir süreç olabiliyor çünkü anaokulları yaş ve cinsiyeti dengede tutmak adına bazen "bu dönem sadece 2 adet 36-42 ay arası, erkek çocuk alıyoruz" diyebiliyorlar. Böyle acaip bir sistem var "eşitlik"in hokunu çıkarmak adına. Bu anaokulu çok tatlı, bayıldım. Evimizin sadece iki ev yan tarafında, kocaman bir bahçesi, yüzme havuzu ve bebek saunası var (!!! evet varmış öyle bişey, bu küçük hanım ve beylerin totoları yumuşacık kalsın diye miymiş bilemedim ama). İnşallah olur ama sahibi de dedi, bu piyangonun bize çıkması çok zor çünkü yaşadığımız bölgede çocuk çok fazla.. Dua ettik inşallah bu olur diye ve diğer anaokullarından da randevu istedik tabii. Daha 1,5 senemiz var, sıkıldıkça hobi olarak çevredeki kreşleri tek tek geziyoruz.

Maya'yı anaokulundan önce kreşe vermeyi düşünmüyorum (nedenlerini şu yazıda çok iyi özetlemiş xlarge aile okuyun ve 3 yaş altı kreşten korkun). Ve ben yarı zamanlı çalışırken o da 3 yaşına dek evde benimle olsun, haftada 2-3 gün de oyun grubuna ve ben işe gidince babannesine gitsin diyorum. Ve fakat Maya'ya yetememeye başladık biz ailecek. Sadece onun gelişen bilişsel ve fiziksel yeteneklerine göre aktivite yaratmak ve maymun iştahına uygun olarak dakika başı değiştirmekten değil, aynı zamanda aşırı sosyal bir çocuk olduğu için ona uygun yaşta çocuklar (ve bana uygun kafada anneler) bulmakta da zorlanıyorum. Özellikle öğre uykusunu da es geçtiği günlerde akşama dek benim aşırı oynanmış beden ve ruhum iflas edecek hale geliyor. Babanne desen zaten haftada 1, taş çatlasa 2 sabah 9-11.30 arası bakabiliyor, e kadının da bir hayatı, kendi özel sosyal programları var, ona güvenerek çocuk yapmadık sonuçta. Bakıcı desen ciddi sıkıntı, ya 5 gün full time adam gibi biri oluyor (ve de benim maaşımın iki katı maaş istiyor) ya da 20 yaşında dil öğrenen ya da okuldan sonra (saati 10 euroya) gelebilen kızlar. Arada onları da çağırıp kocayla başbaşa night-out falan yapıyoruz ama devamlı bırakabileceğim biri yok. Açıkcası tek kişinin bakmasına güvenemiyorum da, yazmıştım nedenlerini burada. Dolayısıyla bakıcı işi yaş iş, saatlik bakıcı abla dışında düzenli bir bakıcı edinmem şu an hem maddi hem manevi açıdan imkansız. Tam zamanlı çalışsam maddi açıdan rahatlarım, en şükela kreşe gider üstüne de bir bakıcı çeker tabii Maya ama o zaman da ben mutlu olamam çünkü onun büyümesini bizzat görmek benim için şu an tam zamanlı kariyerden daha önemli.

İşte bu durumda, 3 yaşında anaokuluna başlayana dek önümde iki seçenek var. İlki şu anda da oyun grubuna gittiğimiz bir yer var, bunlar sadece 4 çocuk alıyorlar, tam Maya'nın yaşından 36 aylığa dek ve 4 çocuk 1 öğretmen. Neredeyse özel bakım gibi, bu içime siniyor aslında ama taaaa şehrin öbür ucunda, 3 saat kreş için 1 saat de yolda geçecek, hiç pratik değil. Hem de kuşluk diye bir porsiyon meyve dışında yemek vermiyorlar, bizim tüy siklet gündüz tek öğün brunch'çı biliyorsunuz..

İkinci seçenek de Tagesmutter yani "gündüz annesi". Burada bazı kadınlar (genellikle yaşlı tonton tipli teyzeler ya da çocuk gelişimi okumuş evden çalışan genç kadınlar ya da kendi çocuğu olan, evde onu büyütürken araya 2-3 çocuk daha sıkıştıran bildiğin uzman anneler) bu "gündüz annesi" denen mesleği icra ediyorlar. Bunlarla sen istediğin saat ve güne anlaşıyorsun, genellikle 7-10 euro arası saati ama bakıcıdan avantajı (ya da tek bakıcı ve birçok çocuk bir arada derseniz dez avantaj, bakış açısına göre, bence avantaj) tek çocuk olmuyor, hem sosyal bir ortam hem de yine özel bakım sayılır. Avantajı tabii ki eve çok yakın bir Tagesmutter bulursan yaşadın, biraz araştırdım birkaç tane kadın var aslında. Hatta birini dün parkta gizli gizli gözetledim, kendi çocuğuyla diğerlerini ayırmıyor gibi geldi uzaktan (yaşları 2-3 arası değişen 3 çocuk da ayrım gözetmeksizin 2 metrelik kaydırağın tepesinden sarkıyordu, ehüyyy).

Siz olsanız ne yapardınız? Ne yapsam? Evimin kadını çocuklarımın anası mı olsam, mesleğini yapan, ev dışında da üreten, aynı zamanda da çocuğuna yarı zamanlı bakmaya devam eden kadın mı olsam?

24 Mart 2015 Salı

Totoyu yırtarak başarmak

Biz Türkler totomuza çok derin bir saygı duyarız, dilimizde gerimize dair envai çeşit atasözü bulunur, bilirsiniz. Bunlardan ilk aklıma geleni ".ıçını yırttı"dır mesela ve bugün ağzı bozuk atalarımızın bu sözü boşuna etmediklerini öğrenmiş bulunuyorum. Kızım sonunda bağıra bağıra .ıçını yırttı ama bu sayede de inanılmaz bir başarıya imza attı.

Olay şöyle vuku buldu. Bak şimdi bir durakladım burada.. Ne zamandır kaka muhabbeti yapmıyoruz sizlerle yahu, en son Adam Cooper'da bırakmışız bu elzem, bu vazgeçilmez, bu her daim moda ebeveynlik konusunu. Oysa ki, tüm analar bilir, nerde iki ana bir araya gelse, orda muhabbet döner dolaşır .oka dayanır. Böyledir bu, değiştiremezsiniz. Analığın genetik şifrelerini kırmak öyle kolay değildir.. Daha geçen gün facebookta bir arkadaş, analar arası bir "sorun, derman bulun" sayfasında bebek kakası fotosu yükleyen şuursuzlardan dem vuruyordu. Halbuki her birimiz bebeğinin kakasını bir şekilde koklamış, yeri gelmiş mıncırmış, yeri gelmiş ayran delisi gibi ağzımızı açıp amatör amatör bez değiştirirken yakalandığımız fışkıran kaka gerçeği ile yüzleşmiş ve ne yazık ki bir miktar da tatmışızdır.. Tamam sosyal medyada içinden bulduğumuz boncukla selfie çekip paylaşmak aklımıza gelmez ama bize komaz öyle fotolar..

Velhasıl; yeni bir kaka konusuyla karşınızdayım işte. Bizim sevgi kelebeği tabii ki o parfüm kokulu totosundan sadece güller lavantalar çıkartmıyor, arada, mesela havuç, muz, patates gibi besinleri biraz fazla kaçırdığında, o şakayıklar, begonviller afedersiniz biraz kıvamlı kıvamlı oluyor. O noktada hemen mucizevi elma suyunu, ananası dayıyorum ama ben fark edene dek masum yavrum gerisinden bir Kaşıkçı Elması çıkartırcasına zorlanıyor tabii. Zorlandığını da tabii cümle aleme duyurması şart bu bebelerin, sanki bacağını kesiyorlar, öyle bir haykırma, öyle bir pıtır boncuk terleme, yazık tabii. Dün sonunda bağıra bağıra .ıçı yırttı, birkaç damla da kan geldi. Korktum ben tabii. Bu tip vukuatlar bizde klasik Pazar günleri yaşanır. Doktor da bulamayız. Klasik..

Pazartesi sabahın köründe, son 1 senedir peşinde koştuğumuz Dr. ŞÖT'ü aradım (ayol adamın adı bu, ben n'apayım). Dr. Şöt bizim sosyetik mahallenin 1 numaralı doktoru. Biz geçen seneden beri bu adamın bekleme listesindeyiz, bu medeni Avrupa memleketinde torpil ya da dayı gibi durumlar da olmadığı için (olsa daha beter bizim gibi dayısızlar için tabii), bir türlü asıl listeye yükselemiyoruz. Ve fekat, artık pazartesi sabahın 8'inde ben nasıl bir panikle, nasıl bir kırık Almanca ile, nasıl abartarak, kanser, basur gibi kelimelerin de üzerine basarak, ağlamaklı şekilde telefonda durumu anlattıysam, adam "30dk içinde gelin" demiş bulundu.

Süslendik gittik. İyi intiba bırakmak önemli tabii. Doktorun ofisine girdik. Doktor "buyrun neyiniz var" der demez, bizimki eliyle patpat gerisine vurup "popooooooo" diye bağırmasın mı....! Dakika bir, karizma sıfır. Ama Respectful Parenting tam puan!

Kıza Attachment parenting yanısıra Respectful Parenting de uyguluyorum bir süredir biliyorsunuz. Kurallardan biri de doktora gitmeden önce, olacakları çocuğa anlatmak, çocuğu bilişsel anlamda hazırlamak. Mesela aşıda falan çok işe yarıyor, tavsiye ederim. Ben yine başladım "şimdi doktora gidiyoruz, çünkü popodan kaka gelirken popo acıyor. Doktora poponu göstereceğiz, o da bize daha az acıması için ne yapacağımızı söyleyecek" dedim. Popo kelimesini biraz fazla kaçırmışım, o nedenle bizim kız doktoru görür görmez eliyle patpat poposuna vurup "popooooooooo" diye bağırmaya başladı. Evladım adamın bekleme listesinden asıl listeye yükselme adına iyi intiba bırakacaktık hani!?

Neyse çok şükür ne kansermiş, ne basurmuş, bir haftadır Kaşıkçı Elmasları üretirken azıcık zedelemiş atölyeyi. Ama her işte vardır bir hayır, doktora "ehem biz bir senedir bekleme listenizde bulunuyoruz, acaba mümkün müdür, hastanız olabilir miyiz artık?" dedim, "hayhay" deyiverdi! Maya'nın adamın yüzüne son perdeden "popoooooo" diye bağırmasındaki sevimlilik mi, azimle bağıra bağıra sonunda .ıçını yırtmış olmanın başarısı mı bilmem ama, 1 senelik bekleyiş ve azmin sonunda, mahallenin 1 numaralı doktorunun özel hastası olduk yaw! Oley! Yaşasın Dr. ŞÖT!

Totoya dönersek; 4cm çapındaki kakalar yumuşak olsa dahi normal değilmiş, kabızlık var demekmiş (e heralde yuh yani dediniz di mi, ama ben bilmiyordum yahu, Allaha şükür hayat bana Maya'dan önce çocuk kakası göstermemişti, ne bileyim çocuk kakası nasıl olur, olmalı vs...) Tedavisi de bol bol su, lifli gıda ve zorlanan bölgeye azıcık krem sürmekmiş.

18 Mart 2015 Çarşamba

Çılgın kadın, buyrun beniim? (Çekiliş var!)

"Aşk böceği ve mükemmel anne nasıl oldum, siz de olun ya da sinirden çatlayın" temalı son yazılarımdan sonra bir silkelenmek ve kendime gelmek adına, biraz da gerçekleri yazalım. Görünen bana bile batıyor; o ne be Afrika'dan Seyşellere uzanmışız, aman öyle aşıkmışız ki daş gibi adam koltukta yanımızda şarap yudumlarken bile gönlümüz hoplamamış, ay çocuğumuz minnoşumuz bitanemiz süperzeka ve güzel davranış küpüymüş. O kim be? O bensem, bu kim?

En hasından PMS (adet öncesi sendromu) diyeceğim, değil. Bahar çarpması diyeceğim, bahar kim, yok öyle biri bu coğrafyada. Belki de tatilin verdiği pozitiflik sonunda bitti, normale dönüyorum. Ne oluyor bilmiyorum ama fena sıkkınım, aklıma çeşitli çılgın düşünceler geliyor. Dünkü yazımdan sonra, (hanginizin nazarı değdi zilliler bilmiyorum ama) akşam eve gelen kocayla birbirimize girdik. Kendisini boşayıp, huysuz kızını da aynen kendisine kakışlayıp, eşek gözlü B. ile, o olmazsa C. ile D. ile (alfabede harf çoook) kaçmaya niyetliyim şu an. Tabii ki evlenmeden, çocuk da yapmadan, kimseyi de sallamadan, özgür aşk yaşamayı düşünüyorum bundan sonraki hayatımda.. Belki Nepal'e yerleşirim, ineğe tapar, ot çiçek yerim. Böyle çılgın düşünceler içindeyim. Lütfen gülmeyiniz.

Şu sıra koca değil bana erkek demeyin, hepsini mekiğe koyup uzaya yollasınlar, 21 Mart'ta yaşanacak güneş tutulmasında selfie çekip kör olasıcalar (yapmayın ha siz, doğruymuş bu iş, uzmanlar uyarıyor)! Bana çocuk da demeyin ha, valla bugün (sanki hergün çıkarmıyormuş gibi) ekstradan canımı çıkardı, anamdan emdiğim süt burnumdan geldi, yatmak bilmedi, durmak bilmedi, bağıra bağıra sesi kısıldı, öfkeden morarmış halde uyudu akşam 4'te, 15dk., sonra aynı şekilde devam. En son ben yerde yatıyor, kendisi de sırtımda zıplamacılık oynuyordu. O noktadan sonrasını hatırlamıyorum.

Bu ahval ve şerait içinde tek bir umut ışığım var, sizler! İçimdeki yazar olamamışlık hüznünü sizlerle aşıyor, 2,5 sene önce kendim yazar kendim okurken, artık sizlerle bir güruh halinde yorumlaşıyor, birbir deneyimlerimizden faydalanıyor ve vallahi billahi şu annelik maratonunda aklımı kaçırmamamın tek nedeni olan sizleri çok seviyorum. Facebookta 1000, twitterda 700, blog takipte 150 ve g+'ta 170 kişiyi bulmak üzereyiz, okuyucu sayısı 100000'leri bulan blog yazarları var ve başarı aslında popüler olmakla, rakamlarla ilişkili değil, biliyorum ama yine de benim için çok büyük bir başarı bu. Özellikle de reklam almayan, her bir üyesini tamamen samimi, alınterli yollardan kazanan bir blog için.. Çok gururlandım, sevindim. Var olun!

Bu heyecan içinde daha önce hiç denemediğim, nasıl çalıştığını da pek bilmediğim bir işe kalkışmış bulunuyorum, çekiliş! :) 3 ufak 1 büyük hediyem olacak. facebooktan 1000., twitterdan 700., g+'tan 170. kişiye birer ufak hediye, bu yazıya Mart ayı sonuna dek yorum bırakan ve bloğu takip eden bir okuyucuma, büyük demesek de (alçakgönüllü olalım ayol, araba vermiyoruz sonuçta) orta boy bir hediye gelecek! Kazanan kişinin çocuğunun olması tercihim tabii ama çocuğu yoksa da bizzat kendisine uygun bir hediye yollayacağım. Orta boy hediyeyi kapmak için yapmanız gereken sadece şu sağdaki "izleyiciler" (bu siteyi takip edin) kısmına üye olmak ve bu yazıya yorum bırakmak :) gerisini ben hallediciyyym (yorumcuların isimlerini torbaya atıp tombala yapma ve etik olması açısından bunuvideoya çekip paylaşma niyetindeyim. Böyle mi yapılıyordu bu işler emin değilim ama haydi bakalım). Sevindirin bu garibi, sevindirsin sizi - vapurda abilerim ablalarım diye ıvır zıvır satan çocuklara dönmeden kaçtım ben, eyvallah!

17 Mart 2015 Salı

Eşinize ne kadar güveniyorsunuz?

Haftasonu eşimin en yakın arkadaşının ev ıslatma partisi vardı. Bu yeni bir eve taşınan çiftin, taşınma ve yerleşme biter bitmez, dizi dizi atıştırmalıklar ve içecekler hazırlayıp tüm dostlarını eve doldurup şen şakrak felekten bir gece çaldığı ve bu vesileyle de evin "yeni"likten çıkıp içine "yaşanmışlık"ın girdiği ve dolayısıyla "yuva"ya döndüğü bir kutlama. Ben çok seviyorum; gerçekten de evin neşesi, canlılığı bu kutlamayla başlıyor. Neyse aldık hediyemizi gittik. Hoş bir gece oldu. Saatlerimiz 22.00'ı vurunca bizim külkedisinin yatak zamanı geldiği için (bana göre tabii, kendisine bıraksak 12'den önce uyumaz), bakıcı niyetine kullandığımız ama çocuğu yatırma işine kat-i surette yanaşmayan babanneyi delirtmeden eve ulaşma amacıyla ben kalktım, eşim partiye kaldığı yerden devam etti. Bizde böyle; eşlerden biri evde çocuğu uyutuyor diğeri ateşli gece alemlerine akıyor. Evliliğimizi ve yetişkin hayattaki akıl sağlığımızı bu şekilde birbirimizden ve çocuktan ayrı zamanlar geçirme alışkanlığımıza borçluyuz.

Bu arada eşimin bir başka yakın erkek arkadaşı, benim Avustralya'daki ilk evliliğimden (ayol bilmiyor musunuz, tam üç evlilik yaptım ben... ama aynı adamla hehehe) nikah şahidim B. de 3 saat uzaklıktan gelmiş, bu haftasonu bizde kalıyor. O da dedi "ben de yoruldum, burda kalmayayım, ben de seninle eve geleyim". Geldik eve biz. Eşimin elf annesiyle kucaklaştık, kendisini evine yolladık, hacı yatmaz bücürü yatırdık bin zahmet, kendimize de birer beyaz şarap alıp koltuğa kıvrıldık, ooooh konu konuyu açtı, aşk, evlilik, çocuk derken sohbetin ve de şarabın dibini bulduk.

Ha şimdi duralım burada.

Adamı gece alemlerine yalnız başına salıyorum (ve ortamda benden 358 yaş ve 67 beden küçük, doğal fıstık, doğal sarışın dolu) bu biiiiir.
Adam beni arkadaşı olan bir erkekle bir başıma eve yolluyor, bu ikii.
Kayınvalide beni ve arkadaşım olan bu erkeği içeri buyur ediyor, bizleri öpüyor, yüzünde bir şaşkınlık, dilinde bir soru işareti, gökten beleş düşmüş "geline giydirme" şansı falan demeden direkt evine geçiyor, bu üüüç.
Geç saatte eve gelen koca bizi ortamda şaraplar açılmış, koltuğa yayılmış, aşk meşk konularına dalmış buluyor bu da dööört.

Bu noktada, evlilikte güven meselesine bir el atalım hadi. Aslında bundan önce, çocuktan sonra evlilik değişir mi, tutku biter mi, insanın gözü evliyken başkasına kayar mı ve hatta bir erkekle kadın sadece arkadaş olabilir mi gibi meseleler de var ama onları bir çırpıda geçip asıl konu olan iki insan arasındaki güvene gelelim bence. Eşim hoş bir adam (keltoş ama hoş) ben de alçakgönüllülük batsın, sanırım pek de fena değilim. Bu B. de hayli hayli hoş bir adam. Üstelik biz eşimle bir çok noktada çok farklı düşünürken, bu B. ile ben her ama her konuda %100 aynı fikirdeyiz. Lakin bırak bir hamle, niyet bile olmuyor. Neden?

Evliysen, yani daha doğrusu evlilik bir sembol bence, uzun ya da kısa, değer ve emek verdiğin bir ilişki içindeysen.. Gerçekten önem veriyorsan.. Sana önem verildiğini hissediyorsan.. Salmıyorsun. İstemiyorsun. İçinden gelmiyor. Kalbin bile hoplamıyor. Başkası kalbini hoplatsın istemiyorsun. Dahası "başkası" seni ilgilendirmiyor, "daha iyisi" olasılığını bile düşünmüyorsun hatta umrunda değil. Tuhaf ama ben yolda başka adamları fark etmez olmuşum (çok yakın bir arkadaşım uyardı "ay Ö.A.cım, seninle de yürümenin hiç keyfi kalmamış yaa, saat 12 yönündeki adama bak diyorum, haa nerde saat 12 mi olmuş diyip kafanı eğiyorsun" dedi). Böyle hissedince de başka bir boyuta giriyorsun, bu da sanırım içinden dışına yansıyor. Benim eşime baktığımda, onun bana baktığında gördüğü şey bu (ha ilerde memeler sarkınca, eşim göbekten ayakkabı bağcığını bağlayamaz hale gelince, bu B. abimiz taş gibi kalmaya, eşimin çevresindeki kadınların yaşı devamlı küçülmeye ve balkonları devamlı büyümeye devam edince ne olur bilemem tabii hahaha) Yani büyük konuşmamak, asla asla dememek lazım o kesin, ama şu an için aldatmam ve de aldatılmam gibime geliyor.. Nedeni de; karşılıklı güven ve sevgiye doymak.

Nasıl sağlanır derseniz.. Şunu öğrendim, şunu söylerim: açık sözlülükle, ilişkinizde hoşlandığınız ve hoşlanmadığınız şeyleri tartışarak, yatağa küs gitmeyerek, birbirinize mesafe bırakarak, devamlı dipdibe olmayıp nefes aldırarak, "biz artık evlendik"e güvenip kendinizi salmayarak, ilişkiye heyecan getirecek yenilikleri araştırıp deneyerek, birbirinizi hayat boyu öğrenmeye, heyecan içinde yeniden ve yeniden tanımaya çalışarak ve de özellikle çocuktan sonra adamı damızlıkmış gibi ikinci plana atmayarak, kadını sadece anne ya da eş sıfatıyla değil "kadın" ve "insan" sıfatıyla da görerek.

15 Mart 2015 Pazar

Senin annen bir salaktı yavrum - ikinci senemiz

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam. Çocuğum seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

Listeyi yediğim her nane ile birlikte devamlı güncelliyorum, akıllanana dek de yazmaya devam edeceğim! Başlık fikrini güzel anne Yeliz'den izin alarak kullanıyorum, sağolsun yüce gönüllülük etti, paylaştı, emeğe saygı lütfen.

14 Mart, houdini: Kapı kollarına uzanıp açmaya başladığını tuvaletteyken ve klozetin tam karşısında, salonda oturan üç misafirle gözgöze gelince mi öğrenmem gerekiyordu, ey houdini?

6 Şubat 2015, mosa: Üç gündür tam 06.10'da "mosa mosa mosa mosaaaaa" diye haykırarak uyanıyorsun, yatışman 10 dakika sürüyor. Mama desem değil, wasser desem değil, monster zaten ne bilmiyorsun, hiç değil. Delirmek üzereyim, hangi dilde, ne bu mosa? Acilen mosa almamız, yapmamız ya da mosadan uzak durmamız lazım anlıyorum ama ne bu mosaaaaa?

19 Ocak 2015, baykuş anne: Sen 2,5 seneye yakın hamilelikti, emzirmeydi derken kahvenin tadını unut, sonra siftahı 1/3 kahve, 1/3 sıcak su, 1/3 süt ne olacak canım diyerek yap, tam 36 saat uyku tutmasın! Bir de sabah 7 akşam 9 tıfıl mesaisi var ki, tadından yenmesin. Kahvelere gelesice anan bir daha kahve içer mi, tövbeeee! Daha bunun bir de yarım bardak şarap versiyonu var ya, ona hiç girmiyorum, halim duman, akıllara zarar..

3 Aralık 2014, dondan toka: Süslü pakizem; bu ay üzerine bir kız çocuğu halleri geldi senin. Bir edalar, bir saç savurmalar, bir aynaya gidip kendine baştan ayağa bakmalar derken.. Babanın iş arkadaşlarıyla yediğimiz yemeğin orta yerinde, içerde tek başına mutlu mutlu oynadığın "çekmeceleri karıştırma oyunu"ndan, yanımıza kahkahalar atarak ve başında kafana bant diye taktığın annenin VS dantelli ve şükela string donuyla gelmeyeydin iyiydi. Demek ki elalemin çekmece kilidi kullanmasında varmış bir keramet.


4 Kasım 2014, kayıp yapraklar: Çamurlu ve mutlu domuzcuğum; tüm hafta gezdim sana en su geçirmez tulumu, en yaprak kümelerine balıklama dalası lastik botları bulayım diye. Buldum, aldım, seni astronot gibi giydirdim, doğaya saldım.. Temizlik ve düzen takıntılı bu "1.dünya ülkesi"nde her pazartesi doğanın "temizlenip düzenleneceğini" ve geçen haftadan beri ikimizin de hayallerini süsleyen o küme küme kuru yaprakların yok olacağını nerden bileyim?! Elimizde kova ve tırmık, yapraksız ve çamursuz doğada kalakaldık.

20 Ekim 2014, çikolatalı spagetti: Börtü böcek sevdalım; sonbaharın yağmur sonrası yere dökülen rengarenk yapraklarının üstlerini süsleyen "çikolatalı spagetti"lerini sevdiğin kadar, ananın havuçlu domatesli spagettisini sevseydin keşke. Sözün bittiği nokta burası.

25 Eylül 2014, Oktoberfest: Partilerin aranılan kuşu; bira festivalinde ben hala emzirdiğim sense hala emdiğin için, bu sene de bira içemiyoruz kızım. Bu demek değildir ki, kucağında oturduğun babanın birasına hamle et, masaya dök ve biz peçete ararken dilini masaya dayayıp şap şap bira iç. Olmaz. Bi de üstüne geğir. Ayıp.

10 Ağustos 2014, kaydırağın basamakları: Tazmanya canavarım; son bir aydır artık yürümek demode oldu senin için, her yere koşar adım gidiyorsun. Ama basamak tırmanamadığın ve inemediğin için, anan seni salmış çayıra mevlam kayıra, park ve bahçelerde göz ucuyla seni izleyerek kitap okuyor, laklak ediyor, keyif yapıyordu. Ha artık onu yapamıyor işte. Dün seni kaşla göz arasında kaydırağın tepesinde buldum! Halkı selamlıyor, tebaa'nın aferin ve el şakşaklamasını bekliyordun, doğal olarak. Kendi başına 5 dik basamağı hangi arada tırmandın, benim gözler faltaşı gibi sana koştuğumu görünce kendini nasıl o kaydıraktan attın, kaydın ve toto üstü kuma saplandın?! Sanki "bi dahaaaaa" derken aslında "işte beni koruyan melekler orda" der gibi gökleri işaret ettin bana. Bu oyun parkından sen sağ ben selamet çıkabilirsek bu yaz..


14 Temmuz 2014, havalandık ve konduk: Oyun parklarının aranan şahsiyeti, salıncak sevdalısı uçan kazım; annenin totosu hala o salıncaklara sığabiliyor ama tek eliyle kucağında kıpır kıpır sözde oturan seni, diğer eliyle salıncağın demirini tutarken aniden havalanan bedenlerimiz havada bir kuğu gibi süzülüp yere bir fil gibi çakılınca, meselenin o totonun küçüklüğü değil hava yastıklarının önemi olduğunu öğrendi senin şu salak annen. Neyseki zemin kum, toto yastık, sen de göbeğime konuverdin.

Temmuz başı 2014, şeker de sanmış ilacı: Meraklı meloşum, gözüpek kemirgenim; ananın canına mı susadın evladım? Neden çekmeceleri açıp içini boşalttığın ve çekmecenin içine girip bana "gel, gel" diye el salladığın yetmiyor, illa ki her şeyi kemirmek ve şu sıra hepimizi delirterek çıkmakta olan teee azılarını kaşımak istiyorsun? Yevrum o kondomu kemirme, kemirdiysen de yerine geri koyma, bunlar hassas zımbırtılar, mazallah ananın başına çorap örülebilir ucuna köşesine bir delik açsan. Salak annen bu vesileyle çekmeceleri boşaltmayı ve şevk anlarında kullanılacak muhteviyatı dolap tepelerine kaldırmayı ve kaldırdığı yeri unutmayı, romantizmin içine etmeyi ve daha başka türlü evli insan hallerini de öğrendi, hayırlı olsun.

13 Haziran 2014, tuvalet paniği: Çamaşır makinası sevdalım; bu sıra iyice ayaklandın, banyoya gidip gidip çamaşır makinasına olan aşkını dile getirmek için yanıp tutuşuyorsun. Kaşla göz arasında seni çamaşır makinasının kapağını açmış ve içine girmiş bulduğum yetmiyor, bir de kapının arkasına oturup kapı açılmayınca panik çığlıkları atıyorsun. Anan hala seni özgürlüğe saldığında şu kapıların arkasında durmamayı öğrenemedi ama, sevgili "Yevvvrum" bari sen biraz akıllan, kapının az gerisine otur, anan gibi salak olma, lütfen.

14 Mart 2015 Cumartesi

Kızımdan öğrendiklerim (1+ yaş)

İlk 12 ayda öğrendiklerim azmış bile, bakın buradan okuyun. Geldik yaşamın 2. senesine, Maya 2 yaşına varmadan ondan ve ona annelik yaparken neler öğrendim neler, mercimekli köfteler! (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Mart: Öğrendim ki, tek dilli çocuk kolay, çift dilli çocuk azıcık zahmet, üç dilli çocuk muhteşem birşeymiş. İyi ki "yaşıtlarına göre geç kalıyor konuşması eyvah" diye paniklediğim anda vazgeçmemişim. Verdiğim emeğin o bal gibi tatlı meyvelerini minik minik toplamaya başladık bile. Hele o "Mamaaaa, AG!" (mommy, hug me / anne, kucaklaşalım) yok mu o AG, içimizi eritiyorsun!

Şubat: Bebekle Afrika'da safari? Olabiliyormuş. Hem de pek keyifli olabiliyormuş. Öğrendim!

Ocak: 19 ay emzirebilmeye, hala ağzının köşesinden bembeyaz akan süte şükretmek kadar, emzirmeyi sen sağ ben selamet, herhangi bir sorun ya da travma yaşamadan bitirebilmeye de şükredilebileceğini öğrendim. Ha bir de 19 ay emzirdikten sonra memelerin hiç de sarkmadığını, pörsümediğini, hamilelik öncesi aynı bedene geri döndüğünü de öğrendim.

Aralık: Her ağladığında yanına koştum, kucakladım, kendi duygularıma rağmen (bazen dayanamayacak kadar bunaldığımda, yorgun ve moralsiz olduğumda bile) seni rahatlatmaya çalıştım. Akıntıya karşı kürek çektiğimi, bu ağlamaların bitmeyeceğini çok düşündüm. Bitmedi de. Hala ağlıyorsun, hala kucak istiyorsun, hala çok zorluyorsun. AMA diğer çocuklarla bir aradayken bakıyorum da, elindeki oyuncağı başkasına veren, diğer çocuklar dövüşürken ağlayana cici yapan, duygularını yerinde ve doğru gösteren bir küçük insan olmuşsun sen! Demek ki doğruymuş, nasıl davranırsan, onun meyvesini alırmışsın. Sabreden kazanırmış, büyük resmi görebilmek zaman alırmış. Ben yine yanındayım; korktuğunda, sinirlendiğinde, olumsuz duygular yaşadığında (ki bunların hepsi sen büyürken çokça olacak, öğrendim artık).

Kasım: 16 aylık anneliğin sonunda, klinik psikolog olarak danışanlarıma önerdiğim birşeyi İLK defa kendim de uygulamayı başardım. Kızım tam 30 dakika süren ilk öfke nöbetini geçirdi, kendini yerlere attı, ayaklarını tepe tepe, parkeleri yumruklaya yumruklaya ağladı. Ben de yanında sakince oturdum, bekledim, bekledim, bekledim ve sustuğunda onu kucağıma alıp öpüp okşadım ve sinirlenmesinin normal olduğunu ama bu şekilde yerde tepinmenin istediğini yapmamı sağlamayacağını da gördüğünü anlattım. Demek ki neymiş, başkasına söylemek kolay, kendin uygulamak zor ama imkansız da değilmiş. (Merhaba ilk öfke krizi, ilksin ve biraz erken başladın ama son değilsin, di mi? Dur bakalım öfke yönetimini nasıl öğreteceğiz / öğreneceğiz..)

Ekim: Şu hayatta 3 tür acı olduğunu öğrendim; fiziksel acı, psikolojik acı ve yerde duran lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı.. Evet.

Eylül: Evde ve çevrede çocuk da olmayınca, üzerinden 25 sene geçse bile bazı şarkıların, masalların, oyunların ve sıkılmaya birebir aktivitelerin "ihtiyaç anında" aniden ve kusursuz bir şekilde hatırlayabildiğini öğrendim. Ve ayrıca SOMbaharın rengarenk yaprakları içinde ve su birikintilerinde hoplayıp zıplamanın (ve 'yaşasın kirlenmek'in) sadece tıfıllar için değil, anneler için de süper keyifli olduğunu, ha bir de at kestanelerinin yabani ve acı olduğunu, yenmeyeceğini, yenirse feci cırcır olunacağını öğrendim.

Ağustos: Dördü birden çıkmaya azmeden köpek dişlerine artık resmen köpoğlu köpek denebileceğini ve daha önce çıkan azılardan bile daha fazla, tüm aileyi tam 1 ay gece gündüz süründürebileceğini, bu vesileyle de günde 1 saat uykuyla 1 ay hayatta kalabildiğimi öğrendim ve hemen akabinde "acaba bir mama fight club'mı kursak be Tyler Durden'cığım?" diye sordum içimdeki diğer kişiliğime, henüz gaipten cevap alamadım, beklemedeyim (özetle: hayatta ama yorgunluktan tırlatmış haldeyim).

Temmuz: Anne sütünün çok enteresan bir şey olduğunu, sen ne kadar vermek istersen o kadar nazlandığını, sen ne kadar kesmek istersen o kadar coştuğunu, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını ve "1 yaşından sonra keserim canım, ne o öyle, oyundan gelip anneeeeağ memeeeğ'mi diyecek yoksa eşek sıpası hahahaha" demeçlerimin bana aynen yalatılacağını ve bebeği memeden kesememenin ne tuhaf bir psikoloji olduğunu öğrendim ve montofonluğa kaldığım yerden devam ettim (ben de merak ediyorum bu hikayenin sonu ne zaman ve nasıl bitecek!?)

Haziran: Ayaklarımı aça aça yürürsem, onu ellerinden tutup yürütürken belimin daha az ağrıdığını, neyse ki bu abuk vaziyetin fazla uzamadan yerini pıtır pıtır yürümeye ve hemen akabinde koşmaya(!?) bıraktığını, "yürüyünce işin daha zor, devamlı peşinde dolanacaksın" diyenlerin saçmaladığını, aksine yürüyen çocuğun anneye "oh be!" dedirttiğini, bu sayede istediği yere giden, istediği bıcırıklığı yapabilen bebeğin de rahatladığını veeee düşmelere, çarpmalara karşı en mütiş buluşun içinde Lanolin maddesi bulunan Lansinoh meme ucu çatlak kremi olduğunu, cepte devamlı taşınması gerektiğini öğrendim.

12 Mart 2015 Perşembe

Dövmek, sövmek yerine sakin kalabilmek

Bir önceki yazımda anlattığım gibi, benimki de dahil tüm tıfıllar bu günlerde yaşları, nöropsikolojik gelişimleri gereği ve oyun grubundaki diğer çocukları izleyerek sosyal ve asosyal davranışları öğrenmeye başladıkları için, "2 yaş krizi" diye de bilinen, kendilerini yerden yere atıp tutturmalı bas bas bağırmalı tepinmelere başladılar. Nedenlerini ve çözümlerini bir önceki yazımda ele almıştım.

Bu yazımda ise çocuktan gelen öfke nöbetlerine karşı, anne baba veya bakıcının olumsuz düşünce ve tepkilerini nasıl kontrol altında tutabileceğini ele alacağım.

Gittiğim oyun gruplarından birinde ikizleri olan bir anne var ve oğlan olan çok agresif. Kadını tekmeliyor, ısırıyor, diğer çocuklara karşı da saldırgan. Fakat dikkat ediyorum kadını ne zaman ısırsa kadın çok ciddi tepkiler veriyor, bağırıyor ve çocuğu 30cm'den kucağından yere fırlattığına dahi şahit oldum! Çocuğa fiziksel zarar gelecek bir davranış değildi dolayısıyla direkt uyarılacak, toplumsal bazda önlem alınacak bir durum da yoktu ama psikolojik anlamda çocuğa çok zararı olduğu da kesin. Üstelik bir de kız olan ikizine sarılıp "bak o beni hiç ısırmıyor" demez mi! Ben kendim utandım ve üzüldüm bu kadın adına.. Zavallı minikler.. Buradaki genel anlayış bu tip öfkeli, saldırgan çocukların ailelerine de karış(a)mamak yönünde. Yani parkta falan bir çocuk gelip başka çocuğa vurduğunda ya da bir oyuncak için kavga edildiğinde anneler genellikle hiç karışmıyorlar. Çocukların problemi kendi aralarında çözmeleri esasmış.. Ben tabii ki biri çocuğuma zarar verecek olsa hiç durmam kaplan kesilirim ama oyuncak kavgaları, oyun sırasında zorbalık gibi durumlarda ben de çocukların kendi aralarına girmeme, müdahale etmeme yanlısıyım. Hayatta her zaman anne olmayacak yanında (bizim kültürde belki de bu nedenle "dayısı olan yaşadı" anlayışı bu kadar baskın). Ama dediğim gibi, fiziksel, sosyal ve psikolojik zarar görme / verme noktasına gelmemeli, getirilmemeli bu iş, yoksa müsamahakarlık değil, çocuk istismarı olur. Kıssadan hisse: Ne ekersen onu biçiyorsun çocuk yetiştirirken...

Maya henüz öfkesini ısırma, vurma, itme gibi dışa vurum davranışlarıyla göstermedi ama olabilir de, ben bundan korkmuyorum ve sakin halimi koruyabildiğim sürece, bir şekilde bunların da kontrolünü sağlayacağımı biliyorum. Dediğim gibi, işin sırrı çocuğun negatif duyguları olduğunu kabul etmek ve bunları ölçülü ve kabul edilebilir şekillerde yaşamasına izin vermek. Bu duyguları ona açıklarsanız (evet şu an sinirlisin, o nedenle yere yatıp tepiniyorsun ama birazdan sakinleştiğinde ben yanında olacağım ve izin verirsen sana sarılıp sakinleşmene yardım edeceğim) ve doğru davranış kalıplarını sabırla, tutarlılıkla ve kendi olumsuz duygularınızın öne geçmesine izin vermeden öğretirseniz; bu yaş dönemi için çok normal olan bu "anormal" davranışlar da zamanla yerini doğru davranışlara bırakıyor. Klinikte çalıştığım davranım problemli çocukların tamamında böyle oldu bu.

Fakat her zaman sakinliğimi korumam söz konusu olmuyor tabii. Mesela dün akşam eve gelen eşim beni kendimi mutfağa kapatmış hüngür hüngür ağlarken, Maya'yı da mutfak kapısını yumruklayarak "mamaağğğ" diye yarı çıldırmış halde böğürürken buldu. Aslında bu durum sadece 2 dakikadır sürüyordu ve öncesinde ben onun nedensiz huysuzluğuna, 19374637 hayır'ına sakin ve mantıklı cevaplar vermeye, onu kucağıma alıp sakinleştirmeye, sarılmaya, tekmelerine itmelerine rağmen öpmeye, kafasına taktığı şeyden (ucu sipsivri bıçakla elma kesmek, olacak iş değil tabii ki) dikkatini başka bir şeye yöneltmeye çalışmış, hatta yemeyeceğim halde 3 adet elmayı ona izleterek kendim kesmiş, ziyan etmiş ve yaptığım ve dediğim hiç bir şeyden sonuç alamadığım ve artık öfkelendiğimi hissettiğim anda "Maya şu an çok sinirliyim, lütfen bana 2 dakika ver, mutfağa gidiyorum ve birazdan yanına geleceğim" diyip kendimi mutfağa kitlemiştim. Ama tabii sonuç Maya'yı iyice sinirlendirdi, korkuttu ve babası geldiğinde dahi sakinleşemedi. O noktada ne yapabilirdim bilmiyorum, büyük ihtimalle gerçekten 2 dakika boyunca ağlayıp, anneliğimin berbatlığı üzerine kendimi yiyip, sonunda da rahatlayıp sinirim geçtiğinde kapıyı açıp Maya'yı sakinleştirmeye çalışmaya devam ederdim ve genellikle 30 dakikadan uzun sürmediği için bu krizler, sonunda ikimizde rahatlar, sarmaş dolaş kuzu sarması halde hayatımıza devam ederdik.. Ya da o bıçağı alır bileklerimi keser huzura kavuşur, cenazeden birkaç ay sonra da kocam benden daha genç ve sarışın ve süper anne bir Helga bulur, herkes mutlu olur rahatlardı. Bilemiyorum..

Ama doğru davranış şu; dövmeden, sövmeden, ona ya da kendinize fiziksel, psikolojik zarar vermeden sakin kalabilmek. Bunu da şu şekilde başarırsınız:

1. Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi; bu size karşı planlı bir öfke değil, bir nöropsikolojik gelişim dönemi ve her dönem gibi bu da yaşanacak ve geçecek. O nedenle, çocuğunuzu değiştiremiyorsanız, çocuğunuza bakışınızı değiştirin. Bu sayede en azından kendi öfkenizi ve olumsuz duygularınızı kontrol altına alabilirsiniz. Unutmayın, öfke öfkeyi doğurur, sakin kalabilmekse çocuğunuza nasıl doğru davranacağını öğretir.

2. Günlük stresinizi azaltın, kendinize ve tek başınıza yapmaktan hoşlandığınız şeylere zaman ayırın. Bu sayede olaylara daha sakin bakabilir, kontrolü daha kolay sağlayabilirsiniz.

3. Sınırları ve kuralları kriz anında değil önceden koyun ve tutarlı olun. Çocukla anlayabileceği, kısa ve net kelimelerle konuşun, konuyu uzatmayın. Sakin bir ses tonu, suçlayıcı (işte hep böyle ağlarsın zaten!) ya da işi şakaya vuran (evet onları yere at, çünkü ben senin totonu toplamayı çok seviyorum) ya da tehdit içeren (işte böyle ağla da ben de seni bırakıp gezmeye tek başıma gideyim) cümlelerden kaçının. Bunlar ve "ceza olasılığı" sadece olayı daha da alevlendirmeye yarar.

Tüm bunlara rağmen öfkenizin arttığını ve önüne geçemediğinizi, çocuğa bir fıske vurmaya ya da küfretmeye doğru yaklaştığınızı hissederseniz:

1. Öfkelenmek normal bir duygudur. Fakat siz öfkenizi kontrol edemez, çocuğa bağırır, vurur ya da küfrederseniz; bunun tek getirisi, öfkeniz geçtiğinde sizin kendinizi "kötü anne" hissetmeniz, suçlamanız ve çocuğun da kendini umutsuz, kafası karışmış ve daha da öfkeli hissetmesi olur. Bu bir kısırdöngüdür ve kırılması gerekir.

2. Öfke kontrolünün ilk basamağı öfkelendiğinizi anlamaktır. Bunun için vücudunuzun  verdiği sinyalleri dinleyin. Terleme, artan nabız, ellerinizin titremesi bunlardan birkaçıdır. Öfke geliyorsa, hemen durun, ne yapıyorsanız bırakın ve derin nefes alıp vermeye, içinizden sayı saymaya, şarkı söylemeye, sevdiğiniz bir şiiri okumaya ya da sevdiğiniz bir tatilin detaylarını hatırlamaya yani kendi dikkatinizi başka yöne çevirmeye çalışın ya da başarabiliyorsanız "öfkelendiğinizi" dile getirin (şu an oldukça sinirliyim, fakat seninle sakin bir şekilde konuşmaya çalışıyorum, eğer sen de bağırmadan, ağlamadan sakin bir şekilde konuşursan, ne istediğini anlayabilirim - gibi).

3. Eğer sakin kalamayacak hatta konuşamayacak kadar öfkeliyseniz, o zaman çocuğun kendine ve çevresine zarar vermeyeceğinden emin olmak kaydıyla lütfen bulunduğu ortamdan kendinizi uzaklaştırın, bu yaştaki çocuğa "time out" (odasına yollamak, yaşı kadar dakika süresince izole etmek) türü bir ceza vermek yerine, kendinizi durumun dışına çıkarmak daha olumlu sonuç verir. Kendinizi uzaklaştırdığınız yerde derin nefes alıp vermek, nefes aldığınızda yumruklarınızı sıkıp verdiğinizde açmak ya da yerinizde hoplamak, bir kaç defa ayaklarınızı karnınıza doğru kaldırıp indirmek gibi fiziksel egzersizler ve teknikler de öfkenizi kontrol altına almanıza yardımcı olur. Eğer kendinizi başka bir ortama atamıyorsanız, çocuktan ayrılmanız söz konusu da değilse (örneğin marketteyseniz), kendinizi zihnen ayrı bir ortama atmaya, örneğin mutlu olduğunuz bir mekanı düşünmeye ve içinizden "ben elimden gelenin en iyisini yapıyorum", "ben iyi bir anneyim", "şu anda çok öfkeli olsak da birazdan bu kriz anı geçecek" diyerek rahatlatmaya çalışın.

4. Bir günlük tutun; bu günlüğe günü, saati ve çocuğunuzun ve kendinizin hangi ortam ve davranışlar karşısında öfkelendiğini, durumu nasıl kontrol altına alabildiğinizi ya da alamadıysanız nasıl bir davranışa başvurduğunuzu ve bunun size kendinizi nasıl hissettirdiğini ve çocuğun öfke kontrolüne nasıl bir getirisi olduğunu yazın. 1 hafta sonra, sakin bir zamanınızda bu günlüğü okumak ve anlamaya çalışmak çok yararlı olacaktır.

5. Öfke nöbetleri sık tekrarlanıyorsa, kendinizi çaresiz ve çözümsüz hissediyorsanız, lütfen bir uzmana başvurarak yardım alın.

Annenin kendisindeki öfke yönetimi ve bunun çocuklara yansıması hakkında, duruma farklı yönden bakan bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz.