6 Temmuz 2015 Pazartesi

Ce-e diyip kaçıyorum!


Geçtiğimiz hafta Münih'te o kadar şahane bir hava vardı ki, bırakın bloğa uğramayı, eve dahi girmedim doğru dürüst. Bu diyarlara bizim anladığımız anlamda yaz çok kısa süreli uğruyor, uğrayınca da biz ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Hani 20 derecede çırılçıplak soyunan, buz gibi denize atlayan turistler vardır ya, işte bu acaip davranışlarının nedeni bu kısacık yazın %500 kıymetini bilmek ve her saniyesini doya doya geçirmek.. Ben de artık böyleyim, azıcık güneş açsın, fırlıyorum dışarıya. Biliyorum ki bu memlekette gerçekten de 2 mevsim var; kış ve Temmuz ;)


Daha 2 hafta önce 13 derece olan hava, bu hafta başından beri 30'lu derecelerde ve bugün rekor derece 36 bekleniyor! Bu bize hiçbir şey değil diyeceksiniz ama Avrupa için ciddi bir derece gerçekten (yaşlılar ve hastalar 30 derecede sıcaktan ölüyor diye bir sürü haber okumuşsunuzdur, bizim yaşlılar 30 derecede yün patik, fanila falan giyerler halbuki). Bu hava her yaz maksimum 2 hafta böyle gider, sonra hop geri 20'lerin başına düşer. Ağustos 2. haftadan itibaren de artık sonbahar başlar, siz pastırma yazları yaşarken biz paltolara geri döneriz.. Olsun yine de seviyorum artık evim dediğim bu diyarları, fotoğraflayarak size de tanıtmak istedim evimi ve evimin çevresini. Bazısı 1-2 senelik fotoğraflar ama olsun, buralarda hayat pek değişmiyor, herşey aynı kalıyor. 


Gördüğünüz gibi bize tüm 1 hafta, 3 aylık yaz tatili gibi geçti.. Bol bol dere ve göl kenarına gittik hatta buz gibi suya atladık, bol bol doğayla içiçe zaman geçirdik, yemeklerimizi bile çoğu zaman piknik şeklinde ya da bahçeli restoranlarda yedik. Evde olduğumuz saatlerin de tamamını balkonumuzda ya da bahçemizde sulu sulu oyunlar oynayarak geçirdik. 2 haftalık yazın bu ilk haftasının %500 keyfini çıkarttığımı söyleyebilirim. 


Şimdiyse kendimi aşıp gerçekten minicik bir bavulu 3 kişilik ailenin tatili için hazırladım (ya söyleyin bana, mayolar, mayo üstüne giyilecek bir takım şeyler, efil efil birkaç giysi, birkaç don ve tuvalet malzemeleri dışında insanın neye ihtiyacı var Allahaşkına, gittiğiniz yerde tamamlarsınız eksikleri yahu, o koca koca bavullara ne koyuyorsunuz gözünüzü seveyim?!) 

Bugünden itibaren 1 hafta Türkiye'ye ananemin evine, anne babama gidiyoruz. İzninizle bloğu da tatile sokuyorum; sadece deniz, kitaplarım, bol bol kiraz ve karpuz ile bol bol uyku ve dinlenmek; tek hedefim bunlar! Bu sefer bizimle birlikte eşimin annesi ve onun eşi de geliyor yani ilk defa böyle cümbür cemaat bir arada, kayın tombalak tatil yapacağız! Bu da beni hem geriyor, hem de "2 büyükanne 2 büyükbaba varken, ben eşimle başbaşa tatil yapabilir miyim acaba?" diye de heyecanlandırıyor. Dur bakalım bizi ne maceralar bekliyor! 14 Temmuz'da görüşmek üzere, hepinize iyi haftalar diliyoruuuuum (beni özleyin anacıĞm)

3 Temmuz 2015 Cuma

Beni bu 7'den kurtarın (hediye çekilişi)

SON GÜNCELLEME: Anne Kaleminden, Yaşamda Mola, Minik Kelebeğin Annesi, En bebek, Neslihan Kılıç, Resim Defterim, Merve Ş.A., AsliOzgur, Dido, Müjgan Özgür Cabbar ile yaptığım çekilişin talihlisi ASLI ÖZGÜR, tebrik ederim. Bana ogrenenanne @ gmail . com'dan ulaşır ve çocuğunuzun / çocuklarınızın yaş ve cinsiyeti ile açık adres ve kargo şirketleri istediği için bir de telefon ekleyebilirseniz, kargonuz çok yakınızda elinizde olacak :) Yaşamda şansınızın hep böyle devam etmesi dileklerimle! Katılan tüm arkadaşlara teşekkürler (7'den kurtulduuum oleeey)

GÜNCELLEME: Arkadaşlar, 181 kişi olduk ama nedense takipçiler kısmında bazı son eklenen arkadaşların ismini göremiyorum. Bu haftasonuna dek bana yorumlara ekler misiniz isimlerinizi, benim saydıklarım şunlar:
- 170: Anne Kaleminden ve sonrası, yani Yaşamda Mola, Minik Kelebeğin Annesi, En bebek, Neslihan Kılıç, Resim Defterim, Merve Ş.A. ve AsliOzgur. 177 olacakken 181 ediyor yani 2 kişi nedense kayıp gözüküyor, bunlar arasındaysanız lütfen haftasonuna dek bildiriniz, yoksa bundan sonra yeni gelen 2 kişiyi ekleyeceğim :)

--

Hepimizin bir şeylere takıntısı var, benimki de 7 rakamı. Bloğa baktıkça yüreğim zıplıyor, 170+ takipçideyim ve daha beteri facebookta'da 1777'deyim!

Ay lütfen kurtarın beni bu 7'den, duyanlar duymayanlara duyursun, yeni gelenlerden birine (ve de onu getiren varsa, aşağıya yorum olarak belirtirse ona da) ufak birer hediye var ;)

Bloğu takibe alan 170-180. kişi arasında birinin olacak bu hediye yani 10'da 1 şansınız var sevgili yeni gelenler, baya büyük şans bence ;) Bol şans!

29 Haziran 2015 Pazartesi

7 Doktorlu Hürmüz'ün son absürd macerası

Vallahi bile bile yapmıyorum dostlar! Ama gün geçmiyor ki "absürd haller" konu başlığı altına yeni bir macera eklemeyeyim.. 7 kocalı Hürmüz'ü bilir misiniz, ha işte onun bir versiyonu bizim evde vuku buldu, hipokondriyak mıyız neyiz bilemedim, bizim kızın resmen 3 hatta artık gitmediğimiz Ağlayan Çocuk Merkezi'ndeki o ulvi Dr. Nazi'yi de sayarsak (niye sayıyoruz ben de bilemedim ama gerek 7/24 ağlamalı günlerden, gerekse macera dolu emekleme kampı ile hatıralarımızdan asla silinmediği için onun o özel yeri kalbimizde hep kalacak tabii) 4 adet doktoru oldu (daha annemlere kalsa bir de Türk doktor edinmemiz şart aslında ama hiç girmeyin ona). Allah'a şükürler olsun ki sağlıklı bir evladımız var ama buna rağmen 4 doktor neyin nesi derseniz, hakikaten Manyak Mıyız Neyiz Yahu?!

Maya'nın ilk doktoru son derece bilgili, sakin, hoş bir adamken, aynı zamanda da zamanı sıfır bir adam olduğu için ve bu durum bana, 1000 sorulu acemi anne'ye hiç mi hiç yaramadığı için, uzuuuun aramalar ve 1 seneye yaklaşan bekleme listesine girme mücadelesinden sonra (burada yazdıydım uzatmayayım), hayallerimizdeki doktora kavuştuk biliyorsunuz. Maya doktorunu çok seviyor (kontrolden sonra verdiği ayıcık şekerlerin etkisi mi dediniz? duyamadım?) ve de gerisin geri zamansız ve amansız doktor numero 1'e dönmeye hiç mi hiç niyetim yok. O defteri kapadım. Kapadım da anacım, defter kendi kendine geri açıldı yahu!

Maya'ya burada rutin yapılmayan ama bol bol ve maceralı maceralı seyahatler eden bir aile olarak bizim ekstradan yaptırdığımız Hepatit A aşısının 2. ve son dozu'nu yaptırma zamanı gelince, ben aklımsıra bir kurnazlık içine girip "doktorunu seven çocuğa hiiiiç boşuna travma yaşatmayayım, şu acılı aşı macerasını zaten sevmediği ve ağladığı 1 numaralı doktora yaptırayım, heheheyt nasıl da cinim ama" diye düşünüp aldım randevumu gittim eski doktora. Lakin eski doktor biraz da eski kafalı bir doktor, ve ben aslında bu doktoru bu kafa yapısından da bıraktıydım (kahrolsun anne beyni, unutmuşum bu detayı). Yahu sevgili doktor, yap aşını çık kardeşim! Olmaaaaz! Çocuğu soyduk, orasına burasına bakıyoruz, gelmişken kilosuna boyuna bakıyoruz, o da nesi, öbür doktorun tartısından 400gr eksik çıkarak 2 yaşında sadece 10kg'lık bir tüy siklete sahip oluşum üzerine (sevgili Türk anaları, bana uygun bi uçurum bulun atlıycam) doktor bana yine "çok zayıf bu" diyor, haydi buyrun kulaç kulaç endişeler denizi (buyrun geçen seferki muhabbet). Sanki ben özellikle yedirmiyorum yahu, n'aapim, yemiyor uleyn! Kazı besler gibi elini kolunu tutup zorla mı besleyeyim, yevru "Üstün Aryan Irkı"na çekmemiş işte, narin bir kelebek (bak bak baaak, olumlu düşünceye geeeel).

Tam hah bitti şimdi yapacak aşıyı çıkacak derkeeen, kolları çok ince, bacaktan yapayım dedi ve birden durdu. Kal geldi ayol doktora. Bıraktı iğneyi geçti çocuğun sırtına bakıyor, hop yatırdı apış arasına bakıyor. N'ooluyor yahu!?

"Tüylenme var" dedi, belli hastalıkların, özellikle bir çeşit (ama hangi çeşit söylemiyor tabii) bağırsak hastalıklarının belirleyicisi olabilirmiş bu tüylenme. Ama neyse ki sırtta apış arasında yokmuş, bir tek (ne ilginçmiş) üst bacağın ön tarafının dış kısmında yaklaşık 5cm2'lik alanda 2mm boyunda açık renkli tüylenme varmış. Hmmmm. Genetik olabilirmiş. Takip edecekmişiz. Artarsa hemen doktoru bilgilendirecekmişiz. Aşıyı yaptı, giydirdim, eyvallahı çaktık, çıktık.

Çıktık da gel şimdi rahat kal. Aklıma binbir türlü düşünce, gözümün önüne goril yavrusu şeklinde bir Maya falan geliyor. Endişeler denizinde boğuluyorum. Prof.Dr. Google'a danışmamak için kendimi zor tutuyorum, zira Prof.Dr. Google bana beyin tümöründen frengiye çeşit çeşit opsiyonlar sunacak, beni daha da delirtecek eminim. Yaw hangi akla hizmet ben bu doktora geldim yine yaw. Kendim ettim kendim buldum.

Ya sizin çocuklarda da var mı bacılar böyle 2mm'lik tüylenmeler? Bu çocuk esmer değil, beyaz tenli, saçı açık kumral, gözü ela bir çocuk aslında gerçekten biraz tüylü sanırım ama ne kadarı normal ne kadarı anormal ben daha önce hiç bebek görmediğim için bilemiyorum. Sapık gibi oyun parkında bebelerin bacaklarına kollarına bakıp duruyorum. Burdaki Alman bebeleri cillop gibi tüysüz, içime bi kurt düştü ayol. Beyaz Atlı Prens beni tiii'ye alıp "hayatım rahatsız oluyorsan yapalım bir brazilian sugaring hahaha" diyorsa da, iş aşının yara bandını çekmeye gelince tiril tiril titriyor. Türk anaları, yazın bakiim, nedir bu kıl tüy işi? Korkayım mı şimdi ben? Hazırolda bekliyorum, yardım edin!

Hayır diğer doktora sorayım diyorum da, artık kontroller yılda bir, doktora Allah korusun ama hastalık halinde gideceğiz, e o zamanda çocuğun derdini bırak tüyünü sor olmayacak tabii. N'apiim şimdi ben bilemedim. Te Allaaaam yahu. Çocuğu eski doktora götürüp yeni travma yaşatmamak derken, kendim travma yaşadım resmen. Hey kafana kıl tüy yumağı düşsün, bol tüylü kedilerin altında kal be eski doktor!

27 Haziran 2015 Cumartesi

Annelik öğrenilir mi, içten mi gelir?

Annelik içten gelen bir şey olsaydı ben *ıçmış idim. Neyse ki değilmiş. O kadar çok okudum, araştırdım, gözlemledim ve uzmanına sordum ki bizim sevimli cadıyı büyütürken, bir doktora da o alanda yapmaktayım diyebilirim. Valla asıl doktoramdan daha zorlanıyorum ama bunun tez teslimi neyse ki 16 sene sonra :D

Küçük çocuk deneyimim kendi çocuğuma dek olmadı benim. En küçük 3 yaş çocuğunu bilirim o da anaokulunda müdürlük yaparken ara sıra sınıfa girip eğitimi denetlerken öğrendiğim. "Kitap ile gerçek hayat hiç uymuyor" sözü o yıllarda çok içime işlemişti tabii. Bunun temel nedeninin ise, içinde yaşanılan kültür olduğunu bugün kendiminkinden taban tabana zıt bir kültürde yaşarken fark ediyorum. Çünkü evet, burada kitapta yazanla uygulamada yapılan arasında pek fark olmuyor ve sonuçlar da doğal olarak daha kitabi oluyor.. Yani evet, yatağına kendi gidip gece boyu deliksiz uyuyan, önüne konanı sessizce yiyen, toplumsal kuralları bilen ve uygulayan, sosyal bir ortamda varlığı bile fark edilmeyen sakin çocuklar varlar. Aramızdalar..

Bizim kız yarı Alman yarı Türk olunca hatta direkt dışı Türk, içi Alman olunca (tam tersi olaymış ama olmadı işte, sevgili kader..) tabii psikolojisi de ortaya karışık oldu, genetik ile geleni azımsamayalım. Çevresel olarak ise artık Elfgillerden kaynanam ile Beyaz Atlı Prens'ten ne gördüyse.. Benden gelen mesajlar çok karıştırıyor kafasını tabii. Ama sanırım bir şekilde o da öğreniyor bu kaos ortamında. Aslında bu annelik ve evlatlık müessesesinde bizim yaptığımıza tam anlamıyla "surviving" (hayatta kalma mücadelesi) denir ama aramıza yeni katılanları korkutmayalım, evlat güzel şey azizim.. Öyle koynuna giriveriyor, sarılıp öpüveriyor ya, kuzu gibi oluyorsun işte o an. Vur kafama, al aklımı be yevvvrum.

Kitap diyordum.. Evet çok okudum ama çocuk da benim kafa da "ortaya karışık" olunca tabii kitaptaki gibi olmadı işler. 2 yılda çok şey öğrendim ve daha inşallah Allah kısmet ederse bir 20-30-40 yıl daha öğreneceğimi hissediyorum ama, en önemlisi "kitabı oku oku oku ama içinden gelene güven ve kendi yolunu bebeğin gösterdiği işaretlere göre sen çiz" oldu. Budur yani, tek cümleyle bunu öğrendim aslında ben annelikten. Tabii okumadan, cahilce içinden geleni yapmaya kalkarsan ya da içinden gelene kulak asmayıp kitaplarda yazanı ruhsuzca uygulamaya çalışırsan burnun da çukurdan çıkmaz (kibarca yaziim hadi).

Doğal ebeveynlik hakkında şu yazıyı okuyun derim.
Kültürler arası ebeveynlik görüşleri konusunda şu yazıyı okuyun derim.
Bu çocuğu çözemedim, 3-5 adımda çözeyim diyorsanız şu yazıyı okuyun derim.
"Bu günler çok hızlı geçiyor, sonra ararsın haaaa" diyen teyzelerin ne demek istediğini anlamıyorsanız şu yazıyı okuyun derim.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Erken menopoz

Hayatım boyunca 1-2 sefer dışında saat gibi 28 günde bir regl olurken, son iki aydır 16-18 günde bir regl oluyorum, aynı zamanda hiç nedensiz durduk yere yanaklarım kızarıyor, ateş basıyor, birden elim ayağım titriyor, başım dönüyor, ağzım kuruyor, sanki göğsüme bir fil gelmiş oturmuş gibi bir his geliyor. Bir kaç defa kustum da. Özellikle gecenin bir saati, Maya uyanıp yanına çağırdıktan sonra oluyor bunlar. Yorgunluğa ve normalden sık regl olmama bağladım ben ama duygusal anlamda da çok inişli çıkışlıyım, birden sinirleniyorum, kalbim çarpacak derecede öfkeleniyorum ufacık şeylere, saçma sapan şeylerden gözlerim doluyor. Tüm bu şikayetlerimi düşününce, dün gecenin en karanlık anında "acaba erken menopoz olabilir mi?" geldi aklıma.. Belirtiler uyuyor, üstelik kadınların %8'inde menopoz 40 yaşın öncesinde başlayabiliyormuş.

Ailemde erken menopoz yok ve annem menopoz dönemindeyken ben tipik herşeyi bildiğini sanan psikoloji lisans öğrencisi olduğum için ona "menopoz belirtileri tamamen psikolojik, sen kendini telkin edersen, bu sürece olumlu yaklaşırsan hiçbiri görünmüyor" falan gibi "bilimsel gerçekler"le yaklaştığım için, bilime inancı sonsuz olan zavallı annem hakikaten o dönemi çok da zor atlatmadığını söyler ve ben de 45-50 yaşlarımdan sonra gireceğim menopozu "heyecanla beklediğimi" burada bile birkaç defa söylemiştim. Hatta doğumdan sonra emzirdiğim dönemde tam 18 ay regl olmayınca, herşey o kadar güzeldi ki, "ay keşke hiç olmasam bundan sonra" diye bile düşünmüştüm. Ama beklenenden önce başıma gelme olasılığı, dün gece saat 03 sularında, gecenin ve gönlümün en karanlık noktasında beni korkuttu.. Uyuyamadım ve düşündüm sabaha dek.. Şimdi 2 bardak kahve sonrasında zihnim daha berrakken şunlar geliyor aklıma:

Korktuğum ne? İkinci kez anne olamamak, üretkenliğimin sonlanması değil kesinlikle. Çocuksuz bir hayat da üretken, sevgi dolu ve dolu dolu yaşanabilir ve "üremek" bence insan yaşamının biricik anlamı değil. Çok şükür ki ben çocuk sahibi olmayı istedim ve bu isteğim gerçekleşti. Düşününce, sağlıklı bir evlat sahibi olabilmem büyük bir şans gerçekten. O nedenle şükrediyor ve doyumsuzca, bencilce ve yüzsüzce "aaaa şimdi ikinci çocuğum olmayacak mı ne şanssızlıııık" diyemiyorum. Çok şükür diyorum, Allah isteyene versin diyorum, istemeyene de başka şekillerde anneliği tattırsın diyorum çünkü annelik sadece çocuk doğurmak değil, üretmenin ve sevgi vermenin her yolu annelik aslında.

Korktuğum; erken menopozun yaratacağı fiziksel sıkıntılar. Yani mesela zor bir menopoz dönemi, kemik erimesi, organ ve hücresel bazda yaşlılık ve buna bağlı sağlık sorunları. Daha 30'lu yaşlarımdayım ve "yaşlanma"ya hazır hissetmiyorum kendimi.. Düşünsene benim boyum 160, bu kemik erimesi beni 150 yapacak, eğri büğrü, güçsüz, kırılgan, sağlıksız.. Bunlar korkutuyor beni. daha 30'lu yaşlarımda bedensel çöküşe, fiziksel inişe hazır değilim.. Daha vücudumla yapmak istediklerim var; dağlara tırmanmak, denizlere dalmak, ormanlarda pedal basmak istiyorum. Hastalığa, güçsüzlüğe hazır değilim. Gece 03'te hiç değilim..

Sonra düşündüm de, erken değil ama zamanında menopoza giren bir sürü sağlıklı örnek var önümde. Annem, kayınvalidem, teyzelerim, arkadaşlarımın anneleri.. Fiziksel, bilişsel, sosyal ve psikolojik anlamda etkin kadınlar hepsi. Ama işte "erken menopoz"un etkisini hiç bilmiyorum ve korkuyorum. Hiç okumadım, araştırmadım ki.. Hep "daha çooook var" dedim. Hep "oooh reglim sona erince ne güzel keyfime bakacağım" dedim. Hep "olumlu" gördüm. O nedenle dün gece saat 03'te sanki bir şamar yemiş gibiyim hayattan.... Sersemleştim.

Dur daha hiç bir şey kesin değil, durum 1-2 ay daha bu şekilde devam ederse testler yaptırıp değerlendirecek, menopoz erken geliyorsa, ben de önlemlerimi erken almaya çalışacağım. Erken menopozu geciktiren bazı tedaviler olduğunu duymuştum. Araştırmak, okumak, endişe ve korkularıma iyi gelecek bence.. İnsan bilmediği şeyden daha çok korkuyor.

Şu işe bak.... Sen ne planlar yapıyorsun, hayat sana neyle geliyor..

20 Haziran 2015 Cumartesi

Evli ve çocuklu çiftin Date Night Hadisesi - Vol.2

Bak buraya yazmışım, teeee 17 Aralık 2013'te, doğumdan tam 6 ay sonra, kocamla ilk defa başbaşa, çocuksuz alemlere akmışız. Üzerinden 1,5 yıl geçmiş ve çok şükür biz artık 15 günde bir eşimle başbaşa, kimsenin kimseyi birden tutup havaya kaldırıp totosunu koklamadığı, tamamen yetişkinler dünyasına ait aktiviteler içine girebilir kıvama gelmişiz.

Şimdi bakıyorum da, evli ve çocuklu çiftlerin en zorlandıkları konulardan biri bu. "Aaa kır dizini otur canım, hayat memat meselesi mi bu, elalem nelerle uğraşıyor, gece gezmen de eksik kalsın" diyeceksiniz, demeyin. Ben böyle gördüm böyle söylerim: çocuktan sonra çiftler arası ilişkinin bozulmadan, aşk ve şevk dolu istikrarı için ilk 3'ü özellikle önemli 5 altın kural var: 1. Herkes kendi ile başbaşa, tek başına, yalnız zaman geçirecek. 2. Herkes kendi özel sosyal çevresi, kendi arkadaşları ile başbaşa, tek başına zaman geçirecek. 3. Anne ve baba olarak değil, eş olarak başbaşa yalnız zaman geçirilecek ve tabii ki 4. Anne ve baba çocukla birebir yalnız zaman geçirecek 5. Anne, baba ve çocuk bir arada, hissederek, aktif şekilde zaman geçirecek. Son ikisi "aile"nin, ilk üçü ise "çift"in ilişkisinin sağlığı için doktor tavsiyesi!

Çocukla yalnız ve birlikte zaman geçirme kısmı zaten kaçınılmaz, atsan atılmaz satsan satılmaz, doğurdun mu bakacaksın, başına taç takacaksın. Yani mesela ailecek brunch'a gitmek, haftasonu kaçamaklarına çıkmak, baba oğul bisiklete binmek, ana kız boyama yapmak vs. hepimizin hayat gerçekleri. Ama tek başınıza ya da eşinizle başbaşa çocuksuz şekilde zaman geçirebilmek.. İşte o biraz uzmanlık, biraz gözü karalık istiyor.

İlk 6 ay yapamadık biz bunu, nasıl yapacaksın; 2 saatte bir emen, uyanık geçirdiği zamanın %90'ında ağlayan bir çocuğumuz vardı bizim (nasıl hayatta kaldık biz ben de bilemiyorum, özellikle "geçecek merak etme" diyenlerin suratının ortasına bi tane patlatmak istiyordum o günlerde, şimdi ben onlardan biri oldum, affola!). Yine de son iki maddeyi inatla uyguladık, taktık slinge gittik bira bahçesine, taktık slinge gittik dağ bayır yürüyüşe, iyi ki de yapmışız, yoksa çıldırırdık.

Sonra o ulviiii 17 Aralık 2013 gecesi geldi ve herşey değişti. Ay ne ihtiyacımız varmış, ay ne önemliymiş! O gün bu gündür kim ne derse desin (ki öz babam bile eleştirdi zamanında bizim bu "kendimize bakan, çocuğa bakmayan" hallerimizi) biz sevgilimle çıkıyoruz arkadaşım. Bak 1 aydır çocuğu bırakacak kimsemiz olmadığı için çıkamıyoruz, son postlarıma bak, birbirimizi boğazlar hal gelmişiz aaa, olmaz. Beyaz Atlı Prens'e aşığım, çocuk bir dönem, geldi geçiyor, çeyrek asır sonra kendi yoluna gidecek, bu adam bana lazım, nazikçe tutmalı, kibarca kullanmalı.

Dün çıktık yine, Ramazan'da ben içki içmiyorum ama içkisiz de keyfimiz tamdı çok şükür. Çocuktan konuşmadık (aa nası başardık hakikaten), yaşam planlarımızdan, seyahatten, ramazan ve müslümanlıktan (eşimin ve çevremdekilerin islama bakışını nasıl değiştirdiğimden, tek bir insanın bile önyargılarını kırabilmenin ne büyük başarı olduğundan), arka masadaki kızla oğlanın ilişkisinin neden yürümeyeceğinden, Türkiye'deki hükümetin ne şekilde kurulacağından, barmenin hangi garsona yazdığından, Yunanistanda emeklilik yaşının 55'e çekilmesinin Alman ekonomisine getireceği yükten ve salondaki 25 kiloluk Lego'nun tozunun bu haftasonu mutlaka alınması gerektiğinden falan konuşup, taaa 22'de (:P) döndük evimize (evde uyumamak için dağları delen bi Akdenizli ve o istemedikçe uyutmayan ve bezini dahi değiştirmeyen "kişisel özgürlükler takıntılı" bir Batı Avrupalı kaynanam olduğu için, bu cümbüş eve dönüşte biraz ayaklarımın geri geri gittiğini söylemeliyim).

Önceki postlarımdaki kocamı duvardan duvara vurma isteğim duruldu. Evliliğimizi şu hemen yukarıdaki gibi dengesi sağlanmış hissetmeye geri döndüm. Sağa sola çatasım da kalmadı. Kuzu gibi oldum bin şükür. İşin sırrı Date Night bence. Çekinmeyin, siz de yapın derim.

18 Haziran 2015 Perşembe

Fıldır dırdır hafta

Fark ettiniz mi, ben geçen hafta depresyondaydım. Etmediniz tabii, nerden edeceksiniz, sosyal medyada olmayınca? Instagramımı kapattım arkadaşlar, zamansızlık falan değil direkt anlamsızlıktan. Güzel insanlarız ama ben de dahil paylaştığımız fotoğraflar hep aynı yahu; çiçek, bebek, kedi, yemek ve bunların türevleri. Hayat bu mu bize, öyleyse bir durup düşünmenin zamanı gelmedi mi sizce? Ben yokum bundan sonra instagramda, çok sıkıldım 1 ayda (şiirsel mi konuşuyorum?!)

Haber sayfaları, facebook ve bloglar tek sanal gezintilerim, onlar da 1,5 saati bulmuyor günde, 2 yaşında ve hala sıfır ekran ömrüyle büyüyen bir çocukla mümkün değil daha fazlası. Çikolata gibi zaten, ne kadar az kullanırsanız, o kadar az özlüyorsunuz. Bu durumda tüm haftayı fıldır fıldır gezmekle ve dırdırdır konuşmakla geçirdim. Bir takım kararlar aldım, verdim, yeni planlar projeler başladı, haydi hayırlısı.

Ama bu arada, tam da son yazımın üzerine Beyaz Atlı Prens öyle bir bomba patlattı kiiiii! Sevgili eşim tek başına bir proje yapmak istiyormuş ve bu proje 1 hafta evden uzakta kalmakmış. Kendisi tüm planları yapmış, bir akşam işten geldi ve dedi ki: "Sevgili eşim, ben Kuzey Kore'ye gidiyorum".

!!!

Demek ki adamın beni tek başıma tatile yollama çabalarının altında bu plan yatarmış, vay hin vay. İşin kötüsü öyle bir noktadan vurdu ki, gitme desem tipik "evli çiftin hatun kişisi gıcıklığı" sayılacak, git desem, ya adam Kuzey Kore'ye gidiyor! Deli midir nedir?! Neymiş challenge (kendi kendine meydan okuma) ihtiyacı içindeymiş, e buyur bebek bak!? Kuzey Kore diktatörlük, insanlar açlıktan, ambargodan perişan, insan hakkı yok, sansür çok. Hayır ille challenge ille diktatörlük diyorsan, gel seni Türkiye'ye götüreyim dedim, yok merak ediyormuş. Nasıl İran'a gittiysek, Hindistan'ı Afrika'yı sırt çantasıyla geçtiysek, şimdi de Kuzey Kore'ye gitmeyi istiyormuş. Kişisel gelişimi için, yaşam serüveni için önemliymiş (asıl derdi bence facebook'a foto yüklemek, sorana "ha evet ben de Kuzey Kore'ye gittim vauwww" demek, elalem parasıyla malıyla hava atar, bizimkisi seyahatiyle). Adam adam, evli çoluklu çocuklu adamsın desem klasik kaçacak, aslında herhangi bir bahaneyle gitme desem klasik evli kadın dırdırı gibi olacak, bana ters. Git desem acaba geri dönebilecek mi emin değilim.. Ayh. Koca haftayı bu tartışmalarla kapadık ve biliyorum ki gidecek sonunda çünkü ikimiz de aklına koyduğunu yapan burnunun dikine giden tipleriz. Evliliğimiz de sınırlar, kurallar ile bezeli değil. Offf. Kendim ettim kendim buldum. Herkesin kocası gibi beni anamın evine yollayıp kendi de neden salondaki koltukta soğan sarımsak yiyip osurup geğiren bi kocam yok?! Ay Allah korusun. Bak yine dedim. İşte biz buyuz yaaa. Modern evlilik. Bi yandan da heyecanlanıyorum aslında hakikaten güzel bir challenge, çocuk olmasa ya da bırakabilecek psikoloji içinde olsam ben de gidebilirdim ama yok yok gitmezdim ben, diktatörlüğü onaylamak, suça dahil olmak bence (eşim gelince Mülteci Kampı'na yüklü bir para yardımı yapıp kirli vicdanını temizleyeceğine inanıyor).

Dolayısıyla, bir önceki postumda sorduğum soruya atfen, cevap: Annenin değil ama babanın tek başına seyahat etme hakkı var arkadaşlar. Evet. Yoksa erkekler kendilerini kısıtlanmış, bağlanmış, özgürlükleri ellerinden alınmış, domestik kuzu edilmiş falan hissediyorlar. Evlilikten ve çocuktan önce kaplandılar ya ;) Napcaz, salalım gitsinler bari.. Döner inşallah geri.