16 Ağustos 2018 Perşembe

Türkiye'de ve mutsuz..

Ara sira yazdigim mutluluk, umut dolu olmak ve insanlarin genelini olumlu, iyi insanlar olarak gormek yazilarima biraktiginiz karamsar yorumlari daha bu hafta yeni anladim.. Hatta yazdiklarim, yasadiklarim, sahip oldugum 'dertler', dusunce ve etik anlayisim, hepsi ne kadar sacma, havada, tuhaf gelmeye basladi.. Beni neden okuyorsunuz, onu bile anlayamamaya basladim.. Cunku ben kendi yazdiklarimi, gunluk konularimi, inanilmaz anlamsiz, ukalaca diyebilecegim olcude gercekdisi ve pembe balonda yazarmiscasina yazan blogger'lara totomla gulerken kendimi aynen onlar gibi bulma derecesinde sacma sapan hissettim.. Turkiye'deyim, evet.

Son 5 senedir cocuklarla geldigim Turkiye'mi bu sefer taniyamadim. Nedeni de, ilk defa ailemin ve dostlarimin ozlem dolu ve guvenli kanatlari disinda, tek basima ucmak isterken, yere cakilmam oldu. Megerse tum bu dostlar ve ailem aynen o Jim Carrey'in The Truman Show filmindeki gibi, bana ozel, sahte bir evren tasarlamislar! Insanlarin birbirine sadece sevgi ve iyi niyetle yanastigi, kibar, sakin, korumali, sahte bir evren.. Oysa aynen sizin dediginiz gibi, orantisiz bir kabalik, aklimin almadigi bir yozlasma, birbirine saygi duymadan sadece kendini dusunerek yasama hali hakim. Bunu nasil olur da bu kadar goremem, nasil olur da anlayamam, aklim almiyor..

35 senedir gittigim sahile "beach club" yapmislar. Tamam eyvallah, yapsinlar, parasini oder rahat koltuklara uzaniriz, soguk birseyler iceriz, bence guzel bir yaklasim. Fakat isletmecisi mafya. Zaten tiklim tiklim, neredeyse ayagini azicik uzatsan ondeki adamin agzina girecek. Guneste kalmis son iki sezlongu iki ufacik cocugum beyin kanamasi gecirmesin diye golgeye cekmeye niyetlendim. Resmen pitbull hiziyla geldi ve kukreyerek "yasaaaaah" dedi ve ekledi "erken geleceksin, yer kalinca oturacaksin, yoksa gideceksin". Hayir ben dolmusta para toplayan cocuga bile insan olmasindan oturu deger vererek "siz" denir diye yetismis, kendi cocugumla bile emir kipiyle konusmayan insanim ama onu gectim hadi.. Bu nasil bir mantiktir? Ya gunes altinda otur, ya cek git ne demek? Bu nasil bir isletmeci mantigi? Ustelik tartismaya bile acik degil, direkt dayilanma, hakarete varan satasmalar.. Acikca yaziyorum, Izmir Karaburun Incirlikoy mevkiindeki isletmede oldu bu olaylar ve nereye nasil sikayet edecegimi bilemiyorum cunku ailem "aman bosver, herkes zaten boyle kaba ve kucuk mafya oldu, bundan daha sacma nedenlerle insanlari olduruyorlar" dedi cevaben.. Icimde sikayet etsem de sonuc alamayacagim, Allah belasini versin de uzatma gec hissi oldu.

Olay bu degil, bu pire icin koca yorgani yakmayacak kadar akli selim biriyim. Ki zaten cok yakinlardaki baska isletmelerde cok tatli insanlarla kaynastik, sinirimiz hemen gecti bitti. Ama olay, benim ilk defa sizlerin ne demek istediginizi anlamis olmam.. Ve bunun yarattigi kultur soku..

Birden "ya ben apayri bir evrende yasiyorum ve yazdiklarim ne kadar sacma, kimseye anlam ifade etmeyen konulardan bahsediyorum" diye dusundum. Kendimi samimi buluyorum ya, birden ya sanki yurtdisindaki yasamla ovunur hale mi dusuyorum, insanlara sacma sapan gelen konularda gercekdisi dertlerle ne kadar sig yaziyorum, ulkeden ve insanlarin dertlerinden ne kadar kopugum, ay edebiyatta ikinci yeniler misali "sevimli ve kulaga hos gelen ama cok da kimseye anlam ifade etmeyen, bos bir blog mu yaziyorum diye dusunmeye ve onunu alamamaya basladim.. Zaten bir suredir bazi eski yazilari (130 yazi kadar) silip blogu da kusa cevirdim ama yine de bu "gerceklerden kopuk" hissim gecmedi.. 

Hissettigim su arkadaslar, cok acik yazacagim: 2000'den itibaren sik sik ciktigim yurtdisina 2005'te tamamen yerlestim, arada 2 sene donup istanbul'da yasamaya calistim, ekonomik anlamda degil ama insan iliskileri anlaminda cok yoruldugumu hissederek 2007'de ulkeden "kesin cikis" yaptim. Hala tek sahip oldugum vatandaslik "turk vatandasligi" ve degistirmeyi dusunmuyorum cunku bana herhangi bir getirisi olmayacak (hala dunya vatandasliginin cikmasini bekliyorum itiraf edeyim). Fakat kendimi hic su anki kadar Turkiye'ye yabanci hissetmemistim. Olay sadece basit bir kultur soku degil, sanirim en temelde inandigim her sey, tum etik anlayisim, egitimini aldigim icin dogru kabul ettigim davranis bicimleri, egitim anlayisim, ekonomi ve yasam standardi beklentim, inanc sistemim, aile ve dostluk degerlerim, yani tum bir "yasam felsefem" bu ulkeye cok yabanci, cok anlamsiz, cok havada ve cok gercekdisi kalmis hissediyorum.. 

Ve ilk defa bahsettiginiz umutsuzlugu kemiklerimin icinde hissettim ve ilk defa bir cikis yolu goremedim.. Cunku size "kalkin ne pahasina olursa olsun yurtdisina cikin" desem, anlamsiz.. Hangi parayla cikacaksiniz, ben cocuktum daha, bir oda yerde kaldim, bazen karnimi sadece peynir ekmekle doyurabildim, bazen bursum yatmadi ailemden para istemeyecek kadar da gururluydum, gece aglaya aglaya, buz gibi evde yataga girip kafama yorgani cekip derslerime calistim ki diplomam avrupada taninsin, bana bi kapi acilsin burda.. Yani baba parasiyla da geldim dogru ama kendim de calistim, aslinda emek verdim ve hakettim. Ama simdi size nasil ben yaptim, kolay, sen de yap diyebilirim, cogunuzun cocugu var, sorumluluklari var, para zaten pul oldu.. Ote yandan, "ben kactim, kendi totomu kurtaracak kadar bencil davrandim, halbuki bu ulkenin en cok simdi biz egitimli, etik bilinci olan insanlara ihtiyaci var, kalin ve savasin" desem, o da anlamsiz, o zaman ben niye donup de savasmiyorum? Bir defa Almanya'nin demokrasi anlayisini, yasam standardini yakalamisim, doner miyim.. 

Ama icimde hep bir burukluk, hep bir 'ya su yasadiklarimi ne bileyim Ayse de yasasa, bunu Ahmet de gorebilse, o da insanca davranisa, saygiya, inanci ya da dusuncesi ne olursa olsun ayni esit egitim, saglik haklarina sahip olabilse, kendi gelecegini kontrol etme, ne bileyim hayallerini gerceklestirebilme sansina sahip olabilse, iste bunlar hic aklimdan cikmiyor ve beni cok uzuyor be dostlar.. Cunku bu dusuncemi dile getirmek ne bileyim "emmioglumu Almanyaya aldiracam" gibi bir gorgusuzluk, bir kopukluk, bir tepeden bakma gibi geliyor.. Hep "keske sen de olsan simdi burda" diye dusunuyor ama yanlis anlasilmasin diye hickimseye de bunu soyleyemiyorum :( Gurbette olmak zor.. Bu anlamda zor. Hakkettigin, calisarak kazandigin luksu bile paylasmak istiyorsun, paylasmadan sanki tam olmuyor, mutlu olamiyorsun. Paylasmaya kalktiginda da yukardan bakar gibi olmadan, "bizim tuzumuz kuru iste siz garibanlara hediye veriyoruz" gibi hissettirmeden, gercekten kardesce paylasabilmek..

Bunu blog yazilarimda yapabiliyor muyum, bilmiyorum. Niyetim o yonde ama insanin konustugu ile karsisindakinin duydugu arasinda gecen surecler cok karisik. Yapamiyorsam uyarin, bu beni cok dusunduren bir konu.. Bu kiz da iyice koptu, sacma sapan yaziyor ne gereksiz dertleri var diye dusunuyorsaniz, yazin, bazen onumu goremeyebiliyorum.. Oteyandan bunlar da benim gerceklerim, baska neden bahsedecegimi de bilmiyorum.. Yani yazarken aslinda kendime yaziyorum, o ndenle fazla dusunmek de istemiyorum. Yoksa ictenlik ve samimiyet de olmuyor. Hayatimi sansurlemek de istemiyorum ama hayatimi Turkiye'deki bir hayattan daha degerliymis gibi gostermek de hic istemiyorum. Cunku benim inancim, insan kendi kosullarini yaratir, kendi kaderini bir olcude kendi cizer, ya da cizemiyorsa o duruma adapte olup olanin en iyi yonunu yakalamaya calisir. Yani kendi sartlarinda, kendin icin en iyi duzeye gelebilmek yasamin amacidir. Yasamin anlami da, bence kosullara bagli olmaksizin ic huzurunu, dengeni ve disa olumlu bakis ve durusunu saglayabilmek.. 

Cok uzattim ama ister Turkiye'de, ister Almanya'da, yine de mutluluk galiba icimizde, burda biraz daha zormus bu dengeyi saglamak, cok haklisiniz, cok zormus, bunu ogrendim bugun ben.. 

14 Ağustos 2018 Salı

Sevgili Günlük - Tatilin ilk günü

Ya bu "sevgili günlük" yazıları bende bir alışkanlık oldu, geriye dönüp okuyunca benden önceki nesil "bu da geçer" felsefesine bağlı analar tarafından vadedildiği gibi "ay ne günlermiş" falan demek istiyorum o nedenle her ay böyle sıradan bir günümü yazasım var! Bu ayın sevgili günlük yazısı, tatilin ilk günü olan 28 Temmuz 2018 Cumartesi günü'ne ait. Cumartesi Almanya'da çalışılmıyor.

Cumartesi sabah saat 05.35'e alarmımız çaldı - ayol deli misiniz, haftasonu o saate alarm mı kurulur derseniz, bizim alarm "anneeee babaaaa" diye çalıyor derim. Çocukları telsiz radyolarıyla kapıları kapalı şekilde uyutuyoruz, odalarının kepenkleri kapalı yani baya karanlık ama yine de bunların biyolojik ritmi özellikle haftasonları saat 06'yı aştırmaz. Bunlar böle oliy. Yapacak bi şey yok. Kalktık.

Tabii o saatte yapılabilecekler sınırlı, Lukas'a en sevdiği oyuncak olan cüzdanımı ve bozuk para kutumu verdim - bazen 30dk oyalanıyor, bankacı mı olacak nedir?! Derken cüzdan ortadan kayboldu (ve tam 5 saatlik bir aramadan sonra duvarla dolabın arasındaki 1cm'lik boşluğa itina ile sıkıştırılmış halde taaaa aksam ustu geri bulundu).

Maya sabahın 6'sından gecenin körüne kadar odasında evcilik oynuyor bu sıra "odama gelmeyiiiin, rahatsız etmeyiiin, Lukas asla giremeeez" diye kapının arkasına sandalye dayıyor! (Yarebbim şükür, bu günleri de mi göreceğidik, oyna kızım sen, merak etme biz hiiiiiç rahatsız etmeyiz, çocuğun işi oyun tabii annenin işi de azıcık soluk alabilmek).

Dedik ve BAP dogada koşmaya, ben oğlanın peşinde koşmaya çıktık. Bu sıra kendisi "saklambaç"a takıldı ama hal bu yandaki şekilde olunca, komik oluyor..Nerdeymis Lukas ay vallahi bulamiyoruuum. Bazen Maya da lütfedip bizimle oynuyor ama genellikle sıkılıp "peki o zaman, ben odamda el işi aktivitesi yapıcağm" diyerek yok oluyor.

BAP koşudan geldi, duşunu aldı ve Maya'yı "dergi de alıcaz valla bak" diye rüşvetli iknayla bile kandıramayınca, Lukas'ı alıp alışverişe gitti. Almanlar çok acaip bir ırk, alışveriş cumartesi saat 8-12 arasında yapılıyor, tüm nüfus sanki zombiler saldıracakmış gibi alışverişe abanıyor ve cumartesi saat 12 itibarıyle marketler boş, dolaplar dolu ve insanlar "işleri hallettik, şimdi tatil zamanı" psikolojisine giriyorlar. Pazar günleri her yer marketler vs dahil kapalı, hatta Pazar saat 11'den sonra ekmek bile bulamazsınız Münih'te. Onlar gidince, ben buzdolabını elden geçirdim ve buzluğu temizledim, kahvaltıyı hazırladım (ev misssss gibi kahve koktu), Maya bu arada 3 kıyafet değiştirdi (oyunun gidişatına göre anne, veteriner ve prenses olması gerekmişti).

Lukas bu sıra tuvalete bile bisikletle gittiği için alışverişi de bisikletle yapmış, geldiler. Ailecek kahvaltı masasında buluştuk. Yumurta yemem, süt böğk, niye yağlı reçelli ekmeğin ucundan yağı gözüktü, Lukas domatesimi yaladı bööğk nidalarından sonra, Maya yine odasına çekildi, Lukas onun kapısını yumruklamaya ve içeri alınmadığı için ağlamaya girişti, BAP yeni aldığı legolarına girişti, Lukas ona girişti, ben mutfaktan onlara giriştim. Bu tip anlarda 3 çocuğum olduğunu düşünüyorum..

Lukas'ı babası biraz parka götürdü, ben Maya ile elişi işleri yaptım ve hayali kahveler içerken "ya aslında bu bardaklara gerçek kahve koyup içsem ya" diye düşünürkeeeen öğlen olmuş. Lukas'ı yatağa, Maya'yı odasında sessizce boyama yapmaya ve resimli kitaplara bakarak dinlenmeye yolladık (kendisi ipad'de videolar izlemek istedi ama malum hastalık ve uçak yolculukları dışında ekransızlık hakim evimizde, reddedildi, ellerini göğsüne kavuşturup somurtarak odasına gitti).

Lukas uyanınca, Maya'nın anaokulunun "orta sınıfa güle güle, hazırlığa merhaba" temalı balon uçuruşu için anaokuluna gittik. Balonları uçurup, imece usulü biz veliler tarafından hazırlanan açık büfeden karnımızı doyurup, öğretmenlerle el sıkışıp (ya bu Alman çocuklar hakikaten her sabah ve akşam öğretmenleriyle el sıkışıyorlar!) arkadaşlarla ağlaşmalı sarılmalı iyi tatiller dileşip, evimize döndük, üstümüzü değiştirip geri çıktık.

Haftasonları evde durmuyoruz, tüm Almanlar gibi biz de Cumartesi öğlenden Pazar geceye dek doğaya, oyun parksal alemlere, kışsa müzelere, yazsa bira bahçelerine, tabii ki mevsimden bağımsız olarak göllere ve dağlara koşuyoruz. Heidi ortamları.. Bu sefer benim kırık kaburgalar gereği aşırı fiziksel aktivitelere giremedik ama dereciğimiz Würm (solucan) kıyısında yürüdük, oyun parkına gittik, şu aşağıdaki "kardeş bağı güçlendirme" salıncağını keşfettik! Ya bunlardan daha çok yapsınlar!



Yürüdük, oynadık, dondurma yedik. "Allahım ya yaz aylarında ebeveynlik yapmak ne kolay! Al çocukları çık dışarı, hava güzel moraller süper, herşey ne kolay yaaaa" diye düşündüm ve "keşke iklimi hep yaz olan biryerlerde yaşasak" diye içimden geçirdim. Sonra Avustralya'daki hayatımızı hatırladım (Perth'te 2 sene kaldık) ve "herşey rutin olunca aslında kıymetini bilmek zorlaşıyor, burda az rastlanan bir lüks olunca doya doya tadını çıkarıyorsun" diye kendimi ikna etmeye çalıştım (ama her daim 31 derece olan Seyşeller'e taşınma fikri ukde tabii içimde, ev alana vatandaşlık da veriyorlar biliyor musunuz, 250.000 euroya falan evler var, kaçacak ülke arayan zengin arkadaşlara duyurulur).

Böyle olaysız ve rutin bir cumartesi gününü tabii bira bahçesinde komşularla ve çocuklarıyla bitirdik. Lukas'ı arı soktu. Onun yerine Maya dehşet içinde hönküre hönküre ağladı. Lukas'ı değil onu kucaklamak durumunda kaldım. Lukas neden ağlamadı bilmiyorum (psikopat olabileceğinden şüpheleniyorum, psikopatlar da acı konusunda tepkisizler çünkü ve Lukas'ın çimdirme, ısırma, yolma davranışlarının önünü alamıyoruz) ve ilk arı sokması değil ikinci arı sokmasında anlaşılır alerjik olup olmadığı diye saçma bir teori ileri süren dişçi bir komşum da var. Tuhaflıklar komedisi..


Bira bahçesinde yemek yemedim çünkü kaburga kırığı bana tam 3 kiloya maloldu! Hareketsizlik ve annemin yemekleri ve tabii evde çocuklara bakacak biri olunca işsizlik ve sıkıntıdan atıştırıp durmak. Dolayısıyla eve gelince çocukları yıkayıp yatırıp, kendime somonlu bir kıtır ekmek ve artık marketlerde son kalan kirazlardan (kiraz sapı gibi inceltirmiş ya) bir yemek hazırladım ve de bir bardak beyaz şarap ile yuvarladım ayıptır söylemesi.


Tatilin ilk günü böyle geçti. Burada anaokulları 3 hafta, ilkokullar 5 hafta tatil yapıyor, Eylül'e kadar biz de tatildeyiz. Önümüzdeki günlerde Türkiye'ye gideceğim ve tatilin tamamını orada İzmir ve Bursa'da ailemle geçireceğim. Elimden geldiğince de yazacağım, herkese iyi tatiller dilerim! (ekleme: tatil neredeyse bitecek, yazilari yollayamiyorum, internetim ve telefonum yok, ne olur kusura bakmayin, eski hizima 10 gun icinde kavusacagim insallah..)

9 Ağustos 2018 Perşembe

Kitap Önerileri

Geçen ay yaptığım çekilişi kazanan okurlarımdan biri olan Gülay, hediye olarak psikoloji, kişisel gelişim ve çocuk gelişimi konularında Türkçe okuma önerileri isteyerek beni kendine hayran bıraktı. Bu listeyi tamamen kendi okumalarımdan hazırladım ve bana ebeveynlik ve kişisel gelişim yolumda çok yardımcı olan, ders kitapları olmayan, popüler ve rahat okunan kitaplar arasından seçtim ve benim gibi okumayı çok seven (her ne kadar bazen okudukça aklı karışsa da yine de kitapları  deneyimin önünde tutan ve bunun hata olup olmadığı konusunda baya baya kafa yoran ama karıştırmayın şimdi o kısmı..) herkesle paylaşmak istedim. Keyifli okumalar!

Çocuk Gelişimi / Eğitimi / Ebeveynlik:

- Yaşam Boyu Gelişim Psikolojisi (çevirisini arkadaşlarım ve hocalarım yaptığı için değil :) gerçekten güzel bir temel başvuru kitabı olduğunu düşündüğüm için!) - Nobel Akademik Yayıncılık
- Aile Sorunlarına Mucizevi Çözümler - Tracy Hogg & Melinda Blau
- Çocuğunuza Kulak Verin - Aletha J. Solter
- Özgüven sahibi bebek yetiştirmek - Magda Weber
- Bağırmayan Anne Baba olmak - Hal Edward Runkel
- Mahallenin en mutlu (bebeği / çocuğu.. serisi) - Dr. Harvey Karp
- Çocuk Yetiştirme Rehberi - Jesper Juul
- Etkili Anne Baba eğitimi - Thomas Gordon
- Çocuklar için 5 Sevgi Dili - Gary Chapman & R. Campbell
- Anne baba ve eğitimciler için Çocuk Psikiyatrisi - Prof.Dr. Mücahit Öztürk
- Çocuk Ruh Sağlığı - Prof.Dr. Atalay Yörükoğlu
- Çünkü bebekler herşeyi anlar - Pamela Druckerman
- Çavdar Tarlasındaki Çocuklar - J.D. Salinger
- Çocuk Gelişim Psikolojisi - Helen Bee & Denise Boyd
- Küçük Ağaç'ın Eğitimi - Forrest Carter
- Çocuklu Hayatın İlkeleri - Demet Ilıkkan
- Koşulsuz Ebeveynlik - Alfie Kohn
- Ödüllerle Cezalandırılmak - Alfie Kohn
- Ben Nesli - Jean M. Twenge
- Çocuk Eğitimi El Kitabı - Prof. Dr. Haluk Yavuzer
- İçgüdüsel Doğum - Pam England & Rob Horowitz


Kişisel Gelişim / Kendini Tanıma ve Geliştirme:

- İnsanın Anlam Arayışı - Victor Frankl
- Gerçekten beni duyuyor musun? - Leyla Navaro
- İletişim Çatışmaları ve Empati -  Prof.Dr. Üstün Dökmen
- Sufi Terapistin Sohbet Günlüğü - Robert Frager
- Bağırmayan Anne Baba olmak - Hal Edward Runkel
- İçimizdeki Çocuk - Doğan Cüceloğlu
- İnsan Mühendisliği - Nüvit Osmay
- İyi Hissetmek - David Burns
- Basit ve Mutlu Yaşam - Selen Baranoğlu
- Sır (The secret) - Rhonda Byrne


Genel Psikoloji / Nöropsikoloji / Klinik Psikoloji Bilgileri (Ders kitapları listemi vermek istemiyorum, çünkü temel psikoloji bilgisi gerektiren okumalar ama bu okumalar psikolojiye ilgi duyan veya yeni başlayanlar için geçerli, keyifli okuma listesi):

- İnsan Ruhuna Yöneliş - Gustav Jung
- Anksiyete Bozuklukları ve Fobiler - Aaron Beck
- Kitleler Psikolojisi - Gustave Le Bon
- Şema Terapi - Jeffrey Young
- Bütüncül Psikoterapi - Tahir Özakkaş
- Günlük Hayatlar - Irvin Yalom
- Annem ve hayatın anlamı - Irvin Yalom
- Bir psikiyatristin gizli defteri - Gary Small & Gigi Volgan
- Açlık - Knut Hamsun
- Sevginin ve Şiddetin Kaynağı - Erich Fromm
- Yaratıcı Beyin - Dehanın Nörobilimi - Nancy C. Andreasen

3 Ağustos 2018 Cuma

Aşırı ciddi ebeveynlik ve başarısızlık korkusu

Biz 21.yy annelerinin en temel sorunu ne biliyor musunuz; işi aşırı derecede ciddiye alıyoruz, halbuki yaşadığımız sorunlara biraz hafiflik, çocuklarımızla ilişkimize daha az ciddiyet, daha çok oyun ve şakalaşma katabilsek, günlük yaşama bir tutam mizah katabilsek; herşey çözülecek yemin ederim. Kesin sandığımız, kanun bildiğimiz yöntemler ve uygulamalar arasında kasılmış kalmışız vallahi.. Herşeyi, herkesi, her yorumu aşırı derecede ciddiye alıyoruz.. 

Sanırım bunun altında, başarısızlık korkusu yatıyor ama onun da altında yatan çok kişisel. Yani "başarısızlık" duygusunu belki çok benzer yaşıyoruz ama tanımımız ne? Başarısızlık kelimesi bize ne ifade ediyor ya da bu kelimeden neden bu derecede korkuyoruz?

Ben tabii bu yazıda kendim üzerinden gideceğim, belki siz de konu üzerinde düşünürsünüz. 

"Başarılı" kelimesi benim için şu anlamlara geliyor:
- Hayatını anlamlı ve üretken yaşayan, boş ve amaçsız geçirmeyen
- Aynı anda bir çok işi layıkıyla yapabilen
- Sadece iş değil, aile yaşamı ve sosyal yaşamı da dengede olan
- Fiziksel görünümü ve sağlığı yerinde olan
- Psikolojik anlamda kendini tanımaya ve geliştirmeye çalışan

Gördüğünüz gibi, oldukça mükemmelliyetçi bir tablo. Hepsinin bir arada gerçekleşmesi neredeyse olanaksız, sonu gelmeyen devamlı bir koşu. Bu benim kişisel sorunum, farkındayım. Fakat aynı zamanda da bu sorunumdan zevk alıyorum. Amok koşucuları gibi, hayatın 4 kolunu devamlı dengede tutmaya çalışmak, devamlı üretkenlik ve bunun "anlamlı" şekilde sürdürülmesi, benim için aslında keyifli bir uğraş. Ya da başka türlüsünü bilmiyorum, elimdekinden de zevk almayı öğrenmişim.

"Başarı" kelimesi ne yazık ki ailemde çok üstüne basılan bir kavramdı ve ailemin tamamı çok "başarılı" insanlardan oluşuyordu. Dolayısıyla benim başarısızlık korkumun altında "kabul görme ve sevilme ihtiyacı" yattığını görmek için psikolog olmaya gerek yok. Ama bir şekilde, biraz kişisel tercih, biraz zeka, biraz da zorlama ile "başarılı" sayılabildiğim bir konuma geldiğimi de görüyorum ve bu beni sevindiriyor. Fakat bir de "başarının sürdürülmesi" beklentisi var, çevreden de kendi içinden de. Dolayısıyla, yaşam boyu Amok Koşusu'na devam.. 


"Başarı" alanları çocuktan sonra değişti tabii. Bu sefer "çocuk yetiştirmede başarı" kavramı çıktı karşıma. Hamileyken çok aşırı okudum, keşke çocuk doğduktan sonra "okumayı" bırakıp "yaşamayı" becerebilseydim.. Çünkü çocuk yetiştirmede "okuduğunuz ideal"e ulaşmaya çalışmak, en büyük hata. İster kitaplar olsun, ister diğer annelerin yazdıkları olsun, kendinizi onların kriterlerine göre "değerlendirmeye" başladığınız anda yarardan çok zarar veriyor. 

Ben bunu ikinci çocuğumda idrak edebildim. İkinci çocuğuma hamileliğimden itibaren hiç bir şey okumadım! Takip ettiğim blogların tamamı "annelik" üzerine yazanlar, çocuklarını yazanları okumuyorum. Ha kendi çocuğum ilkinin aksine daha "başarılı" mı oldu, hayır, aslında ilkinden çok daha geriden geliyor gelişimi. Ama ilkinden çok daha rahat, özgüvenli ve eğlenceli bir çocuk oldu! Çünkü benim anneliğim öyle. İşi mizaha vuran, çok ciddiye almayan bir annelik tarzım var artık. 

Ha ilkine karşı %100 böyle değil hala.. Ama üzerinde çalışıyorum. Biraz da karşılıklı alışveriş tabii bu işler, o karşında aşırı ciddiyken işi mizaha vurabilmek zor olabiliyor. Ama motivasyonum şu noktadan besleniyor: Ben çocuklarımın "hayat başarısı" tanımının kendiminkinden daha manevi odaklı olmasını umut ediyorum. Yani "mutluluk" ya da "kişisel tatmin" gibi kavramları içersin. Ya da "çevreyle uyum". 

Gelelim işin "aşırı ciddi ebeveynlik" kısmına. Şunu gözlemledim, mizah benim bu hayattaki en büyük silahım. Korktuğum, endişelendiğim, olumsuz duygular hissettiğim anlarda eğer mizahı devreye sokabiliyorsam, birden süper kahramanlar gibi güçleniyorum. İşte "aşırı ciddi ebeveynlik"e de vurabileceğim en büyük darbe, mizah. Yani önce kendinle, içinde bulunduğun durumla dalga geçebilmek, sonra da bunu çevirip, yansıtıp, ilişkilerine hatta tutum ve değerlerine uygulayabilmek. Mesela çocuk hasta. Komik bir durum yok yani. Hatta ayıp, gülünür mü hasta çocuğa? Çocuğa değil ama duruma gülünür, gülünmeli. Mesela Maya çok sayıklar hastalanınca, onu telsizden dinleyip gördüğü rüyalar üzerinden senaryolar yazıp gülmek ne iyi gelir bize.. Ayıp mı? Çocukla değil, durumla dalga geçiyoruz, neresi ayıp? Ateşi var sayıklıyor diye paniklemek kime fayda sağlayacak? İlacını vermişsin, gerekeni yapmışsın, oturup biraz gülmenin ne zararı var?


Hayatı çok ciddiye alıyoruz. Herşey çok önemli. Çocuğumuz en önemli varlık. Biz en önemli insanlarız. Ben ben ben... Benim benim benim... Halbuki, sen sadece bir kumsun koca okyanusta. Herkes senin gibi sorunlar yaşıyor, herkes zorlanıyor, herkes arada başarılar kazanıyor, arada kaybediyor, herkesin hayatında kendine göre zorlukları var, şansları var. Ve hepimiz de öleceğiz yahu.. Sonuçta, birbirimizden çok az bir nüans farkıyla yaşıyoruz. Geride bir şeyler bıraktığımızı sanıyoruz. Ama 3-5 kuşak sonra adımız bile kalmıyor. Burada bir kadın yaşardı, nasıl da başarılıydı, dünyayı değiştirecek buluşlara imza atmıştı, şahane bir önderdi, hele bir çocuklar yetiştirdi aman yarabbi, nasıl uyurlardı, nasıl yerlerdi, nasıl hızlı okumayı söktüler, anlatamam! Mı diyecekler sanıyorsunuz? Adınız geçince bir gülümseme bırakabilmek.. Önü, sonu bu.

O nedenle; hayatın güzelliklerini bulmaya, mizah yardımıyla hayata gülebilmeye çalışmak, şu sınırlı zamanı en iyi şekilde geçirmek asıl başarı olmasın? 

31 Temmuz 2018 Salı

Komşular

Sosyal ilişkilerin ve muhabbetin gırla gittiği bir ülke olarak reklamını yaptığımız Misafirperver Türkiye'de yaşarken değil ama "soğuk ve uzak ilişkiler diyarı" diye adlandırılan Almanya'da yaşamaya başladıktan sonra kafama dank eden bir mevzuu bu; komşuluk..

Türkiye'de yaşarken tek bir komşumla görüşmediğimi, görüşmek istemediğimi, zilim çalındığında evde yokmuş ayağına yattığımı, zaten zilimin de çalınmadığını saklayacak değilim. Komşu kelimesi orada yaşarken; "gürültü yapan, rahatsızlık veren, merdiven aralığında rastladığında yanında kim var diye ters ters bakıp selam bile vermeyen, hasım gibi bişey"di.. İsimlerini bile bilmezdim, ismimi bile güvenlik nedeniyle zile erkek ismi olarak yazmıştım. Hani ünlü bir sosyal psikoloji deneyi vardır ya, apartmanda "imdat, hırsız vs." diye bağırsan kimse yardıma çıkmıyor, o nedenle "yangın vaaar" diye bağır, herkes hemen çıksın diyen.. Neyse.

Burda durum çok farklı. Bizim blogdaki herkesi isimleriyle tanıyorum, yaşlı biri için her hafta alışveriş yapıyorum, çocuklularla kapılarımız devamlı açık, çocuklar bir bizim eve bir diğer evlere gidip geliyor, birkaç günde bir bira bahçesinde buluşuyoruz ve senede 3-4 defa da bahçemizde barbekülü partilerimiz oluyor. Bu sadece bizim bloğa özgü değil, dikkat ediyorum, bir çok komşu böyle bir araya geliyor, komün hayatına benzer hayatlar yaşıyor. İlk başta kendimi çok asosyal hissetmiştim çünkü çocuğumu yollamaya güvenemiyordum, biri kapımı çalarsa bişey isteyecek ya da şikayete geldi sanıyordum. Bunlar hep bana Türkiye'den kalma, hastalıklı korkularmış meğerse.. Halbuki hep böyle değildi Türkiye de.. Ananemlerin mesela apartman komşuları her gün birbirlerine gider gelirlerdi, 50 senelik komşuluk kardeşlik olmuştu, hepsi 80-90larına yaklaşmış tek başlarına yaşayan, sosyal, sağlıklı, dim dik insanlar. Ne güzel bir yaşlanma dediğimiz şey aslında sadece sosyal ilişkileri korumanın getirdiği bir aktif yaşamdı.. Yalnız, somurtkan, herşeye homurdanan yaşlılar olmadılar hiç biri.. Ne güzel bir hayat finali.. Neyse.

Komşuluk çok önemli. Çünkü "komşu komşunun külüne bile muhtaç" gerçekten. Sadece sizi sosyal yaşama bağlama açısından değil, gerçekten acil bir durumda kapısını çalabileceğiniz 1 tane komşu olsa bile yeter. Bir yedek anahtar verebileceğiniz, acil bir anda çocuğunuzu emanet edebileceğiniz, iki çift laf edebileceğiniz.. Bence kimseniz yoksa bile, yüzü gülen birini hedefleyip yaklaşın derim.. Komşuluk güzel şey.

Foto: Maya ve komşumuz M. beraber  evin önünde limonata ve şekerleme standı açmışlardı. Limonatanın tanesini 50c, şekerlemeleri de 20c,'e satarak 3 saatte tam 35 euro para topladılar :D Tüm parayı da eşit bölüşüp oyuncakçıda yediler :D Yaşasın komşuluk.

24 Temmuz 2018 Salı

Üç kaburga kırığı ve iki (+1) çocuklu hayat

Bundan tam 25 gün önceye gelen bir Pazar sabahı, biz çocukları da arkamıza alıp, Münih'e 30km uzaklıktaki Dachau kasabasına bisikletle gidip gelmeye karar verdik. Yazın çoğunu bisiklet üstünde geçirme şansımız olduğu için, 60km çok yorucu değildi ayrıca Würm dereciğinin kenarında çok güzel bir parkur da vardı ve çocuk bahçelerinde durup, öğle yemeğimizi Dachau'nun tarihi sokaklarında yiyip, Maya'nın "prensesin evi" dediği saray bahçesinde dolaşıp, bol bol dondurma ve bira bahçelerinde verilen nefes aralarından sonra akşam 17 gibi eve döneriz derkeeeen.. Arkadan "yakın takip"te bulunduğum eşim birden önüne çıkan çocuk ya da köpek yüzünden fren yapınca, ben de römorktaki çocuklarıma çarpmamak için frene asıldım, toprak zeminde kaydım, düşerken de bisikletin gidon denen elle tutma / fren sistemi kısmı sol meme üzerinden göğsüme sert bir şekilde çarptı. Tabii anında nefessiz kalıp yere yığıldım ve saniyeler içinde "tamam kalp damarlarımdan biri yırtıldı ya da akciğerim delindi" diye felaket senaryoları aklımdan geçerken, aynı hızla da kazanın öncesindeki bir hafta boyunca bana musallat olan "ben ölünce bu çocuklar ne olacak?" korkumla yüz yüze geldim! İçime mi doğmuş ne? "Abdal" (ya da benim durumumda aptal)a malum oluyor ;)

Ben yerde yığılmış acıdan kıpırdayamaz halde tepemdeki meşeliklerin rüzgarda uçuşan yapraklarını izler ve "ne olur Allahım şimdi değil, şimdi değil" diye dururken, hemen arkamdaki bisikletli yanıma çöküp temel tanı ve tedaviye başlamıştı bile çünkü şansıma doktormuş. Diğer biri hemen 112'yi aramış ve ambulansı çağırmış ama ormanlık daracık patikada bizi bulamayacaklarını düşündüğü için bisikletiyle en yakın yola gidip ambulansı bizzat kendi yönlendirme görevini üstlenmiş. Ambulans 5 dakikada geldi.

Ambulans gelene dek ben en iyi senaryoyla kaburgamı kırdığımı, en kötü senaryoyla dalğımı ya da başka bir organımı deldiğim için iç kanama geçirdiğimi düşünmüştüm tabii (yaşasın ilkyardım kursları ve ailede fazla doktor olmasının getirdiği temel paranoyak bilgiler). Ama korkudan delirecek noktaya gelen ve ciyak ciyak bağıran Maya'yı sakinleştirmek için "çok iyiyim bak nasıl da gülüyorum, konuşuyorum" muhabbetine girmiştim - hiç bir işe de yaramadı tabii, çocuk gördüğüne (yerde 2-80 yatan anne) inanmayı tercih etti - Neyse ambulansın gelmesiyle olay baya şenlikli bir hal aldı, zira benim küçük oğlum ambulans delisi, dışardan gelen "ta tü ta ta" sesine bile evin tüm pencerelerine koşmak şeklinde tepki veriyor, düşünün artık ondaki mutluluğu. El çırpmalar, gülmeler, zıplamalar.. La oğğğlum anan gidiyo o ambulansla bilinmeze doğru..


Beni bağladılar, ambulansın arkasına aldılar, serumumu taktılar, kapıyı kapattılar. Yanımda bir paramedik, diğeri dışarda eşime bilgi veriyor. Bilgi aynen şu: "kaburga kesin kırılmış ama dalak ya da akciğerde hayati problem var mı bilmiyoruz, x hastanesine götüreceğiz, bu durumlarda acil ameliyata alınabilir, isimden kontrol edersiniz".. Haydaaaa. Ya durum ölmedim daha, kulaklarım da duyuyor.. Benim o zamana dek "lay lay lom" espriler yapıp etrafı yatıştırmaya çalışan halim balon gibi söndü ve başladım ağlamaya. Bir yandan da "korkma evine gidiyorsun, ananeni semoyu göreceksin" falan diyorum kendime, moral sıfır. Fakat tuhaf da bir aydınlanma yaşadım, ya dedim çocuklar iyi olacak, babaları var, bi şekilde idare edecekler, hayat böyle, aslında hiç bir şeyin önemi yok, herşey yolunu buluyor.. Tuhaf di mi.. O anda hissettiklerimi son yazılara yansıtıyorum sanırım. "Kabullenme" ve akışa bırakma çok enteresan bir his..

Bu arada bir keselim burda, eşimin durumunu anlatayım. Lukas bahçeden topladığımız kurtlu elmaları afiyetle mideye indirip ishal olduğu için beline kadar boka batmış halde eve götürülüyordu ve Maya da gün boyu bişey yemediği için aşırı aç ve yorgundu, planımız direkt banyo-yemek ve yatak şeklindeydi yani. Yatak kaldı, yemek bi şekilde idare edilir ama banyo şarttı arkadaşlar. Bu durumda eşim direkt hastaneye gelmek yerine, gitti eve çocukları yıkadı, yedirdi ve anca 2,5 saat sonra gelebildi.

Hastanede ben de tanı tedavi derken 3 kaburgamı kırdığımı ve mememi kötü zedelediğimi ama çok şükür organlarımda hayati bir sorun olmadığını, fakat ultrasonda ufak bir kanamadan şüphelendikleri için bir iki gün hastanede kalmam gerektiğini öğrenmiştim. Aslında kadın olmam beni kurtarmış, meme resmen hava yastığı görevi yapmış.. Neyse özetle, bol ağrı ve hareket güçlüğü dışında çok önemli bir şeyim yoktu çok şükür.. İyileşmem 6 haftayı bulacaktı..

O gece ve ertesi gün hastanede zor geçti çünkü birkaç saat arayla kanama şüphesi olan organın ultrasonunu çekip durdular ve hareket etmek, nefes almak inanılmaz zordu. Sonra eve çıktım. Şansıma annem hemen bir bilet alıp saatler içinde gelivermişti. Annem sağolsun 10 gün boyunca herşey çok kolay geçti, çocuklar mutluydu, Flo işe gitti, ben ilk 5 günden sonra totomda pire olduğu için tabii ev işlerine ve çocukların bakımına başladım. Ama bir yandan da haklıyım arkadaşlar çünkü annem dönünce kim yapacak o işleri? O da değil de Allah kimseyi yatırmasın, aktif bir insansanız, hayatınız koşturmayla geçiyorsa, hasta bile olsanız yatamıyorsunuz yahu, yatmayın da bence..

Annemin döndüğü ertesi hafta için Lukas'a her gün 3 saat gideceği bir oyun grubu bulmuş, eşimi de öğleden sonra 4'te eve gelmeye ikna etmiştim ki..... Lukas el ayak ağız hastalığı geçirmeye başladı. Üstüne Maya ateşlendi (sanırım hafif bir versiyonunu da o geçirdi) ve en son finalde bizim bey streptokok sahibi olup yatak döşek yatmaya başladı ki aralarında beni en zorlayan onun hastalığı oldu itiraf ve dedikodu edeyim, erkeklerin olayı nedir yahu! Bu durumda tabii ben ilk 10 günden sonra gayet normal ev işleri ve çocukların bakımına devam etmeye, üstüne de kocaya bakmaya başladım. Ama çok şükür yahu Allah bana bi deli gücü ihsan etti galiba arkadaşlar, böyle Lukas'ı tutup kaldırmalar, Maya'nın tüm mızmızlığına karşı çelik gibi sinirler, kocaya limon sarmısak kürleri falan.. Ben neymişim be abiii! Hayır komik olan, ben acaip mızmızımdır, hastalık konusunda biri bin ederim, acı eşiğim yerlerin dibindedir, üstüne aşırı melodramalar yazar ve en kötü senaryoya odaklanırım.. Nasıl oldu da üstesinden geldim derseniz: deli gücü bence :D Ama bu gücün de altında şu vardı "çok şükür, bunlar hep geçecek hastalıklar, bunları başarabilirim, ben neleri başardım, bu da geçecek" diye kendimi devamlı telkin etmek.. Şöyle düşündüm, bir teknedeyim ve çok dalgalı bir denizdeyim, dalgaların biri geliyor, aşıyorum, biri daha geliyor, aşıyorum, ha biri de gelip altında kalabilirim ama o da zaten olayın sonu, artık düşüncenin de bittiği nokta, o nedenle çok da önemli değil, şu an benim görevim önümdeki dalgayı aşmak o kadar.. Böyle düşününce sanırım insan "normalleştiriyor" ve kabullenme de bu demek aslında, sonrası sadece akıntıya kapılıp gidiyorsun fazla düşünmeden, anı kurtarma mottosuyla..

Bir de sanırım şu var. Çocuğum olmasaydı heralde yatardım, dinlenirdim, dedikleri gibi kaburga kırığının ağrısı dayanılmaz olur, nefes bile alamazdım, iyileşmem de 6 hafta sürerdi. Bence bu kesin. Tek çocuğum olsaydı, bence 4 hafta zorlanırdım ama ağrı çok olmazdı, işlerimi de yavaş yavaş rayına sokardım. İki çocuğum olduğu için 10 günden sonra hayat normale döndü, dönmek zorundaydı çünkü kendimden başka güvenebileceğim kimsem yoktu. Üç ve daha çok çocuğum olsaydı heralde hastaneye bile.. Yok artık :D "Biraz kendinin kıymetini bil" diye diye gitti annem bile..

Yani kaburganız kırılırsa, endişelenmeyin, çocuk sayınızla ters orantılı bir zaman sürecinde iyileşiyorsunuz. Yine çocuk sayınızla ters orantılı bir derecede ağrınız oluyor. Gülerek bitirelim: Lukas ilk ateşlendiğinde tabii doktora götürdüm. Doktor daha önce demiştim acaip coool bir adam, sakinlik konusunda nirvana'ya ermiş, asla birşeye şaşırabileceğini sanmıyordum ama başardım onu şaşırtmayı sevgili dostlar. Dr. Şöt kariyeri süresince ilk defa şaşırdı bence ve bunu ben başardım. Şu diyalog ile:

DR: Lukas iyileşir, ateşi olursa x ver, ağızdaki yaralardan dolayı yemezse sadece dondurma ile beslenebilir (dedi bunu valla!) ve işte mızmızlanırsa bol bol kucak pışpış, en zoru o..
Ö.A.: Ay evet çok zor, kucak istiyor ama ben de 3 kaburgamı kırdım geçen hafta, zor oluyor tabii zavallıcık
DR (gözleri kocaman açarak): Ne????
Ö.A.: Ya evet bisiklet kazası
Dr: Ay çok olur onun ağrısı! Nefes bile alamaz insan!
Ö.A.: Ya aslında çok değil, nefes alıyorum bak :D Ama Lukas bazen gece uyuturken, tam kırık kemiğe ayağı gelecek şekilde üstüme yatınca biraz acıyor.
Dr: Ne????? (artık o noktada gözleri değil ağzı da ömrü hayatı boyunca ilk defa şaşkınlıktan açılmıştı, bu da bana kısmet oldu ya, bu da böyle bi anımız olsun hadi..)

Ha bu arada bütün bunlara ek olarak, yakında tek başıma iki çocukla uçakla Türkiye'ye gelme planım var (tabii hastalıklardan fırsat bulabilirsek..) Bu da üstüne tuz biber olsun bari.. #superanne ya da #kekoanne olarak paylaşabilirsiniz :P

Siz siz olun bisiklet sürerken kask takın, çocuklarınıza da taktırın lütfen diyerek bitireyim. Bi anlamı olsun yazdıklarımın. Di mi..

20 Temmuz 2018 Cuma

Çocuğumuza "kişisel güvenlik eğitimi" vermek

Bir önceki yazımda çocuklarımıza bir kötülük geleceğinden korkmanın ve onları aşırı koruyucu ve olumsuza odaklı bir anlayışla yetiştirmenin de çocuğa çok zarar veren bir tutum olduğundan, olumsuz ruh hali ve karamsarlık odaklı bir yaşam görüşünün, devamlı felaket senaryolarını düşünmenin ve dünyaya ve insanlara karşı güvensizlik temel alınarak yetiştirilmenin onun psikolojik gelişimine ve ilerki hayatına ne kadar büyük zararlar vereceğinden de bahsetmiştim. 

Bizim onu korumamız 100 senaryoda geçerli olsa bile, 101. senaryo bizi hiç hazırlıksız yakalayabilir. O nedenle önemli olan, çocuğumuzu "korumak" yerine, onu aktif olarak hayata karşı güçlendirmek ve "düşünebilen, problem çözme yeteneği gelişmiş, kendi kendini koruyan" bir birey olarak hazırlamaktır. 

Çoğumuzun zaten içgüdüsel olarak uyguladığı temel bir kaç noktaya dikkat edilirse, çocuğa yaşına uygun düşünce ve problem çözme yeteneği kazandırılırsa ve bunları yaparken alt metinde her zaman "dünyanın ve insanların çok güzel, yaşanılası olduğu, her olayın mutlaka en az bir çözüm ve çıkış yolu bulunduğu, hayatta koşullar ne olursa olsun umut ve mutluluğu korumanın en önemli kurtatıcımız olduğunu" iyice belletebilirsek, çocuğumuza vereceğimiz en önemli ebeveynlik görevimizi başarmışız demektir. Burada birkaç örneğini vereceğim "Kişisel güvenlik eğitimi" de bunu hedefler.

İlk 3 yaşta çocuğun ebeveyn ya da güvenli temel bakıcısı olmadan kati surette tek başına bırakılmaması ve güvenliği konusunda öz-sorumluluk beklenmemesi taraftarıyım çünkü bu yaş hala "bebeklik" dönemidir ve çocuk ne kadar olgun davranırsa davransın, bilişsel anlamda kendini korumaya hazır değildir. Ama bu aşamada bile özgüvenini destekleyici tutumlar yani "yapma, koşma, otur diyorum" gibi emir odaklı konuşmalar yerine, tehlikeli bir durumda "hayır, dur!" gibi kısa ve açık bir komut vermek ve aynen bir yetişkinle konuşur tonda ona açıklamalarda bulunarak, neden-sonuç ilişkileri üzerine vurgulamalar yaparak, dünyanın geçerli fizik kanunlarını öğretmek ve vücudunun ona ait olduğunu, vücudunu koruma görevinin de onun sorumluluğu olduğunu temel bir kaç eğitimle vermek yeterlidir. Zaten "bedenimin patronu benim" bu yaşın temel gelişim hedefi olduğundan, çocuğun suyuna giderek, bu eğitim otomatik kazandırılır. Mesela dişlerini fırçalaması, odasındaki dağınık oyuncakları toplaması, yolda karşıdan karşıya geçerken elinizden tutması, koşarken düştüğünde ne yapılacağını öğrenmesi (yıkama, temizleme, soğuk kompres ve yarabandı) bile bu "beden güvenliği eğitimi"nin içindedir çünkü temel hedef çocuğa "bedenimi ancak ben koruyabilirim, bedenime bakmak benim görevim" fikrinin verilmesidir. Buna ek olarak bebekliğinden itibaren çocuğa "seni öpebilir miyim?" diye sormak ve yanıt hayır olduğunda "ama bi tane şurdan öpeyim" diye diretmemek ve "hayır, demek hayır demektir" fikrini aşılamak ve "uzuvlarını penis, vajina gibi doğru isimlerle öğretmek" ve son olarak da 0-3 yaş çocuğunu kesinlikle güvendiğiniz temel bakıcı dışında kimseye bırakmamak ve hiç bir surette göz önünden ayırmamak ve yalnız bırakmamak (parkta oynarken telefonunuza dalmamak da bunlardan biri tabii) çok önemlidir. Bu yaş çocuğunun "kendim yapıcam!" takıntısını geliştirmek, ona temel neden-sonuç ilişkilerini oyunlarla öğretmek, ilişkilerinde bağlanma ve sevgi alışverişini desteklemek ve ona dünyayla ilgili olumlu ve güvenli bir his aşılamak yeterlidir.

3-6 yaş yani anaokulu çocuğu ise artık temel görevlerini (kendi yemek, giyinmek, odasını toplamak, bedensel bütünlüğüne dikkat etmek ve ailesi ile yakın çevresindeki insanlarla ilişkileri) öğrenmiştir. Bu yaş çocuğunun bilişsel yapısı, neden-sonuç ilişkilerini ve problem çözmeyi anlamaya yatkındır. Bu yaştaki çocukları tamamen yalnız bırakmak yanlış olsa da, gözünüz üzerinde olacak şekilde sizden biraz uzakta oynamasına, güvendiğiniz bir komşu ya da arkadaşlarına oyuna gitmesine, spor ya da müzik aktivitelerine gidiyorsa, bunlara tek başına katılmasına izin vermek onun özgüveninin ve tek başına başarma yetisinin gelişmesi için çok yerinde olacaktır. Bu yaş grubu çocuklar bazen bir şeyi yapmayı çok istedikleri halde kendilerine güvenemezler ve çekingen davranırlar, bu dönem anne babalarının çocukları "girişken olma", " kendi başına başarabilme" ve "kendine meydan okuma" konusunda yüreklendirmeleri ve "yardımsız yaparsın, hadi yap bakalım, gördün mü bak nasıl da kendi kendine başardın" gibi yüreklendirmeleri sık kullanmaları çok önemlidir. Bu yaş grubu çocuklara "yapma, düşersin, uslu otur, konuşma, gülme, o öyle yapılmaz, sen yapamazsın küçüksün" gibi ketlemeler vurmak, ilerde çocukların sosyal ilişkilerinde, atılganlık düzeylerinde ve kaygı düzeylerinde çok büyük sorunlara tohum ekmektir. Gürültücülük, meydan okumalar, inatlaşmalar bu dönem çocuğunun sağlıklı gelişim davranışlarıdır ve çocuk bize "ben büyüyorum, bebek değilim, beni destekle, bana başarmayı öğret" demek istemektedir. 

Tabii ki bedensel anlamda gelişmiş çocuğun bilişsel anlamda daha çok geride olduğunu unutmamak gerekir. Henüz mantık, neden-sonuç ilişkisi ve çok yönlü düşünebilme yeteneği gelişmediği için, çocuklar kötü niyetli insan ve davranışlara en çok bu yaşlarda açık haldedir. Bu yaş çocuğuna mutlaka "beden algısı ve beden güvenliği eğitimi" verilmelidir. Bu sadece cinsel yaralanma anlamında değil, fiziksel yaralanmalar anlamında da önemlidir. Yine bu yaş çocuğuna "kalabalık bir ortamda yalnız kaldığında güvenli kişiyi bulma" eğitimi de verilmelidir. Bu eğitimi oyun gibi "mesela ben markette kaybolmuşum, ne yapabilirim" diye pekiştirebilirsiniz. Tabii çocuğunuza tam isimlerinizi ve telefon numaranızı da öğretmeniz önemlidir. 

Anaokulu dönemi çocuklara "güvenlik eğitimi" verirken kesinlikle "olumsuz örnek ve tanımlar" kullanılmamalıdır çünkü bu yaş dönemi çocukları korku ve kaygıya en açık gruptur. Kaçırılma, zarar veren insanlar gibi kavramlar yerine kendimi nasıl koruyabilirim, kalabalık bir yerde güvenli insanı nasıl bulabilirim, güvenlik planı nasıl hazırlanır gibi olumluya yönelik konuşmalar çok daha güvenli sonuçlar verir. 


İlkokul dönemi çocukları ise, artık daha kolay neden-sonuç ilişkisi kurabilen, kendi bedenine ve davranışlarına hakim, yargı ve mantık yeteneği ile etik bilgisi daha gelişmiş olduğu için, onlara yaklaşım çok daha farklıdır. Bu dönem çocuklarına "düşünce egzersizleri ile problem çözdürmek, yalnız başına değil grupça yapılan etkinliklere katarak "grup içinde tek başına başarma yetisini geliştirmek ve ebeveyn ile her koşulda açık ve doğru iletişimi sağlamak ile "ben güçlüyüm ve kendime güveniyorum" diyebilen çocuklar yetiştirmek anne babaların temel görevidir. Artık çocuk 1-3km arası ve güvenli trafiği sağlanmış bir yolda okula kendi gidebilmeye, okul sonrası aktivitelerde tek başına zaman geçirebilmeye, arkadaş grubu ile birlikte aktiviteler içine girmeye başlar ve ailesinin güvenli kanatları altından yavaş yavaş çıkmak ister (bu yaş grubu çocuklar aileden "utanırmış" gibi görünürler çünkü arkadaş ve okul kültürü aileden öne geçmeye başlamıştır). Bu dönemde mutlaka temelleri atılması ve ergenlik sonuna dek sürdürülmesi gereken en önemli ebeveynlik görevi "çocuk ile ebeveyn arasındaki açık iletişim"dir. Anne babalar çocuklarını birebir göz önünde tutmasalar da, kiminle, nerede, ne zaman, ne yaptığını bilmek sorumluluğundadırlar. Bu nedenle çocuklarınızın arkadaşlarını tanımanız çok önemlidir. Yatıya kalmalar, gitmeler, okul gezileri sizi korkutabilir ama kişisel ilişkiler kurabilir ve beraber zaman geçirilen çocuk ve ailesini tanımaya özen gösterirseniz, endişelerinizin azaldığını göreceksiniz. 

Soyut düşüncenin başlama yaşı Piaget'ye göre 12 yani ergenlik dönemidir. Bundan önce çocuğunuz ne kadar olgun olursa olsun, "senaryolar üzeinden güvenlik" öğretebilmeniz çok mümkün olamaz. Küçük çocukların "tanımadığın kişiyle konuşma, gitme"den anladıkları sıklıkla "adını sordum, söyledi, tanıştık, o zaman onunla konuşabilirim, gidebilirim çünkü güvenebilirim"dir. Ya da okul dönemi çocuklarının "annen hasta, baban yanında, haydi ben seni alıp ona götüreceğim, gel"e koşulsuz güvenmeleri de bundandır. Sorgulama ve soyut karar yeteneği ancak ergenlikle başladığı için, senaryolar üzerinden güvenlik eğitimi vermenizi önermiyorum. Fakat oyun ve hikayelerle bu durumları ve olası sonuçlarını anlatmanız yine de faydalı olacaktır. Tabii yine burada çocukta kaygı yaratmamaya çalışarak, olumlu yöne bağlanarak anlatılan hikayelerin (adam öyle demiş, çocuk da inanıp gitmiş, kaçırmış çocuğu yerine, cesur ve güçlü çocuk "hayır sen beni kandırmaya çalışıyorsun, seninle gelmem dedi" gibi) gücü her zaman daha fazladır.

Ergenlik döneminde ise, çocukla artık daha açık ve bilgilendirici, hikayeleştirilmeden dolaysız konuşmalar yapılabilir çünkü soyut düşünce ve mantık yeteneği gelişmeye başlamıştır. Bu döneme dek ektikleriniz aslında bu dönemde filiz vermeye başlar ve ergeninizin arkadaş çevresi seçimi, okul dışı aktivitelerinde bunu kontrol edebilirsiniz. Tabii ki risk alma ihtiyacı ve "karşıt gelme" bu dönemde tavan yaptığı, kişilik gelişimi ve benlik kavramı roket hızıyla ilerlediği için, ergeniniz mutlaka size karşı gelmek için bile olsa yanlış yollara girecek, kuralları, sınırları deneyecektir. Bu dönemde yapmanız gereken en önemli ebeveynlik görevi "ne olursa olsun sen benim çocuğumsun, seni her koşulda seviyorum, her koşulda bana gelebilirsin, her zaman arkandayım" güvenini ve yakınlığını vermektir. Bu dönemde gözetim ve aile ilişkilerinde yakınlığa zorlama çok ters tepeceği için, üstün dedektiflik yeteneklerinizi kullanarak "çaktırmadan kollama"ya çalışmak ve açıklık beklediğiniz ergene dürüst ve açık davranmak, korkularınız varsa bunları onunla konuşmak her zaman olumlu sonuç verir. Bu dönemde ek olarak "pozitif beden imajı, sağlıklı cinsel yaşam eğitimi" ile "siber alem güvenliği" konularında mutlaka ergenle çalışmak gerekir. 

Ergenlik ve sonrasında, hatta bugün bile eşimle aramızda kullandığımız ufak bir güvenlik yöntemi ile yazımı neşeli bir şekilde bitirmek istiyorum. Aranızda acil bir durumda kullanacağınız "güvenlik kelimesi" edinmek (mesela "bisiklet kaskım evde mi?" dediğimde "zor durumdayım, yardım et" dediğimi anlar) gerçekten önemli. Sadeve sosyal durumlarda "imdat çok sıkıldım bişey yap ve kurtar beni bu insandan" değil, gerçekten zor durumda kaldığımızda ya da ortamda yanlış bir şey olduğunu anlatmak istediğimizde bence çok yararlı olabilecek bir ufak ipucu.

Bir de son olarak, önceki yazıda da yazdığım gibi, bence çocuğumuzu korumak kadar önemli bir sorumluluğumuz da ona dünyanın güvenilir, insanların iyi niyetli ve olumlu oldukları bir tablo çizmek olduğuna inanıyorum. Güvenlik eğitimi gibi zor bir konu bile, olumlu açıdan yaklaşılarak ele alınabilir, bu kitapta bu konuya dair çok güzel fikirler var. İlginizi çekmesi umudumla.. Ek güvenlik kaynakları için de buraya, buraya, buraya, buraya, buraya ve buraya tıklayabilir, google translate'e tam sayfa linkini yazarak tüm sayfaları Türkçe'ye de çevirtebilirsiniz.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Olumlu düşünmek neden bu kadar zor?

Bir önceki yazımda çocuklarımıza bir kötülük geleceğinden korkmanın ve onları aşırı koruyucu ve olumsuza odaklı bir anlayışla yetiştirmenin, onlara dışardan gelebilecek kötülükler kadar zarar veren bir tutum olduğundan bahsettim. Yazımın amacı "lütfen korku kültürünün bir piyonu olmak yerine, aktif bir şekilde çocuklarımızı kollayalım ve onlara kendilerini korumayı öğretelim" idi. Korku kültüründen kendimizi kurtarmanın tek yolunun "korkuya karşı düşünce silahıyla saldırmak" olduğunu yani önüne geçemediğimiz tüm endişe ve korkularımızda olduğu gibi, bu korkuda da öncelikle aklı selim bir düşünce sistemi geliştirmeyi önermiştim. İkinci yazımda ise aktif roller ve davranışlarla korkulan ya da endişe duyulan olay ya da nesneye karşı duyarsızlık geliştirebilme yeteneğini nasıl kazanabileceğimizi yazacaktım.

Fakat; ilk yazıya öyle çok "tamam iyiler de var ama yine de dünya çok kötü ve güvenilmez bir yer" ya da "olumlu düşünce bu çağda naiflik" ya da "yurt dışında çocuk yetiştirmek daha kolay" türünde yorum geldi ki, kendimi tam ifade edemediğimi ve araya bir yazı daha sokmam gerektiğini hissettim. Çünkü toplum olarak bu konuda çok endişeliyiz ve endişe bize çok yanlış adımlar attırıyor.. Bir kaç kişiyi bile farklı düşünmeye teşvik edebilirsem, bence kardır..

Olumlu düşünmek neden bizi bu kadar zorluyor? Olumlu düşünmek, iyimser olmak, neden "çağdışı" tutumlar, "naiflik" ya da "saftiriklik" olarak görülüyor? Bunu hiç sorguladınız mı? Olumlu düşünmeye bu kadar tepkili ve sakınarak yaklaşmamız kendimizi koruma mekanizması ise, peki olumsuz düşüncelere fazla irdelemeden kabullenmeye bu kadar yakın ve yatkın oluşumuz nedir?

Olumlu düşünebilmek; koşullarımızı değerlendirip, en darda olduğumuz anda bile bir ışık görmeye çalışmak, koşullara ve çevreye uyum becerisi geliştirip kendimiz ve sevdiklerimiz için elimizden gelen en uygun ortamı yaratmaya çalışmak ve bunu yaparken de "ben bu işi beceremiyorum", "koruyamayacağım", "yetersizim" düşünceleri yerine "bu koşuldan da elimden gelen en iyi şekilde düze çıkacağım, ben yeterliyim, ben bu işi de başaracağım" diyebilmek, en umutsuz görünen anda bile umudu bulmak ve yaymaya çalışmak bence naiflik değil, yüksek zeka ve yetenek belirtisidir. Ve bizim ebeveyn olarak birincil görevimiz çocuklarımızı kollamaksa, en az onun kadar önemli ikinci görevimizin de onlara hayata olumlu bakma ve koşullarını en iyi şekilde değerlendirip en uygun sonuca varabilmek için adımlar atabilme yeteneğini vermek olduğuna inanıyorum. "Ah bu dünya çok kötü bir yer oldu" ile, "ah heryerde kötülük var aman korunalım kollanalım" ile bunu başaramayız, ancak yerimizde sayabilir, olduğumuz gibi kalabilir ve çocuğumuza da aynı korku kültürünü aşılamış oluruz. Halbuki "evet koşullar zor, şehirler kalabalık, yasalar yetersiz olabilir ama ben içinde bulunduğum koşulda sorumluluk sahibiyim, benim değiştirme gücüm var, benim çocuğuma gelecekteki dünya hangi koşulda olursa olsun "yaşam sevinci ve umudu verme" sorumluluğum var" diye düşünürsek, bence geleceği de değiştirebiliriz. Kısacası, korumalı kollamalı, sakınmalı, yapma-etme'li çocuklar yetiştirmek yerine "bu şekilde yapılabilir, kalabalık ortamda da güvenle yaşanabilir, aksilikler olsa da güzellikler yaratılabilir" fikrini aşılamak bence onları fiziksel anlamda korumaktan çok daha önemli.

Bu şekilde düşünebilen, olumsuz koşulda bile problem çözebilme yetisi gelişmiş çocuklar yetiştirirsek, 100 farklı senaryodan koruyup 101. senaryodan koruyamadığımız durumlarda en azından çocuğun kendi aklıyla kendini koruması şansını yaratmış oluruz.

O nedenle her zaman olumlu düşünmek, olumlu olasılıkları ve senaryoları pekiştirmek, felaket senaryoları üzerinden gitmekten çok daha olumlu sonuçlar verecektir. Son olarak da yıllarca anksiyete bozuklukları ve depresyon ağırlıklı çalışmış bir klinik psikolog olarak şunu söylemek isterim: endişeli anne/babaların endişeli çocuklar yaratması kaçınılmazdır, önce biz endişelerimizi yeneceğiz ve dünyaya olumlu bakmayı öğreneceğiz, sonra çocuklarımızın endişelerini yenmelerine yardımcı olabilelim.. Onların rol modeliyiz, lütfen unutmayalım.

Bir sonraki yazımda artık çocuklarımıza kendilerini koruma eğitimi vermekten bahsedeceğim - diye umuyorum :)

Kaygı bozuklukları ve olumlu düşünce ilişkisi üzerine birkaç okumaya şuradan, şuradan, şuradan, şuradan ve şuradan ulaşabilirsiniz. Çocuklarımızda ya da kendimizde olumlu düşünce egzersizleri ve bunun önemi için ise şuraya, şuraya, şuraya ve şuraya tıklayabilirsiniz. (kaynaklar İngilizce ama google translate'e tam linki yazıp enter'a basarsanız tüm sayfa çevrilebilir).

16 Temmuz 2018 Pazartesi

"Çocuğuma zarar verirlerse!" korkusu ve çözümü

Çocuk istismar, taciz ve cinayetleri haberleri arttı(rıldı)ğından beri, toplumsal bir histeri içinde olduğumuzu düşünüyorum ve bir anne ve klinik psikolog olarak ve konuya alışılmış yorumların dışında başka bir pencereden de bakarak, birkaç laf da ben etmek istiyorum. Konuyu tartışmaya çalıştığım bazı blog yazarları ve arkadaşlarım ile "sana davulun sesi dışardan hoş geliyor" noktasında kilitlendiğimiz için, bari kendi bloğumda yazayım, rahatlayayım istedim. Çünkü bu "korku kültüründe çocuk yetiştirmek" beni çok rahatsız ediyor!

Öncelikle belirteyim, alanda çocuk tacizleri ile ilgili çok vaka tecrübe etmiş bir psikolog olarak, maalesef içinde bulunduğumuz durumun, medya ve belirli görüşler tarafından "gündem yaratma" amacıyla normalden fazla şişirildiğini düşünüyorum. Maalesef, bir çoğumuzun haberi olmuyordu ama taciz ve cinayetler eskiden beri vardı, dünyanın bir çok yerinde ve benim yaşadığım ülkede de oluyor ve olmaya devam edecek. Bunu kabullenmemiz anne olarak zor, anlıyorum. Benim de içim kan ağlıyor, o küçücük çocukların ve ailelerinin yaşadıklarını düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Fakat ortada bir "idam yasa tasarısı" varken, galeyana gelmek ve yaratılmaya çalışılan "korku kültürünün bir piyonu olmak" bana göre değil.

Bir süredir çok aklı başında bazı arkadaşlarım çocuklarına yaşlarına uygun "kişisel güvenlik eğitimi" vermeye başladıklarından ve "çocuğu artık tek saniye bile göz önünden ayırmadıklarından" bahsediyorlar. Haklılar. Bizimki gibi kalabalık ülkelerde "güvenlik" teması gerçekten büyük sorun ve çok önemli. Fakat bu arkadaşlarımdan bazıları bir süredir "çocukların bedenlerine takılan çipli güvenlik sistemleri"nden bahsetmeye, çocuğu "kollamak"tan biraz daha öte bir koruyuculuk içine girmeye, kendileri de sıklıkla "çocuğuma başkaları tarafından zarar geleceği korkusu" taşıdıklarından yakınmaya başladılar. Sadece arkadaşlarım değil, toplumumuzda genel bir güvensizlik hakim olduğunu bu bloğa bırakılan ve özelden aldığım bazı yorumlardan görüyorum. Çocuklarımıza "güvenlik eğitimi" veriyoruz sanarken, aslında çocuğa genel anlamda insanlara karşı güvensizlik ve korku eğitimi verdiğimizin, genel kaygı bozukluklarına zemin hazırladığımızın farkında mıyız, emin değilim. Mesela esrar kullanımı konusunda aşırı bilgilendirilen gençlerin bilgilendirilmeyenlere oranla daha fazla esrar kullandığı sonucuna varan bir sürü "farkındalık eğitimi zararları" araştırmaları var, yani gereğinden fazla farkındalık ve koruma kollamanın da çocuğa zarar vereceğini bilin istiyorum.

Biz öncelikle kendi sorumluluğumuzu bilelim, çocuğumuza "kişisel güvenlik eğitimi" vermeden önce, çocuğumuzu kendimiz korumayı bilelim, sonra gelelim "diğerleri"ne. Çocuğumuzu ne kadar korusak da kollasak da; bazen kazalar oluyor, kötü şeyler oluyor, aklımıza gelen gelmeyen her şey oluyor. Tabii ki çok kötü insanlar var aramızda ama iyi insanlar da var ve çoğunluktalar! Bir kaza geçirdiğinizde, başınıza bir felaket geldiğinde nasıl bir sürü iyi insanın yardım etmek için hemen yetiştiklerini hatırlayın. Çocuğunuza zarar vermek isteyen insan sayısının kat kat fazlası çocuğunuza gerçekten iyilik yapmak isteyen insan sayısı, buna odaklanın. Bir de olumsuza odaklanmak, insanın olumsuz algısını da arttırıyor, bir noktadan sonra iyi şeyleri görememeye başlıyoruz. Neye nasıl bakarsak, bize de bunun dönüp dolaşıp geri geleceğini düşünüyor ve deneyimliyorum. Yani öncelikle lütfen kendimizden çevreye yayılan bir iyilik çemberi düşüncesini hafife almayalım.

İkincisi; maddenin kanunu gereği, fazla önem verilenin bir şekilde başına bir şey gelmesi kaçınılmazdır. Mesela aşırı güvenlik korumalı bir eve hırsız girme riski, mütevazi ve açık bir eve girme riskinden daha fazladır. Ya da çocuğunuzu 100 olasılıktan korursunuz ama hiç aklınıza gelmeyen 101. olasılık kapınızı çalar. "Sakınılan göze çöp batar" deyimi de bu amaçla söylenir. Bazı şeyleri - ki buna aslında sahibi olmadığımız, sadece bize emanet olan çocuklarımız da dahil - aşırı korumanın onlara zarar gelme olasılığını arttırdığına inanıyorum. Sonuçta çocuklarımız bile "malımız" değil, onlardan "vazgeçilemezimiz" diye söz etmek bence sadece kibirlilik, onları herşeyden koruyabileceğimizi düşünmek ise başlı başına bir kontrolcülük sorunu.

Çocuklarımızı korumak bizim ebeveynlik görevimiz fakat bunu yaparken hedefimiz "korumacılık" değil, "bağımsızlık gelişimini desteklemek ve kendi başının çaresine bakabilme yeteneğini geliştirmek" olmalı. Hedefimiz "koruma" olursa, çocuğumuz yerinde sayar; onu korumanın en doğru yolu onu "hayata karşı hazırlama" olursa, yani problem çözme becerisine odaklanırsak, çocuğu pasif değil aktif bir birey olarak görebilirsek, işte o zaman gerçek anlamda "kollamış" oluruz.

Endişelenmek yerine geliştirmeye çalışabileceğimiz doğru düşünce sistemi konusunda bir kaç örnekle bitirmek istiyorum. Örneğin düşüncemiz "toplum çok berbat oldu, kimseye güvenemiyoruz" değil, "kalabalık ortamlarda güvenlik zorlaşır, gerektiğinde güvenilecek ve başvurulacak insanı bulmak zorlaşır ama her zaman her ortamda güvenilir kimseler vardır" şeklinde olursa, "sakın gözümün önünden ayrılma, sakın yabancılarla konuşma, sakın şeker alma.." değil, "eğer kalabalıksa lütfen elimi tut, lütfen oyun oynarken seni görebileceğim bir yerde ol, eğer beni kaybedersen lütfen "güvenli kişi"ye başvur" dersek ve zaman zaman verdiğimiz pratik eğitimleri farklı senaryolarla oyun şeklinde tekrarlayabilirsek, "bağımsız ve güven içinde çocuklar" yetiştirme şansımız artar.

Bu yazıda temel olarak anne ve babaların çocuklarına gelecek zararlara dair korkularını nasıl yenebileceklerinden bahsettim. Çocuklarımıza "güvende kalmayı öğretme", "güvenli kişiyi bulma" yollarından bir kaçını ve "kişisel güvenlik eğitimi" konusunu ise bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Ek okumalar için buraya, buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.
Yoğun bir "çocuğuma zarar verecekler" endişesi yaşıyorsanız ve bu endişe uykularınızı kaçırmaya, çevrenizden ve çocuğunuzdan tepki alacak düzeyde korumacılık geliştirmenize neden olmaya, ilişkilerinizi etkilemeye başladıysa, bizim "kaygı bozukluğu" dediğimiz bir psikolojik sorun yaşıyor olabilirsiniz, lütfen uzman bir klinik psikoloğa ya da terapi veren bir psikiyatra başvurun.

10 Temmuz 2018 Salı

Annelikte temel korkular ve çözümü

Ozelden cok sik aldigim bir soruyu acmak istiyorum. Bir cok anne, cok uzun saatler calismak zorunda oldugunu, cocugunu cok az zamanda gordugunu ve bu zamanda da cocugun asiri bagimli davranis ve tutumlar gelistirdigini (4 yasina yaklasan ama hala emmek isteyen, beraber uyumak isteyen, devamli kucak isteyen, devamli mizirdanan cocuklar) ve bununla nasil basa cikacagini bilemedigini yaziyor ve fikrimi istiyor. Ben size kendi hayatimdan bir ornek vererek konu uzerinde dusunmenizi saglamak istiyorum.

Malum iki yas krizleri geceli 2 sene oldu ama her Turkiye donusu en az bir hafta boyunca Maya'nin 2 yas krizleri hortluyor ve son perdeden bagirarak sarsilarak aglamali, kendini yerlere atmali, neredeyse sinir krizi diyebilecegim o tuhaf aglama krizleri evimizi senlendiriyor. Olay tamamen kuralsiz, her istedigi aninda yerine getirilen bir ortamdan, kuralli ve rutin gorev ve sorumluluklarin oldugu bir ortama gecmedeki adaptasyon problemi. Kural ve sinirlarin cocuklar icin ne kadar onemli oldugunu defalarca yazdim ve ailemle bu davranislarinin beni nasil zorladigini bir cok defa konustum. Fakat onlar cok kisitli zamanda gordukleri cocuga kural ve sinir koymak istemiyorlar, her istedigini yapalim, onu mutlu edelim istiyorlar. Halbuki "her istedigi" sonu olmayan, ustelik cogunlukla ona uzun vadede buyuk zararlar verebilecek istekler. Fakat cocuk yetistirmek ile torun yetistirmek farkli, cunku onlarin onceligi cocugun yetistirilmesi degil, ani guzel gecirmek. Dolayisiyla icten ice hissettikleri en buyuk endiseleri de "isteklerini yapmazsak, onu mutlu etmezsek, ya bizi sevmezse?"

Yine cok yogun calisan annelerde de bu endisenin oldugunu biliyoruz. Zaten az zaman geciriyorum, onu da kaliteli gecirmeliyim, onu mutlu etmeliyim, aradaki acigi kapatmaliyim yoksa.. beni ya yeterince sevmez, baglanmazsa?

Cocuklar tabii boyle dusunmuyor. Onlar icin sevgi daha saf bir kavram. Onlar sizi seviyorlar cunku ordasiniz. 5dk da olsa 5 saat de olsa, onlarin gozunde yeterli sekilde onlarla oynuyorsunuz, onlari besliyor, koruyor, sariliyorsunuz. Onlar sizi seviyor cunku ordasiniz.. Neden aramiyorlar. Sevgiye neden aramak biz yetiskinlere ozgu bir kavram (ve evet sevginin nedenleri mutlaka ki var bizim icin).

Cocuklarla ne kadar zaman gecirdiginiz degil, o zamanda ne derece onlarla oldugunuz onemli, bu bir gercek. Aktivite bile yapmaniza gerek yok, 5dk bile vaktiniz varsa ve o vakitte sadece cocuga sarilsaniz ya da sohbet etseniz bile onlar icin yeterli. Neyse ki cogumuzun 5dk'dan fazla suresi oluyor ;) Ama durumu anlamamiz icin yazdim. Yani "cocuk ya beni sevmezse, baglanmazsa" endisesi dunyanin en sacma endisesi, cunku her cocuk annesini sever, icgududur bu, hep dayak yese de, kollarina sigaralar sondurulse de o cocugun "annecim" diye kosmasi, icgududur.. Ha analik daha farkli, saf sevgi yetiskinlikle bozuldugu icin, saf analik da bozulabiliyor, hastalikli hale gelebiliyor. O apayri..

Dolayisiyla, sevilmeme endisenizi lutfen icinizden atin ve cocugunuzu seviyorsaniz, ona birey olarak saygi duyuyor ve onu iyi bir insan olarak yetistirme amaci tasiyorsaniz, cocugunuza yeterli bir anne oldugunuza kendinizi inandirin. Kosullariniz ne olursa olsun, yeterlisiniz.

Simdi gelelim "gerekliler"e.. Cocuklar neden yaptiklari resimlerin altina yemyesil bir cimenlik ya da toprak cizerler bilir misiniz? Cunku resimlerini bir sinira koymak, cizdikleri varliklarin altina sabit bir alan ya da agac, ev, cicek gibi sabit varliklar koymak isterler. Aynen yasamlarinda oldugu gibi, kendilerini belirsiz, kuralsiz ve karisik bir evrende rastgele savrulan canlilar gibi gormek yerine, belirli kural ve sinirlar icinde yasamak onlara guven verir. Sirtlarini dayayacak, her kosulda guvenebilecekleri bir yetiskin isterler ve bu yetiskinin belirli kurallarinin olmasi ve bu kurallarin her kosulda ayni kalmasi onlari rahatlatir. Cunku dunya bilinmezlerle doludur ve cocuklar bu bilinmezlikte sabit kalan seyler isterler. Bu nedenle kurallar onemlidir ve gereklidir. Rutinler onemlidir, yasa uygun sorumluluk ve gorevler gereklidir. Belli yas ozelliklerinin sirf "ama zevk aliyor, bence hazir degil" denerek ileriye otelenmemesi gereklidir (ve kendinize bu isten asil zevk alan o mu, yoksa ben miyim, bunun birakilmasi beni mi korkutuyor, onu mu? diye sorun lutfen).

Ozetle, cocugunuzun bir davranis sorunu varsa ve bu sizi rahatsiz ediyor ya da en azindan endiselendiriyorsa, lutfen kendinize "ben neden korkuyorum?", "bu kurali koyamamamda ya da bu siniri cizemememde hangi korkunun etkisi var?" diye sorun. Genellikle konu sevgi ihtiyaci, kabul gorme ve begenilme ihtiyaci ya da olum korkusu gibi temel nedenlere dayanacaktir, bu da sizin cozmeniz gereken, kendi kisisel gelisim goreviniz olabilir..

Ha cocuklar mi.. Onlar sizi hep sasirtirlar, o 4 senedir agizdan dusmeyen emzik birden kolayca birakiliverir, o pedalsiz binilmeyen bisiklet bir aksam mukemmel surulmeye baslanir, o anne sen olmazsan uyuyamam krizleri bir gecede bitiverir.. Sasirir kalirsiniz :)