30 Ağustos 2015 Pazar

Senin annen bir salaktı yavrum (2+ yaş)

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam, ikinci sene de şu şekilde geçti işte. Geldik 3. seneye. Sevgili 2 yaş çocuğum, minik kaşarlı sucuğum! Seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

29 Ağustos, Yatçaz kalkçaz: Demek ki neymiş, "şimdi uyuycaz, uyanıcaz, baba gelmiiiiş" diye uyutulan çocuk gecenin 12'sinde uyanıp "ben uyudum, uyandııım, hadi havaalanına gidelim, babayı alalıııım" diye tutturabilir ve 2 saat boyunca "baba daha gelmedi, sabah olunca gelecek" diye dil dökseniz dahi "ama ben uyudum uyandıııım" diye mantık yürütmelerle sizi mat edebilir, "hay dilimi eşek arısı soksun" kıvamına getirebilirmiş.

27 Temmuz, Çikolata bebek: Artık sözel espriler yapmaya başlayan muzip evlat Afrikalı bir anne ile bebeğini parmakla işaret edip, avazı çıktığı kadar "çikolataaaaaaa" diye bağırabilir, anası da bu durumu kotarıcam diye "aa evet çikolata yemek istedin ama yemekten sonra" diyebilir, durumu daha beter hale sokabilirmiş. Grup çalışması bu işte.

21 Temmuz, Pizzalar ve çiğ balıklar: Anne olmak; Hint Lokantasına evde pişirilmiş pizza dilimleri ve olmaz belki paranoyasıyla çocuk çatal bıçağı götürmek ve onca muhteşem kokunun, baharatın, tadın ortasında evladına masa altından pizza yedirtmek demekmiş. Dahası, aynı çocuk daha ekstrem bir ortam olan sushi lokantasında sırf eğlenceli görünüyor diye löp löp sushi götürebilirmiş ve anne denen kişi resmen evladını çiğ balıkla beslemiş oluverirmiş. 

2 Temmuz, Empatinin kraliçesi: 8 aylık hamile üstelik hamilelik şekerinden muzdarip komşumla apartman girişinde karşılaştık ve elimdeki tiramisu'ya (içinde kahve likörü, çiğ sütten krema ve bol şeker olan İtalyan güzeli bir anti hamile tatlısı resmen!) gözünü dikip "ham hammm" diyince, içgüdüsel Türk ikramcılığıyla "aaaa hemen vereyim yarısını" dedim ve kadıncağız istemedikçe burnuna burnuna Allllaşkına al, hamilesin canın çekmiştir'ın Almanca versiyonunu (yok mu sandınız bunun Almancası, siz öyle sanın, Türk dediğin yoktan var eder ısrar eder, ikramı dayaktan beter eder) diye diye dürttüm ya, eh senenin empati kraliçesi seçilmezsem ne olayım!

23 Haziran, Ding dong: Dudağımın üstündeki bene Cindy Crawford muamelesi çeken çok olmuştu da; kimse onu parmağıyla dürterek ve ding dong diyerek kapı ziliymiş gibi çalıp, ağzımı da kapıymış gibi açtırmayı ve "kim ooo?" diye sordurtup, "anne"den "kuzu"ya, "çöpçü"den "baba"ya çeşit çeşit cevaplar aldırmayı denememişti. Sen denedin ve başardın be evladım..

18 Haziran, Ah bu oyuncu yetişkinler: Oyun grubunda kendinizi diğer anne-babalarla evcilik, doktorculuk, araba yarıştırma, top yuvarlama falan oynarken yakaladığınız, üstelik çocuklarınızın sizden uzakta apayrı bir yerde apayrı bir oyun oynadığını fark ettiğiniz o muhteşem ana ne deniyordu sahi? Ha, buldum: Yetişkinler için oyun terapisi.

20 Ağustos 2015 Perşembe

Hayat her zaman güllerle gelmiyor

Bu yazıyı yazmaya karar vermek ve yazdıktan sonra da taslak kısmından yayınla düğmesine basabilmek benim için çok zor oldu, tam 10 günümü aldı.. Bir önceki yazımda size Maya'nın hastalığını, sıcakları, fiziksel ve psikolojik anlamda yorulduğumu, "yıkılmadım ayaktayım" diyerek, "nasılsa geçti, haydi önümüze bakalım, unutalım bu zor günleri" diyerek neşeyle anlattım. Fakat sonra, yazıyı yazdıktan sonra, rahatsız oldum. Aslında iyi değildim, hem de hiç iyi değildim.. Duygusal ve içedönük bir insanım aslında ben, öyle dışarıdan sosyal, güçlü göründüğüme bakmayın. Olumsuz duygularımı, endişelerimi, sıkıntılarımı genelde içimde yaşarım. Öyle öğretilmiş bize, dışardan güçlü görünmek lazım. Hani bu bir nevi sosyal zeka falanmış gibi; mesela aslında hiç hazzetmediğiniz, size hep olumsuz atıflarda bulunan bir insanla aynı ortamdayken ona müsamaha göstermenin, gülümsemenin "büyüklük" sanılması gibi. Psikoloji bilimi bile "içiniz kan ağlıyorken mutlu görünebilmek, ne kadar güçlü ve sağlam bir psikolojiniz olduğunun kanıtıdır" derken.. Hepsi yalan.. İnsan açık, şeffaf olmalı. Sevincini de üzüntüsünü de dostlarıyla paylaşabilecek denli doğal olmalı.

Bloğumu okuyanlara "dostlar" demem belki çok saçma geliyor size. Dost dediğin az ve öz olur, hayatta - o da şanslıysak - anca üç beş tane karşımıza çıkar demişler ya.. İnanmışız. Hele sanal dost, hiç olmaz. Herkes oynuyor burda, herşey yalan, göstermelik. İlle kanlı canlı görüşeceksin, elini tutacaksın, gözüne bakacaksın ki inanasın. Neden korkuyorsak?! (Aldatılmaktan, duygularımızla oynanmasından korktuğumuz için hepimiz katı, ruhsuz insanlar olduk işte).

Geçen yazılarımdan sonra sadece bloğa bırakılan mesajlar değil, bizzat emailler ve hatta telefonla arayan, hal hatır soran, uzun uzun konuşup destek veren ama yüzünü görmediğim, elini tutmadığım insanlara dost demek istiyorum, evet. Bundan korkmuyorum. Bu insanlar "senin için dua ediyoruz" derken, benim onlara "sanal tanış" demem yanlış asıl. Ve sonra aslında içim kan ağlarken oturup kendimi sıka sıka gülmeceli şenlikli "bitti gitti" yazısı yazmam; düpedüz aldatmak. Kendime yakıştıramadım. Bana da böyle rol oynansın istemem.

(c) Fotoğraf: Tumblr.

Hiç iyi değildim ben.. Maya hastayken, havalar sıcakken, yorgunken aslında bunun yanında bir de tam 6 haftalık hamileyken, bebeğimizi kaybettim ben... Bize bir sürpriz olarak gelen, önce şaşırtan sonra çok heyecanlandıran daha sonra sevindiren, 6 hafta sonra 12. haftası bitince sizlere nasıl yazacağımı düşündürüp gülümseten, şimdiden leylekle gelen bebek fotoğraflı bir yazı bile yazdırıp taslak kısmına attıran, buzdolabı üzerine isim listesi çıkarttıran, "hadi bu seferkinin cinsiyetini öğrenmeyelim, sürpriz olsun doğumda" diye kararlar aldırtan, "Nisan anneleri" grubuna üye ettiren, seyahat ve tatil planlarını iptal ettiren, aynı zamanda da "2. çocuk mu, şimdi mi, birden mi" diye korkutan, "ya ilki gibi sorunlu testler, erken doğum olursa" diye endişelendiren, "hiç hissetmiyorum bu hamileliği yahu" diye düşündüren, Maya'nın hastalığında ise hafif hafif gelen kramplarla "daha şimdiden zorluyor, bu hamilelik çok erken oldu, napıcam ben" diye korkutan, sonra birden kanamayla ve ağrıyla uyandıran, doktora koştuğumda ise daha birkaç gün önce ilk defa gördüğüm kesenin olması gerekenden çok aşağıya kaydığını, kesenin atılmasının sadece saatler meselesi olduğunu öğrenip sudan çıkmış balığa döndüren.. Çok hızlı olup biten, hiç beklemediğim bir kısa varoluş ve kayıp hikayesi..

Mantıklı, okuyan, düşünen, araştıran bir insanım ama hamilelik hormonlarının da gücünü azımsamamalı, çok üzüldüm.. Özellikle de hamileliği beklemezken, sonra heyecanla karışık sevinç duymuşken, alışmışken, birden.. Nedensiz..

Her 10 hamilelikten 2'si ilk 12 hafta içinde fetüse bağlı nedenlerle sona eriyor, yumurta ile spermin birleştiği ana bakarsanız hele, 10 hamilelikten sadece 3 tanesi doğumla sonuçlanıyor! Yani doğum bir mucize gerçekten; düşük ise aslında daha yüksek bir olasılık. Üstelik genel olarak bu dönemdeki düşüklerin nedeni kromozom sorunları gibi fetüse ait nedenler, anne ister 7/24 yatsın, ister elini dahi kaldırmasın, olacağı varsa oluyor. Olması da gerekli zaten, doğanın bir seleksiyonu ya da Allah'ın bizim göremediğimiz bir "büyük resim" planı. Fakat yine de insan elinde olmadan düşünüyor; çok mu zorladım bedenimi, ben mi neden oldum diye.. Tüysiklet de olsa kızım, sonuçta 10kg yükle merdivenler çıkmak, tek kolumda belime destekle kucağımda oturan o varken tek kolumla yıkanmış çamaşırları asmak, günlük kaldır taşı indir işleri, Maya'yla koşturmalı oyunlar, atlanan yemek öğünleri, sonra üstüne virütik hastalık riski..

Ama ne yapabilirdim ki? 2 yaşında bir çocuğum var ve evet onu düşünmek zorundayım. Onu kucaklamak, öpmek, hasta olduğunda gece boyu nefesini dinleyerek oturduğum yerden bacaklarım uyuşsa bile kıpırdamadan koynumda uyutmak zorundayım. Ayaklarımı dikip yatma lüksüm yok ki! Bazı bloglarda okuyorum kadınlar hamile kaldıkları an evin hiç bir işini yapmıyor hatta üst rafa doğru uzanıp bardak bile almıyorlarmış! Ayrıca zorunluluk olarak da görmüyorum, severek isteyerek yaptığım işler bunlar benim. Varlığına şükrettiğim ailem.. Yine de ben mi neden oldum, çok mu zorladım kendimi diyorum ve mantığım öyle olmadığını söylese de, kalbimden gelenle üzülüyorum.

Bir de tabii her anne adayının bu dönemde yaşadığı "ya iki çocuğa bakamazsam" endişesi vardı, "ya eşimle sosyal çevremle işimle ilişkilerim dengedeyken ikinci çocuğun gelişiyle bu denge bozulursa" endişesi vardı, "ya kızım kardeşe hazır değilse, ya olumsuz tepki verirse, ya psikolojisi bozulursa" endişesi vardı. Hastalık ve sıcak da eklenince, çok olumsuzlaştım geçen hafta. Hatta sıklıkla "neden şimdi oldu, çok erken, hazır değilim" diye düşündüğüm oldu. Hatta hamileliğimi öğrendiğim andan beri gördüğüm "düşük yapma" temalı, kan revan içindeki rüyalarım arttı, her gece bir başka kabus görür oldum. Kızıma hamileyken gördüğüm o uzaylı pırıl pırıl yıldızlı rüyaların aksine, devamlı kan, elime batan iğneler, kürtaj, arılarla dolu bir odada doğum yapmak gibi tuhaf ve beni korkutan rüyalar görmeye başladım.. Belki ben düşüncelerimle psikolojimi etkiledim, o da bebeği etkiledi, "istenmediğim yere gelmem" dedi.. Bilmiyorum.. Ama mantığım böyle değil diyor; beyin gücüyle çocuk düşürülseydi heralde istenmeyen gebelikleri yaşayan kadınlar merdiven tepelerinden kendilerini atmazdı.. Ama yine de.....

Çok hızlı olup bitti herşey. Ne hamileliğimi anladım doğrusu, hiç bir hamilelik belirtisi olmamıştı daha. Ne de düşüğü ve kaybı anladım. Ama üzüldüm, üzülüyorum, hep de üzüleceğim.. Arkasından "oldu bitti geçti gitti hadi zil takıp oynayalım" demek ona da haksızlık, siz okuyanlara da haksızlık. Böyle hissetmiyorum çünkü.. Gözlerim doluyor, boğazıma bir yumru takılıyor, böyleyim işte aslında ben.. Hele o BabyCenter'dan kaydımı silmeyi unuttuğum için 7. hafta mektubu geldi ya üstüne, sanki o an idrak ettim aslında ne olup bittiğini..

6 haftalık hamilelik ve düşük. Daha kalbi bile atmaya başlamadan.. Yazmasam da olurdu belki, hiç yaşanmamış gibi. Bir çok insan için bu büyütülecek bir acı değil çünkü; hamileliğinin son ayında bebeğinin her eşyasını alıp hazırlamışken bebeğini kaybeden, doğurup emzirip koşturmaya başlamışken bir gün aniden elinden kaçırıp arabanın altına koşturuveren yavrusunu kaybeden, yıllarca emekle bakıp büyütüp yetiştirdikleri evlatlarını teröre, trafik kazasına, hastalıklara kurban veren benim de bizzat tanıdığım bazı anaların acısının yanında bu gerçekten büyütülecek bir acı değil çünkü.. Haddimi biliyorum, asla karşılaştırmıyor, Allah daha büyük acı yaşatmasın hiç birimize diyorum.

Ama yine de olmadı işte.. Yine de yapamadım. Hiç yaşanmamış gibi olsun, unutuvereyim diyemedim.. Kendimce zor bir dönemden geçiyorum. Sadece yazmak ve hiç tanımadığım sizlerle paylaşmak istedim..

Üzerinden 10 gün geçti. Merak etmeyin, toparladım ve iyiyim artık. "Bir iş olmadıysa ya daha hayırlısı olacağı için ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur" diye bir söz vardır, ben ona çok inanırım. O nedenle toparlanmalı, hayata odaklanmalıyız. Hepimiz.

Bu kadar erken dönemde, kısa sürede tüm bu farklı duyguları çok yoğun halde yaşamak zordu ama uzamaması, bence hakkımda en hayırlısı, en büyük şansım oldu. Sonuçta hepsi 3 haftalık bir yolculuk oldu ama çok şey öğretti bana.

1. Düşük de hamilelik gibi hayatın bir gerçeği, bir kadın için düşük deneyimi bir öğrenme yolu. Benim başıma daha önce hiç gelmemişti ama bunu çok sık yaşayan, çok ağır yaralar alan yakın arkadaşlarım var. Bana hep "nedense insanlar acımı yaşamama bile izin vermiyor, daha gençsin çooook çocuğun olur boşver diyorlar, bu çok canımı acıtıyor" derlerdi. Doğruymuş. Lütfen siz de düşük yapmış bir kadına bunu demeyin, çünkü insanın aklındaki son şey "bitane daha yaparım" oluyor.. Ben daha önce düşük yapan arkadaşlarıma elimden geldiğince "seni anlamam mümkün değil ama acını paylaşıyorum, sabır diliyorum" derdim ve hiç "olsun boşver yine olur, üzülme" demezdim. Bu önemliymiş, gerçekten insan "yeni hamilelik ve birsürü bebekler" falan duymak istemiyor bu dönemde.

2. Daha büyük acılar tattırmasın Allah ama kısacık da küçücük de hatta insan bile sayılmayacak bile olsa bir canın kaybı söz konusu olunca, insan yine de üzülüyor, bir boşluk, bir hayal kırıklığı yaşıyor. Anlayışlı olmak, düşük yaşayan kadının biraz kendi içinde yas sürecini tamamlamasına izin vermek lazım. Hiç olmamış gibi davranmak ya da değerini düşürmek insanı üzüyor.

3. Bazı kadınlar düşükten sonra olaya çok mantıklı yaklaşıp çok kolay toparlanabiliyorlar. Bunu "hissizlik" olarak algılamamak lazım. Sonuçta yas süreci her insanda farklıdır ve bir noktada hepimiz "hayat devam ediyor" diyecek olgunluğa ulaşırız. Kimimiz için kısa, kimimiz için uzun zaman alabilir. Yargılamamak lazım.

4. Böyle bir deneyimden sonra, inancım ve olumluyu görme şevkim arttı. Elimdekine, sahip olduklarıma bakarak mutlu oldum. Tanrı'ya bana bu şekilde kendine şükretme fırsatı verdiği için, elimden bir hayalimi alırken yine de beni koruduğu ve kolladığı, bu yoldan bu kadar az acıyla ve kayıpla geçirdiği için şükrettim. Ne kadar şanslı olduğumu düşündüm, sağlık ve mutluluğumun devamı için gönülden dua ettim.

Evet; artık "bu şekilde olması gerekiyormuş" diyor, kabulleniyor ve elimdeki diğer hayat güzelliklerine bakıyor, tüm bunlar için şükrediyor ve hayatın tadını, rengini, kokusunu yakalayarak yaşamaya devam ediyorum. Çünkü bizden bu bekleniyor, genetik kodlamamız bu şekilde. Beynimiz olumluya yöneliyor, olumlu anıları saklamayı tercih ediyor. Unutmak değil tabii, kabullenmek ve yola devam etmek. Güçlü ve sağlıklı bir insanın yapması gereken bu.

Son bir sözüm olacak bu konuda; Allah bana ve sevdiklerime, anlamını kavrayamadığım acı yaşatmasın, O'nun yolunda ilerlerken yolumu, amacımı sorgulatmasın. Bundan bir ders aldım, bir deneyim kazandım; düşük yapan insanlara artık daha farklı bir gözle ve sözle yaklaşacağım ve yaşamın gerçekten bir mucize olduğuna, sağlıklı bir evlada sahip olmamızın aslında ne kadar düşük bir şans, bir hediye olduğuna inanacak ve buna sahip olduğum için şükredecek, sağlık, mutluluk ve bereketin artarak devamı için Allah'a dua etmeye devam edeceğim.

Hepimizin yolu aydınlık olsun.. Hakkımızda hayırlısı olsun..

11 Ağustos 2015 Salı

Sinir krizimi takiben..

Geçen haftaki sinir krizimi takiben; ne çok sevenim, ne çok arayıp soranım, ne çok özelden mesajlar telefonlar emailler gönderen moral veren, dua edenim varmış diye görüp bir posta da sizin güzelliğinize ağladıktan sonra, hönkürerek burnumu sildim, gözlerimi kuruladım, geldim sevgili dostlar! Geçen haftaki halimi en güzel ifade eden "yıkılmadım, ayaktayım" fotoğrafını da Çılgın Araplar benim için yapmış sağolsunlar. Bizde durum aynen böyleydi.

Almanya'da sıcak hava 25 derece havaya denir, geçen hafta 38 dereceyi gördük. Üstelik eş zamanlı olarak kaderin cilvesiyle Maya'nın kulak içi ateş ölçerinde 41.5 dereceyi görmek, şaşı bakıp şaşırmak, çocuğu aynen bir mumya gibi serin ve ıslak havlulara sarıp doktora koşmak gibi aktiviteler içindeydim. Kara bahtım kör talihim; bizim güzel yeni doktor tatilde olduğu için yine eski doktora gitmek zorunda kaldım (aynen yeni aldığı arabayı kıyıp da kullanamayan tipler gibiyiz bu yeni doktor konusunda, adama ayıp olur diye öyle 39 derece çarpı üç günden önce falan telefonla rahatsız etmiyoruz kendisini, o ise bak kalkıyor en olmayacak zamanda (aslında havaya bakarsan, en olacak zamanda) tatile gidiyor, nçık nçık nçık).

Her sefer olduğu gibi bu sefer de kafayı kocaya taktım tabii ben; gece 1 saat uyku uyumuşum ateşli yavrunun nefesini dinlemekten sabaha karşı tam sızdığım anda adam sessizce aynaya post-it'li not bırakıp "bişi olursa ara" demiş çekmiş işe gitmiş! Yavru kolumda - değil ayol, arabanın arkasında çocuk koltuğunda - direksiyonu doktora kırdım, bi yandan da elimde telefon - değil ayol, otomatik araç aramasıyla - kocaya bağrınıyorum "sen niiiiiirdesin, boyun devrileee" falan diye İngilizce Almanca ortaya karışık. Tabii şiddet bir kısırdöngü gerçekten, herkes bir numara küçüğüne, dişini geçirebildiğine saldırıyor malum. O da aramış anasını aşağı yukarı aynı kelimelerle kadıncaaza bağırmış. Kadıncaaz da o esnada 38 derecede tabii bikinisini çekmiş göl kenarında serinliyor, organik karpuz dişleyerek falan. Ayol başka n'aapsın kadın, biz çocuğu yaparken ona mı güvendik, "nasıl yaptınız öyle bakınız" demezler mi adama! Neyse.. Çemkirilen koca işi gücü bıraktı, bir taksiye atladı, "eski doktor"da buluşacağız.

Beklerken bu eski doktoru (sağolsun en az 45dk bekletir, huyudur) beni inceden bir ağlama aldı, yine "ay ben bu çocuğa bakamıyorum, hasta ediyorum" tripleri. Hormonal bi takım hadiseler dönüyor vallahi, dönem dönem böyle bana bi "fena kadın, başarısız ana" takıntıları geliyor soldan soldan. Ayol halbuki hepimiz eşdeğerde *ıçmışız, instagrama falan ne bakıyorsunuz, yalan onlar.

Doktor koşar adımlarla geldi, bizi buyur etti. "Bu kadar koşturmaya bu kadar geç kalıyorsa, bu adam kaç hastaya yetiyor, uf ne biçim para kırıyordur" falan gibi düşünceler içindeyim tabii, klasik SSK'lı hasta sahibi mantığıyla. Baktım bizzat doktorun odasında açık olan iki cam arasında efil efil bir cereyan var, demek ki cereyan olayı Alman çocuklarını hasta etmiyor. Oturdum tam ortasına efil efil. Sıcak diyorum dostlar. Hava 38, kucağıma yapışmış çocuk 41.5 derece. Hiç yargılamayınız cereyana böğrümü açmış olmamı. O rüzgarda yalnız bişey dikkatimi çekti. Özellikle evladımın kanının alınacağı sıralarda, bir ter bastı şu yandaki fotoğraftaki gibi beni.. Nasıl da kokuyorum, önceki gece ayıptır söylemesi bol sarmısaklı salata yemişim. Vallahi her sabah duşumu alır, dişimi fırçalarım, koltukaltımda tüy falan da yoktur ama buram buram kokuyorum, metroya binmiş Türk vatandaşı gibiyim aynen. Rahatsız oldum kendimden. Yazık be "eski doktor"a.. Mental note aldım hemen, yeni doktora parfüm sürüp de gitmeli acil bir durum anında, aman ayıp olmasın, yeni ya bu.

Kanı alındı. Çişi kıymetliymiş vermedi. Sonuç bir tür enfeksiyona işaret edince antibiyotiği de aldık eve geldik. Fakat antibiyotikler ne sevimli hale gelmiş, insanın üçer beşer alası geliyor (!!). Paket tasarımı şu yandaki gibi; dürtmeli bakteri çıkartmaları yapmışlar, çocuk içtikten sonra antibiyotiğin berbat tadını unutması için oynamalık bir bakteri çıkartıyor paketten, 14 bakteriyi toplayana "bi yıldızlı aferin" veriyorlar hatta boş yere çocuğuna antibiyotik içiren anaya ekstradan bir de davlumbaz, hem de evladiyelik..

Lakin 4 gün oldu, çocuk yanmaya devam ediyor. Fitilin gözünü seveyim ne güzel söndürüyordu, 1.5 yaştan sonra artık totosuna dürtmüyoruz herhangi bir şey, mazallah travma yaşar, hayat boyu anal tutucu olur falan.. Şurup öyle değilmiş. Hem geç etki ediyor hem de kısa süreli ferahlama sağlıyor, 3-4 saat sonra hop yine 40 derece ateş. Gece karanlıkta çocuğu serinlet, pışpışla, herhangi bir nedenden kocaya dal falanla geçti. Ertesi sabah bir uyandık bizim çocuk yanarlı dönerli, kırmızı puantiyeli bir çocuk olmuş, elleri bacakları yanakları nokta nokta. Doktorlar kapalı, hastaneye bir gittik mi oramıza buramıza fişler hortumlar sokmadan bizi rahat bırakmazlar.. Doktor olan ana babamı aradım, ülkeler arası konsültasyon yapıldı ve virütik bir durum olduğuna (ve antibiyotiğin de hiç bir işe yaramayacağına) kanaat getirildi (hay eski doktoooooor, ben seni neyleyim, döven söven kocasına "beyimdir yiğidimdir" diye geri dönen kadınlar gibiyim ya bu doktorla ben!) Antibiyotik bu tabii boru değil, öyle kafana göre başlayıp bırakamıyorsun. Boş yere 7 gün alacak şimdi zavallı çocuğum. En azından virütik sorunlardan sonra gelen ve iyice tarumar eden bakteriyel durumlardan korunmuş olacağız diye züğürt avuntusu içindeyiz.. İçimizdeki Pollyanna'yı sevsinler.

Velhasıl 4 tam gün süründük, o dört gün şahane yaz havası oldu Münih'te. Ateşli de olsa 2 yaşında tabii, istekleri güldürürken süründürüyor.. Bir sarı elbisesi var çiçekli bülbüllü - hakikaten de yakışıyor kerataya - ateşle yanıyor hala ille onu giyecekmiş, "tarz sahibi sürünmek" diye buna derler be kokoş.. 4. günün sonunda ilk defa ateşi düşünce keyfi yerine geldi. (Çok şüküüüür! Allah tedavisi olmayan, çektiren hastalık vermesin hiçbirimize de, evlatlarımıza da! Amiiiin!) Onun keyfi gelince benimki de geldi işte; geri geldim sizlere, buradayım. Dediğim gibi, sağolun var olun, hiç görmediğim tanımadığım dostlarım, yoldaşlarımsınız, çok destek verdiniz dualar ettiniz. Var olun, sağolun!

Şimdi kaldığımız yerden devam.. (Hastalık da aslında hepimize basit şeylerin ne kadar önemli olduğunu fark edip, onları kaybetme riski olmadan da şükretme farkındalığı veriyor, değil mi....?)

6 Ağustos 2015 Perşembe

Kısa bir ara

Bir önceki postumu sildim, kızım hasta ve ben de özel nedenlerden ötürü kendimi iyi hissetmiyorum. Blogda negatife odaklanmak ve negatifi çekmek de istemediğim için, kendi içime çekilerek bir kısa ara vermek istiyorum. Sağlıkla görüşmek üzere..

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Münih'te çocukla hangi bira bahçesine gitmeli?


Bavyera kültürünün en güzel tarafı olan "Bira Bahçeleri"ni tanıtmak istiyorum bugün size. Bu sene yaz çok geç geldi ve görünen o ki birkaç gün sonra da bitecek, o nedenle mümkün olan her anımızda soluğu bira bahçelerinde alıyoruz. Evimize çok yakın üç bira bahçesi var ve benim en çok sevdiğim bu aşağıdaki "Değirmen Adası Bira Bahçesi". Beyaz Atlı Prens Maya'nın yaşındayken anne ve babasıyla bu bahçeye gelir, aynen şimdi Maya'nın yaptığı gibi ördekler ve sularla oynarmış. Şimdi o baba olarak, işten çıkıp eşi ve kızı ile geliyor, aynı ördekler olmasa da, eminim aynı ördeklerin torunlarının torunlarıyla falan oynuyorlar. Düşünsenize; sen dünyayı dolaş, bir sürü ülkede yaşa, sonra gel doğduğun kente, doğduğun mahalleye geri dön, kızın olsun ve çocukluğunda yaptığın herşeyi, aynı şekilde bu sefer de kızınla yap. Ne tuhaf ve ne güzel :) Benim çocukluğumdaki Türkiye'den eser kalmadı, ne yazık ki...

Fakat sadece Beyaz Atlı Prens'le gelmiyorum ben bira bahçelerine, bizim kızlar ve artık her biri küçük adamlar olan çocuklarıyla da geliyorum, bira bahçeleri yaz döneminde 11.30 ile 21.30 saatleri arası açık. İsterseniz evden piknik sepetinizle, masa örtünüzü kapın gelin, içeceklerinizi burdan alın, isterseniz de hiç yük etmeyin, bira bahçesinin geleneksel Bavyera sofrasının tadına bakın. Ama ne yaparsanız yapın, şırıl şırıl akan nehirde yüzen balıklar ve ördekler (ve bazen de kuğular) için ekmek kırıntılarını unutmayın.

Bira bahçelerine, aynen bizim çay bahçeleri misali bebekler ve çocuklar da geliyor, Maya ilk bira bahçesine 5 günlükken gitmişti. Kocaman kestane ağaçları altında, mis gibi açık havada ve şırıl şırıl akan nehrin kenarında uyuyarak, etrafı inceleyerek büyüdü. Şimdi o kadar bağımsız bir küçük hanım oldu ki, bir bakıyorsun ayakkabıları çorapları fırlatmış, çıplak ayakla kaydırağın kayılan kısmından kenarlardan tuta tuta tepeye çıkmış el sallıyor, bir bakıyorsun koca koca aralıklı basamakları tırmanıyor, bir bakıyorsun kendinden büyük çocukları hizaya sokmuş, başlarına geçmiş birşeyler anlatıyor ve kendini de dinletiyor! Bu kız ne zaman büyüdü yahu, bazen inanamıyorum..

Bazı bira bahçelerinde, özellikle Englischer Garten  ya da Augustiner Keller gibi turistik olanlarında geleneksel Bavreya müziği ve dans da oluyor ve biz de ailecek Dirndl ve Lederhosen'lerimizi giyinip öyle gidiyoruz, geleneklerin bu şekilde korunması ve genç kuşak tarafından da benimsenmesi benim çok hoşuma gidiyor. Üstelik Avrupa'nın serin ama mis gibi kokan yaz gecelerinde kapanışa yakın çalınan "son bira servisi" çanı ve yakılan mini mini lambalar insana yüzyıllardır bu bölgede hiç bir şey değişmedi ve değişmeyecek hissi veriyor.
Kısacası, yolunuz Münih'e düşerse, turistik (Englischer Garten'taki Chinesischer Turm, ya da aynı alandaki See Haus, bir de daha şehir merkezindeki Augustiner Keller olabilir) ya da daha yerel (her hangi bir mahalledeki Dorf Festivalleri yakalarsanız kaçırmayın ya da bizim favorilerimiz bizim mahallede bulunan 1676'dan beri açık (Münih'in en eski bira bahçesi kendisi) "zum Alter Wirt" ya da Insel Mühle veya hemen doğum kliniği yanında bulunduğu için "bekleyen" babaların uğrak mekanı olan (valla) Taxisgarten), hangisini tercih ederseniz edin, mutlaka bira bahçelerine uğrayın derim, hatta haber verin, çoluk çocuk beraber buluşalım :)

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Düğün dernek, salam sosis ve piç mevzusu

Başlık; geçirdiğim haftasonunu çok güzel özetliyor aslında. Eşimin bir çalışanını göbişiyle bebişiyle evlendirdik ve Bavyera usulü tepeleme salam sosise doyup, evimize geri döndük.

2015'in ilk düğünü bu, 1 tane daha var sırada önümüzdeki ay. Ama bence bir tane daha - hem de asıl beklenen düğün - de çok yakında sürpriziyle gelecek; eşimin en yakın dostu ve kız arkadaşı son bir kaç aydır korunmayı bırakmıştı, henüz bir vukuat yok ama bizimki "bebek gelmeden", "teklif etme" sevdasına kapılmış bu arada. Daha önce de bahsetmiştim, burada pek evlenmiyor insanlar, bazısı çocuk yaptıktan sonra dahi evlenmiyor. Özellikle de kadınlar istemiyor evlenmeyi, erkekler biraz daha "evcil" ama kadınlar ince düşünüyorlar, sık eliyorlar bu mevzuularda burada. "Yaşım geldi" ya da "çocuk yapmaya bundan iyisini bulamayabilirim" diye evlenen hiç tanımadım. Çoğunluğa göre evlilik, sadece kağıt üzerinde bir imza; önemli olan evli ya da bekar, çocuklu ya da çocuksuz, "aşk"ı devam ettirebilmek, yaşam boyu "çift" olabilmek. İşin tuhafı, Türkiye'yle kıyasladığımda burada evli ya da uzun süreli birlikteliklerde boşanan ve ayrılan çok insan da yok, ya da ben tanımıyorum. El ele, öpüşüp duran, hippi tipli, saçında çiçeklerle San Francisco'ya giden (ne şahane şarkıdır) insanlarız biz :)

Ama Türkiye şartlarında tüm bunlar ne büyük acaiplik hatta evlilik dışı çocuk sahibi olmak ne yazık ki düşünülemeyen bir "ayıp". PİÇ derler hatta. İlk duyduğumda 5 yaşındaydım "piç ne anane?" demiştim, "babası belli olmayan çocuk" demişti. "Ama sen anneler herşeyi bilir dersin, annesi bilmiyor muymuş babasını?" demiştim, "o zaman nasıl piç olur ki bir çocuk, hiç bir çocuk piç olamaz" demiştim.. O zamanlar, doğru kafayla dünyanın yanlış yerinde yaşıyormuşum..

Benim "aşk çocuğu" dediğim, bazılarının "piç" dediği, genellikle çok güzel yüzlü olan bu çocukların ne yazık ki bazısı çok şanslı olmuyor. Bazı anne babalar "aşk çocukları"na sıkı sıkı sarılıp, aile oluyor ama bir çok anne baba henüz hazır olmadığı halde sırf çocuk için evlilik müessesesine "itilmiş" oluyor. Sonra da sapır sapır boşanıyor bizim ülkede insanlar, çocuklarsa çift kale maç.. Şu "bir imza"nın zulmüne bak..

Buradaki arkadaşlarım arasından neredeyse bir ben evlilik "içi" çocuk doğurdum (ne banalim). Yok o kadar da değil yine baya var benim gibi eski kafalı romantikler ama gerçekten de son zamanlardaki gelinlerin çoğu göbeklerini gere gere hamile ya da çocuklar anne üzerine kayıtlı burada. Mesela bizim kızlar ve bebekleri diyorum ya hep, şu an 3. çocuğuna hamile olan İngiliz dilberimiz hala evlen(e)medi "bu hengamede"; çocukları aradan çıkarıp, kiloları verip, sonra "belki" evlenecek. Çok da mutlu, kocaman bir örnek aile! İmzalılardan daha örnek..

Bu işler karışık işler. Keşke kimse kimseye karışmasa, etiketlemese, kendi gibi olmayana pis demese. Herkes bildiği gibi yaşasa. Ama bu konuda biz daha çooook fırın ekmekler yiyeceğiz, bu arada bir çok insan evlilik müessesesine girip girip çıkacak, çocuklar çift kale maçlarda kaynayacak. Yazık günah; bir sürü evrak işi, kağır mürekkep israfı. Yeter ki "piç" denmesin diye.. Kağıt üzerinde olan bir baba, eve uğramasa bile baba işte.. Yersen.

Salam sosise döneyim, ağır konular bunlar. Yahu o nasıl bir Bavyera Düğünü'ydü yine! Giyindik şu alttaki fotolarda gördüğünüz geleneksel kıyafetlerimizi, gittik.


"Brotzeit" (ekmek saati; İngilizlerin çay saatini almış Alplerdeki dağ adamı, kendine uyarlamış diye düşününüz) bu en yukarıdaki fotodaki oluyor. Bu fotodaki 4 kişilik bir "giriş" yemeği, direkt odun üzerinde geliyor. Peynirler, çeşitli sosis ve salam seçenekleri, turşular ve salata niyetine kırmızı turp. Nasıl da güzel ham ham bol tahıllı, ayçekirdekli kabak çekirdekli ekmekler eşliğinde. Yanında da 2000 çeşit biranın en iyi 4-5 örneği seçmece sunuluyor. Basit ama leziz. Düğün yemeği buydu valla. Bizim kız da dahil ellerimizle daldık barbar barbar. İçtiğim gazlı gazlı sulara ve seyahat şişkinliğine bağlamak istiyorum ama nur topu gibi de 1,5kg fazlam oldu. Bu yaştan sonra vermek ne zoooor biliyorsunuz (haydiii, yapma sporu götür löp löp yemekleri sonra işi yaşa yık, duyan da inansın! Oldu cicim!) Haydi yanlarımızdaki aşk tutamaçları, önümüzdeki ferah balkonlar ve arkamızdaki hava yastıkları ile lömbür lömbür yuvarlanmalı iyi haftalar hepimize :P

30 Temmuz 2015 Perşembe

Kızımdan öğrendiklerim (2+ yaş)

İki sene önce minicik bir yavru verdiler koynuma, "haydi hayatı öğret bu yavruya" dediler. Meğerse ben öğrenecekmişim hayatı ondan, ilk sene öğrendiklerimi bakın buradan okuyun. İkinci sene öğrendiklerimi ise buradan. Şimdi geldik yaşamın 3. senesine, buyrun 2 yaşındaki kızımın bana öğrettiklerini ben de size öğreteyim (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Ağustos: "Daha 2 yaşında, anlamaz" dememek gerektiğini, dinlemez gibi gözüküp can kulağıyla dinlediğini, anladığını, etkilendiğini ve olumsuz ufacık bir şeyi minicik beyninden silmek, unutturmak için haftalarca insan üstü bir gayretle uğraşmam gerektiğini öğrendim. Anlaşıldı; bundan sonra ağzımdan çıkan en ufak bir heceye dahi dikkat etmem gerekiyor! Anne olmak, özdenetim sanatında uzmanlaşmak demekmiş..

Temmuz: Hiç nedensiz yere otobüste iki yaş krizi yaşayan kızımı sadece öpüp okşadım, sakin kalabildim diye beni izleyen bir Alman kadının beni tebrik etmesi ve otobüstekilerin de ona katılıp beni alkışlamaları üzerine iki şey öğrendim; bir, çocuk sevmez dediğimiz Almanlar meğerse anne severmiş, iki, bu işler sadece filmlerde olmuyormuş ve hiç tanımadığı birinden bir güzellik görünce insan nasıl mutlu oluyormuş! Yaşşşa be teyze!

Haziran: Öğrendim ki, anne olmak, yine kendin gibi bir anne-dost ile sabah 08.15'te buluşabilen ve bunu da gayet normal karşılayan kişi olmak demekmiş. E o saatte nere açıktır? Gittiğimiz yer doğal olarak Kılavuz Karga Kahvaltı Evi (attım ayol, öyle isim mi olur, direkt batarsınız valla!)