19 Eylül 2014 Cuma

KeseMEME

Hamilesinizdir, merak edersiniz, "acaba emzirebilecek miyim? nasıl bir duygu? ya canım acırsa?", bebeğiniz doğar, merak edersiniz "acaba doğru emziriyor muyum? yeterince emebiliyor mu? sütüm nasıl artar? acaba 6 aya tamamlayabilecek miyim?", bebeğinizin ilk dişi çıkar, ek gıdaya geçer, merak edersiniz "acaba hala sütüm var mı? acaba ek gıdanın yanısıra anne sütü veriyor olmam gerçekten önemli mi? acaba ısıracak mı? acaba 1 yaşına dek emzirebilecek miyim?", yaşını geçer, hala emer, merak edersiniz "ne zaman bitecek bu emzirme işi? nasıl bitecek? imdaaaat".. Yani bu emme/emilme işleri zor dostlar; emzirmesen olmaz, çok emzirsen olmaz, herkesin bir fikri vardır ve kimse de bir şey bilmez! Yani kimse derken, sizin ve bebeğinizin dışında kimse diyorum.. Aslında belki de sizin bile değil, bebeğinizin dışında kimse bilmez de diyebilirim. Çünkü bizde aynen böyle oluyor.

Maya tam 15 aylık. Tam 16 dişi var. Gelişimi normal. Anneye aşırı bağlılığı ya da korkuları olan bir çocuk değil. Hala emiyor. Hala emiyor. Küçük yazdım çünkü gururla söylemiyorum, utanıyorum, biraz üzülüyorum, biraz endişeleniyorum. Bak bana kızmayın, ben zaten yeterince kızıyorum kendime. Dünya Sağlık Örgütü 2 sene emzirin diyor, müslüman arkadaşlar bilir Kur'an'da aynı şekilde önerilir, doktorlar ve ebeler biraz daha insaflı, "ilk sene emzirin, yaşından sonra artık dengeli beslenen bir çocuğun anne sütü ihtiyacı kalmaz, zaten içeriği devamlı değişen sütün de bu son halinin fazla bir yararı yoktur" diyorlar (en azından benim sorduklarım). Dişçim ve doktorum "yeter artık, vücudunda mineral, kalsiyum, hiçbir şey kalmadı, sana yazık" diyorlar, 20 küsür sene sonra ilkkez dişim çürüdü, daha regl olamadım, Allah bilir kemikler, organlar ne halde, hormonal ve kimyasal çöplük gibi bedenim, bende hiçbir şey kalmadı. Bittim. Ama emziriyorum. Zorla değil, istemediğinde değil, gün içinde hiç emmiyor mesela. Sadece uykuya yatmadan önce ve uyku sırasında saat başı! Aslında Türkiye'den önce uyku sırasında da emmiyordu ama ya rutininin bozulmasına ve sosyal ortamın değişikliğine verdiği psiko-sosyal tepki, ya geçirdiği hastalık ya da (bence) köpek dişlerinin dördünün birden çıkıyor olmasıyla, iki haftadır gece boyu saat başı uyanıyor, sadece pışpışlamak yetmiyor, eliyle ya da sözel olarak memeyi istediğini ifade ediyor. Vermezsem çığlık çığlığa değil sadece, bana vurarak, saçlarımı çekerek, yüzümü tırmalayarak ve tekme atarak yani resmen öfke krizi geçirerek ağlıyor. Vermesem ben de ağlıyorum, hiç kimse uyuyamıyor. Versem ben yine içten içe ağlıyorum, benim dışımda herkes uyuyor. 1 saat sonra aynen... Bittim evet ama bu sefer "öğrenilmiş çaresizlik" içindeyim, artık kabullendim, sesim çıkmaz oldu.

15 aylık çocuğu hala emziriyor olmak, bağlanma odaklı ebeveynlik yanlısı bir anne olarak bile çok zor. Sadece fiziksel kayıplardan değil, sosyal ortamdan gelen hafif alaycı "hala mı emiyor?" yorumlarına mantıklı cevaplar vermeye çalışmaktan hiç değil, kendi içinizde "ya ben ne yapıyorum, neredeyse o dalga geçtiğim oyun oynarken gelip anasını emen tosunlardan biri olacak bu!" diye endişe etmekten zor.. Maya doğduğundan beri ne emzik, ne biberon kullandı. 6 aylıkken o yassı suluklara geçince anca su içirebildim, yine formül süt almadı, 8-11 ay arası günde 100ml. formül sütü bildiğiniz bardakla, içine pipet sokarak falan zar zor içirdim ama yaşına girdiğinden beri yine kesinlikle ne formül süt, ne inek sütü, ne keçi sütü, ne pirinç ya da yulaf sütü asla içmiyor. Peynir, kefir, yoğurt ve dondurma(!)dan başka süt ürünü asla veremedim. Ah şimdiki aklım olsa, sütü sağar biberondan verir, emziği 24 saat uğraşsam da ağzına sokturmaya çalışırdım. Ama işte diyorum ya, neymiş çocuk odaklı ebeveynlikmiş, neymiş istemediğini vermeyecekmişiz, sıkmayacakmışız, dellendirmeyecekmişiz. Al işte sana, sanki pamuk gibi çocuk oldu böyle yaptım da.. Yine bildiğin canavar...

Şimdi tek bir hedefim var. Türkiye öncesi hale geri dönebilmek. Yani emzirip, memesiz uyutmak (bunu başarıyorum 2 gündür) ve gece uyandığı 20 seferde emzirmeden geri uyutmayı başarabilmek (20 sefer olmasa 10 sefer olsa, sonra 5 olsa, sonra sadece sabaha karşı 6 gibi olsa diye ara hedefler koydum). Bunu sağladıktan yani gece boyu emzirmemeyi başardıktan sonra, asıl önemli adımlara yani uyku öncesi emzirme ritüelini aradan çıkartmaya sıra gelecek (bu hızla 35 yaş civarında olacak bu diye hedef koydum, nasılım?)

Eski geleneksel memeden kesme yöntemlerine baktım da, çok şaşırdım. Eskiler amma radikalmiş! Çoğunun yaptığı gibi, yani eroin bağımlıları gibi şak diye bıraktırsam, çocuk "cold turkey" denen durumu yaşarmış, inanılmaz bir travma (çünkü meme sadece besin değil, sıcaklık, yakınlık, güven ve sakinleşmek de demek). E bazı eklı selim çocuklar gibi kendi kendine birden de bırakacağı yok (çünkü gün içinde emmiyor, sadece uyku öncesini emmekle özleştirdi). Ama artık bende de hiç öyle "doğal olan budur bacım, emsin emdiği kadar" iç huzuru ve hipi-anne özgüveni kalmadı dostlar, ben bittim imdat artık yani. Dolayısıyla geriye kalan "adım adım" sistemi bize göre sanırım.. Var mı önerisi olan?

17 Eylül 2014 Çarşamba

Sevgiyle boğmadan sevebilmek

Bir önceki yazımda; çocuğa aşırı sevgi vermenin, onun psikososyal gelişimine olumsuz getirilerinden bahsetmiştim. Özetle; çocuğu sevgiyle boğmak, onun ebeveyni değil de arkadaşı gibi davranmak, onun özgür bir birey olduğunu kabul etmenin ötesinde onu bir çocuk gibi değil de yetişkin gibi düşünerek yaşından büyük bir olgunluk beklemek, özdenetim becerisini geliştireceğiz derken, ondan kendi mükemmelliyetçiliğimize eş değer bir gelişim beklemek, onu ilerde bizim bir adım ilerimizde olmaya koşullandırmak, kısacası kaygı duymasına neden olmak anlamına gelebiliyor. Peki; çocuğa sevgimizi dolu dolu verirken, onu kısıtlamamayı, korkutmamayı, kendi değerlerimizi empoze etmeden onun seçimlerinde özgür olabilmesini sağlamayı nasıl başarabiliriz?

Üç adımda:

1. Kendi yaşam sevgimizle, yaşam heyecanımızla ona örnek olarak.
Yani, en başta biz birey olarak yaşamı, yaşamımızı sevmeliyiz. Seçtiğimiz yolların arkasında durmalı, yürüdüğümüz yoldan memnun değilsek de yeni seçeneklere açık olmalı, yaşamın her saniyesini doya doya yaşamalı, keyif almalıyız. Bu o kadar zor değil. Hayat toz pembe değil ve herkesin kendi şartlarına göre yaşam zorlukları var. Fakat bulunduğumuz noktada sahip olduklarımızın değerini görmeli, bunlar için şükretmeyi bilmeliyiz. Yaşamı beş duyumuzla, duygularımızı bastırmadan, başkaları için değil, kendimiz için yaşamalıyız. Mesleğimizi, ev dışında çalışmıyorsak hobilerimizi ve ürettiklerimizi, yetiştirdiklerimizi sevgiyle, heyecanla yapmalıyız. Bulunduğumuz noktadan memnun değilsek, pasif yakınmalar yerine aktif değişimlere yönelmeliyiz. Bir ebeveynin çocuğuna verebileceği en önemli değer yaşam sevgisi ve evrenin tüm canlılarına yönelik eşit bir etik anlayışıdır bence, gerisi bunların üzerine inşa olur.. Bizi etkin, üretken, sevgi odaklı ve etik değerlere sahip gören çocuk, yaşama dair olumlu bir bakış açıcına sahip olur, başarısızlıklardan korkmaz, değişime ve farklılıklara açık, esnek bir insan olur. Dolayısıyla hangi yolu seçerse seçsin, kendi adımlarını korkusuzca atar, takıldığı noktalarda yardımsız kararlar alır ve uygular.

2. Farklı yaşam yollarının, farklı seçimlerin de insanı mutluluğa ve doyuma götürebileceğini göstererek.
Kendi seçtiğimiz yolların daima doğru yollar olmadığını, yaşamda bir çok rengin bulunduğunu, farklı düşünceler, farklı inançlar olduğunu çocuğa göstermeliyiz. Bizim sosyo ekonomik düzeyimizden çok daha düşük şartlarda yaşayan, yine de mutlu olabilen insanları görmek, onun mutluluğu parayla ilişkilendirmesini, mesela yemek yediğimiz yerdeki bir garsona ya da evimizi temizleyen bir çalışana saygılı davranmamız, onun statü farklarının insani değerleri etkilemediğini anlamasına, sanatçı ile doktorun ya da garson ile işadamının hümanizm ortak paydasında eşit olduğunu öğrenmesine yarar. Bir şekilde ilerde mesleğe ve eğitime bağlı sosyal statü edinemezse bile, yaşamından doyum alabilmesi, kendi içinde mutlu olabilmesi için bu önemlidir. Tüm dünya hümanist olmasa, toplumsal kast kuralları çok güçlü olsa bile, insan nasıl gözle bakarsa karşısındakinin de kendisine o şekilde baktığını duyumsar, önemli olan kendine güvenmek, durumuyla başırık olabilmektir çünkü.

3. Sevgiyi aşırı vermek yerine, koşulsuz vermeyi öğrenerek.
Bir insana aşırı sevgi vermek korkutucudur; çünkü hem siz bu sevginin sınırlarını belirleyemez, bu kadar büyük bir sevgiyle ne yapacağınızı bilemez ve kuralsız ve sınırsız bir sevgiyle kaybolabilirsiniz, hem de bu kadar büyük bir sevgiyi alan kişi, bu sevginin karşılığını vermeye çalışırken çok büyük hatalar yapabilir ve kendi duygularını, kendi hedeflerini sırf sizin sevginizi eşitlemek adına hiçe saymaz zorunda kalabilir. Onu karnesi pekiyilerle dolu geldiğinde, spor müsabakasında başarı kazandığında, güzel bir pasta yaptığında, odasını topladığında ya da o gün huysuzluk yapmayıp ağlamadan yatağa gittiğinde sevmek kolaydır. Ama siz onu ağlarken, yerlerde tepinirken de öpün, karnesinde sıfırla geldiğinde ya da hiç hoşlanmadığınız o çocukla çıkmaya başladığında da sevin, ona neden korktuğunuzu, neden endişelendiğinizi söyleyin ama sizin seçeneklerinizi seçmek istemediğinde, tepetaklak burun üstü çakılacağını gördüğünüzde de yanında durun, canı acıdığında ona sarılan yine siz olun. Koşulsuz sevgi; onun kendi yanlış hedeflerini belirleme, kendi hata ve başarısızlıklarını deneyimleme anlamına gelse bile aşırı sevgiden her zaman daha iyidir çünkü çocuğa kendi yaşamını yaşama şansını verir. Dünya annesine duyduğu aşırı sevgi yüzünden onun yaşam hedeflerine ulaşmak için çabalayan ya da annesinden ayrılamadığı için bir aile bile kuramayan mutsuz "örnek evlatlar"la doludur. Bunlardan biri olmayın, sevdiğinizi özgür bırakın, bırakın koşsun, düşsün, yaralansın, kanatlarını açıp uçup gitsin. O döner dolaşır, size gelir, yine gider, döner dolaşır, hep gelir..

16 Eylül 2014 Salı

Çocuğu sevgiy(L)e boğmak

Son yazımda sormuştum; benim hala çocuk olmadığımı, büyüdüğümü kabul etmek ailem için neden hala bu kadar zor? diye.. Bana göre bunun nedenini yazmak, aslında orta üst seviye, eğitimli "Beyaz Türk" ailelerinin çoğunda olduğu gibi, ben büyürken benim ailemde de olan ciddi bir sorundan bahsetmek, kanayan bir yaramıza daha parmak basmak istiyorum sevgili okurcuklarım: çocuğu sevgiye ya da daha doğrusu sevgiyle boğmak..

Bu durum çocuğu şımartmak'tan biraz farklı bir durum ve ülkemizde ve dünyada bir çok çocuk değil yeterince sevgi alabilmek, yeterli gıda, bakım ve sağlık hizmeti alamazken, öz ebeveynleri tarafından cinsel, fiziksel, psikolojik şiddete maruz kalırken, ya da en basiti ihmal edilirken, sen kalkmış "amanın aşırı sevgi aldım, güdük kaldım" muhabbeti yapıyorsun, ayıp be öğrenen anne, diyeceksiniz. Haklısınız ama insan mutlu olmak için hep kendinden kötü durumları düşünürse, evet mutlu olur ama kendini de daha iyiye doğru nasıl geliştirir? İyi ebeveynliğin üst sınırı yok, biliyorsunuz.. Hepimiz her gün öğreniyoruz, kendimizi geliştiriyoruz.

Benim çevremde bir çocuğa aşırı sevgi vermek, bir nevi ebeveynlik görevi olarak düşünülür. Aşırı sevgi vermek ona her istediğini almak, onu şımartmak değildir tabii ki çünkü artık sağır sultan ebeveynler bile bilir bunun zararlarını. Ama çocuğu teee çocukluğundan itibaren bir birey olarak kabul etmek, ona değer verip yetişkinlerin dünyasına almak, ebeveynliği arkadaşlığa yaklaştırmaya çalışmak, açık ve saydam olmak ve evet, elinizden ne geliyorsa onun sınırlarını devamlı zorlayarak, evladınızın hayata en iyi noktadan başlamasına, avantajlı konuma geçmesine fırsat vermek. Yani bildiğin yemedim, yedirdim durumunun eğitimli ve bilinçli aile versiyonu. Kilit cümle: seni çok seviyoruz, sen bizim gözbebeğimizsin, sen bizim en değerli varlığımızsın. Nesi yanlış derseniz, üç şey birden yanlış. Sen bizim en değerli varlığımızsın. Çocuğun anladığı: bizim hayatımızın odağı sensin, senden başka bir hobimiz, yaşam amacımız, kişisel hedefimiz yok hayatta. 

1. Bunu duyan çocuk, vicdan azabı duyar. Onun refahı için ebeveynlerinin yaşamının sınırlandığını, onların kendisi için ne çok fedakarlık yaptığını, o olmasa belki de hayatlarının çok daha güzel olacağını, belki daha çok gezip tozacaklarını, yiyip içeceklerini, daha az çalışacaklarını ve daha çok hayatın keyfini çıkaracaklarını düşünür. 

2. Bunu duyan çocuk kaygı duyar çünkü ebeveynlerinin mutluluğu onun mükemmel çocuk olmasına bağlıdır. Ebeveynlerinin fedakarlıkları onun daha iyi, daha mükemmel imkanlar içinde büyümesi, ilerde olabileceğinin en iyisi olması içindir. Olabileceğinin en iyisi olmaya çalışan çocuk, diğerleriyle değil (daha beteri) kendiyle devamlı yarış içindedir ve bunun sonucunda da genellikle kaygılı, kendine güvenemeyen, başarılı fakat iç dünyasında dinginliği sağlayamamış, hayatta üst noktalarda fakat hala ne istediğinden tam emin olamayan, aklı ortalama bir entelden biraz daha karışık ve en acısı genellikle yaşadığı topluma ve onun orman kanunlarına yabancı hisseden bir yetişkin olur.

3. Bunu duyan çocuk kendini sınırlandırılmış, özgür iradesi elinden alınmış hisseder. Bu çocuğun hata yapma özgürlüğü yoktur, yapılan hatalar bile illa ki ders alınacak, ilerde aynı durumun yaşanması engellenecek, yani çocuğun "mükemmel"e ulaşması sırasında bir adım olmalıdır. Çocuk ailenin bu aşırı verici halinin karşılığını verebilmek adına (çünkü her ilişki bir alışveriş dengesidir) hayat boyu uğraşır ama uğraştığı alanların alt limitleri hep önceden belirlenmiştir. Boynuz kulağı bir milim dahi olsa illa ki geçmelidir, ama o boynuzun boyu aşırı yüksekten başlar. Mesela, ailesi doçent bir çocuğun doktora yapıp kalması başarısızlık olarak görülebilir, üç çocuklu bir ev kadını olmayı "seçme" gibi bir lüksü ise asla olamaz.

Peki ne yapmalı da çocuğa sevgiyi dolu dolu verirken, onu kısıtlamamalı, sınırlamamalı, korkutmamalı? Arkası yarın :)

15 Eylül 2014 Pazartesi

Anane torun candır, can

Son dönemde yazdıklarım yanlış anlaşılmasın, ben annemi çok seviyorum. Lakin annemle ben o kadar apayrı karakterleriz ki, o beyazsa ben siyahım adeta. Dolayısıyla, benim annemle ilişkim hiç bir zaman ideal olamadı, şimdi annemle kızımın arasındaki ilişkinin sağlam temeller atıyor olması beni çok sevindiriyor. Anane torun ilişkisi çok başka, çok özel birşeydir; bunu ben yaşadım, kızımın da yaşamasını çok istiyorum. Tek derdim sadece annemin aşırı koruyucu davranması, tüm olumsuzlukları düşünmesi ve felaketleri öngörmesi, devamlı beni ya da diğerlerini bu olasılıklara karşı uyarması, devamlı tetikte olması, devamlı negatife odaklanması. İşte bu bana çok ters. Bu beni çok yoruyor, zıvanadan çıkarıyor, anneme karşı bu nedenle çok tepkisel ve kırıcı oluyorum. Eşek kadar oldum ama eşeklik baki kaldı işte bazı alanlarda.

Keşke olmasam ama o da keşke biraz daha rahat, koyver-gitsin'ci biri olsa, çünkü bir anksiyete uzmanı klinik psikolog olarak, aşırı korumacı kollamacı yetiştirilen çocukların daha fazla korkularının ve endişelerinin olduğu, kendine güven sorunları yaşadıkları ve psikososyal gelişimlerinin geri kaldığını biliyorum ve kızımı "kollamak" adına onun kendini geliştirmesi, belki düşerek, belki hatalar yaparak, fiziksel ve sosyal acılar çekerek hayatı kendi öğrenmesini istiyorum. Bunu onlarla konuştuğumda bana gelen cevap: "ama ya düşer de kolunu kırıverirse", "ama bak bu yaşta başa darbe alınması allah korusun bıdıbıdı bıdıya neden oluyor", "ama daha çok küçük" ve en sık da "ama YAZIIIIIK".. O noktada bende film kopuyor. Biliyorsunuz bu "yazıııık"cılara kafa göz dalma saklı-isteği var bende (pasif agresifim eveyyt).

Aslında ben normalde benim dışımdaki iki insanın arasındaki ilişkiye karışmam. Birkaç kez karıştım, ağzım yandı, öğrendim. Ama konu çocuğum olunca ve uzmanlık alanım psikoloji olunca, yanlış gördüğüm noktalarda ahkam kesme hakkımın olduğunu düşünüyorum. Üstelik ben evet çok rahatım bazı konularda ama ihmalkar bir anne değilim. Ben 14 aydır bu çocuğa kendim bakıyorum ve çok şükür, hastalandı ama iyileşti, düştü kalktı ama yürüdü, emin olmadığı anlarda beni izleyerek bir çok çocuğun korktuğu ya da çekindiği canlı ve nesneleri deneyimleme şansı oldu. Hayır, iyi bir anne değilim, çok deneyimsizim, çok kaybolduğum, çok felaketin eşiğinden döndüğüm anlar oluyor ama olabildiğim kadar iyi olmaya çalışıyorum. O nedenle "öğrenen anne" diyorum ya kendime. Hayatın öğrencisi olmak daim ama bir süredir benden de birşeyler öğrenilebiliyor şu hayatta, ben de birine bakabiliyor, sevgi verebiliyorum. Ben artık çocuk değilim, büyüdüm. Bunu kabul etmeleri neden bu kadar zor?

İşte böyle "sevme ve dellenme" ilişkisi içindeyiz annemle biz. Yine eve dönerken, annemden ve babamdan ayrılırken böyle hüzün çöktü işte. Şimdiden özledim..

Türkiye tatili müsabakası - ikinci yarı

Evet, tatil bitti. İkinci yarıda bizimkilerin ve Maya'nın iyileşmesi, öksürüklerinin geçirilmesi, eve dönüş telaşı derken, valla zaman öyle hızlı geçti ki anlamadım. Kürkçü dükkanına döndük. Anam ağlıyor. Daha doğrusu, hakikaten anam ağladı bizi havaalanında geçirirken, el sallaşırken. Fakat şimdi kendileri çocuksuz, sessiz, sakin günlerde güle oynaya zevk-ü sefa içinde yaşayıp giderlerken, arada da tabii 'ay çok özledik, evin tadı gitti, ev bomboş ühühü' diye ağlaşırken, e tabii toruna bakmak çocuğa bakmaktan daha keyifli, yemezzzzler. Şimdi ben Maya'yı "dönüştürdükleri" canavarla evde başbaşa kalmış bulunuyorum, kelle koltukta yaşıyorum, nefes almaya çekiniyor, ayak parmaklarımın ucunda yürüyorum. Uyanık olduğu her saniye, evde sevimli bir canavarla köşe kapmaca oynamaktayız. Evet ayol, buradan yetkililere sesleniyorum, Türkiye'ye getirdiğim çocukla, Türkiye'den geri götürdüğüm çocuk aynı kişiler değiller, tutuklayın beni / kurtarın beni.

Bizim kendi kendini oyalayan, evde kendi kendine gezip dolaşan, çatal kaşıkla yemeğini yiyen, araba koltuğunda arka tarafta tek başına oturan çocuğumuz kaçırıldı, yerine de böyle devamlı kucak isteyen, iki parça yemeği oyunsuz eğlencesiz mümkünse kucakta dolaştırılırken bile yememek için tepinerek ağlayan, çatal kaşığı kafama fırlatan, arabaya adım atmak istemeyen, evde devamlı ilgi ve ne yazık ki neredeyse kestiğim memeyi 7/24 isteyen, ha uyku konusuna zaten hiç girmeyeyim, öyle bir çocuk bırakmışlar. Kim yapmış? Suçlu kim? "Sen hep yanındasın, biz azıcık görüyoruz, onda da çocuğu üzmeyelim" felsefesini aleni şekilde kim benimsemiş? Kim çocuğu kucağından indirmemiş, her istediğini (çikolatalar şekerlemeler de dahil) 2 saniye içinde vermiş, kim anasının isteklerinin inatla tam tersini yapmış? Kim bu "ay yazııııık, çok küçük, yapıversin, alıversin"ciler? Konuşunca kızıyorsunuz!

Neyse, canavar caferimizi aldık geldik eve. Bu bir iki hafta, o ağlar ben ağlar geçecek biliyorum. Tatil sonrası çocuğu normalleştirme süreci. Lakin zor azizim, hele kahve ve daha iyisi şarap, votka falan içemezken iyice zor. Ne yapıyorum, uyku zamanları dışında devamlı dışarlardayız. Anne grupları, bebek oyun grupları, spor, müzik, havuz, Allah ne verdiyse 'ful ekşın' çocuk oyalama ve akşam babasına sağ salim teslim etme dışında bir hedefim yok. İnşallah yakın zamanda zapturapt altına alacağım bu sevimli canavarı.. Sonra dağlık alandaki keçileri de bir bir topladım mı tamamdır.

Avrupa'da kış başlamış dostlar. Daha geçen gün askılılarla dolanırken, bugün neredeyse yün ceket giyeceğim. Titriyoruz ailecek, kışlıkları hiç kaldırmamış olduğumuz için, indirmekle de uğraşmamak ve hemen ilk kazağı üstümüze geçirebilmek de bir ayrı mutluluk. Kıştan nefret ederim, sonbahar da gelecek kışa methiye düzmekle geçiyor. Birkaç festival var neyse ki, yoksa insan aklını kaçırır.. İşte böyle. Bir de balkabakları çıkmış, işte o çok güzel! Yaşasın balkabağı çorbası, balkabaklı muhacir böreği (bilir misiniz, aramızda var mı Bulgar göçmeni?), balkabağı tatlısı. Renkler de muhteşem, sonbahar çok da kötü değil be cancağızım.. Yine de, ilkbahara kaç gün kaldı?!?

11 Eylül 2014 Perşembe

Emzirirken diş tedavisi ve amalgam dolguların çıkarılması

Hamilelik öncesi mutlaka yaptırmanız gereken rutin test ve kontroller arasında en önemlilerinden birisi de diş kontrolleri. Özellikle hamilelik ve emzirme döneminde anne vücudu depoladığı tüm kalsiyum ve mineralleri hızla kaybettiği için, beslenmeye ve diş bakımına çok dikkat edilse bile, diş ve diş eti problemleri yaşanabiliyor. Hamilelikten önce bir bakım yapılması ve sonra 6 aylık rutin kontrollerin aksatılmaması gerekiyor ki, sorun daha küçükken yakalansın ve radikal tedavilere gerek kalmasın. Biliyorsunuz tedavi edilmeyen diş ve dişeti problemleri, kalp ve diğer önemli organlarda ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor.

Tabii hepimiz ya korkuyoruz dişçiden, ya hamilelikte üşeniyoruz, tedavinin bebeğe zarar vereceği endişelerini taşıyor (mesela hamilelik sırasında diş röntgenleri çekilemiyor, antibiyotik ve diğer bazı ilaçlar kullanılamıyor) ve erteliyoruz ya da bebek doğunca zaman bulamıyoruz. Fakat bunların hiçbiri bahane olmamalı ve sağlığımızı ihmal etmemeliyiz. Ben de dişlerime hem çok iyi bakarım, hem 6 aylık kontrolleri aksatmam, hem 22 senedir ne bir çürük, ne bir sorun yaşarım, hem de dün kanal tedavisi yaptırdım!! Buyrun burdan yakın..

Nasıl oldu bu iş valla anlamadım, işin tuhafı dişçi(lerim) de anlamadı, 6 ay önce orada olmayan çürük, o kadar hızla büyümüş ki, almış başını kanala gitmiş, ne bir ağrı ne bir sızı, rutin röntgen çekiminde şok. Tabii ben bunu duyunca bende benz bet attı, psikolog olarak dişçiden korkuyorum evet. Tam da Türkiye tatili öncesi aldım bu güzel haberi ve hemen tatil sonrasına randevu alıp topuklarım totoma vura vura koşarak kaçtım dişçiden. Türkiye'de annemin ve kankimin çok güvendikleri ve sevdikleri bir dişçileri var. Ona da bir gösterdim, fikir almak için, fikir yerine tedavi oldum çıktım.

Kanal tedavileri artık çok gelişmiş, öyle korkulacak bir şey yok. Üstelik ben hala emzirdiğim için, sütten bebeğe herhangi bir ilaç geçer mi, zararı olur mu endişesi duyuyordum. Dişçi bu konuda da içimi rahatlattı. Verilen uyuşturucu ilacın bebeğe sütten geçişi oluyor fakat bunun literatürde kanıtlanmış bir yan etkisi yok, ben önlem olarak yine de uyuşukluk geçene dek (uyuşukluğun geçmesi zaten ilacın ömrünün bittiği ve artık vücuttan atıldığı anlamına da geliyormuş, bu da 4-5 saat alıyor) emzirmedim ve ilk sütü sağıp atmak, bebeğe sonraki sütü vermek öneriliyor.

Gelelim amalgam dolgulara. Bahsettiğim gibi, 22 senedir ne çürük, ne dolgu, dişlerime dikkat ediyordum. Ağzımda 22 senelik 4 adet amalgam dolgu var. O zamanın yüksek teknolojisi, içerisinde cıva bulunan amalgam dolgulardı ve hakikaten hem çok uzun süre dayanması hem de güçlü olması nedeniyle sıklıkla kullanılıyordu. Tabii civa özellikle buhar halinde insan sağlığına ciddi tehlike ve özellikle Almanya'da amalgam dolgu çok tehlikeli adledilen, normal dişçilerin ellemediği, özel merkezlerde maskelerle falan çıkartılan bir sistem. Fakat Almanya ekolü bu kadar takıntı yaparken, dünyanın geri kalanında yapılan araştırmalar içerisinde civa olan amalgam dolgu bileşiklerinin sağlığa zararını kanıtlayamadı ve dünyanın her yerinde amalgam dolgu yapılıyor ve sökülüyor. Dolayısıyla akla bir takım maddi hesaplar, amalgam dolgu sökme filtresi satan Alman firmalarının işgüzarlığı gibi durumlar da gelmiyor değil.. Dişçim bu konuda da içimi rahatlattı, amalgam bileşiğin sökümünde civanın buhar olarak solunmadığı için zehirli olmadığına (olsa bu buharı devamlı soluyan dişçi kaçınmaz mıydı?) tükürük emici aspiratör kullanılarak yeterli önlemin alındığına, emziren anneler dahil riskin çok çok düşük olduğuna beni inandırdı ve hazır koltuğa oturmuşken 2 seansta amalgam dolgularımı da söktü, 22 senelik alanları kontrol edip elden geçirdi ve ışın sistemli beyaz dolgularla yeniledi beni, ellerine sağlık. Bir de diş taşı temizliğimi yaptırdım, görünürde hiçbir taş ve renk değişimi olmasa da diş aralarının ve özellikle diş etleri girişlerinin güzelce temizlenmesi senede bir defa öneriliyor. Oh mis gibi oldum, yenilendim, yaşasın eli hafif, insanı rahatlatan, sakin ve deneyimli Türk dişçileri!

8 Eylül 2014 Pazartesi

Türkiye tatili müsabakası - ilk yarı

5. geleneksel "Türkiye tatili ve aile kucaklaşması" müsabakamızın ilk yarısı heyecanlı bir karşılaşmaya sahne oldu sevgili seyirciler. İlk yarıda Bayern München takımından 2013 yazında milli takımımıza transfer olan siyahi (en azından el ve ayaklarının tozu toprağı çimi çiçeği babında) yıldız Mayaldo ile takımın emektar ve yaşlı kalecisi Öğrenen Anne, "ay düştü, ay aç kaldı, ay çıplak ayakla taşta yürüyor, ay mama kabını organik deterjanla yıkamadın, ay elbiselerini makinada bizimkilerle mi yıkadın" türü akıl almaz karşı atakları başarılı bir şekilde durdurdular ve/fekat hakem ilk yarı düdüğünü tam ağzına götürüken, karşı takımın tüm oyuncularının birlikte gerçekleştirdikleri son bir atak ile top fileye kavuştu ve ilk yarı 1-0 yenik sona erdi. Babam, annem, teyzem, eniştem ve kuzenimi takiben, siyahi yıldız Mayaldo da hasta. Yaz gribi olmuşlar zavallıcıklar, herkes ateşli bir ben sağlamım (fiziken ayol, yoksa keçiler elbette dağlık arazide kayıp haldeler). Kendimi kıyamet sonrası tek başına ıssız gezegende hayatta kalmış bir kahraman falan gibi hissediyorum. Onlar iyileşsin, ben cortlarım kesin derken artık Allah anneleri koruyor mu, bu tip durumları hiç sektirmeyen Murphy de memleket ziyaretine gittiği için başı mı kalabalık, çöldeki kutup ayılarının nesli mi tükenmiş bilemedim ama maşallah bana, henüz arıza vermedim. N'olur tahtaya vurun, işte bu tam felaket olur..

İnsanın en baştan, memleketini ziyaretine tatil adını koymaması lazım. Ziyaret ile tatil, güzide Türkçemizde aynı cümle içinde bir araya gelebilecek kelimeler değil, belki ancak bir Serdar Ortaç becerebilir bu gramatik nüansı, onu bilemeyeceğim.. Lakin, yok, ben beceremedim. Bu sabah babam da "yahu tatil insan sağlığına zararlı galiba, ya güneş çarpıyor, sivrisinekler mahvediyor, ya klimalardan yaz gribi oluyorsun, hiçbirşey olmazsa trafik kazası geçiriyorsun" diyordu, valla haklı adam. Ayol hani ben ayaklarımı uzatıp, bir elim ıspanaklı börekte, diğer elim çanaklar dolusu ayranda, yeni kahvaltıdan kalkmış pazar sevişgeni göbeği'mi kaşıya kaşıya yatacaktım bu tatilde? Yok şimdi haklarını yemeyelim, valla soğuk terler dökseler de Maya ile oynadılar, ateşler içinde gezdirdiler, sonunda da Maya hastalanınca şaşırdılar - tek cümlede sevdim mi dövdüm mü şimdi ben?! Ayol çocuk bu tabii ki hasta olacak, herkes hastayken onun olmaması ayıp olurdu zaten. Üzüldüler gariplerim, Agatha Christie'ciklerim, suçlu kim, bu çocuğu kim hasta etti diye araştırdılar. Ayol normal ayol, çocuklar hasta olur, tatilde olmasa iyiydi ama oldu işte. Bu çocuğun da yazık ateşi tavan yapıyor, 39'ların son demlerinden aşağı inmiyor. Biz alıştık ama annemle babam panik, üstelik her ikisi de doktor!? Torun mantık sistemini resetleyen birşey sanırım.

Ay bloğumu okuyorlar ama valla kusura bakmasınlar, bu blog benim terapistim, içimi döküp rahatlıyorum. Ay içim şişti dostlar. Ya yemin ediyorum bizimkilerin saniyede 1625 adet felaket öngörme yetileri var. Ay tabii ki bir haftada çocukta birkaç morluk yara bere oldu doğal olarak, onu da nazara bağladılar, kem gözler şişlendi, tuzlar çevrildi, okundu üflendi ve hemen akabinde de topluca cortladılar işte. Hep bahsettiğim "felaketi düşün, kafaya tak, felaket de gelsin seni bulsun" teorisi çok doğru. Ayrıca sakınılan göze çöp batıyor, o da bir gerçek. Bizim çocuk tam buldumcuk oldu, tamam özlemelerini anlarım da, aşırı koruma, devamlı yaşanabilecek felaketleri düşünme, kendileri de ben de çocuk da rahat olamadık. Ayrıca iki konu konuşamadık, hep çocuktan bahsediyorlar, oysa ailem ve sevdiklerimle çocuk dışında konuşacak iki üç sohbete benim "insan" olarak ihtiyacım var ki. Maya dışında birşey konuşalım n'olur diyince, annem demez mi 'sen Maya'yı kıskanıyorsun galiba.' Ay gülsem mi sinirlensem mi bilemedim, kal geldi.

Velhasıl memleket tatilinin ilk yarısı pek iyi geçmiyor, inşallah ikinci yarıda sağlık, sıhhat ve sakinlik üçlüsünü yakalayabiliriz..