14 Ocak 2018 Pazar

Türkiye'de playdate hatırası

Aynen şu yandaki fotoğrafla özetleyebileceğim 10 günlük Türkiye tatilimiz, hiç anlamadan rüzgar gibi geçti ve bitti. Malesef ilk günlerde annem bir sağlık sorunu geçirdi ve bu nedenle tadımız yoktu ama ben yine de öküz gibi yemeyi ihmal etmedim. Sanırım en çok da işsiz güçsüzlükten yedim. Çocuklara bakan olunca kendimi saldım, gelsin simitler gitsin mercimekli köfteler, bir de her yemekten sonra tatlı yedim - doğruymuş, tatlı yedikçe daha da yemek istediğin doğruymuş.. Neyse yuvarlana yuvarlana döndüğüm Almanya'da çılgın bir rejim ve spor "açılımı" beni bekliyor. Her güzel şeyin bir acı sonu var..

Nette ve brütte "hiç bir şey" yapmadığım 10 gün hakkında yazacağım hiç bir şey yok ama benim tersime Maya eğlencenin dibine vurdu. Başta BFF'ı dedesi ile evde coştu, parklarda koştu, tiyatrolara falan gitti. 5dk oturduğuna (bu sefer annemle babama 5 yıldızlı pekiyi veriyorum, sıfır ekran!) şahit olmadım, devamlı bir ekşın halindeydi. Tabii annem yazık rahatsızlığı nedeniyle çok etkin olamadı, daha çok sakin ve sanatsal oyunlarda boy gösterdi ama babam "hem ana hem baba hem anane hem dede" olma konusunda bir altın madalyayı kaptı. Ama tabii ikisi de 67 yaşında insanlar, perişan oldular.

İşte bu noktada, ben şuna karar verdim: her zaman dediğim gibi, çocuğa çocuk lazım! Malesef benim çok fazla kız çocuklu yakın arkadaşım yok. Maya'nın oğlanlarla oynadığı oyunlar genelde kovalamaca, saklambaç, top oluyor ve bunları yazın bahçemizde çok güzel idare ediyoruz ama kışın annemler ve gelen misafirler çocukları bahçeye çıkartmak istemiyorlar (halbuki burdan 10 derece daha soğuk olan Almanya'da bizim kız her gün mutlaka 2 saat bahçede oynuyor) ve benim gözlemim evin içinde kızlarla oğlanlar beraber oynayamıyor (siz nasıl oynatıyorsunuz, yorumlara yazın lütfen). O nedenle ben harıl harıl kız çocuk arayışına girdim ve Maya'ya annemin yakın arkadaşlarından birinin torunu olan şipşirin bir kız arkadaş buldum.


O da elbisesinin aynısından Maya'ya hediye getirmiş! Zaten araları 2 aymış, elbiseleri de giyince oldular bunlar ikiz :) Bir de güzel anlaştılar.. Tabii ki klasik sakin kız çocuk oyunları oynamadılar, kocaman evde bol bol koştular, yatakların yastıklarını yorganlarını atıp defalarca zıpladılar, çadırlar kurdular, boyamalar hamurlar yaptılar. Bir kez de tiyatroda buluştular. Yani çok eğlendiler. "Sen gitmeeee"ler, "ben burda kalcammm"lar havalarda uçuştu, çok güzel oldu.

Ha şimdi ben bundan çok zevk aldım çünkü Maya artık Türkçe anlaşabiliyor ama Alamancı Türkçesi'nin ilerlemesi için böyle arkadaşlar bulmam lazım, onu anladım. Dolayısıyla Bursa ve İzmir'de oturan ve de ayrıca Münih'te yaşayan ve Türkçe konuşan arkadaşlara da sesleniyorum: Kim bizimle playdate yapmak ister? Buradan, facebook grubumuzdan ya da email adresime özelden yazabilirsiniz, çok mutlu oluruz!

10 Ocak 2018 Çarşamba

Suça teşvik eden muz

Bu yazki Ocak söndüren, yuva yıkan şeftali hadisemizden sonra, bu sefer de "suça teşvik eden muz" ile karşınızdayız. Bir muz ki, insana bir "suç ve ceza" romanı yazdırabilir, öyle bir muz.

Eni boyu toplam 10cm bile değildi. Şimdilerde "bebek muz" tabir edilen, bizim "çikita öncesi dönem" çocukluğumuzdan bildiğimiz Anamur muzlarından kendisi.. Ama "kıçı yere yakın olandan korkacaksın" dedikleri kadar var; onun için ne yalanlar söylendi, ne kardeş kardeşe kırdırıldı, ne gözyaşları dökülüp ne sümükler hönkürüldü. Bu muz, başka muz..

Maya'nın 1,5 yaşından beri başımıza bela olan kaka hadisesini biliyorsunuz. Son zamanlarda artık içime / içinize baygınlık geldiğinden dolayı bahsetmediğim için, belki aramıza yeni katılanlar bilmiyordur, özet geçeyim. Maya 1,5 yaşındayken safariye Afrika'ya gitti ve sonradan kızıl olduğunu anladığımız ateşli döküntülü bir hastalık geçirirken aynı zamanda çok kötü bir kabızlık da geçirdi ve canı çok yandığı için o andan bu ana, kendisinin bir "kaka yapmama, mümkün mertebe tutma ve bu nedenle yine kabız olma, yine canı acıdığı için yine tutma" döngüsünde giden, bir dönem (6 ay kadar) iyice abartıp 20 saate kadar çiş tutma da varan, sonra insan üstü bir çabayla en azından çiş olayını çözebildiğimiz bir kaka hadisesi var. Bu başta kendisini ve beni, sonra çevremizdeki tüm insanları psikolojik anlamda da hala bugün bile çok zorluyor ama yoğun ilaç ve aşırı düzenli tuvalet alışkanlığı ile bir nebze rutine bindirebildiğimizi, ara sıra ilaçsız dönemler bile geçirebildiğimizi ama sonra yine sil baştan aynı noktaya geri döndüğümüzü söyleyebilirim. Bu kaka hadisesi, ilk 2 sene bizi çok zorlayan ağlama krizlerinden sonra, benim en büyük annelik sınavım ve hala veremedim bu sınavı.

Ha şimdi işte bu beni çok zorladığı için, ben de bu işin tek çözümünün işi mizaha vurmak olduğunu düşünüyorum. Normalde başaramıyorum ama blogda başarırsam, belki normal hayatta da mizaha vurabilir ve her konuda olduğu gibi "sen sallamazsan bu dert de kendiliğinden çözülür" kuralının gerçekleştiğini görebilirim.. Kim bilir..

Neyse şimdi gelelim konunun muzla ilişkisine. Maya ilaç kullandığı halde; beyaz ekmek ya da unlu mamüller, beyaz pirinç, patates, havuç ve muz yemesi yasak. Evet. Bildiğin yasakladım ben bunları! Yoksa 1 kaşık bile yese öyle korkunç kabız oluyor ki (çapı 3cm'ye varan taş gibi kakalardan bahsediyorum!) sadece o değil, biz bile travma yaşıyoruz. Dolayısıyla yasakladım. E tabii yasaklı her şey gibi, muz da aşırı kıymetlendi. Muz eve girmiyor ama dilinden düşmüyor..

Üstelik bizim evde bir muz ağacımız var ve bu 20cm'lik muz ağacı ara sıra (nadiren yaşadığımız yumuşak kaka evrelerinden sonraki sabah) bu bebek muzlardan bir tane veriveriyor! Bir de bakıyoruz aaa o da ne, bebek muz minik yaprakların birinin altında belirivermiş! Maya o zaman deliriyor sevinçten.. "Anneeeeeeaağğğ muz gelmiiiiş! Anne koş koş". Yazık ya evet ama napiim dostlar.. Daha beteri var, durun.. Anlatacağım.

Geçenlerde Maya sabah uyandı, "anne rüyamda muz gördüm, muz yiyordum" dedi. Sonra yataktan kalkıp oyuncaklarından tahta bir muzu aldı ve öpe koklaya sarıla yalaya yiyormuş gibi oynadı. Ay ben tabii çok fena oldum. O anaokuluna gidince gittim bu bebek muzlardan bir öbek aldım. Bir de fitil aldım, geldim eve. Napiim dostlar..

Maya aşırı sevindi, hemen 1 tane yedi. Lukas da onu görünce tabii istedi, ona da verdim bir tane. O sırada telefon mu çaldı ne oldu bilmiyorum, içeriye gitmem icab etti ve döndüğümde Maya'yı aynen şu şekilde buldum ve tabii Lukas ağlıyordu ve tabii elindeki muz yok olmuştu.

Bir Şerlok Holms titizliğiyle yaklaştığım olaya, bir Huysuz Virjin edasıyla "aaaağğğğ Maya ama niye böyle yapıyorsun, neden kardeşinin elinden aldın o muzu ve kendin yedin, ben ikinize de birer tane verdim, bu yaptığın çok yanlış" diye daldım tabii. Maya da zırıl zırıl "hayır ben onun muzunu yemedim" diye kendini savundu. Ben de "Hayır işte görüyorum, hala bir parçası ağzında, sen doğruyu söylemiyorsun, bu çok yanlış bir davranış" dedim. Tabii yemedi "isteseydin verirdim ikinciyi" demek çünkü ikimiz de biliyorduk, bebek muzun en küçüğünü vermiştim ve diğerlerini yalvarsa dahi yiyemeyecekti..

Sonra beni bir hüzün kapladı işte. Zavallı çocuğu ne hale getirdim. Resmen muz hırsızlığı yaptı ve yalan söyledi! Hani hatırladınız mı baklava çalan çocukları? Döndük yine aynı noktaya. Bu çocuğu ben mi kabız ediyorum?! Onca doktor, onca psikolog bu teoremi yıkmışken, "siz elinizden geleni yapıyorsunuz, çocuğun karakteri bu, zamanla anlayacak tutmamayı öğrenecek, o zaman sorun ortadan kalkacak" dese de, yıllar geçiyor, değişen bir şey yok, yine aynı noktada ben kendimde suç arıyorum..

Ya yemin ederim tükendim sevgili dostlar.. Mizaha vurmaya çalışıyorum ama içim kan ağlıyor. Şu muz olayı beni bitirdi. Muz görmek istemiyorum artık, muza baktıkça sinirlerim geriliyor. Ya bir insanın hayali "diğer çocukların yaptığı gibi "anneaaağ kakam geldiiiiaaağ" diye toplum ortasında beni utandırsa" olmamalı yahu. Bu işte bir terslik var.. Her çocuk muz yiyebilmeli, sonra hiç korkmadan bağırmadan ağlamadan çatır çatır kaka yapabilmeli, kakası gelse bile "hayır ben sadece yatmadan önce kaka yaparım" diye kendine kural koyup kakasını tutmamalı.. Her anne çocuğuna pilav yedirebilmeli, yemeğin içindeki havuçları görünce ananeye saldırılmamalı, hele o muz.. Bir muz için kardeş kardeşten çalmamalı, sonra yalan söylememeli..

Gönül ister onca senenin psikoloji eğitimi ve uzmanlığı bir kakaya yarasın, mesela diyebilsem ki "amaaağn Mayacığm, böyle anal tutuculuk nereye kadar, salla gitsin, bırak ana kız kontrolü elimizden kaçıralım, mesela her yere geç kalalım, her şeyi unutalım, umursamayalım, hiç bir kuralı öğrenemeyelim şu hayatta, sırf kendi keyfimize bakalım kimseyi umursamayalım, milleti kullanalım hatta o millet kullanıldıkça bizi daha bi değerli görsün (kuralmış çünkü bu hayatta), hatta öyle bi hale gelelim ki, bize "ay deli oluyorum sizin şu boşvermişliğinize" diyen çıksa bir kerecik şu hayatta, di mi yaaa..... Ama olmuyor işte. Boşveremiyorum. "Bi muz yese n'olucak, sokarsın fitili çıkar" diyemiyorum.. Çok ağlıyor be dostlar.. Çok üzülüyorum.

Biri de çıksa şimdi, "ya valla bizim çocuk da aynen böyleydi, hiç bişey işe yaramadı, yıllarca süründük neler çektik sonra birden hiç olmamış gibi geçti gitti" diyiverse..

4 Ocak 2018 Perşembe

Uzun yol kaptanınızdan gecikmeli mutluluk dileği

"Çok az zamanım var, bugün burada Noel. Kutlayan arkadaşlara mutlu noeller dilerim, onun yerine yılbaşını kutlayanlara güzel bir yeni sene dilerim.." diye başlayan uzun bir yazı yazmış, taslağa atmıştım. Üzerinden 10 güne yakın zaman geçti, ancak yayınlayacaktım ama baktım yazı eskimiş bile! Yenisini yazayım bari..

Noel ve yeniyıl bizim için aynen bu alttaki şekilde çılgın ve çok gümbürtülü geçti. Noel dönemi, eşimin ailesi için baya yoğun kutlanan özel bir dönem olduğu için ve boşanmış aile çocuğu olan eşimin her iki tarafa da eşit ilgi göstermesi gerektiği için oldukça yoğun geçti. Noel sonrasından yeniyıl öncesine bir hafta Hıristiyan ülkelerde tatil olduğu için, son senelerde yağmayan kar da bu sene güzel yağdığı için, biz de sonunda bu kış Maya’yı gerçek anlamda kayağa başlatmaya karar verdik ve İtalyan Alpleri’nde Bolzano’ya yakın doğal park alanında ve “şarap yolu” üzerinde bulunan Trodena adında ufacık bir kasabaya gittik.


Tabii gitmemiz ayrı bir macera oldu çünkü Lukas’ın mutlaka olması gereken bir aşısı nedeniyle, Maya, babası ve Oma’sı bizden 2 gün önce gittiler (Neee? Hayır canım çok fesatsınız, neden Betigül geldiği için özellikle geç gideyim? Valla doktor tatili nedeniyle çocuğun aşısının illa ki o gün yapılması gerekiyordu, nçık nçık nçık). Biz de Lukas ile aşımızı oluuuup, kar fırtınaları arasında, virajlı dağ tepe yollarında, analı oğullu direksiyon sallayarak Almanya’dan Avusturya üzerinden İtalya’ya vardık. Lukas sağolsun tüm Avusturya boyunca ağladı (böyle yazınca çok dramatik oldu ama Avrupa işte minicik minicik ülkeler) ama benim içimde her zaman tır şöförü olma hayali kaldığı için, ben aşırı zevk aldım bu ufak maceramızdan. Yine de itiraf edeyim, Maya’yı özledim bu 2 günde ve “tek çocuk ne kolaymış yahu, yok gibi” hissiyatı da yaşamadım değil.. Klasik iki çocuklu insan lakırdısı, etmem demiştim, ettim..

Neyse aile kavuştu. Maya bu arada üşütmeyi (siz “babası tarafından üşütülmeyi” olarak okuyun tabii ki) başarmış tabii. Gayet ateşli bir karşılama oldu. Üstüne Lukas’la sümük salya alışverişi sonrası hemen Lukas da hasta kafileye katıldı. Ama, ya mis gibi dağ havası, ya bizim bu seneki “kefir maceramız” ya da annenin koynunda uyumalar etkisiyle, çok dağılmadan toparladık ve hedeflediğimiz gibi kayak derslerine devam edebildik (itiraf edeyim aslında “ateşi yoksa kayar bu” diyip çocuğu biraz itelemiş olabiliriz çünkü dağdan iner inmez ateşli öksürüklü ikinci bir döneme girdik ve Türkiye uçağını da kaçırdık, anlatıcam bekleyin..)

Betigül de bizimle geldiği için, hepimize yetecek konforlu hoş bir kulübe kiraladık. Kulübenin 2 odası, bir mutfaklı salonu, iki banyosu ve nefis bir bahçesi ile her gelen geçenin “sauna bura mı?” diye tıngırdattığı bir han kapısı vardı. Mutfağa kahvaltılıkları, meyve ve kuruyemişleri ve yeni yıl gecesi için özel yemeğimizi stoklayıp, akşam yemeklerimizi de çevre köylerdeki nefis İtalyan restaurant’larında yedik. Çok leziz bir tatil oldu.


Gündüzleri Maya’nın kayak okulunun da bulunduğu kayak merkezindeydik, eşimle ben dönüşümlü olarak çocuklara bakarken, diğerimiz kaydı. Aslında "fikir" çocukları Betigül’e kitleyip beraber romantik romantik beyaz karlar arasında yuvarlanmaktı ama "zikir" totomuzda patladı tabii. Kitlemeyi bırak, 5 günde Betigül Lukas’ı 1 defa bile kucağına almadığı gibi Maya ile de 1 defa bile oyun oynamadı ama her sabah 10’da uyanıp, benim gecelik üstü paşmila altı yün çorap ve kafada koca bir topuzla hazırladığım kahvaltıya full makyaj ve süslü kıyafetlerle teşrif etti (ya yemin ederim ben kendimi 70 yaşında onu 25 yaşında hissettim, sen yaşlıyken evde genç bir kadının ışıl ışıl parlaması ne berbat bir hismiş!) Kahvaltı sonrası ise bizimle kayak pistine gelip, “son 60 senede yeterince kaydım, bu yaştan sonra bir yerimi kırmak istemem ama sıcak şarap içerek camdan sizi izleyeceğim” diyerek apreskilerin dibine vurdu, akşamları yürüyüşünü yaptı, yemek sonrası kitabını alıp odasına çekildi (salondaki çekyatta kim yattı bilin bakalım?) ve gerçekten “ruhen dinlendi”ğini itiraf ederek bu güzel tatil fikri için bize teşekkür etti. Kocamla ben bakakaldık dostlar..


Umut fakirin ekmeği.. BAP'la uzun ve duygusal konuşmalardan sonra (çünkü ben bir süredir "istenmeyen gelin" psikolojisindeyim) Betigül’ün özellikle benden nefret etmediğine aksine beni sevdiğini gösteren bazı emareler olduğuna, fakat çocuklardan kesin anlamda hiç hoşlanmadığına karar vermiş bulunuyoruz. Peki neden bizimle kayak tatiline geldi, işte o kısmı da “çünkü tatile geldi, çocuk bakmaya değil” şeklinde özetlenebilir ve biraz empati yapılarak olaya onun gözünden de bakılırsa, kadın 70 yaşında artık sadece kendisine odaklı yaşamak istiyor olabilir, buna hakkı var, keşke hepimiz onun gibi özsaygı ve değer duyabilsek diyerek bu dosya da artık kapatılabilir sanırım. "Peki neden kendisine Türk anane gibi davranan Alman babanne olabilme ayarı çekmediniz?" derseniz, o da büyük ihtimal bize "yetişkin gibi davranıp sorumluluk almayı öğrenme, bakamayacağın çocuğu doğurmama" ayarı çekme hakkına sahip derim. Ben bu Alman Oma olayını böyle kabul ediyorum arkadaşlar ama bu tatil sayesinde sevgili BAP’ımdan “annemle bi daha tatile gitmem ben, çok tuhaf bir kadın” lafını duymuş bulunuyorum ya.. Ölsem gam yemem hahahaha!


Gelelim Mayakuş’un kayak macerasına.. Önceki kışlarda kayak üstünde yürüme vs gibi ufak ufak denemeleri olmuştu ama 4 yaş Münih’liler için artık kayak sporuna (ve yüzmeye) ciddi anlamda başlanan bir yaş. Ben Maya’nın küçük olduğunu düşünsem ve öğretmene “kayması önemli değil, hedefimiz sadece kayak üzerinde rahat olması ve işin keyfini anlaması” desem de, Maya bu işi tahminimden iyi kotardı ve 3 saatte kendi başına karsapanı kaymaya başladı. Sanırım, totonun yere yakın olmasının gerçekten olumlu etkisi var ama kayak öğretmeni de kendi gibi ufak tefek minyon sessiz bir kızcağız olunca, yıldızları çok aşırı barıştı ve tam bir uyum içinde babylift’lerden tırmanıp tırmanıp aşağı kayıp durdu. O kayarken ben de Lukas’ı kızakla oynamak üzere babasına bırakıp “anne pisti”ne gidip, anne olalıberi kayamadığım yılların acısını çıkardım. Çocukluğumdan beri yaptığım bu sporu gerçekten çok özlemişim, tadını çıkardım dedim ama yetmedi, tadı damağımda kaldı doğrusu.. Kendi kolumuzu bacağımızı kırmadan, şeytanın bacağını kırdık ya, inşallah gerisi gelir artık. 

Ya işte bu maceralar sonrasında dağdan inip eve döndüğümüzün akşamı sen Maya bi ateşlen, bi öksürük krizleri geçir.. Ertesi sabah Türkiye'ye gelecekken bileti iptal ettim tabii. Ama neyseçocuk bu, hastalıktan kalkınca sanki hiç hastalanmamış gibi davranıyor. Baktım coşup duruyor, daha ertesi gün aldım yavruları vurdum geldim Türkiye'ye. Şimdi kısmetse ay ortasına dek Türkiye'deyiz.

Sadede gelirsek; geç de olarak, hepimize mutlu yıllar diliyorum! 2018'den kendim için sadece "sallama, takılıp kalmama, rahat bir insan olabilme" diliyorum! Çok "uleyn sıçtık mavisi" bir insan evladıyım, biraz rahatlamam lazım. Böyle Alman gibi sakin, kontrolü elinde tutan, Hint ineği gibi rahat, kayınvalidem gibi yavaş ve süzüm süzüm süzülen bir insan olabilmeyi öyle çok isterdim ki.. Oysa ben kocamın dediği gibi "hayat enerjisi ile koşturmaca" tipi bir insanım, çok passion (tutku) sahibi olduğumdan aşıkmış bana, "Akdeniz Ateşi" varmış bende, ışıl ışılmışım! Halbuki ayol adam tutku dediğin şey bildiğin anksiyete! Darlandıkça hızlanan, telaşlı ve gergin bir insan olarak görüyorum ben kendimi, Akdeniz Ateşi değil ayol, bildiğin gergin menopoz öncesi kadın tiplemesi.. 2018 hadi bana, aileme ve hepimize bol bol iç ve dış huzuru, sağlık, neşe, mutluluk ve güzel şans, iyi yolları seçme, iyi insanlarla karşılaşma, potansiyelimizi kullanabilme ve kendimizi sevebilme, kendimizden gayrı canları sevebilme, hayatın anlamını yakalamaya bir adım daha yaklaştığımızı hissedebilme hali getirsin <3 Tekrar kutlayanların noelini ve hepimizin 2018'ini kutlarım <3

24 Aralık 2017 Pazar

Bir kapı kapandı..

Regl oldum. Tam 24 ay sonunda, hamilelik, doğum ve 14 ay sonunda, en son 2015'te kaldığımız noktadan sonra. BAP "hehe yeniden çocuk yapmaya hazırsın yaniii" diye gülse de, böyle çamdan oymalı oymalı, ağır ve eski bir kapının, yavaş yavaş ama emin hareketlerle ilerleyip, son anda birden hızlanıp yüzüme tooook sesiyle kapandığını hissettim.

Bir dönem daha sona erdi.

İlk çocuğumdan sonra da tam 18 ay böyle huşu içinde geçmişti, bu sefer de 14 ay kader bana gülmüştü hatta "e artık nerdeyse 40 olduk, belki hiç olmam" diye düşünürken o bildik sıcak basması, bildik saçma sapan şeylere sinirlenme ve tolerans gösterememe hali, bildiğin kramplar ve bildiğin "ya bi tuvalete gideyim acaba?" hissi..

"Yuh Öğrenen, millet doğumdan 2 ay sonra regl oluyor da sesi çıkmıyor, 14-18 aylardan bahsediyorsun, bir de utanmadan "hazır değildim" mi diyorsun?" demeyin, biliyorum ama bakın açıklayayım, neden etkilendim..

Ben hep regl olmayı vücudumun bana "it's time to move on" (hayata devam etme zamanı) sinyali olarak algıladım. İlkinde de böyleydi, ikincide de, "regl olayım sütten keseyim" ya da "regl olayım, öyle çıkacağım bu ser totoyu kucakla yavruyu lohusa psikolojisinden" diye düşünceler içindeydim. Yani hep biyolojik saatimi, vücudumu dinleyerek atıyorum adımlarımı. Bir nevi "ooo bu sıra biraz sinirliyim, biraz elim ayağım titriyor, belki D vitaminim eksik" diye düşünmek gibi. "Regl olmadıysam henüz, demek ki vücudum hala bana "yeni bir bebek yapmak yasak, çünkü daha ilk bebeğini emzirmeli, tüm enerjini ve ilgini ona vermelisin, biyolojik olarak sen henüz hala bebek yapım aşamasındasın, süreç tamamlanmadı" diyor" diye düşünüyorum. Ha bu mantıkla 2. ayda regl olan "yeni bebek yapımına hazır" mı, hayır tabii ki. Ama işin o kısmını karıştırmayın işte, ben bebemle aramdaki simbiyotik ilişkiyi mantığa oturtma çabamda böyle bir çıkar yol buldum..

Neyse kısaca, vücudum bana "artık yeter, dışarda bir hayat var" demiş bulundu. Aynı şekilde beynim de zaten "eşek kadar oldu hala emziriyorsun, ihtiyacı olan o değil sensin dangalak" demekteydi ve tabii psikolog olmayan tarafım "ama bu benim son çocuğum, azıcık daha koynumda kalıversin, evet ihtiyacım var bu masum sevgiye, bak 4 yaşındaki artık istesen de kucağa sığmıyor gelmiyor, bırak biraz daha kokla o kavun kafayı" diyordu. Ama şimdi regl olunca, artık bir bahanem de kalmadı yani.. Eşek kadar oldu, vücudum bana "yeter ayh" dedi, eee?

Kızı 19 ay emzirdim, oğlan 14 aylık şu an hala emiyor. Sadece uyku öncesi emiyor ama emiyor. Ne kahve, alkol, ne onun uyku saatinde dışarda sürtmeler var hayatımda. Özledim bunları tabii. Ayrıca 16 tane de dişi var ve bizle sofraya oturup çatak kaşıkla yemeğini yiyor, bardaktan suyunu içiyor. E sonra, bir de üstüne emiyor.. Neymiş "uyku öncesi rahatlama" imiş, git Allasen.

Ben biliyorum, işte sorun şu: emzirmeyi bitirmeye o hazır, ben değilim. Değildim. Ama vücudum da "hazırsın işte" dedi, e beynim? Bi beynim kaldı.. Onu da ikna edersek, bu iş tamam. Bence zamanıdır..

Biraz korkuyorum, şimdi memeyi ver ağzına, yumoş olsun, küt diye uyusun rahatıma geliyordu. Şimdi memesiz neyle rahatlayacak? Maya'da şarkı söyler, sırtını karnını okşar, ellerine masaj yapardım ama 1 saat ağladığı olurdu.. Ya yine olursa..? Ağlayan çocuk kadar beni korkutan ve sinirlerimi geren bir annelik sınavı daha olmadı benim için. Ağlayan çocuktan aşırı derecede rahatsız oluyorum sevgili dostlar, bu huyumu çözemedim ama bu böyle.. Ağlayan yetişkinlerden de aşırı huylanır, sinirlenirim hatta! Bu ağlama konusu benim kişisel sorunum. Neyse dur bakalım hayatta bu ağlama konusundaki hislerimi anlayıp da değiştirmeden bana rahatlık yok galiba..

Neyse, kısaca, niyet ettim eyledim, bugün itibarıyle oğlancağızı memeden kesmeye. Vay beee, bir dönemin daha sonuna geldik iyi mi.. Bu sıra memeden çocuk kesmeye çalışan ve kendine bir yardakçı, bir kader yoldaşı, bir "ay sinirlerim çok bozuldu, biraz dertleşelim mi?"ci dost arayan varsa bana özelden ulaşsın, geçen sefer iki arkadaş kesmiştik biz bebeleri, çok güzel olmuştu, yine böyle bir "free your boobies buddy" arıyorum, ilgililere duyurulur ;)

16 Aralık 2017 Cumartesi

Hamile, bebek ve küçük çocuklar için yılbaşı hediyeleri

Öğrenen anne'den kendinize ya da sevdiklerinize cici bici ve kullanışlı yılbaşı hediyelerimiz geldiii:


Benim gibi bir sling ya da Manduca severseniz, kışın kanguru üzerine giyebileceğiniz bu tür bir paltoyu öneririm. Hamileler ve kanguruda taşınan bebekler için sıcacık, yumuşacık. Ayrıca daha düşük fiyatlı alternatifi için, şu linkte oldukça indirimli bir ürün de var.

Bizim gibi aşırı soğuk iklimdeyseniz tabii polar yeterli olmayacaktır. O zaman ya Manduca'nın özel olarak ürettiği kanguru kılıfını alacaksınız (ki çok çirkin ama aşırı fonksiyonel) ya da benim yaptığım gibi halihazırdaki paltonuzun üzerine polar kumaştan dikilmiş genişletme fermuarını alacaksınız (ben kendim yapmıştım, çok kullanışlıydı).

Tabii ki hepimiz o ponçik ayakların hastasıyız. Zamanla o miniş sosis parmaklar oluyor birer tavşan ayağı. "Ne zaman bu kadar büyüdün de sen 28 numara ayakkabı giyiyorsun!?" cümlesini kurmak üzereyken, iş işten geçmeden o ponçik sosisleri sonsuza dek yaşatmak için, bu sevimli kolye ucu ya da yüzüğe dönüştürebiliriz! Kişisel tasarımlar ve daha fazlası için buraya tıklayabilirsiniz.


Yine yeni anne olmuş bir dostumuza, kardeşimize ve hatta mümkünse gelinimize ya da kızımıza verilebilecek en kötü hediyenin "öğüt" olduğunu öğrenenlerimiz için, en güzel hediyelerden birinin ise bu "Çok iyi bir annesin çünkü.." ile başlayan bu sevimli mesaj tüpleri olduğunu düşünüyorum. Aynı mesaj tüplerini farklı niyetlerle başkalarını da motive etmek için kullanabiliriz tabii.


Ve tabii ki bir annenin, çocuklarını büyütürken, acil anlarda hayat kurtarıcı özelliği nedeniyle, yanından asla ayırmaması gereken bir aksesuar: çikolata. Hangimiz evin tek başına kalabildiği tek odası olan tuvaletin gizli bir gözüne çikolata saklamadı, sorarım size?! İşte artık bunu yapmamıza gerek kalmadı çünkü, çocukların gördükleri yerde böğk diyip koşa koşa aksi yöne kaçtıkları çok sevgili sebze "brüksel lahanası" görünümünde çikolata üretmişler. Hem de iddialılar, "dünyanın en gerçekçi brüksel lahana görünümlü çikolatası" diyorlar! Ay yirim sizi, nasıl da düşünmüşler anneleri. Hem de içi Baileys'li! Baileys ayol..


Anneleri bu kadar şımartmak yeter. Sıra geldi minişlere.

En ufaklardan başlayalım. Malum bu senenin modası tilkiydi ve tilki temalı ürünler her yerimizi kapladı. Çok bayılmadıysanız, ben şunları çok sevimli buldum; tilkili patikler, tilkili bereli şapka, ve kendin yap tilkili eldivenler:



Tabii ki çocuklara hediye alırken hep unutulan bir konu, aslında onların kıyafet değil oyuncak istedikleri ;) Bebek diyip geçmemek lazım, ilk 3 sene "oyun" demek "öğrenmek" demek ve oyuncaklarımızın özellikle de tahta gibi doğal materyallerden ve doğal boyalar kullanılarak yapılmış olmaları bu yaş grubu bebekler için gerçekten önemli, o nedenle Eichhorn ve Hema gibi markaları özellikle tavsiye ediyorum. İşte örnek bu alttaki oyuncak Lukas'tan tüm yaşıtlarına öneriliyor:

Yine biraz azıcık daha büyümüş, el becerileri gelişmiş miniklere, hem de tahtadan, sağlıklı sağlıklı, şu tip puzzle'ları önereceğim. Hem sevimli, hem beceri geliştirici, çeşit çeşit hayvancıklar:


Bir boy büyük (2-5 yaş) oğullarımıza ise, sanırım bir araba pisti ya da garajı çok uygun kaçacaktır. Bizde plastik oyuncak mümkün olduğunca kullanmadığımız için Brio'nun tahta setleri var ama daha ucuz ve daha pratik (ve daha rengarenk alacalı bulacalı ve sesli) arıyorsanız, haftasonu gittiğimiz bir arkadaşta plastik olarak Vtech diye bir markayı gördüm ve çok da beğendiğimi itiraf edeyim.
Ve de kendilerini kocaman sanan miniş kızlarımıza gelelim, bu sene tüllü tütü ya da içi dantelli tütü modası bizim evde çok şükür geçti ama "yerlere kadar upuzun etek" modası ile -10 derecede totomuz donarken elbise giymekte diretmek hala baki. Şunları buldum, çok beğendim:



Oyuncak olarak da, Maya bu sene bu aşağıdaki bebek evini alıyor. Üyesi olduğum bir grupta ikinci el olarak çok uygun fiyata buldum ve bu sefer kaçırmadım. Evi ayrı, mobilyaları ayrı ayrı minik minik paketleyerek kendisine ömür törpüsü gibi paket açtırmayı düşünüyoruz :D Seveceğini sanıyorum çünkü 4 yaş üstünden itibaren daha "temalı" oyunlar ve hayal gücü kullanmaya başladı. Hala bebeklerle klasik oynamıyor ama bu tip ufak ve parçalı şeyleri çok seviyor.

Bir de son olarak herkese yeni yıl öncesi dönemde hediye alırken lütfen en güzel hediyenin çocuklarımızla geçireceğimiz zaman olduğunu tekrar hatırlatıyor ve lütfen maddiyata ayırdığınız bütçeden daha fazlasını maneviyata, bizim kadar şanslı olmayan, bizden yardım bekleyen canlılara, doğaya ya da yardım projelerine de ayırmanızı rica ediyorum..

Ufak bir örnek proje; biz Maya ile 2017 başından beri ufak ufak paralar biriktiriyoruz ve bu mebla yıl sonunda baya ele avuca gelir bir hale ulaştı. Yardım ederken bununla övünmemek, sağ elin verdiğini sol elin duymamasını sağlamak gerektiği için, ayrıntılarını yazmak istemiyorum ama biraz araştırırsanız çok güzel projeler var, eminim sizin de yüreğinizi ısıtacak bir yardım projesi bulacaksınız. İlla para olmadan, zaman ve gönüllülük de verilebiliyor bir çok projeye. Lütfen duyarsız kalmayalım, paylaştıkça çoğalacağını unutmayalım.. Herkese şimdiden iyi bir sene sonu dönemi dilerim.

9 Aralık 2017 Cumartesi

Başkasının çocuklarını kıskanmak

Bir önceki yazımda madalyonun bir yüzünden bahsetmiştim, şimdi diğer yüzünden bahsetmek istiyorum. Yani çocuklarıyla övünen anne babalar değil, bu sefer de karşısındaki insan övünmese bile, başkasının çocuklarını ya da ebeveynliklerini kendileriyle kıyaslayan ve kıskanan, endişelenen, üzülen anneler/babalar..

Bana olmadı desem yalan söylemiş olurum.. İlk çocuğumun ilk senesinde, biraz deneyimsizlik, yeni bebekten beklentiler konusundaki bilinmezlikler, biraz da kızımın karakter yapısının ve davranışlarının beni çok zorlaması nedeniyle, onu arkadaşlarımın yakın yaştaki bebekleriyle karşılaştırdım. İlk sene malum bebeklerin bir çok gelişimsel basamağı tırmandıkları bir sene, iki anne bir araya gelince hemen "kaç aylık?", "emiyor mu, oturuyor mu, ek gıdaya geçti mi, yürüyor mu.." soruları bitmek bilmez. İki ve daha çok çocuğu olan ya da çocuğu biraz büyümüş olan anneler pek yapmıyor bunu ama ilk annelik biraz zor gerçekten. "Compare and contrast" derler İngilizler..

Çocuk büyüdükçe azalıyor, ikinci ve sonraki çocuklarda hiç kalmıyor bile diyebilirim ama ilk başlarda çok zorlayabiliyor insanı. Azalmasının ve bitmesinin nedeni, sonunda her çocuğun farklı olduğunu anlamamız elbette. Ama o biliş düzeyine gelene dek, çok canlar yakabiliyor. Sadece kıskançlık hissi değil, anne ve babada kendi ebeveynlikleri konusunda "yetersizlik algısı" oluşabiliyor, çocuklarının gelişimi konusunda gereksiz endişeler yaşamalarına neden olabiliyor, çocuktan gelişim evresinin üstünde beklentiler duyulmasına neden olabiliyor. Hele sosyal medyayı kullanan anne babalar, oradaki "mükemmel ebeveynler ve süper çocuklar"ı izledikçe, bu tehlikeye çok daha yakınlar.. Zaman içinde insan hem kendi çocuğunu tanıyor, onun kendine özgü gelişim eğrisini öğreniyor, hem de sağa sola kulak vermemeyi öğreniyor. Ama bunu çocuğu kocaman olduğu halde hala öğrenememiş anne babalara da rastlamıyor değilim.. O nedenle, zararın neresinden dönersek kardır diye düşünerek, sizlere ufak birkaç ipucu vermek istedim:

1. Lütfen "gelişim evreleri"nin göreceli olduğunu unutmayın! Her çocuk farklı gelişir, aynı anne babadan doğan, aynı çevresel uyaranları alan çocuklar bile farklı gelişebilirler. Kimi erken konuşur, kimi Einstein gibi 4 yaşına dek konuşmaz! Kimi emeklemeden yürür, kimi inat eder 18 aya kadar yürümez. Gelişim evrelerinin annenin çocuk bakma becerisi ya da çocuğun zekası ile ilişkisi yoktur! Bu nedenle:
a). Lütfen çocuğunuzu kıyaslamadan önce konunun uzmanına danışın, gelişim evrelerinin doğal sınırlarını öğrenin ve kendi çocuğunuzun gelişimi hakkında bir uzmandan bilgi alın.
b). Kıskanmak yerine kapalı uçlu sorular sorun. "Erken yürümesi için ne yaptın?" gibi açık uçlu bir soruya cevap alma şansınız, "mesela ellerinden tuttun mu yoksa kendi haline mi bıraktın?" gibi kapalı uçlu bir soruya alma şansınızdan daha düşüktür, unutmayın. İnsanların size bilgi vermesini istiyorsanız, onlara değerlendirildikleri fikrini değil, size yardımcı olacakları fikrini vermelisiniz.
c). Lütfen çocuk yetiştirme kitaplarını fazla okumayın! Doğuma kadar okuduklarınız size yeter, sizi bebeğe hazırlar. Sonrası ise bebekten öğrenecekleriniz, kişiye özel olduğu için çok daha değerli ve doğru bilgiler içerir.

2. Ebeyenlik bir yarış değildir! Sizin amacınız, sağlıklı, mutlu, güvenli, kendiyle ve çevresiyle barışık, kendi dışındaki canlara ve mallara saygılı bir çocuk yetiştirmektir. Başkaları ne yaparsa yapsın, siz buna odaklanın ve içinizdeki saf sesi dinleyin. Hata mı yaptınız, istemediğiniz bir davranış (bağırmak vs) mı yaşandı, özür dileyin ve bir dahaki sefere yapmamayı hedefleyin. Çocuklarla aranızdaki ilişkide sevgi varsa ve gösterebiliyorsanız, onlar çok affedicidir. Bunları deneyin:
a). Çocuğunuzu ya da anneliğinizi kıyasladığınızı fark ettiğinizde kendinize "dur!" deyin. Kıyaslama yapmadığınızda, inanın mutluluğunuz da kendinize güveniniz de artacak. Ayrıca bu davranışınızla çocuğunuza sosyal baskıya karşı nasıl davranılacağını da öğretiyorsunuz, unutmayın!
b). Her çocuk farklı geliştiği gibi, her çocuğun yetenekleri de farklıdır. Çocuğunuz sporda başarısız olabilir ama resimde başarılıdır. Aslında yeteneği olmayan bir konuda, sırf siz önemli bulduğunuz için zorlamanız, onun asıl yeteneklerini keşfetmesini engelleyecek ve işte asıl o zaman "hiç bir konuda yeteneği olmayan" insan yetiştireceksiniz. Bırakın çocukluk çağında denesin, nelerden keyif aldığını kendisi bulsun.
c). Kıyaslamanın yapıldığı ortamlardan (mesela anne çocuk oyun grupları) uzak durun. Bile bile lades demeyin yani. Ya da bırakın çocuğunuz bu gruplara tek başına katılsın, sporunu yapsın, oyununu oynasın, siz karışmayın, kıyaslamayın.

3. Bırakın övünen anneler kazandıklarını sansın. Çevrenizde bu tür bir anne varsa ve ondan "kurtulmanız" da mümkün değilse, bırakın kazansın. Genellikle övünen anneler, aslında en endişeli annelerdir. Size devamlı soru soruyorsa, cevap vermeyin, geçiştirin ya da soruya başka soruyla karşılık verip ilgiyi dağıtın. "Amaaaan şekerim boşver ya, devamlı çocuktan konuşmayalım" demek çok güzel bir karşı atak bence, benim her zaman işime yaramıştır.

4. Çocukları karşılaştırmaktan hoşlanmadığınızı belli edin ve çevrenizde sizin gibi anne babaları toplayın, onlarla arkadaş olun. En baştan kuralları belirleyin yani. Bu davranışın kabul görmeyeceğini hissettirin. Sizin gibi anneliği biraz şaşkalozluk olarak gören, çocuklarının şahanelikleri yerine komik anlarını anlatan anne babalarla takılın, biraz hafife alın yani bu çocuk büyütme işini. Mizah en güçlü silahtır. Bunu yapabilmek için:
a). Kendiniz samimi olun. Duygularınızı gerçekten açın. Endişeliyseniz de endişenizi açın ve fikir isteyin.
b). Sizin gibi düşünen bir anne yakaladınız mı bırakmayın, hemen yapışın. Utanmayın, direkt iletişim bilgilerini alın, kaynaşın.

5. Unutmayın, çocuğunuzun gelişimi sizin anneliğinizin "kalitesi" ile ilişkili değildir! Özellikle gelişimde gerilik yaşayan çocukların anneleri, kendilerini suçlama eğilimindedirler. Hamileyken yedikleri bir şey, yaptıkları bir şey yani kendilerinden kaynaklanan bir neden arar durular. Halbuki, gelişimimizin büyük oranda genetik yapımız, farklı alanlardaki zeka düzeyimiz ve kişiliğimiz ile ilişkilidir ve bu doğumla gelir, sonradan kazanılamaz. Bazı çocuk öğrenmeye meraklıdır, kimi izleyerek, kimi dinleyerek, kimi kendi deneyerek öğrenir; kiminin hızlı, kimininse yavaş öğrendiği gibi.. Yine aynı şekilde, anne baba olarak bizim hayallerimiz ya da yaşam amaçlarımızı çocuklarımıza empoze etmeye hakkımız yoktur. Bunun için:
a). Çocuklarımıza kendi başarılarımızla övünmeyi bırakmalı ve "başarı"nın göreceli olduğunu, onların kendi kriterlerinin bizden farklı olabileceğini anlamalıyız. Bizim doktoramız var diye, çocuğumuzu "boynuz kulağı geçmeli" diye yetiştirmemeli, onun sevdiği bir işte mutlu çalışmasının yeterli başarı olduğunu öğrenmeliyiz.
b). Çocuğunuzun başarılarıyla övünmeye son verin. Size övünülmesini istemiyorsanız, siz de kendi çocuğunuzla övünmeyin. Gurur duyuyorsanız bunu çocuğunuza söyleyin ama 3. bir kişiye övünmeyin, böbürlenmeyin.
c). Çocuğunuzu kendine överken (duyduğunuz gururu onunla paylaşırken) lütfen karşılaştırma yapmadan övün. "Sınıfın en çalışkanı kızım" değil "çalışkan kızım" gibi.
d). Çocuğunuzu "övgü arsızı" etmemeye de dikkat. Övgülerin geçici ve fiziksel değil kalıcı ve davranışsal kriterlere bağlı olması; yani güzellik, akıllılık, güçlülük gibi değil de kibarlık, sabırlılık, yardımseverlilik gibi değerler olması, çocukları daha uzun süreli kişilik özellikleri edinmeleri konusunda motive eder.

Ve son olarak, yazı dilimi yani "meli malı"larımı hoş görmenizi dilerim. Tabii ki bunlar mutlak doğrular değil, sadece benim bir psikolog ve anne olarak önerilerim. Kendi çocuklarımda ve kendimde uygulamaya çalıştıklarım, uyguladıkça rahatlamama ve anneliğimle barışık olmama neden olan tortular. Umarım sizlerin de işine yarar..

6 Aralık 2017 Çarşamba

Alman tipi Noel Baba ve Krampus

Almanya başta olmak üzere, komşularımızla beraber biz kış aylarında çok eğleniyoruz.. Bence olay tamamen soğuk ve karanlık kış şartlarının insan beynine etkileri. Akdeniz'de yok böyle şeyler mesela. Kış başı laterne festivaliyle başlıyoruz, Noel baba yanında eşantiyon gelen Krampus ile devam ediyor, Fashing'le eğlencenin dibine vurup, ancak Paskalya sonrasında resmi olarak başlayan bahar ile kendimize gelebiliyoruz. Geçen yıllarda çoğundan söz ettim, Aralık yazıları içinde bulabilirsiniz ilginizi çekerse ama bu Krampus.. Bu sene ona özel yer ayırmam icab etti.

Krampus bu yandaki arkadaş. Kendisi özellikle Coca Cola'nın el atmasından sonra Amerika'da "Noel Baba" olarak tanınan, tontiş, yuvarlak, kırmızı burunlu ve beyaz sakallı, hediyeci ve neşeli adama dönüştürülmüş bulunan Aziz Nikolaus'un kankisi. Ama Krampus, Nikolaus'tan da eski aslında, bildiğin Pagan.. Pagan hikayelerindeki kışla, karanlıkla, soğukla, şeytani güçlerle ilişkilendirilmiş bir başka karakter. İnsanlar aslında özellikle kışın başlarına musallat olan kötü ruhları kovmanın onlar gibi giyinip, önce davranıp onları korkutmak olduğu fikrine varmışlar, bundan çıkmış bu hikayeler de.. Krampus da bunlardan biri, o St.Nikolaus ile takılıyor. İkisi beraber 5 Aralık'ı 6'ya bağlayan gece ev ev dolaşıyor ve iyi çocuklara hediyeler veriyor, kötü çocukları ise cezalandırıyorlar. Bir nevi okul öncesi "Judgement Day" :D Tabii 6 Aralık sabahı, öğleni hatta gecesi de etrafta bir çok Noel Baba ve Krampus ikilisi bulmak mümkün (hatta bazılarını tamamen anadan üryan olarak saunalarda da bulabilirsiniz, "true story"..)

Maya bu seneye dek Krampus'tan haberdar değildi. Bu sene bir yerlerden duymuş (kendisi anaokulunda öğretmeninin anlattığını söylediyse de inanmadım ben, inanamadım yahu, sanmam, bence büyük kardeşi olan bir çocuk yaymıştır). Neyse duymuş ve tabii her insan evladı gibi korkmuş. BAP da "ahahaha sen Krampus'u bilmiyor musuuuun, Noel Baba'nın ekürisi yaaa" diyip pekiştirdi sağolsun. Yahu anlatma "hassas, kelebek kalpli, minik yavrumuza" diyorum daha fazla gülüyor, edepsiz. "Bilsin bilsin, biz hepimiz Krampus'tan korkarak büyüdük" diyor! "İyi çocuk oldun mu bakiim?" diye fısıldayan bir Krampus, amanın, düşman başına.. Neyse Maya'ya Krampus'un hikaye olduğunu (Noel Baba'nın durumuna el atmamaya çalışarak - ne zor oldu yarebbim) anlattık, bir kaç gün üstüste sorular sordu (özellikle kötü çocukların torbaya konulup götürülmesi konusunu açıklığa kavuşturmamız gerekti) sonra nasıl bir mantık geliştirdiyse: "Krampus çoktaaaan ölmüş, yaşamıyor ki ha ha!" diyor şimdi yine de eklemeden geçemiyor: "Ama anne ben iyi çocuk oldum di mi bu sene? Noel Baba bana hediye getiricek eminsin di mi?" "Anne ben devamlı hayır demiyorum ama ara sıra hayır diyorum di mi?" falan diyor. Ben de "Bakiciyyyz, bilemem, bakalım kim gelecek?" falan diye tansiyonu yüksek tutuyorum (ayol kırk yılın başı elime fırsat geçmiş, Krampus'cupum gel seni bi öpeyim yahu - ağzın kokuyor Krampus, şu dişlerini bi fırçalasan..)

Neyse Krampus anaokuluna gelmeyecek, sadece St.Nikolaus gelecekmiş (sordum ayol napayım, kahrolsun gurbette anne olmak) ona göre gardımızı aldık. Fakat yine de bu akşam ben bu çocukları pek ev dışına çıkarmayayım, ne olur ne olmaz.. Etraf krampusla el ele nikolaus kaynıyor diyolla..

Bu arada; Maya'dan Noel baba mevzuuna şok açıklama: "Aman anneeee, sen de çok komiksin, noel baba hiç 1 tane olur mu, bir sürü noel baba var, yoksa nasıl heryere aynı gece gitsin, kimi bize geliyor kimi okula gidiyor, kimi Türkiye'deki çocuklara gidiyor!".... Yirim seni.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Bloglarda övünmek, insanları incitmek..

Benim çocukların gelişimini yazmaktan hoşlanmıyorum, biliyorsunuz. Bloğu kendi çocuklarıma ithafen yazmadığım için ("anları not alma ve ilerde çocuğuma okutma" türü blogları övünme olarak düşünmediğimi ve bu yazının dışında tuttuğumu en baştan belirteyim), onların gelişiminden kime ne diye düşünüyorum. Açıkçası yazmamanın yanı sıra, o tip "Benim Keremcan 4 aylık konuştu, 5 aylık yürüdü, 6 aylıkken Apple'ın CEO'suydu" türü yazıları okumuyorum da. Hadi "bizim oğlan 7 aylıkken altın yumurta yumurtladı" falan dese eyvallah, geri kalandan bize ne? Her anne tabii ki çocuğuyla övünür, onun gelişimindeki adımları heyecanla, kıvançla takip eder fakat uluorta övünen blog yazarları beni baya rahatsız ediyor.. Bir de çocukları fiziksel engelle doğan, çeşitli hastalıklar sonucu gelişimi geri kalan anneler var, insan biraz dikkat etmez mi böyle uluorta anlamsızca övünüp dururken?

İnsan bir konuda normalin bir tık üstünde "övünüyorsa", o kişinin bu konuda bir yarası var diye düşünenlerdenim. Mesela bir arkadaşım, geldiği yere tamamen kendi tırnaklarıyla kazıyarak ve türlü zorluk çekerek gelmiş. Şimdi çocuklarının "ne kadar zeki ve başarılı" olduklarıyla övünen, onları devamlı "örnek çocuklar" olarak göstermek isteyen bir anneye dönüştü. Bunun altında malesef büyürken yaşadığı acıların, kısıtlanmaların ve ketlenmelerin olduğunu düşünüyorum. "Başarı" onun hayattaki tek güvencesi ve bu niteliğin çocuklarında olması onun için çok önemli. Normal gelişen çocukların gelişimleri ile övünmenin de bence en büyük tehlikesi çocuğun üzerinde bir performans kaygısı yaratma riski, yani Keremcan her an kendiyle övünülecek bir durum yaratmak zorunda kalabilir. Normalden hep bir adım önde olmanın dayanılmaz yükü.. Geri kalmaktan bile ağırdır bazen..

Aslında sadece övünmek değil, bir çok konuda çocuklarımızı "halka açarken" dikkatsiz davranıyoruz. Çocuklardan bahsetmeden anne-çocuk bloğu olmak gerçekten çok zor. Olmuyor da zaten, samimi olmuyor.. Ya fazla eğitici öğretici oluyorsun ya da kuru yavan oluyorsun. Fakat bir dengenin de tutturulması gerektiğini düşünüyorum. Benim mesela çok yaptığım bir şey, çocuklardan birinin genelde olumsuz bir gelişim evresinde yaşadığım sıkıntıyı yazmak. Açıkcası burası samimi bir blog, bir çoğunuzla özel muhabbetimiz var diye çekinmeden yazıyorum, "yazdıkça açılıyorum".. Bir de bazen okuyan daha deneyimli birinden öyle bir fikir geliyor ki, bir aydınlanma yaşıyorum. Sonuçta benim önümde annelik konusunda hiç örnek yok, her şeyi anca okuyup anca kendim deneme yanılma yoluyla öğrenebildim. Sıklıkla tökezliyorum, çok canım yanıyor, bazen istemeden çocukların canını da yakıyorum.. Bunları yazınca, sanki günahlarımı temizlemişim gibi hissettiğim oluyor.

Fakat yine de, zaman zaman yazdığım konular "ay bu çocuklar neden böyle?", "ay bu annelik amma zor", "üf milletin çocukları melek, benimkiler cadı" ekseninde dönüp durabiliyor. Tabii ki her anne gibi ben de çocuklarımı çok seviyorum, kimseninkilerle de değişmem. Cadı madı ama benim sonuçta, biz böyle harala gürele bi şekilde yolumuzu buluyoruz. Ayrıca bu severim de döverim de yazılarını genellikle "çocuk utandırma"ya kaymadan yaptığımı da düşünüyorum. Bloğu onların okuması için yazmıyorum ve onlar okusun da istemem açıkcası ama her yazımı yazarken arka planda hep okurlarsa da incinmesinler, bana kızmasınlar diye düşünüyorum. Yani yüzlerine de çöt çöt söylemediğim hiç bir şey yok bu blogda :) Buraya yazdıklarımı aynen kendileri de biliyorlar (kaynana dışında tabii ayol, o ayrı konu).

Çocuklarımı incitmeme arzum kadar, yazdığım şeylerle okuyan insanları da incitmemeye çalışıyorum. Tabii her zaman başaramadığım kesin ama en azından niyetim bu yönde. Bazen insan kendi zorlandığı konunun dünyanın en zor konusu olduğunu sanıyor, halbuki herkesin sorunu kendine büyük gelir.. Elbet benim sorunlarım bazıları için çok küçük sorunlar, onların başında daha büyük daha ciddi dertler var. Ya da tam tersi, benim için sorun olmayan şeyler bazıları için dayanılmaz olabilir. İşte bu noktada insan zorlanıyor. "Seninki de dert mi!" derler diye çekiniyor. Ama ben kimseye seninki de dert mi demezsem, onlar da bana demez diye düşünüyor, öyle davranıyorum.

Yani biraz empati şart ama devamlı benden kötü durumda olanları düşünüp üzerime yük almak da istemiyorum, benden iyi durumdakileri düşünüp kendimi kıyaslayıp mutsuz olmak da istemiyorum. Olduğum gibi yazıyorum, eldeki malzeme neyse onu anlatıyorum. Yazarken düşünüyor, genelde yazdıktan sonra olayın farklı açılarını yakalayabiliyorum. Benim için yazmak, bir terapi. Ben en çok kendim için yazıyorum.

Neyse; bu yazıyı okuduğum bir blogdan etkilenerek yazdım. O blogda çocuğu bizimkilerden daha farklı, özel gelişen bir çocuk annesi var ve son yazılarından birinde bu tip düşüncesiz övünmeler ve çocukları karşılaştırmalar konusunda biraz üzmüşler onu. İçten yazısını okuyunca ben de üzüldüm. Açıkcası benim de çocuklarımdan bahsederken bu anlamda düşüncesiz davranmış olabileceğim aklıma geldi ve utandım. Beni düşündürdü ve ben de sizi düşündürmek istedim..

1 Aralık 2017 Cuma

Dünyanın en fiyasko playdate'i hatırası

Vıt vıt ötmek bana iyi gelmiyor. Ne zaman boyumu aşıp bu blogda çocuklarımdan azıcık bir övünesim tutsa, daha yazının mürekkebi kurumadan o övünç kaynağım elimde patlıyor. Bakınız: Maya baleye çok severek gidiyor dedim, hop Maya o haftadan itibaren baleden soğudu. Bakınız: Oy bu ikinci çocuk ne kolaymış dedim, hop oğlumu uzaylılar kaçırdı, yerine huysuz baykuş'u bıraktı. Bakınız: Maya okulda popüler dedim, playdate'lerin dibine vuruyoruz dedim, buyrun işte okuyun şimdi:

Dün, ana-kız dünyanın gelmiş geçmiş en berbat playdate'ine imzamızı attık. Hem de anaokulunun en şipşirin, en bukliş bukliş sarı saçlı mavi gözlü tontiş, en herşeye gülen herkese sarılan sevgi yumağı kızının önünde gerçekleştirdik bu eylemimizi. Bir yıldızlı pekiyinizi alırım..

İki kızla oğlancağızımı aldım anaokulundan geldim eve, ilk 1 saat şahane oynadılar, sonra Maya bir şekilde elini kapıya sıkıştırdı ve sinirleri bozuldu. Her ne kadar kucağıma alıp bol bol öpüp okşasam ve "bak yavrum E. isteyerek yapmadı ki, kazayla kapıyı kapatırken senin parmakların arada kaldı" desem de, Maya E.'den bir özür bekledi, beklediğiyle de kaldı. Ben de üstelemedim çünkü başkasının çocuğuna zorla özür diletmek benim kitabımda yazmıyor. Bu size tuhaf gelmiş olabilir ama çocukların özellikle isteyerek ya da amaçlayarak birbirine zarar vermeleri söz konusu değilse, ben annelerin oyuna ya da anlaşmazlıklara karışmamaları taraftarıyım. Çocuklar kendi aralarında çözmeliler, bu şekilde sosyalleşmeyi ve "hayatın kurallarını" öğrenirler diyorum. Mesela oyuncak kavgalarında da ben araya girmem ama iş şiddete dönmeye meylederse, hemen müdahale edip saldırganı engellemeye, mazlumu korumaya çalışırım ve olayın alevli anı geçince de ikisine de bir "iyi davranış nutuğu" çeker, birbirlerine sarılmalarını, hiç değilse el sıkışmalarını sağlarım. Fakat bu sefer E. kısaca pardon dedi ama abartılı bir özür dilemek istemedi, ben de Maya'ya "üsteleme Maya, kaza oldu, isteyerek yapmadı işte, gel oyuna devam et" dedim, geçtim.

Ama Maya geçmedi. Takıldı orda. Resmen Türk tipi küstü! Burda çocuklar küsmedikleri için (böyle bir kelime bile yok lügatta) E.'de "Maya benimle oynamak istemiyor, ben Lukas'la oynayayım" dedi ve çevirdi totosunu gitti. Maya Türk tipi koltukta oturuyor sinirli sinirli, işte bildiğiniz davranışlar, nerden öğrendi bilmiyorum (kesinlikle benden ya da aileden değil), genetik midir nedir bu küsme bizim kültürde? "Hadi Maya E. ile playmobil oynayın" diyorum"nçık", "hadi beraber playdough'dan dondurmalar yapalım" diyorum, "nçık", "hadi legolarda prenses şatosu yapalım" "nçık".. Eeeeeh. "Ne bilirsen onu yap, biz o zaman beraber oynarız, sen de küsmen bitince gel bize katıl" dedim, dememle de Maya ciyak ciyak bağırmaya, tepinmeye, resmen sinir krizi geçirmeye başladı. Hoşgeldin yaş 2! Uzun zamandır böyle çıldırmamıştı, Türkiye'de yapıyor böyle küsmeli ağlamalı davranışlar ama Almanya'da bitirmişti 1 senedir falan nedensiz ağlama krizlerini. Ne oldu anlamadım..

Her zamanki gibi Hint ineğine bağlamışım, asla sinirlenmeden sakin sakin konuşuyorum, baktım arttırıyor "eğer bu davranışı devam ettirirsen odana gideceksin" dedim, daha da celallenince de hop kalırdım tekmeler çığlıklar eşliğinde odasına götürdüm. Halısına oturttum. Kapısını kapatmadan önce "Maya biz içerdeyiz, sen de krizin bitince kapını aç ve gel" dedim. Buraya kadar normal, yanlış davranışının sonucunu öğrenecek elbette, ayrıca sakin kalmayı başaran, kendi 4 yaş seviyesine inmeyen, tutarlı bir anneden öğrenecek. Maya'yı 4 yaşında olduğu için 4 dakika odasında tutma kuralıyla kendi halinde bıraktım. Olayı hafif korkulu gözlerle izlemekte olan E. ve Maya'dan korktuğu için ağlamakta olan L.'yi alıp salonda oynamaya başladım.

Maya odasında tepiniyor, ciyak ciyak bağırıyor. Aynen bir ergen gibi kapıyı açıp açıp çarparak geri kapıyor (bunu da nerden öğrendi bilemiyorum ama tek başına katıldığı playdate'lerden şüphelenmiyor değilim), resmen kükreyerek ağlıyor, hatta sanırım eline geçen birşeyleri de duvara yere falan fırlattı. Sonra o efsanevi cümle geldi, arka arkaya 3 kez: "Anne senden nefret ediyorum, sen berbat bir annesin". Owwwww. 10 sene erken duydum sanki ama neyse, hiç bozulmadım çünkü biz psikologlar biliriz ki "çocuğunuz büyürken size bu cümleyi kurmadıysa korkun, o zaman anneliğinizi sorgulayın". Neyse ben ilkini (üçü bir arada olarak hemde) duymuş bulunuyorum, demek ki ben iyi bir anneyim :D Burada şahane bir yazı var (Almanca) bu "Blöte Mama! Du bist gemein" hakkında. Hele o bitiş cümlesi: "Beni en az hakettiğimde, en çok sev, çünkü sevgine en ihtiyaç duyduğum an o!". Bu çocuğun bana öğretmeye çalıştığı tam olarak bu.

Ama o kriz anında insan buna odaklanıp sevgi yumağı olarak kalamıyor - ki kalmamalı da zaten, çünkü kontrolü yitiren ve davranmaması gerektiği şekilde davranan çocuğa "ah canııım, gel sarılalım" demek iyilikten çok kötülük, "demek ki ben nasıl davranırsam davranayım, kabul görüyorum"e neden olacaktır. O nedenle tam bir yetişkin gibi davranmalıyız. Yani ne 4 yaşındaymışız gibi bağırıp çağırmalı, ne de soğuk ve tepkisiz kalmalı, tam orta noktada "bu davranışı kabul etmiyorum ama bittiğinde, sakinleştiğinde sana sevgi göstereceğim" diyebilmeliyiz. Zor ama çok da zor değil. İşin sırrı: kendimizi kontrol etmeyi öğrenmek..

Fakat o cümleyi duyunca, odasına bir hışımla gittim. "Maya bu söylediğin çok yanlıştı, ben sana asla aptal, kötü demiyorum, sen de bana dememelisin, bunu dediğinde karşındaki çok üzülür" dedim ama yine iki defa daha diyince, sert bir sesle "Bu kadar. Yeter. Cezalısın. Şimdi E.nin annesini arıyorum, gelip onu alıyor ve oyununuz sona erdi. Yarınki oyun toplantınuı da iptal ettim." dedim ve kapısını kapatıp geri çıktım. Tabi çığlıkların aldığı noktayı siz düşünün artık..

E.'nin annesi de zaten kahveye gelecekti, tam o sırada geldi, kadına durumu açıkladım, "aaaa hiç önemli değil şekerim, bizde de sık sık olan durum vallahi aynısı, bir dahaki sefere içeriz kahvemizi" dedi (vay be, o devamlı sarılan sarı bukleli kız mı yapıyor bunları?!) ve kızını alıp gitti. Ben de Maya'yı sakinleştirdim, sakinleşince sarıldık, neden böyle davranamayacağını anlattım vs vs. Her şey normale döndü..

Bir eksikle tabii.

Bukleli şirin E. ile içerde oynarken, E. koca mavi gözlerini koca koca açıp "popom acıyor" dedi. Ben de "aa niye ki?" dedim. O da "çünkü popomda küçük solucanlar var. doktora gittik bana ilaç verdi" demesin!!!!! Amanın. Kıl kurdu! Ay başımdan aşağı kaynar sular döküldü.. Hem de kız şapır şupur Lukas'ı öptü durdu, Maya'nın yatağında sarmaş dolaş kitap okudular falan..

Kader ben seni neyleyim.. Dünyanın en fiyasko play-date hatırası.. Demek ki neymiş, "Maya pöpülerliğin kitabını yazıyor, playdate'lerin dibine vurduk" derken, kaderin bana madalyonun diğer yüzünü de göstereceğini düşünmeliymişim...

İnternet nazarı dediğimiz şey aslında gereksiz yere övünmemiz ve bu kibirimizin karma tarafından bize aynen geri iade edilmesi, övünç duyduğumuz şeyin elimizden alınması olmasın?

27 Kasım 2017 Pazartesi

Hangi tür kuş beyinlisiniz?


Şu üstteki deyimi (Çev. kartallar tavuklardan uçma dersi almazlar) görünce, aklıma bir arkadaşım geldi. Bu arkadaş yaz ortasında ilk bebeklerini dünyaya getirdi ve o günden bu güne bebek konusunda ne kadar ahkam varsa hepsini kıtır kıtır keserek sinirlerimi(zi) germekte. Bir şey de denilmiyor çünkü ilk anne olduğumuzda hepimiz biraz kartal görünümlü tavuk kesiliyoruz, ilk panik dalgası geçtikten sonra "her şeyi en iyi ben bilirim, kimse bana karışmasın" moduna giriyoruz. Bir annelik özgüveni dalgası. Neyse o da geçiyor, en geç 2 yaş krizinde, olmadı ikinci çocukla birlikte o kartallıktan da bilmişlikten de eser kalmıyor (düzeltiyorum: kalan var malesef, az sayıda da olsa böyleleri de gerekli toplumun düzenli işleyebilmesi için, en azından onlara bakıp "nasıl anne olmamalı" diye öğrenebiliyoruz!)

Fakat insan bu kartallıktan bozma annelikten sıyrılır sıyrılmaz şunu fark ediyor: çevrendekiler için ne çetin bir sınavmışsın.. Nasıl dayanmışlar sana.. Onlar bam telime basıyor, beni inanılmaz geriyor falan derken aslında sen kendin nasıl bir gerginlik topuymuşsun da görememişsin.. Yüzünü al basıyorsa, biraz bu konuda düşünebildiysen, tamam, ananemin değimiyle: "sen olmuşsun". Annelik bu çünkü; ahkam kesmemek, aslında her sorunun en az iki doğru çözümü olabildiğini bilmek, sürekli ucu sonu olmayan eğitim görmekte olduğunu anlamak, herkesin doğrusunun ve öğrenme yolunun kendine olduğunu görmek.. Annelik tek bir yol değil; herkesin çocuğu, herkesin yolu ayrı. Anneliğin bana öğrettiği ile sana öğrettiği bir değil. O nedenle kimseye öneri vermiyorum; versem versem kendi deneyimimin ne sonuç yarattığını söylüyorum. Neden A; Sonuç B, C, D.. Z çünkü..

Fakat bu arkadaştan biraz bıktım ben, belki bıktırdıklarımın hislerini anlamam için yolladı hayat bunu bana. Yani bu dünyada hesapları kapatma anlayışı gereği, ne yaşattıysan onu yaşamadan o defter kapanmıyor ya.. Neyse, o nedenle kızamıyorum da. Fakat nasıl sabit fikirli, nasıl ben en doğrusunu bilirim, ay herkesin fikri kendine karışmayı bana'cı.. Burnunun dikine gidecek ille. Gitsin de.. Öyle öğrenecek ama gerildim dostlar.. Gerilme noktam şu: bana karışılmasın diyen bu kız, bana karışmaya cüret ediyor! Daha 4 aylık bebesiyle gelmiş bana "o sorunun çözümü bence şöyle olmalı, şunu da dene" diyor! Fikir vermek değil, "bu böyledir, bunu dene" tonuyla. O noktada dur bakalım, daha senin deneyimin ne, önerin ne, bir dur.. Daha dün "ay kayınvalidem sütüm az diye bana nerdeyse saman yedirecek" diye öterken, bugün bana "oğlun büyüdü artık bence hemen kreşe başlat yoksa hiç dönemezsin işe sen" demek?! Kartallar tavuklardan uçma dersi almazlar yavvvvrum.

Neyse iğneyi batırdık, çuvaldıza geldi sıra. Ben kendimi sanki kartal gibi görüyormuşum sanılmasın diye, şu tespitimi de yazmak istiyorum; "Hangi tür kuş beyinlisiniz, sevgili anneler?"

Kesinlikle kartal değilim ve doğrusu yakın çevremde hiç kartal anne de görmedim. Birkaç tanesi yakınlaşır gibi oluyor "vay hatuna bak hem anneliği hem kariyeri nasıl götürüyor, evi de tertemiz, nasıl planlı programlı helal yaaa" diyorum, hop çocuğu en olmadık yerde ciyk ciyk ötüyor ve kartal anne hemen "höt" diye susturuyor çocuğu. E oldu mu şimdi, kartal oldu akbaba..

Mesela ben muhabbet kuşu da değilim. Bu tür anneler çok insan canlısı, şirinlik ve muhabbet peşinde koşan canayakın anneler. Çocuklarını da her zaman güzel giydirmek, güzel yetiştirmek için can atarlar. Herkesin anneliğini merak ederler, kendileri de uygulamak için soruşturur araştırırlar. Tek sorunları, kendilerinden gereksiz bir performans beklentisi oluşur (sizin kuş konuşmuyor mu? durumu) ve malesef bu beklenti, gerçekleştirdikleri bazı diğer başarıların önüne geçebilir. Sürekli "iyi anne olma beklentisi" onları yorabilir, tüylerini (çocuklarını) cansızlaştırabilir. Gereken: kendileri gibi iyi yakın bir dost ve samimi içten muhabbettir..

Penguen (kuşsa eğer - o konu biraz karışık) anne de değilim şükür.. Çocuklarımı kanatlarım altında büyütüp, buz zemin üstünde bebek adımlarıyla sakına sakına yürümüyorum. Sanırım anneyi penguen eden aslında çevresel şartların güvensizliği, her an biryerden bir felaket gelecek hissi. Yani baştan anksiyete, gizli depresyon, hayatı devamlı Güney Kutbu gibi algılama. Çok şükür ben çevreye daha güvenle bakan bir insanım, ananemin "endişe etme, Allah'a bırak, dua ve umut et" sözünü uygulayarak çocukları da - özellikle ikinciyi - doğaya salmış vaziyetteyim. İnşallah bu nedenle çocukların sonu "dodo" olmaz..

Karga anne de değilim. Yani zekası kendine fazla gelen, çevreye sevimsiz görünen, çocuğuna ağzını açınca "onu yapma, bunu böyle yap" türü emir kipleri dökülen bir anne değilim. Kargalar çok akıllıdır, yüksek bir yerden sert zemine cevizleri atıp kırılmasını sağlayıp sonra içini yiyebilirler mesela ama bu zeka onlara korkulu ve mesafeli bir saygı dışında gerçek samimi sevgi getirememiştir. Bir karga anne asla cevizini (bilgi ve deneyimini) paylaşmaz mesela, çok güzel yaptığı bir yemeğin tarifini mutlaka bir iki malzemeyi "unutarak" verenler misali.. Sevimsizdirler, mevkilerinden ötürü tolere edilen ama asla yakınlaşılmayan insanlar gibi.

Martı anne de değilim, aslında ona biraz özeniyorum. Yani böyle özgürce, başıboş dolaşmayı. Tasasız olmayı, biraz özgür ruhlu biraz serseri olabilmeyi. Boşvermeyi yani. Ama biraz da korkuyorum çünkü martı anneleri biraz özensiz ve ilkesiz de buluyorum, ya onların yetiştirdiği çocuklar da ilerde hiç bir şeye değer vermeyen, sadece kendini düşünen çocuklar olursa diye endişeleniyorum da..

Ben kendimi çok "serçe" buluyorum. Çocukla ilgili bir sıkıntım olduğunda ben hemen çok tedirgin oluyorum, hemen yelkenleri indirip suya atlamaya hazır haldeyim. Tez canlıyım, hop bir yerde, hop öbür yerde ufak bir bilgi kırıntısına açım. Fazla konuşmam ama ağzımdan çıkan tek tük laf da ses getirir hani. Yer değiştirmeyi, hava almayı seviyorum, insanlara çok yakın değilim ama ilgi duyuyorum. Evet ben serçeyim.. Siz?