29 Aralık 2012 Cumartesi

Cinsiyet tahmini

Evet silkelendik, kendimize geldik çok şükür. O hengamede bebeğimizin cinsiyeti belli olmuş, haberimiz bile yok! Daha doğrusu, insan "sağlıklı olsun da.. ne olursa olsun" diyor gerçekten, sormak aklımıza bile gelmedi. Sonrasında "ay arayın laboratuvarı sorun" diyen çok oldu ama ben onca önemli testin sonucunu bekleyen annelerin zamanından çalıp da böyle bir ayrıntıyı sormak için aramak istemedim. Bekleyelim, zaten bir hafta sonra doktor kontrolünde öğreneceğiz..

O korkunç hafta boyunca, moralimi düzeltmek için arkadaşlarım ve ailem seferber oldular, sağ olsunlar. Arkadaşlarımdan J.'ciğim, bana uzun taramalar ve konu komşu yoklamaları sonucunda arayıp bulduğu, Türk kültüründe doktorsuz ebesiz, tamamen halkın böğründen kopup gelme "bebek cinsiyeti belirleme yöntemleri"ni derleyip, potporileyip yolladı. Ben okurken ve denerken çok eğlendim, umarım siz de eğlenirsiniz.

Yöntem 1. Altın Zincirli cinsiyet tahmini:
Göbeğinizin üzerine sarı bir altın zincir koyun (doğal taş, ip, sap sevdalısı olduğum için, bu sarı ziynet eşyasını bulmak konusunda ben baya lojistik sıkıntılar yaşadım yahu! kokoş bir yöntem bu!) ve bir ucundan tutup yavaşça yukarıya kaldırın. Zincirin ucu göbeğinizden 1-2 parmak yukarıda kalacak şekilde tutun. Zincir yavaşça sallanmaya başlayacak (çünkü heyecan yaptınız işte). Yuvarlak dönüşler yaparsa kızınız, iki yöne sallanırsa oğlunuz olacak! Benimki iki yöne sallandı, kendi kendimi hipnotize eder gibi hissettim. Sonuç: beni hipnotize eden bir oğlan!

Yöntem 2. Tuz ile cinsiyet tahmini:
Hamile kadının başının üzerine haberi olmadan bir miktar tuz bırakılır. Eğer kadın eli ile ağzına dokunursa kız, burnuna dokunursa erkek çocuğu olacağına inanılır. Bunu hain köfte arkadaşım B. denedi, ben refleks olarak elimi başıma götürüp "bu neee?" diye silkeledim. Eeee? Ne oldu şimdi anlamadık yahu?!

Yöntem 3. Atasözleri ve deyimlerden cinsiyet tahmini:
- "Ye tatlıyı doğur atlıyı, ye ekşiyi doğur ayşe'yi". Ekşi de pek yemedim ama tatlıya uzaktan dahi bakamıyorum, demek ki kız!
- "İştahın açıldıysa erkek, kesildiyse kız". Kııııız, yine kız!
- "Sivri ve yuvarlak karın erkek, yana yatık karın kız". Karın konusunu açmayalım lütfen, nerde bu göbeeeek??
- "Ayak ve elleriniz soğuksa erkek, sıcaksa kız". Buz tutuyorum, buz! Demek ki erkek.
- "Annenin saçları gün ışığında kızıl parlıyorsa kız". Çillerim ve kızıl saçlarım arttı mı ne? Kızım geliyoooor!
- "Bebek anne karnında yukarıda duruyorsa kız, aşağıdaysa erkek". Bana karnımın çok aşağısında bir sertlik var gibi geliyor, eğer o kurufasülye değilse oğlum oluyor!
- "Kız annenin güzelliğini alır" yani annenin cildi bozulduysa, sivilceler çıktıysa kızdır. Yumuşacık elma yanaklarım oldu bir süredir, demek ki erkek.
- "Anne süt peynir et gibi protein ağırlıklı yiyorsa erkek, meyve yiyorsa kız". İlk üç ayda yediğim 3 besin: meyve, süt, yoğurt. Protein ağırlıklı rejim denebilirse buna, erkek diyelim.
- "Bulantı çoksa kız, yoksa erkek". Bal-badem kızım geliyo, o kesin!
- "Anne rüyasında hangi cinsiyette görürse o'dur". Rüyamda hep erkek bebek görüyorum ben..
- "Annenin sol göz kapağını hafifçe aşağı çektiğinizde V şeklinde bir damar varsa kızdır". Gözlerimi sulandıra sulandıra baktık annemle, var öyle bir damar evet. Kızzzzz!
- "Arkadan bakıldığında hamile olduğu anlaşılmıyorsa erkektir". Valla bana önden bakıldığında da anlaşılmıyor henüz?!?
Yaniii, atasözlerimizin toplamına bakıldığında 5 kız, 5 erkek cevabım var; nasıl yani?!?!?

Yöntem 4. Çin takvimi ile cinsiyet belirleme. Linki buraya ekliyorum bakınız mesela benim kızım oluyor!

Yöntem 5. Ultrasonda cinsiyet belirlenmesi: Hamileliğin 16. haftasının sonunda yapılan ultrasonda, kızınız mı oğlunuz mu olacağını öğrenene dek bu yukarıdaki oyunları deneyebilirsiniz. Bence çok keyifli oyunlar bunlar, daha da biliyorsanız lütfen sizler de ekleyin!

22 Aralık 2012 Cumartesi

Bir OHHH çekmek ki..

CVS işleminin FISH analizine göre yapılan ilk ölçüm sonuçları elimize ulaştı. Sonuç negatif, yani bebeğimizde Trisomi yok..! Öyle bir OH çektim, öyle bir rahatladım ki. Bana yorumlar ve iyi dileklerle destek olan hepinize çok çok çok teşekkür ederim. Allah kimseyi böyle endişelerle sınamasın, çok zormuş çok! Kendimde bir hastalık şüphesi olsa bu kadar korkmaz, endişelenmezdim, işte ona eminim... Sanırım anne olmak böyle bir şey.

Testin diğer tüm analizlerini içeren doğrulayıcı tüm diğer sonuçları 3 hafta içinde elimize ulaşacak ama kan değerlerim sonucunda şüphelenilen Trisomi riski bitti çok şükür. Laboratuvardan arayıp da sonucu söylediklerinde Beyaz Atlı Prens'le kucaklaşıp hüngür hüngür ağladık, ama bu sefer sevinçten. Hayatımda aldığım EN GÜZEL HABER kesinlikle buydu, çok şükürler olsun. Allah nazardan, hastalıktan, kaza beladan ve daha başka üzüntülerden saklasın, sakınsın. Sadece beni ve bebeğimi değil, bana destek veren sizleri ve yavrularınızı da.. Çok şükür!

13. haftanın sonu ve tüm 14. hafta boyunca şu yandaki cehennem zebaniiiiisi Roller Coaster'da turlar atmış gibi hissediyorum, önce ilk trimester sorunsuz geçti de kurtulduk diye deli gibi sevin, sonra kan testi sonucuyla tepetaklak ol, ağlamaktan helak ol, sonra yine bulutların üzerine çık. Bitti çok şükür. 15. haftaya, güzel bir haberle ve yepyeni umutlarla girdik bugün! Bundan sonra kendime, yemem içmeme çok dikkat edeceğim söz veriyorum size. O ilk 3 ayda kaybettiğim 2,5 kiloyu tez elden sağlıklı bir şekilde geri almak, sonra da bol besleyici ama dengeli bir beslenmeyle bebeği NUR TOPU kıvamına getirmek için uğraş vereceğim, hepinize söz..! Bu sabah ilk kez "kendime zorla yumurta yedirme deneyimi"mi gerçekleştirdim bile valla, örnek protein diye diye. Kusmalar artık yok denecek kadar azaldığı için ve şu saat olmasına rağmen o yumurtayı hala midede tutabildiğim için kıvanç ve esenlik doluyum :) Bundan sonra böyle Öğrenen Anne Hanım! Kendiniz eti yumurtayı sevmeyebilirsiniz, ama bedeninizde bu temel gıdalara ihtiyacı olan korunmasız bir canlı var..

Bu arada; Beyaz Atlı Prens bahçeye çıkıp, kendini karların üstüne atıp el ve ayaklarını açıp kapayarak karda bir MELEK figürü oluşturdu bu sabah, çoooook şirin. Hepimizi korusun!

20 Aralık 2012 Perşembe

CVS: Koriyonik Villus Örnekleme

İkili testin kan değerlerine bakılarak hesaplanan kimyasal kısmı, engelli bir çocuk sahibi olma riskimizin çok yüksek olduğu sonucunu verince, doktorların önerisi üzerine, eşimle oturup düşündük ve bu bilinmezlik ve endişeyle yaşamak yerine, ileri düzey testleri yaptırmaya karar verdik. Engelli bir çocuğu ne olursa olsun isteyen anne babalara sonsuz saygım var ama sanırım ben o kadar güçlü bir insan değilim.. Ben çıkan sonuçları ve gerçekçi bir şekilde bu çocuğa diğer her çocuk kadar eşit ve adil bir yaşam hakkı verip veremeyeceğimi düşünmek zorundayım. O nedenle, çocuğun engelli olma riski kadar risk taşıdığı söylenen bu ileri düzey testleri yaptırmaya karar verdim.

Henüz 14. haftada olduğumuz için (13 hafta 5 gün) bize CVS yani Koriyonik Villus Örnekleme testini önerdiler. Bu test amniyodan sıvı alınmasına dayalı amniyosentez işleminden farklı olarak, direkt bebeğin plasentasından doku alma esasına dayanıyor. Bebeğin kesesine girilmediği için bebeğe zarar verilme olasılığı daha düşük, ayrıca 16.haftadan itibaren yapılabilen amniyosentezden daha önce yapıldığı için, gebeliğin daha erken döneminde teşhis konulması ve fiziksel ve psikolojik bazı komplikasyonların önüne geçilmesi de söz konusu. Öte yandan, daha ince bir iş olduğu için, alanında uzman bir doktor tarafından yapılması gerekiyor. Bebeği kaybetme riski ve çıkabilecek diğer komplikasyonlar açısından her iki yöntemin de eşit risk içerdiği (%1-2) söyleniyor.

CVS işlemimi; Bursa'da bu işin gerçekten uzmanı olan, son derece deneyimli, bilgili, sakin ve titiz yapısıyla insana gerçekten güven veren Prof. Dr. Yalçın Kimya yaptı. Önceden okuyup araştırdığım için biraz tedirgindim ama gerçekten de uzman ellerde korkulacak bir işlem değilmiş. İğnenin hortumun şırınganın büyüklüğü ve ortamın titiz sessizliği sizi hiç korkutmasın, rahatça sırt üstü yatıyorsunuz ve işlemin tamamı 5 dk bile sürmüyor. Öncesinde ultrasonla bebeğin ve plasentanın konumuna bakılıyor, sonra iğnenin gireceği yer dezenfekte ediliyor, minik bir iğne ile uyuşturuluyor ve siz daha anlamadan 20-30 saniyede işlem bitiveriyor. Sonrasında yine bebeğin durumu ultrasonla kontrol ediliyor ve arkasından eve gidebiliyorsunuz. Prof. Dr. Kimya bana birkaç gün istirahat etmemi, kendimi yormamamı önerdi, ateş / kanama / ağrı olduğunda hemen haber vermem gerektiğini ekledi. Şu an koltukta yatarak dinleniyorum, bol sıvı almaya dikkat ediyorum.

Önümüzdeki 7 gün boyunca düşük riski olduğu için, Türkiye'de kalış süremi de biraz uzattım. Eşim de işlerini ayarlayıp bu gece yanımda olacak inşallah. Annemle babamın ilgisi, sevgisi ve bakımı ile moralim de yüksek, herşeyin en iyisini umuyor ve dua ediyorum.. Test sonuçları 2-3 hafta arasında çıkacak ama ön sonuçları bu cumartesi günü alacağız. Beklemek ve endişe etmek çok zor ve bu testi yaptırmak, henüz sonucu almasak bile tuhaf bir şekilde içimi rahatlattı. Güvenli ellerde olduğumu biliyorum, bundan sonrası içinse sadece umut ediyorum, umarım bebeğimiz sağlıklıdır... Öyle zor ki....

CVS üzerine uzman yazılarına burayı tıklayarak ya da burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

19 Aralık 2012 Çarşamba

Engelli bir çocuğa sahip olma olasılığı

İkili test kan sonucunu aldığım andan beri hayatın kırılganlığını, mutluluğun bir anda elimden kayıp gidecek kadar narin oluşunu düşünüyorum.. Sanki 120 ile giden bir arabanın içinde hiç beklemediğin anda önüne çıkan bir duvara çarpmak gibi bir his bu. Bize verilen 220'de 1 riskti; yani yüzde 0.5 bile değil ve yüzde 99.5 sağlıklı bir bebeğe sahip olacaksın demek bu. Ama yüzde 0.5 risk benim başıma geldiğinde benim için yüzde yüz risk anlamına geliyor..

Annem ve babam doktor oldukları için, testi yenilememi önerdiler. Hiçbirşey değişmedi. Ense kalınlığı ve fiziksel yapı ultrasonda normal, kan değerleri iyice düşük geldi. Risk 50'de 1....! Bloglara ve forumlara bakıyorum 1000'de 1, 1700'de 1.. Üstelik benden yaşlı anne adayları, benden sağlıksız beslenen, benden az spor yapan, bazısı istemeden hamile kalan.... Rakamların arasında kayboluyorum.

Sonsuz iyimser eşim hep olumluya odaklanıp, düşen yüzümü yükseltmeye çalışsa da; haberi aldığım andan beri, gece yarıları uyanıp hüngür hüngür ağlamalarıma engel olamadım. Daha 13 haftalık, karnım bile çıkmadı, annelikten bi'haberim, mide bulantılarım olmasa hamile olduğuma dahi inanasım gelmiyor!? Bebeği ultrason ekranında görmek içimde kelebeklerin uçuşmasına neden olsa da, sanki ait olmadığım bir dünyanın yarı düş yarı gerçek görüntülerini film izler gibi izliyorum.. Psikolojik olarak anne olacağım fikrine daha yeni yeni alışmış, bundan keyif almaya başlamışken; bu denli ağır bir gerçekle yüzyüze gelmek.. Öyle zor ki.

Psikoloji okudum, üzerine gelişim psikolojisi ve klinik psikoloji yüksek lisansı yaptım. Doktoramı şu an anksiyete bozuklukları üzerine hazırlıyorum. Ama bir kalemde sil at hepsini, öyle korkuyorum ki!

Engelli bir bebeğe sahip olmak, onun zihinsel ve bedensel sağlık problemlerini bir ömür boyu kontrol altında tutmaya çalışmak, ona en yüksek düzeyde bir yaşam kalitesi sunabilmek, onu diğer çocukların ve toplumun acımasından, itelemesinden, "engellemesinden" uzak tutmaya, korumaya çalışmak.. Hep mücadele içinde olmak, asla vazgeçmemek.. "Süper Anne" olmak. Bunun yanında süper eş, süper evlat, süper doktora öğrencisi, süper psikolog, süper kadın, süper insan olmaya çalışmak. Ben bu kadar güçlü olabilir miyim? Bilmiyorum...... Çok korkuyorum......

Tüm bunları düşünüp uyuyamadığım bir gece, iki elimi karnımın üzerine koydum, henüz bir çıkıntı bile olmayan karnıma.. Orda biryerlerdesin biliyorum; belki uyuyorsun, belki de kıpır kıpırsın.. Ultrasonda huzur içindesin, esniyorsun, ellerini ayaklarını oynatıyorsun. Seni bu ana dek belki iki saat izledik doktorlarla, uzmanlarla.. Babanla.. Her sefer gülümsettin bizi, kelebekler uçtu içimizde. Hani engelli çocuk sahibi tüm annelerin hep anlattığı gibi, belki yaşamımızı güzelleştireceksin, hiç görmediklerimizi göstereceksin bize.. Seni nasıl söküp atabilirim ki içimden? Diğer çocuklara benzemediğin için... Sadece bu yüzden?!

Seni düşünüyorum, dünyaya gelmeyi kendi seçmemiş olan seni. Zor bir hayata, insanların bakışlarına, acımalarına, uzak durmalarına maruz kalacak olan seni. Yaşıtların okumaya başladığında belki kaşığı bile tutamayacak olan, yüzlerce saat eğitime gidecek olan seni. İnsanlar kendi yollarını çizerken, üniversiteye giderken, sevdikleri işlerde çalışırken, dünyayı dolaşırken (annenle babanın yaptığı gibi), bunların hiçbirini yapamayacak olan seni. Yapmaya çalıştıklarının önüne çıkacak engelleri, sosyal ve bürokratik sistemleri.. Seni nasıl bu dünyaya getirebilirim ki?!

Tüm bunları düşünüyorum, ağlıyorum, gülümsüyorum, ağlıyorum, susuyorum, içim bomboş kalıyor....

İleri düzey testleri yaptırmaya karar verdik eşimle. Bu testlerin riski, şu an senin engelli olma olasılığınla aynı. Testlerin sonucu birkaç haftada çıkacak. O zamana dek düşünecek ve engelli bir çocuğu dünyaya getirip getiremeyeceğimize karar verecek zamanımız olacak... Ama bu kararı almak öyle zor ki.......

15 Aralık 2012 Cumartesi

İkili test ruh dalgalanması

Moralim bozuk! :( Nazar mı değdi bize? Hele aileme söylemişken, sevinç içindeyken..

Hani üçüncü ayın sonunda yapılan ikili test var ya, 11-13 testi ya da trizomi tarama testi diye de biliniyor. Bebeğin ultrasonla ense kalınlığı ve annenin kanında bazı değerler ölçülüyor ve Down sendromu başta olmak üzere bazı kromozom hastalıkları taranıyor. İlk trimesterin en önemli hadisesi, nefesler tutulup beklenen test sonucu. Geçen hafta yazdığım gibi; bu testi yaptırdık ve ense kalınlığı ölçümü doktordan çok güzel bir sonuç alınca nasıl sevindik, nasıl rahatladık biliyorsunuz. O sevinçle uçuş yasağım da kalkınca, ben hemen Türkiye'ye aileme bu güzel haberi vermeye koştum. Kucaklaştık, sevindik, herşey mükemmeldi. Belki de kendi kendime nazar değdirdim işte.......

Kan testinin sonucu ölçümden 3-5 gün sonra belli oluyor. Dün doktordan telefon geldi, değerlerden biri pek iyi çıkmamış. Dolayısıyla bizim 1500'de 1 hesaplanan risk, 220'de 1'e inmiş! Benim yaşımda zaten kabul edilen risk sınırı 270'te 1 çünkü trizomi riski yaş ilerledikçe artıyor. Yani mesela bundan 3 sene sonra hamile kalsaydım zaten bu risk normalde 220'de 1'e inmiş olacaktı. Dr. Kuş "bu önemli bir risk değil ama normalden biraz daha fazla olduğunu size bildirmekle yükümlüyüm" diyince, benim dünya başıma yıkıldı. Ekstra başka bir test önermedi, ona göre amniyodan sıvı alarak ileri testlerin yapılmasına bu düzeyde gerek yok. Ama insan endişe etmeden duramıyor, hiç yapılmaması gereken şeyi yapıp bloglardan değerlere, yorumlara falan bakmaya başladım ve gördüm ki ense kalınlığı normal çıktığı halde kan değerleri bozuk çıkan o kadar çok kadın var ki! Hepsi panik ve endişe içinde, moraller yerde, herşey harika giderken birden sıfır noktasına çakılmış gibi! Kan testinin sonucunun bu şekilde çıkması özellikle de 30 yaş üstünde sık rastlanan bir sorunmuş. Birçok kadına amniyosentez ile yani karından sıvı aalarak ve bazen hücre biyopsisi ile kesin teşhis konuluyormuş. Ben iki ayrı doktora danıştım, bu aşamada ve bu risk düzeyinde gerek olmadığı cevabını aldım. Ama anne olmak, endişe sahibi olmak demek sanırım. Moralim bozuk....

Hani lay lay lom gidiyoruz ama, hamilelik ne riskli bir süreç aslında. Bunun bilincinde olmak lazım. Karnım yok henüz diye, doktor hayatımı aynen sürdürmemi önerdi diye, acaba çok mu abarttım? Avrupa'daki hamileler spora, beslenmeye önem veriyor, bizim kültürümüzde ise daha "ağırdan alma" bilinci hakim. Ben ilk gruba yakın hissediyorum kendimi, yani hareketli bir insanım, çalışmayı seviyorum, hamileyim diye elimi eteğimi çekemedim işte... Bu durum beni korkutuyor, hastaymışım, engelliymişim gibi davranmak ve bana da öyle ayrıcalıklı davranılmasını istemiyorum. Ama acaba yanlış mı yapıyorum?!

Haberi alınca kendime gelemedim. Eşim "bu yine de küçük sayılabilecek bir risk, bak herşey güzel olacak, hep olumlu düşünmeliyiz" diyor ama ben hep "ya engelli olursa?" korkusu içindeyim. Engelli bir çocuğu dünyaya getirmek çok büyük bir sorumluluk ve ben bunu yapabilir miyim bilmiyorum. Ama ultrasonda onu gördükten sonra, zıp zıp zıplıyor, ellerini ayaklarını oynatıyorken, nasıl kıyabilirim ona? Yaşam hakkını nasıl elinden alabilirim? Ya da riskli olduğunu bile bile amniyosentez nasıl yaptırabilirim? Sonuç kötü çıkarsa ne olacak? Hep bunlar aklımda uçuşup durdu gece boyu, gözümü dahi kırpamadım.

Engelli bir çocuğu isteyerek dünyaya getiren ve ona layıkıyla bakan anne babalara saygım sonsuz, onlar hakikaten apayrı insanlar. Ama bu kararı alamayan insanları da anlıyorum, onlar gerçekçi insanlar. Kendileri öldüğünde arkada kalacak engelli bir çocuğu düşünen, toplumdaki fiziksel ve psikolojik zorlukların bilincinde olan insanlar. Asla suçlanabilecek insanlar değiller. Ama ben hangisi olabilirim, bilmiyorum........

Çok korkuyorum, olasılıklardan, risklerden. Sadece Down sendromu değil, milyonlarca başka sendromdan.. Doğumda yaşanabilecek problemlerden. Sağlıklı ve akıllı bir çocuğa sahip olup da hastalık ya da kazalar sonucu onu yitirmekten... Endişelerin sonu yok, sonsuz bir kuyu gibi! Anne olmak böyle birşey mi?

Bunlar var bugün hep aklımda.. Ama hep olumlu düşünüyorum. İki doktor da bana "amniyosenteze gerek yok" dedi, sayısız blogda kan değerlerinin bozuk çıkabileceğini ama bunun hiçbir anlamı olmayabileceğini okudum, birçok kadın bu şekilde endişelenip sonra sağlıklı ve akıllı bebeklere sahip olmuş... Bunları düşünmeyi ve bir sürü başka test yaptırmak yerine sağlıklı, akıllı, hayırlı bir evlat sahibi olabilmek için dua etmeyi seçiyorum. Ne olur siz de dua edin bizim için!

Gebelikte sık yaşanan kaygılar üzerine bir yazı için tıklayınız
Gebelikte kaygılar ve bebek gelişimi üzerine etkisi üzerine bir yazı için tıklayınız
Gebelikte kaygılar ve sosyal desteğin önemi üzerine bir yazı için tıklayınız
Kaygıların önüne geçebilmek ve rahatlama teknikleri üzerine bir yazı için tıklayınız

ÖNEMLİ GÜNCELLEME: Bu yazı yıllardır çok fazla okunuyor ve yorum alıyor, o nedenle kısaca durumu tekrar özetlemek istedim. Biz bu haberden sonra CVS yani Koriyonik Villus Örnekleme testi yaptırdık (burada yazmıştım). Bu test plasentadan direkt örnek alınarak yapılıyor ve sadece trisomi değil 600 civarı genetik hastalığa da bakılıyor. Tabii düşük riski de var sonrasında. Test sonucu şükür iyi çıktı, sağlıklı bir kızımız oldu. Kızımdan 2,5 sene sonra tekrar hamilelik yaşadım ve aynı şekilde bu hamilelikte de ikili test çok bozuk çıktı. Bu sefer tıbbın da sunduğu risk içermeyen yeni fırsatlar vardı, Harmony ya da Panaroma prenatal testler gibi. Anneden alınan kandan trisomi testiydi bu. Bu sefer bunu yaptırdım ve yine trisomi riski elendi. Yani demek istediğim, bazen bebeğe değil anneye bağlı olarak da bu test bozuk sonuç veriyor, lütfen endişelenmeden önce mutlaka doktorunuza danışıp ileri testleri de yaptırın. Sağlık ve huzur dileklerimle..

14 Aralık 2012 Cuma

Minik sürprizin büyük anonsu

"Göbeği sokağa atılmış"gillerden olduğum için, Dr.Kuş'tan hamileliğimin ilk üç ayında riskli olması gerekçesiyle uçak yasağını yiyip oturmak bana çok ağır geldi. Özellikle de ikinci ayımda planladığımız Malezya tatilinin tam da kışın koyu gri ruh hali üzerimize çöktüğü günlerde iptal olması, göbekte seyahatten daha değerli bir şahıs olmasa beni ne çok üzerdi. Gülümsedim geçtim, ama olsun canım.. Şu üç ay bir geçsin de, seyahat tatil kaçmıyor ya..

Ama beş aydır ülkeme gitmiyorum, annemi, babamı, ananoşumu, teyzelerimi ve canım dostlarımı nasıl özledim. Hepsi ayrı ayrı gözümde tütüyor. "Gurbet eller" psikolojisi işte! Bir de 12. hafta bitiyor hala kimsenin haberi yok aileden, olacak iş değil. Ama böyle bir haber telefonda ya da internette verilmez ki; gözgöze olmak, sonrasında kucaklaşmak olmazsa olmaz işte!

Üçüncü doktor kontrolünün hemen ertesi günü, bizim zıpzıp hayatının ilk uçak yolculuğunu yaptı. Şanslı annesi uçağın üçlü koltuğunda tek başına olunca, uzattı ayaklarını ve tüm yol boyunca horuuuul horuuuul uyudu. Türkiye'de ilk durak ananemle teyzemin yaşadığı, benim de doğup en güzel çocukluk yaşlarımı geçirdiğim Ankara oldu ve ananemin evine adım attığım geceyarısını geçen bir saatte tüm aile uyanık olunca ve sevgiyle harmanlanınca, haberi vermek için 2 dakika bile sabredemedim :) Oysa niyetim kahvaltı sofrasını donatıp çaylar simitler beyaz peynir kıpkırmızı domatesler eşliğinde söylemekti. Ama çok sabırsızım. "Nasılsın?" denince "Hamileyim!" de denir mi canım?! Dendi işte... Sonrası cümbüş, önce şaşkınlık, sonra sevinç, sonra sevinç gözyaşları, sonra yine şaşkınlık (4. ay mı??????) yine sevinç. Bebeğin Dr.Kuş tarafından ultrasona nakşedilen "eşgali" de yanımda olunca, artık elden ele dolaştı: "aaa burnu" "aaaa kafası" "aaaaa ama hiç karın yok, nerde bu 4. ayına giren bebek?!?". Çok güzeldi, çok! Sabahın ilk saatlerine kadar uyku tutmadı hiçbirimizi; hayaller, eski anılar... Ananoşum büyük ananoş oluyor, büyük teyzem büyük büyük teyze, küçük teyzem büyük küçük teyze :)

Ertesi gün işin rengi değişti tabii. Ben yurtdışında ilk üç ay ne özgür yaşamışım meğerse. Diğer bloglarda anne adaylarının yakınıp durduğu "sosyal baskı" neymiş öğrendim sevgili dostlar. "Aman masayı çekme, ağır o!", "aaa hiçbirşey yemeden masadan kalkıyorsun, olmaz", "kızım senin bol süt içmen lazım, al bakiiim", "canım hadi sen yat uzan"lar bir başladı.. Ay ben alışkın değilim bu kadar şımartılmaya, bu kadar nazlanmaya. Kendimi birden hiçbir işe yaramaz hatta hasta biri gibi hissetmeye başladım, hiç hoşuma gitmedi. "Yahu canlarım" diyorum, "ben üç aydır spor salonuma gidiyorum, bisikletime biniyorum, ev işimi de okulumu da işyerimi de aynı şekilde idare ediyorum, şimdi bu nazlama nedir böyle?!" Ama yok dinletemedim. 3 gün prenses Kate gibi bir elim balda, bir elim kaymakta. Demek ki Türkiye'de hamile olmak, nazlı sultan olmak demekmiş! Valla itiraf edeyim 3 gün diye keyfini sürüyor, totocağızımı koltuğun ucundan bir santim kıpırdatmıyor, önüme serilen meyveleri yoğurtları keyifle gümletiyorum. Ama 4. günden sonra benim Avrupa'nın sert yaşam koşullarına uyarlanmış bünyem "yeterayh!" der gibi geldi bana, "özel muamele"ye alışık değil bu bünye, "eşitlik" istiyorum, "koşma, yavaş yürü, yemek ye, bol uyu" nasihatleri daral getirdi valla.. Deli miyim neyim ayol, şımartılma korkusu mu var bende?! (Eve dönüşte bu bal-kaymak edilme halini asla bulamayacağım için, alışıp da kaybedince üzülmek korkusu diyelim hadi biz ona.......)

Ankara'daki 3 muhteşem günün ardından, hızlı tren ve otobüs ikilisiyle yorulmadan 4 saatte Bursa'ya annemle babamın yanına geçtim. Beyaz Atlı Prens de geldi, annemlere ikimiz beraber söyledik.. En sona onlar kaldı ama, biraz adil olamadık doğrusu. Ama assolistler de en son çıkar canım! :) Tabii ki tepkiler şok ile sevinç arasında bir yelpazede dalgalandı durdu gece boyu, sonra yine "ama hiç yemiyorsun", "ama incecik giyinmişsin"lerle devam eden bir "koruma kollama" haline dönüştü. Çok da şirinler, arada durup durup birbirlerine "eee anane, eee dede" falan diye takılıyorlar!

Ailemiz böylece büyük bir maratonla minik haberi almış oldu. Artık yanımda birsürü pozitif enerji kaynağım, sosyal desteğim (ve azıcık da endişe küplerim) var anlayacağınız.. Çok mutluyum!

8 Aralık 2012 Cumartesi

Üçüncü doktor kontrolü

İlk trimesterin son yazısından merhaba! Bugün itibarıyle tam 12 hafta 2 günü geride bıraktık ve ikinci üç aylık döneme girdik. Yaşasın! Bu dönem hem bulantıların azaldığı hem de henüz göbek kocaman olmadığı için hareketlerinizin kısıtlanmadığı, keyifli bir hamilelik dönemi olur diyorlar. Bakalım öyle miymiş, göreceğiz.

Bu gece üçüncü doktor kontrolüm ve 11-13. haftalar arasında yapılan ve gebelik anormalliklerinin tarandığı ileri ultrason görüntülemem vardı. İşin doğrusu tüm hafta boyunca acaba bebek iyi mi, anormallik çıkarsa nasıl bir karar alacağız diye endişelenip durdum. Ne de olsa 30+ yaşlarda risk yükseliyor, bir de insan 20'lerin vurdumduymaz halinden farklı hissediyor.. Ama kontrolde Doktor Kuş "herşey tam olması gibi" dediği anda "ohhhhhh" diye bir rahat nefes aldım ve "ikinci trimester keyfi" resmen başlamış oldu. Dr. Kuş bana hiçbir testin rakamsal değerlerini vermiyor; bu rakamlar doktorun işi, bana düşense "herşey yolunda". Bence güzel bir yaklaşım, her bebeğin gelişimi farklı oluyor çünkü. 11-13 testinde hangi değerler normal bilmiyorum ve cahilliğin mutluluğu üzerimde.. Doktor seçimi ve doktora güvenmek bu noktada çok önemli işte..

Ultrason çok keyifli geçiyor, yaklaşık 20dk sürüyor ve doktor pür dikkat ölçümleri yaparken, siz de kıpır kıpır, hoplayan zıplayan, ellerini ayaklarını sallayan, doktor yukardan dürttükçe kameraya totosunu dönen (!) bebeğinizi izliyorsunuz. Beyaz Atlı Prens burnunu bile görmüş, ben itiraf edeyim kocaman bir kafayla pıtpıt bir kalp dışında pek birşey seçemedim heyecandan. Ama çok hareketliydi ve içimden "eyvaaah uykusuz geceler beni bekliyor" diye geçmedi desem yalan olur. Tam 7cm'lik bir bücür yahu, inanamıyorum. Üstelik tam bir keyif insanı gibi duruyor, bacakları bağdaş yapmış keyfine bakıyor!

Bu son ayda ben 47 kiloya düşmüşüm yani 1kg vermişim. Tüm evren kokarken ve yiyebildiğim üçbeş parça şey anında şehir kanalizasyonunu boylarken, bu durum normal tabii. Dr. Kuş hala ek vitamin ya da minerale karşı, folik asit kullanımına ise devam etmemi önerdi. Geçirdiğim kanama nedeniyle birkaç hafta spordan ve ağır çalışmalardan uzak durmam ve dinlenmem gerekiyor.

Dr. Kuş'a yine tetkikler için bir miktar limonata, bir miktar da domates suyu bıraktık ve ofisten huzur içinde el ele çıkıp, Orta Avrupa'da Noel öncesi şu günlerde kurulan Noel pazarına sıcacık, mis gibi tarçın kokan şarap (benimki üzüm suyu tabii) içmeye ve ufak bir kutlama yapmaya gittik. İnsan nasıl rahatlıyor, umarım şansımız hep böyle gider ve zamanı gelince sağlıkla neşeyle alırız bebeğimizi kucağımıza.

Yarından itibaren anne-babalarımıza, yakın akrabalarımıza ve dostlarımıza "minik sürpriz"den bahsetmeye başlayacağız. İlk üç ay riskli olduğu için kendimize saklamıştık bu heyecanı ama artık sevincimizi paylaşma zamanı geldi. Tepkileri çok merak ediyorum :)

4 Aralık 2012 Salı

Prensesle aramda ne fark var!?

Prensesimiz Kate Middleton'ın hamile olduğu haberleri dalga dalga tüm kainata yayılırken, biz dünyalı ve sıradan halk olarak, kendisinin bulantı sorunu nedeniyle bir kaç gün daha hastanede kalacak oluşuna üzülüyoruz.. İnsan prenses olunca, hamileliğinde yaşadığı bulantılar bir başka şiddetli oluyor demek ki. Allahtan kendisine sabır, metanet gücü ve bol zencefilli çaylar diliyorum. bulantı kötü şey sevgili Prensesim, ama geçecek inanınız. Şunun şurasında sizin de benim de birkaç haftamız kaldı bu illetten kurtulmak için. Dayanmaya çalışınız prensesim..

Kişisel Beyaz Atlı Prensimin konuya ilk tepkisi "bak Kate'in bulantıları da çok fazlaymış, hastanelik olmuş" oldu. Birden kendimi prensesimizle bulantı konusunda karşılaştırılıyormuş gibi hissettim. "Madem o hastanelik oluyor, ben de olabilirim" hırsı mı yapmalıyım acaba? Yoksa halktan biri olarak, evimin tuvaletinde kaderimle başbaşa mı kalmalıyım? Üstelik tuvaleti benden sonra temizleyecek uşaklarım bile yok. Öylesi acınacak, gariban bir haldeyim.

Prenses Kate mi önce doğuracak ben mi acaba? Bunun endişesini de yaşıyorum doğrusu.. Prenses Kate önce doğurursa, bizim müstakbel kişisel prens ya da prensesimiz güme gitmesin bir de?!

Prenses normal doğum yapacak mı acaba? Yoksa prenseslere özel bir başka teknik mi söz konusudur? Kendisi ne tür bir sağlık sigortasına sahip, yoksa evde (ehem sarayda demek istiyorum) mi doğuracak? Magazin dünyası doğum anında odada bulunacak mı, sonrasında minik prens ya da prensesi türlü acaip kılığa sokup (misal bir balkabağı gibi giydirilmiş olarak) fotoğraflarını çekecekler mi? Veliaht ilk altı ay anne sütü ile beslenebilecek mi, yoksa bunun için özel ekipler mi görevli olacak? Bunlar aklımı kurcalıyor doğrusu..

1 Aralık 2012 Cumartesi

Organik çılgınlığı

Bu hafta artık bıkkınlık veren bulantı ve iştahsızlık konusunda "ünlü düşünür google'a bir danışayım  bari" derken, yeni yeni bloglar keşfettim; çevremde hamile ya da çocuklu gerçek insanlar olmayınca, suallerimin cevabını sanal alemde arar haldeyim.. Bu blogların bazılarının sahipleri çok sevimli, çok içten yazıyorlar. Ne kadar da aynı şeyleri yaşamışız; aynı içgüdüsel endişeler, aynı bilgiye aşerme durumları, aynı sevinci ve korkuları paylaşma isteği. Zevkle okuyorum. Bir de "süper anne" iddiasında olan bloglar var; herşeyin en iyisini bilen, bize de öğretme derdinde olan bloglar bunlar. Çocuğuna sabahları organik çimen suyu içiren (ve aynı anda da çocuğum çok iştahsız diye yakınan) mı ararsınız, hamileliği süresince saçını saf zeytinyağı sabunu ile yıkayan (ve saçım keçe gibi sertleşti diye yakınan) mı ararsınız, ne acaip insanlar var yahu!

Sağlıklı beslenmeye, spor yapmaya ve stresten uzak, yeşile yakın yaşamaya çok önem veren biri olsam da; itiraf edeyim organik gıdalara ve yan ürünlerine mesafeli yaklaşıyorum. Bunun ilk nedeni, yaşadığımız çağda tamamen organik tohum, toprak, su, besin bulunabileceğine inanmamam. Hologramlı sertifikayı bile korsan basabilen bir memleketin vatandaşı olarak güvenemiyorum kardeşim ben o pazarlara.. Ama an itibarıyle, obsesif bir kontrol ve denetleme kültürüne sahip yabancı bir memlekette yaşıyor olsam dahi, yine de organik ürünlere fazla yakın duramıyorum. Bazı temel ürünleri organik alıp denediğim, tadını kokusunu beğenmediğim çok oldu. Sanki organik adı altında aynı domatesi (ama beş kat fazla fiyata) yiyorum hissine kapıldım. Hal böyle olunca, güvenilir bir marketten taze sebze meyve almak daha fazla işime geliyor. Kendimi de zehirleniyormuş ya da doğmamış bebeğime zarar veriyormuş gibi hissetmiyorum hiç. Benim gibi binlerce insan bu marketten alışveriş ediyor, sağlıklı ve uzun bir ömür sürüyor, kanser de olmadan yaşayabiliyorlar; biliyorum. Çünkü kanser, alzheimer, nörolojik sorunlar ya da bağışıklık sistemi hastalıklarının nedenleri o kadar farklı ki, sadece yeme içmeyle, organik sabunlarla keselenmeyle önüne geçebileceğimiz şeyler değil malesef. Genetik yapımız, hiç farkında olmadan soluduğumuz şehir havası, teknoloji çağında dağ köyünde yaşamıyorsak maruz kaldığımız tüm elektronik aletlerimiz, hepsinin katkısı var. Hangi birini kontrol edeceğiz?

Diğer bir neden ise; bir uzman klinik psikolog olarak çok açık söylemem gerekirse, ciddi düzeyde organik takıntısı olan insanların psikolojik açıdan sağlıklı olduklarını düşünmüyorum. Bu hastalığın psikolojideki adı Orthorexia Nervosa, yani aşırı derecede sağlıklı beslenme hastalığı. Obsesif kompulsif hastalıklarla yeme bozukluklarının ortak noktası olan bu takıntılı ruh haline sahip insanlarda, hayatı kontrolleri altında tutma eğilimi aşırıya kaçmış oluyor. Aslında çok endişeli ve güvensiz insanlar oldukları için, altta yatan ölüm ve kayıp korkuları yön değiştirmiş olduğu için; kontrol altında tutamadıkları sonsuz değişkenli hayatın içinde kaybolmamak adına, en azından vücutlarına neyin girdiğine kendileri karar vermek, en azından onu kontrol altında tutmak istiyorlar. Ne yazık ki bu sırada da birçok gıda maddesine savaş açıp, bazılarını da aziz ilan ediyorlar. Yani devamlı yemek ve doğru beslenmekle ilgili stres ve sıkıntı içindeler. İşin acı yanı, bu kişilik türüne sahip insanlar yaşadıkları (ve çevrelerine yaşattıkları) stresin genellikle farkında değiller. Stres birikiyor, her geçen gün yeni bir gıdanın zararları ortaya çıkıyor, stres büyüyor ve sonunda stres yüzünden kansere yakalanıyorlar. Kısır döngü resmen..

Açıkçası "büyük lokma ye ama büyük söz söyleme" lafına inanırım ve belki de annelik içgüdüsü insanı böyle organik ötesi biri yapabiliyordur, çocuğunu koruma kollama konusuna aşırı kafayı takıp, en sağlıklı ve doğal çocuğu yaratma isteğiyle belki de ben de bir sene sonra çocuğuma organik çimen suları falan içirmeye çalışabilirim, kimbilir? Ama heralde sonra da "çocuğum yiyecekleri düşman gibi algılıyor, bir kere 3 gün hiçbirşey yemedi, çok iştahsız nedense" falan yazmam bloğuma, hadi onu da yazdım diyelim altına bir insan evladı "normal birşey yedirmeyi denediniz mi?" diye yorum bırakınca "normal birşey derken?" diye agresif agresif cevap vermem heralde.. Yapar mıyım yoksa yahu?

Dipnot. Bu konuda yapılmış bir sürü araştırma var ve ilginizi çekerse şu makaleleri okuyabilirsiniz:

The Guardian'da yayımlanmış (rahat okunan ingilizce) bir yazı için tıklayınız
Konu hakkında ayrıntılı bilgi veren bilimsel bir çalışma (ingilizce) için tıklayınız
Türkiye'de yapılmış (türkçe) bir çalışma için tıklayınız

22 Kasım 2012 Perşembe

10, kırmızı don!

Hamileliğin bulantı, tansiyon düşmeleri, değişen ruh hali, süper-burun sahibi olma gibi yan etkileri tam gaz devam ederken, ben de bu hafta bu durumları kullanarak lehime çevirmeyi öğrendim sevgili göbekseverlerim. Yani madem akıntının yönünü değiştiremiyorsun, o zaman dön, geri tarafa doğru yüz! Bunu öğrenmem birkaç hafta aldı ama bir öğrenince hayatım nasıl kolaylaştı anlatamam..

Ben şu haftaya kadar hep "çocuk da yaparım kariyer de, okula da giderim, konuşma grubuma da katılırım, yogamı da yaparım, 40dk koşarım da hahahayt" iddiasındaydım ve aslında zorlanmadan ve hiç değiştirmeden yaşam rutinimi hamilelik öncesindeki gibi de sürdürüyordum. Evet evren süper burnuma buram buram kokuyor - özellikle Çin lokantalarının yerini hiçbir GPS'e gerek olmadan 3km öteden duyabiliyorum ve eksiksiz tarif edebiliyorum - ama hamile olmak hasta olmak değil yahu, kendinizi koyvermezseniz aslında gerçekten abartılacak ölçüde bir rahatsızlık yaşanmıyor.. Ben anlamıyorum millet nasıl "yorgunluktan kafamı yastıktan kaldıramadım, tuvaletten çıkamadım, berbat hale geldim hatta işe dahi gidemedim" falan diyor?!? Yani evet devamlı bir mide bulantısı var, bazı sabahlar buna düşük tansiyon ekleniyor ama bu dönemde işe gidemeyen, yataktan kalkamayan kadınlar biraz durumu kullanıyorlar anladığım kadarıyla.. Ama kullansınlar be anacım amaaaaağn, elleşmeyin.

Bu "durumu kullanma" işini ben hamileliğimin 10. haftasında yeni keşfettim. Gözümü yeni tanıştığım göbekli bir arkadaş açtı. Dedi ki "deli misin, bu günler birdaha gelmeyecek, kendini nazla ayol biraz!" Baktım şunun şurasında ilk trimester'in bitimine kalmış 2 hafta, sonra cümle alem biliyor bu bulantıların falan azalacağını. Yani nazlandım nazlandım, 2 hafta nazladım ayol.. Zaten hafif kanamam var geçen haftadan beri, doktor "biraz ağırdan al" dedi.. Nazlı sultana dönüşmenin tam zamanı o zaman!

İlk denememi doktora hocama yaptım. Hocam beni bu sıra koşturup duruyor, tipik Avrupa memleketlerinde Noel dönemi öncesi yaşanan "bereketli, arı gibi çalışılan günler"deyiz ya. Ne kadar angarya iş varsa yaptırıyor, ne kadar yeni nöro-psikolojik ve psikiyatrik makale çıktıysa okutuyor, ne kadar incik cincik sunum varsa hazırlatıyor, bir de üzerine odasına bardak bardak kahve istiyor! Ne yapmalı? Hamileler dalgın olur değil mi? Dalgın olunmalı o zaman. Kahve makinasını açık unutuvermişim birgün.. Tüh tüh.. Üstüne bir de 5 makalenin 3'ünü okuyacağımı sanmışım.. "E kusura bakmayın, hormonlar.." diyiverip bir de alt dudağı titretince, oyyyy, hoca da muhabbeti bebeğe getiriyor, "sen erken çık bu ara, fazla yorulma" diyiveriyor. Yerim onu!

İkinci denemem işyerinde. Psikoterapistim ya ben, sabahtan akşama kadar dert dinliyorum, e işin olayı bu zaten, yakındığımı sanmayın ama çevremde mutlu kimse yok doğal olarak. Ama kardeşim olmaz ki bu kadar mutsuzluk hamile hamile.. Ne yapmalı? Ofisin kapısında kocaman "PRIVATE" yazan pırıl pırıl tuvaletine kusuyorum gidip gelip. E napıyım, hamileyim, midem bulanıyor.. Pırıl pırıl private alanını otogar tuvaletine çevirdiğimi gören patron "canım sen erken çık bu ara, fazla yorulma" diyiveriyor. Onu da yerim ben!

Üçüncü denemeyi Beyaz Atlı Prens'in annesi Queen B'ye yapıyorum (gemi azıya aldım ya iyice, sıra kaynanaya geldi) ve telefonda bu sıra hiçbirşey yiyemediğimi duyan kadıncağız eli kolu torba torba meyveyle kapımda bitiyor. Torbadan ne çıkıyor bilin bakalım! Mümkün değil bilemezsiniz! Ayva! Ben kaç ülkede yaşadım, bu güne dek hiçbirinde ayva bulamamış ve artık umudumu yitirmiştim. Queen B bulmuş, ne olduğunu tam anlamamış ama çeşni olsun diye iki tane de bu garip kokulu sarı meyveden koyuvermiş sepete. Onu da yerim, ayvaları da yerim valla, yaşasın 10. hafta'da öğrendiğim "nazlanma hali"..!

10 Kasım 2012 Cumartesi

İkinci doktor kontrolü

Bu Avrupai ülkede doktordan ilk randevuyu almanın ne zor olduğunu yazmıştım hatırlarsanız. Birinci kontrolü 6. haftada anca yaptırınca, normalde 8. haftanın sonunda yapılan ikinci kontrol de, bu ilk randevudan 15 gün sonraya verilmiş oldu. Bu sıra Dr. Kuş ve ultrasonu ile pek iç içeyiz anlayacağınız. Aşırı ilgiden şımardık, imzalı fotomuzu isteyebilecek hayranlarımız için, 8. haftanın sonundaki halimi yana iliştirdim bile :) Neyse ki bebek de ben de tam olmamız gerektiği gibi çıktık ve Beyaz Atlı Prens de bebeğinin kalp atışını bu sefer görebildi! Yaşasın!

Bu gidişimde, limonata renkli vücut sıvımdan bir miktar bağışlamam gerekti. Tansiyon ve kiloma bakıldı ve bana çiçekli böcekli kavuniçi kaplı bir "anne pasaportu" verildi. Bu ufak bir defter ve her zaman yanımda taşımam gerekiyor, içinde bana ve bebeğe ait tüm sağlık bilgileri bulunuyor. Kaza ve yaralanma gibi acil bir durumda, bu defter bana yapılacak müdahaleler öncesinde sağlık çalışanlarını bilgilendiriyor. Ayrıca tüm kontroller, yapılan tetkiklerin sonuçları ve takip bilgileri olduğu için bir nevi hamilelik günlüğü işlevi görüyor. Yazan ilk bilgilere göre, ben 48 kiloyla hamile kalmışım, tansiyon ve kan değerlerim normalmiş, bebeğim 8. haftasında 16.5mm'ye ulaşmış ve kalp atışı gözlemlenmiş. Şimdilik hikayemiz bundan ibaret. Oldukça kuru ama öz ve bilgilendirici..

9. haftanın bana getirdikleri "süper burun" dışında bir de kabızlık sorunu oldu. Bu hafta doğru dürüst birşey yiyemediğim için kabızlığın ortaya çıkması normal tabii. Zaten hamilelikte en sık görülen problemlerden biriymiş kabızlık. Bağırsakları rahatlatmanın yolu, her sabah bolca su içmenin yanı sıra akşamdan suya koyup yumuşattığınız kayısı ya da erik kurularını yemek. Bir de bol hareket etmek, lifli gıdalar tüketmeye çalışmak. Özellikle beyaz ekmek, muz ve patates gibi potasyum zevgini gıdalar iyice tıkıyor insanı, şahsen hiç tavsiye etmem..

Bu hafta ayrıca kilo kontrolünü de araştırmaya başladım çünkü 9. ayın sonunda yuvarlak bir insana dönüşmek beni korkutuyor. Araştırdığım ve Dr. Kuş'un bana söylediği kadarıyla, ilk 12 hafta boyunca, hayat tarzımı değiştirmeme gerek yok. Eskiden ne kadar hareketliysem, ne kadar çok spor yapıyorsam, aynı şekilde devam edebilirim. Halk arasında "çok hareket etti" ya da "yükseğe uzandı diye düşük yaptı" gibi tabirleri çok duymuştum ama bunların gerçekle hiç alakası yokmuş. İlk 12 haftada yaşanan düşükler tamamen fizyolojik sorunlar nedeniyle yaşanırmış, annenin bunu yaratma ya da önleme yetisi de, kontrolü de yokmuş.

Ben de bu nedenle bisikletime binmeye, spor salonuma devam etmeye, yogamı yapmaya devam ediyorum. Biliyorum ki bu aktiviteler beni rahatlattığı için, zaten üzerimde olumlu bir etki yaratıyor ve hamileliğimin de olumlu geçmesini sağlıyor. Ama tabii 12. haftadan sonra, sporun şekli ve şiddeti biraz değişecek. Uzmanlar evde her gün yaptığım yogamı artık gurupla "hamile yogası"na dönüştürmeyi, yüzme ve su jimnastiği kursuna yazılmayı ve spor salonunda koşu bandında koşmak yerine hızlı yürüyüşe geçmeyi öneriyorlar. Zaten göbek çıkmaya başlayınca insan kendi vücudunu dinlerse anlıyor neleri ne kadar yapabileceğini. Ama, tüm hamilelik boyunca hareketli olmak, hem psikolojik hem fiziksel sağlığın korunması için çok önemli ve mutlaka öneriliyor.

2 Kasım 2012 Cuma

Sabaha kadar dans!

Sen kalk sırt çantanla 54 ülke gez, sonra tut burnunu otur. Burun tutma hadisesi bu haftanın nazar boncuğu, evet sonunda ben de ulu orta eli burnunda gezenler kulübüne üye oldum. Tanrım tüm evren kokuyor yahu! Trene binmek, ekmek fırınının önünden geçmek (çin restoranlarının tümünü mühürletmek istiyorum), birine 1mt'den yakın durup sohbet etmek.. imkansız! Sartre "Bulantı" romanını şu halime baka baka yazmış; varlığımın farkındalığına ulaşmaya çalışırken, manevi bir bulantı da yaşıyorum.. İçimde bir "varlık" büyüyor ve bu bende kimlik bunalımı / bulantısı yaratıyor - çok Freudian bir hamilelik hali..

Öte yandan manevi bulantı yanısıra, hissettiğim maddi bulantıyı hiçbir tuzlu kraker geçiremeyince (ne iğrenç kokuyorlar yahu, daha paketi açınca vaz geçiyorum tadına bakmaktan) bu hafta pek iyi beslenemedim sanırım. İçtiğim litrelerce suya doyamıyorum oysa.. Madenli madensiz her çeşit su favorim! Bir de yoğurt. Bu Avrupai diyarlarda Bulgar yoğurdu, Yunan yoğurdu falan diye geçse de; bildiğimiz hafif tuzlu yoğurdu bulunca, başka birşey görmüyor gözüm. İçimde ayran nehirleri akıyor!

Dün Parov Stellar konserine gittik. Kaç hafta öncesinden biletleri almıştım, iple çekiyordum, sabaha kadar dans edecektim falan. Parov Stellar 1920'lerin swing tınılarıyla elektronik müziği birleştiren çok keyifli bir DJ; canlı canlı, bol fıkırtılı, saksafonu ve trompeti insanın içini coşturan bir müzik. Altın 1920'lerin ruhunu tam yakalatıyor insana. Fırıl fırıl eteğimi falan giydim, makyajımı yaptım, gittim. Konser mekanına girince ve birsürü insanın arasında kalınca aldım havamı. Ya herkes mi kokar!? Müzik aletleri de mi kokar!? O kokular, o vıcık vıcık üstüste istiflenmiş insanların arasında kalmak, o sis bulutu, o alkol kokusu.. En önlerde ortalarda dans edecek durumdayken, Beyaz Atlı Prensi çeke çeke en dışa geçtim. En azından orası havadar, hala manzara iyi ve dans edilecek alan geniş ve ferah. Bol alkolün ve swingin verdiği doğal zıplama fıkırdama hallerinin "çarpışma" ve "tokuşma" riskinden uzakta. Üstelik, acil çıkışa ve daha güzeli çıkışın önünde beyaz kırmızı fosforlu giysilerle dikilmekte olan ilk yardım ekibine yakın! Tavuk anneye bağlama riski var bende, kokusunu alıyorum, hiç hoşuma gitmiyor..

Ben dans ederken kendini yitiren insanlardanım, enerjim bitmez hiç. Ama bana birşey oldu, o deli dolu swing hoplamalarını kıvırmalarını yapamıyorum. Sağa sola sallanıyorum!? Oysa üçüncü şarkı bitti bile, şimdiye Beyaz Atlı Prens'le pistin orta yerinde sallan yuvarlan hallerdeydik.. Hem niye ilk yardım ekibinin önündeyim yahu? Ne oluyor bana! Bu tip varoluşsal bulantılar yaşarken, önümdeki adam kolumdan çekiverdi beni ortaya ve "öyle durulmaz, böyle dans edilir" dedi! Arkaya dönüp baktım, Beyaz Atlı Prens gülerek takip ediyor, İlkyardım ekibinin üyelerinin gözü de üzerimde.. Amaaaan, tavuk tavuk nereye kadar, attım kardeşim kendimi ortaya. Ooooh bir yuvarlan, bir hopla, bir kıvır derken saatler birbirini kovaladı. Harika bir geceydi! İlkyardıma falan da gerek kalmadı.

Tavuk anneye bağlamamak lazım. Eğer doktor bana "nasıl yaşıyorsan öyle yaşamaya devanm" dediyse, swing de yapılacak, kalça da kıvrılacak, Beyaz Atlı Prensin kollarında bir o yana bir bu yana savrulunacak demektir! Dans etmek harika bir duygu; insanı rahatlatıyor, mutlu ediyor. Hamileler için de son derece uygun. O zaman hayatın keyfini çıkaralım bayanlar!

26 Ekim 2012 Cuma

İlk doktor kontrolü

Yaşadığım bu avrupai memlekette, doktor kovalamak ve bulduğunuzdan bir randevu kopartabilmek; çelik gibi sinirler ve sabır isteyen bir iş. 6. haftamızda bunu başardık neyse, bu sabah Dr.Kuş'u görebildik. Dr. Kuş, benim yaklaşık bir senedir gittiğim kadın doğum uzmanım. 50 yaşlarında, kıvırcık kıvırcık saçlı, maviş gözlü, her daim neşeli esprili bir adam bu Dr. Kuş. Hani insanın "tamam bu adam benim bebeğimi doğurtabilir" diyebileceği türden, insanın içine güven ve sevinç hisleri salan bir adamcağız. Her daim sakin ve rahat oluşu da, benim gibi kıpır kıpır ve heyecan küpü biri için çok büyük şans tabii.

Dr. Kuş test yapıp da pembe çizgiyi gördüğümü duyunca "oooo tebrikler o zaman" dedi, ben hemen "ee öö ben henüz inanamıyorum bi baksak hakikaten orda mı, ordaysa nerde, yoksa nereye gitti?" diye başladım.. Dr. Kuş "e test pozitif çıktıysa hamilesindir" diyor, ben "yok biz bi bakalım yine de" derdindeyim. Hesapladık, "tamam 6. haftaya girmişiz, o zaman birşeyler görebiliriz" dedi Dr. Kuş, geçtik ultrasonun önüne. Beyaz atlı prens bugün işi kırdı, benimle geldi kontrole, bekleme salonunda oturuyor, ben onu çağırıcam diye anlaştık.. Ama ben ultrasonda o siyah keseyi, içindeki beyaz yumultuyu, pıtpıtpıtpıtpıtpıtpıt diye ışık hızıyla atan kalbini görünce dünyayı falan unuttum! Evet resmen orda öyle kıpır kıpır bişey var. İçimde ikinci bir kalp atıyor artık! İnanılmaz.. Mucize resmen!

Dr. Kuş'a bir miktar kan bıraktım - adettenmiş bu ilk randevuda. Karşılığında bolca öğüt ve nasihat ile 15 gün sonraya yeni bir randevu aldım. kafamda on bin milyon tane endişeli soru vardı, hepsini de unuttum tabii. Bir tek 3 hafta sonra yapmayı planladığımız Malezya tatilimizi sorabildim. Dr. Kuş ilk 10 hafta uçağa binilmesine (x ışınlarına maruz kalınması nedeniyle) sıcak bakmadığını söyledi ve "ben hamile olsam 12-14 saatlik yola gitmezdim" dedi (bu adamcağızın da kendini hamile yerine koyma haline bayılıyorum, ne zaman birşey sorsam hep birinci tekil şahıs olarak durumu değerlendirip nasihat veriyor). Eh o sırada ben 9. haftamda olacağım için; bizim tatil güme gitti.. Üstelik öncesinde 10 gün kadar da Türkiye'ye gitme planım vardı, o da güme gitti.. Ne yapalım, gelecek misafir kıymetli, onun için tatilden seyahatten vaz geçmek gerekiyorsa, katlanılacak artık..

Elime bir "tebrikler" paketi tutuşturdu hemşire abla, içinde bir sürü açıklayıcı bilgilendirici materyal var. Bir de kremler, folik asit falan gibi küçük hediyeler. Çok şirin bir de bebek günlüğü koymuşlar. Bence çok tatlı bir fikir bu. Beyaz atlı prense yönelik bişey çıkmayınca biraz bozuldu ama.. Üstelik bir de Couvade Sendromu diye birşey var; yani baba adaylarında görülen hamilelik belirtileri! Eşleri hamile olan erkeklerde yorgunluk, mide bulantısı, karında şişlik, kilo alımı gibi belirtilerle kendini gösteren bu yalancı hamilelik hissi baba adaylarının %10 ila 65'inde görülebiliyormuş. Bu konuda okumak isterseniz Prof. Dr. Nevzat Tarhan'ın şu yazısına bir göz atmanızı öneririm.

Eve geldik; ultrasondaki minik beyaz noktayı karşımıza koyduk, bakıp bakıp seviniyoruz. Beyaz atlı prens kalp atışını göremediği için bana biraz kızgın ama acemiliğimize geldi bu sefer. İnşallah minik beyaz noktamızın kalp atışını beraber dinleriz bir dahaki sefere..

22 Ekim 2012 Pazartesi

Pozitif hamilelik

"Ya ben hiç hamileymişim gibi hissetmiyorum, normal mi bu?" diyeceğim ama, hepiniz koro halinde "dur daha 6. hafta bile olmadı, ne hissedeceksin?" diyeceksiniz, biliyorum ve susuyorum. Göğüslerimde hafif bir ağırlaşma ve rahatsızlık hissi dışında, bana hamile olduğumu ara sıra olsun hatırlatacak herhangi bir hissiyat yok henüz. Bu "Avrupai" memlekette doktorlar pek kıymetli olup randevu almak da aynı ölçüde zor olduğu için, henüz kendi kendime yaptığım test dışında elimde yazılı, sözlü, basılı bir tutanak da bulunmuyor hem.. Bu cuma öğlene randevuyu aldım, adının Türkçe çevirisi Dr. Kuş'tan.. O bana "eureka! gördüm! gördüm!" demedikçe ve ben de gözlerimi şaşı şaşı şaşırtıp ekrandaki hücresel ve mucizevi yaratığı görmedikçe de inanamayacağım galiba..

İşin doğrusu; evde yapılan testler %99 doğru sonuç verse de, yine de bilirkişi onay vermedikçe inanmak istemememin nedeni, kendimi çok hazırlayıp sonunda hayal kırıklığına uğramamak.. İlk 12 haftada hamileliklerin %15'i düşükle sonuçlanıyor, bir de o var tabii..

Offf, bugün "pozitif hamilelik" dersimizden sınıfta kalıyorum! Silkelenip kendimize gelelim bir..

Geçen hafta içinde ben kendimi hiç hamileymiş gibi hissetmediğim için, her zamanki gibi bisikletime binmeye, sporuma ve yogama gitmeye, haftasonu Alp'lerin tepelerinde birkaç saat dolanmaya tam gaz devam ettim. Zaten spor yapmak anne adaylarına öneriliyor. Alkol, kahve ve siyah çayı zaten çok nadir içen biri olduğum için, tamamen kesmek sorun olmadı. Peynir delisi olduğum içinse biraz zorlandım; ya bu avrupai memlekette ne çok çiğ sütten yapılmış ya da küf içeren peynir varmış, ben de aksi gibi hepsini ne çok severmişim! Ha bir de boy boy 0-beden fotolarımı çektim, ilerde bir hoş seda olarak bakmak için. Hani annelerimiz iki ellerinin baş ve işaret parmaklarını karşılıklı birleştirip "sen doğmadan belim bu kadarcıktı", "karnım dümdüzdü", "34 bedene sığardım" derler ya.. Ben şahsen inanmam hiç, "yok hatta bir de gözlerim de maviydi üstelik de bari anneeee" derim. Aynı şey benim başıma gelmesin diye kanıt topluyorum işte.

Beyaz Atlı Prens pek mutlu. İsim bile buldu "kızımıza".. Bir yandan da onu frenliyorum devamlı. Ona kalsa tüm cihanı haberdar etmeliyiz hemen. Bense şu 12 haftalık riskli dönem bir geçsin istiyorum. Ondan sonra başlarız en yakınlarımızdan yavaş yavaş.. Olmaz mı? Birtek en yakın kız arkadaşıma söylemek istiyorum 12 haftadan önce; çünkü o da geçen ay öğrendi hamile olduğunu, göbek tokuşturucaz inşallah! İnsan hamile olduğunu öğrenince, çevresinde başka göbekliler de olsun istiyor sanırım. Bloğu da şimdiden birkaç kişi takip ediyor ve yorumlarıyla şenlendiriyor diye çok seviniyorum! İyi ki varsınız!

"Pozitif hamilelik" yaklaşımına geri dönersek; "pozitif düşünerek sonucun olumlu olacağını hissetmek" bu yaklaşımın altın kuralı. Kendimizi en iyi yine kendimiz tanıdığımız için, bizi nelerin gerdiğini, nelerin rahatlattığını da yine en iyi biz biliyoruz. Mesela bazımız yoğun bir iş gününden sonra birkaç kilometre koşmak ya da yürümekle rahatlar, bazımız müzik dinlemekle, bazımız meditasyon yapmakla.. Ben akşamları yoga yapmayı seviyorum ve bu son günlerde yoganın son 3-4 dakikasında sırtüstü uzanmış yatarken, içimde büyümekte olan birkaç hücrelik canlıyı düşünüp hayal kuruyorum. Ne zaman aklıma endişeler gelse, hemen bu endişeleri olumlu düşüncelere çevirmeyi deniyorum. Mesela "ya kaybedersek bebeği.." gelirse, "ben elimden geldiğince sağlığıma, yememe, içmeme dikkat ediyorum ve bu dönemde yaşanan birçok düşüğün nedeninin fizyolojik sorunlar olduğunu, annenin davranışlarıyla alakası olmadığını da biliyorum, bu doğanın sağlıklı insan neslinin sağlanması için seçtiği bir yol ve benim bunu kontrol etme şansım yok. O nedenle endişelenmeyi bırakmalı, iyiyi ummalı, pozitif ve endişesiz bir annenin bebeğinin de daha rahat ve sağlıklı olacağını unutmamalı" diyorum kendi kendime. İşe de yarıyor, tavsiye ederim. Bir de çok okuyorum, elime ne geçse okuyorum. O da iyi oluyor, bilgi korkuyu azaltıyor.

İlginizi çekerse, ufak bir okuma listesi:
- Hamileliğin keyfini çıkarın! diyen psikolog Neşe Karabekir'in bir yazısı
- Klinik psikolog Mine Hasırcı'dan gebelik dönemi psikolojisi üzerine bir yazı
- Erken dönem gebelikte depresyon ve sonuçları üzerine (ingilizce) bir yazı

Dipnot. Görsel; Abidin Dino'nun "Mutluluğun Resmi" tablosu.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Hamile miyim?

Bazen insan çok ister, çok kafaya takar, gider gelir yumurtlama gününü ve adet gününü hesaplar; olmaz. Bazen de türlü yoğunluk arasında, aslında içten içe bildiği günü kaçırır, farkına varmaz; iki gün gecikince "dur bi dakika, saat gibi işleyen ben iki gün geçirdim!" der. İşte o ikinci, benim! Ve bunu Cuma akşamı saat 18'e 10'dk kala fark eden, evden nasıl çıktığını dahi bilemeden koşa koşa eczaneye giden, kepenkleri kapatmakta olan 80 yaşındaki tipik "dakik" ve "asla esneklik göstermeyen" Avrupalı amcayı binbir dille ikna etmeye çabalayan, adam kadar yaşlı eczanenin son 50 senedir dünya üzerinde görülmemiş, dekoratif amaçlı sergilenen antik ilaç kutuları ve dedem devrinden kalma "çınnn!" diye öten, çevirmeli kollu antik yazar kasaya parayı ödeyen, testi alan, eve giden, testi yapan ve ......... beyaz bir boşluk gören! O benim işte.

Nasıl yani? Testte iki çizgi var; biri kontrol çizgisi (testin doğru yapıldığını anlamanız için), diğeri ise "evet" ya da "hayır" çizgisi. Ve bana düşen; beyaz bir boşluk! Ve perde iner. İlk perdede ne olduğunu anlayamadan, testin sorunlu olduğuna karar vererek, ertesi sabahı bekledim. Ertesi sabah, eşim "beyaz atlı prens"le el ele gittik (bu sefer başka bir eczaneye) ve yeni bir test aldık (başka bir marka). Eve geldik, testi yaptım; o beklememiz gereken 5dk, hayatımın en uzun 5dk'sıydı ve yavaş yavaş beliren soluk pembe çizgiden ayıramadım gözlerimi! Bu testler çok hassas; hamile değilseniz en soluğundan bir pembe çizgi bile düşmüyor bahtınıza.. Yani!?

Anne oluyorum! Beyaz atlı prens baba oluyor! Bebek geliyor! Karmançorman duygular; sevinç, heyecan, korku, dehşet, yine sevinç, yine heyecan.. O gün evden çıkmıyoruz, ikimizin de suratında ebleh bir gülümseme. Test masa üstünde duruyor; gidip gelip bakıyoruz, "evet hala hamileyim!" diyorum, beyaz atlı prens içerden sesleniyor "baksana hala hamile misin?" Tüm gün böyleyiz işte..

Test %99.9 doğru sonuç veriyor ama ben yine de doktorumdan duymak istiyorum. Hesaplara göre 4 hafta 3 günlük hamileyim (çünkü hamilelik takvimi regl olduğunuz ilk gün başlıyor, yani reglinizin geciktiği ilk gün otomatik olarak 4 haftalık hamilesiniz; avantiden 1 ay kazanmış oldunuz işte) ve ilk doktor kontrolü 6. haftadan önce verilmiyor bu memlekette. 1,5 hafta heyecan içinde bekleyeceğim demek bu. Bir yandan da bloğu hazırlayacağım, ilk yazıları yazacağım, ilk araştırmaları yapacağım. Ha bir de tabii ki taze anne adayı olarak, meraklı meraklı, muhtemel doğum tarihini hesaplayacağım.

Peki neler olacak bu ilk 6 haftada vücudumda?

İlk olarak, doktorumun idrar testi ve kan testi dışında, birkaç milimetrelik gebelik kesesini görmesi mümkün olacak. Uzaylı yaratıklardan hallice görüken bu emriyonun kalbi ilk oluşan organ olacak ve diğer sistemlere kan taşıyabilmek için atmaya başlayacak! 6. haftadan muhtemelen 13. haftaya kadar hamilelik belirtilerini (göğüslerde hassasiyet, duygusal gelgitler, koku hassasiyeti, bulantı ve kusmalar, aşermeler, yorgunluk ve uyku hali, sık idrara çıkma isteği) tam gaz hissedeceğim. Bu haftadan 12. haftanın sonuna kadar düşük ihtimali de yüksek olacak ve bu olasılığa karşı dikkatli davranmak, kasık ağrıları ve kanama gibi belirtiler olduğunda hemen doktora başvurmak gerekecek. Düşük, bu dönemdeki hamileliklerin %15'inde görülüyor ve doğanın sağlıklı insan nesli yetiştirebilmek için yarattığı doğal bir durum. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ilk üç ayda yaşanan düşüklerin yapılan hareketlerle çok da alakası olmuyormuş. Bu dönemdeki düşükler bebekteki bir sorundan kaynaklanabileceği için, hem anneyi koruyucu, hem de sağlıksız neslin doğal elenmesi anlamına geliyormuş. Yani; bu olasılığa karşı hazırlıklı ve metanetli olmamız gerekiyor..

Peki psikolojim?

Sanırım bu haftalarda ben ve benim gibi yeni anne adayları en çok, geriye dönük "ne hatalar yaptım" endişeleri yaşarlar. Mesela, yaşadığım şehirde geçen ay bira festivali vardı ve ben iki bardak bira içtim. Ayrıca birkaç gece de birer bardak şarap yuvarlamış olabilirim. Of tanrım! Neyse ki kızlarla kokteyl gecemiz bu ay iptal olmuştu! Başka ne kabahatler işledim peki? Çok mu spor yaptım, çok bisiklete bindim belki, hafif ateş basıyor bak, acaba grip mi oluyorum? Zaten o adam yüzüme yüzüme öksürmüştü metroda! Of! Ya hamile değilsem, kimyasal gebelikse? Kendimi çok kaptırmasam mı, zaten ilk üç ayda hamileliklerin %15'i düşükle sonuçlanıyormuş.. Tanrım, korkuyorum, endişeliyim.. Tipik anne adayıyım! Sonra okuyorum ve öğreniyorum ki; doğa bana şu mesajı veriyormuş: "Ben seni uyarmadan, adet kanamanı geciktirmeden yaptığın şeylerden sorumlu değilsin. Ama madem ki adet kanamanı geciktirdim, artık dikkat etmeli ve bilinçli olmalısın". Rahatlıyorum... Ama hemen araştırmaya başladım bile, "hamilelikte nasıl davranmalıyım?", "hamilelikte neler yapmalı, neler yapmamalıyım?", "hamileyken neler yiyebilirim, neler yiyemem?".

İşte bulduklarımın kısa bir özeti. İtiraf edeyim listedekilerin birçoğunu da bilmiyordum! Ama siz yine de doktorunuza danışın ve şu sayfaya göz atın tabii ki.

Hamileyken dikkat edilmesi gerekenler:
  • Toksoplazma riski nedeniyle, çiğ etlerden (salam, sosis, çiğ köfte, füme et ve balıklar, sushi, kabuklu deniz canlıları ile tam pişmemiş, rafadan yumurtalar), parazit aşısı olmayan ev ve sokak hayvanlarından, Listeria riski nedeniyle pişmemiş, pastörize edilmemiş çiğ süt ve bu sütlerden yapılan yumuşak peynir ve süt ürünlerinden, Kafein nedeniyle kahve, kola ve gazlı içeceklerden, alkolden uzak durmak.
  • En düşük düzeyde bir ilacı bile almadan doktorunuza danışmak.
  • Diş sorunları çok sık yaşandığından dikkat etmek, dişçi kontrollerini ihmal etmemek.
  • Röntgen ve Tomografi çektirmemek ama cep telefonu, bilgisayar, mikrodalga fırın kullanabilmek, güvenlik kapıları gibi yerlerden serbestçe geçebilmek.
  • Tatlandırıcı ve GDO içerek besinleri kullanmaktan kaçınmak.
  • Sauna, hamam ve kaplıca gibi sıcak ortamlardan uzak durmak.
Hamileyken serbest olanlar:
  • Doktorunuz aksini önermedikçe, son 3 haftaya dek aktif cinsel yaşam.
  • Aktif yaşamınıza, araba kullanmaya, seyahate devam etmek.
  • Yürüyüş, yüzme ve koşma (maraton değil ama!), gözlem ile yoga, hafif jimnastik ve sabit bisiklet gibi sporlara devam etmek.
  • Saçlarınızı boyatmak, makyaj yapmak, güzel ve bakımlı olmaya devam etmek.
  • Evcil hayvanınızı sevmek, okşamak, bakımını yapmak.
  • Vejeteryansanız gerekli besinleri aldığınıza dikkat ederek buna devam etmek.
  • Gülmek, eğlenmek, dans etmek, hamileliğin keyfini çıkartmak!!!

Taze yumurta, taze tavuk

34 yaşımda hamile kalmaya karar verdiğimde, beni endişelendiren ilk konu "Geç yaşta hamile kalmanın zararı var mı?" "Acaba hamile kalmak için geç mi kaldım?"  "Acaba yumurtalarım yeterli mi?" gibi sorular oldu. Türkiye gibi nüfusu son derece genç, yaşam beklentisi ise son derece düşük olan ülkelerdeki kadınlar genellikle daha erken yaşlarda hamile kalmaya özendiriliyor. Sadece aile büyükleri ve arkadaş çevresi değil, doktorlar ve hatta başbakan(!) bile kadınları erkenden çoluk çocuğa karışmaları konusunda hafiften hafiften itelemeye başlıyor. Çoğu eğitimli, yüksek mevkide çalışan, bağımsız ayakları üzerinde durmaya alışkın kadın için; "hamile kalma yaşı" oldukça stres yaratan bir sorun olabiliyor. Benim de bir çok arkadaşım, içlerinde çalan "evlenme yaşı saati" ve "çocuk yapma yaşı saati"nin gürültülü tik-takları yüzünden daha kendilerini tam hazır hissetmediklerini itiraf ede ede evlenip hamile kaldılar. Bu kadınların birçoğu ne yazık ki ilerleyen yaşlarda boşanmaların, ufacık çocuklarını tek başlarına büyütmenin, kendi yaşamının üzerinde kendi kontrolünü sağlayamamanın getirdiği psikolojik ve sosyal sorunlarla başbaşa kaldılar. Bir çok arkadaşım ise, kariyer odaklı yaşamlarında henüz çocuğa yer olmadığını düşündükleri için, hamilelik planlarını yıllarca ertelediler, istedikleri zaman da üreme sağlığı problemleri ya da psikolojik sorunlarla yüzyüze geldiler.

Batı kültüründe insanların yaşam beklentisi 85 yaşı buluyor artık. Ayrıca ekonomik nedenler ve kişisel tercihler de, ailevi baskıların önünde. Bu nedenlerle, Batı kültürlerinde evlilik ve çocuk sahibi olma yaşı gittikçe yükselerek, günümüzde 30-35'lerin üzerlerinde seyrediyor. Tıbbın gelişmesi ve laboratuar desteği de geç hamilelikleri daha olası ve az riskli hale getirdi. Ayrıca kişilerin ekonomik kaynaklarını kullanma tercihleri çok çocuktan tek çocuğa yönelmeye neden oldu. Bu nedenle benim çevremdeki Batı'lı arkadaşlar içinde, benim yaşımda çocuğu olan tek tük insan var. Oysa ki Türkiye'deki akranlarım içinde bir-iki çocuğu olmayan neredeyse yok.

Türkiye'de ilk kadın doğum uzmanıma kontrole gittiğimde bana "e hadi ama zaman geçiyor, ne zaman hamilelik düşünüyorsun, bak bu yaştan sonra olmaz ha, 30'u 32'yi aşma" falan gibi beylik sözler etmiş, beni haliyle endişelendirmişti. Ailemde fazla çocuk olmaması, eğitim düzeyinin yüksek oluşu ve bireyselliğe verilen değer sayesinde yaşamadığım "evladım, hadi mürvetini görelim" baskısını kadın doğum uzmanım yaşattı bana, anlayacağınız! Ay ne beter şeymiş bu baskı, insanın içinde resmen tik-tak eden bir saat, saatin ucunda asılı bir bomba var sanki. Aldığım o gazla yurtdışındaki kadın doğum uzmanıma koşmuş "ben çok mu yaşlıyım, hemen hamile kalmam mı gerek?" gibi sorular sormuştum ve "sadece" 33 yaşımda olduğumu öğrenen adamcağızı çok şaşırtmıştım. Ondan öğrendiğime göre, 35 yaşa dek tüm hamilelikler fizyolojik açıdan eşitmiş. Riskli hamilelikler 35 yaş üstünde olanlarmış. Çünkü bu yaştan itibaren hem annenin yumurta kalitesi ve sayısı düşer, hem de bebekte görülebilecek bazı genetik sorunların oranları artarmış. 35 yaş üstünde düşük, ölü ve prematüre doğum ile, Down Sendromu riski yüksekmiş ve ayrıca tüp bebek gibi tedavilerde de daha az başarı oranı sağlanırmış.

Ama; erken yaşta ya da tam hazır değilken hamile kalındığında da annenin psikolojik sorunlar yaşaması riski var. Özellikle ergen gebeliklerinde bebeği ve anne olmayı kabul edememe, psikolojik ve fiziksel olgunluğun sağlanamaması sonucu yaşanan sorunlar, eş ya da ailenin sosyal desteğinden yoksun kalma, akran gurubundan dışlanma gibi. Bu nedenle; taze tavuğun yumurtası taze olsa da, hafif kart tavuğun yumurtası çürük olacak diye bir koşul yok :) Sağlık kontrolünden geçilmesi her anlamda gerekli olsa da, bir psikolog ve yeni anne adayı olarak insan hazır hissettiğinde hamile kalmalıdır diyorum.

Peki ne zaman yumurtluyoruz? Adet siklusu 28 günde bir olan kadınlar, adet olduklarının 14. gününde yumurtluyorlar. Dolayısıyla hamile kalabilmek için şansımızın en yüksek olduğu dönem, 11 ile 16. günler arasındaymış. Kendi tarihlerinizi buradan hesaplayabilir ya da yardımcı kitlerle tam zamanı hatasız bir şekilde öğrenebilirsiniz. Unutmayın, her ay en uygun zamanda deneseniz bile hamile kalma şansınız %10 ve tıbbi açıdan kısır sayılabilmek için genellikle doktorlar 1 sene içinde hamile kalınamaması durumunu ön şart koşuyorlar. "Eğer bu ay olmazsa, önümüzdeki ay" diye düşünerek, bunu sıkıntılı bir süreç yerine eşinizle bir oyuna çevirirseniz, kendinize fazla stres ve gerginlik yaratmayacağınız için de hamilelik şansınız yükseliyormuş.

Adetten sonraki 11-14 günde, yumurtalıklarınız tarafından üretilen bir (bazen de iki) yumurta, fallop tüplerinden rahime doğru ağııır bir yol katediyor. Bu dönemde vücudumuz bizi olası bir hamileliğe hazırlamak için Östrojen ve Progesteron hormonu salgılar. Baba adaylarında ise, spermler için bir maraton hazırlığı başladı bile. Yumurtlamanın en geç 24 saat sonrasında bu maratonun tamamlanmış olması gerektiği için, eşinizi de sağlıklı spermler üretmek için sağlıklı yaşamaya başlamaya ikna etmeniz; sigarayı, sıcak duşları, testisler üzerinde laptop kullanmayı kısıtlamanız gerekiyor.

Vajinadan yumurtaya kadar sperm maratonu tam 10 saat sürüyor ve "en güçlü" kazanıp yumurtanın içine girmeyi başardığı anda, yumurta kendi yoğun temposuna başlayabilmek için kapısını diğer spermlere kapatıyor. Beni en çok merak ettiren "sperm yumurtanın nerde olduğunu nasıl anlıyor?" sorusuna Dr. Kocatepe'nin cevabı "spermin pozitif elektrik yükü, yumurtanın negatif elektrik yüküne bir mıknatıs etkisi ile çekilir" oldu, ne ilginç değil mi!?

İşlem tamam; sperm yumurtanın hücre çekirdeğine ulaştığında 23 kromozomu anneden, 23 kromozomu babadan gelen, tam bu anda cinsiyeti, genetik yapısı, hatta bir çok alışkanlığı ve huyları bile belli olan yeni bir canlı oluştu! Tebrikler!

Hamileliğe hazırlık

Bilimsel tüm araç ve kişiler bize "hamileliğe fiziksel, psikolojik, sosyal ve ekonomik açılardan hazırlıklı hissetmek, bebeğimizi beklerken bizi nelerin beklediğini bilmek ve koşullarımızı mümkün olduğunca en ideal düzeye getirmek için uğraş vermek; anne ve baba olmak isteyen tüm çiftlerin hedefi ve görevi olmalıdır" derler. Hangi kitabı, hangi makaleyi, hangi gazetenin pazar ekini okursanız okuyun, hangi doktoru dinlerseniz dinleyin, bu böyledir. Peki bu söylev ne kadar gerçekçi, ya da kadın ve erkeklerin yüzde kaçı buna uygun davranıyor?!

14-15 yaşında cinselliği denerken kazara hamile kalan ergenlerden tutun da, eğitim seviyesi ve sosyal koşulları yetersiz nice kadına, çocuk yetiştirmeyi kadının işi gören nice erkeğe, korunduğu ve çocuk istemediği halde hamile kalan nice çifte bakarsak; "hazırlık dönemi" denen hamilelik öncesi 3 ayın "ideal" şekilde geçirilmesinin çok az sayıda insana kısmet olduğunu görüyoruz. Bir de üzerine çocuğu deli gibi isteyip de türlü psikolojik ve fiziksel nedenlerle bu isteklerine erişemeyen, bu nedenle "ideal" yaşamdan soğuyan, uzaklaşan ve tam o anda "yarı-hazır" şekilde hamile kalanlar var. Yani siz ne kadar "ideal" şekilde hazırlansanız da, bazen bebek kendi kafasına uygun erken ya da geç gelebiliyor ve kendinizi yine de "hazırlıksız" hissedebiliyorsunuz..

Hamilelik öncesi dönemde aslında ne yapıp yapmadığınız çok da önemli değil. Yeter ki, bazı "akıl var mantık var yahu!" sınırındaki davranışlardan kaçınmış olun. Bebek istiyorsanız ve planlıyorsanız, sağlıklı ve düzenli bir yaşam tarzına sahip olmanız gerekiyor. Bu da; artık beslenmenize, içki ve zararlı maddeleri kullanımınıza, spor alışkanlıklarınıza, uykunuza ve sağlık kontrollerinize dikkat edeceksiniz demek. Kendinizi deli gibi, maraton koşacak derecede fit hale getirmeye, avuç avuç vitamin hapları yutmaya ve doktor doktor gezmeye vermek bir tercih meselesi tabii. Ama genel olarak;
  • kilonuzu ve BMI değerlerinizi normal sınırlar içinde tutmak (çünkü çok kilolu ya da çok zayıf kadınlarda hormon salgılanması gerekli düzeyden farklı olabileceği için, hamile kalınması zorlaşabilmektedir),
  • genel bir kadın doğum kontrolünden ve doktorunuzun önereceği pap-smear, kan ve görüntüleme tetkiklerinden geçmek (çünkü üreme organlarında bulunan myomlar, kistler, fiziksel bozukluklar ile vücutta bulunan toksoplazma, chlamidya, hepatit gibi virüsler, hamilelik şansını düşürür ve devamında yaşanan sorunları tetikler),
  • sigara ve esrar gibi keyif veren, uyuşturucu maddelerin kullanımını sonlandırmak (hem anne, hem de baba için geçerli olan bu yasağın bilimsel temellerini merak ediyorsanız, lütfen şu makaleyi ya da şu makaleyi (ingilizce) okuyunuz),
  • ailenizde ve kendinizde bulunan genel sağlık sorunlarını araştırmak (çünkü yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve bazı nöro-psikolojik rahatsızlıklar, hamilelik süresince sizi ve bebeğinizi tehlikeye atabilir) ve kullandığınız ilaçlar varsa, hamile kalma düşüncenizi doktorunuza danışmak, yeterli olacaktır.
Benim danıştığım kadın doğum uzmanı, hazırlık aşamasında bana günlük 4mg Folik Asit kullanmamı önerdi; çünkü bu, bebeğin nöro-fizyolojik gelişimini olumlu yönde tetikliyormuş. Açıkcası ben 2 ay kullandıktan sonra, hala hamile kalmadığım için umudumu yitirip folik asiti de bırakmıştım (evet biraz sabırsızım, meğerse çiftlerin sadece %30'u ilk üç ayda hamile kalırmış, en uygun yumurtlama gününde cinsel ilişkiye girildiğinde bile hamilelik şansı sadece %10'muş!). Yani hamile kaldığımda ve bunu anlamam için geçen ilk 4 haftalık dönemde hiç folik asit almadım ve bunu doktoruma danıştığımda "rahat ol, şimdi başlarsın, sorun olmaz" cevabını aldım.. Sonuçta, 10 sene önce folik asit mi vardı, yine de kadınlar fırt fırt doğurmuyorlar mıydı, dimi ama?

Fiziksel hazırlık bir yana; bence en önemlisi psikolojik hazırlıktı. 33,5 sene boyunca aklıma bile gelmeyen "çoluk çocuğa karışma" fikrini, iki yıllık evlilik sonunda eşim "beyaz atlı prens" ilk açtığında "hazır değilim" diye kapatmak kolay olduysa da; ilerleyen gün ve haftalarda konu tekrar tekrar açılınca, ısrarla geri kapatmak garip kaçmaya başladı tabii. Sonunda, oturup uzun uzun konuştuk ve benim temel korkularımın şunlar olduğunu gördük:
  • 5-7 yaşımda evcilik oynarken ordan oraya sürüklediğim Ayşe-Bebek sayılmazsa, ben brütte ve nette sadece 4 bebeği, o da annelerinin hormonları tavan yaptığı için "ille de al, ille de öp, ille de sıkıştır" ısrarları sonucunda kucağıma almış bulunmam nedeniyle; bebekler hakkında hiçbirşey bilmemem ve bebeklerden korkmam!
  • Doktoranın iş yükünden kalan tüm boş vakitlerimde, çantamı sırtıma atıp bağımsız seyahat etmeyi, bisiklete atlayıp saatlerce pedal basmayı, dağlara tırmanıp deniz diplerine dalmayı, arkadaşlarla kokteyller yudumlamayı, hamakta sessiz sakin kitap okumayı, kimseye hesap vermeden bağımsız ve mutlu yaşamayı çok seviyor ve bu özgürlüklerimin bir bücür ufaklık tarafından elimden alınması olasılığından korkmam!
  • Gurbet ellerde beyaz atlı prensle yalnız başımıza bücürün bakımının üstesinden gelememekten korkmam!
Bu korkular, kendi ayakları üzerinde durmaya alışkın bağımsız bir çok kadının yaşadığı korkularmış meğer.. Bebek gelene kadar, bebek bakımını öğrenebileceğim 8,5 ayım olduğuna göre, geldikten sonra da sadece bebeğe odaklanmadan, kendi yaşamıma, eğitimime, işime ve hobilerime de zaman ayırabilecek psikolojik yeterlikte olduğuma göre, "yabancı bir ülkede, yabancı bir eşle, yabancı bir kültür" yerine "farklı bir kültürde, çok renkli bir aile" anlayışına yönelerek, sanırım bu sorunların üstesinden rahatça gelebilirim. Önemli olan, bebeği "ilerde bana bakacak biri olsun" ya da "kendi istek ve arzularımı üzerinde gerçekleştireyim" ya da "kötü giden evliliğimi kurtarayım" ya da "annemler büyükanne olmak istiyor" diye değil; "yaşamım bebeksiz güzel, ama bebekle daha da renkli olacak" diye; isteyerek, hayal kurarak, değişime ve öğrenmeye açık olarak yapmak..

O zaman? O zaman, olabildiğim kadar hazırım işte!

Merhaba!

34 yaşındayım. Klinik Psikoloji alanında doktora yapıyorum. Yurtdışında yaşıyorum. 4 hafta 5 günlük hamileyim. 3 gün önce öğrendim. Şok içindeyim. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim!

I-ıh, olmadı bu. Sil baştan.

Merhaba sevgili anne ve anne adayları! (Şimdi de babaları baştan itekledik, oldu mu ya? Olmadı!)

Merhaba sevgili bebek bekleyenler, eli ayağı titreyerek internete danışmaya çalışanlar, ünlü düşünür google'a hamilelik, bebekler, çocuklar, tek boynuzlu atlar ve daha nice konularda aklına takılan tüm soruları sormak için saatlerce uykusuz kalanlar, öyle mi yapsam böyle mi yapsam, bir uzmana mı danışsam diye düşünüp duranlar, keşke benim gibi acemi anneler / babalar olsa da tanışıp kaynaşsak diyenler; Merhaba!

Ben Ögrenen Anne; 34 yaşındayım. 34 senelik hayatımın tamamını; başıma buyruk, aklıma koyduğumu yaparak, çantamı sırtıma atıp 54 ülke gezerek, son 8 senede 5 yabancı ülkede yaşayarak, okumayı, araştırmayı, yazmayı ve paylaşmayı sevdiğim için çeşitli sosyal ve asosyal medya ortamlarında yazılar yazarak, bu esnada da üç üniversite bitirip, Uzman Gelişim Psikoloğu, Uzman Klinik Psikolog ünvanlarına sahip olup, üzerine Klinik Psikoloji alanında doktoraya niyetlenip el atarak, bir de yabancı ülkenin birinin beyaz atlı prensine aşık olup, okyanusun ötesinde, çıplak ayaklarımız kumsalda dalgaları okşarken, masallardaki gibi evlenerek, çok severek, çok sevilerek, günümü gün ederek yaşayıp durmaktaydım. 5 ila 7 yaşlarım arasında oynadığım evcilik oyunları sırasında koltuktan koltuğa sürüklediğim maviş gözlü Ayşe'yi saymazsak; 34 yaşıma dek, net ve brüt olarak toplamda 4 bebeği - o da genellikle annelerinin hormonal patlamaları sonucu "ille de al, ille de öp, ille de sıkıştır" diye ısrar etmeleri üzerine, sosyal açıdan "ne acaip insan!" damgası yememek için - kucağıma aldığımdan, kendi bebeğimi yaklaşık 35 hafta 4 gün sonra kucağıma alacağımı öğrendiğim şu günlerde, haliyle değişik duygular içerisindeyim. Bebeği istedim mi? Evet! Planladım mı? Evet! Planladıktan sonra yaklaşık 3 ay kadar olmayınca üzüldüm mü? Evet! Asla olmayacağına inandım mı? Evet! Olunca şaşırdım mı? Evet! Heyecanlandım mı? Evet! Sevindim mi? Evet! Korktum mu? Evet!

Dolayısıyla; hayat böyle işte. Planlarsınız olmaz, umudunuzu kaybettiğiniz (ve de kendinizi "amaaağn olmuyosa olmuyo, ne güzel işte çocuksuz yaşam, korunmasız cinsel ilişki devrimi, heheyt" diye kandırdığınız) anda birden geliverir bebek.. Ve ne kadar hazır olduğunuzu sansanız da; birden hiçbir şey bilmediğinizi, hiç hazır olmadığınızı anlayıverirsiniz!

İşte o noktada; elimde tuttuğum hamilelik testinde ikinci pembe çizginin ilkin soluktan başlayıp gittikçe koyulaştığını izlerken, gözlerimi o minicik pembe çizgiden ayıramazken, kafamın içinde ışık hızıyla "acaba?" - "tanrım!" - "inanmıyorum!" - "napıcam şimdi?" - "anne oluyorum!" - "oley!" - "imdat!" - "yaşasın!" - "hiçbir şey bilmiyorum" - "korkma!" lar uçuşurken; bu blogu hazırlamaya, kendim anne olmayı öğrenirken, sizinle de hem öğrendiklerimi hem de yaşadıklarımı paylaşmaya karar verdim.

Evet, anne oluyorum! Anne oluyoruz, baba oluyoruz, öğrenen oluyoruz, paylaşan oluyoruz, beraber gülen, beraber merak eden, beraber şaşıran, beraber korkan, beraber panikleyen, beraber sevinen oluyoruz! O zaman hepinize merhaba; o zaman yepyeni bir başlangıca merhaba!