31 Aralık 2013 Salı

Yeni yılınız kutlu olsun!

2013 benim için çok özel bir sene oldu. Bu sene öyle çok duyguyu bir arada yaşadım ki, bazen bu seneyi düşününce sanki 10 sene ağırlığında geçmiş gibi geliyor bana. Geçen sene bana çok güzel bir hediye verdi; bir kız çocuk! Bir insanı bu kadar çok sevebileceğimi bilmezdim, mümkünmüş.. Bir çok ama çok sevdiğimi benden aldı, bu kadar üzüleceğimi biliyordum ama özlem.. Özlem gün geçtikçe artarmış meğer.. Yine de olumlu bakmak istiyorum, senenin son yazısında pozitif düşünmek, gideni iyi anmak istiyorum.

Bu sene çok şey öğrendim; gerçekten öğrenen bir anne oldum. Yeni birşeyler sadece kitaplardan öğrenilmiyormuş, hatta en önemlileri deneyerek, deneyimleyerek öğreniliyormuş meğer.

2014'ten beklentim; huzur, mutluluk ve sağlık. Gerisi zaten bu üçlüye bağlı geliyor.

Blog yazmak ne güzel şey, bu sayede ne güzel insanlar tanıyorsunuz! Yeni sene hepimize güzellikler getirsin, mutluluklarımız katlanarak artsın. MUTLU YILLAR HEPİMİZE!

Foto kaynak: Gustav Klimt - Anne ve Çocuğu tablosu (ayrıntılar için tıklayınız)

30 Aralık 2013 Pazartesi

6 aylık bebekle seyahat

Noel dönemi sonrası, aynen bizdeki bayramlarda olduğu gibi, insan sosyalleşmekten o kadar çok yorulmuş oluyor ki resmen "tatil sonrası tatil ihtiyacı" içine giriyor. Noel ile yılbaşı arasındaki bu haftasonunu uzatıp kendimizi Alplerin ıssız vadilerine, kar altında kalmış kuytularına vurmaya karar verdik, biz de. Daha doğrusu Beyaz Atlı Prens benim adıma karar vermiş sağolsun, bana bu sene verdiği noel hediyesi bu haftasonu kaçamağı oldu. Ama tabii deliye her gün bayram misali, bize de her yol ayrı bir macera..

Türkiye'yi saymazsak (orası ikinci evimiz diye saymıyorum) bu bebekle çıkacağımız ilk tatil olacak ya, heyecan bastı tabii bizi. Topu topu 4 gün kalacağımız yere bebek yorganı, birsürü bebek maması, bezler falan derken iki koca bavulla gittik, aklım almıyor hala! Çünkü biz ikimizken o kadar minimalist seyyahlardık ki, ufacık çantalarla kıtalararası seyahat ederdik ve hatta ben bir tek her gün kullandığım el çantamla Türkiye seyahatine çıkmış ve havaalanındakileri dumur bile etmiştim vakti zamanında. Ama bu cool halim yerini beş çocuklu bohçacı kadına bırakmış anlaşılan. Ama aslında iyi ki de bu şekilde abartı davranışlar içine girmişiz çünkü dediğim gibi, yol macera oldu.

Avusturya Alplerinde ufak bir kasabanın tepesinde, karların arasında tahta bir "Alm" bulmuş sevgili romantik kocam, Heidi ve Peter fantazisi var adamın.. Pek hoş bir fikir tabii, pek romantik. Lakin Avusturya sağı solu belli olmayan bir ülke, kış bastırdı mı tam bastırıyor. Yola çıktığımızda pırıl pırıl güneşli bir hava vardı, yolda tek tük atıştırmaya başlayan kar, rakım yükseldikçe fırtınaya döndü ve bizim romantik alm'e çıkacak patikaya ulaşma hayallerimiz, otoban çıkışı ilk kasabanın kar tutmuş caddelerinde sona erdi. Burnumuzu 180 derece çevirdik ve "E, napıcaz, kös kös eve mi döneceğiz?" derken, geçtiğimiz kasabalardan biri aklımıza düşüverdi. Dağ desen dağ, vadi desen vadi, e yol da açık, daha ne?!

İki deli, bir bebek.. Bizim aile bu, evet. Girdik kasabaya, tamamen plansız programsız, dolandık biraz. Gözümüze kestirdiğimiz bir B&B'ye daldık, şansımıza kütüphaneden bozma bir odaları varmış, boşmuş! Aman ne şirin bir oda, anlatamam. Tavandan tabana kitaplar, ortada bir yatak, pencereler bahçeye oradan karlı dağlara açılıyor. Muhteşem! Üstelik sıcacık, güleryüzlü insanlar. Fazla turistik olmamanın verdiği doğallık, misafirperverlik. İnternet yok, tv yok, elektrik kısıtlı, sıcak su kısıtlı, ısıtma eski tip fırın-sobalarla yapılıyor. Olsun, ortam sıcak ve huzurlu.

Maya'nın ilk seyahati ve ilk tatili; tabii bizim de aile olarak ilk tatilimiz. Çok açık söyleyeyim, oldukça da romantik geçti ;) Maya doğduğundan beri aslında sosyal bir insan, gezmeyi, insanlarla kaynaşmayı, yeni yeni şeyleri seviyor. İşin doğrusu 6 aylık bebekle seyahat gözümü korkutuyordu ama tahmin ettiğim gibi çıkmadı. Maya uyku öncesi klasik haykırması dışında hık bile demedi, gittiğimiz restorantlarda, cafelerde, yürüdüğümüz karlı vadilerde, göl çevrelerinde öyle "uygar" davrandı ki biz bile şaşırdık. İnsanlar durup durup sevdiler, herkese gülümsedi durdu! Ayol bu çocuk bizim gibi gezgin mi çıkacak nedir?! Yaşasın!

6 aylık bebekle seyahat etmek isteyenlere önerilerim; fazla abartmayın ama yine de çocuğun alışık olduğu mamadır, oyuncaktır, battaniyedir, yanınıza alın. Kışın normalden bir kat kalın, yazın bir kat ince kıyafet yedeği almak iyi fikir. Bir de bizimki gibi rutin delisi bir çocuğunuz varsa, mesela uyku rutini varsa aksatmayın ama kendi programınızı da doya doya uygulayın ki tatilden, dinlenmekten, eğlenmekten birşey anlayın. valla şu an için başka bir öneri aklıma gelmiyor.. Bebekle tatil, öyle fazla korkulacak birşey değil sanırım. Siz rahat ve tasasız olunca, bebek de öyle oluyor galiba.

Bu yazının bir de 7,5 aylık versiyonu olacak; hem de uçakla 14 saat uzağa gitmeli, 20 gün kalmalı falan bir versiyon.. Dur bakalım, bu ufak "deneme" fena geçmedi ama bir sonraki tatil için gözüm şimdiden korkmuyor desem yalan olur.. Uzun uçak seyahatleri, bebekle tatiller falan gibi konuların uzmanlarından öneriler bekliyorum, pamuk eller yorumlara arkadaşlar.. Lütfeniniz.

Noel geldi, hoş geldi

Biraz boşladım bloğu, suçluyum. Fakat son yazdığımdan beri, hıristiyan dünya noel dönemine girdi ve hayat adeta durdu. Bu uzaktan hoş-beş görünen dönem, insanların aslında en stresli dönemleriymiş diye bir yazı okumuştum. Doğru valla, özellikle hediye alma-verme işleri benim için kabus! Eskiden beri sevmem ben bu hediyeleşme işlerini, çünkü hem kimseye ne vereceğimi bir türlü bilemem, hem de sırf genel bir özel gün diye kapitalist sistemin çarkları arasında yitip gitme hali, bunca yoksulluk, açlık, yokluk çekilen dünyada bana ters. Amma ve lakin, ben böyle düşünsem de benim çevremdeki kimse beni iplemiyor ve yıllardır herkesin kutladığı anlamsız günlerde anlamsızca hediyeleşip duruyoruz. Bunun üzerine bir de Beyaz Atlı Prens'in elf soyundan gelme annesi işleri iyice abartıyor ve çam ağacının altı üstü yanları tepeleme hediye dolu oluyor, ben de normal insanlar gibi kişi başı bir hediye alıp gidemiyorum. Abuk subuk irili ufaklı birçok hediye alıp, son dakikaya kadar panik içinde onların teslimi, gözden uzak muhafazası, paketlenmesi derken valla özel bir gün mü, yorgunluk mu emin olamadan bu dönemi geçirip huzura eriyorum. Yıllardır böyle ve değiştirecek gücüm de emelim de yok.. O nedenle yine bu sene bu irili ufaklı hediyelerin temini, DHL kargo ile akraba olma halleri (ciddiyim, adamlar bizim bölgeye hep aynı tombik amcayı koşturuyorlar ve bu tombik amca her kapıyı çalışta Maya ile cilveleşiyor (bizim kızda tombul, kırmızı burunlu, Bavyeralı yaşlı adamlara karşı özel bir ilgi olduğunu keşfettim bu adam sayesinde - dehşet içindeyim) ve hatta sonunda adam o kadar "bizim DHL amca" oluyor ki Maya ile hatıra fotoğrafı (flaşsız tabii) çekiliyor falan.. Noel öncesi TVlerde gösterilen komedi filmlerini aratmayan sahneler).

Velhasıl; bu sene hediyelerin çoğunu amazon'dan temin ettim, zamanında geldiler, bir kısmı geri yollandılar, tekrar alındılar, rengarenk paketlendiler ve Maya'nın odasının gizli kuytularında noel gecesini beklemeye koyuldular. Ama Maya'nın hediyelerinin bir kısmını özellikle kendim yaptım, kendi yapamadıklarımı özel imalat atölyelerden seçtim, madden ucuz, manen sevimli şeyler buldum ve hepsini özellikle ağza sokmalık, kemirmelik, ekolojik paket kağıtlarına sardım. Ne de olsa ilk noeli.. Hatırlamayacak ama ilkler önemlidir. Tabii ki 6 aylık bir bebeğe verilecek en güzel hediye, bol bol diş kaşıma oyuncakları, bu dönemde özellikle ilgisini çeken sesli ve çeşitli kumaşlarla kaplanmış yani işitsel, görsel ve dokunsal gelişime yönelik oyuncaklar ve kitaplar.

Ve noel gecesi.. Her sene olduğu gibi Beyaz Atlı Prens'in annesindeydik bu sene de. Her sene olduğu gibi önce süslenmiş noel ağacının mumları yakıldı, beraber noel şarkıları söyledik, kucaklaştık ve hediyelere daldık. Tabii ki ağacın çevresinde herkesin yaklaşık 1mt2'lik hediye alanı var (yuh diyorum!) ve tabii Maya'nın alanı 3mt2 falandı ve tepeleme hediye paketi doluydu. Maya artık destekli bir şekilde oturabildiği için, onu yastıkla duvara dayadık ve hediye paketlerini çevresine koyduk, aman bir mutlu oldu, bir kahkahalar, bir cilveler.. Tabii paketlerin içinden çok dışıyla ilgilendi ama özellikle benim aldığım ve eve getiriken tüm otobüsü gülme krizine sokan hayvan sesleri ve resimleri olan kitap ile babannesinin aldığı "Arı Maya" şarkılı ve ışıklı kitap favorisi oldu. Onun dışında ise bahsettiğim gibi dişlemelik oyuncaklar falan.. Hediyelerden sarhoş, yemeğe oturduk ve Maya da bizimle masada oturarak ve Hipp amca'nın onun için özel olarak :P hazırladığı ıspanağı yiyerek bizi mes'uuud etti sağolsun.

Gecenin en güzel yanı ise, benim 15 aydır ağzıma sürmediğim halde bu gecenin şerefine ve sosyal baskılara dayanamayarak (tabii tabii!) 1 yudumcuk içtiğim şampanya oldu - ki vallahi tadı hala damağımda yankılanıyor!

23 Aralık 2013 Pazartesi

Oyalanma özgürlüğü

Anne olduktan sonra kaybettiğim hak ve özgürlüklerimin en başında "oyalanma" yani "sallana sallana iş yapma", "süzüle süzüle yürüme", "keyfimin kahyası ile oturup kahve içme" özgürlüğü geliyor sevgili dostlar. Ne yazık ki 6 aydır hiçbir işimi oyalanarak yapamadım ve bundan sonrası için de şüpheliyim. Zira serde on parmakta on farklı hadiseyi bir arada götürme (marifet diyemedim) takıntısı bulunuyor. İlla ki çocuğuma da ben bakarım, kişisel bakımımı ve sporumu da tam yaparım, entellektüel birikimimi de arttırmak pek mümkün olmasa da en azından kaybetmemek için gri hücrelerimi maksimum surette kullanırım, üstüne bir de ev işlerini ve günlük koşturmacayı da aradan çıkartırım diyorsanız, ne halde olduğumu az çok zaten biliyorsunuzdur. Anneliğe Giriş 101 öğrencileri için şöyle söyleyeyim: istisnasız her yere; tuvalete bile koşarak giden, koşarak gelen kişiye anne denir.miş.

Son yıllarda kariyer-okul-özel hayat üçgeninde muhteşem bir denge sağlamıştım ben. Yani her birine güzel zaman ayırıyor, hiçbir şeyden geri kalmadan gül gibi yaşayıp gidiyordum. Hatta son iki senedir haftanın bir gününün öğlene kadarki zamanını mutlak surette boş bırakıyor, tamamen kendime zaman ayırıyordum. Sonra biz kocamla belamızı aradık, çocuk yapmaya karar verdik - hoş böyle diyince pişmanmışız gibi sanılmasın, memnunuz hayatımızdan. İçimizde yıllardır gizli kalmış mazoşist tarafımız hönküre hönküre açığa çıktı son 6 ayda, neyse.. Ama gel gör ki hamileliğimin son iki gününü de içine alacak şekilde, son 6 aydır ben hiçbir surette telaş etmeden, koşturmadan, hop oturup hop kalkmadan bir iş, bir uğraş yapamaz haldeyim. Minik sultanı babasına ya da son haftalarda olduğu gibi babannesine bırakmış olsam dahi, bir türlü "oyalanabilme özgürlüğü"mü geri kazanamadım yahu. Şu ana dek Maya'dan en fazla 3 saat ayrı kalabildim çünkü bu onun memeye yapışma azmiyle çıldırmadan geçirebildiği maksimum süre. Bunu da ancak ve sadece babası etrafındaysa başarabiliyor (baba kız aşkının anne üzerindeki olumlu sonucu). Genellikle 1,5 saat ayrı kalıyoruz ve bu süre hem Maya hem de ona bakan kişi için "çekilebilir, dayanılabilir, eh katlanacağız artık'lanabilir" bir süre oluyor. O 1,5 saatte ben ya spora gidiyorum, ya masaja / bakıma gidiyorum ya da Maya dışarıya çıkarıldıysa evde yapılacak işleri hallediyorum. Her halikarda evde bile olsam "yürüme"yi unuttum mesela, devamlı koşturuyorum. Mesela çamaşırları makineye at, koştur evi toparla, bir toz al başarabilirsen elektrikli süpürgeyle odalar arası maraton yap, hop düdük öttü, çamaşırları makineden çıkart, kurutucuya at, koştur koştur iki email yazılacaktı, birkaç blog vardı, dur düdük öttü, çamaşırları kurutucudan çıkart, hızlı hızlı katla (ütü neymiş, ütü denen şey sadece kocanın ultra fantastik business faliyetleri öncesi yapılan bir şey artık), hop geçen bi makale indirdiydin onu aç oku, doktorada işine yarar mı bir bak (doktorayı da dondurdum sözümona bu sene), zamanın mı kaldı, gir banyoya köpük ne ya, gerek yok, duş al çık, bari yüzüne bir krem sür de kartlaşma genç yaşta, of göz altı kremi mi alsam yavaştan? Hop 1,5 saat geçmiş bile.. Ya da dışarıya mı çıktım, o saat koşar artık, saatle ben de koşarım, koşa koşa yürüyorum artık ben sokaklarda, cross-fit'çi oldum resmen. Son zamanlarda bizim köşeden eve 5dk'da koşar oldum, elimde de illa ki market alışverişi olmalı ağır ağır.. Hayır bir de bizde alışverişi ve yemeği Beyaz Atlı Prens yapar üstelik, bir tek kendimin gündüz öğünü (kahvaltı desen değil, öğle yemeği desen değil, günde 1 gündüz ağza tıkılan şeyler işte, ne denir bilemedim o öğüne) ve kızın alışverişi bende..

Velhasıl bu sabah 3 saatlik bir kaçış yaptım, bu hafta noel tatili nedeniyle babayla kız başbaşalar evde. Aslında işim 1,5 saatte bitti, koşa koşa yapmaya alışkın olduğum için. Ama valla ne yalan söyleyeyim şeytan dürttü, dedi ki "manyak mısın, ne eve gideceksin, babası bakıyor zaten, oynalansana!" Ay vallahi ağzına sağlık şeytancığım, evi aradım baktım asayiş berkemal, e o zaman?! Allaaaaaah, tutmayın beni oyalanma özgürlüğümü kullanaacağım.. Tam da noel marketleri etrafa saçılmış, ona elle buna bak. Tam 1,5 saat oyalandım ohh mis! Yavaş yürüyorum falan böyle bildiğin gibi değil.. Bir de üzümlü kek almışım elime, sallan yuvarlan ooooh. Aman az kalsın ağzımdan "yaw çocuksuz hayat ne güzelmiş!" falan çıkacak, o derece mesudum.

Sonra tilkinin dönüp dolaşacağı yere döndüm işte.

17 Aralık 2013 Salı

Evli ve çocuklu çiftin Date Night hadisesi

Date Night; ilk izlediğimde çok gülerek izlediğim bir film olmuştu fakat geçen gün bu filmi bizzat yaşayınca, acı içinde, hikayelerin bazılarının aslında çok da abartı olmadığını fark ettim. Aslında gece çıkıyoruz ama eskisi gibi clublardan sabahın 4'lerinde eve gelmek gibi bir lüksümüz yok. Daha doğrusu benim yok, Beyaz Atlı Prens arada arkadaşlarıyla "night out" yapıp günün ilk ışık dolu saatleriyle eve geliyor, ben öyle "evli barklı adamsın, kır dizini otur evinde" türü bir eş değilim. Birimiz nöbette, diğerimiz keyifte olabilir bence, sorun yok. Ben de bizim kızlarla "girls night out" yapıyorum arada, ya da "night in" çoğunlukla, birbirimizin evinde alkolsüz birşeyler içip dedikodu yapıyoruz. Ya da işte gündüzleri, akşam yemekleri vs. biliyorsunuz, bebek olduğundan beri klasik anneye bağlamamaya ve sosyal hayattan uzak kalmamaya çalışıyorum. Ama Beyaz Atlı Prens ile geceleri aynı anda alemlere akamıyoruz. Onu özledim biraz..

Yılın bu döneminde bizim burada noel pazarı kurulur; ufak tahta kulübeler içinde hediyelik eşyalar, ağaç süsleri, şekerlemeler, gözleme falan türü ve tatlı atıştırmalıklar ve en güzeli de Glühwein (tarçınlı sıcak şarap) bulunur ve iş çıkışı, hava kararınca arkadaşlarla bu pazarların birinde buluşur, açık havada hafif üşüyerek birşeyler atıştırır, bolca içer ve çakırkeyf ve mutlu şekilde evinize dönersiniz. Maya ile bir iki kez gittik bu sene ama bu sıra öksürdüğü için soğukta ve özellikle gece fazla dışarıya çıkarmak istemiyorum. Dolayısıyla hatunu babannesine bırakıp, Beyaz Atlı Prens ile felekten bir gece çalmaya karar verdik.

Açık havadaki marketler ve pazar yerleri hakikaten çok hoşuma gider benim. Hele bunun gibi gece marketlerine bayılırım, ıvır zıvıra bakayım, rengarenk noel süslerini inceleyeyim, abur cubur tıkınayım ve bol bol sıcak şarap içeyim, OH! Tabii son iki senedir "alkolsüz" takıldığım için, çakırkeyf olmadan eve dönüyorum ve tam keyfi de çıkmıyor ama olsun. Bu sene Kinderpunsch denen alkolsüz Glühwein yerine elma suyundan yapılan Apfelpunsch'u keşfettim. Çok daha leziz ve ek şeker katmadıkları için daha sağlıklı. Bol bol götürüyorum, buz gibi havada kaynar kaynar tarçınlı elma suyunun keyfi müthiş! Bir elimde elma suyu, diğer elimde karamelle kaplanmış bademler. Bu noel dönemi insana baya kilo aldıran ama bir o kadar da keyif veren bir dönem.

Beyaz Atlı Prens'le felekten bir gece çalalım dedik, nasıl bir çılgın gece yaşadık bilemezsiniz. Gece 9'da evdeydik. Nasıl da yorulmuşuz, çocuğu uyuttuktan sonra biz de sızmışız. Bu da böyle bir "çocuklu çiftin Date Night'ı" anısı oldu işte..

15 Aralık 2013 Pazar

Hasta, pasta, vınnnn!

Maya iyileşti, arkasından ben hastalanıp iyileştim, arkasından dünden beri Maya tekrar öksürmeye başladı! Ciğerlerine 40 senedir samsun sigarasıyla talim yaptıran yaşlı ve huysuz bir ihtiyar gibi öksürüyor yahu, hönküre hönküre. Öksürmekten uyuyamıyor, uyuyamayınca iyice huysuzlaşıyor, huysuzlaşınca iyice öksürüyor. Kısırdöngüden çıkamadı kınalı kuzum, ballı lokma tatlım. Resmen hastalık günlüğü gibi olacak bu blog yakında, kış gelince bu çocuk milleti arıza veriyor illa ki.. Ciğerlere tuzlu, bronş açıcı nemli hava vermemizi salık verdiler, elimize de bir pompalı maske tutuşturdular; günde üç vakit nemlendiriyoruz çiçeğimizi. Bir de yatağın baş ve göğüs tarafının altına gelecek şekilde bir yastık koyduk, biraz yükselttik başı. Bu ikisi biraz rahatlattı ama yaşlı ve huysuz sigara tiryakisi amca bir süre bizimle gibi.. Bazen kış boyu öksüren aksıran oluyormuş, inşallah o modellerden değildir bizimki.

Gece boyu 30 defa öksürünce, 30 defa uyanıyor. Yani uyanıyorUZ, hep birlikte. Gündüz ise doğru dürüst uyuyabilsin diye genellikle kanguruya koyuyorum ve saatlerce ayakta, dolanarak uyutabiliyorum. E artık ağır da baya, kolayca saatlerce taşınmıyor kucakta. Elim, belim, dizim, artık bunları zaten gözden çıkarttım ama üstüne de o kadar yorgunum ki.. Buraya iki satır yazmaya, ailemi aramaya, biriken emaillere cevap vermeye ne zamanım ne de enerjim yok bu sıra. Kusura bakmayın.

Bu haftasonu kendime zaman ayırayım istedim yani koştura koştura gittiğim spordan, uzun banyolardan, kitap okuma keyfimden ve çiçeklerimle ilgilenmekten başka birşeyler yapayım dedim. Ne yapayım, ne yapayım derken, kendimi arabada buldum. Araba kullanmak benim çok keyif aldığım bir zevkimdir ama burada toplu taşımanın son derece rahat ve kullanışlı oluşu nedeniyle işin doğrusu kırk yılın başı araba kullanıyorum. Oysa şöyle arabaya atlayıp, MP3 çalarımı hoparlöre bağlayıp, en sevdiğim müzik eşliğinde, bangır bangır bağırarak şarkı söyleyerek, basıp gitmek.. Offf! Çocuksuz hayatın ne büyük bir zevki. Çocukla o kadar bağıramıyorsunuz, o kadar hızlı gidemiyorsunuz, aklınızın bir köşesi devamlı arka koltukta. Öyle olunca da zevki çıkmıyor.

Arabaya amaçsız bir şekilde atlayınca, aklıma pastalarıyla ün salmış bir pastane düştü. Bizim buraya biraz uzak bir kasabada bu pastane ama altımda araba, içinde benzin fullenmiş, e çocuk da kocada, ooo-hooo daha ne! Kendimi pek keyif insanı gördüm canım! Kırdım otobana. Malum bu ülkede otobanda hız sınırı yok. Açtım müziği, verdim koltuk ısıtmasını totoma, bastım gaza.. 120-130-140-150 derken 160! Orta şeritteyim bir de, solumdan arabalar vızır vızır geçiyor, adamlar 200-220 falan yapıyor, ben kadın başıma, çoluk çocuk da var.. 162'de kaldım artık. Ama ne büyük keyifti basıp gitmek..

Psikolog bünye bazen "acaba basıp gitmek mi istedim hakikaten?" demiyor değil. Ama yok, pastamı aldım, aynı hızla evime, kocamın yanına, çocuğumun yanına döndüm. Bu arada pasta da pastaydı hani; fotosunu çekecek fırsat bulamadığım için temsili bir fotoyu ekliyorum ama öyle dilimlemekle falan uğraşmadık, resmen ikiye kestik, otobanda hız yapar gibi çocuk uyanmadan hapır hupur yedik, bitirdik. Bu da böyle bir "çocuk sonrası tırlatma" anım olarak kaldı hafızalarda..

8 Aralık 2013 Pazar

Ateşli, hasta, gazlı anne

Mini hanım iyileşti, çok şükür (güzel yorumlarınız ve sağlık dilekleriniz için tekrar teşekkürler). Bu sefer de ben cortladım, yorgan döşek. Son iki senedir hiç grip olmadığım için unutmuşum, ne pis bişeymiş. Zır zır burnum akıyor, ağzımın içinde tuhaf tuhaf yaralar türedi, sırt ağrısı zaten dur orda. Boğazımla ciğerlerimin üst kısmında sanki tadilat çalışması var, sanırsın dipten boru hattı çekiyorlar, takır tukur birşeyler oluyor. Amortisörü hapı yutmuş Tofaş araba gibi hissediyorum kendimi, o derece.. Neyse, yazabiliyorsam iyiyim demektir, abartmayalım. Biraz üşütmüşüm.. Beyaz Atlı Prens "Maya'dan bulaştı sana!" dese de, bence biz geçen hafta anneli kızlı, yaka bağır açık, köpüş ayağı yemiş gibi dolanırken üşüttük. Ben Maya iyileşince rahatladım, salıverdim de ondan bünye şimdi arıza veriyor. Bu işler psikolojik biraz. "Hasta olmayacağım!" derseniz olmuyorsunuz deneyin bak, ama nane molla bir şekilde "Ay ben biraz üşütmüşüm galiba hasta olacağım eyvahhh" derseniz, yatak döşek.. Tuhaf işler, evrene akıl erdiremiyorum bu konularda, kendi kendini telkinin anlaşılmaz doğası diyelim, geçelim.

"Gazlı" konusuna gelince; içime bir oburiks kaçtı, iki gündür kontrol edilemez bir iştahım var (bu sefer midem de kötü, yediklerimin sonu genellikle tuvalet oluyor ne yazık ki, dolayısıyla bulimikler gibi tıkınıp tıkınıp çıkartma halinde bir türlü doyamıyorum, ondan da olabilir). Sabah kahvaltısı sonrası bir bardak haşlanmış nohutu nasıl gözüme kestirdiysem, sadece üzerine kuru maydonoz, kuru tane kimyon ve tuz ekip bir güzel mideye indirdim demin. İnşallah bu sefer kalıcı gibi. Nohut falan gibi gaz yapan gıdalara bu tane kimyonu karıştırmak çok iyi buluş, tavsiye ederim, pırt pırt sorununa kesin çözüm.

Tek korkum var; çocuğu zorum zorum iyileştirdik derken ben cortladım. Şimdi bir daha benden geçer mi çocuğa? Bu konuda deneyiminize ihtiyacım var. Uzak dursam da anne sütü alıyor, aynı odada uyuyoruz, yani fazla haşır neşiriz. Paranoya yaptım, tekrar hasta etmeyeyim mini'yi yazık?

4 Aralık 2013 Çarşamba

Ateşli, hasta, gazlı bebek

Allah kimseyi çocuğunun hastalığı ile sınamasın. Çok zor birşeymiş. Maya 4 gündür hasta, 6 aylık olmasını kutlarız diye plan yaptığımız günün sabahı cayır cayır ateşle uyandı. Gece ara sıra süt emmeye koynuma geldiğinde "sıcak bu çocuk" diye düşünmüş ama sanırım yorgunluk ve uykusuzluk ve konduramama ile tepkisiz kalmıştım ama sabah dereceyi kulağına bir soktuk ki.. Kulak derecesi berbat birşey bu arada, alacaksanız da almayın. Ben hamileyken gidip Chicco'dan "kalitelisi" diye almıştım ama pişman oldum, ateşi bu kadar oynak ölçen bir alet yok yahu, bir 37,3 iki saniye sonra diğer kulak 39,1, ordan iki dakika sonra ilk kulak 35,3, haydaaa hadi diğer kulak 38,4.. Delirecektim! Neyse ki kaptık çocuğu, açtık popoyu, normal dereceyi soktuk içeri ve 39,6'yı gördük de zamanında müdahale edebildik.

Ateş denen illet illa ki Cumartesi sabahı başlayacak tabii, Murphy kuralları gereği, doktor muayenehaneleri ve eczaneler kapalı olmalı çünkü açık olursa evren sizi yeterince panik etmez. Velhasıl, doktoru telefonla evden arayıp "napıcaz biz çok korkuyoruz" dedik ve "popo ateşi 39 olunca fitili koyun, 6 saatte bir tekrarlayın, pazartesi de muayeneye gelin" cevabı aldık. Ateş beni korkutmuyor, ateşle kendi çocukluğumda deneyimim var. Ailem doktor, fazla kalın giydirmemek, üstünü örtmemek, çok yükselirse soğuk olmayan ılık bir ıslak bezle başı ve eklemleri ferahlatmak ve bol bol anne sütü vermek önemli, biliyorum. Bir de panikleyen eşi sakinleştirmek tabii, o daha zor.. Pazartesi muayeneden sonra kanda ve idrarda bakteriyel bir sonuç alınınca hop hastaneye sevk. İlk başta böbrekten şüphelendiler, o noktada benim tüm cool anneliğim bitti zaten, salya sümük dağıldım. Çocuğun idrar torbasına kataterle girip idrar örneği aldılar, başına "afrika'ya yardım" reklamlarındaki çocuklardaki gibi kan alma / serum verme amaçlı koca iğneler falan soktular. Doktor bizi dışarı attı bir de, nasıl bir panik davranışı sergilediysek, ayağına dolandıysak.. İçerde haykıran bir bebeğin dışarda bekleyen ebeveyni olmak ne zor anlatamam.. Hele kafada koca bandajla, ağlamaktan morarmış halde kucağıma atlaması.. Of.. Dedim ya; çok zor, Allah kimseyi bu şekilde sınamasın ve hasta bir çocuğu olan ebeveynlere sabır ve güç versin.

Neyse ki ciddi bir sorun yok ama nedenini bulamadıkları bir enfeksiyon ve akciğerde sulu bir hırıltı var. Büyük ihtimal bakteriyel bir durum, üstüne de üşütme.. 6 aylık bir bebek için zor, ağır ve ağrılı günler.. Bol bol anne sütü, dinlenme, içinde bronş açıcı bir ilaç olan buharlı soluma cihazıyla solunum yolu duşları önerdiler ve yatışa gerek görmedikleri için başa taktıkları o korkunç iğneyi de çıkartıp, saçlarının arasında kalan bant yapışkanını da gazla silip (!!!! nasıl yani ya? bir de bize aman çocuğun yanında mum falan yakmayın hahaha diyerek!) eve yolladılar. 3 gündür ara sıra ateş yükseliyor, ara sıra huysuzluk yapıyor ve yıkadığım halde hala yapış yapış saçlarla buram buram gaz kokuyor. Ama savaşçı ve sanki bizden daha güçlü gibi.. Umarım artık iyileşme yolunda yürüyor!

6 aylık ve ilk kez hasta.. İlk kez ananemin "senin yerine keşke ben hasta olsaydım!" diyişini gerçekten anladım. Ebeveynlik çok ama çok zormuş..

26 Kasım 2013 Salı

Beyin göçü

Evli ve yeni bebekli ve bebekle güvenli bağlanma kuracağım diye yırtınan ve dolayısıyla bebekle uyuyan bir çiftin, XY kromozomuna sahip ve bazı kültürlerde kısaca "bey" denen bireyinin bir gece ansızın iş yerindeki yoğun tempoyu bahane ederek, XX kromozomuna sahip ve bazı kültürlerde kısaca "hanım" denen bireyden ve aşklarının meyvesi adı altında, hafif limoni bir tada ve gecenin belirli ve beklenmedik saatlerinde ansızın gür bir haykırma potansiyeline sahip mini-diktatörden uzağa, salondaki kanepeye kıvrılma ve bir gece boyu horul horul uyuma davranışına "BEY'İN GÖÇÜ" denir. Evet. Dün gece bizim evde Bey'in Göçü yaşandı.

Valla 10 senelik ilişkimizde bir ilk. Aslında, "nasıl olur da beraberken yalnız uyuyabilirsin, bre bey!" diyerek gürül gürül haykırmam lazım, çünkü bence evli bir çiftin değil ayrı odada ya da ayrı yatakta, ara sıra el ele tutuşmadan bile uyuması çok anti-romantik, çok "klasik evli", çok "böööğk, bu ne yaaa" birşey. Ama hiç de protesto etmedim, gıkım bile çıkmadı, "gitme, kal" bile demedim hatta "şekerim, yorganını ve yastığını da al, üşütürsün" diyerek destek bile oldum. Çünkü gece boyu milim milim bana yaklaşan ve yatağın bir köşesine sıkışmış yatarak ses yapmayayım diye dönemeyen Bey'e yapışmama, gecenin 03.30 gibi abuk bir saatinde uyanıp sıkılan ve oyun oynayası tutan, tüm bu "hareketli geceler" boyunca iki saatte bir uyanıp ve herkesi uyandırıp cok cok emen ve insomnia'da yeni bir boyuta girmeme, Tyler Durden'a dönüşmeme, altında koyu morluklar oluşmaya başlayan gözlerimle doğal bir Fight Club kurmama ramak kalmasına neden olan mini-diktatörle yan yana, ayaklarımı aça aça, kollarımı gere gere uyuma fikri bana çok ama çok "romantik" geldi. Vallahi de billahi de Bey'in Göçü'ne tam destek verdim yahu! Ama birkaç şartla! Kırk yılın başı yaşanması ve zırt pırt tekrarlanmaması ve sabah uyanıldığı anda koşa koşa eşin yanına kıvrılınması, bolca öpüşülüp koklaşılması ve ayrı geçen gecenin sabahı ekstra romantizm yaşanarak aranın kapatılması şartıyla!

Kıssadan hisse; sevenler ayrı kalmasın, beyin göçüne dur! (ve gizli mesaj: yaşasın uyku!)

Hamiş. Bu arada foto yükleyemedim, server kabul etmedi diye bir mesaj alıp durdum, bu sorunu yaşayan ve hatta çözen var mı?

22 Kasım 2013 Cuma

Hotel Mama

Sayın Misus Maya S.,

Tekrikler! Hotel Mama'da 18 sene konaklama ve servis hakkı kazandınız. Yeni açılan tesisimizde sizi ağırlamaktan memnuniyet duyuyoruz.

Tesisimiz; özel butik otel sınıfında, üç oda, bir banyo, bir mutfak ve iki farklı coğrafyaya bakan iki balkonuyla yaz kış siz değerli misafirimize hizmet vermektedir. Herşey Dahil Plus anlayışıyla; kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği, kuşluk ve ikindi öğünleri yanısıra, 24 saat All You Can Drink taze memeden taze süt servisimiz mevcuttur. Tesisimizin 21 derecede sabitlenmiş iç ısısı ve ideal havalandırma sistemi, tesis içi ve dışında sigara kullanılmaması, konaklamanız süresince sağlığınıza ne kadar dikkat ettiğimizin bir göstergesi olup, dünyaca ünlü şef Claus Hipp önderliğinde beğeninize sunulan restoranında, dünya mutfaklarının çeşitli damak tatları özenle hazırlanmakta ve titizlikle servis edilmektedir. Siz sevgili konuklarımızdan mümkünse yemeklerinizi - özellikle domates sosu ve reçel gibi çok yakında hizmet vermeye başlayacağımız renkli lezzetleri - beyaz duvarlara mümkün mertebe fırlatmamaya çalışmanızı dilemekteyiz.

Tesisimizin banyo bölgesinde yağmur duşuna ilaveten farklı beğenilere hizmet veren bir adet bebek, bir adet yetişkin Türk Hamamı bulunmakta, işinin ehli tellahlarımız tarafından köpüklü kese hizmeti sunmaktayız. Kapı ve camlar yeterince sıkı kapatıldığında banyo bölümü sauna özelliğiyle de hizmet sunabilmektedir. Türk hamamını takiben talebiniz doğrultusunda masaj hizmetimiz mevcuttur. Ayrıca ilk iki senelik konaklamanız süresince toto bakımından sorumlu hizmetkarlarınız tarafından alt bölgenize azami itimas gösterilecek ve gerekli tüm anlarda hizmet sunulacaktır. Otelimizde gün aşırı hatta yoğun talep dönemlerinde her gün laundry ve kurutma hizmeti verilmektedir. Çok yakında ekibimize bir "son ütücü"nün de katılmasını umud ediyor, doğacak hassasiyetler için anlayışınızı talep ediyoruz.

Hotel Mama; nitelikli davet ve toplantıların düzenlenebildiği, dostlarınızla gönlünüze göre eğlenebileceğiniz, ayrı giriş ve fuayesi olan son stem elektronik malzemelerle donatılmış bir adet toplantı odası ile hizmet vermektedir. Bu odaya önümüzdeki yıllarda dostlarınızı davet edebilir, sınırsız konaklama ve hizmet anlayışımızla onları da ağırlayabilirsiniz. Misafir konaklama talepleri önceden müdüriyete bildirilmeli ve haftasonu ya da üç geceyi aşmamalıdır. 14 yaşınızdan itibaren, gönül maceralarınız için garsoniyer bazında kullanmamanızı diler, yine de müdüriyetin bu konuda önceden belirlenmiş kuralları doğrultusunda esneklik gösterebileceğini belirtiriz.

Odalarda yerden ısıtma, pencere ve yatak mevcuttur. Ayrıca bazı odalarımızda telefon, uydu bağlantılı geniş ekran LCD TV sistemi, Apple TV sayesinde müzik ve sinema sistemi de bulunmaktadır. Tesisimizin tamamı kablosuz internet hizmetine açık olup, şifremiz müdüriyetten sağlanabilir. Oyun severler için Wii hizmeti, kurulum ve destek seçeneği ile mevcuttur.

Otelimiz 24 saat animasyon hizmeti sunmaktadır; özellikle gece 03.00- 04.00 arası sıkılan misafirlerimiz için, gelişim psikolojisi ve klinik psikoloji alanlarında uzmanlaşmış saray soytarısı ve DES (Dad Entertainment Systems) hizmetimiz mevcuttur. Saray soytarılarının akrobatik sirk gösterisi, hiphop dans ve yağmur duşu altında aryalar gösterilerini özellikle kaçırmamanızı öneririz.

Tesisimizin anlaşmalı diğer Mama Hotellerinde kısa süreli konaklama değişimi, tesisler arası shuttle hizmeti ve tesis dışı aktivite ve toplantılarda destek özelliklerini denemenizi destekleriz.

Tesisimizde konaklama ücreti öpücük ve kucaklama bazında, peşin talep edilmektedir. Özellikle uzun dönem kalan misafirlerimizin konaklamalarının ilk 10 senesinden sonra, ücreti ödemekte sıkıntılar yaşayabildikleri gözlemlendiği için, kendilerine "work and live" programımızı öneriyor, otel işlerine yardım ve "bulmak istediğin gibi bırak" anlayışına uygun konaklama şartımızı hatırlatıyoruz.

Siz değerli misafirimizi 18 sene Herşey Dahil Plus sistemimizle ağırlamaktan kıvanç duyacağımızı belirtir, 18 seneden sonra seçeceğiniz diğer otel ve pansiyonlar için indirim ve kredi sistemimiz mevcut olup, restorantımızı ve laundry'mizi yaşam boyu kullanımınıza açık tutacağımızı saygıyla hatırlatırız.

Konaklama ve hizmet konusundaki eleştirilerinizi lütfen müdüriyete, beğenilerinizi ise dostlarınıza iletiniz.

Saygılarımızla,

Hotel Mama Müdüriyeti - 2013.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Yemekte salça, öpücükte salya (mıydı o?)

İlk öpücüğümü aldım! Ay çok heyecanlıyım, elim ayağıma dolandı!

İlk 3 ay öpemedim ben kızımı, biliyor musunuz!? Yani saçlarının arasından, kollarından, bacaklarından, ayaklarından ve poposundan öpebildim de ellerinden ve yüzünden öpemedim. Kıyamadım. Zaten minicik birşey, derisi yumuşacık tazecik, üstüne nefesim bile değsin istemedim. Bir de öpücük hastalığı diye bişey var ayol. O derece psikopata bağlamışım. Burda zaten kimse kimsenin bebeğini öpmüyor, dokunmuyor ama Türkler bıraksan ısıracak, şapır şupur dalacak. Birşey de denmiyor, "ayıp olur!" diye bir mevzuu var. Beyaz Atlı Prens'ten, annemlerden falan yardım aldım artık, biri öpmek için dudaklarını büze büze yaklaşıyorsa, öpücük-savar gibi çaktırmadan hop çocuğu kucaklarına aldılar ya da direkt söylediler "daha aşıları tam değil de öptürmüyoruz elinden yüzünden" diye. Ayıp oldu bazı yakınlara ama, işte kafayı takmışım bir kere..

Sonra sevgili Tüten'in bir yazısını okudum. Çok hoşuma gitti, vallahi yazdıklarına tamamen katılıyorum ve ananem de bizzat üzerimde "öpiim de geçsin" terapisini denemiştir bak. Ne zaman düşsem, hasta olsam, keyifsizsem öperdi ve geçerdi.. Tüm bunların üzerine "kızım sen iyice psikopata bağladın, bi silkelen kendine gel!" dedim kendime ve koştura koştura gittim kızıma bir sarıldım şapır şupur her bir yerinden öptüm. Hatun neye uğradığını şaşırdı, gözleri açıldı koca koca, tam "gülsem mi ağlasam mı bilemedim" bakışı suratında, dudağının ucu aşağıya kıvrılmış, zevkten salya akıtıyor hehehe zavallı bi'çare.. O gün bugündür de şapır şupur öpüyorum kendisini. O da kıkır kıkır kıkırdar, bez değiştirirken falan ayağını getirir dudağıma burnuma nereme denk gelirse artık. AMA! AMA! Dün akşam!

Dün akşam kucağımdayken, birden kollarını açtı, ikisini birden boynuma ve kafama sardı, daha ben "hayırdır inşallah, saçıma mı dalacak yoksa çenemi mi sıkacak" derken ağzını açtı, yanağıma şap! diye kocaman ve sulu sulu bir öpücük kondurdu. Amanın! Acaba yanağımın tadına mı bakmak, emmek mi istedi derken, yok 1 adet öpücük, gerisi gelmedi, emmedi yani! Aaaaa öptü kızım beni!

Bunlar baba kız çok güzel öpüyorlar yahu. Babasından da ilk öpücüğü beklemediğim bir anda, Kudüs'te binanın çatısında, eski kentin gece pırıl pırıl ışıklarına bakarken almıştım (ve o saniyede içgüdüsel olarak "oğlan elden gidiyor" hissiyatıyla aniden telefonla arayan müstakbel kayınvalideme de methiyeler düzmüştüm, meğerse oğlu da "anne şu an konuşamam, çok tatlı bir kızla birlikteyim" diye kadıncaazı geri püskürtmeye çalışıyormuş, günahını aldım bak). Kızı da kendi gibi pek romantik çıktı!

Gece aynı şeyi bir daha yaptı ve ben yine abartılı bir sevinç hali yaşadım, ay uyansın yine yapsın e mi! Çok güzelmiş bu salya sümük öpülme hali! Bu arada Beyaz Atlı Prens çok kıskanarak hemen yanağını uzattı ve burnunun ucundan ufak bir parçayı keskin dişlere kaptırdı hahahaha! Kim demiş kızlar babacı olur diye! (tamam tamam, az zamanım var biliyorum, değişecek dengeler yakında ama çaktırmayın da züürt tesellisi, biraz sevineyim! geçen günkü 4,5 saatlik haykırma hatırasından sonra hak etmedim mi allaşkına?!)

16 Kasım 2013 Cumartesi

Diş buğdayı geleneği ve tarifi

Yurtdışında yaşadığım için midir nedir, son yıllarda bu tip gelenekleri yaşatmaya azmetmiş haldeyim. Daha önce bebeğin "40 banyosu ve 40 uçurması" geleneğinden burada bahsetmiştim, şimdi de ilk dişi çıkan bebeğe yapılan "Diş Buğdayı" ya da bazı yörelerde anıldığı gibi "Diş Hediği" geleneğimizden bahsedeceğim. Açıkcası ben bu geleneği bebeğim olana ve anne bloglarını okumaya başlayana dek hiç duymamıştım, hiç görmemiştim ama bana çok sevimli ve neşeli bir gelenek gibi geldi ve kızımın ilk dişi ufukta belirince yapmaya karar verdim. Tabii bizim patron herşeyi nev-i şahsına münhasır bir şekilde kafasına göre gerçekleştirdiği için, 5. ayda diş çıkartmaya ve hatta bir değil iki diş birden çıkartmaya karar verdiği için, annesi de her zamanki gibi hazırlıksız yakalandı, eli ayağına dolandı ama "işi işte öğrenme" düsturuna uygun olarak öğrendi ve uyguladı. Siz benim gibi hazırlıksız yakalanmayın diye de hemen tarifi veriyor ve gelenekten kısaca bahsetmek istiyorum.

Diş buğdayı (ya da hediği); aslında çooook eski bir Anadolu geleneği ama biz Y kuşağı Amerikan filmleriyle ve kültürüyle harmanlanıp büyüdüğümüz için "tooth fairy"yi mesela çok daha iyi biliyoruzda bu geleneği hiç duymamış olabiliyoruz. Olmayalım ;) Olay şuymuş: bebeciklerin ilk dişi göründüğü zaman, aşurelik buğday kaynatılır, çeşitli şekerleme ve yemişlerle ve haşlanmış nohut ile karıştırılır, gelen misafirlere ikram edilirmiş. Bebeğin buğday gibi düzgün, güçlü ve sağlıklı dişleri olsun diye yapılan bu geleneğin alt metninde ise bir klinik psikolog olarak tabii ki diş çıkarma döneminde huysuzluğu artan bebeğin annesine bir meşgale yaratmak, onu sıkıntıdan kurtarmak, konu komşu ile bir araya getirerek bu zor zamanı kolay atlatmasını sağlamak yatıyor bence. Yani her halikarda ne kadar güzel ve pozitif bir gelenek, hemen uygulamalı!

Klasik diş buğdayı tarifini internetten araştırdım ve şu kaynakta ve şu videoda güzel anlatıldığını gördüm ama tam ikna olamadım çünkü benim aradığım tarif daha doğal ve sağlıklı bir tarifti. Bunun üzerine, tarifleri alıp kendi tarzımı katmaya ve kızımın dişleri gibi sağlıklı ve güzel bir "Diş Buğdayı Partisi" hazırlamaya karar verdim. Tabii tipik öğrenen anne halleri, önce misafirleri çağırdım, sonra dehşet içinde yaşadığım bu ülkede buğday bulmanın ne kadar zor olduğunu fark ettim! Koca bir gün boyunca fellik fellik aranan buğday tabii ki en sonunda Türk mahallesindeki bir bakkal amcada bulundu ve adamcağıza artık bezmiş şekilde "şey ben aşurelik buğday arıyorum ama sizde var mı acaba?" diyip "aaa olmaz mı kızım, bak beş marka var hemde" cevabıyla dumur yaşadığımı da itiraf etmeliyim.. Bu arada şansıma, kızımın diş buğdayını yaptığım gün meğerse yılın belli bir döneminde kutlanan aşure günüymüş! Neyse, aldım koca bir paket buğdayı, geldim eve. Geceden haşladım, suda beklettim ki yumuşacık olsun buğdaylar.

Geleneğe göre, diş buğdayına çağrılan misafirlerin dişlerinin güzel, temiz, güçlü, düzgün ve sağlıklı olması gerekiyormuş (!) bu nedenle arkadaşlarım arasından en güzel dişlileri davet ettim valla kendimi de biraz diş-ırkçısı hissettim ayol! Çünkü daha geçen hafta anneler grubunda tanıştığım Kenyalı ve ırksal olarak dişleri süper güzel bir dilber olan Gaudensia, canikom Noe'ciğim, Polonyalı titiz A.'cığım ve gülümsemesine bayıldığım Endonezyalı dostum I. bu "diş sağlığı" sınavını geçtiler. Tabii ki diş buğdayını yanlışlıkla 5 kişilik değil koca bir tencere yaptığım için, yine dişlerine ve gülümsemesine hayran olduğum Beyaz Atlı Prens'im de çıkmış olduğu yurtdışı iş seyahatinden döner dönmez tencerenin dibini sıyırmaya hak kazandı.

Güzel dişli güzel misafirler ve yaşları 5-7 ay arası değişen 3 minik canavar partimize teşrif edince, ilk olarak Maya'yı ortamıza alıp üzerinden 20 tane buğday tanesi döktük ki 20 tane süt dişi de buğday gibi sağlıklı, güçlü ve güzel olsun, kolaycacık ve sorunsuz çıksın. Sonra ev limonatamla dolu kadehlerimizi kaldırdık ve kızıma güzel dileklerimizi söyledik ve hemen akabinde sağlıklı diş buğdayı kupalarımızı afiyetle mideye indirdik ve hızımızı alamayıp bir de elmalı keke daldık - gayet de güzel olmuştu ellerime sağlık :))

Daha sonra sıra "Maya'yla gelecek okuma"ya geldi, bu da adetmiş. Maya'yı kucağıma aldım ve masa üstünde önüne kitap (anası gibi fazla okuyacak mı?), kalem (babası gibi tasarımcı ya da büyük teyzesi gibi yazar mı olacak?), makas (büyük büyük büyük anneannesi gibi terzi ya da zanaatkar mı olacak?), çöl gülü (anne babası gibi seyyah mı olacak?), termometre (anane ve dedesi gibi doktor mu olacak?), kaşık (büyük teyzesi gibi hamarat bir aşçı mı olacak?), fotoğraf makinasının lens kapağı (fotoğrafçı ya da sanatçı mı olacak?) ve yunus (doğa ve hayvancıklarla ilgili bir işi mi olacak?) koyduk ve ilk elini neye atarsa o olacağına inanıldığı için, Maya'nın iki elini birden açıp aynı anda hem kaleme hem de yunusa saldırmasını da çok hayra alamet olarak gördük. Yaşasın hayvan sever yazar kızım benimmmm!

Geleneğin geri kalanı şu şekilde aslında; dişi ilk gören kişi bebeği baştan aşağıya donatıyormuş. Yani elbiseler oyuncaklar falan alınıyormuş. Bazı yörelerde bu sadece dişi ilk gören değil, diş buğdayı porsiyonunun altına gizlenen bir cevizi ya da şekerlemeyi bulan kişi de olabiliyormuş. Bu kısmı tabii benim Türk geleneklerinden bi' haber multi-kulti dostlarımın bileceklerini hiç sanmazdım ama bizim kızlar ne geniş gönüllü olduklarını yeniden kanıtladılar ve elleri kolları hediyelerle dolu bir halde geldiler. Hepsi meğerse google'a sormuşlar ve öğrenmişler bu geleneğimizi! Maya'ya çok şirin oyuncaklar, patikler, mama önlüğü, diş kaşıyıcılar ve kaşıklar geldi. Annesine de süt vermeyi keser kesmez kafaya dikmeyi iple çektiği koca bir ev yapımı organik çilek likörü :D Üstüne bir de Maya'nın ilk dişini gören kişi olan babannesinin Maya'ya aldığı kışlık tulum ve araba için uyku tulumu da eklenince ooohooo iki dirhem bir çekirdek olacak bu kış benim kızım!

Tarife gelince; siz yine bildiğiniz gibi yapın ama, benim "sağlıklı diş buğdayı tarifim" şu şekilde:

- 1 su bardağı buğday (akşamdan haşlanır, su içinde bekletilir ki yumuşacık olsun)
- 1 yemek kaşığı bal
- 250 - 350 gr. keyfinize göre badem, kaju, fındık, ceviz, kuru kayısı, kuru üzüm, kuru orman meyveleri vs.
- az yağlı natürel (tuzsuz) yoğurt (soğuk olmalı)
- mevsimine göre taze meyveler (ben böğürtlen kullandım, dondurulmuştu)
- bardağı süslemek için süper sağlıklı altın çilek

Yapılışı:

Buğdayı, balı ve yemişleri karıştırıyoruz. Cam bardağımıza ya da kasemize alıyoruz. Üzerine yoğurt ekliyoruz. Onun da üzerine taze meyvemizi ekliyoruz. Fazla bekletmeden ve renkler ve dokular birbirine karışmadan servis ediyoruz.

Afiyet olsun, inşallah miniklerimizin inci gibi güzel ve sağlıklı dişleri olsun!

13 Kasım 2013 Çarşamba

Ek gıdaya geçiş

Maya ile hiç aklımda yokken paldır küldür ek gıdaya geçiverdik! Valla nasıl oldu o iş ben de anlamış değilim. Bir baktım daha önceki yazımda bahsettiğim gibi Maya bir değil iki diş birden çıkartıvermiş, bir afakanlar bastı, bir korkular aldı beni. Durum ciddi, hatun dişli, zavallı memelerim bu kemirgeni nereye kadar ve nasıl şartlarda besleyebilir?! Dahası doğanın Maya'ya "bak iki adet diş veriyorum sana evladım. sen artık koccccaman bir çocuk oldun, sadece cok cok süt emmekle olmaz, artık birşeyleri kemirmenin, süs niyetine orda duran kalın bağırsağı kullanmaya başlamanın zamanıdır!" dediğini de düşünüyorum, çünkü evrimsel bakış açılarına saygım sonsuz ve dişli çocuğu emzirmekten korkuyorum kardeşim Alla Allaaa, kolaysa gel sen emzir!

Velhasıl elbet bir gün geçecektik, o gün geçen gün imiş. Kısmet. Ek gıdaya geçiyorum diye süt vermeyi ihmal etmiyorum tabii ki. Süt aynen devam, üstüne gittikçe artan ve değişen öğünlerde ek gıda. Uzmanların önerdikleri gibi..

Maya'nın ilk ek gıdası cam kavanozda "Hipp Organik Havuç" oldu, kendisini kutluyor, başarılarının diğer bebeklerde de devamını diliyoruz. Dizimi kırıp da evde mama pişirmedim hayır, bu beni kötü anne yapmaz. Bilakis, doğru olanın bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Claus Hipp amcamız bu konuda yıllardır kafa patlatmış dirsek çürükmüş, en organiğinden, en hijyeniğinden ve pütürü en aya göre olanından hazırlamış havuçcağızları. E fiyat da makul, minicik de cam kavanoz, israf da olmayacak ve geri dönüşüme de müsait. Neden olmasın?! Kaldı ki evde mama yapmakla kafayı bozan ve bu masal gibi mamaları da çocuğa yediremeyen öyle çok insan tanıyorum ki.. 8. aya kadar mamaların püre şeklinde olması, sonra pütüre geçilmesi gerekiyormuş. O zaman ben de zaten değerli ve az zamanımı hiç de katı sebzelerin organiğini bulmak, soymak, pişirmek ve püre haline getirmekle harcamamaya karar verdim. Pütürlü ve çok çeşitli beslenme zamanı gelince evde de yaparım ne bebek menüleri hazırlarım elbette. Ama şimdi değil! Velhasıl evcil kemirgenimiz de bu işten gayet memnun, kaşığı kendi eliyle tutup ağzına götürüyor! Ne de olsa kaşık da bir nevi diş kaşıyıcı!

Ebemizin önerisi; havuç, patates, armut, elma, muz ile başlayıp brokoli, kabak, irmik ya da buğdaylı gece maması ile devam etmek. Teyzem de beslenme uzmanı olduğu için ona da danıştım ve yeşil ışık alınca işe giriştim. Şimdilik her gıdayı 3 gün deniyorum, alerjik döküntüler ya da mide bağırsak problemleri yaşanıp yaşanmadığına bakıyor ve diğer gıdaya geçiyorum. Ha bir de ek gıdaya geçişte kabızlık yaşanabiliyormuş, normalmiş. Bol bol emzirmek ve şekersiz meyve suyu ve rezene çayı vermek gerekiyormuş. Plan şimdilik bu şekilde. Uygulamada da Türk annesi titizliği yapmıyorum; etraf batsın, üstü başı batsın, çok umrumda değil. Nasılsa temizlenir. Önemli olan onun katı gıdalara merakla, heyecanla yaklaşması ve yemek yemekten korkmadan, severek, kendi kendine devam etmesi.

Acemilik hikayem olmaz mı, var tabii ki. Çocuğa bembeyaz tulumlar giydirmişim, bembeyaz koltuğa oturtmuşum, ne el bezi ne önlük (özgür anneyiz ya) havucu vermemle..... Gerisini anlatamayacağım..

12 Kasım 2013 Salı

Hayat, yo bitç!

Güzelim hayat! Sana "hayaaaağt, bana neden bunu yapıyorğğğsuğğğn?" diye arabesk şarkılar bestelemek geçiyor içimden bu sıra. Tabii ki halime şükredip oturuyorum ama çok pis içime atıyorum, bi ara fena dalıcam bak haberin olsun.

Aslında işin doğrusu; büyük konuşmamak lazım. İlk 6 ay anne sütü önemli ya, sonrası pek de önemli değil gibi düşünüyoruz. Aslında çocuk 6. ayda diş çıkartıyorsa, bu doğanın biz annelere bir öğretisidir diye de düşünüyorum, doğa demek istiyor ki "bak dişleri çıkartıyorum, yavaştan sen de artık süt bebeliğinde kemirgenliğe adımlara başla". Ekolojik yaklaşımı severim evet. Antropolojik araştırmaları da severim, o da doğru. Bazen ikilemde kalınca "acaba taş devrinde insanlar ne yapıyordu" ya da "acaba Afrika'daki geleneksel topluluklar bu durumda nasıl davranıyor" diye düşünüp araştırıp uyguladığım çok oluyor. Doğalı oymuş gibi geldiği için. Çünkü çocuk yetiştirme kuralları da günün moda anlayışı gibi zırt pırt değişiyor, alaşağı oluveriyor, insan bi noktadan sonra "illa ki x yaparken, asla x yapmamalısın" falan olabiliyor. En iyisi yüzyıllardır devam eden, modası geçmeyen uygulamalar. Ha diyeceğim şudur ki; ben de "çocuğun dişini göreyim, katı gıdaya geçeyim, oh memeden de yavaş yavaş keser rahat ederim" diyor ve eşimle benim 8. aylarda diş çıkarmış olmamız gerçeğine güveniyor, "ooohooo daha çeyrek sene var" diyip keyifle memeyi çocuğumun ağzına dürtüp duruyordum. Olay aslında şu; dişli bir çocuğun meme emmesi bana ters anacıım. Sizin çelik gibi bir psikolojiniz, kayış gibi meme uçlarınız olabilir, lakin bende ikisi de yok. O nedenle, "ilk diş, memeye veda" mottosuyla güle oynaya yaşar gider haldeydim.

"Dim" burada anahtar zaman kipi. Hayat denen bitç, tabii ki bana tükürdüklerimi yalatmakta ısrarcı. Maya diş çıkarmaya karar verdi. Hem de iki adet. Bu ne demektir sevgili okuyucucağızım, evet "hayat, yo bitç, banağğğ nedeğğn bunuğğ yapıyorsuğğn?" ya da "dişler! erkekseniz teker teker gelin uleeyn, ne bu ikişer ikişer saldırıyorsunuz!?"

Oysa ki, son 1,5 haftadır Maya'nın kolik ağlamaları yerini gülücüklere, evdeki saç baş dağılmış halimiz yerini bakımlı ve neşeli bir sükut dönemine bırakmıştı. 1,5 haftadır Maya'ya tapıyor, kendimizi sonunda düze çıkmış dağcılar gibi hissediyor, "he biz bu işi kıvırmaya başladık galiba" diyerek kıvanç ve esenlik içinde yaşayıp gidiyorduk. 1,5 hafta mı sürer sadece bu yaaa, bu kadarcık mıdır? Resmen boğulmakta olduğumuz okyanusta, Cast Away'den kopmuş gelmiş Wilson topu bulmuş, iki nefes aldıktan sonra, topun patlak çıkması sonucu boğulayazmaya geri dönmüş gibi olduk, evet.

Zavallı Maya, ağzındaki savaşla mücadelede, ne bulsa ağzına sokup diş etlerini kaşımaya çalışıyor. Yaşlı ve müzmin bir boxer köpek kadar salya içinde, nereye elimi atsam ıslak, yapış yapış, koyver gitsin haldeyiz. Maya en son salondaki koltuk takımını kemirmeye başlayınca "ya acaba?" dedim ve itinayla sabunlayıp kuruladığım küçük pembiş parmağımı damağına sokuverdim. Hart diye bir ısırık aldı bizim süt vampiri anında. Baya da kesici ayol bu diş denen ufacık pirinç taneleri! İlk gece birinin ucu, diğer gece ikincinin ucu derken.. Evet Maya diş çıkartıyor!

Bazı bebeklerde bu genel huysuzluk haline ek olarak uykusuzluk, yüzde kızarık döküntüler, iştahsızlık, ateş, ishal hali de olabiliyormuş, normalmiş. Bu dönemde yaşanan ağrı ve huysuzluğı bir nebze gidermek ya da daha doğrusu bu dönem kendiliğinden geçerken, sizin kendinizi "bişeyler yapıyormuş gibi" hissetmeniz için, doktorumuzdan şu öneriler geldi:

- Orta boy bir havucu kerterek (bıçakla kazıma işlemine kertmek denir bizim oralarda) şöyle buzdolabında biraz soğutup çocuğun eline vermek. Soğuk ve sert, hem de doğal bir diş kaşıyıcı!
- Elini ağzına götürüp duran çocuğun dikkatini dağıtmak, oyun ve dolaşmaları arttırarak oyalamak.
- Eğer dişte dişeti hematomu olursa, hemen dişçiden randevu almak

Bu önerileri uyguluyoruz, bekliyoruz. Beklerken de zaman hızlı geçsin diye diş buğdayı ya da tooth fairy denen hadiseye girişiyoruz - detaylar çokkkkk yakında bu blogda ;)

Bu arada; ben de bu sivri sivri dişlere sahip süt vampirini nasıl emzirmeye devam edeceğim diye kara kara düşünüyor ve ani bir kararla apar topar ek gıdaya geçiveriyorum! Ama ne geçiş! Bu da bir sonraki yazımda! Kendimi Reha Muhtar'la ana haber bülteni sunar gibi hissettim yahu, nasıl hızlı ve ekşın dolu bir hafta olmuş.. Çoooook yakında!

Diş çıkartma hadisesi hakkında daha fazla okumak için buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.

7 Kasım 2013 Perşembe

Bir erkekle buluştum (!)

Kızlı erkekli aktivitelere girmenin mübah olmadığı açıklamalarının gündeme bomba gibi düştüğü şu günlerde, iyice azıttım ve çoluk çocuğa karışmış bir kadına hiç yakışmayacak hallere girip kendime bir erkek arkadaş edindim ayol. Başımıza taşlar yağacak, öğrenci evlerinde basılacağız, hiç utanmamız arlanmamız da kalmadı artık. Lakin edindim, vallahi bir erkek arkadaş edindim ve bu sabah kargalar kahvaltı yaparken eşlerimizi işe yollayıp, kendisiyle bir kafede buluştuk. Vallahi yaptık! Ay öyle de güzel oldu ki! Anlatiim sevgili dut mevsiminde mideyi bozmuş bülbüllerim; korkmayın, namahrem durumlar yok bu hikayede.

Haftanın her gününün her sabahına köpiş ayağı yemiş gibi program koyduğum halde, salı günlerim tamamen boş, bomboş, kendimle başbaşa geçiyor. Bu salı sabahlarında genellikle uzun bir yürüyüş yapıyor ve Maya izin verdiği ölçüde bir kafede meyvesulu sodamı içip tramvayla evime dönüyorum. Son iki salıdır eve dönerken, tramvayda benim yaşlarımda bir adamcağız ve Maya'dan biraz büyükçe bir kız çocuğu dikkatimi çekip duruyordu. İngilizce konuştukları için tabii gurbet elde insan hemen dikkat kesiliyor, en ufak bir gülümsemeyi, selamlaşmayı atlamıyor. Aynı durakta da inince, "kız mı, yaşı kaç?" falan gibi tipik anneler arası sosyalleşme cümleleriyle sohbeti açtık ve ikimizin de doktora öğrencisi olması, eşlerin buralı olmaları, aynı mahallede oturuyor olmamız falan derken kaynaştık. Ben insanlarla çabuk kaynaşabiliyorum, pek çekinmem yoktur. Sonra bazen sıkılıp ilişkilerimi sürdüremiyorum ama neyse.. O ayrı mesele. Bizim mahalleye doğru yürürken laf lafı açtı ve bugün (perşembe) buluşmaya karar verdik.

Sabah benim anneler grubuma kadar, yani kargaların kahvaltı saatiyle kuşluk vakti arasında bir kafede buluştuk ve ne keyifli bir sohbet oldu anlatamam. Jamie, Avustralyalı. Benim de burdan önce 2 sene kadar yaşadığım bir kıta-ülke olduğu için, eskileri yadetmek ne güzel oldu. Kızları Amy 3 aylık olalı beri Jamie bakıyormuş. Burda annelik iznini eşlerden herhangi birisi alabiliyor ve cinsiyet rolleri çok baskın olmadığı için babalar da gayet güzel çocuk bakıyorlar. Oturduğumuz kafede ben koca bir rezene çayı gümletirken (süt arttırıyor azizim diye diye valla içimde rezene ağacı çıkacak yakında) Jamie de enerji vermesi için duble ekspresso gümletti, bu bıcırıklarla başka türlü başa çıkılmıyor malum. Çocuk, doktora falan derken harika zaman geçirdik ve bu buluşmaları en kısa zamanda tekrarlamaya karar verdik.

Çok mutluyum! Artık benim de bir erkek arkadaşım var! Üniversiteye kadar benim hep çok yakın arkadaşlarım erkekler oldu (ve de hiçbiriyle sevişmeyi düşünmedim sevgili erdoşcuğum, inanmazsın sen ama..) ama nedense üniversite sonrasında insanlar daha ziyade kendi hemcinsleriyle takılmaya başlıyor ve hatta evliler bekarlarla, çocuklular çocuksuzlarla falan görüşmez oluyor (bunu da bir ara irdelemek lazım, ne acı bir gerçek bu) ve erkek arkadaşlarla yapılan sohbetleri ne çok özledim şu son yıllarda.. Kızlarla da mutluyum yanlış anlaşılmasın, yeter ki etrafımda arkadaş olsun ama ne bileyim bazen insan şöyle "bam bam" bir erkek arkadaş sohbetini de özlüyor. Biz kadınlar biraz politik oynayabiliyoruz, dost da olsak. Erkekler pek öyle değil, daha direkt ve samimi olabiliyorlar.

Velhasıl Jamie bana iyi geldi. Türk kadını olsa eşi heralde görüştürmezdi bizi, ya da benim koca Türk erkeği olsa huylanırdı illa ki ya da gay kesin der çıkardı.. Ama bu durumda sanırım bu dostluk sürer gider gibime geliyor. Üstelik sevişmiycez sevgili erdoşum yahu, inanmazsın sen ama..

5 Kasım 2013 Salı

Sosyal medyada çocuk fotoğrafı paylaşmak

Valla bu konu tuhaf biraz. Siz sosyal medyada çocuğunuzun fotoğraflarını paylaşıyor musunuz, paylaşmıyor musunuz? Ben Maya doğunca ilk fotoğrafını anneliğin neden olduğu oksitosin hormonu fazlalığının da verdiği bir gazla hemen facebookta paylaştım; hani gurbet ellerdeyiz, duyan duysun, hah hah haaa bizim de artık bir kızımız vaaar misali. Altına da koca bir nazar boncuğu ekledim, elemterefiş kem gözlere şiş babında. Sonra zamanla babayla anayla yok hopladı yok güldü derken baktım birkaç foto daha eklemiş, albüm yapmışım. Millet de beğenmiş maşallahlarını sunmuş sağolsun. Derken 40'ı çıkıp da benim hormonlar normale dönünce, "yahu ben napıyorum, el kadar bebenin hepsi birbirinin aynı fotoğraflarından millete ne ki, zaten yakın çevreme yolluyorum, sosyal medyada minicik bebenin işi ne?" dedim ve albümü tek kalemde siliverdim. Tek bir fotoyu bıraktım ki elalem "niye hiç fotosu yok yavrunuzun, yoksa siz bu çocuğu sevmiyo musunuz yeterince" demesin :) Derse de desin, o da ayrı ya.. Neyse. O gün bugündür de koymuyorum sosyal medyaya Maya'nın fotoğraflarını, arada bu bloğa koyuyorum nadir olarak.. Hani ilerde bakalım, "aman da ne minicikmiş, bak nasıl da büyüyüvermiş" diyelim diye inşallah.

Lakin, bazı insanlar bu sosyal medyada çocuk fotoğrafı paylaşma konusunda çok rahatlar. Çocuğunun çıplak banyo fotosunu bile koyan oluyor ki bu insanları bir silkelemek ve çocuk pornosu denen korkunç şeyin varlığından haberdar etmek istiyorum. Hadi bu ekstrem bir örnek ama, "internet asla unutmaz" diye bir söz vardır ve doğrudur da. Diyelim sizin kerata salçalı spaghetti yiyor ve ağzına yüzüne bulaştırıyor, aman da pek şirin diyip fotoğrafını çekiyor hemen akabinde akıllı telefonunuzla sosyal medyaya iliştiriyorsunuz. Pek güzel, pek zararsız dimi? Değil işte. O çocuk bir gün büyüyor, ortaokula başlıyor. Biraz da ufak tefek, biraz sosyal açıdan zorlanıyor belki. Arkadaşları google'dan ismini yazıyor, bu spaghettili fotoyu buluyor, okulun sağına soluna asıyor, çocuğu madara ediyorlar. Buna "bullying" ya da akran zorbalığı deniyor ve ne yazık ki çok yaygın ve intihara bile neden olacak derecede ciddi bir durum. Ha tamam bu da ekstrem bir örnek diyelim..

Ama karşıyım yahu ben çocuk fotoğraflarının çocuktan izinsiz (ki minnoşlar daha bu konuda fikir beyan edemeyecek denli de küçükler) sosyal medyada paylaşılmasına. Geri kafalıyım sanırım ama napiim böyleyim işte. Kendi fotoğraflarımın da benden izinsiz paylaşılmasına karşıysam, minicik bebeğimin de özel haklarına tecavüz etmemeliyim diye düşünüyorum. Bilmem ki paranoyak mıyım neyim. Olabilirim de tabii.. Ama Maya "anne illa ki facebookuna benim ağzımda yüzümde salça olan fotoğrafımı koy, koymazsan gücenirim bak" demediği taktirde böyle de yapmaya devam edeceğim yani..

4 Kasım 2013 Pazartesi

Kaybolamayan patik hadisesi

Şu yanda gördüğünüz patiğin teki, eski yaşamında bumerang mıydı neydi, ben 3 aydır kaybediyorum kaybediyorum, bir bakıyorum yine bir şekilde bana geri geliyor. Bu patiği birkaç kere bizim sokakta düşürmüşüm, hemen gittim baktım ve buldum sokakta. Ama en son Maya ile başladığımız "bebek masajı" sınıfında yine düşürmüşüm ve bu sefer bana email ile "Öğrenen anne; sizin patik bizim girişte düşmüş, girişe koyuyoruz, bir sonraki derste alırsınız" diye bir bildiri çakmışlar. Ay pes yani dedim, ne kaybolmaz patikmiş, helal olsun!

Sevgili Ahu'nun hediyesi bu patik! Nasıl bir helal parayla alınmışsa, doktora yaparken kazanılan para tabii, her kuruşunda emek ve alınteri var, o nedenle yitirilmiyor sanırım. Öyle der ya büyükler; helal parayla alınan şey yitirilmez diye.. Hoş aynı büyüklerin bir de "hiçbirşey kaybolmaz, yer değiştirir ya da ödünç alınır" gibi bir lafları da vardır ama neyse.. Bu bizim büyükler biraz fazla iyi niyetli galiba.

Ara sıra ben yolda görüyorum böyle tek patik, tek eldiven.. Hatta birkeresinde bir ayıcık bile gördüm yerde, nasıl eski ve nasıl yaşanmışlık akıyor üstünden. Ay diyorum yazık çocuk düşürmüş bak. Kim bilir nasıl üzüldü, belki ağladı.. Hele konu tavşan falan olunca insan iyice kötü oluyor.. Normalde yerden kaldırıp yüksek biryere koyuyor bazı insanlar ama ben yerini değiştirmiyorum bu tip "bulunan" eşyaların, çünkü bazen insan o hızla yukarlara bakmıyor, hep yerlere bakınarak yürüyor ve bulamıyor yitirdiklerini.

Neyse bizim bumerangtan dönme patik bulundu yine, yarın gidip alıcam. Artık yavaş yavaş küçük gelmeye başladı zaten, yakında bir kez ve son kez daha düşürüp kaybedeceğiz eminim..

3 Kasım 2013 Pazar

Bakıcı illa ki gerekli bir zat-ı muhterem midir?

Geçen hafta bizim kızlarla haftalık olağan "bebek dedikodusu yapmaca ve kafeinsiz alkolsüz içecekleri mideye indirmece" için buluştuğumuzda, pek sevgili Polonyalı A. "kızlar Chris'i kreşe yazdırdım!" diyiverdi. Aramızda en kariyer düşkünü o çıktı valla, 7. ayın sonunda işe geri dönüyor. Diğer dördümüz anca yaymaca, 1. yaşı beklemece, gizli gizli "home-office mi yapsam ki" diye düşünmece. Polonyalı A. çoktan kararını vermiş, kreşle görüşmüş, anlaşmış, işe döneceği günü (2 ay sonra bugünler) iple çekiyor.

Yaşadığımız bu ülkede bebekleri 1 aylıktan itibaren kreşe verebiliyorsunuz, 3 yaştan itibaren de anaokulu zorunlu. Home-schooling falan gibi bir tercih söz konusu değil, zaten o işi layıkıyla (hem bilişsel hem sosyal yönden) becerebilene ben şahsen bir şilt verebilirim, zor o iş. Biz şartlar değişmezse Maya'yı 3 sene öpüp koklamak, sonra da anaokuluna yollamak niyetindeyiz. Bu arada ben de 1. yaştan itibaren home-office bazında doktoraya ve part-time bazında terapistliğe geri dönmeyi istiyorum. İspanyol canım Noe de bencileyin, 1 yaşı bekliyor ve home-office düşünüyor. İngiliz dilberimiz T. 2 sene aralarla 3 çocuk yapmaya baş koymuş anaç sütlaç bir kadın olduğu için o zaten "evimin kadını, bebelerimin anasıyım" mottosunu benimsemiş, para kazanma işini tümden kocaya yıkmış, rahat. Alman hatun S. zaten sanatçı, evde de dursa bir atölyede de dursa bir, çocuğu bohçaya sarıp sırtına atı-atıveriyor. Dolayısıyla Polonyalı A.'ya şaşırdık ayol. Ama bak yargılamadık, destekledik. Bu kızlar ve kafeinsiz alkolsüz içecekler toplantısının anlam ve ehemmiyeti bunda gizli!

Tabii kreş konusu açılınca bir de bakıcı konusu açıldı. Bohem Almanımız S. ve anaç sütlacımız İngiliz T. bakıcıya kat-i surette karşılar. Çocuk ana kokusuna doya doya büyüsün, yakınımda yamacımda olsun diyorlar. Tabii ki Polonyalı A. ve rahat pozitif canım Noe bakıcıya %100 destek veriyor ve araştırmalara, görüşmelere başlamışlar bile! Ben.. Ben kararsızım.. Mesela haftada 1 gece 2 saat sinemaya ya da Beyaz Atlı Prens'imle başbaşa yemeğe gitmek için bakıcıya OK ama ben evdeyken, doktorayı dondurmuş, terapistliğe annelik izni almışken normal zamanlarda çocuğuma doya doya bakmak, büyüdüğünü izlemek, birşeyler öğrendiğinde sevincini paylaşmak, birşeyleri yapamadığında arkadan destek olmak istiyorum. En iyi bakıcı bile anne gibi olamaz ki!

Ama valla çocuk bezi değiştirmeden ya da masanın orta yerinde mememi dışarı pörtletmeden yenebilecek romantik bir akşam yemeğini ya da Beyaz Atlı Prens'imle sarmaş dolaş bir film izlemeyi de nasıl özledim nasıl özledim. Hani geçen yazılarımdan birinde anlattığım yeni arkadaş D. yani nam-ı diğer süpere yakın anne var ya; o bile "aman şekerim bakıcısız olur mu, az biraz bırakacaksın çocuğu, uzak kalacaksın, kendine zaman ayıracaksın, ayaklarını uzatıp yayacaksın" diyor yahu. Elzem birşey galiba bu bakıcı?! Hoş ben kendime zaman ayırıyorum, Maya'yı babasına bırakıp spora gidiyorum, uzun köpüklü banyolar yapıyorum, blog postları yazabiliyorum falan.. Ama çocuğu uyutup diğer odada battaniye altında cilveleşmeye kaçmamız dışında, kocacığımla başbaşa romantik ya da huzur dolu sakin haller yaşamayalı 5 ay oldu 5 ay! YUH.

Maya belki katı gıdaya geçerse, 2 saatte bir emme ihtiyacı kalmazsa, bizimle aynı kentte yaşayan babannesi ve dedesine bir akşam üstü 3-4 saat, bir haftasonu sabahtan öğlene falan bırakabiliriz. Ama şu durumda bakıcı.. Ne bileyim.. Sanırım hem çok erken, hem de Maya beni kaçıp gitmeyi isteyecek derecede delirtmiyor bu sıra. Seviyorum keratayı :) Ama süpere yakın anne D.'nin süpere yakın bir bakıcısının olduğunu öğrenmek ve istersem de bana telefonunu verecek olması da şans işte!

2 Kasım 2013 Cumartesi

Kaka sohbeti ve Adam Cooper

Vallahi öğrenen anne değil tırlatan anne olma yolunda emin adımlarla, hatta akşam karanlık basınca tenhada kalmış mutaassıp aile kızı misali hızlı hızlı adımlarla yürüyorum. Son yazılarımı okuyan da benim böyle saç baş dağılmış, yitip gitmiş, önüne gelenle, cam önünden geçenle, hatta Mr.Hankey'iyle bile kavga etmeye hazır ve nazır huysuz ve çirkin bir hatuncağız olduğumu düşünür. Ayol değilim, vallahi değilim. Süt dökmüş bir pisicik kadar masum, kış öncesi kilere düşmüş bir fare kadar huzur dolu, çeşitli hayvan benzetmelerinde kendimi görecek denli yaratıcı ve muzip bir zat-ı muhteremim. Valla bak! Ara sıra kızıyorum sağa sola işte. Yoksa tamamen zararsız, kendi halinde, mutlu ve cici mi cici bir insancağızım.. Tadımdan yenmem.

Lakin şu sıra tırlatan anne olmaya yakın bir çizgide seksek oynar haldeyim. Gün içinde sapır saçma konulardan Beyaz Atlı Prens'le hiç olmayacak sohbet ve araştırmalara girişiyoruz. Malum ebeveyn olmak endişeli bir insan olmak, en ufak birşeyden nem kapmak anlamına geliyor(muş) ama 10 senelik ilişkimizde daha önce hiç konusu açılmayan ve açılmayacağını düşündüğüm konulara, gün içinde normal şeylermiş gibi parmak basıyor olmak hakikaten enteresanmış. Mesela dün tam 10 dakika boyunca, toplum içinde olduğumuzu ve konunun tuhaflığını fark edene dek "kaka konusu"na parmak bastık! Sevgilimle kaka konusu konuşabileceğim hiç aklıma gelmezdi. İstemezdim de ayol. Nasıl oldu bu iş hala anlamış değilim. Yoksa o hep dalga geçtiğim "kakaMIZı yaptıııık, aferin BİZe" annelerine mi dönüşüyorum. Aman yarebbim, evlerden ırak et.. Kaka sohbetini bir de internette araştırma boyutuna taşıdık ya, onu hiç açmayayım diyeceğim ama hadi açtım gitti. Dr.Google'a göre, sadece anne sütüyle beslenen bebekler 6-8 gün hiç kaka yapmayabiliyorlarmış bu arada, bilginize.. Biz biraz endişelendik de 5 gündür. Ama günde 6-7 bez çiş yapan bir bebek normal besleniyor, büyük ihtimal büyüme evresinde olduğu için sütü maksimum düzeyde kullanıyor ve kakadan ekonomiye gidebiliyormuş. Kabızlık yoksa endişe de yok. Neyse kaka sohbeti bu şekilde vuku buldu, Maya'nın Mr.Hankey'inde boncuk bulmuş gibi sevindik 5. kurak günün sonunda..

O geçti bu sefer de baykuş gibi geçirdiğim geceler boyunca sadece 2 saat uyurken, o 2 saatte de nasıl acaip rüyalar görmeye başladım anlatamam. Anlatayım ama.. Mesela dün gece rüyamda ben son derece bekar ve alımlı bir hatunum ve bir şarap tadım seminerine katılmışım (Allahım bu kadar mı tezatlık olur gerçeklikle..) kısmet bu ya, yanımda da Adam Cooper ayol. Hani balet olan. Cilveleşiyoruz karşılıklı, nasılsa bekar ve güzelim ya. Tam o sırada nerden çıktığı belirsiz bir münasebetsiz Adam'cığıma "aa öğrenen anneyle tanışmışsınız ne güzel, kendisinin de 5 aylık bir kızı var" demez mi!? Adam'cığım da nazik insan, meğerse eli kolu boş gelmezmiş böyle buluşmalara, bana hemen arkasında duran bir buket gülü değil bir paket bebek bezini veriveriyor ayol. Rüyanın anlamsızlığına uyandım tabii..

Süper büyükanne ve dede nasıl olunur?

Bir önceki yazımda "süper anne nasıl olunur?" demiştim, şimdi sıra "süper büyükanne ve dede nasıl olunur?" a geldi. Aslında bu yazı biraz "kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!" yazısı çünkü ben ne kadar amatör anneysem, benim annemle babam ve eşimin annesi ve şimdiki eşi de o kadar amatör büyükanne ve dedeler. Eşim de ben de tek çocuğuz ve büyük ailelerimiz de aslında oldukça küçük aileler. Bizim ailedeki en son çocuk şu an 28, eşimin ailesindeki en son çocuk ise 27 yaşındaki kuzenlerimiz. Dolayısıyla sadece biz değil, ailelerimiz de "bebek neydi, nasıl birşeydi yahu?" der durumdalar. Bir de bu deneyimsizlik ve bocalamanın üzerine, sadece benim değil sanırım hepimizin bilgi ve deneyiminden faydalanacağımıza ve başımız sıkışınca koşuvereceğimize güvendiğimiz 3 çocuk ve 3 torun büyüterek bu konuda doktora sahibi olmuş canım ananemin ani kaybı eklenince, hepimiz sudan çıkmış balığa döndük. İşte bu ahval ve şartlar beni anane, babanne ve dedeler konusunda bir yazı yazmaya itti. Ahha yazıyorum! Kızım sana diyorum, gelinim sen anla!

Pek sevgili çekirdek ailem ve çitlembik yakınlarım (ve bu vesileyle tüm gelinim sen anla'cıklarım);

Sebatla şu bloğu anonim yazdım, sizden sakladım, sakladım, yine de buldunuz. Aferin. Mutlu musunuz? Pek tabii. Bu sayede çocukluğumdan beri yaptığınız gibi, tek çocuğunuzu, gözünüzün bebeğini, yanlış yollara sapmaktan, hatalar yapmaktan, saçının teline ziyan gelmesinden koruyacağınıza inanıyorsunuz biliyorum. Hani ortaokulda gizlice okuduğunuz hatıra defterlerim misali. Lakin sevgili çekirdeklerim; inanın ki çocuk bile olsa, kişinin bir özgür, bir bağımsız, bir kendi kendine idare edebileceği, yanılgılara düşeceği, hatalarından dersler çıkarıp öğrenmeler yapabileceği, az biraz gizli ve kişisel hayatı olmalı diye düşünüyorum. Pek sevgili İncilüzler buna "privacy" derler ve bu kavramı bizim kültürümüzde ve hatta en çok da bizim ailemizde yaşandığı gibi sadece soyut bir kavram olarak algılamaz, ciddi ciddi yaşar ve yaşatmaya da saygı gösterirler.

Sizin "ilgi göstermek" dediğiniz kavram ile "özel yaşama saygı" kavramı ne yazık ki güzel dimağınızda fazla çakışmakta, oysa bu iki kavram ilkokul öğretmenlerimizin değimiyle elmalar ve armutlar kadar farklı kavramlar.. Birine sevgi ve ilgi göstermek, o minicik bir bebek bile olsa, özel hayatına, sizden gizlemek istediklerine saygı duymak, fazla elleşmemek, karışmamakla da yapılabilir. İlla ki, lise önünde simitçi kılığına bürünmüş bir sivil polis hassaslığında çocuğunuzun 7/24 ne yaptığını takip etmek, onu kötülüklerden ve kötülerden kollamaz. Bir çocuk büyürken nasıl dizlerini kabuk içinde bırakmadan adam gibi koşmayı öğrenemezse; kendini büyüklerin dünyasında rahat hissedebilmesi için çocukken hata yapmalı, kötülerle karşılaşmalı, kazıklar yemeli, aldatılmalı ve mağdur da edilmelidir. Çünkü çocuk kalbi bunları daha kolay affeder, bunlardan daha kolay ders alır, daha kolay unutur. Lakin el bebek gül bebek yetiştirmeye kalktığınız çocuk büyüyüp de eşek kadar olunca, o pamuk poposuna yediği ilk tekmeyle afallar, daha büyük girdaplara kapılır, kolayca ne ders alır ne de unutur. Dolayısıyla; amaç korumak kollamaksa, dağılın leyyyn.

Ama amaç bedenen uzakta olmanın getirdiği, illa ki ruhen yakında olmalıyım, torunumun büyümesini an be an izlemeli, daimi surette kızıma yardımcı olmalıyım ise; orda bi durun bakayım. "Çocuk benim, en iyisini ben bilirim" demiyorum ama ben size fikrinizi sormadıkça ya da yardımınızı istemedikçe, burnuma zorla dayatılan bamya misali fikir ve görüş dayatmayın kardeşim. 15 kişiden 15 fikir almak ve bunu sentezleyip en süper anne davranışına dönüştürmek şu sıra yapabileceğim bir şey değil; ne zamanım, ne enerjim ne de gri beyin hücrelerim buna elvermiyor. Ben size danışmak istediğimde danışıyorum zaten; sizden beklediğim biraz kendi kendime bırakın beni, biraz deneme yanılma yapmama izin verin, bu sayede kendime ve anneliğime güvenim artsın. E mi çekirdeklerim, e mi çitlembiklerim?! En nihayetinde en süper fikri de öne sürmüş olsanız, benim anneliğim sizinkinden farklı olabilir; çağ değişti, fikirler değişti, beklentiler değişti.. Herkesin kendi doğrusu ve değerleri farklıdır ve bazı şeyler çamura bata çıka öğrenilmelidir.

Ben asla geleneksel bir Türk kadını olamadım ve olmak da istemedim. Bir düşünün bakalım, ben neden yabancı bir adamla evlendim, neden yabancı bir ülkede yaşamayı tercih ettim? Ben Türkiye'deki içiçelikten, herkesin birbir meselesine burnunu sokmasından, herkesin diğerlerini aşağı ya da yetersiz görüp kendini övüp en iyiyi ben bilirim diyip durmasından, kişisel hayata saygı duyulmamasından, bir türlü bireyselliğe geçemeyip ümmet halinde yaşanmasından, insanın biraz farklı hayallere sahip olmasının başına koca koca belalar açması ya da yapayalnız ve bir nevi deli adledilmesine neden olmasından kaçtım. Şu an olduğum noktadan mutluyum. Akşam eve geldiğinde kap kap yemek ve bakım beklentisi olmayan, ev işlerinde ve çocuk yetiştirmede eşitlik ilkesini savunan, hala ilk günkü gibi aşık olduğum ve bana aşık olan bir adamı bu nedenle seçtim. Çocuğumuzu da fiziksel ve bilişsel olarak "diğerlerinden" güçlü olsun diye değil de kendine güvenli, farklılıklarla barışık, mutlu bir insan olarak yetiştirmek istiyoruz. Bu sizin için kabul edilmesi zor olabilir; kızımın bazı huylarının yaşıtlarından geri kalma olasılığı sizi korkutuyor olabilir, onu "tedavi etmek" onu "normalleştirmek" onu "diğerleri gibi yapmak" ve ümmete katmak istiyor olabilirsiniz. Bu nedenle sizin için boyunu, kilosunu, yapabildiklerini diğer yaşıtlarıyla karşılaştırmak ve bana devamlı direktifler vermek önemli olabilir. Ama benim için değil. Ben kızımın eksiklerine ve yapamadıklarına değil, başardıklarına ve artılarına bakıyorum. Diğer çocuklarla karşılaştırmıyorum, çünkü o yarış atı değil. Onun yolu ayrı, diğerlerinin ayrı.. Ama siz ne zaman "şunu yapıyor mu?" ya da "şusu nasıl?" ya da "foto yolla foto yolla" diye ısrar edip dursanız, benim tüylerim böyle diken diken oluyor, topuklarım totoma vura vura koşarak kaçma isteğim kabarıyor. Sonra hatırlıyorum; ben bu nedenle zaten uzaklarda, kültürüme uzak bir adamla yaşıyorum.. Şükrediyorum.

Ailemle hep gurur duydum, hep ailemdeki tüm bireyler için tanrıya şükrettim. Şu hayatta herşey ters gitse bile, aile açısından çok şanslıyım, bunu hep düşünmüş ve önemini bilmişimdir. Benim annem ve babam AŞIRI sevgi dolu, AŞIRI iyi niyetli ve AŞIRI hassas insanlar. Bu nedenle, beni ve şimdilerde de Maya'yı aşırı ilgi ve sevgiyle, hayatlarının odağına yerleştirdiler. Bu da dediğim gibi, ideal gözüken ama yakından bakıldığında insanı sevgiden boğabilen bir durum. Çünkü insanın çocuğuna sıkı sıkı sarılması ve onu kanatlarını denemek için serbest bırakamaması hem çocuğa hem anne-babaya zararlı. Çocuk kanatlarını denemeli, anne baba da o çocuk uçup gittiğinde "boş yuva sendromu"na kapılmamak için kendini oyalayacak başka başka odak noktaları bulabilmelidir.

Kıssadan hisse; kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla. Eğer yeni ve acemi bir anneye gerçekten yardımcı olmak ve de süper büyükanne ve dede olmak istiyorsanız:

1. Ben yardım istemeden bana dört bir yönden bir sürü can simidi atmayın. Bu aklımı karıştırıyor ve boğulmayacağım varken bile bu karışıklıkta boğuluyorum.
2. Ben yardım istediğimde söylediklerinizi %100 yapmayacağımı, fikirlerime uyanları yapacağımı, diğerlerini hiç duymamış gibi davranacağımı kabul edin. Herkesin çocuk yetiştirme tekniği ve inandığı doğrular aynı değildir.
3. Bana asla ve asla "şunu yapmıyorsun da ondan olmuyor" demeyin. Hayat tek değişkenli denklem değil, hiçbirşeyin tek bir nedeni yok, hiçbir neden tek bir sonuç doğurmaz.
4. Bu yazımı okuyun, isterseniz bloğu da okumaya devam edin ama burada yazılanlar dokunduğunda bunu kişisel sorun listenize eklemeyin, bana bozulmayın, kırılmayın, beni olduğum gibi kabul edin ve lütfen saygı duyun.

Gelinlerim; siz de ne yazık ki almanca olan ve zamansızlıktan çeviremediğim ama google'a çevirtip aşağı yukarı anlamını yakalayabileceğiniz, bu konuda köşetaşı vazifesi görebilecek kadar iyi yazılmış bu yazıyı lütfen okuyun, iyice anlayın ve uygulamaya çalışın.

1 Kasım 2013 Cuma

Süper anne nasıl olunur?

Bu sorunun yanıtı çok basit; tabii ki "süper anne" olmaya çalışmayarak! Çünkü hiçbirşeyin "süper"i sağlıklı değil; bunu gördüm, bunu söylüyorum. Hayatın herhangi bir alanında; sadece annelikte değil, birine evlatlık, birine kardeşlik, birine eşlik ederken bile insan süper olmaya çalışmamalı çünkü bu günümüzün bir çok kulvarda koşulup duran yaşam tarzında gerçekçi bir beklenti olmadığı gibi, bana bu tarz mükemmelliyetçi kişilik yapıları biraz hastalıklı da geliyor. Klinik psikolog olarak gözlemlediğim bir şey var ki; biri ne zaman bir alanda süper olmaya çalışırsa, ya fiziksel ya da psikolojik sağlığını kaybediyor. En iyisi biraz rahat, biraz vurdumduymaz olmak ve hayatın hoş ve kokoş tarafına bakmak. İşte o zaman "süper" birşey varsa, ona yakın biryerlerde oluyorsunuz.

Geçen hafta bu "süpere yakın" annelerden ikisiyle tanıştım. Daha doğrusu biriyle yüzyüze, diğeriyle de bloğu sayesinde. Yüzyüze tanıştığım süper anne D., benim yaşımda iki çocuklu (ve sırf bu nedenle bile sensei düzeyinde saygı duyabilirim aslında) ve son derece bakımlı, rahat ve neşeli bir insan. Upuzun simsiyah saçlarını iki çocuğa rağmen "anne modeli" yani omuz hizasında kestirmemeyi başarmış, doğumdan 1 ay sonra spora ve kendine zaman ayırmaya dönebilmiş, tanıştığımız spor salonu çıkışı elmalı sodalarımızı yudumlarken bana da "aman şekerim kızın senden iyi anne mi bulacak al'laşkına.. bence sen onun için mükemmel bir annesin" diyebilmiş, pozitifliği bulaşıcı bir insan. Son zamanlarda özellikle aile ve yakın çevrede endişeli bir sorgulama ve sonu gelmeyen "şunu yaptın mı bunu denedin mi"lerle boğuştuğum için, birinin "sal gitsin, bişekilde büyüyor; günün sonunda çocuk hala hayatta, sağlıklı ve neşeliyse sen süper annesin" demesi beni şaşırttı ve neşelendirdi doğrusu. D.'yi hemen "illa ki irtibatta kalınacaklar" listeme ekledim.

Diğer süper anne ise Regina Röttgen ya da nam-ı diğer "xlargeaile" bloğunun annesi. Geçenlerde severek okuduğum Alternatif Anne'de de çok güzel bir yazısı çıktı; 7/24 anne olmak eski kafalı ve modası geçmiş mi? diye. Regina'yı bloğu dışında tanımıyorum ve hatta yazılarına yorum bile bıraktığım nadir oluyor ama onu kendime nedense çok yakın hissediyorum. Belki benim gibi hatta benden de daha geç anne olmayı seçtiği için, belki çift kültürlü bir aile oldukları için, belki de koştur koştur yaşadığı hayattan anneliğe U dönüşü yaptığı halde, üretmeyi ve "şık" yaşamayı ihmal etmediği halde. İstanbul'un yakınında çiftlik gibi bir evde yaşayıp iki oğlan çocuğunu doğada, hayvanlarla, temiz havada, evde yapılabilen bir sürü faaliyetle büyütmeye çalışan bu kadın çok kolay "öteki" olabilecekken aslında tam "benim insanım" oluvermiş çünkü yaptığı ve yaşadıkları son yılların "illa ki organik olsun" yaklaşımıyla özenti değil, doğal ve içten. Üstelik 7/24 anne olup, bunu layıkıyla yapabilmek yani çocukların bilişsel, duygusal ve fiziksel gelişimini destekleyen, onlarla kaliteli zaman geçirmeyi hedefleyen bir anne olabilmek hele hele İstanbul gibi yerde zor. Sadece "hmm kariyeri bırakmış anne olunca ev kadını oluvermiş gariban" damgasıyla mücadele değil, bir yandan da aslında çocukları "fazla alternatif etmeden" yani evin dışındaki hayata yabancı etmeden yetiştirebilme mücadelesi de veriyor ve baya da iyi kotarıyor işi. Helal olsun. Siz de tanışın, deneyimlerinden benim gibi bolca faydalanın istedim.

Velhasıl; süper anne miyim? HAYIR hem de kocaman olanından :) Ama bu acemiliğe ve sudan çıkmış balık misali kimseden yardım almadan ve kendi kendime öğrenme durumunda olmama rağmen, sanırım işi kotarıyorum. Maya öğretiyor, ben öğreniyorum. Bazen iki adım ileri, bir adım geri, bazen yürüyeceğime ters taklalar atarak ama bişekilde ilerleme var. Önemli olan da bu sanırım.

22 Ekim 2013 Salı

Bebeklerde Regülasyon (Duyu Bütünleme) Bozukluğu

İlk üç ay Maya'nın ağlama krizleri ve uyku sorunlarının kolik olduğunu sanmakla, son 1 ay da "ama bu kolik denen şeyin 3. ay sonrasında bitmiş olması gerekiyordu, bu neden bitmiyor" diye düşünmekle ve umutsuzluk ve çaresizlikle adım adım depresyona doğru ilerlemekle geçti. Maya'nın haykırarak ağlamaları 4. ayın sonuna dek bir türlü dinmek bilmeyip, biz de artık yorgunluk ve çaresizliğin doruğuna ulaşıp, bu işi kendi kendimize ya da kitaplardan okuduklarımızla çözemeyeceğimizi idrak edince, şehrin "ağlayan çocuk merkezi"ne başvurduk. Çok da isabetli bir iş yapmışız çünkü bu merkezde Maya'ya "Regülasyon (Duyu Bütünleme) Bozukluğu" (regulation disorders of sensory processing) teşhisi kondu.

Bebeklerde regülasyon bozukluğunu açıkcası daha önceden duymamıştım ve bunun nedeni son on yılda yapılan çalışmalar sayesinde literatüre daha yeni yeni giren bir bozukluk olmasından kaynaklanıyormuş. Türkçe kaynaklarda "öz denetim bozukluğu" olarak geçen bu sorun hakkında fazla bilgiye rastlayamadım. Son bir haftadır bize verilen bilgiler ve kendi okuduklarımdan öğrendiğime göre, bu bozukluk aynen bizim başımıza geldiği gibi, bebeklik döneminde "kolik" ile, çocukluk döneminde ise hiperaktivite bozukluğu ve hatta otizm spektrum bozukluklarla karıştırılıyor ve çoğu ebeveyn "bekle ve gör" tekniğini uygularken yani çocuğun büyüdüğünde bu sorundan kurtulacağını sanma yanılgısına düştüğü için erken müdahale edilemiyor ve çocukluk döneminde görülen daha başka sorunlara davetiye çıkartılıyormuş.

Teşhisin konulabilmesi için şu kriterlerin tamamı gerekliymiş: 1. Fizyolojik zorluklar: uykuya geçmede sorunlar, beslenme ve dışkılama problemleri. 2. Duygudurum sorunları: bebeğin ağlama krizlerinin kolayca dindirilememesi, kucağa alındığında kendini germesi, sakinleşmemesi. 3.Motor becerilerde yaşa kıyasla gerilik. Ayrıca regülasyon bozukluğunun 3 alt tipi söz konusuymuş. Bunlar: 1. Hipersensitif tip (görsel, duysal ve dokunsal uyaranlara karşı rahatsızlık, korku) ve bu tip çocukların ilerde anksiyete ve depresyona meyilli bireyler oldukları gözleniyormuş. 2. Hiposensitif tip (bu uyaranlara karşı tepkisizlik, dikkatsizlik). Bu tip çocukların ileride otizm geliştirebileceğine dair hipotezler var. 3. İmpulsif ve duyusal uyaran ihtiyacı içinde olan tip (devamlı kucak ve oyun isteyen, aşırı hareketli ama motor becerilerin eksikliği nedeniyle bir okadar da sakar olan, sık sık yaralanan çocuklar) Bu çocuklarda ileride hiperaktivite bozukluğu ortaya çıkabiliyormuş.

Peki regülasyon bozukluğunun nedenleri neymiş? Tabii ki doğal ve çevresel etkenler. Kimileri genetik yatkınlıktan bahsederken (senin annen de böyleydi yavrum..) kimileri merkezi sinir sistemindeki bir sorundan kaynaklandığını, diğerleri ise aile tutumlarının etkisiyle (ailenin çocuğa fazla görsel, işitsel, dokunsal uyaran sunması, uyku saatlerinin düzenlenememesi, stresli ve sakin olmayan ev ortamı) çocukların bu bozukluğu geliştirdiğini savunuyor.

Tedaviye gelince.. Tabii ki öncelikle ailenin eğitimi şart. Regülasyon bozukluğu olan bir bebek ve çocukla yaşam gerçekten zor ve aile tükenmişlik noktasına gelebiliyor. Bu tip çocukların tedavisinde kabullenme ve sabır ilk şart. Ebeveynlere kendi psikolojik durumlarını fark etme ve bunun çocuğa yansımasını görme öğretiliyor. Çocukla etkin oyun, günlük yaşamda sıkı bir rutin kurulması, çocuk ile ebeveynin güvenli bağlanmasının sağlanması ve çocuğun ihtiyacı olandan fazla duyusal uyaranın çoğuktan uzak tutulması diğer adımlar. Motor becerilerde bir açık çıkarsa fizik tedaviyle önü alınmaya çalışılıyormuş.

Maya'ya geri dönersek.. Maya'daki sorun, doğumundan bu yana aşırı uyarana tabii tutulması olabilir. Yani tipik bir yaz bebeği olarak, doğduğu günden itibaren hep dışarda, hep yeni insan ve aktivitelerin içinde oldu. Bu bana göre idealdi ama meğerse Maya'ya göre ideal değilmiş.. Maya eğer sakin, kendi kendini sakinleştirebilen, yorulunca uyuyabilen ve fazla ağlamayan bir çocuk olsaydı, dışarda bulunmak onun için ideal olabilirdi ama meğerse Maya sakinlik ve rutin isteyen, fazla uyaran bombardımanı karşısında ne yapacağını bilemeyen bir çocukmuş. Bilemedim.. Ben de klinik psikolog ve gelişim psikoloğu olmama güvenip çocuğun beyni gelişsin, sosyal olsun falan derken, bilinçsizce yormuşum çocuğumu.. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş meğerse..

Neyse ki yol yakınken durumu anladık ve uzman yardımı aldık! Bundan sonrası için yapılacaklar şöyle; Maya'nın günlerinin sıkı bir rutin içinde geçmesi gerekiyor. Bu da demek oluyor ki, doktor yeşil ışık yakana dek ordan oraya, aktiviteden aktiviteye, oyundan şarkıya, gezmeden spora deli danalar gibi koşturmayacağım. Tabii ki sosyal bir insan olarak birden asosyal anne kişisine bürünmem imkansız ve yanlış olur. Ama sosyal aktiviteleri Maya'nın rutinine göre hazırlayacağım. Şöyle ki; sabah 8-12 arası bebek ve anne gruplarına, spora, gezmeye ve arkadaşlarla buluşmaya zaman ayırabilirim ama bu durumda Maya'nın maksimum 2 saatte bir kanguru ya da arabada uyuması gerekiyor. 12'de ise mutlak surette evde olmam ve Maya'nın uyku rutinine başlamam, saat 16'ya dek sakin ve sessiz ev aktivitelerine zaman ayırmam gerekiyor. 16-17 arası oyun, 17-18.30 arası ise doğada yürüyüş ve Maya'nın kanguruda ya da arabada uyumasını sağlamam, 18.30-20.00 arası babayla kucaklaşmalar, oyun ve koklaşmalar, 20'den itibaren de gece uykusu rutininin başlaması gerekiyor. Gece evdeyiz bir süre.. Doktor tarafından bana önerilen ve benim de 1-2 haftadır deneyip memnun kaldığım rutinim bu işte.. Maya şu an 4,5 aylık, tabii 3 hafta da erken doğdu ve herkesin dediği gibi bu açığın kapanması gerçekten zormuş. Bu rutini 6. aya dek bu şekilde korumamız, sonrasında tekrar doktor görüşmesiyle bir sonraki adıma geçmemiz öngörülüyor.

Herşey iyi gider ve Maya iyi tepki verirse, regülasyon bozukluğu ömür boyu başının belası olmayacak. Bunun için elimden geleni yapacağım ve psikolojik açıdan da güçlü olmaya çalışacağım. Artık bardağın dolu tarafını görme ve elimizdekilere şükretme zamanı!

Regülasyon bozukluğu hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz; buraya ve buraya ve buraya ve buraya ve buraya tıklayınız.

Bebeklerde ilk 6 ayda uyku düzeni

Uyku düzeni kurmak başlıklı bir önceki yazımda, Maya'ya nasıl uyku düzeni "kuramadığımdan" bahsetmiştim. Maya erken doğduğu için, beden temasına biraz fazla ihtiyaç duyan bir bebek. Uyumadığı zaman kucakta taşınmayı, uykuya geçişte ise beden teması ve meme emmeyi istiyor. Ben de açıkcası sert sınırları olan bir anne değilim. Klinik psikolog olarak, bebeklik ve erken dönem çocukluk döneminde anneyle kurulan yakın ve sıcak bağın çok önemli olduğuna, çocuğun ilerki yaşlarında göstereceği psiko-sosyal gelişime olumlu destek vereceğine inanıyorum. Attachment Parenting (bağlanma odaklı ebeveynlik) kuramına bağlı olarak; bebek doğduğu andan itibaren onunla bedensel temas kurmayı yani ona dokunmayı, beraber uyumayı, istediği kadar kucakta tutmayı, onu kanguruda ve slingde taşımayı, istediği kadar emzirmeyi ve bol bol sarılıp öpmeyi, kucaklamayı önemsiyor ve uyguluyorum. Yine bu kurama bağlı olarak, bebeklerin ilk aylarda hiçbir surette şımartılamayacağını biliyor ve bundan korkmuyorum.

Fakat bir önceki yazımda; gerek ananemin ani kaybı, gerek seyahat nedeniyle düzenimizin bozulması ve Türkiye'de bulunduğumuz dönem boyunca yapılan yorum ve öneriler nedeniyle biraz annelik ayarlarımın bozulması ve güven problemleri yaşamam nedeniyle, son zamanlarda "yanlış mı yapıyorum?" sorularıyla başbaşa kaldığımdan ve bu güvensizliğin de Maya'yı olumsuz etkileyerek onu iyice sorunlu ve bağımlı bir bebek haline sokup, ağlama krizleri ve uyku problemlerinin bizi ailecek tükenme noktasına getirdiğinden bahsettim. O noktada yine hem attachment parenting konusunun uzmanlarına danıştım, hem de bence bu konunun alternatifi sayılabilecek Harvey Karp yöntemini ve hiç yakınından bile geçmeyi düşünmediğim, son derece radikal ve zararlı bulduğum, hatta sadece benim değil Harvard Üniversite'sinin de bebeklerin sinir sistemine ve gelişimine zararlı olduğunu ilan ettiği Ferber yöntemini bile araştırdım.

Ferber'in önerdiği gibi Maya'yı kendi odasına terkedip susana dek ağlatmak ve bu sayede de ağlamamayı ve kendi kendine uyumayı ya da daha doğrusu öğrenilmiş çaresizlik ve tükenmişlikle beyaz bayrak çekip uyumasını sağlamak benim yapabileceğim birşey değil. Fakat bunun daha hafif bir versiyonunu, yani aşamalı olarak çocuğu yalnız bırakmayı ve kontrollü olarak ağlatmayı uygulayan, sınırları kesin çizilmiş bir programla çok başarılı olanlar var. Ama ben ne o kadar kesin sınırları olan bir anneyim, ne de Maya bas bas bağırırken bir başka odada durabilecek derecede çelik gibi sinirlere sahibim. Üstelik Maya'nın da bu yönteme cevap verebilecek kapasitede bir bebek olduğunu sanmıyorum çünkü başta da dediğim gibi, Maya bedensel teması normalden fazla arayan bir bebek.

İşte bu aşamada ne yapsam ne etsem diye düşünür ve de uykusuz gecelerimize çıkış yolu bulamazken, şehrimizin "Ağlayan Çocuk Merkezi"nden beklediğimiz randevuyu alabildik. O kadar çok ağlayan ve uyku sorunu olan bebek varmış ki, normalde 1 ay sonrasına randevu verebiliyorlar. Fakat telefondaki sekreterle yıldızlarımızın uyuşması, bize iptal edilen bir randevuya hop diye atlama şansı sağladı! İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş!

Kaptık Maya'yı koştuk randevuya. Bir doktor, bir de psikologla yaklaşık 2 saat konuştuk ve bu 2 saatin 45 dakikası boyunca Maya bağırarak ağlama hünerini çok güzel gösterdi. Uzmanlar bizi aile olarak incelediler ve sonra başladılar konuşmaya.. Özetle; çok yanlış anladığımız bir nokta varmış, o da Maya'yı uyutmaya kafayı takmamız ve uyutabilmek için her yolu denememizmiş! Oysa bebeklerin ihtiyacı olan tek şey, fazla uyanık kalmamak ve ilk uyku sinyalleri vermeye başladıklarında sakin uyku ortamına ve rutinine geçmekmiş. Bizse Maya'yı hoplatmak, şarkılar söylemek, kucakta dolandırmakla sadece aklını karıştırıyor ve onun kendi kendine sakinleşme çalışmalarının önünü tıkıyormuşuz! Başka bir nokta da, 6. aya dek bebeklere uyku eğitimi vermeye çalışmak bir efsaneymiş. İlk 6 ayda bebeklerin sadece uykudan korkmadan, mümkünse kendi kendilerine ya da bir uyku yardımcısı ile (önerilen şey asla sallamak değil; yatakta yan yana yatmak, meme vermek, emzik vermek, ninni söylemek) uykuya geçmeleri ve emme ihtiyacı dışında uyanmadan sabahı edebilmeleri yeterli başarıymış. Merkezdeki doktor attachment parenting savunucusu olduğu için, gece uykularında beraber uyumayı doğal ve doğru görüyor. Gündüz uykularında ise, bebeğin uyandığı zaman sizi göreceği bir yöntem öneriyor. Yani özetle; ilk 6 ay amaç sadece uykuyla güvenli bağı kurabilmek.

"İdeal uyku düzeni nasıl olmalı peki?" diye sordum ve paparayı yedim. İdeal düzen diye birşey yokmuş ilk 6 ayda çünkü her bebeğin karakteri ve ihtiyaçları farklıymış. Fakat önemli olan tek nokta, ne kadar uyursa uyusun, ister 30dk ister 5 saat, önemli olan uyanık kaldığı sürenin 2 saati asla geçmemesi, mümkünse 1,5 saatten fazla olmamasıymış. Yani uykuda geçen süre değil, uyanık geçen süre önemliymiş. Bu da bizim sınıfta kaldığımız nokta işte. Ben sanıyordum ki, Maya akşam 6'dan sonra uyursa gece uykuya geçmesi uzar. Yokmuş öyle birşey. Mesela hedef çocuğu 8'de uyutmaksa 6.30 gibi uyanması ve sizinle biraz zaman geçirdikten sonra gece rutinine başlaması gerekiyor. Ha bir de diğer önemli nokta, gece uykusundan önce hep aynı rutini izlemek. Mesela banyo - bez değişimi ve pijamaların giyilmesi - beslenme - iyi geceler şarkısı ya da ninni - iyi geceler öpücüğü ve yatakta uykuya geçme gibi. Çoğu çocuk bu rutini gece uykusuyla özdeşleştirmeyi hızlıca öğreniyor.

Ortamın loş, sessiz ve sakin olması, bebeğin uykuya geçişini hızlandırıyor. Uyku öncesi oyun oynamamak, kucakta veya dizde hoplatmamak, sakin sakin konuşmak, omzunu ve saçını okşamak ve "evet anlıyorum çok yorgunsun, şimdi uyku zamanı" diyerek ona rehber olmak da diğer önemli ayrıntılar. Eğer çocuk haykırarak ağlıyorsa ve sinir harbi yapmaya başladıysa, yataktan kaldırmak, sakin sakin konuşarak pışpışlayarak azıcık odada gezdirmek ve ağlamaya ara verdiği anda (ki bu arayı her çocuk illa ki veriyor) hemen yatağa geri koymak gerekiyormuş ki çocuk sakinlikle yatağı özdeşleştirebilsin. Bu ağlama arası molalar çok önemli ve çocuğun kendi kendine sakinleşebilmesinin ilk olumlu işaretleri.

Gece boyu uyanıp emmek isteyen çocuğa ilk 6 ay asla engel olmuyoruz. Zaten anne babayla uyuyorsa emmesi için sadece yana dönmesi ve memeyi bulması yeterli ve anne için de çok büyük kolaylık. Uykusu açılmayan çocuk, doyduğu anda tekrar uykuya kolayca geçiyor. Lamba falan yakmıyoruz, çocukla konuşmuyor, öpmüyorve sevmiyoruz ki uykusu açılmasın.

İşte bizim uzmanlardan öğrendiklerimiz bunlar. Maya'yı bu öneriler ışığında "uyku eğitimi vermeden" uyutmaya çalışıyoruz ve evde bir huzur ortamı olluşmaya başladı bile! 6. aydan itibaren çocukların uykuları değiştiği için, tekrar merkeze gideceğiz. Ordan edindiğim bilgileri sizlerle tekrar paylaşacağım. Şimdilik iyi uykular hepimize! :)