26 Ocak 2013 Cumartesi

Göbek sorunsalı

20. haftanın içindeyim ve işte yanda görüyorsunuz henüz meydanda göbeğin G'si yok.. Bu hafta aklımı buna taktım çünkü son bir kaç haftadır Türkiye'deki tüm akraba ve arkadaşlarım "ay ne olur göbekli fotonu yolla, çok merak ediyoruuum" diye beni e-mail yağmuruna tutuyorlar ve ilk haftalarda "daha yok ki" deyip geçmek kolay olsa da, bu ısrarlı talepler ve "eh artık kıyafetler dar gelmeye başlamıştır" gibi yorumlar arttıkça bende de bir "acaba yolunda gitmeyen bir şey mi var?" "acaba ben bebeği besleyemiyorum, o da büyümüyor ve göbeğim bu yüzden mi yok" gibi endişeler baş göstermeye başladı. Biliyorum yersiz ama bu kadar ısrarla beklenen göbeğin bu kadar nazlı belirmesi....... Ay ne bileyim, bir de üstüne çok-bilmiş google'da benimle aynı haftada olan bir blogger'ın almış başını yürümüş göbeğini görünce iyiden iyiye "ya bişeyler ters gidiyo sanki, nerde bu göbek?" demeye başladım.

Ben minyon bir insanım; boyum 160, kilom 48. Normalde göbeğim hiç olmadı. Ama 5 aylık hamile ve hala dümdüz bir karın? İnsan acaba biryerde bir sorun mu var, bebek büyümesi gerektiği gibi büyüyemiyor mu diyor. Allahım okudukça "ne göbek meraklısıymışsın be öğrenen anne, göbeksiz hamile olur mu, elbet çıkacak, keyfini çıkarsana yahu" dediğinizi duyar gibi oluyorum, biliyorum yahu, biliyorum, bu ne yersiz ne saçma endişedir, nasılsa çıkacak önünde sonunda, otur keyfini sür göbeksizliğin! Dimi ama? Yok.. İlle kafayı bişeye takacağım. Haftaya detaylı ultrason da içeren önemli bir doktor kontrolü var ya, asıl ona endişeleniyorum da, dikkatimi bu tip yok göbektir, yok uykusuzluktur gibi yan temalara dağıtıyorum. Psikolog hamile olmak da zor zanaat, otur didik didik didikle kendini.. Hormonlar işte, sırf bu hormonların suçu, insana ille taşın altından buzağı aratacak! Tanrım umarım herşey yolundadır...

Bu sabah Beyaz Atlı Prens'in annesi Kraliçe sultanda kahvaltıdaydık. Sanırım benim bu "göbek sorunsalı"nı annesine açmış bizim Prens. Kraliçe sultan, birden kahvaltı masasının tam orta yerine hamilelik ve bebekle ilk 3 ay fotoğraf albümünü açıverdi. Baktım onun 9 aylık karnı ile dünkü blogger arkadaşın 5 aylık karnı aynı ölçülerde. Beyaz Atlı Prens sağlıklı, elma yanaklı ve de bildiğin kocaman bir bebek olarak doğmuş. Şimdi de Antik Yunan Tanrıları ayarında estetik bir fiziğe sahip, maşallah. Yani küçük karından böyle sağlıklı bir bebek çıkabilmiş, büyümüş ve adam olmuş. Belki kızı da babasına çekmiştir, karnımda IKEA'nın 24mt karelik ev dekorasyonu örnekleri gibi kibar ve kullanışlı büyüyüp gitmektedir? Ay umarım!

Biliyorum birkaç hafta sonra "ay bu göbek ne böyle kocaman, her hareketimi kısıtlıyor" diye şikayet etmeye başlarım burda. Çok ayıp dimi ama! Anın getirdiklerine odaklanmalı, keyfini çıkarmaya bakmalıyım. Gereksiz endişelere kapılmamalı, her hamileliğin, her bebeğin farklı olduğunu düşünmeliyim. Bir de göbek-sevici arkadaş ve akrabalara aldırış etmemeyi öğrenmeli, her gördüğüm göbekle kendiminkini karşılaştırmayı bırakmalıyım. Evet!

24 Ocak 2013 Perşembe

Hamilelikte uyku sorunları

Hamile kalmadan önce, gece 11 oldu mu esneye esneye, ayaklarımı sürüye sürüye yumuşacık yatağıma koşar, yastığa başımı koyar koymaz, göbeğimin de üzerine yatar yatmaz üç-beş dakika içinde uykuya dalıverir, tüm gece deliksiz bir şekilde uyuyup, sabah saat gibi dakik 7.20'de uyanırdım. Böyle de uyku terbiyesi olan bir insandım işte!

Hamile kaldıktan sonraki ilk üç ayda yine çok fazla bir değişiklik yaşadığımı söyleyemem, ara sıra kalkıp tuvalet-i-ziyaret dışında yine uykularım bölünmeden, göbeğimin üzerinde sorunsuz ve mutlu, sakin ve huzurlu bir çok geceler geçirdim. Birçok hamilenin yakındığı gün boyu yorgunluk hissi de, geceleri baykuş misali açılan gözler sorunu da olmadı bende. Yine 8 saat uykumu alıp, sabahları zinde bir şekilde fırladım yataktan. İkinci trimesterla birlikte, nedense bende bir "göbek koruma, sakınma ve kollama" takıntısı belirdi. Aslında daha göbeğin G'si meydanda olmasa da, "aman üstüne yatmayayım, ne olur ne olmaz" ya da "çok mu sağa yattım, sola mı dönsem" gibi endişeler edinmeye başladım, çünkü okuduğum tüm makale ve yazılarda en ideal yatış pozisyonunun sol tarafa dönük yan yatış olduğu belirtiliyordu.. Ama benim gibi 30+ sene göbeği üzerinde uyumaya alışmış biri için, bu durum tam uyku kalitesini kökten katletmek demek.. İnsan zamanla ona da alışıyor ya da benim gibi bir Yoga duruşu/yatışı keşfedip; yani yüzü yastığa gömüp, tek ayağı da göbeğe doğru kırıp, aslında yarı yarıya yüz üstü yattığınız halde, kendinizi "yok yok, yan yatıyorum" diye kandırma davranışı içine girebiliyorsunuz. Kimi kandırıyorsam artık.. Zamanla zaten insan durumu kabulleniyor, ben de yan ve sırtüstü karma pozisyonlarda uyuklamaya alıştım bir süredir. Tam uyuma diyemem buna, ancak uyuklama diyebilirim, çünkü sık sık bölünüyor uykum, içimde hep göbek üstüne dönme, yastığı kucaklama özlemi olunca.. Buna da şükür, yine sabahları 7.20'de zinde kalkıyorum ve gün boyu da enerjim tam ya; gerisini boşveriyorum.

Son trimesterla birlikte; hem mesaneye baskı yapan göbeğin ikide bir "kalk tuvalete git, son beş dakikadır hiç gitmedin bak çok ayıp" diye dürtmesiyle, hem de vücudun içgüdüsel olarak anneliğe (doğumdan sonra sık sık uyanıp emmek isteyen bebeğe) hazırlanmaya başlaması sonucu, en ufak bir pıtırtıda hemen uyanmayla, zaten uyku kalitesi falan gibi dertlerin kalmayacak, yaşamını bir baykuş ciddiyetinde geçireceksin diyenler var. Bu ne kadar doğru bilmiyorum; gecem-gündüzüm birbirine girecek mi, ben ortalarda bir zombi misali dolanacak mıyım, yoksa az sayıdaki şanslı hamile ve lohusa gibi bebekle benim uyku düzenimiz pek esenlik içinde, pek düzenli, pek terbiyeli mi olacak; onu da bilmiyorum.. Ama bunun için endişelenmek de yersiz, yaşayıp göreceğiz bakalım.

Hamilelikte rahat bir uyku için bana önerilenler şunlar:
- Yatmaya gideceğin saatten en az 3 saat öncesinde yemek ye, asla daha geçe kalma.
- 3 saat kuralı spor için de geçerli; uyarıcı etkisi nedeniyle sporu (ve yogayı da) sabahları yap.
- Akşam yemeği sırasında ve sonrasında tatlı ve meyve gibi şekerli, kalorili yiyeceklerden ve içeceklerden kat-i surette uzak dur. Çay-kahve ve kafeinli içecekleri, asit yapan ve mideyi rahatsız eden ağır yemekleri zaten tamamen aklından çıkart. Yemekle birlikte biraz yoğurt yemeyi ya da ayran içmeyi ihmal etme.
- Her gece aynı saatlerde yatağa gitmeyi, sabah aynı saatlerde kalkmayı alışkanlık haline getir.
- TV karşısında, radyo ya da gece lambası ile asla uyuklama, uyuma.
- Büyüyen karnın beline, sırtına ve bacaklarına ağrı yapmaya başladığında, ayaklarının arasına bir yastık koyarak bu yükü azaltabilirsin.
- Horlayan kocayı hangi şekillerde öldüreceğine dair plan yapmak, sadece uykusuzluğunu arttırmaya yarar. Bir kulak tıkacı edin.
- Aklını bebekle ya da sağlıkla ilgili konulara takma, yatmadan önce asla internette makale/yazı/blog tarama; cahillik bazen mutluluğun garantisidir!

Ben bu fikirlerden çok faydalanıyorum, umarım diğer uykusuz anne adaylarının da işine yarar!

Uyku sorunları hakkında daha fazla okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Aile baskısı

Geçenlerde sosyal medya ağlarının biri üzerinde, henüz iki ay önce anne olan bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. Bebek doğduktan sonra hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor ve sağolsun farkında olmadan beni de dehşet denizlerinde suyun altına batırıp batırıp çıkarıyordu. Biz özgür büyüyen, yıllardır kendi ayakları üzerinde duran, yurtdışında yaşamını sürdüren kızlardık ama görünen oydu ki, arkadaşım tüm bu özgür kız, özgür eş, özgür anne sıfatlarını tek tek elemiş, beyaz bayrağı çekmiş, tam bir teslimiyet içinde kendini ve bebeğini "öğreten insanlar güruhu"nun tam ortasında buluvermişti. Onu dinlerken ben bunaldım, ne desem bilemedim, ya benim de başıma gelirse diye korktum.. Toparlanıp da şu yazıyı yazmak baya bir zamanımı aldı, bu nedenle..

Arkadaşım doğum yaptığının ertesi gününde, yanına Türkiye'den annesi, babası ve ablası geldi. Bu tabii yurtdışında yaşayan bir yeni anne için bulunmaz nimet; ağrılar geçene dek, lohusalıktan toparlanana dek yanında bir ya da birkaç can akraba olması büyük lüks. Fakat bu nimetin bir de öbür yüzü var; bu durum aynı zamanda yeni ailenin kurmaya çalıştığı düzenini de altüst edebiliyor. Özellikle de akraba ve dostlar birden "öğreten insanlar güruhu"na dönüşürse, yani bebek bakımı konusunda "o öyle olmaz böyle olur" diyerek, yeni annenin zaten hassas lohusa psikolojisini "sen yetersizsin, sen beceremiyorsun, ben senden iyi bilirim" gibi alt mesajlarla bozup, hem anneyi hem de bebekle annenin arasındaki psikolojik ve sosyal bağı zedelemeye başlarsa, üstüne üstlük bir de tüm evi düzenlemek, silip temizlemek, dolapları keyfine göre baştan yerleştirmek, bebeğe kendi zevklerine göre bir sürü eşya ve kıyafet almak gibi "iyilik yapıyoruz biz sana" adı altında annenin üzerinde hakimiyet kurmaya kalkarsa. Ay içime fenalık geldi yazarken! Arkadaşım iki aydır anne, baba ve ablasının hakimiyeti altında "bebeğini" büyütüyor ve bu durum daha da bir ay böyle devam edecekmiş. Bizim Türk örf ve adetlerinde zaten misafire "ne zaman gideceksin?" demek büyük ayıp, bir de aile geleneksel olunca, kızcağız baya bunalmış. Bana "ben sadece bebeğimle ve eşimle zaman geçirmek istiyorum, bazen bebekle evden kaçıp dışarda eşimle buluşuyoruz, o zaman bile bebeği az giydirdin, çok gezdirdin, arabada yoruldu, acıktı.. diyorlar. Ben ne yapsam eksik, ne yapsam yanlış" diye yakındı, çok üzüldüm yahu!

Ben çok şanslı bir insanım çünkü ailem benim fikirlerime ve isteklerime daha küçük yaşlarımdan itibaren önem verdi ve saygı duydu. Hamilelik sürecimde de bana istediğim an yanımda olacaklarını, fakat benden böyle bir talep gelmedikçe de beni rahat bırakacaklarını hissettirdiler ve dile getirdiler. Bu gerçekten çok büyük bir destek, yani arkanda birilerinin olduğunu bilmek ama aynı zamanda özgür bırakılmak. Çünkü yaşam bir öğrenme süreci ve bu süreçte insanın öğretenlere değil, kendi başına öğrenmeye, denemeye, bazen yanılmaya ihtiyacı var.

Beni yanlış anlamayın; "asla kimseden bir bilgi almam, kendi burnumun dikine giderim, bata çıka yaşarım ve bebeği de deneme tahtası niyetine perişan ederim" demek istemiyorum. Ama ben okuyan, merak eden, sorgulayan ve araştıran biriyim; zaten merak ettiklerimi, aklıma takılanları benden deneyimli insanlara, konunun uzmanlarına, kitap ve makalelere danışıyorum. Kaldı ki, bizim ailede en son "bebek" doğalı 28 sene olmuş, yani kimsenin konu hakkındaki bilgisi yeni değil, çeyrek asırda bebek bakımı da, sağlık davranışları da çok değişti. Üstüne de; benim annem ve babam hala aktif çalışan insanlar, onların düzenleri ayrı, benim düzenim ayrı. Birbirimizi çok sevsek de, 15 senedir ayrı yaşıyoruz, sınırlı tatil dönemleri dışında uzun süreli olarak bir arada yaşayabileceğimizi de sanmıyorum..

Tüm bunları düşününce; doğumdan sonra yanımda sadece eşim ve burda adet olduğu üzere doğum destek hemşiresi (ebe) olsun istiyorum. Eşim de bana tam destek verince, ilk iki ayda "biz üçümüz" olalım diye karar verdik. O iki ay çok hassas, anne-baba-bebek ilişkisi için çok değerli çünkü! Bebeğimizi tanıyalım, aile olmayı öğrenelim istiyorum. Sonra gelsin anane, dede, arkadaşlar, biz gidelim onları ziyarete, neden olmasın? Ama ille de, ilk iki ay biz üçümüz olalım!

Bilmem yanlış mı düşünüyorum..?!?

12 Ocak 2013 Cumartesi

Plasenta? Paket yapın, eve alalım lütfen..

Şimdi bu yazacağım yazı çok usturupsuz kaçacak, hatta hemen uyarayım mideniz hassassa lütfen hiç okumayın. Ama yazmazsam duramam, içimde kalır çatlar - patlarım mazallah!

Haftaiçi doğum yapmayı planladığım hastanenin bilgilendirme gecesi vardı, Beyaz Atlı Prens'le iş çıkışı koştura koştura gittik. Hastane çok güzel organize etmişti bu geceyi; çok bilgilendik, memnun kaldık ve kaydımızı yaptırdık. Bizim dışımızda yaklaşık 50 çift ve tek başına gelen 15-20 anne adayı vardı. O kadar koca-göbekliyi bir salonda toplanmış oturuyor görmek tabii her gün görebileceğiniz bir görüntü değil; sanki zuzaylıların gelip de hepimizi hamile bırakması konulu bir James Cameron film setinde figuran olduğum hissi geldi üzerime, biraz ürkütücüydü.. Hayal gücü geniş, tuhaf biriyim evet! Ama benden daha tuhaf insanlar varmış şu dünya üzerinde yahu! Hemen anlatayım..

Bilgilendirme sonrası sorulara geçildi. Tabii sorular "ne zaman kayıt olmalıyız", "hastane çantamızda neler bulunmalı", "peridural anestezi ya da sezeryan seçeneği sadece doktora mı bağlı, yoksa arzu ettiğimizde alabilir miyiz?" gibi klasikler. Ardından, 6-7 aylık bir göbekdaşımız söz aldı ve ağzından şu sözcükler döküldü: "Plasentayı doğumdan sonra eve götürebiliyoruz değil mi?"....... !!!!! ....... Şimdi ben bir irkildim, yanlış mı anladım diye Beyaz Atlı Prens'e baktım, o da gözlerini belerte belerte bana bakıyor! Bilgilendirici-doktor gayet sakin "tabii, arzu edildiğinde biz özel bir paket içinde size hazırlayıp veriyoruz" dedi. Diğer sorulara geçildi.. Ama tabii biz o dakikadan itibaren iptal.. Gülsem mi, şaşırsam mı, bir anlamsızlık içinde kalakaldım. Kadıncağız en önemli sorusunun cevabını alıp rahatlamış bir şekilde odadan çıktığı için de, arkasından koşturup "pardon bacım, sen naapacan plasentayla?" diye sorma şansım da olmadı. Muğlak ve karman çorman bir halde, şok içinde eve geldim. E biz bu gece ne öğrenecektik, ne öğrendik yahu!?

Benim bildiğim plasenta; bebekle anne arasındaki kan ve besin alışverişini sağlayan ve bebeği koruyan, doğum sonrasında vücuttan atılan bir dokudur. İzlediğim belgesellerden, doğumdan sonra plasentayı yiyerek ilk besini sağlayan anne ve yavruları olduğunu biliyorum. Ayrıca plasentanın güzellik ürünlerinde, "gençleştirici ve hücre onarıcı" özellikleri vurgulanarak kullanıldığını da duydum. Ama aklı selim bir insan evladının plasentayı yediğini hiç duymamıştım! Meğerse bu benim magazini takip etme özürlülüğümden kaynaklanıyormuş ve plasenta yemek, plasenta partileri düzenlemek, plasenta tariflerini internette paylaşmak yaygın bir sosyal hadiseymiş! Aman tanrım. Siz ciddi misiniz?! Bu yazıya link koymayacağım çünkü çok ürkütücü noktalara gidebiliyor insan ama ünlü düşünür google'a sorarsanız, bu konuda ünlü ve sosyetik insanların ne derece ileri gittiğini okuyabilir, yenen plasentaların iç-gıcıklayıcı fotoğraflarıyla burun buruna gelebilirsiniz.

Neki neden kardeşim, neden böyle birşey yapıyor bu insanlar?!?

Plasentayı yemenin doğumun fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklarından daha çabuk toparlanmaya yarıyor, depresyonu azaltıyor, süt üretimini arttırıyor ve enerji veriyor diyenler çıksa da; bilimsel olarak bunların hiçbir dayanağının olmadığı belirtiliyor.

Bir de "yemeyen ama biriktiren" tipler var, bunlar bizdeki göbek kordonunu, pipinin ucunu, ilk dişi, nerdeyse ilk kakalı bezi falan saklayan hafif tırlatmış teyze ve amcalar gibi tipler sanırım. Plasentayı alıp, toprağa gömüp, üstüne bir ağaç dikiyorlarmış. İlerde "bak evladım senin ve benim aramızdaki et parçası şu cana da hayat verdi" diye gösterecekler sanırım. Bu da ürkütücü ama internette plasenta pişirme tarifleri (ki benim favorim lazanya oldu bööğk) arayan tipler kadar değil sanırım..

Ya ben plasentadır, kordondur, mümkünse bana gösterilmeden imha edilsin, bebeğim kocağıma verilsin yeter diye düşünüyorum. İnsanın vücudundan çıkan bir et parçasını yemesi, yüzüne gözüne sürmesi biraz yamyamlığa giriyor sanki? Ama tabii arzu eden olursa, kargo ücreti karşılığında yollayabilirim tabii. Magazinel basında baya sansasyon yaratırız, ünlü oluruz, bi düşünün derim bacılaaaaaaaaar..

10 Ocak 2013 Perşembe

Anne bebek sağlığı takip sistemi

Türkiye'de yaşayan ve birbirinden şirin iki meleğin annesi olan ilkokul arkadaşım G. bugün facebook'ta yayınladığı yazısında önemli bir noktaya parmak basmış: Türkiye'de bu sene uygulamaya konan yeni bir sağlık hizmeti olan "anne-bebek sağlığı takip sistemi"nin işleyişi ve sisteme verilen çeşitli tepkilere.. Bildiğiniz gibi, sosyal devlet anlayışı içinde son zamanlarda Türkiye'de böyle bir hizmet devreye sokuldu. Bu sisteme göre, Sağlık Bakanlığı Aile Hekimliği bünyesinde tıbbi araştırma ve tedavi alanında hizmet veren sağlık çalışanları, gebelik, yeni doğan ve anne sağlığı konularında halka ücretsiz hizmet sunuyor ve veri topluyorlar. Programın şu linke tıklayarak ayrıntılı bir şekilde okuyabileceğiniz kapsam ve amaçları arasında; ücretsiz verilen sağlık sistemlerinin halk geneline ulaştırılması, anne ölümlerinin 100.000'de 10, bebek ölümlerininse 1000'de 10'un altına çekilmeye çalışılması, lohusa, bebek ve çocukların sağlığının nitelikli izlenme oranlarını 100'de 98'e çıkartmak, istenmeyen gebelik oranlarını 100'de 3'ün altına çekmek, gebe, lohusa, bebek ve çocuk ek besin sağlama hizmetlerini ve aşılamayı 100'de 95'e çıkarmak ve yenidoğana özgü metabolik hastalıkları saptama ve entegre etme oranını 100'de 95'e çıkarmak gibi son derece önemli maddeler yer alıyor. Ayrıca sağlık hizmetlerini eşitlik anlayışı içerisinde halk geneline yaymak ve hizmet kalitesini yükseltmek gibi yan amaçların da önemi vurgulanıyor.

Program basın yoluyla halka tanıtıldığı dönemde çok alevli tartışmalar yaşanmıştı, hatırlarsınız. Bu eleştirilerden bazıları, halkın "fişlendiği", toplanan verilerin kötü niyetli bazı kurum ve ellerde çok yanlış ve tehlikeli bir şekilde kullanılabileceği, kişisel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği idi. Basında çıkan bazı sansasyonel haberler de bu çekinceleri oldukça kamçıladı ve bakanlığın yaptığı açıklamalara rağmen, halkta hali hazırda var olan şüpheci ruh hali pekişmiş oldu.

Peki bu paranoyak ruh halimiz ne kadar gerçekçi? Program kapsamında yapılan, gebelik ve lohusalık döneminde anneye telefonla ulaşmak suretiyle, sağlığı ve bebeğin durumu konusunda bilgi almak. Bu sabah sağlık kurumundan böyle bir telefon alan arkadaşım G. bu konuşmayı şu şekilde özetlemiş: "6 aylık kızımın ismiyle hitap ederek sağlığını, anne sütüne devam edip etmediğimi ve aşılarının yapılıp yapılmadığını sordular. Daha sonra yine ismiyle hitap ederek 3 yaşındaki oğlumun kızımı kıskanıp kıskanmadığını ve ailedeki genel durumu oldukça samimi geçen bir sohbet havasında sordular". G. bu konuda bir telefon almaktan hoşnut kaldığını, devletin çocuklarının sağlık ve keyfini yakından takip etmesini olumlu bulduğunu, bu telefon konuşmasından rahatsız olmadığını, aksine; kendisi kadar bilgi ve sosyal imkan sahibi olmayan birçok kadının bu sayede kendilerine ve çocuklarına çok daha iyi bakım verebileceklerini düşündüğünü yazmış ve insanların bu programa bu kadar tepki göstermelerinin ne kadar yersiz olduğunu belirtmişti.

Ben de G.ye katılıyorum. Bence de Türkiye'de devletin vatandaşına bu tip bir sosyal hizmet sunması ve bu hizmeti ve sağlık konularında farkındalık yaratma çalışmalarını toplumun geneline yaymaya çalışması çok önemli ve desteklenmesi gereken bir adımdır. Devletin şu anki politik sistem anlayışına, güttüğü politikalara katılmıyor olabiliriz; fakat dünya üzerinde bir çok "medeni ve demokratik" ülkede sosyal devlet anlayışı kapsamında uygulanan bu tip sistemlerin ülkemizde uygulanmaya başlanmasını da sırf politikasını desteklemediğimiz bir hükümet yapıyor diye karalanmaya çalışmasını çok yanlış buluyorum. Öte yandan, toplanan verilerin akıbeti ve "kötü ellere geçmesi" olasılığının, özellikle geçmişte yaşanan bazı durumlardan sonra, halk genelinde şüpheyle karşılanmasının da doğal olduğunu; fakat paranoya ve şüphenin bizi hiçbir noktaya ulaştıramayacağını, yaşanmış kötü örneklere rağmen olumlu yönlere odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Evet, her meslekte olduğu gibi politika ve bilimde de mesleği kötüye kullanım diye bir durum var; ama bu bizim atılmaya çalışılan adımlara baştan tepki ve şüpheyle yaklaşmamıza neden olmamalıdır. Ayrıca, toplumca artık "herkes bizim kordon kanımızın, genetik şifremizin peşinde" paranoyamızın da önüne geçmeliyiz! Allahaşkına kim, hangi sistem, hani mantık 6 aylık bebeklerin anne sütü alma oranlarının, boy-kilo cetvellerinin peşinde, hastalık oranlarımızı bilseler ne olur? Zaten Dünya Sağlık Organizasyonu tüm ülkelere ait oran ve cetvelleri yıllardır halkın bilgisine sunuyor yahu.. Genetik şifremizi kırıp sırf Türk ırkını dünya üzerinden silebilecek bir biyolojik silah yapmayı aklına koyan çılgın bir ülke / halk / bilim topluluğu olduğuna hakikatn inanıyor musunuz? Bizde nasıl bir zeka, nasıl bir mükemmellik, nasıl bir medeniyet var da tüm dünya bizi kıskanma ve ortadan kaldırma peşinde yahu? Bırakalım artık bu "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" paranoyasını..

Son olarak, yaşadığım Avrupa ülkesindeki uygulamadan bahsederek bitirmek istiyorum. Bu ülkede gebelerin her doktor kontrolünde kanları ve idrarları alınır, veriler dosyalanır, yıllar sonra bir başka gebelikte gerektiğinde bu veriler çıkarılıp karşılaştırma yapılabilir. Doğumdan sonra bebekten kordon kanı ve kök hücreler alınır, istenirse saklanır, ileride karşılaşılabilecek kanser gibi hastalıkların tedavisi için kullanılır. Anne istesin ya da istemesin, doğum sonrasında devlet zorunlu ve ücretsiz olarak anneye bir bakıcı atar, bu bakıcı ilk 10 gün her gün evinize gelir, sizi ve bebeği kontrol eder, bilgi ve bakım sağlar. Bebeğin ilk aylarında bu hizmet belli aralıklarla devam eder, bebeğin sağlığı ve doğru bakımı ailenin olduğu kadar sağlık kurumunun da sorumluluğu altındadır. Bu hizmet halkın tamamına sağlanır ve olumlu tepkiler alır. Açıkçası şimdiye dek sadece tek bir anneden "devlet beni kontrol etmeye çalışıyor" gibi olumsuz bir yorum duydum, o da ne hikmetse bir Türk'tü (üstelik eğitimli bir Türk'tü)..! Belki de bu herşeyden şüphelenme hali bizde genetik bir durum, bilemiyorum..

Özetle, devletin uyguladığı bu sistemi destekliyor ve bunun sivil toplum kuruluşları tarafından örnek alınmasını umuyorum. Tartışmaları ve şüpheleri de bir noktaya kadar anlayabiliyor ve en azından bu şekilde de olsa bir "farkındalık yaratılması" sağlandığı için seviniyorum. Umarım, bu tip vatandaşa hizmet odaklı sosyal devlet anlayışı Türkiye'de gittikçe yaygınlaşır..

9 Ocak 2013 Çarşamba

Hamilelikte beslenme (ve gıda alerjileri pof!)

İlk üç ayda burnum klozete yapışık geçtiği için, elalem göbek büyütürken ben aval aval bakınıp durdum ve bu sırada da 3 kilo kaybettim. Meğerse şu evrende yalnız değilmişim, kilo almak yerine veren bir çok anne adayı varmış da hepsi tuvalette saklandıkları için görememiş, bilememişim. Şu an 4. ay bitti, ben kantarda hamile kaldığımdan 800gr az çekiyorum ama azimliyim, dengeli ve sağlıklı beslenerek kızımı nur topu kıvamına getireceğim inşallah.

"Beslenme" bir bilim sevgili dostlar. Sanat da olabilir tabii. Ben yemek yapmayı da yemeyi de pek sevmem ve beceremem ama, güzel yemek önünde bir Anthony Bourdain ya da yerli versiyonu Vedat Milor gibi de saygılı dururum! Beyaz Atlı Prens güzel yemek yapar ama kendisi benim hiç hazzetmediğim tavuk ve et yemekleri konusunda uzmandır, ben de aslında sebze ve meze konularında fena sayılmam şimdi hakkımı da yemeyeyim. Son haftalarda iştahım açılmasa da, en azından evrenin buram buram yağlı sos kokusu geçti çok şükür, güzel beslenmeye başladım. İnsan evladı için çiğ tavuk dahi yer derler, çiğ olmasa da (aman aman bakteri yuvası) pişmişini burnumu tutup ağzımdan hop diye yuvarlamak suretiyle bünyeye ve direkt kızıma yollamaya başladım. Haftada bir tavuk yemeği, haftada bir köfte, haftada 1-2 de severek ve isteyerek balık yiyorum ki bu da adam olana yeter de artar bence. Eski vejeteryan bozması yeni anne adayından fazla bir beklenti içine girmeyiniz rica ederim.. Özellikle o kuzular beni çok hislendiriyor, o da kuzu benimki de kuzu diyor ve asla bebek hayvan yiyemiyorum yine de.. Benim yediklerim karısını boynuzlayan öküzler, samanlıkta seyran horozlar, bir de artık yaşamdan bir beklentisi kalmamış emekli tavuk ve inekler.. Böyle yani (umarım). Yumurta olayına da, çocukluğumdan beri mesafeli yaklaştığım için; biyolojik ve çayırda özgür gezen, esir olmayan tavuk ahalisinin totosundan gelme şartı koyarak, haftada 2-3 yemeye çalışıyorum.. Valla bu hayvansal protein konusunda çok uğraşıp didiniyorum, emeklerim boşa çıkmaz ve B vitamini depolarım beni üzmez diye umuyorum. Süt, yoğurt, kefir ve peynir neyse ki soframın daimi olmazsa olmazları, bari ordan kurtarıyoruz işte..

Lakin bitkisel protein denince akan sular duruyor. Mercimek denen bakliyat bence muhteşem bişey. Bir de bereketli yahu, geçen pişirdim tek tencereyle başlayıp şiştikçe ikinci ve üçüncü tencereye almam gerekti, şaşkın bir haldeyim. Bu mercimek stoğu bana dondurucuda baya bir gider. Nohuttan da güzel salatalar, mezeler yapılıyor, onu da burdan saygıyla analım tabii. Yeşil sebzeler ise posa içerdikleri için ve azıcık kaynatılıp salata niyetine dahi çok güzel yendikleri için favorilerim. Demir ve kalsiyum deposu keratalar siziiiii. Mantar da son günlerde soframızda revaçta, Avrupa'da kültür mantarı bizdeki gibi tek tip beyaz değil, baya değişik mantarlar var burda, güzel güveç ya da kavurma oluyorlar. Pirinç pilavı yerine bulguru ve tam tahıllı ekmekleri tercih etmeye özen gösteriyorum. Kızım en baştan beri çok sevdiğim şekerlemelerden beni uzak tuttu hep, bu konuda hiç tatlı sevmeyen babasına çekmiş belli. Şekerleme ve tatlı ağzıma bile süremez haldeyim hala. Ama bu da iyi birşey sanırım. Meyveyi bol yiyorum tabii, meyvelerin hepsine ama özellikle elmaya aşığım ezelden beri. Bir de burda yok pahasına satılan altın çilek var, o da yararlı ve lezzetli diyorlar.

Bir de içerdiği Omega 3 ve kalsiyum için cevize sardırdım iki haftadır ama biraz fazla kaçırdım sanırım, karnımda ve belimde pütür pütür birşeyler çıktı deli gibi de kaşınıyorum. Alerji olmuşum offf. Normalde 2 cevizmiş, ben bir avuç her sabah götürüyordum valla ne bileyim.. Meğerse hamileler pek alerjik olurmuş, buyrun burdan okuyun isterseniz! Hart hart kaşınıyorum, ellememeye çalışıyorum ama olmuyor valla delireceğim.. Ilık suyla duş iyi geliyor..

Tabii en önemlisi su. Vücudumuzun %70'i su ve bizim için hayati önem taşıyor. Hamilelikte su ihtiyacı artıyor çünkü vücut hem kan yapımına, hem de bebeğe gereken besinlerin iletilmesinde kullanıyor suyu. Kabızlığın da en önemli nedenlerinden biri su eksikliği. Aman ihmal etmeyelim, en az 2 litre suyumuzu içelim. 2 litre suyun içine bitki çayı (ki çoğu zararlıymış, iyi araştırmak lazım), süt ve doğal meyve suları (ki çok şeker içerdiği için meyvenin kendisini posasıyla yiyin diyorlar) falan dahil değil ha, uyanıklık yapıp kolaya kaçmayalım. Çok su içemeyenler için, içine 1 limon parçası (ama tansiyon düşürebilir ve kabızlığa neden olabilir) ya da ufak bir elma dilimi atıp suyu tatlandırabilirsiniz. Çay, kahve, gazlı içecekler önerilmiyor, alkol ise kesinlikle yasak, bunu da hatırlatayım hemen.

İşte son yeme ve beslenme maceralarım böyle. Beslenme mühim konu, dikkat etmek ve doktora danışmak lazım. Ne aşırı beslenip tonton bir hamile olmak, ne de az besin az gıda alıp bebişi zorunlu açlık rejimine tutmak, en güzeli ne yediğinizi bilmek, kaliteli ve kontrollü olmak. İşin sırrı burda azizim.....

Dipnot. Hamilelikte beslenme konusunda daha fazla okumak için buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.
Hamileliğe özel yemek tarifleri için buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.

Afiyetli ve sağlıklı günler dileğiyle!

İkinci trimesterda egzersiz

Birkaç ay içinde hımbıl, uyuşuk ve de yuvarlak bir hamileye dönüşmek beni korkutuyor. Spora çok düşkünüm, yapamamak da korkutuyor. Hani kafamızda "aman hamileler üst rafa uzanmaz", "aman ağır kaldırma", "aman kıpırdama", "aman koşma", "aman terli terli su içip cıbıldak ayakla taşa basma"lar var ya, aman nedir onlar öyle kabus gibi.. Gerçek mi efsane mi, sizler için araştırdım sevgili Öğrenenanne severlerim! Konumuz; hamilelikte egzersiz, spor.

Bizim Dr.Kuş'u tanıdınız bildiniz, sevdiniz bağrınıza bastınız ya, malumunuz kendisi Hulusi Kentmen'in Avrupa versiyonu bir adamcağız. Çok temkinli, kılı kırk yaran, benim gibi bir delinin kuyuya atıp durduğu taşları uzun uzun uğraşıp didinip titizlikle kuyudan çıkaran bir insan evladı. Dolayısıyla biraz geleneksel bir doktor, mesela bizim kıtalar arası fıldır fıldır gezip tozmamızı, terapistlik mesleğimde ağır dertler dinleyip bir hoş olmamı falan yasakladı! Ama konu spora gelince, neyse ki bir Tibet Yoga Gurusu kadar esnek çıktı sevgili doktorum. Onun direktifleriyle, ilk üç ayda daha önce yaptığım sporların tamamını, hiç bir kısıtlama ve yasak olmaksızın icra edebildim. Zaten ata binmek, havuza balıklama atlamak, kayak, hava sporları ve dalışın yasak olduğunu sağır sultan dahi biliyor. Fakat koşmak, yoga ve pilates gibi tam emin olamadığım sporların da yapılabileceğini öğrendiğimde açıkçası çok sevindim çünkü spor benim hayatımda oldukça önemli bir yer kaplıyor. İlk üç ay böyle geçti bitti. Sıra geldi hamileliğin ikinci üç aylık bölümüne.

Şimdi, bu önemli. Karnınız henüz belli belirsiz çıkmış da olsa, bu dönemde spor alışkanlıklarınızı gözden geçirmeniz şart. Bebeğe ve size yük olmayacak, düşme ve sakatlanma riski içermeyen spor dallarını yapmanız gerekiyor. Benim şansıma, düzenli gittiğim spor salonundaki eğitimci (ve koca koca kaslı ama aynı zamanda da pek hisli) zenci bir dostumuz bana yapabileceğim ve yapamayacağım tüm aletleri bir bir gösterdi. Bunlar arasında yapabileceklerim; bantta koşu ve hızlı yürüyüş, ismini bir türlü öğrenemediğim o eller ve ayakların aynı anda oynadığı uzay yürüyüşü aletinde icra edilen koşu-yürüyüş, sabit bisiklet, üst bacak kaslarını geliştiren ve bayanların en çok sevdiği aletlerden biri olan bacak açma kapama aletinde 20kg'a kadar çalışma, kol kasları için 10-15kg'a kadar indirip kaldırma hareketi ve en önemlisi de sırt kasları çalışması! Yapmamam gerekenler, şınav, mekik gibi direkt karın kaslarına odaklı çalışmalar, ağırlık çalışmalarının tamamı ve aslında geri kalan tüm bel ve pelvik aletler.. Yine ben bunlara razıyım, haftada 2 kez 20dk koşu, 15dk yürüyüş ya da bisiklet, 15dk'da aletlerle çalışıyorum ve bu beni hem zinde tutuyor hem de çok mutlu ediyor. Bunun yanısıra, 10 senedir evde icra ettiğim yogama son verip, hamilelere özel yoga gurubuna katıldım ve ilk dersten itibaren çok büyük keyif aldım. Yogaya doğuma kadar (evet evet!) hoca kontrolünde devam edebileceğim ve özellikle esneklik ve nefes hareketleri doğumda çok büyük fayda sağlayacak. Buna da haftada 2 gün 1'er saatimi ayırıyorum. Yogayı ve pilatesi bu aydan itibaren asla tek başınıza yapmayın, o an hissetmeseniz dahi, bazı hareketler size ve bebeğe zarar verebilir. Bir de hamilelere özel su jimnastiği ve yüzme derslerine başladım. Bir balık burcu insanı olarak, inanılmaz keyifli geçiyor. Koca göbekli bir sürü kadın havuzda hipopotamlar gibi hoplayıp duruyoruz. Suyun rahatlatıcı etkisi zaten malum, ağırlığı olmayan bir ortamda hareket etme özgürlüğü de çok keyifli. Ona da haftanın 1 günü 1 saat gidiyorum. Yani aynen eskiden olduğu gibi 5 günüm işten, okuldan, sorumluluklardan ve sosyalleşmelerden zaman kaldıkça sporla dolu dolu geçiyor, göbek ve sağlık izin verdiği ölçüde inşallah doğuma dek böyle de devam edebilecek gibi gözüküyor. Hareketli bir insan olduğum için, hamileliğin hayatımı sekteye uğratmamasından ötürü çok mutluyum!

Kızım dünyaya gelsin inşallah onu da götürebileceğim bu sportif ortamlara, anne-bebek aktiviteleri yaşadığım ülkede çok yaygın çünkü. Hem hamilelikte alınan kiloları vermeye, hem de diğer anneler ve bebekleriyle sosyalleşmeye yarıyor bu. Çok tavsiye ederim..

Gebelikte spor ve egzersiz hakkında uzman görüşleri hakkında daha fazla okumak için buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Yaşamı beş duyumuzla hissetmek

Öğrenen Anne olmadan önce de blog yazıları yazıyordum, o yazılarıma da hala devam ediyorum ama hamilelik ve bebekle ilgili duyu ve hislerimi, okuduklarımı, öğrendiklerimi, yaşadıklarımı ve tecrübelerimi yep yeni bir başlangıçla, yeni bir blogda paylaşmak istedim. Ama şimdi yazacağım yazı, hem kişisel bloguma hem de buraya uygun, ikisi arasında bir köprü gibi.

Benim için yaşam; beş duyuyla doya doya hissedilmesi, anlaşılmaya çalışılması gereken bir "sanat". Yaşam sadece gördüklerim, okuduklarım, konuştuklarım değil; kokladığım kokular, duyduğum tınılar, bana gözlerimi kapattırıp "mmmmm" dedirten tatlar, tenimde hissettiklerimle de yakından ilintili. Yaşamın sadece pasif gözlemcisi olmayı reddediyorum, içinde olmayı beş duyumla dolu dolu deneyimlemeyi seviyorum. Yeşil bir çimenlik gördüm mü dayanamam, fırlatır atarım pabuçları. Yaz ayları neredeyse çıplak ayak geçer tüm zamanım; ayaklarımın altı kapkara da olsa, arada dikenler taşlar da saplansa hiç umrumda değildir. Doğanın içinde olmayı, kokuları içime çekmeyi, gözlerimi kapatıp binbir böcek sesini dinlemeyi çok seviyorum. Tüm hayvanları evet evet kediden fareye böcekten yılana hepsini çok seviyorum, kıllı kocaman örümceklerin bile çok yakından ne kadar güzel göründüklerini biliyor ve korku değil hayranlık duyuyorum. Renkler, benim için çok önemlidir; en çok beyazı, bembeyaz sakinliği severim ama o bembeyazın içinde ille ki bir kavuniçi detay, bir yemyeşil yaprak, bir turkuaz vazo olsun. Resim yeteneğim sıfır olup bir düz çizgi bile çizemesem dahi, ressamlar benim en hayran olduğum sanatçı grubu olmuştur, sırf renklerle oynadıkları oyunları düşününce içim gider.. Müziksiz hele hiç yapamam; yol arkadaşım, çalışma arkadaşım, bazen ev arkadaşım olmuştur. Dans etmeyi çok severim, özellikle son zamanlarda yeniden moda olan 20'lerin swing akımı ve elektroniğin bileşiminde kendimi buldum (ya da kaybettim) diyebilirim. Yemekle aram pek olmasa da, mis gibi narenciye kokusu, dostla içilen kahvenin 40 senelik hatırlı kokusu, tarçınlı zencefilli kurabiyelerin fırından ilk çıktıkları an yaydıkları o koku.. Gözlerimi kapattımmmm bile! Ve dokunmak; benim için çok özel bir yeri olan beşinci duyumuz. Yağmurun altında ıslanmanın paha biçilmez hissini doya doya yaşayabilmek için yıllardır şemsiye almadım elime. Masmavi bir sonsuzluk hissi veren bir Ege koyunda derinlere açılmanın, o masmaviliğin tüm vücudu ürperten hissi de muhteşemdir. Ya yağan ilk karda dışarda olmak, ensemden içeri giren buz gibi bir hain kartopunun hissettirdikleri? Ya da üşümenin son noktasında içine giriliverilen yumuşacık bir battaniye? Yaşam bunların tümüdür işte! Duyularımızın sinir uçlarımızdan beynimize gönderdiği, beynimizin de anlam verdiği tüm bu minik hislerdir yaşam.

İnsan beyni çok karmaşık bir yapı; bir insan için mutluluk olan, diğeri için acı kaynağı olabiliyor. Hep algılarımıza, önceki yaşam deneyimlerimizin bize öğrettiklerine, toplumsal yargılarımıza ve gelecek beklentilerimize uygun algılıyoruz duyularımızdan gelen bilgileri. O nedenledir ki; depresyondayken herşey kapkaranlık geliyor üstümüze, dünyaya olumlu bakarkense tüm dertler bir sis perdesi gibi inceliyor ve yok oluveriyor. Aslında herşey elimizde, duyularımızın bize ilettiklerini nasıl yorumlayacağımız sadece bize bağlı. Örümcekten korkmak da, örümceğe hayranlık duyabilmek de elimizde ve inanın ki değiştirebileceğimiz davranışlar!

Kızıma da aynen böyle yaşamayı öğreteceğim! Belki "bir sincap ciddiyetinde!" sevgili Nazım'ın dediği gibi.. Ona bir tek bunu bile öğretebilirsem, zaten yaşamı dolu dolu yaşamak isteyeceğine, sonsuz bir merak ve araştırma arzusu olacağına; dolayısıyla geriye ne kaldıysa kendi kendisine öğretebileceğine, doğruları içten gelen hisleriyle seçebileceğine inanıyorum.

Onun gözleri, kulakları, burnu, ağzı ve derisi yeni yeni oluşuyor daha. Mesela gözleri tüm evrene kapalı daha, duyma yetisinin oluşmasına ve dış sesleri duymasına 10 hafta var, tad almaya 12. haftadan itibaren başlamış olsa da, kokular ancak doğduktan sonra bir anlam ifade etmeye başlayacak ve ilk benim kokumu ayırd edecek. Ellerini bacaklarını oynatabilse de, dokunduğu alan sadece kendi vücudu şimdilik. Yani önünde upuzun bir yol var; tüm organların tam oluşması, işlevselliğe geçişi ve doğum sonrasında koca evreni tanımak için upuzun yaşamı bile yeterli olmayacak belki de..

Kızımın yeni oluşmakta olan beyni tam bir tabula rasa (boş bir levha) henüz, boş bir CD gibi. İçini nelerle dolduracağını yaşayarak kendi görecek. Ben bunu çok heyecan verici buluyorum. Ona birşeyleri öğretmek istemiyorum asla; kalıp yargıları aktarmak, anlamsız korkular ve hırslar vermek, başkalarının uygun gördükleri dünyayı hazır bir şekilde sunmak istemiyorum; denesin görsün, tatsın, koklasın, seyahat etsin, okusun, doya doya yaşasın tüm hayatı, yeri gelince kalbi kırılsın, yeri gelince neşeden içi içine sığmasın istiyorum. Umarım başarabilirim bunu!

Dipnot. Anne karnında beş duyunun gelişimi hakkında daha fazla okumak isterseniz; Gebelik.org'daki yazıya, Op.Dr. Alper Mumcu'nun bu konudaki yazısına ya da Uzm. Dr. Özlem Okutan'ın yazısına bir tıkla ulaşabilirsiniz.

6 Ocak 2013 Pazar

Hamilelikte bakımlı olmak

Bulantılar, endişeler geçti ya; sıra şimdi bakıma güzelliğe geldi tabii, ah biz kadınlar! Ben itiraf edeyim, ömrümün hiç bir döneminde öyle haftada bir kaç kez kuaföre giden, topuklular tepesinde fink fink seken, çeşit çeşit süslü elbiseye ve kat kat makyaja bürülü bir hatuncağız olamadım. Yaş gereği beliren kırışıklıklara "gülümseme izi" dedim geçtim, güneş lekelerimi "kızılım ya, çillerim tabii ki olacak" diye sevdim, şu yaşa geldim. Hem çalışan/okuyan kadın olduğumdan kuaföre, maniküre ayıracak boş vaktim yok, hem de bir gün oje sürsem ertesi gün o renkten sıkılan yanar döner bir ruh halim var. Valla biraz da elim sıkı sanırım, onca parayı kreme, süse ayıracağıma biriktirip Beyaz Atlı Prensle kıtalar arası 54 ülke dolaşmayı tercih ettim şu yaşıma dek. Pişman da değilim. Kafamın içi güzel olsun dimi ama?!

Ama temiz ve bakımlıyımdır. Saçlarıma önem veririm, her sabah aldığım duştan sonra elime krem, yüzüme bir nemlendirici sürerim, göz rengimle uyumlu haki göz kalemimi, dudak parlatıcımı, hafif çiçek kokan parfümümü ve yaz aylarında güneş kremimi sürmeden dışarı çıkmam. Bir de çıtı pıtı olmayı, elbiselerim ve eteklerimle efil efil dolaşmayı severim. Benim bakım anlayışım bundan ibarettir; doğal, göze batmayan, duru bir güzellik..

Hamileliğin ilk dört ayında dişlerimde, cildimde, tırnaklarımda, saçlarımda değişikler olabileceğini okumuştum. Üstelik sonbahar ve kış mevsiminin soğuğu da bu duruma tuz biber tabii. Ama doğrusu şu ana dek ben vücudumda herhangi bir değişiklik hissetmedim. Vitamin kullanmasam da, normalden biraz fazla su içiyorum, bu da cildimin kurumasını önlüyor. Ayrıca ceviz, badem, meyvelerin tümü ve süt ile yan ürünlerini çok tükettim, ki bunlar da özellikle cilt ve saç sağlığı için önemli. Gebelikte doğal beslenme ile gerekli vitaminleri nasıl alabileceğiniz konusunda ayrıntılı bilgiyi şu linke tıklayarak okuyabilirsiniz. Diş sağlığı ise, kesinlikle ihmale gelmeyen bir konu. Özellikle bulantısı çok olan, mide problemi, asit ve reflü sorunları yaşayan hamilelerin 3 ayda bir diş doktoruna görünmeleri öneriliyor. Dişleri sık ve doğru fırçalamak ve diş eti bakımını ihmal etmemek lazım, yoksa hem ağrı ve acı çekeriz hem de dişten kalbe ve beyine dahi giden hastalıklarla yüz yüze kalabiliriz. Aman diyelim! Daha fazla bilgiyi şu linke tıklayarak okuyabilirsiniz.

Dördüncü aydan itibaren, karın belirmeye başladığı için ciltte çatlak oluşabileceğini duydum ve uzun araştırmalar sonucunda doktorlara da danışarak Lierac kremi aldım. Göbek henüz çıkmadığı için kremi de kutusundan çıkarmak henüz kısmet olmadı ama bir kaç hafta içinde her sabah duştan sonra masaj yaparak sürmeye kararlıyım. Çatlaklardan korkuyorum ve doğal ürünler olan badem yağı ve kakao yağının da tamamen şehir efsanesi olduğunu söyledi doktorum. Lierac'la deneyimimi yazacağım hamilelik sonunda. Ama doktorum kremden daha önemli olanın bol bol su içmek olduğunu söyledi, ki tamamen katılıyorum! Gebelikte çatlaklar konusunda daha fazla bilgiyi şu linke tıklayarak okuyabilirsiniz.

Onun dışında, özellikle hamileliğin ikinci yarısında artan kilo ile bacaklar ve ayaklarda sorunlar yaşanabiliyormuş. En önemlisi varis, ufak kılcal damarlara dikkat etmek gerekiyormuş. Bu konuda daha fazla bilgiyi şu linke tıklayarak okuyabilirsiniz. Topuklarda oluşan çatlaklar için de, duştan sonra topukları sert bir fırçayla fırçalamak, yağlı krem sürmek ve pamuklu çorap giyerek bir süre dinlendirmek iyi bir önlem diyorlar. Tabii bol bol yürüyüş ve egzersiz yapmak, arada ayakları yukarı dikip dinlendirmek de çok önemli.

Bana göre güzellik içten gelir ve insan beslenmesine, sporuna, doktor kontrollerine dikkat ediyorsa, stresten uzak durmaya, yaşanan hayat pürüzlerinde pozitife odaklanmaya, iç huzurunu sağlam tutmaya özen gösteriyorsa, şükretmeyi biliyor ve diğer insanlara ve kendine saygılı bir yaşam sürüyorsa; içi de yüzü de güzeldir!

5 Ocak 2013 Cumartesi

Dördüncü doktor kontrolü

İnanamıyorum; tam 4 ayı ve dolayısıyla 4. doktor kontrolünü geride bıraktık! Geçen ayın düşünmek bile istemediğim badirelerini saymazsak tabii, yoksa araya beklenmedik bir kaç doktor kontrolü daha kaçtı. Bu vesileyle ben de Türk doktorlar ve yabancı doktorlar arasındaki farkı görmüş oldum; hiç bir fark yok arkadaşlar, içiniz rahat olsun. Teknoloji devi Avrupa'da kontrol ve tetkik namına ne yapılıyorsa, aynen ülkemizde de çağ tamamen yakalanmış durumda. Üstelik bizdeki doğum oranları Avrupa'dan hayli ileride olduğu için ve Türk anne-babaları her an aşırı koruyucu kollayıcı "tavuk anne baba" formatına dönüşme potansiyelini bünyelerinde bolca barındırdıkları için, tıp bizde baya bir gelişmiş, doktorlar çok titiz ve dikkatli çalışıyorlar. Evropa'yı yakalamışız yani.

Yine de Dr. Kuş'uma kavuşmak beni mutlu etti; insan doktorunu sevince, herşeyi rahatça sorabilince, hamilelik süreci de rahat gidiyor. Üstelik bizim Dr. Kuş son derece rahat ve sakin bir doktor, hani neredeyse kafasının tepesinde sokak lambası büyüklüğünde lamba yanan, o eski Hulusi Kentmen tipi doktorlardan. Avrupa'daki sisteme göre, sizi tüm hamilelik süresince kontrol eden doktorunuzla doğuma girme şansınız çok fazla olmadığı için, şimdiden "umarım o gün o saatte başka işi çıkmaz da bebeği de o doğurtur" dualarıma başladım bile. Doktor önemli.

4. ayın sonundaki doktor kontrolünde rutin tansiyon, kan, idrar ve kilo dışında, vajinal ultrasonla doğum kanalları kontrol ediliyor, bir de bebeğe "herşey yolunda mı balık?" diye soruluyor, çok ayrıntılı bir gözlem yapılmıyor. Daha çok bizim sorularımız ve doğum planımız üzerinde konuşuluyor. Çok şükür herşey yolunda, geçen haftalardan sonra neşeli ve keyifli bir muayene oldu. Dr. Kuş'un kısa özetine göre; 4. ayın sonunda bebeğimizin tüm organları oluştu ve işlevlerini yapar haldeler, artık sadece büyümeyi bekliyor. Ayrıca ultrasonda da gördüğümüz gibi, bu ay bebekler anne karnında çok hareketli, amniyo sıvısı içinde amuda kalkma, takla atma, hip hop danslar icra etmeye başladılar. Tabii anne bu hareketleri henüz hissedemiyor, bir kaç hafta daha beklemem gerekecek. Bebeğin kemik ve kas dokusunun gelişimi bu haftalardan itibaren hızlanıyor, dolayısıyla annenin vücudundan bebeğe kalsiyum akışı hızlanıyor. Bebek ihtiyacı olan kalsiyumu her şekilde benden alıyor ama bu arada ben depolarımı dengede tutmak için süt ürünlerine biraz ağırlık veriyorum. Günde 2-3 bardak az yağlı süt ya da yoğurt, kefir, peynir gibi süt ürünleri tüketmek; bu dönemde yeterli olduğu için ekstra bir vitamin önermiyor doktorum.

Gebeliğin 4. ayında annenin vücudunda en sık yaşanan değişiklikler ise şunlar; öncelikle vücut doğuma hazırlık adına bolca kan ürettiği için, ara sıra burun kanamaları yaşanması normalmiş. Bende de bu hafta iki kez az miktarda burun kanaması oldu, bol sıvı almaya ve arada tansiyonumu ölçmeye dikkat ettim. Bir de büyüyen rahim kabızlığa, hafif kasık ağrılarına neden olabiliyor. Kabızlık için bu haftaki keşfim armut oldu! Tamamen şans eseri yapılan bu keşfimi internetten araştırdım, bolca posa içerdiği için sindirimi rahatlatıyormuş gerçekten de. Artık kiwi, kayısı, pırasa ve lahana gibi doğal müshil ilaçlarımın yanında bir de armutum oldu yaşasın.

Peki, yukarda dün çektiğim son göbek fotomu görüyorsunuz. 4. ay bitti, nerede bu göbek yahu?! Bir yandan aynı hareketli yaşamıma devam edebildiğim için göbeksizlik hoşuma gidiyor ama öteyandan biraz meraklanmaya da başladım. 15cm'lik 120gr'lık bebek nerede saklanıyor?! Ben hala hamilelik öncesi kilomdan 1 kilo aşağıdayım (gerek bulantılar, gerek son haftaların endişe hali nedeniyle 3 ayda 3 kilo vermiştim) ve minyon biriyim ama 4. ay bitti yahu, neredesin ey göbek?! Bu sorumun cevabını önümüzdeki haftalarda alacağım sanırım, biraz sabır!

Bu kontrolde aldığımız önemli haber ise (sona bıraktım, biliyorum sizin de bu haberi beklediğinizi): KIZIMIZ GELİYOOOOOOOOR....! İşin doğrusu yaşanan onca korkudan sonra, sormak aklımıza bile gelmemişti ve zaten hamileliğin başından beri kız ya da oğlan hiç fark etmez demiştik; ama bulduğumuz isimler de hep kız ismiydi, hiç oğlan ismi düşünmemiştik Beyaz Atlı Prens'le, demek ki içten içe ikimiz de kız istemişiz! Ben her ne kadar rüyalarımda hep erkek bebek görsem de, kız çocuk bir başka güzel geliyor ne bileyim. Hani sanki daha bir bildiğim anladığım birşey, oğlan da çok güzel ama kız... Kız.. Yuppiii..! Beyaz Atlı Prens ve kraliyet sarayı benden de mutlu, çünkü aileye çok uzun zamandır hiç kız çocuk gelmemiş. Toplamda kuzenler falan sayarsam, en küçüğü 26 yaşında olan 7 oğlandan sonra, kızımız çok güzel bir sürpriz oldu.

Sevgili Pelin'in önerdiği gibi, doktor kontrollerinden sonra kutlama yapmayı gelenek haline getirdik ve doktordan çıkar çıkmaz kendimizi çok sevdiğimiz aile işletmesi olan Hint restorantına attık. Ben ne zaman gitsem aynı yemeği yediğim için, hemen tuzsuz süzme peynirli, ıspanaklı bir yemek olan Palak Paneer'e yumuldum. Ispanak bol demir ve kalsiyum kaynağı sevgili anne adayları, tavsiye ederim. Tekrar yemek yiyebiliyor olmak da, doğrusu muhteşem bir duygu!