29 Mart 2013 Cuma

Rahmetli dar pantolona ağıt

Evet. Korktuğum, düşünmekten kaçındığım, geleceğini bildiğim halde asla gelmeyecekmişçesine mes'uuud yaşadığım "O Gün" geldi.. Sevgili dar pantolonuma, hamileliğimin 29. haftasının ilk günü olan bu sabah itibarıyle sığamadım. Daha bacağımı sokarken bir tuhaflık hissetmiş ve-fekat konduramamış, totomu inatla içine sığdırmış, fermuarı yarıya kadar kapayabilmiştim ama; o bel düğmesi yok mu o bel düğmesi.. Kapanmadı hain. Kapanamadı hayırsız.

Bir ergen kızın; nutella kavanozu ile yaşadığı haftasonu aşkı sonrası, pazartesi arkadaşlarıyla buluşmaya giyeceği ve muhtemelen kıçının Y'sini narin bir şekilde sergileyen pembe fırfırlı g-string'ini doya doya sergileyeceği o düşük belli, o gök mavisi, o skinny jean'e sığamamış olmasının getirdiği farkındalık sonrası geçirdiği sinir buhranını yaşıyorum şu an; 30'lu yaşlarımın olgun ve pamuk donlu yıllarında.. O merdaneli çamaşır makinalarının zulmüne gelesice düğme artık kapanmıyor, sevgili dostlar. An era has ended, yani bir dönem sona erdi.

Rahmetli ile iyi kötü ne günlerimiz olmuştu, şu an bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor her biri. Yumuşaktı, esnekti, rahattı. Şu güne dek beni sıkmadı, daraltmadı. Arkadan güzel bir görüntü, önden hafif akdeniz kadını kıvrımları verdi bana. Ceplerinde nazar boncuğumu, gün geldi anahtarımı taşıdı. Sümüklü mendilimi bile sıkıştırdım da bir ah! etmedi. Öyle kadir şinas, öyle fevkaladenin fevkinde bir pantolondu; o bir salon beyefendisiydi, gün görmüş bir yalı sakiniydi.

Rahmetlinin daha toprağı kurumadan üzerine yeni bir pantolon almak içimden geçmiyor. Özellikle hamile pantolonu adı altında satılan, göbek kısmına bir çuval geçirilmiş, insana resmen tele-tubbies'mişsin hissi veren şu yanda bir örneğini görüp, irkileceğiniz pantolonumsuları satın almaktansa, son 2,5 ayımı elbise üstüne elbise giyerek geçiririm daha iyi!

Huzur içinde yat skinny jean'ciğim. Hele bir doğurayım inşallah, bir de lohusa dönemim bitsin, elbet kavuşacağız. Yeşil çimenlerde yuvarlanacağız, Bab-ı Ali'nin sık çamlıklarında kovalambaç oynayacağız.. "O gün" de gelecek elbet..

26 Mart 2013 Salı

Hamilelikte seyahat

Kızımın anne karnında seyahat ettiği 4. ve 5. ülkeleri, benimse 55. ve 56. ülkelerim; Portekiz ve İspanya oldu. Anne ve artık kızı! olarak pek bir gezgiç olsak da, dünya üzerinde 193 ülke olduğu düşünüldüğünde, "daha dünyanın %30'unu anca görebilmişim" diyorum! Olsun.. Eşimle evlenirken tek bir isteğim oldu; "her sene iki yeni ülke görelim" dedim. Bu plana sadık kalırsak ve birkaç sene önce Hindistan'da el falımıza bakan Hint Fakiri'nin öne sürdüğü gibi Allah birlikte mutlu ve uzun bir ömür nasib ederse, ortalama bir birinci dünya insanı olarak 80 ülke daha göreceğiz demektir bu :) Toplamda 136 ülke, fena değil sanki?! Zaten geri kalanlar savaş halinde...

Kendimi övmeyi ve çılgın planlarımdan bahsetmeyi bırakıp konuya dönebilirsem, bizim pıtırcık anne karnında seyyah çıktı ve 15 gün boyunca bize hiçbir sıkıntı vermedi. Portekiz'in kuzey kenti Porto'dan günlüğü 8 euro'ya (!evet!) araba kiraladık ve kafamıza göre geze eğlene güneye, İspanya'nın batısına, ordan geri Portekiz'e gidip, Atlas Okyanusu'nun dev dalgalarıyla kucaklaşıp tekrar kuzeye Porto'ya döndük. Genellikle 1, nadir olarak 2 gün kaldık aynı yerde ama kısa araba yolculukları ve sezon dışı son derece ucuz ama güzel otellerde konakladığımız, tamamen kendi hızımızda ve keyfimize göre gezdiğimiz için, hamileliğin 26-27. haftasında olduğum halde hiç bir sıkıntı ve zorluk yaşamadım. Üstelik kar altındaki Avrupa'dan kaçıp leylak dalları ve kuş cıvıltıları içindeki güneye inmek nasıl iyi geldi anlatamam. Enerji dolu döndüm eve, işe, okula ve beni bekleyen bin tilkiye! Avrupa hala bıraktığım noktada, bembeyaz kar altında..

Hamilelikte seyahat etmek için en uygun dönem ikinci trimester diyorlar çünkü hem bulantılar falan yok oluyor hem de göbek henüz çok büyük değil. Her ne kadar hava şirketleri 36. haftanın sonuna dek doktor raporu ile uçuşa izin verse de, 28. haftadan sonra uçuş, erken doğum olasılığı nedeniyle biraz riskli olmaya başlıyor. Tabii hiç ayak basmadığınız bir ülkenin zorunlu iniş yapılmış havalimanında ya da hatta okyanusun üstünde, hostesler eşliğinde uçakta doğurmak ve çocuğunuza yeni bir ülke vatandaşlığı ya da ömür boyu o hava şirketinin uçuşlarında bedava uçuş hakkı hediye etmek gibi çılgın planlarınız yoksa :)

Uçak yolculuğu sırasında mümkünse varis çorapları kullanmak, bol bol su içmek ve en az 2'şer saatte bir uçak içinde yürüyüşe çıkmak, kan dolaşımı açısından öneriliyor. Benim 15 günde tek sıkıntım, beslenme ve bağırsak problemleri oldu, çünkü özellikle Portekiz'de lifli besinler çok fazla tüketilmiyor ve benim gibi sebze kafa'ysanız, sabahları şekerli hamurdan poğaçalar, akşamları balık ve patatese tabii kalınca kabızlık kaçınılmaz oluyor. 5 günlük sıkıntılı ve "ha bugün ha yarın" beklentili bir süreçten sonra artık dayanamadım ve soluğu hastanede aldım. Hamile olduğumu söylediğim anda beni hemen bir Kadın Doğum Uzmanı'na teslim ettiler. O da hemen bebeğe bir ultrason yapıp kabızlık sorunundan etkilenip etkilenmediğine baktı (anladığım kadarıyla bazen annenin sıkıntısından etkilenip bebekler de gereksiz bir strese giriyorlarmış) ve bana bitkisel bir şurup ile ek lif içeren yine bitkisel bir beslenme desteği yazdı. Bu ikisini ağızdan kullanmaya başlayınca 24 saat içinde rahatladım. Kızım da kendine bol yer açılınca daha bir hareketlenmeye, hatta karnımın dışarıdan bakıldığında bile görülen! sağa sola hoplamasına neden olan jimnastik hareketlerine tam gaz devam etmeye başladı. Bunun dışında, seyahat boyunca hamileliğimi hiç hissetmedim desem yeridir. Günde 3-4 saat yürüdüm, bol bol fotoğraf çektim, arabada bağırarak şarkılar söyledim! Portekiz'in o harika şaraplarının tadına bakamadım ama 15 gün boyunca her gece taze balıkla Omega 3 depolarını tepeleme doldurdum. Bu da bana 1 haftada iki kat büyüyen ve artık "Serpme Van kahvaltısını fazla kaçırmış kız" görüntüsünden sıyrılıp bildiğin hamile tipine dönen bir göbek verdi (foto çooook yakında!).

Portekiz ve İspanya bahar aylarında çok güzel, hamileyken de seyahati çok rahat olan ülkeler. Ortaçağda yaşayan bir prenses gibi hissetmenizi sağlayan kale-içi kentlerin taş konaklarında, gece uyurken gaipten gelen sesler duyup ürpereceğiniz manastırlarda, ufak köylerin şarapçılıkla geçinen bağ evlerinde konaklayabilir, okyanusun nemli kokusunu ve rüzgarını içinize çekebilir, insanı etkileyen ve düşündüren Fado müziğini dinleyebilir, neşeli akdeniz insanının güler yüzlü ve yardımsever haliyle keyiflenebilir, patlayana dek Nata pastası ve balık yiyebilir, yollarda elektrik direklerinde ve bacalarda göç ve yuvalama mevsiminde olan binlerce leyleği görüp "aha, bebek yapım atölyesi! bizim kız bu yuvaların hangisinde acaba" diyerek gülebilir, çok romantik ve eğlenceli bir tatil geçirebilirsiniz. Mutlaka tavsiye ederim.

Ben özellikle Nazare'de 30mt'yi bulan okyanus dalgalarının hemen üstündeki falezlerde kendimden geçtim ve okyanusa nazır göbeğimi kucaklayıp, kızıma "dünya çok muhteşem bir gezegen, sen de geldiğinde eminim çok seveceksin!" dedim :)

7 Mart 2013 Perşembe

Hamilelere kitap tavsiyeleri

Hani demiştim ya, bebeğe bir toplu iğne bile almadık henüz ama ben habire habire kendi beynime yatırım yapıyorum ve elime ne geçerse okuyorum diye.. Birkaç arkadaş öneri isteyince hemen genel bir post yazayım, okuduğum / okumakta olduğum / siparişini verdiğim kitapları diğer anne adaylarıyla da paylaşayım dedim. Beyaz Atlı Prens'le ortak okuduğumuz için çoğu İngilizce ama Türkçe çevirileri de var. Ben psikoloji eğitimim süresince, bilişsel ve psikososyal gelişim ve psikolojik sorunları hakkında bir çok ders gördüğüm için, bu konularda daha fazla kitap okumadım (ilginizi çekerse piyasadaki gelişim psikolojisi kitaplarından bu konudaki teoriler ve uygulamalar hakkında genel bilgi edinebilirsiniz) ama bebek bakımı konusundaki bilgim sıfır olduğu için, daha ziyade bu konuya odaklı kitapları okumaya yöneldim. O nedenle bu postta da bu tür kitapları önereceğim. Umarım işinize yarar. Okuyalım güzelleşelim!

Keyifle okuduğum, öğretmekten çok rahatlatan kitaplar:

1. How not to be a perfect mother. Libby Purves.
2. Belly laughs: The naked truth about pregnancy. Jenny McCarthy.
3. The girlfriends' guide to pregnancy. Vicki Lovine.
4. Doğmamış çocuğun gizli yaşamı. Thomas Verny.

Hamilelik ve doğum ile ilgili kitaplar:

1. 9 ay 10 gün Hamilelik Rehberi. Kağan Kocatepe.
2. Ina May's Guide to Childbirth.
3. Hamilelik, doğum ve bebek bakım kitabı. Ayşe Öner.
4. Laugh and learn about childbirth. (DVD). Sheri Bayles.

Bebek bakımı ve sağlığı hakkındaki kitaplar:

1. Caring for your baby and young child, birth to age 5. American Academy of Pediatrics.
2. www.essentialparent.com sayfasından edinebileceğiniz 4 DVD'lik bakım seti.
3. What to expect the first year. Sandee Hathaway, Arlene Eisenberg, Heidi Murkoff.
4. Yaşamın ilk iki yılında çocuk sağlığı ve bakımı. Gülbin Gökçay.
5. The baby book. Martha Sears, William Sears.
6. Baby 411: Clear answers and smart advice for your baby's first year. Ari Brown, Denise Fields.
7. Bilinçli bebek. Aletha Solter.
8. Çocuk beden dili. Samy Molcho.
9. Screamfree parenting: the revolotionary approach to raising your kids by keeping your cool. Hal Edward Runkel.

Bebek doğmadan okunması gereksiz ama doğunca pek gerekli kitaplar:

1. The happiest baby on the block. Harvey Karp. (Uyku sorunları üzerine DVDsi de yararlıymış).
2. Games to play with babies.  Jackie Silberg.
3. Babyplay (Gymboree). Wendy Massi, Roni Lohen Leiderman.

Babalara özel kitaplar:

1. The new dad's survival guide: Man to man advice for first time fathers. Scott Mactavish.

6 Mart 2013 Çarşamba

Altıncı doktor kontrolü

Altıncı ay ve altıncı doktor kontrolü geride kaldı, çok şükür özetle herşey yolunda. Yalnız bu sabahki kontrolde fark ettim, sanki Dr. Kuş ile aramızda gün geçtikçe bir kayınbaba Hulusi Kentmen ile Ayşecik'in müstakbel anası taze gelin Hülya Koçyiğit ilişkisi oluşuyor. Hamilelerin doktorlarına güvenmeleri, doktorlarının da hamilelerini sevmeleri çok önemli hakikaten ama bizimki böyle simbiyotik bir bağ halini almaya başladı. Doğuma Dr. Kuş'cağızım ile girme şansım, yaşadığım ülkedeki sağlık sistemi nedeniyle imkansız, çünkü o gece kim hastanede görevliyse doğumu da o yaptıracak. Bu acı gerçeğe kendimi hazırlamaya çalışırken bir de üstüne bugün bizim Dr. Kuş'un bebek doğurtmadığı zamanlarda Portekiz'deki dev dalgaların üstünde sörf yapmak gibi bir hobi sahibi olduğunu ve büyük ihtimal ben fosur fosur doğururken, onun söft tahtasında fışır fışır keyf eyliyor olacağını öğrenmiş bulunuyorum. Oldu mu şimdi ama Hulusi baba!?

Dr. Kuş sörf yapıyormuş evet, pek COOL. Tabii nacizane Türkçe'mizde "imam fosurursa, cemiyet pooh yapar" diye bir deyim vardır; doktor sörf yaparsa, gebesinin de haftanın 3 günü 25dk koşuyor olması, 2 günü 1 saat yoga yapması ve 1 günü de yüzmesi normal kaçıyor. Spora, kocayla yaramazlık yapmaya, işe güce sosyalleşmeye hiç ara vermeden sürdürdüğüm aktif gebeliğime devam etmemi önerdi Dr. Kuş. Doğrusu ben de kendimi "köşe kırlenti" misali yatıp uyuyan, "aşeriyorum" saçmalığı altında eline ne geçse yiyen, devamlı bişeylerden şikayet eden klasik hamilelerle karşılaştırınca; bu aktif hamilelik olayının gerçekten insana fiziksel ve ruhsal açıdan yaradığını görüyorum.

Her hamilelik farklı olduğu için, kişisel değerleri diğer hamilelerle karşılaştırmak doğru değil ama ben bizim miniği pek bir merak ettiğim için enini boyunu sordum yine. 30cm ve 700gr. olmuş kızımız ve 25. haftaya göre normal gelişim değerlerindeymiş, MAŞALLAH. Ben de 50,5 kilo olmuşum yani hamile kaldığımdan beri 2,5 kilo almışım. Kan değerlerim, tansiyonum da normal gidiyor. Türkiye'de adet olduğu üzere vitamin takviyesi hala önermiyor Dr. Kuş, çünkü fazla vitamin yüklemesinin yarardan çok zarar getirdiğini söylüyor. Sabah içtiğime ek olarak, artık yatmadan 1-2 saat önce de 1 bardak süt, kefir ya da yoğurt tüketmemi önerdi sadece ama bebek için değil, kendi kalsiyum değerlerimi koruyabilmem için. Bir de folik asit B12 kombinasyonuna devam.

6. doktor kontrolünün en heyecanlı bölümü hiç kuşkusuz "şeker yükleme testi" olarak da bilinen Glukoz Tolerans testi. Bu test için sabah aç karnına gidip damardan bir kez kan veriyorsunuz. Sonra eczanelerde hazır satılan ve burda ismi ACCU Chek Dextro O G T şuruptan alıyorsunuz (5.5 euro burada) ve 5dk.'da yavaş yavaş içiyorsunuz. Bu şurup berbat birşey, bizim bol şekerli lohusa şerbetleri gibi bir tadı var. İnsan "bunu vereceklerine bir tabak baklava verseler ya" diye düşünmeden edemiyor doğrusu. 1 saat sonra damardan ikinci kan testi, 2 saat sonra da 3. kan testi yapılıyor. Sonra delik deşik kollarınıza birer bant yapıştırıyor ve sizi eve ya da benim yaptığım gibi kızlarla kocaman mükellef bir kahvaltı keyfine yolluyorlar. Sonuçlar ertesi gün çıkıyor yani yarın sabah öğreneceğim, umarım normal çıkar ve gebelik diyabeti gibi tatsız durumlarla baş etmek zorunda kalmam.

Bu ayın doktor kontrolünü de böylece geride bıraktık, çok şükür. İnşallah gebeliğimin geri kalanı da böyle olumlu, sağlıklı, huzurlu ve neşeli geçer ve ben de size böyle keyifli (ve az biraz da çatlak) post'lar yazmaya devam ederim. Kalalım sağlıkla!

4 Mart 2013 Pazartesi

Alçıdan karın kalıbı çıkartmak

Birbirinden tuhaf hamilelik hikayeleriyle karşınızdayım malum, bu haftanın ilginçliği "hamileyken karnının alçı kalıbını aldıran kadınlar". Türkiye'de bu "sanat dalı" ne kadar gelişti bilemiyorum ama yaşadığım şu tuhaf Batı Avrupa ülkesinde karnın alçı kalıbını aldırmak, her geçen gün değişen hamilelik modasının olmazsa olmazlarından biri halini alıyor. Karnının kalıbını aldırmayana, bunu salonunun baş köşesine asmayana; bu diyarlarda bir nevi deli, bir nevi rüküş, bir nevi olayı yakalayamamış, zeitgeist'i kavrayamamış, gariban, çağdışı bir mahlukat muamelesi yapılmakta. 32 ila 40. haftalar arası karnın alçı kalıbını aldırmak, bir nevi doktor kontrolü kadar önem arz edilen, o derece ajandalarımızda yer etmiş bir sosyal gereklilik. Yapmayanın çocuğu kolik oluyomuş!!! Amanın.

2000'li yılların cıbıldak soyunup, kameraların karşısına geçip, sağ elle göbeği alttan avuçlayan, sol elle ise meme başlarını genel ahlak ve halk sağlığına uygun şekilde kapayan o bilindik 2 boyutlu "hamilelik fotoğrafları", artık yerlerini göbeğin alçılanmış 3 boyutlu sanatsal gösterimine bıraktı. İnanmazsanız wikipedia'ya sorun, size anlatsın. Sadece beyaz alçıdan kalıp alınmakla kalınmıyor, bu kalıp isteğe bağlı olarak çeşitli renk ve desenlerde hatta kıymetli taşlarla süsleniyor. İnanmazsanız google'a sorun, size göstersin. Sonra kalıbınızı alıyor, evinize geliyor, salonunuzun baş köşesine asıyor, elalemin içini hoplatıyorsunuz. Bir nevi Venedik maskelerinin göbeğe takılanı..

Malum Venedik maskeleri aslında biraz zaruretten takılıyormuş. 13. yy'dan itibaren kutlanmaya başlanan Venedik Festivali'nde orta çağlarda yaşanan veba salgınının yüzde bıraktığı izleri saklamak için, yüzlere çeşitli renk ve desenlerde maskeler takılması gelenek olmuş. Veba kadar beter bir başka neden de sosyal sınıf ayrımcılığıymış.. Alt sınıftaki Venedikliler, normalde yüzlerine dahi bakmayacak üst sınıfın soylularıyla tanışmak ve sohbet edebilmek için, festival sırasında süslü maskeler takarlarmış. Üst sınıfın hop-yürekli şıpsevdi hanımları da kaslı ve fakat fakir gençlerle tanışmanın yolunu yine bu maskeleri takmakta bulmuş. Aynı durum göbek maskeleri için de geçerli mi acaba? diye düşünmeden edemiyor insan. Hani 2 boyutlu fotoğrafçılığın fotoşoplayamadığı çatlaklar ve pörtlekler gerçeğini alçı güzel kapatır çünkü.. Ya da göbeğini gere gere cümle aleme gösteremeyen utangaç kadınlar, eve gelen misafirlere ve hatta dış kapının mandallarına da "işte göbek, işte bebek" diye övünebilmek için mi bu kalıpları sonsuza dek saklama ihtiyacı duyarlar ki?

Ben çağdışı bir hamile olma riskini bile göze alarak bu akıma kapılamayacağım, üzgünüm. Koca göbeğimi niye sergileyeyim ki duvarda? İnşallah içinden çıkan bebeği sergilemek kısmet olur..

2 Mart 2013 Cumartesi

Deli anne, deli baba, zırdeli bebek

Ya biz nasıl anne baba olacağız, normal bir çocuk yetiştireceğiz bilemiyorum. Beyaz Atlı Prens'le ben arasıra deliliğin sınırlarını zorluyoruz gibime geliyor. Çocuğun ihtiyacı olan sakin, huzurlu, güvenli ortamı bu kafayla nasıl sağlayacağız? "Evladım taşa basma, terlik giy, ayaklarını üşütürsün" cümlesini kurabilecek olgunluğa, "Ben sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum" diyebilecek bilgeliğe, "O bezelyeler bitecek" türü inatçı sabıra ulaşıp bir "ebeveynlik nasıl olur gösteririm ben elaleme" GURU'su olabilecek miyiz? Bu günlerde buna takıldım.

25 haftalık hamile olarak (biraz geç kaldım evet ama), hala ara ara "ya ben ANNE olacak olgunluğa sahip miyim ki?" diye düşünüyorum.. Böyle bir panik dalgası bedenimi titretip geçiriyor. Sonra kızımdan bir usturuplu tekmeyle kendime geliyor ve "amaaaağn olurum olurum, zaten daha çooook var" diyorum (çok da yok aslında!?! şşşt)

25. haftada artık "olgun ve dolgun" bir hamile olmam beklenirken, benim aklım hala bir karış tepemde. Beyaz Atlı Prens ile kurduğumuz hayaller; bebekle oynayacağımız oyunlar, kızımızla dünyayı gezmeye devam etmek, üçümüzün birlikte yapacağı tüm o eğlenceli aktiviteler üzerine! Bebek nasıl beslenir, nasıl yıkanır, nasıl büyütülür zaten kayıt olduğumuz doğuma hazırlık kursunda öğreniriz bir ay sonra diye iyice yaydık. Daha çok erken, önce bir seyahate gidip gelelim, sonra şu kursa katılalım, sonra gider ihtiyaçlarını alır odasını hazırlarız havasındayız. Kızımın odasında şu an kocamın 15milyon parçalık LEGOları duruyor ve hatta kendisi biraz erken doğmaya kalkarsa sadece mobilyasız değil çıplak da kalacak! (Hoş, o zaman da zaten küvezde olacağı için giysiye ihtiyacı olmayacak aslında ama neyse.. Allah korusun ay, zamanında gelsin aman aman). Yani hamile gibi davranmıyorum sanki, arada biri bana bu tip "hayatın gerçeklerini" hatırlatınca da bir "amanın hakikaten doğru söylüyorsunuz, amanın çok mu geç kaldık" ruh haline giriveriyorum. Ortası yok!

Blogları, kitapları okumaya başlayınca bu "amanın amanın amanın" duygusu perçinleniyor. Elimi göbüşüme koyup sakin sakin kıpırtıları dinleyerek hayal kurarken ise azalıyor. Ama sonsuza dek "kızııııım, nasılsın, sütü sevdin mi, senin için içtim bak, şimdi bir de armut yolluyorum, keyfini çıkart" türü içsel konuşmalarla idare edemeyeceğimi de biliyorum. Gün gelecek o göbüşten kıpırdak-fırıldak bir hanım çıkacak; belki kolik olacak, belki ateşi çıkacak, belki göz göre göre yanlış yola hamle edecek. O noktada işte diğer annelerin tecrübelerinden ve bilim insanlarının öğretilerinden edinmiş olacağım bilgiler bana destek olacak. O nedenle ne elime geçerse okuyorum, okuyorum, okuyorum.. Bebeğe yönelik tek yatırımı, şimdilik kendi beynime yapıyorum.

Yine de kitaplara göre büyütmek mümkün değil çocukları, hatta zararlı, bunu biliyorum. Çocuk ve ergen terapisti olarak çalışmaya başladığım ilk hafta, 6 senelik psikoloji eğitimimin "hayatın gerçekleri" karşısında nasıl yerle bir olduğunu görüp çok şaşırmıştım. Nerede o kitaplardaki ödül-öğrenme kuramlarına uygun davranan çocuklar, nerede o kitaplardaki tutarlı sabırlı anneler; nerede benim önümde zıp zıp zıplayan çocukları, dır dır dert yanan anneler.. Kural, teori altyapı olarak dursun ama iyi bir terapist her zaman içinden geleni dinler, her çocuğa göre kendini ve bilimi "esnetmeyi" bilir. Anne olmak da böyle olsa gerek. Bileceksin ama duruma göre uygulayacaksın. Kitapların katılığında değil de yaşamın gerçekliğinde, esnekliğinde sanırım "süper anne" olmanın sırrı.. Bakalım, göreceğiz..

Bence süper anne olmanın en garantili yolu, süper anne olmaya çalışmamak! Evet, ben şu yaşımda hala yatakta yatarken, ayaklarımı ille örtünün altına gizlerim çünkü yatağın altından "bişeyler"in çıkıp da ayaklarımı ham yapabilecekleri endişesini duyuyorum. Böyleyim yahu, ne yapayım? Kızımla beraber saklarız ayaklarımızı yorganın altına belki.. Ya da uyumadan önce beraber bakarız yatağın altına.. Kitaplar "çocuğa korkularınızı geçirmemek için dünyanın en cesur annesi numara yapın!" dese bile, bence en korkak anne bile yalancı cesur anneden iyidir! Kendi gibidir çünkü; kendiyle barışıktır, kendiyle dalga geçebilir, eksiklerinden gocunmaz, kabullenir.

Sanırım ben biraz deli bir anne olacağım, çok hata yapacağım. Beyaz Atlı Prens de sırtımı sıvazlayacak ve arkamı toplayacak, bazen o da benimle birlikte çuvallayacak. Bizim kız bu iki deli arasında nasıl biri olacak acaba? Yani biri ona "yere basma! belini üşütme! o bezelyeler bitecek!" demeden de; yaratıcı, mizah duygusu güçlü, rahat, neşeli, mutlu bir insan olabilecek mi? Olur di mi, olur olur..