26 Nisan 2013 Cuma

Sekizinci doktor kontrolü

32. haftayı ve 8. doktor kontrolümü geride bıraktık. Bu son 3 haftada ne yediysem kızım için yemişim anlaşılan, çünkü kendisi tam 1580gr olmuş. Dr.Kuş'un her daim enteresan ofisinde bu seferki atraksiyon bebeğin EKG'sinin çekilmesi oldu. Bunun için göbeğime uçlarında sensörler bulunan iki kayış bağlandı ve ölçümün yapıldığı 30dk boyunca yan yatarak istirahat etmem istendi. Nasıl anne karnında annenin kalp atışı bebeği sakinleştiriyorsa, beni de uzuuun bir çalışma gününün ardından doktor muayenehanesinde tavana bakarak boş boş yatmak ve bebeğin pıt pıt pıt kalp atışlarını dinlemek sakinleştirmiş olacak ki, 15dk boyunca horul horul uyumuşum! Hadi benim için bu durum gayet normal sayılır, daha önce de sayısız kere okulda fMRI deneyleri yaparken o koca aletin içinde uyuyakalmışlığım, yoganın son 10dk'sındaki meditasyon sırasında "tam aydınlanacakken" horul horul uyuyakalmışlığım var. Bazen kendimi ekran koruyucu modu çalışan bir bilgisayar gibi hissediyorum, birden küt diye enerji tasarrufu moduna geçiyorum sanki.. Ama işin komik tarafı, ben uyurken bebek de uyumuş ve dümdüz, hiç tekme ya da kıpırtı içermeyen 15dk'lık bir monitör çıktısı alınmış. Tabii hemşire bizim bu anneli kızlı bir Hint ineği (ve buzağısı) kadar sakin durumumuzdan hiç hoşlanmadı ve önce beni dürtüp uyandırdı, sonra da karnımı resmen löbür lömbür salladı ki titreyip anne kız kendimize gelelim ve daha fazla uyuklamayalım.. Bu karın lömbürdetme hadisesi sonrasında kızım uyandı ve olayı gümbür gümbür protesto etti tabii. Ölçüm kağıdındaki çizgiler, Japonya'da depremlerin şiddetini ölçen sismik cihazların yanında hiç kalırdı!

EKG sonucu normal, gelişim de - maşallah - yerinde ve zamanında olması gerektiği ölçülerde. Üstelik tepetaklak dönmüş ve doğum pozisyonunu almış bile bizim zilli! Hoş ben hala kendisinden geri dönüşler, taklalar ve parendeler bekliyorum son dakikaya kadar ama umarım finalde annesi gibi ters doğmaya kalkmaz.. EKG ve ultrason sonrasında tipik kan, idrar, tansiyon ve kilo ölçümleri ile servikste açılma olup olmadığına bakıldı ve Dr.Kuş'un nihayi kararına göre önümüzdeki günlerde doğurma riskimin %1 civarında olduğu saptandı. E bu durumda ben de son kez uçağa binebilme hakkımı kullanarak bir Türkiye'ye gidip gelmeye karar verdim. Bu sefer sadece 5 gün kalabileceğim çünkü Haziran ortasındaki "büyük final" öncesi okulda ve iş yerimde katır yüküyle iş beni bekliyor.. Buna da şükür tabii, tatil az olunca kıymeti daha iyi biliniyor. Ben de bakalım bu 5 güne ne kucaklaşmalar, ne atraksiyonlar, ne maceralar (ve maksimum kaç simit - beyaz peynir - domates keyfi) sığdırabileceğim, göreceğiz. Dönüşte görüşmek üzere!

20 Nisan 2013 Cumartesi

Gebelik tabuları

Tabu yıkan anne adayı olarak, hamileliğimin son 8 haftasına girdiğim şu günlerde fırsat bu fırsat, bir daha elime geçmeyebilir diyerek birkaç tabuyu yıkasım var sevgili bloggercıklarım. Bunlar; hamilelikte sık duyduğumuz ve genellikle içten içe doğruluğunu sorguladığımız, konunun uzmanlarına danıştığımızda şaşırıp kaldığımız durumlar. Örneğin; gebelikte cinsellik, egzersiz, aşerme ve psikolojik gelgitler.

Hadi cinsellikle başlayalım! Araştırmalar gösteriyor ki, hamileliğin özellikle son üç ayında çiftler cinsellikten kaçınıyormuş. Baba adaylarının %60'ında cinsel isteksizlik hatta işlev bozuklukları görülüyor ve bunun nedeninin eşe ve bebeğe zarar verme korkusu olduğu belirtiliyor. Anne adayları ise, büyüyen vücutları nedeniyle özgüven problemleri yaşayabiliyor, kendilerini çekici hissetmedikleri için cinsellikten kaçınıyor ya da cinsellik sırasında bebeğin etkileneceğini ve erken doğumun tetiklenebileceğini düşünüyorlarmış. Oysa gerçekte durum bunun tam tersi. Hamilelikte cinsellik konusunda, daha önce de (teee Şubat ayında) yazmıştım. Hamilelikte doktor tarafından aksi önerilmedikçe cinsel yaşama devam edebiliyoruz. Tabii göbek büyüdükçe cinsel pozisyonlar biraz değişime uğruyor, kama sutra'dan falan destek almanız gerekebiliyor. Ama cinsel yaşamı sürdürmenin fiziksel ve psikolojik sağlık açısından birçok yararı var ve doğuma hazırlık egzersizlerinin bir bölümü olarak da icra edilebilir deniyor. Kısacası, güüüüüüm! cinsellik tabusunu devirdiğimize göre; Beyaz Atlı Prens kaçar, ben kovalar, kendisini yakaladığım yerde öper koklar vaziyetlere aynen devam!

Sıradaki tabumuz; aile büyüklerinin sık sık dile getirdikleri "aman yukarıya uzanma, aman eğilme, aman yavaş yürü kızım, sen gebesin otur bakiim" şeklinde özetlenebilecek olan egzersiz tabusu. Spor yapmayı sevdiğim ve hamile kaldığım andan beri düzenli olarak haftanın her günü bir saatimi çeşitli spor aktivitelerine ayırdığım için bu tabuyu özellikle uçan tekme ile devirmek istiyorum! İkinci trimester'da da yazmıştım zaten, egzersizin gebelik döneminde say say bitmeyecek kadar çok faydası var! Fiziksel olarak aktif olmak beraberinde psikolojik olarak rahat olmayı getiriyor çünkü hareket ederken beynimizde endorfin ve serotonin gibi "mutluluk hormonları" salgılanıyor ve bu hormonlar bizi gün içinde yaşayacağımız strese karşı bağışık hale getiriyor. Egzersiz yapan hamilelerin salgın hastalıklara yakalanma oranlarının düşük olduğu, vücutlarında ödemin az olduğu, uyku ve dışkılama problemlerini daha az yaşadıkları ve kilo kontrollerini daha kolay başardıkları bulunmuş. Üstüne bir de bonus; bebekler de gerek bağışıklık sistemi, gerek psikolojik açıdan daha güçlü olmuşlar! O zaman gümmmmm! bu tabuyu da deviriyor ve tabii doktorumuza danışarak yürüyüşümüze, yogamıza, yüzmemize ve bol bol uzanma, eğilme, gerinme hareketlerimize aynen devam ediyoruz!

Sıradaki tabumuz aşerme ya da hamilelikte illa ki artması beklenen iştah ve beraberinde yaşanan kilo problemleri. Klinik psikolog anne adayı olarak, ben hamileliğimin başından beri kendimi çok inceliyorum ve kendi üzerimde bir sürü deneyler yapıyorum. Bu deneylerin ilki "aşerme durumu gerçekten olan, kaçınılmaz ve kontrolsüz olarak yaşanan bir hadise midir?" hipotezinin incelenmesi oldu. Yediği kalorinin hesabını yapan biri değilim ama açıkçası yediğime dikkat eden, bakımlı olmaya özen gösteren biriyim. Hamileliğin ilk üç ayında yaşadığım bulantı ve iştahsızlık beni korkutmadı, çünkü insanın vücudundan gelen sinyalleri dinlemesi gerektiğini düşünüyorum. Vücudumuzu dinlemeyi öğrenirsek; aslında ne ek vitamin almamız gerekiyor, ne de aşerme denen ve benim asla varlığına inanmadığım, tamamen psikolojik olduğunu iddia ettiğim hadiseyi yaşıyoruz. Bu konuda uzmanlar da aynen böyle düşünüyorlar, artık hamilelikte alınan vitaminlerin çoğunun gereksiz olduğu ve hatta kanser gibi hastalıkları tetikledikleri biliniyor! Dengeli beslenen, vücudunu dinleyen ve ihtiyaçlarını zamanında fark edebilen anne adaylarının, ek gıda ve vitamin almadan da psikolojik ve fiziksel olarak rahat bir hamilelik geçirdikleri kabul edilen bir gerçek. Beslenme konusunda da daha önce yazdığım için, sadece aşerme hadisesine değineceğim. Bende klasik anlamda aşerme olmadı; yani ne bulsam ağzıma tıktığım, gece uyanıp buzdolabından birşeyler tırtıkladığım ya da kontrol edemediğim tuhaf yiyecekleri yeme krizleri yaşamadım. Fakat vücudum beni hamileliğin başından itibaren çok güzel yönlendirdi ve ben o ne derse yerine getirdim. Örneğin iki gün süt içmediysem hemen ayak tabanıma bir kramp soktu ki "amanın kalsiyum eksikliği yaşıyorum" diyebileyim. Ya da haftada üç balık yemeyi ihmal ettiysem, o hafta bir yorgunluk, bir dalgınlık yaşadım ki "fosfor ve omega 3 rezervlerim azaldı heralde" diyebileyim. Arada canım çilek istedi, hemen "C vitamini!!!" diyerek temin ettim, üzüm istedi "demir deposu" dedim. Şekerleme istediğinde de hiç geciktirmeden sütlaç yaptım, süte birkaç kurabiye bandım. Yani ne istediyse önce anlamını düşündüm, böylece beynim o gıda ile kimyasal ihtiyaç arasında bağ kurdu ve bunu bana öğretti. Aşerme buysa, evet sonuna dek yaşadım. Kısacası, gümmm! aşerme insanın beyninde diyorum ve vücudumuzdan gelen sinyalleri dinlemeyi öğrenirsek, oburlaşmadan, gereksiz kalori almadan, oramıza buramıza yağ depolamadan, hamileliğimizi çok daha sağlıklı geçirebileceğimizi öne sürüyorum.

Son olarak, psikolojik gelgitler.. Neymiş efendim, hamile kadın sinirli olurmuş, alıngan olurmuş, durduk yere ağlarmış, önüne geleni paylarmış. Pey pey pey! Gümmmm! uçan tekme geldi! Hamilelikte yaşanan duygusal değişimlerin nedeni çoğu kez hormonal değil psikolojik sevgili bloggercıklarım. Bunu size ailenizin psikoloğu olarak söylüyorum! Çünkü hamilelikte salgılanan hormonlar kadını "delirtecek" türden değil, "sakinleştirecek" türden hormonlar.. Oksitosin hormonu mesela, bağlanmayı pekiştiren hormondur ve anne ile bebek arasındaki o ilk ilişkiyi kurmaya yarar. Hamilelik süresince anne adayının çevresinde olan bitene sevgiyle, bağışlayıcı, kabul edici, yumuşak başlı bir şekilde yaklaşmasını sağlar. Serotonin ve oksitosin mutluluk hormonu diye bilinir ve özellikle stresli yaşam dönemlerinde salgılanır ki insanlar gereksiz ayrıntılara takılmasın, olaylara daha kolay hakim olabilsin, kuzu gibi sakin ve hatta vurdumduymaz olabilsin.. Kısacası, hamilelikte salgılanan hormonların işlevi anne adayını mümkün olduğunca mutlu, huzurlu, fazla ayrıntıya takılmayan, böyle anaç-sütlaç bir ruh haline büründürmektir. Eğer anne adayı sinirliyse, alıngansa, koca başta olmak üzere herkesi paylıyorsa bu hormonlardan değil, içinde bulunduğu çevrede onu huzursuz eden birşeylerin varlığındandır. Anne adayı bebeğe nasıl bakacağını düşünüp endişeleniyor olabilir, çevredeki çok bilmiş akraba ve komşuların bitmek bilmeyen annelik derslerinden bunalmış olabilir, kendini çekici hissetmiyor ve kocası tarafından ihmal ediliyor olabilir, ağır çalışıyor, ağır yiyor, az uyuyor olabilir. Yani normal şartlarda hamile kadının hormonları psikolojisini bozan değil, düzelten bir işlev görür. Eğer stresli ve sıkıntılı bir hamilelik geçiriyorsanız, bunun nedenleri çevresel sıkıntılar ya da kişisel kaygı ve korkulardır ki bunların da önüne bir psikolog yardımı ile kolayca geçilebilir.

Tabuları devirdik, yaşasın! Ama son olarak birşey söylemek istiyorum; ben şımartılmaktan ve pohpohlanmaktan hiç hoşlanmadığım ve kendi kendime yeten bilmiş bir tip olduğum için, bunlar benim kişisel hamilelik önerilerim. Ama tüm bu yazdıklarıma rağmen siz eğer hala kendinizi nazlatmak, önüne ne gelirse, ne ikram edilirse yiyen yuvarlak hatlı bir hamile olmak, mümkünse baş köşede kırlent yastık misali oturup hizmet edilmek ve bir prenses gibi herkese emirler verip hizaya çekmek istiyorsanız, hamilelik döneminde pohpohlanmak ve çevreden sonsuz bir şımartılma ihtiyacı içindeyseniz, yapın bunu! Çünkü bu fırsat bebek doğduktan sonra zor elinize geçer. Hiçbirşey yapmadan da tüm dikkat ve ilgiyi üzerinde toplayabilen minik bir paşa ya da prenses hayatınıza girdiğinde kimse sizi ne nazlaaaaar, ne de pohpohlar :) Tahtınız ele geçmeden son kez keyfini çıkartın bacılar..

10 Nisan 2013 Çarşamba

Hamilelikte doğu ile batı farkı

2013 leyleklerin fazla mesai yaptığı bir sene oluyor sanırım, ne çok hamileyiz! Türkiye'den yakın bir arkadaşımla neredeyse aynı dönemlerde doğum yapacağımız için sık sık mailleşiyor; göbeklerimizin, doktorlarımızın, bizi delirten ve neşelendiren durumların karşılaştırmasını yapıyoruz. Çok keyif alıyorum bu maillerden. Yaklaşık 7 aylık yazışmalarımızın yanı sıra, takip ettiğim bir çok hamilelik bloğunu okudukça da, doğu ve batı kültürlerinde hamileliğin ne kadar farklı yaşandığını fark ettim ve bu gözlemimi sizlerle paylaşmaya ve fikirlerinizi almaya karar verdim.

Ben Türkiye'ye gidip geldikçe ya da Türkiye'de hamile olan arkadaşlarımı dinledikçe, burda, yani Batı Avrupa'da, hamileliğin Türkiye'deki kadar "özel bir durum" olarak düşünülmediğini fark ettim. Bizim kültürümüzün de içinde bulunduğu doğu kültürlerinde kadının en önemli toplumsal rollerinden biri hatta en önemlisi belkide, anneliktir. Annelik çok kutsal kabul edilir, cennet bile annelerin ayakları altındadır! Dolayısıyla bir kadının anne olması, onu toplumsal açıdan bir üst konuma taşıyan, ona bir vasıf katan, bir rol ve yaşam amacı veren bir durum kabul edilir. Kısır kadınlar (sorun kadında olmasa bile) toplumdan itilir, bir çiftin isteyerek çocuk yapmama kararı ise çoğu zaman fiziksel ya da psikolojik bir kusura bağlanır, arkalarından konuşulur. Bir çift daha evlenirken dahi, kendilerine bu temel görevleri hatırlatılır, aile ve dostlar beklentilerini sıkılmadan utanmadan dile getirebilirler. Toplulukçu bir yapıda, evli çiftin bireysel kararı değil, toplumsal beklentileri karşılaması esastır ve bu beklentileri karşılayamayan ya da karşılamak istemeyen bireyler çok ciddi psikolojik ve sosyal sıkıntılar yaşarlar. Benim çocuk sahibi olmak istemeyen bir çok arkadaşım, bunu en yakın çevrelerine bile kabul ettirmekte ciddi sorunlar yaşadılar ve bu süreçte çok bunaldılar. Çocuk sahibi olmak isteyip de çeşitli sorunlar nedeniyle olamayan arkadaşlarım ise zorlu tıbbi süreçlerden geçerken, psikolojik açıdan enkaza döndüler. Oysa benim burda da birçok arkadaşımın çocuğu olmuyor ya da çocuk yapmama hakkını kullanan arkadaşlarım var ve hiçbiri Türkiye'deki kadar ciddi sosyal ve psikolojik baskı görmüyorlar! Batı Avrupa'da, bir kadının çocuksuz olsa da bir kimliği var, toplumda çocuksuz bir kadın olarak da saygı görüyor. "Anne" olmadan da, başka birçok vasfı var çünkü o kadının ve bu vasıflarının bilincinde olarak, en başta kendi kendine saygı duyarak, toplumda dimdik duruyor. Kimliğini "bir çocuğun annesi" olarak belirlemiyor. Kadın çocuk yapmayı tercih ettiyse, ilerde o çocuktan kendine bir sosyal konum sağlamayı, yaşlılık güvencesi olarak görmeyi düşünmeden yapıyor. Dolayısıyla, çocuğunu da kendine bağlı ve bağımlı bir canlı olarak yetiştirmek yerine, kendi ayakları üzerinde duracak ve kendi tercihlerine göre yaşamını sürdürecek bir "birey" olarak görüyor ve yetiştiriyor. Tabii bu durumun bir başka yüzü daha var. "Anne" olmak yüceltilen bir vasıf olmayınca, hamile kadının da toplumda "şımartılması" Doğu'daki kadar yaygın değil. Mesela toplu taşıma araçlarında hamileler özellikle talep etmediği sürece yer veren pek görmedim. Hamile insanlara iş yerinde, sosyal ortamlarda falan da pozitif ayrımcılık yapılmıyor. Bizdeki gibi "aman sen hamilesin, geç otur, biz yapalım işleri" yaklaşımı yok.

Öte yandan; Doğu'daki anne çocuk ilişkisine toplumun çeşitli katmanlarından birçok birey (anneanneler, parktaki teyzeler, komşular, diğer anneler vs.) rahatça müdahale ederken, Batı'da anne baba adayları genellikle kendi başlarına, kendi bildikleri gibi yetiştiriyorlar çocuklarını. Bu da özellikle hamilelik ve lohusalık döneminde çok hassas olan annelerin, öğreten adam ve kadınların sonsuz nasihatlerine maruz kalmadan, kendilerini herşeyi yanlış yapıyormuş gibi hissetmeden, rahatça bebekleriyle zaman geçirebilmelerine ve bebeklerini tanımalarına, anneliği daha olumlu görmelerine, daha hızlı öğrenmelerine yarıyor. Fakat, Batı'da da bir başka sıkıntı yaşanıyor. Eğer anne baba adayı yeterli bilgiye sahip değilse, çocuğa ve beraberinde gelecek sorumluluğa hazır değilse, kendini sosyal açıdan yapayalnız hissedebiliyor, psikolojik sorunlar yaşayabiliyor. Yani, evet komşu teyze dırdırı çekmiyorsunuz ama eğer sosyal desteğiniz hiç yoksa, bu sefer de tam tersi, yalnızlık yaşanabiliyor. Fakat Batı'da bunun önlenmesi için yapılandırılmış sosyal destek kurumları var. Anne baba adaylarına yönelik kurslar, doula ve yeni doğan hemşirelerinin tamamen bedava hizmetleri, psikolojik ve maddi destekler çok yaygın ve kolayca ulaşılabilir halde.

Özetle; doğu ve batı tipi hamileliğin kendine özgü olumlu ve olumsuz yanları şunlar:

Doğu'daki +'lar:
1. Birsürü akraba, eş dost, tanıdık tanımadık, bakkal hamdi efendi bile hamile olduğunuzu fark ettiği anda sizi pohpohlamaya, şımartmaya, elinden geldiği kadar yüceltmeye ve size bir üstün kimlik verip saygı duymaya pek hazır. Bir eliniz yağda, bir eliniz balda, yediğiniz önünüzde, yemediğiniz arkanızda! Canınız çilek isterse, o çilek bulunuyor arkadaşım!
2. Çocuk odaklı bir kültürde annelik ve çocuk bakımı hakkında kitap falan okumanıza gerek yok çünkü herkes zaten sizin öğretmeniniz, yol göstericiniz ve yardımcınız olmaya hazır.
3. Birsürü hediye siz istemeden geliyor, pek masraf yapmak zorunda kalmıyorsunuz.

Doğu'daki -'ler:
1. Herkes herşeyi sizden iyi bildiği için, devamlı nasihat dinlemekten, birşeyleri devamlı yanlış yaptığınızı düşünmekten, hamileliğin ve anneliğin keyfini çıkaramıyorsunuz. Endişeli ve ilerde de aşırı korumacı bir anne olarak çocuğun gelişimini olumsuz etkileme riskiniz var.
2. Bir kere "anne" kimliği üzerinize yapışınca, artık başka kulvarlardaki başarılarınızı takan pek olmuyor. Hatta o kulvarlarda fazla başarılıysanız çocuğu ihmal ettiğiniz bile düşünülebiliyor.
3. Bol sayıda çocuk yapıldığı için, memleketin sınırlı imkanları her çocuğun eşit yetişebilmesini mümkün kılmıyor. Sosyal sistemler yetersiz kalınca, toplumsal sınıflar arası uçurumlar çok büyüyor.

Batıdaki +'lar:
1. Çocuğu yapma ya da yapmama kararınızı siz veriyorsunuz, zamanını siz belirliyorsunuz. Dolayısıyla çocuğa hazır olma şansınız, sağladığınız imkanlarınız daha yüksek oluyor.
2. Çocuğunuzu kendi seçimlerinize göre yetiştiriyorsunuz, kimse karışmıyor. Kimse size onu yap, bunu yapma demiyor. Çocuğunuzla başbaşa, daha sakin, rahat ve kendinize güvenli bir annelik yaşıyorsunuz, bu da ileride çocuğunuzun sizi örnek almasına ve daha özgüvenli, rahat, bağımsız bir birey olmasına yarıyor.
3. Sosyal sistemler harika işliyor; hastaneler, okullar, parklar, bahçeler emrinize amade. Birçok kurs, sosyal ve psikolojik destek sistemine kolayca ve tamamen bedava ulaşma şansınız var.

Batı'daki -'ler:
1. Hamilelik öncesi sosyal çevreniz darsa, hamile arkadaşlarınız ya da ihtiyacınız olduğunda dertleşecek danışacak birileri yoksa, sosyal kurumlara nasıl ulaşacağınızı bilmiyor ya da çekiniyorsanız, bol bol okumaktan ve kurslara katılmaktan hoşlanmıyorsanız, kendinizi yalnız ve yetersiz hissedebiliyorsunuz. Herşeyi kendi başınıza yapıyormuş gibi düşünüp, bunu olumsuz birşey olarak görüyorsanız, yalnızlık ve yetersizlik sonucu depresyona meyilli olabiliyorsunuz.
2. Kimse sizi pohpohlamıyor, hamileyken ya da anneyken özel bir toplumsal konum ya da pozitif ayrımcılık yaşamıyorsunuz. Mesela kasap Hermann efendi size kıymanın en güzelini ayırmıyor :)
3. Etrafta çok çocuk yok, çiftler geç evlenip geç çocuk sahibi oldukları için hiç çocuklu arkadaşınız olmayabiliyor. İnsanlar dağlara tırmanır, spor yapar, kariyerlerinde yükselir ve keyif çatarken, siz elinizde bebekle kendinizi pek klasik ve sıkıcı bulabiliyorsunuz..

9 Nisan 2013 Salı

Gestasyonel diyabet: hamilelikte şeker

Şeker beter birşey, tüm kötülüklerin anası! Kanserin bile altından fazla şeker tüketimi çıkıyor bazı kaynaklara bakılırsa. Hamilelikte de başa bela. Üstelik Pek janjanlı bir adı var hamilelikte çıkan şekerin: Gestasyonel diyabet. Bu bela neyse ki bende çıkmadı ama her 40 hamilenin 1'inde ortaya çıkıyor, o nedenle yazmadan geçmek istemedim.

Hamileliğin 24 ila 28. haftaları arasında "Şeker Testi" diye de bilinen "Glukoz Yükleme Testi" yapılıyor. Bu oldukça basit, bebeğe ve anneye hiçbir zarar vermeyen, sadece kollarınızı uyuşturucu bağımlıları gibi delik deşik ve mosmor eden ve 3 saat kadar laboratuvar ortamında beklemenizi gerektiren bir test. Sabah aç karnına gidip bir kez kan veriyorsunuz, sonra size piyasada ACCU Chek Dextro OGT adıyla satılan bir şurup içiriyorlar. Bu bizdeki bol şekerli lohusa şerbetleri gibi berbat bir tadı olan şurubu içtikten 1 saat sonra ikinci kez, bundan bir saat sonra da üçüncü kez kan veriyorsunuz ve sonuçlar hemen akabinde size bildiriliyor. Eğer açlık kan şekeriniz 95'in, ilk saat sonundaki değeriniz 180'nin ve 2. saat sonundaki değeriniz de 155'in altındaysa, sizin diyabet riskiniz olmadığı, bu değerlerden herhangi biri yüksek çıktığı takdirde ise risk altında olduğunuz ya da değere bağlı olarak diyabet hastası olduğunuz ortaya çıkıyor. Bu durumda doktor tarafından size belirli bir beslenme diyetinin önerilmesinden tutun da, devamlı insülin iğnesi kullanmanızın gerektiği ciddi durumlara kadar birçok farklı derecede tedaviler uygulanabiliyor.

Gestasyonel diyabet bebek açısından da riskli bir durum. Bir kere, bu bebekler anne karnında çok irileşiyor ve bu durum doğumda sıkıntılar yaşanmasına neden oluyor. Ayrıca bebeğin kalp, böbrek, akciğer, göz ve omurga gibi organlarında gelişme sorunları, annede pre-eklampsi, ödem ve yüksek tansiyon problemleri, erken doğum ve gebelik sonrası annede ve bebekte şeker hastalığı gibi sorunlar da yaşanabiliyor. Bu nedenle; şeker hastalığının klasik belirtileri olan çok yemek yeme ama kilo almama, çok su içme, çok sık idrara çıkma, idrar yolu enfeksiyonları ya da yorgunluk olmasa bile, şeker testinin mutlaka yapılması gerekiyor.

Bu konuda daha fazla bilgiye şu linklerden ulaşabilirsiniz:
http://www.jinekolojivegebelik.com/2007/09/gebelikte-diyabet-eker-hastalii.html
http://www.gebelik.org/dosyalar/diabet.html
http://www.jinekolojivegebelik.com/2012/01/gebelik-sekeri-hamilelik-sekeri-nedir.html
http://yenitip.org/pdf/1_Gestasyonel_Diyabet_134_138.pdf

7 Nisan 2013 Pazar

Bebek ihtiyaçları listesi

Geçen hafta bizim göbek-çetesi'nin dürtmeleriyle birden celallenmiş ve o gazla gidip bebek arabamızı almıştık biliyorsunuz. Hani derler ya, ilk ne alırsan bebeğin yaşamındaki en önemli şey o olurmuş (ve gider don (zıbın) alırlar, yaşamı boyunca donansın diye). Bizim kız tepelerden başladı, direkt araba alındı kendisine. Nasıl iflah olacak bundan sonra bilemem. Ben araba almış olmamızı, tam bir tüketim çılgını olmaktansa, anne babası gibi çok gezen bir insan olacağına yormayı tercih ediyorum.

Arabayı aldıktan sonra, duramadık tabii. Bebek alışverişi çılgınlığı insanı bir kez ele geçirdi mi, kolay kolay kurtulamıyorsunuz. Onu da alalım, şu da lazım, bu da hiç gerekli değil ama sevimli, at sepeteeee! İçinizdeki, hiç tanımadığınız, o ana dek kış uykusunda olan alışveriş canavarı birden uyanıveriyor. Bu hafta ben kendisiyle baya yakın temasta bulundum, nefesini devamlı ensemde hissettim ve haftayı bebeksel gayri menkuller bazında ağırlaşmış, muhteviyat-ı cüzdan bazında baya hafiflemiş olarak bitirdik. Bebek denen zat-ı şahane, maddi külfeti olan birşeymiş gerçekten de.. Brütte bir sürü şey aldım diye eve gelip, geçen hafta MS Excel dosyası olarak hazırladığım "bebek ihtiyaçları listesi" ni açınca, nette hiçbirşey almamış olduğumu farketmek de gerçekten üç bilinmeyenli denklem gibi yahu! Bu muammayı çözemedim ben..

Evet bir Excel dosyam var, masaüstümde duruyor. Baya iddialıyım; yurt içi ve dışı, blog ve profesyonel, yazılı ve görsel çeşitli kaynaklardan araştırdım ve "bebek denen zat-ı muhterem dünya üzerinde geçireceği ilk yılda nelere ihtiyaç duyar" belirledim sevgili göbekdaşlar. İsteyenlerle seve seve paylaşabilirim. Özetle; bebek denen zat, uzunca bir süre sadece yeme-içme, uyuma, tortorlama ve sosyo-psikolojik ve bilişsel açılardan gelişme ile meşgul olacağı için ve biz anne-babaların da temel görevi kendisinin tüm bu hizmetlerine koştururken kendi akli ve fiziki dengemizi kaybetmemek olacağı için, böyle "listeli ve ciddi, obsessif ve kompülsif bir hazırlık" bünyeye iyi geliyor doğrusu. Hani ÖSS'ye hazırlanan ergenler misali, soru bankası oluşturdum anlayacağınız, maksat "hoca çalışmadığım yerden sordu" gibi bi risk kalmasın...

Kıymetli çocuğumuza ikinci el eşya alıyoruz, gelen teklifleri geri çevirmiyoruz. Bu sayede beleşe bir "oyun parkı"mız oldu. Bu oyun parkına kimileri (çocuksuz sosyal pedagoglar) çok karşı olup, çocuğun etrafı keşfetmesi ve kendini geliştirmesine bir engel olarak gördükleri için, çocuk hapishanesi adını taksalar ve kesinlikle kullanılmamasını önerseler de, ben bizzat kendim doktora yapmakta olan bir klinik psikolog olarak, kıymetli ve haşarı yavrumuz emeklemeye başlayıp da sağa sola saldırmaya, prizlere parmak sokmaya, kendini balkonlardan aşağı atmaya kalktığında, bu çocuk parkı ya da çocuk hapishanesinin çok işe yarayacağını düşünüyorum. Bu sayede ben de çocuğu oyuncaklarıyla bu güvenli ortamda yalnız başına bırakıp belki çamaşır asabilecek, belki imam bayıldı yapabilecek, belki ayak tırnaklarıma kırmızı ojeler sürebilecek, belki de doktora tezimi yazabilecek zamanı bulabileceğim.. Ayrıca çocuğun "sınırları" öğrenmesinin nesi kötü? Sonra büyüyünce "sınır tanımaz bir ergen kız" olmaz belki?

Bu oyun parkı ya da çocuk hapishanesi tartışması beni "çocuk tasması" buluşunu da düşünmeye itti. Ben şahsen bu tasmalara karşıyım ama iki kızından sonra ikiz oğlan doğuran bir kadıncağızın kullandığını görmüş ve kendisine hak vermiştim. Çok hareketli çocuklar, çok hareketsiz ebeveynler ya da ne bileyim yahu, hayatın binbir türlü zor durumu yaşandığında kullanılabilir pek tabii. Bizim memlekette sopayla kovalarlar heralde çocuğa tasma takan anneyi ama.. Neyse.

Çocuğunuza alabileceğiniz binbir türlü ciddi, güvenli ve gerekli eşyanın yanısıra, bir de böyle çılgın anne-baba damgası yiyebileceğiniz eşyalar var. Sol üstten başlayarak saat yönünde; yaratıcı bir emzik, çocuk tasması, benim favorim seyahat çantası ve son olarak yaratıcı bir biberon..

2 Nisan 2013 Salı

En iyi bebek arabası

"Alemin kralı, her bebeğin hayali, evrenin ve gelmiş geçmiş tüm zamanların en iyi bebek arabası" diye bişey varsa, bana da söyleyin, bir koşu gideyim alayım. Yok öyle bir araba. Ama; siz şehrin zor koşullarında rallici anne misali koştururken, içinde bebeğinizin rahat pozisyonlarda oturabileceği ve uyuyabileceği (ergonomik), o değerli gün ortası uykusundan her bir taşın üzerinden geçerken sıçrayarak uyanmayabileceği (iyi bir süspansiyon sistemine sahip), minik parmaklarını orasına burasına sıkıştırmayacağı, ayağıyla ittirip kaktırırken tepesine devirmeyeceği (güvenli), uzun yıllar kullanabileceğiniz (sağlam), kusmuk ve çiş lekeleri nedeniyle alemin en pasaklı anası damgası yemeyeceğiniz (yıkanabilir), e tabi biraz da chique (sade ve hoş bir tasarıma sahip) bir araba arıyorsanız; o var işte.. Adı da: Bugaboo Cameleon. Almayanı dövüyolar.

Türkiye'de durum nasıl bilmiyorum ama Avrupa genelinde bir Bugaboo furyasıdır gidiyor. Fiyatlar çok uçuk, mutlaka ihtiyaç duyacağınıza adınız kadar emin olacağınız tüm ek aksesuarları da hesaba katarsanız, neredeyse ikinci el bir binek araba fiyatına mal oluyor bu üstün bebek arabası. Adamlar bir video çekmişler zaten araba için, videoyu baştan sona izlediğiniz takdirde, şu ana dek bir Bugaboo Cameleon'suz nasıl yaşayabildiğinize şaşıyor ve siparişi bir an önce verebilmek için hemmm-men cüzdana doğru hamle yapıyorsunuz. Çünkü ha deyince alamıyorsunuz da bu arabayı, siparişin alınmasını takiben yaklaşık 10 haftalık bir bekleme süresini de hesaba katmanız gerekiyor. Dedim ya, almayanı dövüyolar. Bu nedenle tüm ana-baba adayları kuyrukta, o kuyruğa girmezseniz mazallah çocuğunuzu istismar ediyor, daha en baştan tüm yaşamını karartıyorsunuz falan anlamına geliyor. Aman ha! Benden uyarması..

Cumartesi akşamına dek, bu uzay teknolojisine sahip üstün aracın varlığından dahi haberim olmadan mes'ud bir şekilde yaşayıp gidiyordum. Hatta Cumartesi günü gittiğimiz bebek marketinden son derece sevimli, kahve-turkuaz tonlarında, gayet ergonomik, güvenli bir bebek arabası beğenmiştik bile.. Eve gelip de internette müşteri yorumlarını okuyalım derken, ben çağın bilgini Google'a "en iyi bebek arabası" cümlesini aratma gafletinde bulundum ve o saniyeden sonra asla normal bir yaşamımız olamadı. Önce resmen beynimizi yıkayan videoyu izledik, sonra müşteri yorumlarını okuduk, en son ben "ya modaya bağlamış işte millet, aslında bildiğin arabadan farkı yok, sırf moda diye fiyat 5 misli" dediğim için bir de güvenlik araştırmasını okuduk. Evet, modaysa moda ama bi sor niye moda.. Araba 8.5kg ağırlıkla kategorisindeki en hafif araba bikere. Benim gibi 160'lık bir yer cücesi bile rahatlıkla kaldırabilir, kullanabilir. Sonra araba güvenliktir, süspansiyondur, sağlıklı materyal içermesidir, diğer bebek gereçlerine (araba koltuğu vs.) uyumluluktur, bu açılardan diğer arabalara beş basıyor. Yani moda ama mantıklı bir moda. Yine de o kadar paraya kıyamadım ne yalan söyleyeyim; ona vereceğimiz paraya bir Afrika Köyü, tek dişi kalmış medeniyete ulaşır yeminle.. Valla içim elvermedi ne yalan söyleyeyim; millet yemeye ekmek, çocuğuna süt bulamazken, onca paraya yazık günah. Daha da ilk ihtiyacı bu.. Böyle en tepeden başlarsak sonumuz ne olur! Yok, almayalım biz bu arabayı dedik, son kararımızı verdik. Ama gözüm ve aklım da kalmadı mı, kaldı valla..

Sonra Beyaz Atlı Prens'le oturduk düşündük, neden ikinci el almıyoruz biz bu arabayı dedik. E-bay ve Amazon başta olmak üzere yerel birçok sanal alışveriş sitesinde bulduk arabayı, ikinci el. Hatta satıcıların bir tanesi bizim sokakta yaşıyor! Adam "doktordan temiz ikinci el araba" misali ilanını vermiş, bir de üstüne boy boy fotoğraflarını koymuş arabanın ve tüm aksesuarları ile son derece hasarsız ve temiz gözüküyor! Yenisinden farkı yok ve yenisinin üçte biri fiyatına! Hemen bir telefon ettik, ertesi sabah gidip arabaya bakmaya sözleştik.

Siz ikinci el bebek eşyaları konusunda ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama benim bu konuya bakışım son derece esnek. Neden olmasın ki? Bir sürü insan bu eşyaları zaten akrabadan, komşudan alıyor, severek de kullanıyor. Bebek zaten baobab fidesi misali hızla büyüyen bir zat-ı muhterem, herşeyi ilk el almak, azıcık kullanıp atmak bence büyük israf. Bu nedenle, bu projemizden bir şekilde haberdar olup, "veliahtıma ikinci el eşya aldırmammmm" diye ortalığı birbirine katan kayınvalidem Kraliçe Sultan "Queen B."ye rağmen, çocuğun ebeveynleri olarak kararımızı verdik ve arabaya bakmaya gittik.

Uzun lafın kısası, gittik arabayı gördük, beğendik, ben mahalle sokaklarında bir test sürüşüne tabii tuttum, karar verdik ve alıp eve geldik! Bebeğimizin ilk eşyası! Üstelik alemin en iyi bebek arabası! Neşe içinde hoplayıp zıplıyoruz, Beyaz Atlı Prens arabayı hop diye bi pusete bi Buggy sistemine çeviriyor, el çırpıyoruz falan. Şenlik içindeyiz. Umarım iyi günlerde güle güle, neşe içinde kullanırız!