27 Mayıs 2013 Pazartesi

Kız bebek odası hazırlamak

Yuvaya dal ve yaprak taşıyan kuşlar gibi, biz de Beyaz Atlı Prens'le son bir aydır kızımızın odasına eşya ve kıyafetlerini taşıdık ve bir köşeye yığıp durduk. Tabii o ufak tepecik gittikçe bir Kilimanjaro Dağı'na dönüştü ve oda "çöp ev" kıvamına gelmeden tembel totomu ve hemen önünde yer alan koca göbeğimi kaldırıp, haftasonundan da yararlanarak odayı düzenleme ve yerleştirme işine giriştim.

Önce cici cici kıyefetlerin hassas bebek cildini acıtmaması için etiketlerini çıkarttım ve kaşıntı yapmaması için dikkatlice kestim. Bebek giysileri ve örtüleri, özellikle yeni doğanlar için genellikle organik pamuklu ve mümkünse boyanmamış malzemelerden yapılıyor. Bebek büyüdükçe bu ilk zamanlardaki organik çılgınlığı yerini biraz rahatlamaya ve "yavrumuzun şu çağda yaşadığı ortamda zaten hiçbirşey doğal değil, bu kadar kontrolcü tavuk anne baba olmaya ve çocuğu daraltmaya gerek yok" fikrine bırakıyor sanırım. Ama şimdilik "yeni doğan hevesiyle" bu organik eşyaları 1-2 ay kullanmaya niyetliyim, dolayısıyla hepsini bir su yıkadım, kuruttum. Çamaşırlıktaki şu şirin şirin elbiseleri, tulumları, örtüleri gördükçe de içim açıldı. Bizim koca pantolonların, ağzı yüzü kaymış kazak ve tshirt'lerin sıkıcı havası hiç yok bu ufacık eşyalarda!
 
Yıkama ve kurutma işi bittikten sonra, yatağı hazırladık. IKEA'dan aldığımız ve 3 sene rahat rahat kullanacağımızı umduğumuz (bir süre sonra kenardaki barlar çıkıp yerine düşme önleyici ufak bir destek takılabiliyor) yatağı sildim, matı serdim, altına sadece popo kısmına gelen ve yatağın hava almasına engel olmayan, yine IKEA'dan alınma bir "işeme önleyici" destek yerleştirdim, çarşaflarını ve kenar koruyucularını koydum. Yastık ve yorgan / örtü boğulma ihtimali nedeniyle ilk 1 sene önerilmiyor, onun yerine çocuğa giydirebileceğiniz kollu uyku tulumları tercih ediliyor. Sonra kıyafet ve bakım malzemelerini komüdinine yerleştirdim. Bu arada Beyaz Atlı Prens yatak başına sevimli, yumuşak ve canlı renklerdeki hayvancıklardan oluşan, fakat bize doğuma hazırlık kursunda sessiz bir uyku ortamı önerildiği için herhangi bir müzik sesi çıkartmayan dönenceyi kurdu. Komüdine peluş hayvancıkları, geceleri odasına geldiğimizde gözlerimizi rahatsız etmeyecek loş ışık sistemini de kurduk ve oda birden hazır hale geliverdi! Meğerse ben kendimi ne çok ve gereksiz yere korkutmuşum "yetişmeyecek yetişmiyecek" diyerek.. Sanki kraliyet ailesinin 15 odasını dekore ediyorum yahu, alt tarafı birkaç eşya yıkadım ve düzenledim.

Bir de tabii banyosu için ufak bir küvet almıştık ve hatta alırken bir hippi aile tarafından çılgınca nasihat verilmiştik. Neymiş efendim her akşam küveti doldurup hepimiz beraber girecek, bebeğimizle oyunlar oynayacak ve bu sayede temel bağımızı kuracakmışız. Yok canım! O küveti her gün doldurmaya kalksam ne biçim su parası gelir bize haberin var mı senin sevgili hippiciğim? Tamam, bebişle yıkanmak ara sıra benim de aklımda ama bazı işleri de bu kadar her gece her gece yapacak derecede abartmamak lazım.. Dolayısıyla bebek küveti aldık evet, içine de kurbağa termometre aldık, pek şirin, gelince kızı da içine atıp cıp cıp yüzdürücez inşallah. Alt değiştirme ve banyo sonrası masaj minderi de tam çamaşır makinasının üstüne denk geldi, hop, ona da yer bulundu. Hazırız!

Kız bebek odasını pembelerle kuşatan, bebek kıyafetlerini pembe dışında bir renk seçme özürlü anne babaları ezelden beridir anlayamıyorum. Çocuk dediğin öyle rengarenk bir varlık ki, neden bir renge indirgersin onu?!? Kızımın odasının duvarları, mobilyaları tamamen beyaz. Bembeyaz ve aydınlık! Ama mesela dönence, oda köşesindeki koltuğun köşe yastığı gibi ufak tefek ayrıntıları renkli seçmeye özen gösterdik. Bu sayede sakin ve pozitif bir atmosfer yarattığımıza inanıyorum. Yere halı alerji oluşumlarını tetikleyebildiği için önerilmiyor ama biz azıcık büyüdüğünde yerde oynayabilmesi için bir oyun minderi, uzanıp izleyebileceği tahta bir oyuncak baby-gym sistemi, bir de gündüz yanımızda yatıp yuvarlanması için kuzu postundan bir yumuşak minder daha edindik. Böylece, cıvıl cıvıl ama sade eşyalarla ve son derece hesaplı bir oda hazırlamış olduk. Umarım içinde nice güzel ve mutlu günleri olur!

26 Mayıs 2013 Pazar

Doğum ve hastane çantası listesi

Haftasonu oldukça heyecanlı zamanlar geçirdiğimizden bir önceki yazımda bahsettim. Hal böyle olunca, bizim kızın biraz erken gelme olasılığına karşı, yaya yaya yaptığımız son hazırlıkları hızlı hızlı yapmak durumunda kaldık. Veeeeeee sıra geldi artık kendimi psikolojik ve fiziksel anlamda doğuma hazırlamaya! 9 aydır aklın nerdeydi demeyin yahu, valla yavaş yavaş adım adım hazırlandım ama, şu doğuma giderken götürülmesi gereken çanta yok mu! Başımın belası resmen! Internetteki listelere bakarsanız resmen koca bavul dolusu eşya hazırlamak gerekiyor. Sanki hastaneye doğuma değil, Maldivlere balayına gidiyorsunuz! Bizim süper sonik bombastik ebeye bakarsanız da "geceliği giy, git, hastanede herşeyi verirler, vermediklerini de doğum kölesi kocan gider getirir" havası var hatunda.. Hangisine uyayım? İki arada bir derede kaldım yahu.

Nasıl her yiğidin bir yoğurt yiyişi varsa, her hamilenin de bir doğuma hazırlık listesi vardır sevgili göbekdaşlarım ve ben burada sizinle kendi nacizane listemi bir öneri niyetine paylaşıyorum. Eminim size göre eksiği gediği olacaktır, siz yine çağın uzmanı google efendiye bir danışın. Ama listemi beğenirseniz de depeee depeee kullanın, işte buyrun:

Orta boy bir sırt çantası benimki, genellikle 2-3 günlük seyahatlere götürülecek cinsten hafif ve fazla yer kaplamayan bir çanta. Doğum anında panik bir şekilde hastaneye koşturmayacağımı, bu işlerin saatler öncesinden sinyaller vererek başladığını, Türk Filmlerindeki gibi ben bir yandan ciyak ciyak bağırırken, diğer yandan mahalle ebesinin ya da kocaman kara bir deri çanta sahibi son derece miyop ve son derece yaşlı Hulusi Kentmen kılıklı doktorun "kızım havlu getirin, su kaynatın" gibi sanki çocuk doğurtmak yerine makarna haşlamak üzere kolları sıvadıkları sahnelerin yaşanmayacağını biliyorum çok şükür. Evet baba adayları yanınızdaysa sizden çok panikleyip sizi sokaklarda kaybetmeleri falan mümkün diyorlar ama, sonuçta doğumdan saatler önce (çoğu zaman biraz gereksiz yere fazla bile erken) hastaneye varmamız olası diye düşünüyorum. O nedenle; sakin sakin, telaş etmeden, bu çantamı elime alıp, rahat bir kıyafet giyip hastane yoluna düşerim inşallah diye umuyorum.

Hastanede doğumun asıl vuku bulduğu o son evresine dek (ki bu 12-16 saat falan sürüyormuş bazen), üzerinizdeki rahat kıyafetlerle nefes egzersizleri, çeşitli rahatlama hareketleri yapıyor ve arzu ederseniz odadaki ılık havuzda zaman geçiriyormuşsunuz. Sonra buradaki sisteme göre doğum odası denen ama normal rahat bir odadan farkı olmayan bir odaya alınıyormuşsunuz. Doğum gerçekleştikten sonra da bebeğiniz hızlıca kontrol edilip hemen kucağınıza veriliyor ve tekrar odanıza geçiyormuşsunuz. Yaşadığım ülkedeki sistem anne ve bebeğin ilk 3 gün boyunca hastanede kalmasını önerdiği için, sadece doğum sırasında değil bir de doğum sonrasında kullanılacak birkaç eşya getirmemizi istiyorlar. Kayıt ve ilk kontrolde bu listeyi elimize veriyor ve "37. haftada artık çantanızı hazırlayın" diye de öneriyorlar.

Bu listeye göre, ben de çantama şunları koydum:

Kendim için:
- Doğumun ilk evrelerinde giyeceğim rahat bir elbise, pofuduk rahat terlikler (doğum sırasında epidural alınacaksa zaten hastane arkadan açık (hani toto fora tipinde) bir önlük giydiriyormuş, alınmayacaksa kendi rahat elbisenizle doğum yapabiliyormuşsunuz, tabi kan ve çeşitli sıvılarla artık o elbiseyi kullanmanız mümkün olmayacakmış, o nedenle pek kokoş birşeyler seçmeyin derim).
- Sevdiğiniz müziklerin olduğu mp3 çalarınız (şarj aletini unutmayın), kitabınız ya da sizi oyalayabilecek dergiler, defter kalem ve tutacaksanız günlük (sancılar geldiğinde küfürleri inci inci sıralayabilirsiniz mesela!) Fotoğraf makinası (şarjını unutmayın) ya da millete "Elm Sokağı Kabusu" keyfi yaşatmaya kalkacaksanız video kamera (ıyk, bizde asla!) hatta daha da kafayı yediyseniz, bebeğin ilk ağlamasını kaydetmek için ses cihazı (sanki sonrasında aylar boyu bu ağlama dursun diye tüm evrene yalvaracak olan siz değilmişsiniz gibi..)
- Ufak tefek enerji barı, yumuşak şeker, naneli sakız vs. (sizden ziyade gecenin bir saati acıkan kocaya gerekiyormuş!)
- Terlemeye karşı tülbent türü ya da ufak havlu türü birşey
- Doğumdan sonra giyilecek, önü emzirmek için rahatça açılan 2 adet haminne tipi olmayan gecelik ve "memeler foraaaa" yapmayacaksanız 2 emzirme sütyeni (içine hastanede verilmeyecekse göğüs pedi ve meme ucu yumuşatma kremi). Bir de doğum sonrası üşünebiliyormuş, bu nedenle ince bir hırka (ya da o tip şeyleri giyebiliyorsanız sabahlık falan), sıkmayan pofuduk çorap, geleneksel biriyseniz kafanıza kırmızı bant (al basmasın gebeye diyeymiş), "bol bol" sayıda "bol" tipte haminne tarzı iç çamaşırı (hamilelik boyunca rahatça kullanmaya devam ettiğim seksi g-string'lerime veda edeceğim ulvi an bu olacak sanırım.. hüngür) ve bu iç çamaşırlarının içine bolca konacak koca koca en büyük boy, adet dönemi için kullanılan pedler (baya kanama oluyor diyorlar).
- Doğum sonrası temizlenmek tazelenmek için diş fırçası ve macun, ufak havlu, facebook'ta güzel görünmek istiyorsanız azıcık makyaj malzemesi, ufak el aynası, kişisel kremleriniz (aman kaz ayaklarını boş bırakmaya gelmez, valla iki günde 40 yaşında gibi çöküverirler mazallah), kocaya ve ziyarete gelenlere kokmamak için deodorant (bebekler pek hoşlanmadığı için aslında sadece sabunlu bezle silinmek ve ilerleyen günlerde hastanede kalıyorsanız hafif duşlar almak yeterli diyorlar).

Bebek için (hastane yenidoğan servisi tüm ihtiyaçları karşılayacağı için, bizden sadece eve çıkarken giyeceklerini getirmemizi istediler. Türkiye'de bu durum farklı olabilir, lütfen araştırın):
- 2 adet bebeğin yapacağı sürprize hazırlıklı olmak adına farklı boyda hastane çıkış seti (iç badisi, tulum, şapka, bence eldivensiz özgür ve fırıldak eller)
- İnce bir battaniye (sıcak yaz gününde bile azıcık üşüyebilirlermiş)
- Araba koltuğu (yaşadığımız ülkede araba koltuğu getirmezseniz bebeği size teslim etmiyorlar!)

Bürokrasi için:
- Gebelik pasaportu (denen birşey var burda, içinde tüm bilgileriniz, yapılan test ve tetkiklerle bebeğin 10 aylık gelişimi kayıt altında oluyor)
- Anne ve babanın kimliği, sigorta kartları ve bebeğin doğum belgesinin çıkartılması için gerekli diğer belgeler.

Son dakikada hemen çantaya atacaklarım:
- Telefonum ve şarj aleti
- I-pad ve şarj aleti (çünkü hayır facebook'a girme derdinde değilim, sadece skype'tan annemlere kıtalar arasından bebeği göstermek istiyorum yahu!)
- Bana uğur getirecek ufak tılsımım (J.ciğimin hediye ettiği "Fatıma'nın Eli")

İşte benim listem böyle sevgili göbekdaşlarım. Türkiye'deki hastanelerin sistemini bilmediğim için sizin ihtiyaçlarınız belki daha farklı olabilir, aman cıbıldak kalmamak için siz yine diğer kaynakları da araştırın. Mesela şu linke tıklarsanız oldukça ayrıntılı bilgiler vermiş ama bana biraz fazla eşya var listede gibi geldi.. Olsun, gerek olmayanları çıkarırsınız. Ha bir de; aman çantayı gözünüzün önüne ya da kolay hatırlayabileceğiniz biryere koyun, son dakikada panikle bir de dolap tepelerinde kapı arkalarında çanta aramayın derim - ben kendimden korkuyorum açıkcası bu konuda :)

Gebelikte kaşıntı

Geçen yazılarımdan birinde, karın bölgemden başlayıp tüm vücuda yayılan ve hatta el ve ayak içlerimde de görülmeye başlayan kaşıntı probleminden bahsetmiştim. Maymun gibi hart hart kaşınıp durmaktan bunalıp doktoruma gitmiş ve onun önerisiyle bir kan testi de yaptırmıştım. Gebelikte kaşıntının birçok nedeni oluyor tabii ama meğerse benim bu kaşıntılarım hiç de öyle masum, mevsimlik ya da alerjik kaşıntılar değilmiş. Hamileliğimin son 4 haftasında bana "gebelik intrahepatik kolestazı" teşhisi kondu! Merak etmeyin, adı kadar korkutucu değil; çok şükür ki ne olduğu bilinen, tedavisi olan ve gebelikte 1000'de 1 oranında rastlanan bir karaciğer enzim problemi bu.

Fazla tıbbi bilgi vermek istemiyorum - o doktorların işi - ama benim gibi hart hurt kaşınıp duran göbekdaşlarım varsa, aman diyorum ihmal etmeyin. Intrahepatik kolestazın nedeni tam bilinmiyor, genetik de olabiliyormuş, bebeğin karın içindeki duruşundan da kaynaklanabiliyormuş, yükselen östrojen hormonu nedeniyle de olabiliyormuş. Belirtileri göbekten başlayıp tüm vücuda yayılan kaşıntı (özellikle en ve ayak iç yüzlerinde oluşu dikkat çekiyor) ve tedavi edilmediği taktirde ilerleyen durumlarda annede bulantılar, idrarda koyulaşma (bira rengi) ve sarılık. Bebek uzun aşamada etkilense de, çok fazla zarar görmüyormuş ama çok sık takibi gerekiyor ve hatta annenin değerlerinin çok yükselmesi durumunda erken doğuma neden olduğu biliniyormuş. Korkutucu biraz evet.. Ama doktor tarafından verilen bir hapla bu değerler aşağıya çekilmeye çalışılıyor ve gebelik sonrasında bu hastalık da kendiliğinden geçiveriyormuş - bu tip enteresan vakalar da ille beni bulur ya..

Fakat bu durumun keşfi bize korkunç bir haftasonu yaşattı yahu. Cuma günü kan değerlerimi görünce, Dr.Kuş beni evden aradı ve cumartesi nöbetçi olduğu hastaneye gelmemi ve ileri tetkikleri yapmak istediğini söyledi. Bir de sağolsun evime arabayla ilaç yolladı, resmen özel muamele gördüğümü hissettim peh peh peh! Cumartesi 4 saatlik bir hastane maratonundan sonra - ki ekipten biri bana "aman korkmayın ciddi bişey değil yahu, en kötü ihtimal doğumu başlatıveririz bugün" diyerek bizi şoka soktuktan sonra - neyse ki değerlerim aşırı yüksek çıkmadı ve hapla tedaviyi bir süre sürdürmeye, bu arada da her gün hastaneye gidip kan vermeme karar verildi. 37. haftada olduğum için zaten bebek hazırmış ve her an doğabilirmiş, onun için çok fazla bir sorun çıkmazmış ama benim karaciğer değerlerim kendi sağlığım açısından daha önemli olduğu için, gerekirse doğumu başlatacaklar!!!! Teknoloji o kadar gelişmiş, değerler yükseldiği anda bir fitil veriyorlar ve bu da birkaç gün içinde normal bir şekilde doğumu başlatıyormuş.. İnanabiliyor musunuz, bugün hastaneye kan vermeye gidince belki de doğurup dönme ihtimalim var! Bugün ve bundan sonraki her gün! Ama Dr. Kuş'a göre, değerler aşırı yükselmedikçe bekleyecek ve "bebek içerde ne kadar kalırsa o kadar yanına kardır" felsefesiyle hareket edeceğiz. Ay çok heyecanlı!

Beyaz Atlı Prens bana "bak fazla kaşınıp durma, yoksa doğurturlar!" diyor :) Ay dua edin, zamanından önce doğurmayayım, yaf hazır değiliz daha yaaaaaaf..

Not. Gebelik intrahepatik kolestazı hakkında ayrıntılı bilgi için buraya tıklayınız.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Ebemiz güzelmiş hakikaten

Sonunda ebemizle tanıştık, böyle yazınca komik oluyor ama evet, sarışın güzel bir hatun kendisi. Yandaki kadar olmasa da :P Daha önce de yazdığım gibi, yaşadığımız ülkede doğum sonrası anne ve bebek bakımına evinize devlet tarafından, tamamen ücretsiz bir doğum sonrası bakım hemşiresi (ebe) yollanıyor. Bu hizmet zorunlu değil ama önerilen bir hizmet ve doğumdan yaklaşık iki ay önce sisteme kayıt olmanız ve ebenizi seçmeniz gerekiyor. Ebe seçiminde de öncelikle yaşadığınız bölgede çalışan ebelere ulaşmanız ve doğum tarihindeki doluluk durumunu kontrol etmeniz gerekiyor. Biz ek olarak bir de ebenin İngilizce konuşuyor olmasını talep ettik tabii. Neyse tüm bu kriterlere uygun ve de sarışın güzel bir ebe bulundu çok şükür :) Bu sabah da kendisiyle bizim evde meyve çayı ve ahududulu muffinler yiyerek bir ilk tanışma buluşması gerçekleştirdim. Bundan sonraki görüşmemiz hastaneden eve çıktığım günün ertesinde olacak ve sonraki iki ay boyunca bu doğum sonrası bakım hizmetini istediğim sıklıkta alacağım. Ne güzel.

Şansım yaver gider ve bebek tahmin edilen zamanda gelirse (ki bu sadece %50 şansmış, genellikle bebekler geç gelme ve bekleyenlere buhranlar yaşatma konularında uzmanlarmış) ebemiz aynı zamanda doğum sırasında da yanımda olacak çünkü kendisi tam o hafta benim doğum yapmayı planladığım hastanede vardiyada olacakmış. Umarım kızım tam bir Batı Avrupalı gibi ne erken ne geç, tam zamanında gelir! Doğumda insan tanıdık yüzler görünce daha rahat hisseder heralde kendini, hamileliğimi takip eden doktorum da olmayacak çünkü yanımda (burda adet böyleymiş, ne yapalım).

Ebemizle ilk görüşmede kaynaştık. Oldukça sakin ve bilgili bir kadın izlenimi bıraktı ve sorduğum tüm abuk subuk "ilk kez anne adayı" sorularına uzun uzun cevaplar verdi. Açıkçası doğuma hazırlık ve bebek bakımı kursunu aldığımız ebe kadar rahat ve olumlu biri değil ebemiz. Biraz sert ve gerçekçi bir tip. "Doğum zor bir iş, kanlı ve ağrılı geçecek ama gerek psiko-sosyal gerekse fizyolojik açıdan yardımına hazır bir ekiple olacaksın" diyebilen biri. Bu aslında hoşuma gitti çünkü herşeyi tozpembe sanıp sonra balyozu yemiş gibi olmaktansa zora hazırlanmak daha mantıklı geliyor bana da. Beni en çok korkutan şu epizyotomi denen durum yani yırtılmalar ve buna karşı yapılabilecek hiç bir hazırlık ya da önlem yokmuş. Bizim ebe "korkma, o kadar çok ağrı oluyor ki zaten farkına bile varmıyorsun" dedi, korkayım mı güleyim mi bilemedim.. Bir de doğum sonrasında 2-3 hafta baya bir kanama oluyormuş, mensturasyon kanamasından fazlaymış! Buna da şaşırdım ve bundan da korktum yahu. Neyse ki meditasyon denen nane var, önümüzdeki dört hafta bu korkularımı yenmem (daha doğrusu bunlarla yaşamaya alışmam) için yeterli sanırım.. Şimdiden: Ommmmmm!

Beni korkuttuğu kadar, bazı konularda da rahatlattı ebemiz. Mesela odayı ve aldıklarımızı yeterli ve doğru buldu. O da benim gibi "3. dünya ülkelerinde de bebekler doğuyor ve fazla eşyaları olmadan da gayet sağlıklı büyüyorlar" anlayışına sahipmiş neyse ki. O nedenle doğal ve kolay ulaşılabilir materyaller kullanarak bebek bakımını yapacağımızı öğrendim. Mesela bebeğe pahalı kozmetik ürünlerle değil zeytin yağı ve süt karışımı ile banyo ve masaj yapacakmışız (ayol bizim kız Kleopatra mı olacak nedir?) Bu doğal yaklaşımı seviyorum..

Kızımızın odası ve eşyaları artık tamamen hazır, benim doğum sırasında ve sonrasında ihtiyacım olanlar da hazır ama karman çorman bir köşeye istiflenmiş vaziyette duruyorlar şimdilik. Bebek kıyafetleri yeni doğanın hassas cildine alerji yapmaması için düz su ile bir yıkanırmış, Türkiye'deyken aldıklarımızı annem yıkamıştı, buradakileri de ben bu hafta içinde yıkayıp hazır ederim heralde. Bir de bu hafta hastane çantamı artık hazırlamam ve bir köşeye koymam gerekiyor.

Ama ben ne yapıyorum? Balkonumuza yeni çiçekler aldım, onları hazırlıyorum, şemsiyemizi çıkartıyorum ve balkonda keyif yapıyorum. Çünkü daha oooohoooo 4 hafta var! Mı acaba? Bir de erken gelirse? Bu ihtimali o kadar az düşündüm ki, doğumdan bir hafta öncesinde nöropsikoloji alanında bir sunum yapacağım gibi planlarım var mesela.. Millet 6 hafta önceden izne falan çıkıyor, ben bu "aktif hamilelik" işini abartıp, bir problem çıkmadığı takdirde son dakikaya kadar çalışmaya kararlıyım. İşverenim benim yerime endişeleniyor, benim yerime en yakın taksi durağının telefonunu öğreniyor, benim yerime izin ve annelik parası konularını araştırıyor. Bu "beyin gücü" işini fazla ciddiye aldım galiba. Bakalım hakikaten "kızım tam zamanında, ne erken, ne geç gelecek" diye kendimi koşullamam, gereksiz yere endişe hali yaşamamam falan işe yarayacak mı, göreceğiz.. Nerde kalmıştık: Ommmmmm!

22 Mayıs 2013 Çarşamba

9 aylık hamile

Beyaz Atlı Prens'le bu haftasonu 3. evlilik yıldönümümüzdü ve benim 9 aylık koca göbeğim eşliğinde, yakın çevremizde romantik bir "uzatılmış haftasonu" yaşayalım istedik. Bu sene yağışlı ve serin geçen bahara inat, soluğu İtalya'da Lago di Garda (gölü) kıyısında aldık. Kızımızın anne karnındaki 6. ülkesi İtalya ve ben hamilelik başından beri seyahat ederken sorun yaşamıyorum; hatta sanki göbeğim daha bir yumoş, daha bir sakin, daha bir huzurlu, sanırım kızımız şimdiden bir gezgin!

Garda Gölü'nde Akdeniz iklimi ve bitki örtüsü hakim. Gölü çevreleyen yüksek dağların eriyen karları sayesinde, göl her mevsim turkuaz ve berrak. Yüzmek için biraz erken olsa da, çevresinde bisiklet turları, yürüyüşler ya da kıyısında enfes bir kitap eşliğinde şezlonga yayılıp güneşlenmek ideal aktiviteler. Kıvrım kıvrım yolların birleştirdiği ufak kasabaları ya da daha kalabalık ve turistik birşeyler isterseniz sadece bir iki saat uzaklıktaki Verona ya da 2-3 saat uzaklıktaki Venedik gibi turizm merkezlerini ziyaret etmek, yerel mutfağın tadına bakmak, (tabii hamile değilseniz) bölgenin temel geçim kaynaklarından olan şarap bağlarını ziyaret etmek ve bolca keyfine varmak da olmazsa olmazlar arasında. Garda gölü, muhteşem bir haftasonu kaçamağı yaşamak isteyen çiftler için ideal!

Bebekli hayata maksimum 4 haftamız kaldı ve bir süre evimizi çevreleyen park ve bahçelerle nehir kıyıları ve ufak dağ tepecikleri dışında pek evden çıkamayacağımızı iddia eden güruha inat, bol bol geziyoruz. Türkiye'de özellikle eski kuşaklar "bebeğin 40'ı çıkmadan evden çıkılmaz" falan derler. Ama biz pek gezgiç bir çift olduğumuz için, evde tıkılıp kalmak - hele hele yaz mevsiminde - hiç olacak iş değil yahu! Hem buradaki yaygın anlayışa göre, bebek uygun bir şekilde giydirildikten ve rüzgardan korunduktan sonra ha evde ha dışarıda olmuş, fark etmiyor. Çocuk doktorları da, anne karnında gece-gündüz farkını bilmeyen bebeklerin doğum sonrası uyku düzenini kurmalarında özellikle gündüz saatlerinde güneş ışığından faydalandırılmaları, mümkünse dışarıda açık havada zaman geçirmelerini öneriyorlar. O nedenle, doğum sonrası fiziksel acılar geçtikten sonra, kızımı alıp açık havanın ve Avrupa'da pek değerli adledilen yaz güneşinin keyfini çıkarmayı umud ediyorum. Ama doğuma kadar, Garda Gölü kıyısında geçirdiğimiz bu romantik haftasonu sanırım bizim başbaşa son seyahatimiz olacak. Artık biraz hazırlık yapma ve bekleme zamanı...

9 aylık göbekle ben hala işe ve okula devam ediyorum ve bu aktif gebelik tercihimden de son derece memnunum. Evde oturmaya kalksam sanırım devamlı vücudumu dinler, oramdan buramdan gelen sinyalleri fazlasıyla kafama takıp "amanın doğum mu başladı yoksa" gibi gereksiz endişelere kapılırım gibime geliyor. O nedenle kendim dışında birşeylerle uğraşmak ve hatta azıcık da günlük koşturmalarla cebelleşmek hoşuma gidiyor. Artık haftalık hale gelen doktor kontrollerinin bu sabahki ayağında Dr. Kuş'un ofisine nasıl bir dalış yaptıysam, adamcağız arkamdan gülerek "çok sportifsin!" dedi! Bu hoşuma gitti çünkü son bir iki haftadır özellikle iki kat merdiven çıkarken zorlandığımı ve biraz hantallaştığımı hissediyorum. Yine de hiç bırakmadığım yoga, uzun yürüyüşler ve yüzme gerçekten hamilelik süresince beni fiziksel ve psikolojik olarak çok rahatlattı doğrusu.

Bu hafta tek bir derdim var: hatır hutur kaşınıyorum! Karnımda zaten aylardır devam eden olağan kaşıntılara (çatlak olmadı - lierac krem sağolsun - ama göbekte deli gibi kaşıntı oldu bende) bir de kollar, göğüs, ayak ve el içi eklenince google'da kısa bir gezinti yapıp kendi kendime "karaciğer yetmezliği" teşhisi koyduğum için, Dr. Kuş'tan "sakin ol" temalı serzenişler eşliğinde bu hafta yine kan aldırmam gerekti. Özellikle el ve ayak içlerindeki kaşıntılar gerçekten bir karaciğer problemini işaret edebiliyormuş. Maymunlar gibi kaşınıp durmam bebek için sorun olmasa da, genel olarak beni rahatsız ettiği için kontrol edilmesi gerekiyor. Eğer karaciğerde bir problem varsa, buna uygun bir hap kullanmam gerekecek ama her halikarda bu durum hamilelik sonrasında geçiyormuş neyse ki..

Böyle böyle resmen 9 aylık hamile oldum yahu! Türk filmlerine bakarsak 10 gün sonra doğuruyorum (biri kaynar suyu ve havluları hazırlasııııın - ne işe yarıyorsa bu kaynar su, makarna mı haşlıyoruz ne yapıyoruz?!?) ama gerçekte, doktorların hesaplarına göre hamilelik 40 hafta yani tam 10 ay sürüyor. Haydi o zaman, bu son 4 haftada bana bol şans! "Beni takip edin anacımmm!"

16 Mayıs 2013 Perşembe

Anne karnında hıçkırık

Bu sıra göbeğim zıp zıp zıplıyor, ben diyeyim günde 4, siz diyin 5 kez hıçkırık tutuyor kızımı. Hıçkırık kadar küçük bir hareket bile nasıl şiddetli hissediliyor, şaşırıyorum. Üstelik onun bu duruma verdiği tepki de beni hem şaşırtıyor hem de çok güldürüyor her sefer. Tam annesinin kızı, o mağrur sakin Avrupalı babasına hiç çekmemiş, nasıl sabırsız! İlk birkaç dakika sakin sakin oturuyor, hıçkırıklar birkaç dakikayı geçince artık sabrı kalmıyor, bu ne böyleeeee, başlıyor tepinmeye, totoyu bi tarafa, ayakları bi tarafa, minicik şey nasıl güçlü protesto ediyor, şaşırıyorum. İçimde tam bir eylemci, protestocu, Akdeniz kanı taşıyan kız var bence. Bir Jeanne D'arc daha geliyor Avrupa'nın başına savulunnnn!

Anasına çekmiş.

Babası sakindir, düşünür, tartışır sakin sakin. Anası Akdenizli işte, hemen alevlenir hemen de söner öfkesi, kin tutmaz hiç. Neşesi de bangır bangırdır, bulaşıcıdır ama. Varsın anasına çeksin, babası gibi onu sakinleştirecek, huzur verecek, dengeleyecek bir Beyaz Atlı Prens de o bulur elbet..

Anne karnında hıçkırık zor azizim. Ben de şahsen hiç sevmem hıçkırık tutmasını. Beni tutunca (ya çok yemişimdir ya çok içmişimdir, yani bi nane yemişimdir ve cezamı bulmuşumdur aslında..) ben de nefesimi tutarım, geçmez. Yudum yudum su içerim, geçmez. Bir amuda kalkmadığım kalır, artık hayattan bezdiğim anda geçer.. Kızımınki de öyle galiba.

Nedeni tam bilinmese de; bu aylarda anne karnında ciğerlerini geliştirmeye çalışan bebek, nefes alma verme egzersizleri yaparken bol bol içinde bulunduğu amniyo sıvısını yutarmış ve bu sıvıyı da hıçkırarak dışarıya atarmış. Bir diğer anlayışa göre ise, bebek özellikle bu aylarda çok hızlı büyüdüğü için çok daha fazla besini kısa zamanda alırmış, bu da büyüme hıçkırıklarına neden olurmuş. Hıçkırığı fazla olan bebeğin emme refleksinin daha güçlü olduğu gibi bir araştırma sonucu da Fransız bilim çevrelerince yayınlanmış. Hangisi doğru olursa olsun, sonuçta zararlı olmadığı açık bu hıçkırıkların. Ama bizim kız, kırk yorgan altında bir bezelye hadisesine tepkisini belli ediyor işte, anasına çekmiş..

Bu arada 36. haftaya törenlerle girdik. Tören derken, evlilik yıldönümümüz bizim bu haftasonu. Tam 3. senemiz ve eşim bana sürpriz bir küçük İtalya seyahati hazırlamış. Uçak yasağım başladığı için ve yol da çok uzun olmadığı için arabamızla dura kalka tıngır mıngır gideceğiz. Göl kıyısında romantik bir uzatılmış-haftasonu geçirip, bol bol oksijenin yanısıra doğum ve emzirme sonrasında fırk fırk içmeyi iple çektiğim mis gibi bölgesel şaraplardan ve halis muhlis saf zeytin yağlarından da depolayıp evimize döneceğiz. Kızımız da anne karnında tam 6. ülkesini gezmiş olacak, gezgiç şey! Umarım yollarda, dağ tepelerinde, göl ortalarında doğmaya kalkmaz.. Sabırrrr, sabırrr, baban gibi sakin ve sabırlı ol, e mi akıllı uslu kızım benim.. Anana çekme!

12 Mayıs 2013 Pazar

Doğuma hazırlık kursu

Eskiden bir sürü kardeşle büyüyen, komşu çocuklarına ablalık yapan kızlar büyüdüklerinde ve kendi ailelerini kurduklarında az çok bilirlermiş bebek bakmayı ya da yanlarında anneler ananeler olurmuş, başları sıkışınca onlardan yardım alırlarmış. Ama biz feminist kadınlar kendi kazdığımız kuyuya kendimiz düştüğümüz ve etrafta "çocuk da yaparım kariyer de" nağraları atarak dolandığımız için, böyle yapayalnız ve damdazlak ortada kalıyoruz işte hamile kalınca. Benim ne kardeşim, ne de etrafımda çocuk ya da bebek vardı büyürken. Büyüyünce de bebekler hakkında okumak yerine psikoloji kuramları, felsefe, antropoloji hakkında okumak bana daha zevkli geldi, ne yalan söyleyeyim. Hal böyle olunca 30'lu yaşlarımda anne olmaya kalkınca bir afalladım tabii ki. Evet internetten ve kitaplardan bir sürü bilgi (ve beraberinde o güne dek asla aklınıza gelmeyen birsürü endişe) edinebiliyorsunuz ama yine de bazı şeyleri bir insanın sıcaklığında, diğer insanlarla konuşarak ve tartışarak öğrenmek çok daha keyifli ve yararlı oluyor. İşte bu yüzden kızımızı beklerken bir "doğuma hazırlık ve bebek bakımı kursu"na katılmaya karar verdik Beyaz Atlı Prens'le. Yaşadığımız ülkede bu kurslar çok bol ve sigorta sisteminden bedava karşılanıyor ama Türkiye'de de artık bir çok merkez tarafından anne baba adaylarına yönelik doğuma hazırlık kursları veriliyor, ne güzel!

Bizim kursumuzda dört çift daha vardı ve hepimiz 30+ haftalardaydık dolayısıyla kursu veren doğum hemşiresinin en çok değindiği konular "doğum evreleri", "doğum sırasında ağrıyı ve stresi azaltmak için yapılabilecek fiziksel hareketler ve nefes teknikleri", "doğum sonrası psikoloji ve bebekle yaşama uyum" ve "bebek bakımı ve ilk yardım" oldu. Kursa hepimiz eşlerimizle katılmıştık ve birbirini takip eden birkaç cumartesi öğleden sonrası buluşarakdün itibarıyle kursumuzu tamamladık. Oldukça eğlendiğimi ve bilgilendiğimi söylemeliyim ve kursa katılmadan öncekine oranla çok daha az doğum korkusu ve yersiz endişe sahibiyim. Beyaz Atlı Prens de benim gibi baya bir bilgilendi ve özellikle yaptığımız doğum egzersizleri sırasında ona düşen bir sürü görev olduğu için, kendini daha bir baba gibi hissetmeye başladı. Bu bizim ebeveyn olarak rollerimize uyum sağlamamız için de, onun baba olarak kızıyla psiko-sosyal bağı kurabilmesi için de çok önemli. Erkekler bazen hamilelik ve doğum sürecinde kendilerini çok dışlanmış hissedebiliyorlar ve annelerle bebekler arasında daha ilk anda kurulan doğal bağı onlar bebekleriyle kurmakta zorlanabiliyorlar. Üstelik doğum sonrası psikolojisi de bazen eşleri hazırlıksız yakalayıp sarsabiliyor. Doğuma hazırlık kursları bu nedenle de çok önemli.

Bebek bakımı konusunda hala kafamda çok fazla soru işareti var tabii ki ama sanırım bunlar zamanla, hatta bazıları kendi kendime deneye yanıla öğrenilecek şeyler. Psikoloji eğitimim sayesinde zaten psiko-sosyal ve fiziksel gelişimi biliyordum ama bu bilgileri yenilemek iyi oldu tabii. Benim asıl işime yarayan kısım sanırım doğum evrelerini ve filmlerdeki gibi doğumların - çok şükür ki - asla yaşanmadığını öğrenmek oldu. Yani panik şekilde elin ayağın dolaşarak hastaneye gitmeye çalışırken yarım saatte arabada doğurmak diye birşey yokmuş mesela. Ya da "suyu patladı" denen kadının çevresinde koca bir yüzme havuzunu dolduracak kadar su olmuyormuş pek tabii ki. Tamam abartıyorum, bunlara zaten ben de inanmıyordum ama kafamda böyle bağıra bağıra jinekoloji koltuğunda iki ayağı havada doğuran kadın tipi vardı itiraf etmeliyim. Meğerse doğum denen hadise zaten yatarak yapılmıyormuş artık, birçok pozisyon varmış, siz nasıl rahatsanız (ayakta, çömelerek, duvara dayanarak, doğum sandalyesi denen ayçöreği şeklinde bir tabureye oturarak falan) yapılabiliyormuş. Hatta benim hastanemde suda doğum seçeneği de var ve ben eğer ağrım çok olmazsa bunu deneyerek başlamaya karar verdim bile!

Doğuma hazırlık ve bebek bakımı kurslarına 30+ haftada katılmanızı çok öneririm sevgili göbekdaşlarım. Kocaları da mutlaka yanınızda sürükleyin ki şimdiden olaya vakıf olup, doğum anında ve sonrasında size ve bebeğe maksimum desteği verebilsinler.

Internetten Türkiye'deki kurslar hakkında bulabildiğim birkaç adresi iliştiriyorum, umarım işinize yarar:
http://www.do-um.com/Default.aspx
http://www.dogumakademisi.com/douma-hazrlk/douma-hazrlk-kursu
http://www.ayseoner.com.tr/
http://www.istanbulparentingclass.com/

Yuva hazırlama sendromu

Hamileliğin son ayında sık rastlanan bir durum varmış; yuva hazırlama sendromu (pregnancy nesting syndrome) ve ben farkında olmadan bu hafta buna yakalanmışım sevgili göbekdaşlarım! O nedenle blogu bile boşvermişim, çal-çenemi kaç gündür bu satırlara dökememişim! Şükür ki, Beyaz Atlı Prens'in "yeter artııııık, biraz daha koşturursan 5 hafta önceden doğuracaksın" diye çemkirmesi beni kendime getirdi..

Neymiş bu yuva hazırlama sendromu biliyor musunuz (ben klinik psikolog olarak hiç duymamıştım da bugüne dek, klinik olmasa da halk arasında bilinirmiş böyle birşey), hamile kadınlar son aya girdiklerinde, birden üzerlerine bir "yuvayı hazırlama" enerjisi gelirmiş. Hani kuşların buldukları çalı-çırpıyı yuvaya taşıyıp, daha yumurtlamadan yuvayı konforlu hale getirmeleri misali, hamile kadınlar da koca göbeklerine aldırış etmeden bir hazırlık telaşına kapılırlarmış. Sadece bebek odasını hazırlamakla, bebeğe gerekli olan eşyaları almakla kalmaz; iyice abartıp tüm evi baştan aşağı temizlemek ya da kocalarına gayet güzel kullanışlı yepisyeni arabalarını falan değiştirtmeye kalkarlarmış. Ben de bu hafta başından beri işten veya okuldan gelir gelmez daha bir nefes almadan kafamdaki "hazırlık listesi" üzerinde çalışmaya girişir oldum. İçimden birşey devamlı bana "son 5 hafta kaldı, şunu şunu halletmedin daha" diye bas bas bağırır oldu ve ben de bunun üzerine normalde herhangi bir göbekdaşımdan dinlesem kahkahalarla güleceğim ya da dehşetle irkileceğim eylemlere girişmeye başladım. Mesela bir cam silmişim şu göbekle sandalye üzerlerinde ki, gelen giden "ay bu camlar ne biçim parlıyor yahu" der olmuş. Sonra tüm dolapları alt üst ettim, kıyafetlerden verilecekler ve atılacakları ayırıp paketledim. O sırada gözüme kornişlerde birikmiş toz parçacıkları takıldı, bi çırpıda onları da hüplettim makinaya. Bir de tabii "bahar havası, balkon sefası" sezonunu sonunda açabilmek için balkonları dipköşe temizledim, balkon masası ve sandalyelerini (ki kendileri cam ve demir bileşimi ağır mı ağır mobilyalar oluyorlar) yerleştirdim.. İşte tam o noktada dün artık Beyaz Atlı Prens beni yakaladı ve tam ben ona da birsürü yuva hazırlama görevleri buyuracakken beni durdurdu. Yoksa heralde o hızla devam etseydim, dün gece ben bizim kıza 5 hafta erken kavuşacaktım çünkü kendisi bu çılgın annenin karnında dört dönmeye ve elinden ayağından geldiği kadar tekmelerle beni uyarmaya çalışmış ama başaramamıştı ve artık kendini baya baya hissettiren Braxton-Hicks kasılmalarını dahi gözardı edecek kadar kendimden geçmiştim. Bu yuva hazırlama sendromu baya güçlü bir sendrommuş yahu, çok da içten pazarlıklıymış, insan hiç anlamadan kapılıp gidiyormuş!

Neyse ev tam teşekküllü bir bahar temizliği geçirdi bu vesileyle, misler gibi parlıyoruz. Tabii şu an o pırıl pırıl pencerelerime şakır şakır yağmur yağıyor ama.. Neyse, çaktırmayın artık. Kışın hantallığı, kokusu gitti en azından.

Bu arada, bir de doğum yapacağım hastaneyle olan ilk randevuma gittim bu hafta. Malum Batı Avrupa'da bürokrasi derdi fazla olduğundan, doğum öncesinde kayıt ve doldurulması gereken 10.000 sayfalık formlar oluyor. O işler halloldu. Kızımız çifte vatandaş olacak ama önce bu ülkedeki nüfusa kayıt olması, benim çalışamadığım sürede alacağım doğum ve çocuk parası başvurusu, eşimin kullanmak istediği iki aylık babalık izni için gerekenler falan bunlar konusunda bilgilendirildik. Sonra bebek hastanedeki ekip tarafından da bir gözden geçirildi ve benim doğum seçeneklerimi gözden geçirerek, doğum sonrası bakım hizmetlerine kayıtlarım yapıldı. Bu sayede doğum başladığında ben bu tip evrak işleriyle hiç uğraşmadan direkt hastaneye yatacak ve sakin sakin doğuracağım inşallah.. Artık ne kadar sakin olunabilirse o anda tabii.

Hazırlıklar böylece neredeyse tamam işte. Bir iki parça eksiğimiz kaldı, onları da bu hafta Beyaz Atlı Prens'le iş çıkışlarımızda buluşup halledeceğiz ve inşallah son ayımızı huzur içinde, sakin sakin, bolca yoga, yüzme ve yürüyüş aktiviteleri içinde ve hiçbir işe koşturmadan geçireceğiz diye umuyorum.

Bu arada, hemen kısaca aktarayım "göbeemden son haber bültenini" ve hemen yana iliştireyim an itibariyle "göbeemin sureti"ni de.. 35 haftalık hamileye göre küçük bir göbeğim var ama bu resmen büyük bir şans, o nedenle şükrediyor, hiç ama hiç şikayet etmiyorum. Bu sayede hala aktif bir şekilde işime, okuluma ve sporuma devam edebiliyorum ve çok şükür hamilelikle ilgili bir sıkıntım yok, bolca keyfini çıkardığım bile söylenebilir hatta. MAŞALLAH diyelim :) Umarım sonuna dek de böyle gider. Hastanede öğrendiğime göre kızımız 35. haftasına 2200gr girmiş, baş üstü konumunu korumaya devam ediyormuş (yani korktuğum gibi annesi ve annesinin büyük teyzesi gibi ters doğmaya kalkmıyormuş) ve kendisini tutan hıçkırıklar ve benim bolca hissettiğim kasılmalar normalmiş. Bu haftadan itibaren, doğuma dek bir hafta kendi doktoruma, bir hafta hastanedeki ekibe görüneceğim, 40. haftayı aşma durumunda ise gün aşırı hastaneye kontrole gidecek ve 41. haftaya ne olursa olsun hamile girmeyeceğim. Burada böyleymiş işler.. Hadi bakalım o zaman, göbekli maksimum son 6 haftam! Çooooooook heyecanlı!

Dipnot. Yuva Hazırlama Sendromu ya da Pregnancy Nesting Syndrome hakkında daha fazla okumak için buraya ya da buraya ya da buraya tıklayınız.

5 Mayıs 2013 Pazar

Bahar neşesi

Bahar birden geliverdi! Sadece iki gün içinde gri kahveden cart pembelere, gelin gibi beyazlara, sappppsarılara bürünüverdi doğa. O kadar güzel ki, eve giremiyorum.. Bu bahar bisiklete binemiyorum ama upuzun yürüyüşler yapıyorum, bu durum birden mesafeleri uzattı ama ayrıntıları da beş duyumla daha güzel yakalamamı sağladı. Ve bu güzellikleri yakaladım dün.. Paylaştıkça çoğalsın mutluluk!

Bahar aylarında doğmak ne kadar güzel birşey. Ben Mart doğumluyum, kızım da inşallah yaz başında doğacak. Doğa uyanırken, herşey tazeyken, mis gibi kokarken, capcanlıyken.. Güneş sırtımızı ısıtırken, çeşit çeşit ve bol sulu meyveler içimize serinlik katarken, denizin tatlı ürpertişlerini tüm bedenimizde hissederken.. Bahar ve yaz mevsimini çok seviyorum! Bol bol dışarda vakit geçirme zamanı artık, balkonlarımızda ya da bahçelerimizde efil efil bir kahvaltı sofrası kurmakla başlayalım güne. Domatesin kırmızısı, peynirin beyazı, çeşit çeşit otların yeşili ne canlı! Sonra illa ki yürüyüşe zaman ayıralım, gün batarken, o kızıl ışık hüzmeleri doğada dans ederken. Derenin şırıl şırıl sesini dinlerken yaşama şükredelim.. Ve içimizde büyüyen ikinci yaşama..

Sadece 6 hafta kaldı kızımızı kucağımıza almamıza, ne kadar heyecanlı! Evet biraz korkutucu da, ama daha çok heyecanlı! Odası neredeyse hazır - birkaç hafta önce kırmızı bir çoraptan başka hiçbir şeyi yoktu, şimdi rengarenk - ama pembe olmayan rengarenk :P kıyafetleri, yatağı, bakım eşyaları ve hatta birkaç oyuncağı ile dolu dolu bir odası var! Bahar kadar renkli, o kadar neşeli bir oda. Umarım o da içinde nice neşeli, rengarenk zamanlar geçirir.

Geçen beş gündür Türkiye'deydim. Bu son haftada, Braxton-Hicks denen ve rahmin doğuma hazırlık çalışmaları olarak bilinen ağrısız kasılmalar ve mide yanmaları dışında, seyahat süresince çok rahattım. Kısacık zaman çabucak geçti ama en azından ailemi doya doya kucakladım. Ananoşum ve teyzem de bana sürpriz yapıp Ankara'dan gelmişlerdi, yanlarında rengarenk bebek eşyaları getirmişler. Bazıları el işi, öyle güzeller ki.. Sadece 6 hafta sonra o minicik şeyleri giyecek minicik bir kızım olacağına bazen hala inanamıyorum. Göbeğim kocaman ama içinde kıpır kıpır olan "şey"i bazen hiç hayal edemiyorum. İçimde iki adet minik ayak var mesela, ara sıra böbreğime dalağıma tekmeyi basan ama nasıl ayaklar onlar? Her ultrasonda doktorun inatla gösterdiği ve benim inatla göremediğim o ayaklar.. Hala çok gerçeküstü..

Böyle böyle son 6 haftaya girdik. Bir de bahar geldi ya, daha ne olsun :)