30 Haziran 2013 Pazar

Yıldızların yalancısıyım

Daha önce de bahsettiğim gibi, çok sevgili kayınvalidem sadece bir Elf asilzadesi olmakla kalmayıp, aynı zamanda prenseslikten arta kalan boş zamanlarında yıldız atlasını da can-ı gönülden hatmetmiş bulunduğu için, bu sabah kendisine bir "kahvaltı ve Maya'nın yıldız falı seansı"na davetliydik. Ben bu tip "gelecekten haberler"e hep mesafeli yaklaşan ve bıyık altından gülüp geçen biri olarak, daha ziyade kayınvalidemin mükellef kahvaltı ziyafeti uğruna yola düşmüş olduğumu baştan itiraf edeyim. Lakin yine de fala inanma, falsız da kalma! Nitekim karnımızı doyurup, bebeğimizi Opa'sının sıcak kucağına verip, Batı Avrupa'nın 16 C derecelik yaz mevsimine tepkimizi dile getirdikten - yani klasik bir kayınvalidemde pazar kahvaltısı ritüelinden sonra, ziyaretimizin asıl sebebine geldi sıra.

Benim küçümseyerek "yıldız falı" deyişime kanmayın sakın; sevgili kayınvalidem bu olaya "astroloji haritası" demeyi tercih ediyor ve öyle fal kartları falan değil, ciddi bir bilgisayar programı kullanılarak bakılan bu haritada, kişinin doğum anında yıldızların konumuna göre kişilik yapısı ve yaşam tercihleri belirleniyor. Yani bizim "ikizler burcuyum, yükselenim de kova" diyip geçtiğimiz, ara sıra gazetelerin eklerine göz atıp "aha bu hafta aşktan yana şansım yok, o zaman boş yere bacak kıllarımı da almayayım amaağn" falan gibi kritik yaşam kararları aldığımız durumun bir kaç adım üst boyutu bu astroloji bilimi. Ve; kabarık saçları ve her parmağına üçer beşer taktığı koca yüzükleri ile hayalimde tam bir "astrolog" yeri etmiş bulunan Rezzan Kiraz dışında gayet normal görünen, 9-5 ofis işine sahip, akşam senin benim gibi fasülye pilaki yiyip gaz çıkaran gayet normal insancıklar da bu bilim dalıyla oldukça ilgili olabiliyorlar. Misal; kayınvalidem. Kendisi normal hayatında gayet normal bir insancağız. Hiç kabarık saçlı, bol yüzüklü bir insan değil yani.

Neyse.. Ben bu sıra dizginleyemediğim büyük bir iştahla masadaki son çileğe doğru uzanırken, kayınvalidem de laptop'unda büyük bir yer kaplayan astroloji programını açtı ve Maya'nın doğum tarihi ve saatini girdi. Program ekranda baya enteresan logaritmik hesaplamalar yaptı, sonuçları grafiklerle önümüze serdi. Bana ekranda örümcek ağı gibi gözüken bu logaritmik grafiklere kayınvalidem uzun uzun baktı ve sonra konuşmaya başladı....

Uzun uzun da konuştu ve benim bu "Yüksek Almanca" ile kafam da baya bir karıştı ama özetle Maya'mız üyesi bulunduğu ikizler burcunun hassasiyetini, uzlaştırıcı ve dengeleyici yapısını almış. Ayrıca, sanata ve estetiğe önem veren, fakat tek bir dala odaklanmaktan çok, birçok alana ilgi duyan bir insan olacakmış. Ayrıca son derece sosyal ve yaşamın her noktasına ilgili bir kişilik yapısı olup, insanlar arası bağlar kurmaktan hoşlanacakmış (networking gurusu olacak yani). Diyalog kurma, uzlaştırıcı görevler ve estetik içeren işlerde başarılı olacakmış (kendisini BM genel sekreteri olarak hayal ediyorum). Dil ve sanat alanında yetenekli olacakmış ki bu da zaten sanatçı bir baba ile geveze bir annenin 3 dilli büyütülen çocuğu olacağı için öngörülen bir durum sanırım. Ayrıca kendine odaklanmaktan çok diğer insanlara odaklı olacak, insanları ve yaşamı anlamaya çalışacak (antropolog olacak ve Avusturalya'da Aborjinler arasında yaşayacak belki de), insanlara büyük bir merak duyacakmış (belki de bir sosyolog?). E bu da şahane; sosyal bir çocuk yetiştirmeyi, onun hayatın her noktasına ilgisi olmasını isteyen ben değil miydim zaten?!

Kısacası, bu astroloji yorumları hoşuma gitti. Ayrıca Maya'nın tam bir "Arı Maya" olacağını, yani pek bir meraklı ve sosyal olacağını duymak da hoşuma gitti. Gelelim kişiliğinin zor ve problemli tarafına.. Maya aynen annesi gibi burnunun dikine gitmeyi sevecekmiş ve kendi doğrusunu kanun kabul etme yanılgısına sıklıkla düşecek, bizim onun kararlarını yönlendirmemiz de pek mümkün olmayacakmış. Eh, "bir müsibet bin nasihatten iyidir" atasözünü yaşayacak bu durumda, biz de endişeden endişeye koşan anne baba olacağız demek ki.. Diğer sorun, odaklanma problemleri ki bunu da anne ve babasından bolca alacağını zaten baştan biliyorduk. Annesi gibi herşeye ilgi duyup, herşeyden de ilgisini çabucak yitiren biri olacak anlaşılan. Tabii bunun yanına tüm kararsızlık sorunlarını da ekleyelim, "o mu bu mu şu mu?"larla geçecek hayatı.. Hmmm. Ne yapalım acaba bunu önlemek için?

Aslında bu astroloji haritasını dinlemek hoş oldu, bir anlamda. Gerçekten doğruysa bu yorumlar, biz de erkenden farkına varabiliriz bazı güçlü ve eksik yanlarının ve destekleyebiliriz onun gelişimini.. Öteyandan, bu yorumlara inanıp, doğru kabul edip, çocuğu hakikaten bu davranış şekillerine kendimiz koşullayabiliriz de.. Yani enteresan durumlar bunlar.

Psikolog olduğum için, çocuk gelişimini de az çok okudum; psikososyal gelişimi gayet iyi bilirim mesela. Dolayısıyla kişiliğin çok erken yaşlarda rengini belli ettiğini ve bazı kişilik yapılarının, davranış ve duygu-durumların doğuştan geldiğini, öğrenme yoluyla sonradan kazanım olmadığını da biliyorum. Eh bu durumda, bize gözlemlemek ve o kendi yolunu çizerken yoluna ışık tutmak düşüyor. Bakalım yıldız haritası doğru bilmiş mi, birkaç sene içinde anlarız heralde. Gerçekten merak ediyorum..

28 Haziran 2013 Cuma

Çılgın Ebemiz Las Vegas'ta, peki biz nerdeyiz?

Ebemiz de bizim gibi çılgın çıktı.. Tüm hafta boyunca Las Vegas'ta zar atıp tutuyor, Elvis Presley karşısında nikah tazeliyor falan olacak. E, bizce sakıncası yok, geri geldiği sürece tabii.. İlk defa bu hafta, tüm hafta boyunca ebemizin geri bildirimi ve 3-4 günde bir yaptığı bebek bakım onarım ve kalite kontrolü olmaksızın, Beyaz Atlı Prens ve ben, hem de yalnız başımıza bizim çılgın bal arısına bakacağız.. Ya tamam, yine bakan bizdik ama 3-4 günde bir birinin sırtımızı sıvazlayıp "ha gayret, gayet iyi gidiyorsunuz, hadi devam" falan gibi "lohusa dönemi ara gazı" vermesi de süper oluyordu doğrusu.. İnsan lohusa döneminde arada sırada gereksiz paranoyalara, birbiriyle çelişen nörotik endişelere kapılıyor; "neden çok ağlıyor, acaba hasta mı?" ya da "neden ağlamadan uyuyor, acaba hasta mı?" gibi.. Eve gelen bakım hemşiresi ya da ebe bu dönemde fiziksel, psikolojik ve sosyal anlamda hakikaten büyük destek!

Ebemiz Hang Over 1'deki gibi "ben ne yaptığımı biliyor muyum?" düsturu ile çılgınca alemlere akarken biz nerdeyiz peki? E, evde değiliz pek tabii. O çılgınsa, biz duble çılgınız ayol.. Ne yapacağız bu hafta? Bol bol gezeceğiz anneli kızlı, babalı kızlı ve ailecek üçlü gruplar halinde. Bu hafta yine bizim kızlarla öğle yemeği programım var, hava güzel olursa şehrin ortasındaki İngiliz Bahçesi'ne de gitmek istiyorum, Maya'nın U3 denen 3. doktor kontrolü var ve bir de 3 kez girip "doğurdum hocam, bana müsade bi süre" bahanesiyle bir daha yüzüne bile bakmadığım gelişimsel psikopatoloji dersine bebekli bir şekilde girme ve "ağy ne şiriğğğn"leme planım var. Bu sonuncusunu Türkiye'de olsam yapamam heralde, "sen artık annesin ne kariyeri, otur oturduğun yerde, tek memeli amazon kadını!" diye diye kovalarlar valla.. Ama burda bebekle derse girmek mümkün, hatta yasal olarak bir hak. Derse girmesi engellenen hamile ya da anneler kolaylıkla insan hakları mahkemelerine başvurabiliyor. Aynen toplum içinde emzirme hakkı gibi, eğitimden ve halkın diğer bireylerinin faydalandığı tüm sosyal haklardan faydalanma hakkım var. Tabii bir de üstüne doktorayı dondurma hakkım, bebek bakım bursu alma hakkım ve 1 sene boyunca annelik yardımı parası hakkım da var. Seç beğen al. Sanırım ben bu üç hakkımı da sonuna dek kullanacağım ama bu dönem bitmek üzere ve şu derse bir iki defa daha girersem bir de üstüne sertifikamı almış olacağım, e az daha sıkayım dişimi bu dönemi bitirip öyle izne çıkayım istiyorum.

Beyaz Atlı Prens de 1 aydır evde babalık iznini kullanıyor ve 1 ay daha tepe tepe kullanmaya devam edecek. Benim için büyük şans ama bu iki ayın sonunda artık bal arımızı kendim idare ederim inşallah diye de düşünüyorum. Bebeğe bakma konusunda süper yardımı olan sevgili Beyaz Atlı Prens'in gece horul horul uyuması (geçen gece 12 saat uyuyarak bir rekor denemesi de yaptı hatta) ve gündüz çoraplar bi yerde, kahve bardakları bir yerde, tipik erkek davranışları içinde hiç rahatsızlık belirtisi göstermeden huzurla yaşayıp gidiyor olması ara sıra lohusa sinirlerimi de keman yayı misali germiyor değil. Hatta bu sabah itibarıyle "ben bu evde olma işini çok sevdim, işe hiç dönmesem mi acaba diyorum" demesi bende küçük çaplı bir sinir krizine de neden olayazdı, a dostlar. İmdat yani. Erkek dediğin 8'de işe gider 6'da eve döner azizim. Bu konuda klasik takılalım bi zahmet.. Şimdi değil ama! 1 ay sonra! Daha ihtiyacım çok kendisine, etinden sütünden faydalanıyorum valla ne yalan söyleyeyim. Henüz "işte kapı işte sapı, hadi yallah işe" zamanı gelmedi. Bal arısının bakımı henüz tek kişinin becerebileceği kadar kolay ve rutin değil.

"Çocuk da yaparım kariyer de" düsturu ile yola çıkmış olsam da, ilk 6 ay anne sütünü bahane ederek evde kızımla kucaklaşma koklaşma hali yaşayacağımı baştan gerekli mercilere, işe okula ve aileye bildirdiğim için, bu önümüzdeki 5 aylık süreçte "klasik ev kadını" olma niyetim var tabii ki. Bu da demek oluyor ki, bal arımızın bakımı dışında kalan zamanımda (şu an bu günde 5dk olsa da, ilerde inşallah adım adım bu dakikaların çoğalıp saatlere dönebileceğini umuyorum) keyif yapma niyetindeyim. Çünkü sevgili ahali, ben bu 5 aylık keyif halini hak ettim. Ayol 4,5 yaşımda yuvaya bir başladım, o gün bugündür eğitimdi, kariyerdi, işti güçtü koşturuyorum, bi durmak soluklanmak bilemedim. Evet bu arada 54 de ülke gezdim ama inanınız onlar bile tatilden çok seyahat mahiyetinde yani gezelim görelim, beynimize yeni gri hücreler ekleyelim diye geçti. Yani koşturuyorum yıllardır. Bal arısı doğalı beri günlerim sadece meme vermek, alt değiştirmek, meme vermek, gaz çıkarttırmak, meme vermek, alt değiştirmek rutininde geçiyor. Vallahi ne güzelmiş bu basit yaşam. Bu kariyer koşturmacası olmadan, oku öğren yaz çiz olmadan geçen zamanlar.. Ayol millet neden 3'er 5'er doğuruyor şimdi anladım yahu.. Beyaz Atlı Prens'e "farkında mısın 1 aydır hiçbişey yapmıyorum" dedim dün, cevabı "deli misin, çocuk yaptın ve büyütüyorsun ya" oldu. Tamam az iş değil ama valla keyifli bir yaşam tarzı bu..

Bunu sonsuza dek yapabilir miyim peki? I-ıh.. Bal arıma bakmak, büyütmek süper ama sanırım benim gibi "5 parmakta 5 marifet" takıntısına sahip kadınlar tek çocuk bakmakla ev kadını olmakla yetinemez gibi gibi gibi.. İlle 5 kulvarda koşturup kendimizi perişan edesimiz var çünkü. Süper anne sendromu işte bu.

6 ay evdeyim dostlar. Totomu yayıp oturacağım. Çaya gelin, poğaça neyin yapayım size. Süper tabii bu. Sonsuz keyfini çıkartacağım kızımın ve evin ve gezmelerin ve dostların ve yemenin içmenin falan filan. Ama sonra - ben biliyorum kendimi - hafif bi sıkıntı başlayacak.. Ne zaman olur bu bilmiyorum ama bir zaman gelecek, ben yine yarı zamanlı çalışmaya, doktoraya devam edeceğim. Ya da "amağğğn salla gitsin, düş yollara Las Vegas bekle beni bebeğimmm" mi diyeceğim acaba, bilemiyorum. Ola-bile-bilir. Neden olmasın?

22 Haziran 2013 Cumartesi

Bizim kızlar ve bebekleri

Bizim kızlarla sonunda buluştuk. Son iki aydır birbiri ardına doğuran dört kız arkadaşız, daha önceden de bahsetmiştim. Hepimiz farklı farklı ülkelerden gelmişiz bu şehre, kimimizde Akdeniz'in canlılığı, kimimizde güneşin hiç batmadığı ülkenin gururu, kimimizde Kuzey Avrupa'nın sakinliği, birbirimizi hamilelik ve doğum sürecinde ne de güzel tamamladık, bütünledik, can yoldaşı ve sosyal destek olduk. Dört kişiyken birden sekiz kişi oluvermişiz!

Doğum maratonunda sonuncu ve tek kız annesi ben oldum, hal böyle olunca onlar bir süre benim kendime gelmemi beklediler ve oğlanlar ele avuca gelmeye başladı. Maya hem erken doğdu, hem de ufacık, narin bir kız; oğlanlar gürbüz gürbüz yanında. İlk arkadaşları! Noe'nin oğlu Kayetano ile arasında 2 ay, Tasha'nın oğlu Mateo ile 1 ay ve Anna'nın oğlu Jakob ile 3 gün var. Bir de ekibe son anda katılan Kaspar, hastanede kaldığım sürece odayı paylaştığım, odamızı diğer odalardan ayıran o neşeli, olumlu havanın minicik sorumlusu, Maya gibi 3 hafta erken doğ(urtul)an, kalbindeki deliğe ve yenidoğan sarılığına rağmen hayata sıkı sıkı tutunan Kaspar. Maya'dan sadece 1 gün büyük, kocaman ve minicik bir adam ve tatlı annesi Suzi. Etti mi 10 kişi!

3/5'imiz emziriyoruz, bu da buluşacağımız mekanın dikkatlice seçilmesini gerektiriyor. Evde de buluşabilirdik ama canımız bu güzel havada evde tıkılmak istemedi. Açık havada, insanları bebek sesi ve fırt fırt fırtlatılan memelerle rahatsız etmeyeceğimiz kafe'ler, yeni anneler için en ideal buluşma mekanı. Bebekler koro halinde emiyor, bu da mekanda oturduğumuz sürece 5 dakikada bir en az bir memenin ifşa edilmesi anlamına geliyor ki, ben de dahil kimsenin sinirleri bu teşhirciliği kaldıramaz, kaldırmamalı diye düşünüyoruz. Kafe'de sadece biz varız, zaten 10 kişi doldurduk bile mekanı. Suzi ile Kaspar hemen kaynaşıyorlar, kızlar hemen kabulleniyor yeni bir dostu, hepsi de açık yürekli, sevgi dolu insanlar zaten.. Ne şanslıyım..

Dondurmalar gelsin, buzlu kahveler içilsin, meyve kokteylleri atıştırılsın.. Bebekler kaynaşsın. Birkaç aya kadar bir oyun grubu oluşturacaklar kendi aralarında, şimdilik birbirlerinden çok annelerinin süt kokan memeleriyle ilgililer..

Keyifle ayrılıyoruz, ne iyi geldi bu buluşma bize. Birdahaki seferin zamanı ve mekanı çoktan ayarlandı bile; çok sevdiğim, 9 aydır yiyemediğim ve çok özlediğim sushi restaurantında buluşuyoruz! İple çekiyorum doğrusu!

21 Haziran 2013 Cuma

Bebek bakan baba

Medeniyetler diyarı Evropa Evropa'da doğum izni 12 ay maaşlı, 36 ay maaşsız alınabiliyor ve bu hakkı hem anne hem baba dönüşümlü kullanabiliyor. Ben "ezelden beridir hür yaşamış, hür yaşayan, hangi çılgının bana zincir vuracağına şaşıran" bir doktora öğrencisi artı yarı zamanlı klinik psikolog olduğum için, zaten bana hava hoş, yat yuvarlan coş durumları söz konusu ama Beyaz Atlı Prens'im bu haktan sonuna dek faydalanmaya karar vererek, 2 ay babalık iznine (ya da babalık tatiline) çıkmış, yattığı yerden maaşını almış, kızıyla öpüp koklaşmış bulunuyor şu günlerde. Benim için bulunmaz nimet tabii, bebek bakımı ilk zamanlarda bir kişinin, hele hele lohusa haliyle, tek başına altından kalkabileceği bir iş değil azizim. Biz acemi anne baba kursa falan gittik, DVD'ler izleyip kitaplar okuduk ama valla en büyük yardımı da evimize ilk başta 2 günde bir, şimdi 4 günde bir gelen ebemizden aldık. Ne aklımıza takılırsa soruyoruz, "ilk"leri (ilk giydirme, ilk bez bağlama, ilk banyo vs.) hep beraber yapıyoruz, türlü parayonak anne-baba hallerimize derman oluyor ebemiz, sağolsun var olsun. Ama onun dışında en büyük desteğim, en büyük yardımcım Beyaz Atlı Prens'im.. İyi ki var şu babalık izni, inşallah en yakın zamanda bizim ülkemizde de olur ve anneler kadar babaların da bebekleriyle bağ kurmalarının, zaman geçirmelerinin önemi anlaşılır.

Beyaz Atlı Prens gerçekten çok büyük yardımcı, hakkını yemeyelim. Süper baba kelimesinin sözlükteki karşılığında kendisinin fotoğrafını görebilirsiniz. Ama annelik dürtüsü farklı bi'şey. Ebemiz mesela bana bebek tutmayı öğretmedi, tut dedi tuttum, içgüdüselmiş, kafasını kavra, totosunu kavra, kafa totodan hafif yukarda olsun tamam. Ama babaya bebek tutmayı öğretiyor ebeler, şimdi kolunu kaldır, şurdan tut falan. Komik di'mi? Ama babanın içgüdüselliğinin anne kadar olmaması da iyi bir yerde, çünkü bebek dış dünyayı babayla tanıyor. Fazla koruyucu kollayıcı olmayan baba çocuğa güven veriyor, keşfetmesini, deneyerek öğrenmesini sağlıyor. O nedenle çocuklar babayla oynamayı, anneyle güvencede hissetmeyi tercih ediyorlar. İlginç di'mi?

Beyaz Atlı Prens ve Maya ilk günden "baba-kız" aşkı yaşadıkları için, ben de huzur içinde onları başbaşa bırakıp biraz "kendime özel zamanlar" yaşayabiliyorum. Yahu sanmayın cafeye gidip kitabımı okuyarak cafe latte'mi yudumluyorum falan, yaşadığım özel zaman sabahları 8dk duş almak, arada hamilelik nedeniyle celallenen yüz çillerime maske uygulamak, ayaklarıma kırmızı kırmızı ojeler sürebilmek, kaş almak falan.. Eskiden bunlar lüks değil günlük bakım anlarıydı.. Eskiden.. Şimdi tuvalete gidebilmek bile Maya'nın keyfine bağlı olabiliyor (derlerdi de yuh artık derdim, valla doğruymuş, tuvalete gidecek zaman bulamayabiliyorsunuz, ortadoğu ve balkanların çiş tutma rekoru kesin bir annenin elinde bence!)

Babanın görevleri bizim evde şu şekilde; anne eğer tam kahvaltı yapacağı sırada süt verme derdine düştüyse, annenin ekmek dilimlerine krem peynir sürmek, yumurtasını dilimlemek, karabiberini serpmek, anneye gün içinde bol bol sulu içecek servisi yapmak, bebek emdikten sonra gazını çıkarmak (baba kucağı daha geniş ve yumuşak yahu), gaz sancısı ile viyak viyak bağıran bebeği göbeğinde sakinleştirmek ve aynı anda bebek ağladığı için perperişan haldeki anneyi de sakinleştirmek, akşam yemeklerini hazırlamak, haftalık alışverişi yapmak, evi temizlemek, annenin gözü gibi baktığı ve Maya geldikten sonra yan gözle bile bakamadığı çiçeklerini sulamak ve tüm bunların yanında lohusa anneye belli aralıklarla moral takviyesi yapmak.

Maya'nın ihtiyaçlarını karşılamak şimdilik benim görevim ama Beyaz Atlı Prens bol bol bez değiştiriyor ve banyoyu da beraber yaptırıyoruz. Ne kadar şanslı olduğumun farkındayım tabii ki. Babalık izniyle bunu bana sağlayan devlete de müteşekkirim. Ama yine de, yukarıdaki resme atfen, babalık içgüdüsü ne kadar güçlü olursa olsun, annelik bir başka yahu..

20 Haziran 2013 Perşembe

Emzirme problemleri ve çözümleri

Anne sütü önemli azizim. Bebeğe bu - lüksü değil - hakkı en az bir 6 ay vermek lazım. O mamalar, formül sütler şişmanlatıyor çocuğu, bir "bebek Budha" ayarına getiriyor ve göze sevimli şirin gösteriyor kerataları böyle bıldır bıldır ama yok, o şişmanlık ilerde obeziteye meylediyormuş. Anne sütü gibisi yokmuş.

İlle de emziricem! diye bu yola başkoyduysanız ve sütünüz çeşitli fizyolojik (kanalların tıkanıklığı, meme fonksiyon problemleri vs.) ya da psikolojik sebeplerle (yoğun stres, doğum sonrası depresyonu, sezeryan doğum sonrası yaşanabilen problemler vs.) gelmiyorsa, bunu dert edinip takıntıya dönüştürmeniz ve kendinizi ve bebeğinizi gereksiz streslere sokmanız olası. Bunu yapmayın. Sonuçta anne sütü alamayan nice insan da gayet sağlıklı ve akıllı yetişkinler olabiliyor. Ama "takıntılı bir şekilde değil de, yapabiliyorsanız yapınız" düsturuyla bebeğe bu hakkı tanıyabilmek, gerçekten anne için de çok rahatlatıcı, çok güzel bir süreç.

Benim göğüslerim çok kıymetlidir (..yani kıymetliyDİ.. bir zamanlar..) Aman pek narin, pek nazende göğüslerim vardı benim. Öyle Beyaz Atlı Prens'in foreplay hallerinde sıkıp mıncıklamasını bırakın, kendim bile fazla dokunmazdım, kolayca acırlar falan.. Ara sıra yapılması gereken göğüs kanserine karşı elle kontrolü bile huylana huylana yapardım, hele ilerde emzirmek?!? Aslaaaa, aklıma koca koca sivri sivri dişler, sert bir damak, salya sümük haller gelirdi. Iyk. Ben süt verebileceğime pek ihtimal vermiyordum doğrusu..

Sonra Maya doğunca, göğsüme koydular ve o ilk bakışıp koklaşmalar beynimde nasıl bir prolaktin, oksitosin, serotonin patlamaları yarattıysa, Maya sütsüz memeyi emdi, ben hayranlıkla onu izledim.. Sonra süt geldi, akabinde her anne gibi yetiyor mu, doğru emziriyor muyum paranoyaları geldi, akabinde koca memeler, sert ve kırmızı bölgeler, acı ve gözyaşı (Maya arada piranha gibi saldırıyor hassas bölgelere), sevinç ve gözyaşı (emzirme sonrası Maya'nın yanaklarında kocaman beyaz bir damla görüverince) falan.. Annelik halleri, acemisiyim tabii.

Lakin bikaç sorun yaşamadım değil. İlk günler "Maya the piranha" memeye saldırırken, meme garibim daha ne olduğunu anlayamadığı, sittin senedir şımartılıp şımartılıp birden kapı önüne konmuş çocuklar gibi kalakaldığı için, haliyle aşırı hassaslaştı. Beyaz Atlı Prens eczaneden Lansinoh marka (bu markadan şaşmayın derim) Lanolin Krem getirdi ve inanılmaz şekilde yarım saatte yumuşacık oluverdim. Tam hadi maşallah ya allah emziriyorum, bu sefer de sol memem "syntax error" vermeye başladı, sadece taş gibi şişmekle kalmadı, bir de kızarmaya ve içinde mini mini bezeler oluşturmaya başladı. Doğum ve bebek bakımı kursunda, emzirmeden önce sıcak bir havlu ile meme damarlarının açılması, emzirdikten sonra ise soğuk bir havlu ile damarların büzdürülmesi de olumlu sonuç verebiliyormuş diye öğrenmiştim. Bir de tabii hep aynı emzirme yöntemini değil, farklı pozisyonları denemeliyiz, çünkü bebeğin çenesi ne yöne bakıyorsa memenin o bölgesindeki süt rezervleri kullanılıyor demekmiş (resmen uzay teknolojisi bu süt verme işi azizim!) Ben bu yöntemlerin hepsini kullandım hatta Maya'yı öyle akrobatik hallerde - ters tutarak falan - emzirdim ki, çocuk kendini Cirque du Soleil'de bir yıldız falan sanmaya başladı.. Ama yok. Meme kızarmaya, şişmeye devam etti. Gerim gerim geriliyorum, canım acıyor.. Bu durum tehlikeli, biliyorum. Memede enfeksiyon başlayabilir ve benim ateşim çıkabilir. Antibiyotikle tedavi edilmem gerekebilir. İş o raddeye varmadan ben hemen Doktor Kuş'u aradım ve o da bana süt sağma pompası kullanmamı ve bezeli bölgeye meme başı yönünde masaj yapmamı önerdi.

Koş Beyaz Atlı Prens yine eczaneye. Azizim, Avrupa medeniyetin merkezi hakikaten. Bize elektrikli süt sağma pompasını tamamen beleş sunuyor eczane, yeter ki Doktor Kuş bir reçete yazsın. Makinayı kaptı geldi Beyaz Atlı Prens, pompayı memeye taktık, komik bi durum. Fırk fork 40dk falan sağdım, ilk sefer anca 10ml süt çıkartabildim ama bu işi 4-5 saatte bir tekrarlayınca artık 40dk'da 40-50ml süt çıkarabiliyorum - mandıra mısın kardeşiiiim? helal.. - ve meme rahatladı çok şükür. Süt pompası bu reçeteyle 1 ay evimize misafir, hoşgeldi sefalar getirdi. Çok memnunum, memede şişlik ve kızarıklık sorunu yaşayan herkese tavsiye ederim. Tek sorun, meme başım sağma sonrası aynen çikolata renkli sanatçılar misali kocaman oluyor, açık renk dar t-shirtler giyemiyorum :D Başka bi derdim yok makinayla ilgili.

Meme emzirmeye alışınca - yani yaklaşık 4 ay içinde - eski boyutuna döner dedi ebemiz, kendisine tüm kalbimle inanmak istiyorum.. Yoksa bu Pamela Anderson memelerle halk içine çıkmam, pazardan domates, kavun, karpuz falan alabilmem an itibarıyle pek olası değil..

Doğum günü kutlaması

Dün Maya'nın asıl doğması beklenen gündü. Beyaz Atlı Prens ile kutlama yapmaya karar verdik ve evimize yakın, dere kenarında çok şirin bir Hint restaurantına gittik. Hava inanılmaz sıcak olduğu için - bu sene havanın ayarı yok, önce yüzyılın en karanlık ve karlı kışını yaşadık, sonra yüzyılın en soğuk ve yağışlı adına bahar demeye bin şahit isteyen o tuhaf mevsimi geçirdik, şimdi de 3 gündür yüzyılın en sıcak Haziran günlerini yaşayarak kavruluyoruz - insan su görmek, su ile ilişkili aktiviteler içinde olmak, bol bol su içmek gibi sulak haller içinde olmak istiyor. O derenin şırıl şırıl - daha doğrusu yağışlar nedeniyle az kalsın taşma tehlikesi gösterek gürül gürül - akışı öyle güzel, öyle rahatlatıcı bir durum ki, insana sakinlik ve huzur veriyor. Hele bu manzaraya bir de upuzun, geniş gölgelikler veren kestane ağaçlarını ve o ağaçların üzerinde şarkılar söyleyen çalı bülbüllerini ekleyin, tam bir cennet.

Maya tüm bebekler gibi açık havayı ve tüm bu gürültülü yaşamı seviyor. Bebeklerin sessiz sakin ortamlarda büyütülmelerinin zararlı olduğunu biliyoruz artık, çünkü anne karnında 40 hafta boyunca son derece gürültülü bir ortam içindeler, bir yanda bam bam bam kalp atışı, gurul gurul mide ve bağırsak hareketleri, diğer yanda bebeği besleyen kan akışının foş foş sesi ve tabii dışarıya çıktıklarında da gürültünün devamını bekliyorlar. O nedenle sessiz ortamlarda büyütülen çocuklar daha zor uyku davranışı geliştiriyor, en ufak bir sesten rahatsız olup uyanma problemi yaşanıyor. Bizim yaşadığımız ortam park ve bahçelerle çevrili ve şehir trafiğinden uzak, o nedenle biraz fazla sakin. Bir de bunlara Batı Avrupalının sakin ve sessiz yapısını ekleyin. Yani bazen - özellikle tatil günleri akşam saatlerinde - sanki Stephen King romanlarındaki gibi uzaylılar gelmiş tüm dünya halkını yoketmiş ve bir tek ben sağ kalmışım hissi yaşamıyor değilim. Dolayısıyla Maya'ya gürültü sunmamız gerekiyor ve biz de ilk günden onu müzik sesine, cafe ve restaurantlardaki gürültülü konuşmalara, ani kahkahalara ve çatal bıçak seslerine, geceleri Beyaz Atlı Prens'le izlediğimiz bol aksiyonlu tv filmlerindeki gümbürtülere bol bol maruz bırakmayı seçtik. Maksat çocuk asosyal yabani bişey olmasın.. Şimdilik bu gürültülü ortamda çok rahat uyuyor, uyumadığında da etrafı merakla izliyor. Yine dün Hint restaurantında kah uyudu, kah uyanıp ağaçların güneş-gölge oyunlarını izledi ve biz de huzur içinde, romantik romantik yemeğimizi yiyebildik.

Yavaş yavaş alıştığım bir başka yeni davranış ise, halk içinde emzirmek. Maya doğmadan "ayyy nasıl yapacağım, fırt diye memeyi nasıl çıkarıp emzireceğim?" endişeleri içindeydim çünkü ben biraz utangaç yapılı bir insanım, biraz da çocuk yapmadan önce böyle halk arasında emzirme olayını iğrenç ve rahatsız edici de buluyordum itiraf etmem gerekirse.. İşin doğrusu yine çok bariz, göstere göstere emzirmeyi ya da yemek masasında herkes afiyetle yemek yerken fırt diye meme çıkarıp emzirmeyi ya da yakın arkadaşlar arasında meme fırtlatmayı yine "çok ayıp" buluyorum ve yapacağımı da sanmam ama halk arasında, dış mekanda emzirme konusunda artık daha rahat olduğum da doğru.. Emzirme sütyeni denen şeyi hala sevemedim, normal sütyene çok bariz bir fark yaratmıyor o çıtçıtlı şey. Sonuçta normal sütyeni de hop aşağı çekebiliyor, fırt memeyi çıkarabiliyorsunuz. Bir de bu emzirme sütyeni denen nane öyle anti-seksi bişey ki, babanneler falan giysin yani o derece berbat. 40'ım çıkana kadar neyseki seksi olmama gerek yok ama babanne moduna bağlamak da istemiyorum şu dönemde. Ben ki 37 haftalık hamilelikte g-stringler'le dolanmış hatunum valla bu emzirme sütyeni (hem de beyaz ve penye ıyyyk) imajımı yerle bir edecek sevdicek nezdinde.. Ama gel gör ki memeler aldı başını yürüdü, bir Pamela Anderson hali içine girdi, benim mini mini dantelli maviş pembiş kurdeleli sütyenlerime memenin 1/3ünü dahi sığdırmam şu dönemde mümkün değil. O nedenle memeler süt üretme davranışını anormal görmeyip yavaş yavaş kendi haline dönene dek (ki bu da 3 ay alıyormuş) bu emzirme sütyenlerine tabiiyim.. Neyse konuya dönersek, emzirme sütyeninin çıtçıtını açıp tshirtü türüne göre aşağı ya da yukarı sıyırıp koca memelerimi fırtlatıp Maya'yı foşur foşur emziriyorum, utanmaz arlanmaz tüm anneler gibi. Eh ağlayan bir bebek, emziren bir anneden daha rahatsız edici bir durum sonuçta.

Bu şekilde dere kenarında güzel bir akşam ve doğum günü kutlaması geçirdik, darısı 31.05.2014'te Maya'nın asıl ilk doğum günü kutlamasının başına..

ps. Fotoğraftaki Maya'nın ilk doğum günü pastası, ev yapımı "rhubarb keki" (bu bitkinin türkçesini ravent diye çeviriyor sözlük ama emin değilim..bilen beri gelsin)

18 Haziran 2013 Salı

Bebeğin ilk kez dışarıya çıkması

Yenidoğan ilk kez ne zaman dışarıya çıkarılır? diye merak ediyorsanız, cevabı siz kendinizi doğum sonrası ne zaman güçlü ve yürüyüşe hazır hissederseniz o zaman'mış. Hani bizim ülkemizde bebekler 40'ı çıkmadan evden çıkartılmaz ya, burda öyle bir inanış yok ve açıkcası ben de kendimi 40 gün eve kapalı düşünemiyorum doğrusu.. Hele şu güzel güneşli günlerde!

Ebemiz, bebekler ne kadar çok dışarıda zaman geçirirlerse o kadar çabuk gece-gündüz farkını anlarlar diyor. E tabii mantıklı, anne karnında gece-gündüz farkı mı vardı, Maya da ilk günlerde "gecelerin kadını" modunda, "eee, büyün sabah uyudum, eğlendirin beni yahu" diye bizi perişan ettikten sonra, kendisine uzun uzun dünyanın güneş çevresinde ve kendi çevresinde neden döndüğünü anlatmak ve bir gece-gündüz farkı eğitimi vermek şart oldu. Hastaneden çıkışımızın 2 gün sonrasında, Maya 5 günlükken, Beyaz Atlı Prens'in koluna girdim ve ailecek ilk biergarten (bira bahçesi, burda yaz aylarının en güzel yanı bu) maceramıza atıldık. O gün bugündür de Maya'yı her gün en az 1 saat dışarıya çıkarmaya, sabah ve akşam yemeklerinde de pusetiyle balkonda yanımızda tutmaya özen gösteriyorum.

Dışarıya çıkmamız 3 farklı şekilde vuku buluyor ve benim de Maya'nın da en çok sevdiği "sling içinde gezmek". Bizde köylü kadınların bohça yapıp bebeklerini içinde, karınlarında ya da sırtlarında taşımaları ve aynı zamanda da tarlada çalışmaları dışında bu "bebek bohçalama" işi pek yaygın değildi. Bohçaların daha modern hali olan "kanguru"lar kullanılıyor ama sling kullanan pek yok. Bu işin öncülerinden Ceyda Düvenci, bebeğini slingde taşıdı diye az mı toplumsal tepki çekti, canavar anne ilan edildi hatırlarsınız. Hatuncağız "yahu ben bebeğime kötü bişey yapar mıyım" diye diye dilinde tüy bitmişti ama medyada ve halk arasında "canavar kadın bebeği sıkı sıkı sarmalamış, boğacak, öldürecek, kemiklerini kıracak, un ufak edecek" tepkilerinin ardı arkası kesilmemişti. Lakin, hatunun bir bildiği varmış, bu sling olayı çok harika bir olaymış! Sling yeni doğan bebekler için çok yararlı, çünkü anneye yakın olmak, nefesini, kalp atışını ve sıcaklığını duymak bebekler için psikolojik rahatlama sağlıyor, bebeğe güven veriyor ve sakinleştiriyor. Ebemiz "evde bile kullanabilirsin, iki elin de boş olacağı için hem sen özgür olursun, hem bebek rahat olur" bile diyor. Maya sling içinde bol bol geziyor ve gıkı çıkmıyor. Yeni doğan için en uygun sling bağlama yöntemi şu yandaki fotoğraftaki gibi bebeği önde ve tamamen sling içinde tutmak.  Ancak bebek kafasını kendi tutmaya başladığı zaman başını sling içinden çıkarabiliyorsunuz, öncesinde başının da sling içinde desteklenmesi gerekiyor. Ayaklar ve kolları çıkarmak ya da sling içinde tutmak size kalmış. Önemli olan bir başka nokta, bebeğin başının sizin çenenizden 10cm. aşağıda olması, bu sayede hava akımı rahat sağlanıyor ve siz de daha rahat eğilip doğrulabiliyorsunuz. Bunun dışında, sling sıkı olmalı ki bebeği iyice kavrasın, anne rahmindeki hissi sağlasın. Kumaşlar koton olduğu için nefes alma problemi yaratmıyor, korkmadan sarmalayabilirsiniz. Sling'i ben çok rahat kullanıyorum, Beyaz Atlı Prens bu rengarenk bohçayı giyer mi endişesi yaşadığım için kanguru da almaya niyetlenmiştik ama açıkcası onun da çok hoşuna gitti, göbeğinde kanguru misali taşımak Maya'yı. Şimdilik kanguru almayı düşünmüyoruz, belki kışa doğru, Maya büyüyüp ağırlaştıkça..

İkinci yöntem, bebek arabasına da uyumlu olan araba koltuğumuz Maxi Cosy içinde gezmek. Bu özellikle kısa gezmeler için iyi oluyor çünkü fiziksel açıdan bebeğin bu tip koltuklar içinde 2 saatten fazla zaman geçirmesi zararlı diyorlar. Bu tip araba koltuğu ve ana kucağını 1 yaşına kadar kullanabiliyorsunuz, sonra bir büyük boya geçmeniz gerekiyor.

Son yöntem, puset içinde gezmek. Puset oldukça büyük ve ağır olduğu için genellikle uzun yürüyüşlerde ya da Maya'nın uyumasını istediğimiz bira bahçeleri, cafe gibi insan arası mekanlara giderken kullanıyoruz. Maya ilk 6 ay boyunca pusetini yatar pozisyonda kullanacak, oturmaya başladığında ise daha farklı bir açıyla, daha çok şey görerek gezmesi mümkün olacak. Pusetin bir başka avantajı da alt bölmesini alışveriş sepeti olarak kullanabilmeniz ve şemsiye, yağmurluk gibi yan ürünleri kullanabilmeniz. Ayrıca biz balkonda otururken ya da misafirlikte Maya'yı içinde uyutabileceğimiz güvenli bir ortam olarak da görüyoruz.

Nasıl çıkartırsanız çıkartın, bebekleri mutlaka bol bol açık havaya çıkartın fikrine tamamen katılıyorum. Maya resmen dışarının kokusundan, kuş seslerinden, sıcaklık ve aydınlık farkından anlıyor ve gıkı çıkmadan keyifle geziyor. Eve girene kadar tabii, eve girince ilk iş bir yaygarayı basıyor, artık bahtımıza ne çıkarsa; bez değişimi, beslenme, gaz.. Tüm bunların dışarıdayken olmaması da "ya hatun bizi şimdiden parmağında oynatıyor sanki?!" paranoyası yaratmıyor değil valla :)

Bebeğin ilk banyosu

Yeni doğanın ilk banyosu ne zaman yapılır? diye merak ediyorsanız, cevap göbeği düştüğü zaman. Maya'nın göbeği 8 günlükken düştü ve ertesi gün ebemizle birlikte ilk banyosunu yaptırdık. Uzay bilimi gibi geldi bana tabii, suyun ısısı 37-38 derece olacakmış mesela. Bebek banyosu termometresi ya da dirseğinizin dış kısmını suya dokundurarak bu ideal dereceyi anlayabiliyorsunuz. Sonra herşeyi, tüm havluları, giyecekleri falan önceden hazır ediyorsunuz ki, bebek banyo sonrası bekleyip üşütmesin.

Bizim ebemiz bebek banyosunu ilk aylarda bebeğin hassas cildinin zarar görmemesi için sabun ya da şampuan kullanmadan, banyosuna bir çay bardağı süt ve birkaç damla bebe yağı katarak yaptırmayı önerdi. Bu gerçekten cildini yumuşacık yapıyor. İşin tekniği bir kez öğrenince kolaymış aslında. Maya'yı sol koluma yatırıp elimle onun sol kolunu tutuyorum, önce vücudunu 5-6 dakka masaj yaparak yıkıyorum, sonra kafasını ve yüzünü yıkıyorum. Bizim bebek bol saçlı doğduğu için saçına bebe şampuanı kullanıyoruz ve aynen kuafördeki gibi boynu destekleyerek kafaya masaj yapa yapa yıkıyoruz. Kulaklara su kaçırdım diye endişe etmemize gerek yokmuş, kulak enfeksiyonunun su ile alakası olmadığını, genetik olarak bazı çocukların enfeksiyona daha sık yakalandıklarını söylüyor ebemiz.. Ama ben yine de kulaklara dikkat ediyorum çünkü çocukken ben çok çektim kulak ağrısını..

Banyo bittikten sonra bebeği havluya sarıp önce havluyla iyice kurutuyoruz sonra ebemizin önerdiği bir başka taktiği uyguluyoruz ve saç kurutma makinesiyle (ama elimizi hep makinayla bebeğin cildi arasında tutarak ve bu sayede makinanın çok sıcak hava üflemesini önleyerek) tüm vücudu (sadece cinsel organların üstüne bir örtü koyarak ve sıcak hava temasını önleyerek) kurutuyoruz. Maya bundan çok hoşlanıyor ve vücudunda ıslak nokta kalmadığı için isilik riski de ortadan kalkıyor. Saçlar da kuruduktan ve keçi kılı saç fırçasıyla fırçalandıktan sonra (saçları fırçalamak doğum sonrası atılan kafa derisini saçlardan arındırmak için kullanılan bir yöntemmiş) bezi bağlanıyor, kıyafeti giydiriliyor ve hop memeye. Banyo sonrası meme emmek Maya için bir ödül, aynen yemek sonrası yenen bir dilim çikolatalı pasta gibi ;)

17 Haziran 2013 Pazartesi

Yeni doğanın bakımı

Zaman nasıl geçiyor anlamıyorum! Minik Maya bugün 17 günlük oldu ve bu zaman zarfında ben de yeni doğanın bakımı konusunda baya bir bilgi ve deneyim kazandım. Daha upuzun bir yolun başındayız tabii ama anneliğin ilk iki haftasının özetini ve maceralarımızı yazma zamanıdır bence. Hadi ilk 17 günde öğrendiklerimi paylaşayım:

Yeni doğanın ihtiyaçları belli: beslenme, kaka ve çiş yapma, uyku. Günün neredeyse 20 saatini gözler kapalı, uykuda geçiriyorlar ve uyurken beslenme, uyurken çiş ve kaka yapma çok normal. Sizin de bebeğe vereceğiniz bakım besleme, alt değiştirme, kendiniz için uyku düzeni kurma (çünkü bebeğe ilk 3 ayda uyku eğitimi vermeye çalışmak sadece sizi gerecek, kesinlikle kontrol edemeyeceğiniz, gereksiz bir çabadan başka birşey değil) ve bebeğin gözlerini açık yakaladığınız anlarda bağlanma ilişkisi kurma ve oyun. Yeni doğanın başka bir bakım ihtiyacı yok açıkçası.

Beslenme ile başlayayım. Yeni doğan bebek ilk günlerde emecek enerjiyi bulamayabiliyor, siz de doğum sonrası hormonların celallenmesiyle süt vermeyi takıntı haline getirebiliyorsunuz. Yapmayın bunu. bebeğin midesi bir bilye kadarmış sadece, o nedenle saatlerce süt vericem diye kasıp stres yapmaya gerek yok. Sütün gelmesi doğumdan sonra 2-3 günü bulabiliyor ve ilk süt sarı renkli kolostrum denen çok faydalı konsantre bir süt. 3-5 gün içinde sütünüz açık beyaz rengi alacak ve bebek emdiği sürece onun ihtiyacına göre bazen sulu, bazen koyu, içeriği de yine ihtiyaca göre farklı halde olacak. İçmiyor diye üzülüp stres yapmanın gereği yok, ne kadar rahat olursanız, sakin ve akışına bırakırsanız sizin için emzirmek de, bebek için emmek de o kadar kolay ve doğal oluyor. Maya doğduğu anda benim göğsüme koydular ve o ilk 5 dakika içinde meme verdirdiler. Süt olmasa da bebeğin emme refleksini tetiklediği için ve annenin hormonlarını tetikleyip beyne "süt yap" emri verdiği için bu çok önemli bir adım. Sonrası ise emzirmeyi öğrenmek, farklı emzirme şekillerini denemek, bol bol pratik ve rahat olmakla alakalı. Sütüm geliyor mu diye endişelenmemek, gelecek nasılsa diye düşünmek önemli ve yararlı oluyor. Emzirmek içgüdüsel mi bilmiyorum, benim için son derece teknik bilgi içerdi çünkü ebemiz ilk günlerde bana emzirme konusunda çok yardımcı oldu ve farklı emzirme pozisyonları göstererek bebeğin her sefer memenin farklı bir bölgesini emmesini sağladı. Bu sayede memeler de daha rahat ve eşit boşalmış oluyor. Yeni doğanın ne zaman ve ne kadar süreyle emeceği tamamen kendisine bağlı. Maya erken doğan bir bebek olduğu için, memeyi hem fiziksel hem psikolojik ihtiyaçları için kullanıyor. Bu da demek oluyor ki, gece ve gündüz 2 saatte bir meme istiyor ve memede 40dk'dan az kalmıyor. Biraz yorucu ama çok güzel bir duygu..

Alt değiştirme ise ayrı bir macera. Maya 4-5 saatte bir bez değiştiriyor ve bezini açtığımızda üzerimize işemek ya da bir gaz sancısı sonrası püskürterek kaka yapmak ve tüm elbiselerimizi, saçımızı, duvarları dahi *ok etmek sonra da hain hain gülümsemek en sevdiği oyunlardan biri :) İki kez başımıza geldi ama erkek bebeklerde bu "sulanma" hadisesi daha çok vuku buluyormuş diye duydum. İlk 15 gün beslenme ve boşaltım kısmen rahat geçti ve aynen ebemizin olacağını söylediği gibi 15. gün kolik denen gaz sancısıyla tanıştık. Bebeklerin bağırsakları doğdukları zaman tam gelişmemiş olduğu için, anne sütüne geçişin 2. haftasında ilk bağırsak hareketleri ve dolayısıyla gaz başlıyor ve ilk 3 ay boyunca bağırsaklar gelişmeye devam ettiği için bu gaz sancısı bebeği ve bebekten çok da anne babaları baya bir yoruyormuş. Maya 15 günlükken saat 14 ile 20 arası kesintisiz ağladı ve devamlı memede kalmak istedi. Ben bunun gaz sancısı olduğunu anlamadığım için "sütüm mü kesildi, hasta mı?" diye endişe ettim. Ta ki gece 20 gibi Maya zart zort gaz çıkarmaya ve çıkardıkça rahatlamaya başlayana dek.. Amatör anne babanın jetonu anca o zaman düştü ve rahatladık. Gaz sancısına karşı yapabileceğimiz hiçbirşey yokmuş, gaz bağırsağın gelişimi nedeniyle olurmuş ve çocuğun ya da annenin 30 derece havada kalın çorap giymesiyle, annenin yediği içtiğiyle falan alakalı değilmiş. 3 ay bu derdi çekeceğiz, Maya ağlayacak, biz karın masajı yapacağız, sıcak havluyu karnına koyacağız, anason ve kimyon içeren bebe kremleri ile karnını ovuşturacağız ve saatlerce memede kalmak istediğinde bunu sağlayarak onu sakinleştirmeye çalışacağız. Başka birşey gelmeyecek elimizden..

Uyku.. Son ve en önemli ihtiyaç. Yeni doğan için de anne için de. "Bebek ne zaman uyursa sen de uyu" derler ya, ben başaramadım bunu. Gündüz uyumak benim hiç alışkın olmadığım ve sevmediğim birşey. Gece ise Maya henüz gece-gündüz farkını anlayamadığı için (anne karnında böyle bir ayrım yok çünkü) genellikle 2-3 saatte bir meme için uyanıyorum ve o emerken 40dk uyanık kalıyorum. Açıkcası gündüz pek yorgun olmuyorum sanırım hormonlar yardım ediyor. Akşamları da 10.30 gibi yatağımıza gidiyoruz. Ben hamileyken çok büyük konuşmuş ve "bebek asla anne babanın yatağına girmemeli, ben de ilk günden Maya'yı odasında ve yatağında uyumaya alıştıracağım ve eşimle evlilik hayatımızı ve romantizmimizi ilk günden sağlayacağım" demiştim. Şu an buna anca gülebiliyorum.. Maya kendi yatağında 2 gece "uyudu". Uyudu dediysem, ne o uyudu ne de bizi uyuttu demek istedim. Meme veriyorum, kucağımda uyuyor, yatağına koyduğum anda uyanıp yaygarayı basıyordu. İki gece denedim, başaramadım. Maya sultan kendi kurallarını uygulattı ve yatağımıza aldık kendisini. Sonradan ebemizin de önerisiyle bu konuda birkaç makale okudum, hatta biri dünya sağlık örgütünün bebek bakım önerileri. Tüm kaynaklarda bebeğin anne ile uyumasının gerek fizyolojik gerek psikolojik sağlığına olumlu etkileri olduğunu, anneyle uyuyan bebeklerin daha az ağladığı, daha hızlı büyüdüğü falan söyleniyor. En önemlisi de siz uyuyabiliyorsunuz! Ebemize en büyük korkumu sordum, "ya bebeği ezersek, boğarsak?" ve ebemiz buna sadece güldü. Annelik ve babalık içgüdüsü öyle birşey ki, resmen kalıp gibi uyuyor ve uyanıyorsunuz, bebek biraz kıpırdasa sadece ben değil Beyaz Atlı Prens de devamlı tetikte, hemen uyanıyoruz. Bebeği uyurken ezen ve boğan ebeveyn olmaz diyor ebemiz, ben de inanıyorum buna artık. Maya'yı geceleri yatakta yatar pozisyonda emziriyorum ve bu gerçekten çok rahat. Uyuyunca bebeği sırt üstü çeviriveriyorsunuz ve kendiniz de uykuya geçiyorsunuz. Ayrıca bebek meme istediğinde daha ağlamadan gak guk yaparken meme verme şansınız var ve bu sayede bebek bir süre sonra meme için ağlamamayı siz de bebeğin ağlamadan acıkma sinyallerini öğrenmiş oluyorsunuz. Kesinlikle öneririm.

Mutlu bebek beslenen, uyuyan, zamanında bezi değişen ve gözleri açık olduğunda annesinin sesini ve sevgisini duyan bebek bence. Yenidoğanın temel ihtiyaçları ve bakımı bundan ibaret, bu 17 günde bunu öğrendim ben..

11 Haziran 2013 Salı

Lohusa psikolojisi

Kızım bugün dünya üzerindeki 11. gününe uyandı. Bu demek oluyor ki, ben de lohusalığın anlı şanlı çılgın 11. gününü yaşıyorum. Eh artık bu lohusalık dönemi ve psikolojisi hakkında üç beş laf atıp tutma hakkım var denebilir. Ne de olsa çeyreği bitti, geriye 3 çeyrek (30 gün) daha kaldı.

Hastane çıkışında beni son kez kontrol eden doktor, lohusa dönemi hakkında elime bir broşür tutuşturdu ve burada ihtiyacınız olan tüm bilgiler var ama yine de kendinizi kötü hissederseniz ve lohusa dönemi depresyonu (postnatal depresyon) yaşadığınızı hissederseniz şu şu numaralardaki kriz masasını arayabilirsiniz dedi. Nasıl yani? Kriz masası mı? Bu durum o kadar ciddi mi yahu? Yani sıcak basmalar, ağlak sulak haller olur, hormonlar insanı eşek tepmişe çevirir falan biliyorum ama kriz masası?!? Oluyor arkadaşlar, anne olmadan önce klinik psikolog olarak çok rastladığım bir problem bu lohusalık dönemi sorunları. Bu 40 günlük lohusalık döneminde hormonal ve fiziksel değişimler ve yeni annelik sorumluluklarının getirdiği bocalama, korkular, sosyal ve psikolojik değişimler bazı yeni annelerin lohusa döneminde ciddi psikolojik sorunlar yaşamalarına, müdahale edilmediği takdirde kronikleşen depresyona yakalanmalarına neden olabiliyor. Bazı annelerde bu durum içe kapanmaya, ağlama krizleri gibi içevurumsal sorunlara neden olurken, bazı annelerde sinirlilik, bebeğe zarar verme düşünceleri (ve hatta eylemleri) gibi dışavurumsal sorunlara neden oluyor. Bu tip kriz anlarında işin erbabına danışmak, yardım almak zaruri bir ihtiyaç.

Benim lohusa dönemi deneyimim şu ana dek hafif şiddetli bir melankoli hali (genellikle mutluluktan gözlerimin yaşarması ve bazen de Beyaz Atlı Prens'e eften püften nedenlerle çatmalar diyelim) ve özellikle gece yatakta sıcak basmalar (su gibi terlemeler, gecede iki gecelik değiştirmeler falan daha doğrusu) ve özellikle emzirme sonrasında artan su ve sulu meyve ihtiyacında artış gibi belirtiler dışında şimdilik maşallah gayet iyi geçiyor. Fakat, demin bahsettiğim hastane çıkışı elime tutuşturulan listeye bakılırsa bu dönemde anne ve bebek hala doğum sonrası toparlanma sürecinde olduğu için, normal hayata dönme konusunda aceleci olmamak ve bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Mesela;

- Doğum sonrası başlayan ve 4-6 hafta süren Loshi kanamasına dikkat etmem, ani olarak kesildiğinde, ateşim çıktığında ya da kendimi fiziksel olarak aşırı yorgun hissettiğimde doktoruma başvurmam gerekiyor.
- Vajinal bölgeyi sabun kullanmadan su ile temizlemem, meme bakımımı aksatmamam (memelerde kızarıklık, aşırı hassasiyet ya da beze tipi oluşumlar gördüğümde ve yine ateşim varsa, halsizsem doktoruma başvurmam) gerekiyor.
- İlk günden itibaren kegel egzersizlerime ve karın kaslarını çalıştıran hastanedeki doğum fizyoterapisti tarafından gösterilen fiziksel egzersizlere başlamam, kendime ve vücuduma bakmam gerekiyor.
- Doktorumun tavsiye ettiği demir, iyot ve folik asit takviyemi her sabah almam, bol su içmem, sütü arttırdığı bilinen rezene çayını bolca içmem ve protein, kalsiyum ve vitaminlere dikkat ederek dengeli beslenmem gerekiyor.
- 5kg'dan fazla ağırlık kaldırmamam, laf dinlemeyip ille kaldıracaksam da dizlerden bükülerek eğilmem gerekiyor.
- 40 gün spor yapmamam (gittikçe artan yürüyüşler dışında), havuza ve banyoya girmemem (onun yerine bol duş almam) sonrasında ise mutlaka sporu yaşamıma katmam gerekiyor.
- Bebek ufak, hava serin diyip devamlı evde oturmamam, bol bol dışarıya çıkmam, açık havada bebekle zaman geçirmem ve bu sayede onun gece-gündüz ayrımına daha kolay adapte olmasını sağlamam, insanlarla sosyalleşmem ve bebeği yabani yapmamam gerekiyor.
- Stresten sıkıntıdan, beni geren insanlardan ve olaylardan uzak durmam, tabiri caizse ben lohusayım diyip kıçımı dönüp yatmam gerekiyor.

İşte bu son nokta çok önemli gerçekten de. Ben hamileliğimde de çevremi doğum ve sonrasında ziyaret konusunda uyarmış ve bu dönemde Beyaz Atlı Prens ve kızımla (ve tabii bir de ebemizle) olmak istediğimi söylemiş ve onların da bu isteğime saygı duyacaklarını beklemiştim. Tabii ki kazın ayağı böyle olmadı. Ben ne kadar bu dönemde stresten uzak, sakin ve sessiz yatar dinlenirim diye düşünürken, daha hastaneden çıktığımız günün sabahında (yani doğumun 4. gününde) zır zır kapı çaldı ve karşımda Türkiye'den çıkıp gelmiş annem ve babamı buldum! Tamam onları da anlıyorum, torun görmek sevmek istiyorlar, merak ediyorlar ama yahu bari bir-iki hafta izin verseniz azıcık toparlasak, kendimize gelsek.. Yok. İnsanlar bildiklerini okuyorlar azizim, kimsenin aslında karşısındakini düşündüğü yok. Annemle babamı çok seviyorum ve desteklerini hissetmek benim için çok önemli, yanlış anlaşılmasın. Ama benim bu lohusa döneminde sakinliğe, bebeğimle kucaklaşmaya, daha acemisi olduğum emzirme işini rutine oturtmaya, kocamla fırsat buldukça sarmalanıp kucaklaşmaya ihtiyacım var. Annem babam da olsa, yine bir misafir hali oluyor evde, yatılmıyor, benim kurduğum düzen değişiyor, ne bileyim mesela annem iyilik olsun diye bulaşık yıkıyor ve en severek kullanndığım bardağımı en üst rafa kaldırıyor. Önce yarım saat arıyorum, sonra lohusa halimle sandalye tepelerinde bardak indiriyorum falan. En kötüsü de, ellerinde değil, ana-baba içgüdüsü, herşeye karışıyorlar. Kızımı 25 derece havada balkona çıkarmam, 5 günlükken arabasına koyup bira bahçesine gezmeye götürmem, ebemizle saçlarını yıkadığımız günün akşamında, "banyolu banyolu" hem de yukarda fotosunu eklediğim sling'e koyup (Ceyda Düvenci'ye de az mı saldırdılar bu nedenle, hatırlarsanız) parka götürmem falan "aman tanrım akıl almaz hadiseler" oluveriyor - ki benim anne babam son derece rahat tipler, her ikisi de doktor, öyle tavuk anne baba olmadılar ben büyürken falan.. Ama iş toruna gelince rengi değişiyor demek ki..

Neyse annemle babam 3 gün kalıp döndüler. Güzel de oldu aslında, beraber güzel zamanlar geçirdik, torunlarını sevdiler bol bol. Annem şu üstteki bebek şekerlerini getirdi, Bursa Divan Pastanesi'nde özel olarak "organik organik" hazırlanmış, ikramlık.. Tabii onların geldiğini duyan "bizim neyimiz eksik" diyip eve doluştu. Onlar gideli beri gelen gidenin sonu yok, birine gel diyip başkasına gelme de denmiyor çünkü. Anlayacağınız kurabiye stoğumuz hızla erimekte.

Ben fırsat buldukça kızımla kucaklaşma halindeyim ama doğrusu daha totomu devirip ben lohusayım falan diyip uyumak mümkün olmadı. Anca geceleri, o da kızım emmediği sürece uyukluyorum, 2-3 saat uyku ve hormonların celalli yardımıyla günler geçiyor.. Lohusa dönemi böyle çılgın bir dönem işte. Gelişmeleri ve değişmeleri kucaktaki hanım izin verdikçe yazacağım.. Bol uykulu, süt yanaklı günler efenim..

8 Haziran 2013 Cumartesi

Bebek isimleri

Bir insana isim vermek ne kadar önemli bir yaşam olayı.. Bazı kültürlerde, isim kişiliğin en önemli belirleyicisi olarak algılanıyor. Belirli bir isme sahip kişilerin huylarının ve hatta bir raddeye kadar kaderlerinin bile benzer olduğunu iddia edenler var. Hamile olduğumu duyan herkesin ilk sorusu "Eee, ismine karar verdiniz mi?" oluyordu. Evet, hem de o daha birkaç haftalık bir fıstık tanesiyken, biz daha cinsiyetini bile bilmezken, ismini biliyorduk! İlk olarak eşimin aklına gelen ismi duyduğumda, içim ışıl ışıl olmuş ve "evet! budur!" demiştim. Ne erkek çocuk ismi, ne de başka bir kız çocuk ismi düşündük ve diğer tüm konularda son derece kararsız iki insan olarak, çocuğumuzun ismine bir çırpıda karar vermemiz bizi bile şaşırttı. Sonra kızımız olacağını öğrenince, ismi iyice kabullendik ve sevdik. İsmi çevrelerine çok erken açıklayanlar hep "o ismi koymayın, o isimdekiler şöyle oluyor, onun yerine şunu koyun" falan gibi tuhaf tepkiler aldıklarını ve çok sevdikleri isimden bir süre sonra emin olamamaya başladıklarını söylüyorlar. İnsan ne de olsa etkilenir tabii. Bu nedenle eşimle doğuma dek ismi kimseye açıklamamaya ve doğumdan sonra herkese bir sürpriz olmasına karar verdik ve onun hakkında konuşurken kendi aramızda hep ismini kullansak da, çok dikkat ederek diğer zamanlarda ağzımızdan kaçırmamak ve sürprizi mahvetmemek için çılgın bir çaba göstermeye başladık.

Bizim bu çılgın çabamıza karşılık bütün akraba ve arkadaşlarımız da çılgın bir isim tahmini oyununa giriştiler tabii.. İpucu isteyenler mi ararsınız, baş harfini ya da harf sayısını tahmin etmeye çalışanlar mı, çeşitli isimler söyleyip tepkimizi anlamaya çalışanlar mı.. Bu çevremizde çok eğlenceli bir oyun haline geldi. Biz eşimle bu arada "ser verip sır vermeme uzmanı" olduk sanırım. Özellikle isimleri sıralayıp nöropsikolojik tepkimi ölçen entellektüel kesime (yahu neredeyse gözbebeği büyümesi, ellerde terleme, nefes alışta değişim gibi fizyolojik tepkileri ölçmeye kalkanlar var çevremde!) karşı geliştirdiğim "dikkat dağıtma ve konsantrasyon yeteneği" ile artık çok rahat FBI'ın yalan makinesinden falan geçebileceğimi düşünüyorum!

Kızımızın ismini tahmin yarışmasının aslında bir galibi var: Babam! Kendisi "bu isim bir sabah uykudan uyandığımda aklıma geliverdi, bu mu?" diyerek söyledi birden ismi ve tabii bu ulvi 5. boyutsal hortlakımsı hikaye ile beni şok etti. Ama neyse ki gözgöze olmadığımız bir anda ve loş ışıkta yüzüm ona dönük değilken söylemişti tahminini de, ben de duygularımı kontrol edip ne olumlu ne olumsuz hiçbir tepki vermemeyi becerebilmek için birkaç saniye kazanmış ve tehlike anını konuyu usta bir şekilde değiştirerek bertaraf edebilmiştim. Ama "Vay be!" diyorum kendisine, milyonlarca isim arasından buldu kızımın ismini. Acaba kızım kozmik ve çok boyutlu evrende daha doğmadan çevresiyle psişik bağlar mı kuruyordu yahu.. Bir oz büyücüsü mü doğurdum nedir? Ay korkutucu bir durum!

Bunun dışında kızımın birçok ismi oldu hamileliğin başından beri. Mesela annem ilk başta "prenses" diye hitap edip beni delirttikten ve fazlasıyla tepkimi çektikten sonra bu sefer de kollektif bir şekilde "kızımız" demeye başladı. Ananem ısrarla "Deniz" diyor kızıma (ki benim de en çok sevdiğim isimlerden biridir), eşimin babası tek bildiği Türk ismi olan (TV'de haber spikeri ve pek seksi fıstık bir Türk'e ait bulunan) "Öznur" ismini uygun gördü! Bir arkadaşım "kesin Melisa falandır çift kültürlü ya" dedi bilmiş bilmiş. Bir diğeri "Alura gibime geliyor" dedi, ki ben böyle bir ismin varlığından bile haberdar değildim.. Bir de canım kuzenim gibi "Baby S.(soyadımız)" diyen ya da "happy puppy" diyenler var ki onları çok sevimli buluyorum. Bizim burdaki kızlar (göbekdaş çetem) "Baby Girl" ya da "Honey Bum" diyorlardı, onlar da bence çok şirin ve aralarındaki tek kız annesi olduğum için beni honore etmiş oluyorlar sağolsunlar.

Kuzumuz doğunca, adını duyan herkes çok sevdi. Adının anlamı Hinduizm'de "Dünyanın Ruhu" demekmiş, Türkçe'de "asıl, öz, yaradılış, bilgi" anlamına geliyor. Aynı zamanda bir çok kültürde kullanılan, çok uluslu, çok renkli bir isim. Hem doğu kültürlerinde, hem İbranice'de, hem batı kültürlerinde kullanılan bir isim. Bu isimde başlı başına bir kültür var. Aynı zamanda Tayland'da bembeyaz kumlar ve turkuaz sular içinde bir kumsalın adı, Portekiz'de ve daha dünyanın bir çok ülkesinde bu isimde kentler var. Tahmin ettiniz mi bilmiyorum ama daha fazla meraklandırmadan söyleyeyim artık. Kızımızın adı: MAYA :)

6 Haziran 2013 Perşembe

Doğum hikayemiz

Minik kızımız doğdu! :) Hem de ne doğum, ne macera ile..! Hakikaten mutheşem bir olay doğum ve miniğinizi kucağınıza verdikleri an, sanki yaşamınızın miladı oluyor. İnanılmaz bir deneyim, inanılmaz bir mucize doğum.. Bu yadsınamaz. Ama bu işin duygusal kısmı, bir de olayın gerçekleri var. Doğum.. Zormuş yahu. Zormuş ve hiç de öyle "yavyumu kucağıma verdiklerinde tüm o yaşadığım acıları unutuverdim" falan değilmiş. Ama amacım göbekdaşlarımı korkutmak değil, valla değil. Benim gibi bi nane molla epiduralsiz normal doğumu başardıysa, siz de başarırsınız! Bir nevi gerçekleri anlatmak ve göbekdaşlarıma normal doğum yapmaları için gaz vermek yazısı bu. Arkadaşlar başardım! Ananelerimizin dönemindeki gibi epiduralsiz, kesisiz, ebenin "yapabilirsin evet it it" çığlıklarına benim "yapamam, kesin beni, çıkarın içimden bebeği" falan çığlıklarım eşlik ederken ve Beyaz Atlı Prens yanımda, eli elimde, şok içinde "az kaldı bak başı göründü hadi koçsun aslansın kaplansın" falan diye bağırırken minik kızım (o an bana 5 kiloluk bir dev gibi geliyordu) "pırt" diye çıkıverdi içimden valla.. Nasıl yaptım ben de bilmiyorum..... ama.... hikaye şudur:

Bahsettiğim gibi, hamileliğimin 37. haftasında karaciğerim sorun yarattı ve ben hart hart kaşınırken, kan değerlerim bozulmaya başladı. Teşhis kolestazdı ve ilaç tedavisi alarak, her gün kan değerlerim ölçülerek bir hafta bu durum izlendi. 38. haftamda doktorum artık beklemenin anlamsız olduğunu, kendime ve bebeğime zarar vermeden, suni sancı yoluyla doğum sürecimi başlatmanın en doğru karar olduğunu söyledi bana. O öğleden sonra evde keyifli ve bol köpüklü bir banyo yaptım, Beyaz Atlı Prens'imle başbaşa romantik bir akşam yemeği yedik, heyecandan uyuyamadığım için sabahın beşinde ayak tırnaklarıma kırmızı kırmızı ojeler sürdüm ve ertesi sabah erkenden doğum çantamı kaptığımız gibi hastanenin yolunu tuttuk!

Hastaneye yatış işlemimizi takiben, ölçümler tekrarlandı ve bana vajina içine sıkılan jel şeklinde suni sancı yaratan ve doğum sürecinin başlamasını tetikleyen bir ilaç verildi. Bu ilaç kasılmaları başlatıyor ama doğumun ne zaman olacağı tamamen kişinin vücudunun doğal tepkisine bağlı. 24 saat içinde de olabilir, 4-5 gün de sürebilir. İlaç enjekte edildikten sonra hastanede kalıyor ve bekliyorsunuz.
 
Ben 3 gün bekledim (!) ve sabah-akşam enjekte edilen ilacın 5.si tam artık olmayacak bu iş derken doğumu başlattı. İlk zaman kasılmalar var ama ağrı yoktu. Sonra benim böbrek ağrısı sandığım, sadece belimin sol tarafına ara sıra girip çıkan tuhaf bir sancı başladı. Açılma 1cm. sadece, bebeğin doğabilmesi için 10cm. açılma gerekiyor! Ben sıkılıyorum artık, sancı başlasın diye hastane koridorlarında saatlerce yürümekten, merdiven inip çıkmaktan, geceleri "belki bu gece olur" demekten.. 3. gün yani 31 Mayıs Cuma günü saat 14 gibi bana "olmadı bugün ilacı keselim dinlenin yarın yine başlarız" dediler çünkü psikolojik ve fizyolojik olarak biraz tükenme noktasına gelmiştim. Ben doğuramayacağım galiba....! Ebelerden bir tanesi dedi ki: "siz jakuziye girin rahatlayın biraz, sonra odanıza çıkarsınız.. ben size bir sakinleştirici getiririm, yarın sabah yeniden başlarız". Peki.. Tam hazırlanıyorum, jakuziyi kaçırır mıyım.. Foşşşşşş suyum geldi..! Saat 15. ee? Su gelince bebeğin gelmesi bazen 48 saat sürüyor ya, ben yine girdim jakuziye, balık burcuyum ya, asla kaçırmam sulu hadiseleri..
 
Jakuzide 30-40 dakika keyif yaptıktan sonra birden bir sancı... Öncekilere benzemiyor bu! Bir girdi mi oyyyy nasıl bir acı, nefessiz bırakıyor insanı. Önce 7dk'da bir, aradan 5 dakika geçmedi 5dk'da bire düştü, aradan 10dk. geçmedi 2dk'da bire düştü. O kadar hızlı düşünce ve ben 3 gün durup durup sadece 1 saatte 10cm birden açılınca, ebe beni hemen jakuziden çıkarttı, kurulanamadım bile, odadaki yatağa sulu sulu attım kendimi (sonradan anlaşıldığı üzre az kalsın jakuzide doğuruyormuşum!). Benim bu tıbbi acaipliğim nedeniyle odaya 5 doktor 2 hemşire 2 ebe falan doluşuverdi.. Herkesin gözü kukumda.. Ben artık dakikada bir gelen sancı ve ıkınma hissiyle neredeyse kendimden geçme halindeyim, onca doğuma hazırlık egzersizi, nefes egzersizi, yap yapabilirsen, tam çılgınlık anı, "ne olur epidural" diye yalvarıyorum.. O iğneyi sokun belime, ne olur hissetmeyeyim, dayanamıyorum bu nasıl ağrı.. Bu epidural denen nanenin de bi zamanı varmış, artık çok geç kalmışız, etkisi olmazmış. Aman Tanrım! O zaman kesin beni diye yalvarmaya başladım, kesin, çıkarın bebeği ne olur.. Nerden çıkaracaklar, bebek dayanmış en son raddeye, girmiş kanala, doğuyor, ne sezeryanı.. Aman tanrım, normal doğum mu yapıyorum ben?! Ben?!? Dünyanın en tatlı canlı, en medikal hadiselerden korkan, kan dahi aldıramayan insanı!?! Beyaz Atlı Prens'in korkudan gözler faltaşı, eli elimde, bana nefes egzersizlerimi hatırlatıyor, benimle huh huh huh yapıyor.. 
 
O dakikadan sonrası tam çılgınlık anı arkadaşlar.. Kısaca Fransız İhtilali misali kan, ter ve gözyaşı diyeyim.. Ayrıntılar korkutucu, boşverin. Doğum kolay iş değil. Ama ben başardıysam, siz de başarırsınız.. İki itmede kızım resmen fırladı ve doktorun dediğine göre 1cm'den 10cm'ye bu kadar hızlı açılan bir anne ve kendini içerden bu kadar hızlı iterek doğan bir bebek görmemiş hiç! "Formula 1 yarışçısı olabilir" diye dalga geçtiler kızımla! Olur olur, neden olmasın?!
 
Çekilden acılar kucağınıza verilince unutuluyor mu? Hayır. O bir şehir efsanesi. Aman regl ağrısının biraz fazlası mı? Hayır. O da şehir efsanesi. Ama şu gerçek: bebeğinizi görünce, öyle bir his ki o... Ben öyle bir acı bilmiyorum ama yine olsa yine çekerim o acıyı diyeyim. Öyle yani.
 
Kızımız 31 Mayıs 2013 saat 17.10'da, 51 cm ve 2580gr doğdu. Şu an, ben bloga doğum hikayemi yazacak zaman ve enerji bulabildiğim şu ilk anda, kendisi tam 6 günlük ve biz 3 gündür evimizdeyiz. 3 hafta erken doğması tabii beraberinde bazı sorunları getirdi. Doktorumuzun da dediği gibi, 3 hafta erken doğduğu için diğer bebeklere oranla daha fazla kucak ve meme istiyor. Normal doğum zamanına dek, yani ilk 3 hafta anne karnındaki ortamı sağlamamız gerekiyormuş; bu da sıcak tutulmak, sarılıp sarmalanmak ve her dakika yemek anlamına geliyor. Anlayacağınız devamlı kucakta hanım, daha doğrusu mememde saatlerce kalıp "cok cok cok" diye emiyor, durumumuz böyle bir çılgın durum, ben de tam bir "mandıra" haline dönmüş haldeyim. Bu ahval ve şeraitte günde maksimum 3 saat uyuyabilirsem, o gün iyi geçti diyorum. Hergün bakım hemşiremiz yani ebemiz geliyor eve ve bana "eğer o gün duş alabilecek zamanın olduysa sakin bi gün geçirdim de" dedi! Ama tüm cadılığına rağmen, gözlerini açıp bana baktığında (daha görmediğini bilsem bile) dünyalar benim oluyor, saatler boyu uyumamak hiç koymuyor, zombi gibi - ama mutlu bir zombi gibi - dolanıyorum etrafta.. Annelik çok deli ama aynı zamanda da çok güzelmiş! Doğum da çok deli ama çok mucizeymiş.. Epidural almadığıma, sezeryan olmadığıma, tüm süreci en doğal haliyle yaşadığıma o kadar seviniyorum ki; bu sayede hem kızım hem de ben çabucak toparladık, bağlanmamız ve süt oluşumu sorunsuz yaşandı, doğum sonrası depresyonu olmadı. Çok şükür! Bu nedenle herkese kesinlikle normal doğumu tavsiye ederim! Dediğim gibi, benim gibi bir nane molla başardıysa, siz de yaparsınız (aslansınız, kaplansınız, koçsunuz.. yürüyün, kim tutar sizi!)