30 Temmuz 2013 Salı

Bebek bakan baba - Bölüm II

Bundan yaklaşık 1,5 ay önce yazdığım bebek bakan baba yazımda Beyaz Atlı Prens'imin bana yardımcı olmak ve Maya ile zaman geçirmek adına babalık izninden faydalandığını anlatmıştım, hatırlarsanız. Benim için büyük yardımcı, Maya içinse büyük şans oldu bu iki aylık anneli-babalı-kızlı zaman. İlk acemilik zamanlarımızda birbirimize destek olduk, bazen nöbetleşe bez değiştirdik, kolikle mücadele ettik, bol bol da gezdik, yemekler yedik, güldük eğlendik. Lakin her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, Beyaz Atlı Prens'in 2 aylık babalık izninin de bu hafta itibarıyle sonu geldi. Ve fakat; kızıyla aşk yaşayan yeni babayı evden kışkışlamak, işe geri dönmeye ikna etmek tahminimden zor bir durummuş!

Baba kişisi evde kızıyla kucaklaşmak ve kızını kangurunun içine koyup evden çalışmak dururken, teee şehrin diğer ucuna gidip orda 30mt kare odada, kazulet misali iki iş arkadaşıyla çalışmayı istemez tabii.. Ve fakat anne kişisi de artık rutinine dönmek, kızıyla kendi belirlediği bir program dahilinde günlerini geçirmek ve akşam eve dönen sevdiceği bir öpücükle karşılamak istiyor. Evde 7/24 burun buruna koca  kişisiyle oturmak değil!

Şimdi diyeceksiniz ki: "sen 6 ay (hatta 1 sene) annelik izni kullanıp doktorayı dondurdun, işten izin alıp sadece kendinin terapisti olmaya karar verdin. Kızının büyümesini izler ve her anını doya doya yaşar, öpüp koklarken, bir yandan da evde bol bol okuyor, yazıyor, çiziyor ve keyif yapıyorsun, gezip tozuyor, doğanın ve arkadaşlarla buluşmanın dibine vuruyorsun. İyi hoş da, bu adamcağız aynını yapmaya çalıştığında neden saçların diken diken oluyor? Haksızlık değil mi bu şimdi?" Ehem, şimdi.. Böyle bakınca evet adam haklı.. Lakin bir de benim açımdan bakın.. Beyaz Atlı Prens yabancı olsa da, dünyanın her yerindeki tüm (hadi %99 diyelim, hatta gay erkekleri bu sınıflamanın dışına alalım..) hemcinleri gibi, evde değil de 40 adet irili ufaklı hizmetçiyle sarayda yaşadığını sanıyor. Mesela yatak çarşafının kendi kendine kapanacağı, odanın ortasına çıkardığı çorapların uslu uslu banyoya gidip makinanın içine atlayıvereceklerini, kahve fincanlarının, keza, kendi kendilerini yıkama özelliğine sahip olduklarını, yağmur yağarken "aman düşer kırılır" diye hemen içeri alınan nargile şişesine 10cm uzakta duran balkon sandalyelerinin ve masa örtüsünün tropik Bahamalar'da yaşadığımız için anında kuruyabildiğini, "evden çalışma" adına eve getirilen dev ekranlı elmanın milyonlarca aparatına ait milyonlarca kablonun orama burama dolanıp beni "minderde nakavt" etmeye niyetli olmadığını falan sanıyor.. Üstelik sorun sadece bu değil. Beyaz Atlı Prens "süper baba" olmaya gayretli çıktı, mesela güneş tepedeyse ve biz anneli kızlı yürüyüşe gideceksek hemen "şapkasını aldın mı, yedek bez aldın mı, arabasına güneşliği taktın mı?" gibi milyon tane soruyla beni bunaltıyor. "Yahu ben anneyim, hatta Türk annesi gibi tavuk anneye bağlama potansiyeli olan bir anneyim, senden önce düşünemem tüm bunları dimi ya", diyesim geliyor.. Hele bir de gözünü mememe dikip "sanki sağ memeni boşattı, bi de solu mu versen?" yorumu yok mu, "sol memeyi de sen ver istersen" diyesim geliyor.. Dolayısıyla; Maya'ya bakarken bir de onun totosunu toplamakta, elim değdikçe evi temizlemekte, bulaşık makinasına Dali tablolarına taş çıkartırcasına yamuk konmuş tabak çanağı düzeltmekte, fişte bırakılmış ama ucu hiçbir elektronik alete değmeyen kabloları çıkartmakta, çiçeklere su vermekte, makinede tamamı beyaz çamaşırların arasına özenle yerleştirilmiş siyah donu fark edip geri çıkartmakta ve tüm bunları yaparken de sinirlerime hakim olmaya çalışmaktayım. Evet ufak tefek şeyler ama hepsi bir arada ve 7/24 olunca sinirleriniz keman yayı gibi gerilebiliyor. Yoksa Beyaz Atlı Prens'e aşığım (ve de aslında süper koca olmanın yanında Maya'ya çok harika bir baba da oldu) o ayrı..

Bu vesileyle ayrıca iki kollu olmanın nasıl bir lüks olduğunu fark ettim. Bir yandan memeye yapışan Maya'yı kavrayınca, tüm bu aktiviteleri yapmak için insanın geriye tek kolu kalıyor ve insan savaş gazilerini ya da kaza geçirerek kollarını kaybeden insancıkları düşünmeden ve şükretmeden edemiyor. Bu kadar da duygusalım işte! Aferin bana.

Bu ahval ve şeraitte dün akşam Beyaz Atlı Prens'in yaptığı enfes balığı dişlerken (bak şimdi hakkını yemeyelim, hakikaten muhteşem yemek yapıyor ve mutfağı da genellikle kirli bırakmıyor) kendisi birden "bu benim geçirdiğim en güzel yaz oldu ve evden çalışırken aslında daha da üretken oluyorum, acaba hep evden mi çalışsam diyorum" diyivermez mi!?! Cümlenin ilk yarısına sevinip ikinci yarısına delirdim tabii. Ben ki kendisini (kendimi daha doğrusu) yarın yani ayın 31'inde "son evde olma günü" şerefine dışarda yemeğe davet etmeyi düşünürken, e hafta içi başlanmaz ama heralde Pazartesi artık işe döner diye düşünürken, bu cümle yüzümde bir tokat gibi patladı tabii ki. Ayol, bir yandan politik doğruculuk adına kendisine şükranlarımı sunarak evde olduğu iki ayın benim ve Maya için ne kadar büyük şans olduğunu söylemek ama aynı anda da kendi akıl sağlığım için onu doğru cümleyi bularak işe geri yollamaya çalışmak ne kadar zormuş yahu! Yok anacım yetişkin bir erkek evde olmaz, olmuyor yani. Tamam 2 ay süperdi ama artık ben Maya'yı en azından gün içinde tek başıma idare etmek, rutinimizi oluşturmak istiyorum. Tüm kocalar işe, hadi yallah yani.. Aklımdan geçen aynen bu ama kibarca nasıl dillendirebilirim, fikri olan?!?

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Sosyal hizmetlerin ani ziyareti

Amerikan filmlerinde sıkça görürsünüz hani, saçları tepeden topuz yapılmış hafif toplu bir bayan yeni anne babaları aniden ziyaret eder ve işkence gören zavallı bebekleri ve çocukları ellerinden alır. Bu çocuklar devletin güvencesinde yurtlara yerleştirilir ve hatta evlatlık verilir. İç hoplatan bir takım sahnelerden ve koruyucu aileye bağlanan çocuğun gerçek ailesine dönmek istememesi gibi boğazımıza düğümlenen hıçkırıklarla dolu bir takım sahnelerden sonra, bu bebeler ve çocuklar "tövbe valla bi daha yapmıycam, içkiyi de bıraktım, fuhuş da yapmıyorum hakime hanım" diyen anne babalarına geri iade edilir, kucaklaşırlar, tüm sinema ağlaşır falan. Bilirsiniz, klasik holivud. Ha işte bu topuzlu tonton "sosyal hizmetler" burada da var ve dün kapımıza dayandılar..

Korkmayın canım, minik bebeğimizi istismar edecek kadar hasta ruhlu değiliz. Allah muhafaza, minik tırnaklarını dahi kesemiyorum acıtırım diye.. Burada adettenmiş bu 2. aydaki sosyal hizmetler ziyareti, devlet baba çocuklarını korumak ve kollamak istiyormuş ve bu nedenle sosyal hizmetlerden görevli bir ebe kapınızı çalıp nasıl yaşadığınıza, bebeğin gelişim düzeyine ve genel psikolojiye bakıyor hem de sizin sorularınızı cevaplıyor, yönlendirmeler yapıyor. Bizdeki anne-bebek sağlığı takip sisteminin daha gelişmiş bir versiyonu. Bazı insanlar bunu özel hayata müdahale ve kontrol edilmek olarak algıladıkları için son derece karşılar ama bence çok güzel, çok faydalı bir hizmet bu. Yani ben eve birinin gelip Maya'nın gelişimini kontrol etmesini ve "herşeyi çok iyi biliyorum ve yapıyorum" iddiasından son derece uzak olan ben amatör anneye iki üç ipucu vermesini bir nimet olarak görüyorum doğrusu.. Sokaklarda yürürken, aile içinde ya da hiç tanımadığınız teyze amcaların verdiği yarısı da yanlış "öneri"lerden çok daha faydalı bir uzmandan bilgi almak.. Ayrıca saklayacağım hiçbirşey yok ki, neden çekineyim? Kızıma elimden geldiğince iyi bakmaya, sevgi vermeye çalışıyorum ve herşey dört dörtlük olmasa da yavaş yavaş rayına oturuyor, neden çekineyim?

Kapı çaldığında şu haldeydik: balkonda kahvaltıyı yeni bitirmiştik ve ben amazonlar gibi tek meme dışarda bir yandan Maya'yı emziriyor, bir yandan da gazete okuyordum (ihmal işte bal gibi hatta tek memeyle balkonda görünmek fuhuşa davetiye!). Maya kesemediğim tırnaklarının biriyle yüzünü çizmişti ve benim bacaklarım bebek arabasının köşesine çarpmaktan 10-15 tane morluk içindeydi (şiddet de var evde!). Ayrıca  haftada bir temizlik yaptığım için evde yer yer toz topakları uçuşmakta ve Beyaz Atlı Prens'in bol salçalı yemek denemeleri de mutfakta kan damlasını andıran kırmızı lekeler bırakmış bulunmaktaydı (düpedüz suç mekanı bu ev!). Bunun da üstüne, kapı zilinden hiç hoşlanmayan Maya ağlamaya başlamıştı. İşte bu şekilde karşıladık topuzlu tonton sosyal hizmetler görevlisini.

Kadıncağız Adile Naşit'in bir versiyonu çıktı neyse ki; ne eve baktı, ne Maya'nın çizik yanağına takıldı, sadece kızımın göbeğini sevdi ve bana "herşey yolunda mı, bir sorunuz var mı, ek hizmetlerden faydalanmak ister misiniz?" dedi. Ben tabii uzmanı bulmuşken soruları inci tanesi gibi sıraladım, hepsini de gayet uzun uzun cevapladı. Sonra yaşadığımız yere yakın anne-bebek spor ve oyun gruplarını, kreş ve anaokulu kayıt sistemini (3 yaşında başlayacağı anaokuluna 6 aylıkken falan kayıt yaptırmamız gerekiyormuş!) falan anlattı ve son olarak yanında getirdiği koca deftere doktor seçimimizi ve kişisel diğer bazı bilgileri kaydetti. Eğer istersek, Maya 3 yaşına gelene dek sosyal hizmetler bürosundan aklımıza takılan her konuda telefonla bilgi alabileceğiz ya da yine bizim isteğimize bağlı olarak görevli evimize kadar gelip sağlık kontrolleri ya da psiko sosyal hizmetler sunacak. Böyle bir hizmetin isteğimize bağlı olarak bize sunulması bence büyük lüks.

Türkiye'de de Avrupa Birliği'ne yaranma çalışmaları kapsamında bu tip hizmetler başlatılmak istendi ama gerek hükümetin malum "biz herşeyi sizden daha iyi biliriz" tavrıyla bunu bir hizmet değil de bir kayıt altına tutma ve standardize etme yaklaşımı, gerekse bizim milletin burnundan kıl aldırmama azmi ve yine "yok siz değil biz biliriz en iyi" inadı sayesinde bu ileri doğru atılan bir adım aynen tarihimizde klasikleşen mehter marşı sorunu misali iki adım da geriye gitti. Bazen düşünüyorum, bizim ülkede neden işler böyle tepetaklak gidiyor? Neden devlet herşeye karışıyor ama hizmet vermeye gelince "öğreten amca" tavrı takınıyor ve insanlar da devlete güvenemiyor? Ve neden bu memlekette herşey daha rahat, daha kolay yürüyor?

26 Temmuz 2013 Cuma

Doğum sonrası doktor kontrolü

Aslında iki hafta önce sona eren lohusa dönemim, pek sevgili doktorumun Portekiz'de sörf ve yoga kampında arınma tatilinde olması nedeniyle, zorunlu olarak doğumdan sonraki 8. haftaya kadar sarktı ve bugün itibarıyle, resmi olarak, anavatan ve dış mihraklarda yapılan kutlamalar ve 40 pare top atışı ile sonlandı. Artık "normal" hayatıma geri dönebilir, "anormal" davranışlarımı kışlıkların durduğu üst çekmecelere kaldırabilirim.

Vajinal doğum sonrası kendinizi ve vücudunuzu yenilemeniz, lohusa dönemi ile aynı sürede yaşanıyor yani 40 gün (6 hafta) sürüyormuş. Hem geleneksel anlamda hem de tıbbi anlamda bu 40 gün önemli. Hamileyken bol bol spor yapsanız da, bu ilk 40 günde işi "yavaştan" almanız, yürüyüş dışında her hangi bir spora başlamamanız gerekiyor. Aynı şey kırmızı noktalı aktiviteler için de geçerli. Yine vajinal bölgenin bakımı için duş dışında banyolar ve yüzmek de yasak. Ayrıca doktorunuz ihtiyacınız olduğunu söylerse demir, B ve D vitamini, folik asit, kalsiyum gibi vücudu yenileyen ve tamir eden yardımcı vitamin ve mineraller de kullanıyorsunuz. Lohusa dönemi biter bitmez "doğum sonrası doktor kontrolü"ne gitmeniz ve dip köşe bir bakımdan geçmeniz gerekiyor.

Dediğim gibi, benim bu son doktor kontrolüm 2 hafta kadar sarktı ve ben kan değerlerim ölçülmeden son derece sinir olduğum, iştahımı bin kaplan gücüne açan ve kabızlık yapan demir hapını kesemedim. Doğallığı seven ve hayatın her anlamında yaşamak isteyen biri olduğum için, ek vitamin kullanmak ve bu vitamin yüzünden bazı sıkıntılar yaşamak tabii hiç benlik birşey değil ama ne yapacaksınız, doktor dediyse uyulacak. Neyse kan değerlerim normalden bile iyi çıkınca doktor "hemen kes" emri verdi de kurtuldum bu demir felaketinden..

Son doktor kontolünde hamilelik süresince verdiğiniz idrar ve kan örnekleri son kez tekrarlanıyor, kilonuz, tansiyonunuz ölçülüyor. Daha sonra doktorunuz vajinal ultrason ile rahmi inceliyor ve bebekten sonra herhangi bir değişiklik olmuş mu, rahim kendini tamamen yenilemiş ve eski boyutuna ulaşmış mı, deformasyon ya da kesi problemleri yaşanmış mı bakıyor ve smear kültürü alıyor. Herşey yolundaysa sizinle doğum kontrol yöntemi seçeneklerini konuşuyor, çünkü halk arasında yaygın inancın aksine, süt verdiğiniz dönemde adet görmeseniz bile hamile kalma riskiniz var. Son olarak, süt vermiyorsanız göğüs kontrolü de yapılması lazım çünkü hamilelik sırasında ve lohusa döneminde yaşanan hormonal değişimler bazı beze ve kist oluşumlarını tetikleyebiliyormuş. Süt veriyorsanız, süt vermeyi kestiğinizde ya da doğumu takiben 6. ayda memelerin kontrol edilmesi gerekiyormuş. Sonra zaten normal kadın doğum kontrollerinizi 6 ayda bir yaptırmaya devam ediyorsunuz. Bu arada, burada doktorlar ve ebeler 6. aydan sonra verilen sütün çok çok önemli olmadığını, kesildiği ve ek gıdaya geçildiği takdirde çocuğun pek bir besin kaybı yaşamadığını savunuyorlar ve doğrusu ben de bu yönde düşünüyorum, doğa bebeğin dişlerini çıkartarak size yavaş yavaş "artık sütü bırakmaya başla" sinyali veriyor diye düşünüyorum.. Ama daha o günlere çoooook var.

Kısacası; doğum sonrası doktor kontrolü önemli ve atlanmaması gerekiyor. Yani "doğurdum, bitti" diye düşünmemek lazım. Aman ihmal etmeyelim kızlar!

25 Temmuz 2013 Perşembe

Süt arttıran besinler

Memeliler ailesinde "acaba sütüm az mı?", "acaba yetiyor mu?", "sütümün artması için ne yapmalıyım?" diye düşünebilen ve kendi kendini strese sokan bir tek insanlar var. Siz hiç otlakta stres içinde bir o yana bir bu yana koşturup duran, en kısa sürede en fazla çeşitte otu mideye indirmeye çalışan ve sonra da buzağısını zorla emzirmeye girişen inek gördünüz mü? Hayır tabii ki. Ama biz "üstün memeliler" ille kendimize bir meşgale, kafaya takacak bir sorun aradığımız için, doğumdan sonra (hatta daha doğurmadan) sütüm az mı, azsa nasıl arttıracağım diye düşünür dururuz. Sadece biz mi düşünürüz, bebek ne zaman ağlasa ışık hızıyla birden yanımızda beliriveren o "öğreten teyze"ler hemen "bak aç bu çocuk, sütün mü az yoksa yetmiyor mu?" diye yangına körükle dalarlar. Oysa okuyan, araştıran anne bu süt kısırdöngüsüne kapılmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilir. Çünkü siz ne kadar rahatsanız, ne kadar endişesizseniz, sütünüz de o derece artar, bebek de o derece emer.

Yine de bazı durumlarda süt azalabilir ya da anaç-sütlaç hallere kapılıp her halikarda normal gelen sütü arttırmak isteyebilirsiniz. Bu ikinci durum biraz tehlikelidir çünkü beyinden salınan hormonlarla meme "daha fazla süt üretmem gerekiyor" diye düşünüp, normalde bebeğinizin ihtiyacı ve emebileceği miktarın üstünde süt üretmeye başlayabilir ve siz de şiş ve ağrıyan memeler, içinde irili ufaklı bezeler, enfeksiyon gibi sorunlarla yüz yüze kalabilirsiniz. O nedenle, süt arttırmaya çalışmadan önce lütfen gerçekten bunun gerekli olup olmadığını sorun kendinize.

Ebemize göre; sıcak hava ve bebeğin hastalanması gibi durumlar dışında, bebek iki saatten sık uyanıp emmek istiyorsa, haftada 150-250 gram arası kilo alamıyorsa, günde 6 bezden az değiştiriyorsanız; bebek normalden daha az süt alabiliyor anlamına gelebiliyormuş. Bu durumda uygulayabileceğiniz küçük ipuçları, büyük sonuçlar doğurabiliyormuş.

İlk olarak, bol bol yani günde en az 2,5-3 litre su içmeli ve sütü azalttığı bilinen nane ve adaçayından uzak durmalı, nişastalı besinleri (patates, bezelye gibi) azaltmalıymışız. Ayrıca bulabilirseniz kimyon, anason ve rezene (ya da tüm bunların karışımı) çaylar sütü arttırmaya ve gazı gidermeye birebir. Yine bulabilirseniz bolca malt içeren alkolsüz bira da süt yapımına (ve B vitamini ihtiyacınızı karşılamaya) yardımcı oluyor.

Benim denediğim ve yararını gördüğüm diğer besinler ise; kereviz, çörek otu, pırasa, mercimek ve kısırlık bulgur. Bu yiyecekleri dönüp dolaşıp bol bol yiyorum ve bolca Omega 3 içeren balık ile ya da laktozsuz peynir (gaz yapmaması için) ile zenginleştiriyorum.

Birkaç anne tarifi vermek gerekirse; mesela zeytinyağlı pırasayı sevmiyorsanız şu en üstteki resimlerdeki gibi pırasalı somonlu kiş ya da pizza yapabilirsiniz. Oldukça lezzetli ve eğlenceli bir yemek.

Ya da şu kıvırcık marullu, minik domatesli, haşlanmış yeşil mercimekli, nar ekşili ve beyaz peynir kaşar karışımlı salata özellikle yaz mevsiminin akşam yemeklerinde hem doyurucu hem de serinlik verici olabilir.

Yine Türk mutfağının vazgeçilmezi kısır; bol yeşillikli, bol domatesli, yeşil soğan ve limonlu ne kadar güzel olur.

Tüm bu besinler hem sağlıklı (ben yemeklere yıllardır yağ katmıyorum ama ille yağ isterseniz saf zeytin yağı dışında kullanmamanızı öneririm) hem az kalorili, hem de sütünüzü yüzde yüz arttıracak besinler. Kısaca; ben kendim hepsini denedim ve çok memnun kaldım, size de tavsiye ederim.

23 Temmuz 2013 Salı

Sling mi, kanguru mu?


Bebeğini her daim göğsünde taşımak isteyen anne babaların en merak ettikleri konulardan biri, "sling mi daha kullanışlı ve sağlıklı, yoksa kanguru mu?" oluyor. Her ikisini de yeterince kullandığım için bu karşılaştırmayı yapmak ve elimden geldiğince yeni anne babaların kafalarındaki soru işaretlerini gidermek boynumun borcuymuş gibi hissediyorum. Buyrun okuyun..

Maya üç hafta erken ve oldukça minik doğdu. Doktorun da belirttiği gibi, erken doğan bebeklerde emme ve anneyle temas ihtiyacı normalden biraz daha fazla olabiliyor. Maya da ilk günlerden itibaren benimle ve babasıyla yakın temastan hoşlandığını, yattığı yerde sarılıp sarmalanmayı sevdiğini belli etti. Ben kundak fikrine bazı uzmanlar "yararlı ve uygulanmalı" dese bile pek sıcak bakmadığım için, genellikle kucağımda taşımayı ya da yumuşak bir bebek örtüsüne hafif şekilde sarmayı tercih ettim. Afrika seyahatim sırasında annelerin bebeklerini hep göğüslerinde taşıdıklarına ve bu bebeklerin bizim batılı bebekler gibi ağlayıp zırlamadan, sakin sakin yaşayıp gittiklerine şahit olduktan sonra, bedene temas eden bebek takıntısı zaten bende oluşmuştu. Bebek mağazaları ve doğum öncesi kurslarda da görüp okudukça, özellikle sling bana çok mantıklı ve gerekli bir  harcama gibi göründü ve yaklaşık 40 euro'ya rengarenk, şirin bir Hoppediz marka sling edindim.

Maya doğduktan sonra ilk altı hafta, mümkün olan her zaman sling içinde yaşadı. Aldığımız bebek arabası ve bu arabaya uyumlu, aslında otomobil içi bebek koltuğu olan maxi cosi ile de oldukça sık dışarıya çıkarttım ama asıl sling içinde sarılıp sarmalanmaktan ve anne kokusuyla harmanlanmaktan, annenin kalbini ve mide seslerini dinlemekten hoşlandığını hissettim. Fakat havalar biraz ısınmaya başlayınca bu rengarenk sling beni biraz terletmeye ve henüz başını dik tutamadığı için tüm vücudu slingin içinde kalan Maya'yı da biraz rahatsız etmeye başladı sanki. Öte yandan, kendi boyutuyla karşılaştırılınca hala kocaman olan bebek arabasında ya da zaten doktorların günde 1-2 saatten fazla kullanılmasını zararlı buldukları maxi cosi'de de rahat edemedi. Bu benim hüsnü kuruntum da olabilir tabii ama bir de itiraf edeyim Maya'yı içine koymak için sling'i 5 dakika boyunca sebatla hazırlamak ve tek başıma hem bebeğin kafasını tutup hem de slinge koymak biraz zor gelmeye başladı - evet biraz tembelim ve sabırsızım.. Üstelik kızını göbeğinde yatırmayı çok seven eşim de slingin rengarenk oluşu nedeniyle erkek işi olmadığına karar verip, bu düşüncesini de "pek rahat değil gibi" diyerek benden gizlediğini sandı. Dolayısıyla "kanguruya mı geçsek acaba?" diye düşünmeye ve araştırmaya başladım.

Burada tüm uzmanların tek tavsiyesi "Manduca" marka kangurular (tragetuch diye geçiyor). Organik kenevir bazlı (rahat nefes alabilen bir kumaş, bizdeki keten pantolonlar misali) ve çeşitli renklere sahip bu kanguruların fiyatı 80 ila 120 euro arasında değişiyor ve yeni doğandan 18kg'a kadar kullanılabiliyor (ama tabii 18 kg'lık çocuğu kim göğsünde taşımaya kalkarsa kendisine iron-woman madalyası falan vermeliler). Deneyerek almanızı öneririm ama gerçekten çok rahat bulacağınıza da eminim (çünkü beden ölçüleri çok farklı olan ben ve eşim, ikimiz de çok rahat ve severek kullanıyoruz) ve üstelik bebeği önde, arkada ve yanda taşıma seçenekleri mevcut. Maya kanguruyu da çok sevdi ve ne zaman huzursuzlansa ya da kolik gaz sancısı çekse içine koyup evde bile dolaştırdığım oluyor. İnanılmaz rahatlıyor ve 5dk içinde uykuya geçiyor. Kısacası verdiğimiz her kuruşa değdi! Sıcak havalarda sadece beziyle kanguruya koyuyorum ama doktorun dediğine göre annenin biraz terlemesinin bebeğe bir zararı olmadığı gibi, bebekler henüz terleyemedikleri için annenin terlemesiyle ısı dengesini sağlamaları da mümkün oluyormuş. O yönden de içiniz rahat olsun. Ayrıca kalça çıkıkları ya da fiziksel gelişime de olumlu etkileri oluyormuş.

Sonuçta kanguru mu sling mi derseniz, bu aslında size kalmış bir karar. Her ikisi de kullanışlı. Sling'in artısı ucuz oluşu ve daha doğal görünmesi, çıtçıtlar, fermuarlar ve kayışlar olmadan sadece bebeğiniz, siz ve kumaş oluşu. Eksisi benim gibi minyon bir anne için biraz fazla büyük ve geniş olması, dolama yöntemlerinin biri tarafından size öğretilmesi gerekmesi ve dolamanın ve bebeği içine yerleştirmenin 3-4 dakika alması. Ha bir de tabii toplumda herşeyi sizden daha iyi bilen "öğreten teyze ve amcalar"ın ikide bir sizi durdurup "nefes alıyor mu onun içinde" ya da "ay çok sıkı bağlamışsın çocuğun kemikleri gelişmeyecek" gibi saçma ve yersiz sorular ve yorumlarla sinirlerinizi bozmaları.. Kangurunun avantajı, bir sürü göz ve çıt çıt falan sayesinde oldukça rahat giyilip çıkarılması (10saniye falan sürüyor) ve tabii içine tek bir şekilde koyduğunuz bebeğin yanlış şekilde taşınmasının mümkün olmaması (ayaklar M pozisyonunda olduğu sürece doğru taşıyorsunuz demektir) ama maddi açıdan daha külfetli olması. O nedenle karar sizin, ben ikisini de çok severek kullanıyorum.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Bebek de yaparım kariyer de

Yalaaaan. Doktorayı dondurdum cancağızlarım. Şimdilik 6 ay kadar ama bu güzel, medeni, demokratik, insan haklarına saygılı, doğum oranı sadece 1.3 olan ülkede tabii ki doğum izni bizdeki gibi daha bebek memedeyken şak diye sona ermiyor ve 12 ay hatta baba da kullanmak isterse ek 2 ay daha siz yeni ebeveynlere sunuluyor. Keşke bizim ülkemizde de olsa.. Lakin bizim ülkemizde insan hakları ne alemde ki anne hakları ve bebek haklarına sıra gelsin. Neyse politik demeçler vermiyoruz bu bloğumuzda, söylev dinlemek isteyenler diğer bloglara..

Geçen hafta Maya sling içinde üniversiteye gitti ve kıpırdanınca (yaygarayı basınca diyemedim kibarlıktan, anlayıverin siz) slingden çıkıp kürsüye geçerek (nasıl bir kariyer atlamasıdır bu 6 haftalık bir bebek için anacığım?!) hocanın kucağında ders dinledi. Lakin bu tüm amfide dalga dalga yayılan "ınga"lar ve dersin ortasında pörtdenek çıkarılan meme (bu güzide kentte mememi görmeyen bir onlar kalmıştı zaten) bana tam "ders" oldu ki, dersten çıktığım gibi topuklarım totoma vura vura "öğrenci işleri"nin yolunu tuttum. Niyetim üniversitenin cüzi bir fiyat karşılığı öğrencilerine sunduğu kreş imkanını soruşturmak, mümkünse dersler sırasında Maya'yı uzmanların şefkatli kollarına bırakmaktı. Lakin öğrenci danışmanı "annelik izni diye bişey var bacım, al kurtul" diyince bu doktora dondurma işi birden bana çok mantıklı görünüverdi. Nasılsa çalışamıyorum, Maya emdikçe tek kollu canavar gibiyim, e dondurdum gitti ayol. Üstelik Maya 3 yaşına gelene dek de uzatabiliyorum bu donuk doktorayı. Evden çalışırım yine keyifli keyifli, en azından sunum tarihi sınav tarihi anam tarihi babam tarihi peşimden kovalamaz.. Neyse, hayırlı bir iş oldu bu. İşten de 6 ay izinliyim (ki o da 1 seneye çıkabiliyor tabii, üstelik maaşımı ala ala!), oooh kızımla keyif yapıyorum..

Beyaz Atlı Prens de 2 ay babalık izni kullanıyor, evde. Koca kişisinin evde olması pek bana göre değil ama baba kız pek mutlular ve gerçekten "kolik zamanlarında aşk" romanı tek başına bir annenin yazabileceği bir roman olmadığı için, şükredip oturuyorum. Lakin koca kişisinin evde olması zor anacıım, tekrar belirteyim. O çoraplar neden makina yerine odanın ortasına çıkarılıyor ve her gece karanlıkta o kot neden ayağıma dolanıp kafamı gözümü yarmama ramak bırakıyor bilemiyorum. Neyse koca dedikodusunun sınırı sonu yok, kesiyorum.. Bir güzel şey yazayım da günahını almayayım; çok güzel yemek yapmaya başladı Beyaz Atlı Prens.. Her gece ayrı bir muhteşem yemek masada; somonlu pırasalı kiş, elde açma ravioli makarna üzerine karidesli ıspanaklı sos, bulgurlu taze soğanlı tavuk falan gibi "mişlen sıtar"lı restoranlara taş çıkartacak yemekler yiyorum - hem de süt arttıran tarifler çoğu (bak şimdi paranoya yaptım, bu adam beni mi doyuruyor çaktırmadan asıl aşkı olan kızını mı doyuruyor ayol) Neyse, dedikodu yok.

Süt dönemi bebesiyle hayat nasıl geçiyor derseniz; pek muhteşem, azıcık da meşakatli derim. Maya gülümsemeye ve dizimde yatarken ayaklarını kendi rızasıyla burnuma ve ağzıma sokma oyunu oynamaya başlayalı beri, kendisini daha bir içimize sokasımız, daha bir yüksek seslerle sevesimiz tuttu. İşin doğrusu; sadece "bez değiştir, meme ver" kısırdöngüsünü kırıp, bu hizmetler karşılığında gülücüklerle ödüllendirilmek çok hoş birşeymiş..

Konumuza geri dönecek olursak; "bebek de yaparım kariyer de" benim daha önceki "bebeği asla bizim odada yatırmam" ve "asla kimseye öptürmem okşatmam" söylevlerim gibi puf oldu, yandı bitti kül oldu.. Ama; elbet bir gün o kendi odasında yatarken ben harıl harıl tezimle uğraşıyor ve haftanın iki günü de işe gidip geliyor olacağım. İkimiz (pardon üçümüz) de hazır olduğumuzda, neden olmasın ki? Şimdilik bu annelik izni lüksünü sonuna kadar kullanıp, Maya'nın büyümesini izlemek ve onun yanında olmak bence en güzel kariyer.. Ama birazcık büyüdüğünde annesini örnek alabilmesi için eski aktif, entellektüel halime geri dönmeye de kararlıyım tabii!

19 Temmuz 2013 Cuma

Ağzı olan konuşuyor

Hamileyken tanıdık tanımadık tüm ahalinin koro halinde "şunu şöyle yap, bunu böyle yap" demelerinin ne kadar sinir bozucu olduğundan bahsedip durmuştum hatırlarsanız. Herkes sizden daha bir ideal hamile olduğu için, adeta siz "amatör hamile"ye akıl verme uzmanı kesiliyor ve bu "öğreten insan tipi" sinirlerinizi keman yayı gibi geriyordu hani.. Ha işte o ahali var ya o ahali, siz doğurduktan sonra, sizi bebekle yakaladıkları her an ve ortamda akıl verme ve hatta eleştirme konusunda 100 kaplan gücüne ulaşıyormuş. Özellikle 60+ yaş teyzelerin hepsi birer kadın doğum uzmanı olmanın yanısıra aynı zamanda bebek bakım uzmanı, çocuk doktoru, pedagog falan da..

Mesela arkadaşım Anna ve keltoş sarı kafa oğlu Chris'le parkta yürüyoruz diyelim. Hava güneşli ve 25 derece ama yanımızdan geçen teyze "şapka tak, üşür o üşür!" demezse vallahi o dakika düşer ölür sanırsınız. Ya da bizim sosyal ötesi bıdık Maya 5dk aynı manzaraya baktıysa ve tabii ki manzaranın tek düzeliğinden sıkılıp ağlamaya başladıysa, hemen o dakika nerden çıktığını anlayamadığım 3 adet teyze dibimde belirip "acıkmış belli"yi yapıştırıveriyor. "Onu şöyle yap, bunu böyle yap"çılar her yerde ve hemen üzerinize atlayıp yorum yapabilmek için sanki açık bir anınızı kolluyorlar. Hani biraz güvensiz, biraz depresif, biraz endişeli biri olsanız, bu densiz/dengesiz yorumları hemen "sen ne biçim annesin" olarak algılayacaksınız, gereksiz gereksiz sıkıntılar stresler yaşayacaksınız. Amaaan ben hiç sallamıyorum bu tip yorumları. Çocuk benim onu en iyi tanıyan, ne zaman üşüyeceğini ne zaman acıktığını en iyi tahmin edebilecek kişi yine benim bu biiir, sonra ben de okudum kurslara gittim, o kadar da amatör değilim artık bu da ikiiiii. Sanki sizin dışınızda herkes süper anne, sanki onlar her dakika çocuğu şapkalı çoraplı gezdirdiler, sanki onların çocukları hiç hastalanmadı, ağlamadı falan filan. Bekara karı boşamak kolay gelir misali..

Lakin tüm bunlar boşmuş, Beyaz Atlı Prens'in başından geçen şu traji-komik olayın yanında.. Resmen İngiliz mini-komedi skeçlerine konu olacak bir hadise geldi sevdiceğimin başına. Beyaz Atlı Prens "herkese kısmet olsun inşallah" türü bir koca ve baba olduğu için, Maya'yı her akşam yemekten sonra pusetine atıp parka götürüyor ve onlar baba-kız takılırken ben de kendime 1 saat kadar "keyif zamanı" yaratabiliyorum. Tabii bu keyif zamanında yaptıklarım içler acısı; kaş almak, tırnak bakımı, duş falan gibi temel ihtiyaçlarımı gideriyorum ya da en çok biraz kestiriyorum, kitap okuyorum, bloğa yazı yazıyorum falan. Neyse, şikayet yok. Beyaz Atlı Prens ile kızı parkta oturuyorlar, bıdık ağaçları ve kuşları izlerken Beyaz Atlı Prens de bir bira açıyor, bir de kitap okuyor. Bu zamanlardan her ikisi de çok hoşnutlar, eve sakin ve mutlu dönüyorlar. Ta ki dün akşama kadar. Dün akşam yine parkta birasını yudumlayıp kitabını okuyan Beyaz Atlı Prens "sen ne biçim babasın, bira içilir mi çocukla" diye tacize uğramış. Hayır olayın komikliği, bu memlekette biranın bizdeki "ayran" misali "milli" bir içecek olması, 16 yaşından itibaren bakkallardan alınabilmesi, bira bahçelerinde en az 1'er litrelik bardaklarda servis ediliyor oluşu, biranın bu memleketle özdeşleşmiş olması falan değil. Bu "sen ne biçim babasın" çemkirmesini yapan kişinin parkta yatıp kalkan zararsız ve faydasız ve de evsiz bir vatandaş olup, muhtemelen kendisinin alkolik olması (!!!!) Yani alkolik bir evsiz tarafından babalık dersi verilmiş sevgili Beyaz Atlı Prens'e... Güler misin ağlar mısın!?

Sanırım o çok şikayet ettiğim "öğreten insan" tipinin de doruğu budur yani.. Ne diyeyim başka?!

Ha bu arada herkes "öğreten insan" değil Allahtan, bazısı da yukarıdaki rozeti hediye edecek kadar "rahatlatan insan" :)

18 Temmuz 2013 Perşembe

Anne olunca değiştim mi ben yahu?

Evet; artık ne hamileyim ne de lohusayım. Ne hamile, ne lohusa, bildiğin sıradan anne olarak hayatımda neler olup bitiyor derseniz; "valla bir takım entrikalar dönüyor içimde ve dışımda ama tam olarak nasıl anlatayım bilemiyorum" derim.

İlk enteresan hadise; ben durdum durdum, şimdi kilo alıyorum sanki.. Hamileyken toplamda 5 kilo aldım, doğumdan sonraki ilk haftada hamilelik öncesi kiloma döndüm, karnım yine dümdüz oldu diye sevinirken biraz acele etmişim. Normal doğum sonrası kansızlık problemine karşı verilen demir ilaçlarından mıdır, normalden 3 hafta erken ve sadece 2580gr. doğduğu için aradaki açığı kapatmaya çalışan miniğin tam bir süt vampiri kesilip, günün büyük kısmında memelerime saldırma halinden midir, yoksa işsiz güçsüz takılırken sıkıldığım ve buzdolabına sardırdığımdan mıdır bilmiyorum ama inanılmaz iştahım açıldı ve resmen bir "Afrika Kabilesi"nin haftalık yiyecek miktarını ben bir günde tüketmeye başladım! İlk birkaç hafta "öküz gibi yiyorum yine de kilo almıyorum ayol" diye elaleme hava attıysam da, bu hafta aynada totomda ve basenlerimde görmeye alışık olmadığım bir manzara ile karşılaştım. Gazetelerin haftasonu magazin eklerindeki gibi kırmızı ve diken diken bir baloncuk içinde "şok" oldum yahu. Özellikle balık, üzüm ve kavuna takmış durumdayım ki, bu üçlüyü inanılmaz miktarlarda ve her gün yiyorum. Bıraksalar hatta sırf bu üçüyle besleneceğim, o derece bir düşkünlük. Yahu ben hamileyken aşermedim, bu nedir şimdi?!

İkinci enteresan hadise, sevgili Beyaz Atlı Prens ile köşe kapmaca oynuyoruz resmen. Doktorun tavsiye ettiği bekleme süresi (6 hafta) çoktan doldu, kanamam da bitti ama biz bir türlü kırmızı noktalı hallere dalamadık. Oysa yine hamileliğimde son güne dek aktif bir cinsel hayatımız vardı. Normal doğum yaptığım için kaçınılmaz olarak azıcık yırtılma oldu ve 2-3 dikiş atıldı ama bu 46 gün önce olan olay ve çoktan iyileştim biliyorum. Yine de bir korku geldi, bir türlü aşamıyorum. Ha bugün, ha yarın, dur bebek uyandı, bak koca lacivert gözlerini dikti izliyo bizi, ayıp ayol falan derken olay saçma sapan bir boyut aldı. Kaç senelik ilişkimizde hiç böyle olmamıştı, bu nedir şimdi?! Üstelik sadece cinsellik değil, adamcağıza gösterdiğim sevgi de değişmeye başladı, garibim şikayet etmiyor ama ben hissediyorum. Doğuma kadar onun baba olma ile ilişkili korkularını konuşurken hep "aa olur mu, sen benim için her zaman ilk sırada olacaksın, sonuçta bebek senin bana verdiğin bir hediye ama geçici, 18 sene sonra o gidecek yine biz baş başa kalacağız, biz bir takımız hep böyle olacak" diye demeçler, garantiler veren ben değildim sanki.. Şimdi dünyada kimseyi Maya gibi sevemem diye düşünüyorum.. Belli de ediyorum galiba istemeden. Oysa hiç ihtimal vermiyordum bu derece tavuk anneye bağlayacağıma, bu nedir şimdi?!

Böyle biri olmak istemiyorum oysa.. Değişmek ve özgür ruhumu rafa kaldırıp anaç sütlaç (ve de tonton) biri olmak istemiyorum!

Neyse ki fark ettim en azından tehlikeyi, hiç fark edemeden 100 kilo olup, 3 çocuklu ev hanımına dönüşme ve hatta kocayı bırakıp çocuğun odasına taşınma, sosyal aktivite olarak çocuklarının binlerce fotoğrafını facebookta paylaşma falan da var yani bu işin ucunda. Amanın, Allah muhafaza!

Tehlikeyi fark edince, bir takım önlemler almak daha kolay bir adım. İşe ilk olarak gariban Beyaz Atlı Prens'ten başladım bu sabah ;) Maya'yı tıka basa doyurup odasına koyduğum gibi adamcaazın üzerine atladım. Ne olduğunu o da anlamadı ama elde var bir memnun koca ve saçma sapan korkularını yenmiş bir memnun ben.. Sabah keyfini takiben çıktık bir güzel yürüyüş yaptık ailecek ve sonra ben lohusa dönemi nedeniyle ara verdiğim spora geri kaydımı yaptırdım. Bir de kan verdim Dr. Kuş'a ki, 100 kilo olmadan artık gerekmiyorsa, iştahımı 100 kaplan gücüne çeviren şu demir hapından kurtulayım.. Oh be! Artık ne hamileyim, ne lohusayım, bildiğin eski benim yahu. Ha bir de artı bir bebek :)

11 Temmuz 2013 Perşembe

40 Banyosu ve 40 uçurması

Dün, Maya'nın dünyaya merhaba deyişinin tam 40. gün dönümüydü. Ben bebeklerin kırkının önemli olduğunu duymuştum ama çok fazla bebek ve çocuk içinde yetişmediğim için adetlerden de tam haberdar değildim. Ta ki severek okuduğum Esra Ertuğrul'un Bloğundaki bebeğin kırkı törenleri hakkındaki yazıya denk gelene dek. Yazı o kadar hoşuma gitti ki, aslında hiç aklımda olmadığı halde Maya'nın 40'ında ufak bir tören yapmaya karar verdim.

Bizim evde iki farklı kültür, üç farklı dil ve iki farklı din olduğu için, gelenek ve göreneklerle adetleri uygulamak bazen zor olabiliyor. Bebek yapmaya karar verdiğimizde, bu konuyu da Beyaz Atlı Prens ile masaya yatırmış ve uzun uzun tartışmıştık. Çift kültürlü çiftlere de, hamilelik öncesinde bunu yapmalarını kesinlikle öneririm çünkü bazı gelenek göreneklerin uygulanması konusunda eşinizle tamamen aynı fikirde olmayabilirsiniz ve bebek gelmeden önce bunların konuşulmasında fayda var.

Biz Maya'yı tek bir dinin, tek bir dilin ve tek bir kültürün hakimiyetinde yetiştirmek istemiyoruz. Ona her iki dini, her üç dili ve her iki kültürü de vermek, bizce bir zenginlik. Bu nedenle, ikimizden biri bir kültürel ya da dini adeti uygulamak istediğinde bunu aile meclisine taşıyor ve diğer eşin onayını aldıktan sonra uyguluyor. Biraz büyüdüğünde Maya'ya yaşına uygun olarak hem islam hem de hıristiyanlığı anlatmaya da kararlıyız ama mesela kulağa ezan okuyarak isim vermek ya da vaftiz töreni gibi dini ritüelleri gerçekleştirmek istemiyoruz. Maya hazır olduğunda kendisi dinini seçsin ya da din kendisi için önemli değilse buna da kendi rızasıyla karar versin istiyoruz. Eşim ve ben tanrının tek olduğuna ve her iki peygamberin yol göstericiliğine inanıyoruz, Maya'ya da her iki dinin ortak bildirilerini (her ikimiz de her iki kitabı okuduk ve bir çok hikayenin aynı olduğunu, tanrının insanlardan istediklerinin aslında temelde aynı olduğunu, sadece ritüellerin farklı yaşandığını gördük) vermeye, her iki dini de güzel yönleriyle tanıtmaya niyetliyiz. Bu nedenle nasıl vaftiz töreni yapmayacaksak, 40 banyosu da yapmayız diye düşünüyordum. Fakat Esra Ertuğrul'un blogundaki yazıyı okuyunca, 40 banyosunun aslında vaftiz töreniyle ne kadar benzer olduğunu fark ettim. Her iki törende de bebek yıkanıyor, güzel kıyafetler giydiriliyor ve güzel dualar ve dilekler sunuluyor. Her iki törende de, bize bir şey olursa bebeğin sorumluluğunu yüklenebilecek bir kişi atanıyor. Bunu okuyunca "neden olmasın?" diye düşünmeye başladım. Beyaz Atlı Prens'e de bu konuyu açınca ve adetlerin benzerliğinden bahsedince, "40 banyosu ve 40 uçurması töreni"ni yapmaya karar verdik.

Bizim törenler; ailemizin her iki kültürdeki geleneksel aile tipinden "farklı" oluşu nedeniyle,  azıcık farklı oldu tabii. Maya'nın banyosunu ebemizin önerisiyle zaten azıcık süt katarak "kleopatra banyosu" şeklinde yaptırıyoruz ama 40 banyosuna sütün yanı sıra parmak ucumla azıcık tuz, azıcık da şeker kattım. Bizim geleneklerimize göre tuz dayanıklı olsun, şeker de tatlı dilli olsun diyeymiş. Bir de suya arkadaşlarımızdan birinin evliliğimizde hediye ettiği Avustralya altınını (maddi ve manevi rahatlık içinde olsun) ve nazar boncuğunu (kötü gözlerden korunsun, iyilerle karşılaşsın) attım. Sonra da tüm bunlarla dolu suya Maya'yı attık :)

Biraz yıkayıp masaj yaptıktan sonra, babasıyla ikimiz ne islami ne de hıristiyanlığa özgü olmayan, seküler duamızı ettik. Bu duamıza göre; ona uzun, mutlu ve sağlıklı bir ömür diledik. Tanrı'nın onu gözetip kollamasını, şansının bol olmasını, yaşamın ona adil ve iyi davranmasını, sevilmesini ve onun da sevgi dolu, yaşamla barışık, adil ve vicdanlı bir insan olmasını diledik. Seçimlerinin onu hayırlı yollara çıkarmasını, hayata karşı meraklı, sevecen ve seçtiği yollarda mutlu ilerlemesini diledik. Sonra da onu sudan çıkarıp öpüp kokladık ve kurulayıp cicilerini giydirdik. Artık "yeni doğan" değilsin Maya, artık resmen "bebek" oldun dedik :) Bazıları bebeğin saçına ve yüzüne un sürerlemiş, saçı sakalı ağarsın yani uzun ömürlü olsun diye. Ama ben kuzunun suratına bir şey sürmeye kıyamadım..


Maya bu töreni takiben tabii uzun uzun sütünü içti ve doyduktan sonra arabasına koyup "40 uçurması"na doğru yola çıktı. Yine bizim adetlerimize göre; 40 uçurması, evi yüksek katlarda olan, aile huzuru yerinde, maddi açıdan iyi durumda ve yaşlı bir kişiye yapılırmış. Bu kişi aynen vaftiz annesi gibi, gerektiğinde bebeğe göz kulak olabilecek biri olmalıymış. Biz de Maya'nın 40 uçurmasını tüm bu kriterlere uyan (ama "yaşlı" addedilmekten hiç haz almayan) babannesine yapmaya karar verdik. Yine adetlerimize göre, evine ziyaret yapılacak kişi önceden bir sepete un, tuz, şeker, yumurta (tok gözlü olsun), pirinç (bereketli olsun), pamuk (uzun ömürlü olsun) ve metal bozuk para (zengin olsun) koyar, bunu da bebeğe hediye olarak verirmiş. Biz bu adeti gerçekleştirmedik ama babannesi Maya'ya bir paket yaban mersini ikram etti, anne ve babası da onun adına hapur hupur mideye indirdi! Yaban mersini gibi az bulunan, değerli bir insan olsun! :)

Babanneden çıkıp, daha önceden bu töreni yapacağımızı söylediğimiz arkadaşlarımız tarafından ailecek heyecanla beklendiğimiz bira bahçesinin yolunu tuttuk. Maya akşamın geri kalanında burada teyze ve amcalarının kucağında turlar attı, onlara şirin şirin badem şekerleri ikram etti, sonra da kestane ağaçlarının altında süt içti ve horul horul uyudu. Biz de onun adına hediyeleri, oyuncakları ve bir sürü güzel mesaj yazılmış kartları kabul ettik.


Oldukça duygulu ve güzel bir akşam oldu. İşte Maya'nın 40'ı da böylece çıkmış oldu.. Darısı nice 40'lara; sağlık, mutluluk ve huzurla inşallah!

4 Temmuz 2013 Perşembe

Kolik bebekle nasıl başa çıkılır?

Cevap veriyorum: Çıkılmaz. Ama delirmeden bu üç ayı geçirebilmenin bazı yolları varmış diye de bir söylenti dolanıyor etrafta.. En azından bazı insanlar bir takım yöntemler denemiş ve bebeklerinin saatler süren, sinirleri keman yayı gibi geren, iç gıcıklayıcı, bıktırıcı, delirtici ağlama krizlerine bir nebze şifa olabilmişler. Ben de bugün bu konuyu bir araştırmacı anne edasıyla araştırdım ve ilginize sunmaya karar verdim. Buyrunuz; öğrenen anne'den kolik dosyası.

Kolik; bazı bebeklerde ilk 3 ayda görülen, bazen saatler süren, dindirilemeyen ağlama nöbetlerine neden olan gaz sancısıymış. Nedeni; bebeklerin bağırsaklarının sindirim sürecine hazır olmaması, bağırsak gelişiminin yaşamın ilk üç ayında hala tamamlanmamış - yapım aşamasında - oluşuymuş. Her bebekte olmamakla birlikte çoğu bebekte yaşanır, 2. haftanın sonunda birdenbire başlar ve 3. ayın sonunda da birdenbire bitermiş. Formül süt alan bebeklerde de, anne sütü alan bebeklerde de görülebilirmiş ve yaygın inancın aksine annenin yedikleriyle, ayaklarının çıplak çıplak soğuk taşlara basıyor oluşuyla, psikolojik durumuyla ya da bebeğe verdiği bakım kalitesiyle çok fazla bağlantısı yokmuş. Tabii ki kolik bebekler gergin ve hassas yapıları nedeniyle çevrelerindeki psikososyal havayı çok kolay sezebilme ve stresli ortamlarda koliklerinin şiddetini arttırabilme yeteneği(!)ne sahip oldukları için, anne ve babanın psikolojik durumu koliğin süresini, şiddetini ve 3. aydan sonra devam edip etmeme olasılığını da etkiliyormuş. Ama özetle, kolik bebeğe sahip olmak tamamen piyangodan bahtınıza düşen bir şanssızlıkmış, sizin yaptıklarınızla ve de yapacaklarınızla pek bir ilişkisi de yokmuş. Konuştuğum ve okuduğum uzmanlar öyle diyorlar..

Maya'nın kolik gaz sancılarıyla ilk karşılaştığımızda tam 2 haftalıktı ve aynen kitaba uygun olarak birdenbire - ve de evde misafir varken, tam annesi vişneli muffinlerin keyfini çıkartmak için oturmuşken - başlayıverdi. Biz amatör anne ve baba o gün boyunca Maya'nın neden dakika başı meme istediğini, memeden ayrıldığı anda yaygarayı bastığını, el ve ayaklarını bir öne bir geriye oynatıp durduğunu ve kıpkırmızı olana dek gerilip gerilip ağladığını anlayamadık tabii. Ta ki saat 14'ten 18'e kadar aralıksız 4 saat emzirmekten bitap olan anne ile, bebek ağladıkça türlü hastalıklar aklına gelen, kendi de ağlaya-yazan anneyi yatıştırmaya çalışmaktan yorgun düşen baba o ilahi "pırrrrrrrrrrrrrt" sesini duyup "amanın çocuk saatlerdir gaz sancısı çekiyormuş!" diyene dek.. O saniye jeton düştü tabii ve hemen eş zamanlı olarak internetten kolik üzerine araştırmalara başladık ve ebemizi arayıp durum hakkında öneri aldık.

Özetle; kolik bebekle başa çıkabilmek diye bir durum söz konusu değil ama önemli olan bebeği bir nebze rahatlatabilecek yöntemleri bilmek ve daha da önemlisi kendinizi bu birkaç saatlik ağlama sürecinin normal bir durum olduğuna inandırmak, bu saatleri delirmeden geçirebilmek için bazı yöntemler bulabilmek.

Maya çok şükür, saatlerce ağlamıyor ama sesi bir opera sanatçısı gücünde çıktığı için, her gün akşam saatlerinde durmaksızın ağladığı 15-20 dakika bize 2-3 saat gücünde geliyor. Oldukça yıpratıcı ve sinir bozucu olduğunu itiraf etmeliyim. O melek gibi çocuk gidiyor, yeşil canavar Hulk'un kırmızı versiyonu geliyor. Onun ağlamaları içimi burkuyor, kaşlarımı Küçük Emrah gibi çatı şekline getirip ben de ağlaya yazıyorum. Duydum ki bazı ciddi kolikli bebeklerin anne babaları öyle beziyorlarmış ki, bazen çocuğa ya da kendine zarar verme düşünceleri olabiliyormuş. Bu durumda, yalnız olmadığınızı bilmeniz ve uzmanlardan yardım almanız şart.

Biz Maya'da şu yöntemleri denedik; karnına kimyon içeren kremle masaj yapmak, karnına ılık havlı koymak, ayaklarını bilekten tutup karnına doğru büzerek karna baskı uygulamak yoluyla gaz çıkarttırmak, babasının göbeğinde yüzükoyun yatırmak, kucakta yan tutup pışpışlamak, şarkı söylemek, sakin sakin konuşmak, birkaç damla rezene çayı içirmek ve meme vermek. Sonuncusu her zaman, diğerleri de ara sıra işe yarıyor. Diğer anne babalar bebeği arabaya bindirip dolaştırmayı, ayakta sallamayı, emzik vermeyi ya da saç kurutma makinesi, elektrikli süpürge vs. gibi kuru gürültü dinletmeyi de faydalı buluyorlar; biz bu yöntemlerin uzun vadede sürdürülemeyeceğini düşündüğümüz için hiç girişmedik.

Ama bazen ne yaparsanız yapın, bebek susmuyor. İşte o zaman siz kendinizi bu çığlık çığlığa ağlamaya karşı bağışık duruma getireceksiniz. Yani bunu doğal kabul edecek, çoğu anne babanın bu 3 aylık süreci yaşadığını düşünecek, kendinizi sorumlu ve suçlu görmeyecek ve 4. ayda - inşallah - huzura ereceğinizi düşünerek avunmayı deneyeceksiniz. Siz ne kadar az stres yapar, kolik problemini ne kadar az ciddiye alırsanız, bebek de o kadar çabuk bu kısırdöngüyü aşar diyenler var, ben de kişisel tecrübemde aynen bunu gördüm. Son günlerde Maya hala aynı akşam saatlerinde aynı şiddetle ağlıyor ama biz artık "koyver gitsin" modundayız. Tabii yine pışpışlıyor ve meme veriyoruz ama açıkcası ben şuna inandırdım kendimi: Maya daha önce hiçbir acı yaşamadığı için, referans noktası yok ve her tür acıyı maksimum acı olarak görüyor. Üstelik kolik geçer geçmez de unutuyor ve normal yaşamına dönüyor. O nedenle, bunu trajediye çevirmek benim kendi sorunum. Normalleştirmek de yine benim elimde. Ağlayan bebeğin yanında bir de tükenmiş anne olsun istiyorsam eyvallah ama ben bunu istemiyorum. O nedenle, bu kolik ağlamalarını da normal bir "Maya benimle bu şekilde konuşabiliyor, derdini anca böyle bağırarak duyuracağını düşünüyor ama yakında o da koliğin geçici olduğunu öğrenecek ve sonra da geçecek zaten" inancına bağladım. İşe yarıyor, tavsiye ederim..

Diğer işe yarayan linkler için buraya ve buraya tıklayınız.