26 Ağustos 2013 Pazartesi

Sosyal medya ve ben

Hamile olduğumu öğrendiğim o heyecanlı Ekim gününden bu yana, "öğrenen anne" olarak tam 100 yazıyı geride bırakmış ve 41 (kere maşallah) sayfa takipçisini, 21 facebook beğenicisini, 281 twitter cıvıldayanını ve son olarak google'ın beni zorla, ittire kaktıra kattığı + üyeliğinde 16 arkadaşı yaşamıma katmışım, ne güzel. İyi ki varsınız; yoksa yine yazardım yazmasına da, biraz da kendi kendime konuşuyormuş gibi hissederdim doğrusu.. Sosyal medya da bir nevi sosyal destek insana!

Blog işine ilk girişim değildi bu, hala aktif olarak denemeler yazdığım kişisel bloğum ve dünyanın dört bir yanına yaptığım seyahatleri anlattığım bir seyahat bloğum daha var benim. Ama öğrenen anne hepsini kısa sürede solladı, hayatımın merkezine oturdu. En keyif alarak yazdığım, rumuz kullandığım için de en samimi olduğumu hissettiğim blog bu oldu. Yorum yapanlarla kendimi yakın hissettim, onların bloglarında nice ipucunu yakaladım, neler neler öğrendim..

Bu 10 ay içinde neler oldu neler, mercimekli köfteler.. Karnım büyüdü büyüdü, sonra içinden minicik ama bir devkadın gücünde bir Maya çıktı. Ne çok okudum, ne çok yaşayarak öğrendim bu 10 ayda, ben bile şaşırıyorum. Ve daha yolun başındayız biliyorum, gözlerimi yaşama kapayacağım güne dek öğrenmeye devam edeceğim. Bu beni öyle çok heyecanlandırıyor ki!

O zaman fazla söze gerek yok; durmak yok, koşmaya devam!

25 Ağustos 2013 Pazar

İmdat kel kalıyoruz!

Başlıkta birinci çoğul şahıs kullandım evet ama durun, düşündüğünüz gibi değil, açıklayabilirim! Bazı kadıncağızlar çocukları olduktan sonra bütün yüklemleri "biz" diye bitirirler ya, inanılmaz komik gelir bana. Mesela "ilk dişimiz çıktı" derler. O zaman benim de "e aferin, 30 küsür yaşında ilk dişinizin çıkmış olması hakikaten bir mucize" diye cevap veresim gelir. Bunun daha uç ve aslında çocuk psikolojisi için son derece sakıncalı olan "babamız eve geldi" ve daha anormal komik olan "kakamız gelmiş mi? tuvalete gidelim mi?" gibi örnekleri de mevcut tabii. Ama yok benim "biz" yüklemi kullanmamın nedeni sadece Maya'nın değil, benim de saçlarımın öbek öbek dökülüyor oluşu.. Bu hızla bir iki haftaya her ikimiz de keliz, bakın buraya yazıyorum! Hatta Beyaz Atlı Prens'in de son 4 senedir tepeden rüzgar almaya başladığı düşünülürse, artık biz ailecek "keltoşlar" diye anılmaya başlayabiliriz diye de düşünmüyor değilim..

Ya bu nasıl bir derttir.. Burdaki tüm bebekler istisnasız keltoş doğup sarı kafa olarak hayata devam ettikleri için, bizim kızın gür kahve saçları her girdiğimiz ortamda baya bir heyecan yaratıyordu. Sanırım nazar değdi yahu, yandan yandan açılmaya başladı. Hadi onunki normal bebek saçının dökülüp yerine birkaç ay sonra yeni saçın çıkması hadisesi, çoğu bebekte oluyor diyelim. Bana ne oluyor yahu!? Rapunzel gibi upuzun dalgalı güzelim saçlarım öbek öbek elimde kalıyor! Her banyodan sonra bir öbek saç, ay iğrenç, o kadar da dikkat ediyorum ama mutfakta bile saçlarım uçuşuyor. Yerler uzunlu kısalı, anneli Maya'lı kahverengi saçlarla dolu. Hayatımın hiçbir döneminde yerde saçımı görmemiş bir insandım ben.. Korkunç!

Saçım uzun evet. Uzun saçı seviyorum. Beyaz Atlı Prens de kestirirsem beni kapı önüne koyabilecek derecede seviyor. Üstelik anne olunca ilk iş saçını kestiren kadın tipine bürünmemek için de baya bir uğraş verdiğimi söylemeliyim. Ve fakat; yetti artık bu çile, çekemem bile bile yani! Evde genellikle açık tutmam saçımı; hem oraya buraya dökülmesin diye, hem de eskiden beri balerin topuzuna alışmışım, rahat geliyor. Ama dışarda ya da yalnız değilken genellikle açıktır saçlarım, efil efil misss! Hem de topuzda sıkışan saç açıkken hava alıyor, kendine geliyor. Ama Maya'nın saçlarımı çekiştirmeye özel ilgisi olduğunu anlayalıberi genellikle onunlayken açmaz oldum, yine dışardayken açıyorum, o da deli gibi atlıyor saçlarıma.. Köylü kızı Fadime gibi örgü mü yapsam ne yapsam? Hipster modası da var hazır bu sene örgüye..

Ama yok, karar verdim (mi acaba?!) Bu saçlar biraz kısalacak. Beyaz Atlı Prens'le birkaç gecedir müzakere halindeyiz, hem benim için kullanışlı olması hem de onun için "oh yeavrum" ayarını tutturmak için ne kadar kısalabilir diye.. Köprücük kemiğinin 2cm altında uzlaşmayı sağladık. Bu boy ne "kısa" ne "uzun" aslında pek sevmediğim bir boydur benim. Ama kışın bere altından çıkıp biraz enseyi de ısıtması önemli bir mevzuu. Yaz geldiğinde de yine uzamış olur, efil efil..

Aslında içimden hiç kestirmek gelmiyor çünkü hakikaten uzun saçı seviyorum. Ama bu kadar dökülmeye ne psikolojik olarak dayanabiliyorum, ne de çeşitli bitkisel denemeler yapacak zamanım ve enerjim var. Aman kestireyim gitsin, yine uzar nasılsa kökü bende değil mi yahu?!

23 Ağustos 2013 Cuma

Yüzükoyun süt kuzusu

Maya'yı severken kullandığım tek Türkçe kelime nedense "süt kuzusuuuuuu" :) Onun o beyaz, pamuk pamuk halleri ve emerkenki baygın bakışları heralde bende bilinçaltı bir kuzu çağrışımı yapıyor. Beyaz Atlı Prens Türkçe bilmediği halde, Türk mutfağının hayranı olduğu için birçok yemek ismini biliyor ve ben her süt kuzusu dediğimde "hmmm, yum yum" gibi sesler çıkartıp beni delirtiyor. Et yemeklerini zaten sevmem ve balık harici hayvanları çok zorda kalırsam ayda yılda bir yerim. Hele süt kuzusu denen canilik beni üzmek yanında öfkelendirir ve bunu yapabilenleri hiç anlayamam.. O minicik, daha annesini emen canlının boğazına dayanan bıçak, kanlar içinde yerde yatışı, derisinin yüzülüşü, şişe geçirilip ateşte çevirilmesi ve sonra birilerinin onu öle bayıla, salyalar akıta akıta yemesi gözlerimin önüne geldikçe insanlıktan tiksinirim. Kimse kusura bakmasın.. Hayvanların yenmesine karşı değilim ama bebek hayvanların yenmesine karşıyım işte! Bu nedenle Beyaz Atlı Prense de beraberliğimizin şu 10 senesi boyunca asla süt kuzusu yedirmedim ama ara sıra kuzu yediği oldu - bunların süt kuzusu olmadığını, koyun olduğunu teyit ettirdikten sonra tabii - yine de kızımı severken her kuzu kelimesi karşısında yum yum demesine acaip bozuluyorum. Velhasıl "bizim kuzuyu kıçına maydonoz demeti sokulmuş vaziyette şişe geçirilmiş pişirilirken hayal edebiliyor musun? hah o zaman yum yum deme" de dedirtti bana en son, yuh yani..

Bizim kuzunun gaz problemi tam gaz devam ediyor.. Bu kadar küçük bir canlıdan bu kadar büyük miktarlarda ve yüksek sesli gazlar nasıl çıkıyor, anlamış değilim. Her bebek bu kadar çok gaz çıkartıyor mu yahu? Zart zort ikide bir.. Bir de bu bebek milleti kendi başlarına gaz çıkarmayı bile beceremiyorlar ilk aylarda, siz biliyorsunuzdur, ben anne olunca öğrendim bu gerçeği.. Emzirdikten sonra hop omza at, gark gurk sesi duyana kadar pat pat sırtına vur.. O da yetmez dizine sırt üstü yatır, ayaklarını tut, göbeğine doğru kıvır ve saat yönünde karnına masaj yap.. İlk üç ay mandıra olmanın yanısıra, bir de resmen "gaz çıkartıcı" olarak görev yaptım yahu. Varmış böyle bir meslek. Getirin kimin gazı varsa şıp çıkartayım, konunun uzmanı olma yolunda hızla ilerliyorum.

Lakin dün keşfettiğim bir teknik hepsini geride bıraktı ve bana "yahu neden bunu daha önce akıl edememişim?" dedirtti. Aslında akıl etmiş ve ilk haftalarda denemiştim ama bizim bebeto birşeyi sevmeyince öyle yüksek sesle ve belirgin bir şekilde protesto ediyor ki, bir denemede vazgeçebiliyorum bazı önerilerden.. Bu da aslında ilk doktor ziyaretinde bize önerilen ve yine bebetonun ısrarlı protestosu sonucu iki-üç kez deneyip vazgeçtiğimiz bir teknik: bebeği yüzüstü yatırmak. İşin önemli noktası, bebek yüzüstü yatırıldığında mutlaka yanında olmanız ve gözünüzü üstünden ayırmamanız gerekiyor, boğulmalar vs. nedeniyle. Maya'yı başını tutmaya başlayalı beri bol bol dizime yüzüstü yatırıp boyun jimnastiği yapmasını sağlıyordum ama hiç yatağında ya da koltukta yüzüstü yatırmamıştım. Dün bir denediysem, aman tanrım, mucizevi bir pozisyonmuş bu yahu; EUREKA! diye bağırasım geldi.. Maya daha ilk dakikada 15-20 kez zort zort gaz çıkardı ve o rahatlamayla ikinci dakikada horul horul uyumaya başladı. Ben de onu yüzüstü bıraktım öylece, yanına oturup kitabımı okudum tam 2 saat! Ara ara gözünü dahi açmadan ayaklarını kıpırdatıyor, zort! yine uyumaya devam ediyor! Taa ki acıktığı aklına gelene dek böyle horul horul uyudu! Bir ilk!

Belki dedikleri gibi 3. ay sonu yaklaştıkça bağırsakları gelişimini tamamlamaya adım adım yaklaşıyor ve kendi kendine gaz çıkarmayı rahatça başarabiliyor, bu nedenle de gaz ağlaması yavaş yavaş azalıyor bilmiyorum. Ama son iki gündür - maşallah diyelim, tahtaya vuralım, dilimizi de ısıralım, kıçımızı da kaşıyalım, tüm pagan aktivitelerini yerine getirelim - kendi kendine bolca gaz çıkarttı ve her akşam 7-9 arası ailecek yaşadığımız kolik krizini yaşamadık! Bak şimdi içimi de paranoya kapladı, bloga yazıyorum ya, kesin bu gece koliğin en celallisini yaşarız.. Kesin!

Şu an Maya'yı şişe geçirilmiş bir süt kuzusu gibi çevirip çevirip duruyorum. Bi sırt üstü, bi yan, bi yüzüstü, çocuk da şaşırdı nedir bu diye.. Böyle yapmamın nedeni; bu akşam yazın son günü şerefine (hava raporuna baktım da, artık 20'li derecelere hoşçakal diyoruz anlaşılan, önümüzdeki günlerdeki gidişat TL'nin dolar karşısındaki hali gibi yokuş aşağı eğimli dramatik bir tablo çiziyor) bebetoyu da alıp arkadaşlarla bira bahçesine gidiyoruz ve bu planımız bebetonun tam kolik saatine denk geldiği için, kendisinin gazını almaya uğraşıyorum da ondan. Dur bakalım işe yarayacak mı....

Elalemin çocuğu portakaldan radyo falan yapıyor, bizimki kendi kendine gaz çıkarmaya ve rahatlamaya bir başlasa göbek atacağız..

22 Ağustos 2013 Perşembe

Bebek ve köpek

Daha önce, hamile olduğum dönemde bebekli ve köpekli yaşam konusunda yazmıştım. Ama o zamanlar köpekli yaşamı iyi bildiğim halde, bebekli yaşamı henüz bilmiyordum ve her ne kadar yazımda uzman görüşlerine yer versem de, biraz "işkembeden sallama" durumu söz konusu olmuştu tabii.. Şimdi bebekli yaşamda bir miktar yol katetmişken, bu konudaki "hislerimi" tekrar gözden geçirerek bir geribildirim gibi yazmak istiyorum.

Öncelikle söyleyeyim. Haftasonu arkadaşlarla yaptığımız köpekli bebekli kahvaltı sefası sonrası, köpek ve bebek bal gibi de beraber olur fikrim katlanarak pekişti. Üstelik köpek de bebek gibi birşeymiş de haberim yokmuş.. Hani o yere göğe konmayan annelik hissi, "anne olunca anlarsın" demeçleri falan var ya, külliyen yalanmış! Annelik hissini meğer ben Maya'dan çok önce köpeğim Semo'yla yaşamışım da haberim yokmuş! Şimdi aramızdan bu yazıyı okuyup "yok artık" diyenler çıkabilir ama ben bugüne dek bu bloga hep samimi hislerimi yazdığım için, bu konuda da politik doğruculuk sergileyip "ee ööö tabi hayvan sevgisi ayrı çocuk sevgisi ayrıdır" diyemeyeceğim, kusura bakmayın. Kızımı çok seviyorum ve köpeğimi de çok seviyordum, ikisinin de  yeri ayrı. Ama şu bir gerçek ki, insan bir canlıya sevgi ve bakım verip karşılığında da doğal olarak sevgi alıyorsa, ister bir bebek olsun, ister bir köpek; işte o his ile annelik hissi aynıymış.

Nasıl bir bebek ilk doğduğunda size tam bağımlıysa, bir köpek yavrusu da öyle. Onlar da ağlıyor, yeni şeyler öğreniyor, kuralları ve sizi devamlı deniyorlar. Bebekler gibi köpekler de sevgisiz, insansız, emeksiz büyütüldüğünde hırçınlaşıyorlar. Bir bebeğe nasıl sevgi verdiğinizde karşılığını kat kat alıyorsanız, bir köpek de siz eve geldiğinizde sizi deli gibi sevinerek karşılayabiliyor. Bebekler gibi onlar da oyun istiyor, şaklabanlık yapıyor, sizi güldürüyor. Yine bebekler gibi köpekler de duygularınızı çok iyi okuyabiliyor ve üzgünseniz yanınıza gelip sizi neşelendirmeye çalışıyor, endişeliyseniz sizden beter endişeleniyor, mutluysanız hop hop hopluyorlar. Yine köpek eğitimi ile çocuk eğitiminin ödül-ceza sistemi, iyi davranışların pekiştirilip kötülerin gözardı edilmesi sistemi ve kurallı ve rutin yaşam ihtiyacı tıpatıp aynı. Kısacası; köpeğinize layıkıyla sahiplik yapmış, onu sevmiş ve yaşamınızda ona özel bir yer vermişseniz; "annelik hissi" denen o ılık ılık duyguyu da yaşıyorsunuz demekmiş..

Kendi isteğiyle çocuksuz yaşamı seçen ya da çocuklarını büyütmüş nice insanlar, aslında köpeklerinde bu "annelik hissi"ni yaşıyorlarmış. Yani böyle olduğunu hep düşünürdüm de, Maya olana dek aynı hisler olabileceği aklıma gelmemişti. Özellikle de bizimki gibi çocuk odaklı bir toplumda bu tip şeyleri zaten dile getirmek de sakıncalıdır malum. Eminim şimdi aramızdan bazılarınız da "ama iyi de sonuçta o bir köpek, bu bir bebek, farkları olmalı, manyak mısın yahu öğrenen anne?" diyorsunuzdur ve "mesela gülümsemek, mesela konuşmak" diye hemen ekliyorsunuzdur. Ama dedim ya, bir köpeği gerçekten yaşamınıza layıkıyla kattıysanız, yani ona bir varlık olarak saygı duyduysanız ve sevdiyseniz ve içtenlikle anlamaya çalıştıysanız, onun gülümsemeden de gülebildiğini, konuşmadan da derdini anlatabildiğini de görmüşsünüzdür..  Maya'yı 3 aydır tanıyorum ve derdini bile daha tam anlayamadığımı söylemeliyim. Ama köpeğimi 14 sene boyunca tanımış ve tek bir duruşundan, havlamasının tonundan ne demek istediğini anlar hale gelmiştim. Yani 14 sene, dile kolay. Öteyandan 3 ay; yavaş adımlarla, bazen mehter marşı eşliğinde ilerliyoruz. Belki 14 sene sonra Maya'nın ergenliğinin en celalli döneminde şu yazdıklarımı tekrar gözden geçirmeliyim.. Belki o zaman durumlar iyice karmaşık hale gelmiş olur ve ben de size "evet biraz abartmışım, aynı his değilmiş" derim. Ama şu an, kendi kendine gaz bile çıkarmayı beceremeyen Maya ile yaklaşık 200 kelimeyi anlayan Semo arasında gidip gelince, evet evet aynı "annelik hissi" diyebilirim..

Kısacası bu konudaki hislerim bu şekilde. Bebek ve köpek benziyorlar, ikisi bir arada ya da tekli tekli bakılabilir, büyütülebilir ve her koşulda da insan aynı derecede güçlü bir "annelik hissi" yaşayabilir diye düşünüyorum.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Alo, kriz masası buyrun?!

Son günler tam bir roller coaster ayarında geçti. Yeni bir haftaya başlarken, yatakta gözlerimi bu hafta bir öncekinden daha rutin olur inşallah diye açtım, öyle bir bezginlik gelmiş üzerime. Bebekli yaşamın tüm ağırlığını, tüm kemik ve kaslarımda hissediyorum ve sabah uyanır uyanmaz - bebeto ben uyandıktan sonra 30dk daha yataktaki yokluğumu hissetmeden, hala fosur fosur uyurken - yeniden yapmaya başladığım yoga dahi bu ağırlığı hafifletmiyor. Yine de binlerce şükür tabii.. Kimse bebekli yaşamın kolay olduğunu söyleyemez ama bir gülümsemesi tüm yorgunluğa bedel, o bir gerçek. Velhasıl ne haftaydı yahu.. Allah düşmanıma vermesin.. 

Pazartesi günkü "karpuz krizi"nden sonra, salı günü bizim "göbekdeşlikten bebekdeşliğe" terfi etmiş bulunan kızlarla buluşup, spor adı altında kahvaltı yapılacak mekana doğru "hızlı hızlı yürüme" planımız vardı ve ben kendimden nasıl eminsem artık, bu plana bir de ekleme yapmış ve buluşma öncesi iş yerimi ziyaret edip, bebetoyu özlemiş bulunan iş arkadaşlarıma sevdirmeye niyetlenmiştim. Velhasıl bebetoyu normal zamanlarda asla giydirmeyeceğim şekilde, bembeyaz ve azıcık pembe ağırlıklı, fiyonklu, dantelli, işli, bülbüllü bir şekilde giydirmiş, kendimi de "doğurdum ama salmadım" mesajı içeren dar ve seksi siyah beyaz bir elbise içine sığdırmış, mutlu ve kıvançlı ve kokoş bir şekilde, memelerimi gere gere, sabahın köründe yollara düşmüştüm. İşyerimde oldukça heyecanlı anlar yaşandı ve uykudan uyanıp güzelce doyurulmuş olan bebeto etrafa gülücükler saçarak herkesi büyüledi. Ben de "ay tabii ki işimi çok özledim, insan üretken olmazsa yaşamamalı" gibi "aman pozisyonumu başkası kapmasın, bebeto büyüyünce geri dönebileyim" endişesi içeren cümleler kurarken, eş zamanlı olarak içimden de "ayol hiç özlememişim işi, sanırım 6 ay değil 1 sene kaçarım ben burdan" hisleriyle boğuştum. Velhasıl iş yerim güzeldi ama çalışmamak ve bebetoyu doya doya yaşayabilmek daha güzel.. Ordan çıkıp yollara düştük ve ilk hatam yanlış tramvaya binmek, ikinci hatam ise gideceğim yerin ters yönüne doğru gittiğimi ancak 15dk sonra algılayabilmek oldu. İki yanlış bir doğru etmiyor tabii. Şehrin çok alakasız bir yerinde zınk diye tramvaydan indim ve "ee? şimdi?" diye kalakaldım. Ama sorun bu değil. Bana "yardımcı" olmak için duran yaşlı adama güvenip üçüncü ve daha beter hatamı yaptım ve yine yanlış bir tramvayla gitmek istediğim yerden iyice uzaklaştım. Resmen mıknatısın eş kutupları gibi, ben buluşma yerine yaklaşmaya çalıştıkça buluşma yeri beni iteleyip iyice uzaklaştırıyor sanki! Yarım saat debelendikten ve 3 tramvay değiştirdikten sonra, bebeto acıktı ve çılgınlar gibi ağlamaya başlayınca, ilk bulduğum banka oturup - ki kilise önündeki merdivenlerin hemen yanıymış bu da - emzirmeye başladım. Tipik kilise önünde emzirerek dilenen genç kadın görüntüsü verdiğimin de farkında bile değilim tabii, gelen geçen halime acıyor.. Bebeto emdi emdi ve corrrrrrt diye fışkıran kakayı da yaptı. Sadece onun bembeyaz pembe kurdaleli elbisesi değil, benim doğurdum ama salmadım elbisem de sapsarı kaka tabii, sağolsun bu "fışkıran kaka" fenomeni.. Bebetoyu yedek elbiseyle değiştirsem de kendimi değiştirmem mümkün olamadı tabii. Artık o halde ne buluşması yahu, evren bana açık açık "kır dizini evine git" mesajını daha açık nasıl verebilir ki?! Döndüm kös kös eve.. Yıkandık arındık vs.. Böyle bir "fışkıran kaka" anısı da hafızalarımızda yer etmiş oldu.

Ertesi gün, yani çarşamba, Endonezyalı arkadaşım Indri telefon etti. Ağlamaklı bir sesle benimle konuşmaya acil bir şekilde ihtiyacı olduğunu söyledi. Evet terapist olmak böyle birşey işte.. Apar topar giyindik, evden çıktık ve Indri ile buluşup hem yürüdük hem de "doğada terapi" diye birşey varsa onu yaptık. Indri uzun zamandır uğraştığı halde çocuk sahibi olamıyor ve bunun tüm psikolojik ağırlığını yaşıyor. Normalde bebetosuz buluşmam daha "politik doğrucu" olurdu ama bebetoyla yapışık yaşadığımız için bu mümkün olmadı tabii. Kızcağız bebek özlemini anlatıyor, bir yandan ağlıyor, öbür yandan ben bebetoyu emziriyorum, emzirirken sevip öpüyorum.. Yanlışlıklar komedisi resmen. Bir terapistin en yapmaması gereken şeyler, bir dostun da.. Çok tuhaf hissettim. Yani bebeto ağlarken, huysuzken falan tüm o "ay bebeksiz yaşam da süpermiş, kıymetini bilemedik mi yoksa yahu?!" hissiyatı yalan oldu. Şükrettim bebetoma ve Indri için hayırlısı için dua ettim. Bir yandan da onun neden evlat edinmek istemediğini anlamaya çalıştım çünkü "hayır kendi çocuğumu istiyorum" diyen insanlardan Indri ve ben bunu anlamakta güçlük çekiyorum.. Ama belki de onun yerinde olsam? Yok ya, ben o kadar annesiz babasız bebek varken, 3. tedaviden sonra bu kadar ısrarcı olmazdım sanırım.. Ama zor birşey bu yahu, bekara karı boşamak kolay derler.. Bebetoma sarıldım eve dönünce ve şükrettim..

Perşembe olaysız geçti diyecekken akşam saatlerinde bir email, göbekdaş-bebekdaşım Anna'dan. Kolikte bin kaplan gücü sergileyen oğlu Chris'i bakımevine vermeyi düşündüğünü, çok kötü bir anne ve berbat bir eş olduğunu, yorgunluktan elini bile kaldırmaya hali olmadığını ve bu şekilde daha fazla devam edemeyeceğini yazmış.. Ayol intihar notunun anne versiyonu gibi bişey. Alarm zilleri çaldı tabii bende! Alo ailenizin psikoloğu, buyrun?! Aradım Anna'yı ve ertesi gün buluşmaya karar verdik.

Cuma sabahı güzelce donattım kahvaltı masamızı, minik domateslere minik mozarellalar şişleyip şirin lokmalar bile hazırladım. Anna ile tren istasyonunda buluştuk ve eve yürüdük. Bizim evin yolu zaten terapi insana, yemyeşil, sincap ve kuş cıvıltıları içinde iki üç katlı evler hep. Bizim ülkede 80'lerdeki "mahalle ruhu" var, çok seviyorum. Anna yol boyu ağladı, Chris de kanguru içinde devamlı mızırdadı. Eve geldiğimizde ise mucizevi bir şekilde sustu ve evde kaldığı 4 saat boyunca tek bir ağlama sesi yaşanmadı.. Bu bebek milleti böyle zaten, yalnızken anamızı ağlatırlar, gezmeye gidince adeta melek.. Sonra da gel anlat insanlara ne kadar ağladıklarını ya da mızırdandıklarını, gel de inandır.. Herkes abartıyorsun sanıyor.

Velhasıl Anna ile uzun uzuuuun konuştuk, anneliğe dair mitleri ve gerçekleri.. Onun birinden "yalnız değilsin, bak ben de aynı şeyleri yaşıyorum" u duymaya ve kimseye söyleyemediği şeyleri paylaşmaya ihtiyacı vardı. Bana "bebek yapmanın hata olduğunu", "içinde annelik hisleri ve sevgisi olmadığını", "işini çok özlediğini ve 4 ay sonra başlayacak olmayı iple çektiğini", "bazen Chris'e sus artık diye bağırdığını", "kocasıyla devamlı kavga ettiklerini ve kocasının devamlı geç saatlere dek işte kaldığını" ve "Chris'i geri vermeyi ne çok istediğini" anlattı, ağladı, rahatladı.. Biliyorum ki tüm bu hisler normal ve tüm anneler ara sıra aynı şeyleri hissediyor. Ama toplumsal baskı bunu asla dile getirmememizi ve devamlı içimize atmamızı gerektiriyor ve içimize attıkça daha da büyüyor ve çözülemez hale geliyor. O nedenle yakın bir dosta - daha iyisi bir terapiste - bunları anlatmak, içini dökmek ve asla kınanmayacağını, yargılanmayacağını bilmek çok güzel, çok rahatlatıcı. Anna haftalardır kahvaltı edemediğini, sağlıklı birşeyler yemeyeli çok uzun zaman olduğunu söyleyince üzüldüm. Depresyonda değil ama kıyısında dolaşıyor ve Chris'e ya da kendine zarar verme düşüncesi olmasa da, endişeleri var. Eşinden ya da ailesinden de sosyal destek göremiyor. Bir de kolikli bebek üzerine tuz biber..

Geçenlerde okuduğum bir makaleyi verdim ona, buraya da linkini ekliyorum merak ederseniz diye. Bu makaleye göre, aslında bebeği patron kabul edip onun isteklerine göre annelik yapmak en iyisi gibi duruyor. Bir de afrika kabilelerinde bebek yetiştirme konulu kitap okuyorum bu sıra ve bu annelerin bebeği 12 dakikada bir emzirdiklerini, her mızırdanmada yanlarına koşup asla ağlatmadıklarını, genellikle vücutlarına bitişik taşıdıklarını ve beraber uyuduklarını falan öğrendim. Tabii gelişmemiş ülkelerde kolik diye bir problem de, doğum sonrası depresyon diye bir mevzu da yok.. Ya nedeni bu tip bebek odaklı davranışlar ve yakın temas, ya da ne bileyim yahu belki çok fazla kimyasal yiyoruz, yaşadığımız alanda teknolojik kirlilik fazla.. Ne bileyim.. Ya da biz fazla kafaya takıyoruz herşeyi, negatife odaklanıp pozitifi göremiyoruz. Bebek 10dk ağlayınca tüm gün ağladı diyoruz belki.. Ne bileyim.. Neyse, Anna daha mutlu ve rahatlamış döndü eve, bu iyi.. Ben de işyerim dışında azıcık terapistlik yapıp mutlu oldum, bu da iyi.. Bebetolar da yanyana yatıp birbirlerini incelediler, bu daha da iyi..

Haftasonu Beyaz Atlı Prens'le göller diyarına gittik. Hava 30 derece olunca Alplerden gelen buz gibi sularda yüzmek çok keyifli oluyor. Artık yazın son günleri burada, keyfini çıkarmak lazım..

13 Ağustos 2013 Salı

Çılgın Pazartesi

Çoğumuzun aksine, benim Pazartesi gününe karşı için için beslediğim bir kinim yok. Hatta ebeveynlik tatiline çıkalı beri Nazım'ın dediği gibi; "Bence artık sen de herkes gibisin", sevgili Pazartesi! Lakin bu Pazartesi nasıl bir Pazartesiydi yahu, ben bile şaşırdım performansına.. Solumdan kalktım diyeceğim ama yatağın konumu gereği, benim yerime işe giden Beyaz Atlı Prens'in benden daha geç kalkması anlamsızlığında, yine de ille soldan kalkmakta inat edersem kendisinin üstünden aşmam gerektiği için, bu soldan kalkma hipotezi baştan çürür. Efendi efendi sağımdan kalktım yani. Fek'at, fak'it; kader ağlarını örmüş, bana leziz bir pazartesi hazırlamıştı bile..

Birkaç gecedir rüyamda karpuz görüyorum, evet bildiğiniz karpuz. Freud'çu anlamlar falan aramanıza gerek yok rüyalarımda.. Lütfen. Beyaz Atlı Prens son Asya seyahatinde, karpuz yedikten sonra motoru bozup cor-cor olduğu için, bir saçma neden sonuç ilişkisi geliştirip karpuzdan nefret etmeye başladığından beri, ben de koca koca karpuzları ona taşıtıp ağzımın tadıyla yiyemez oldum. Dolayısıyla karpuz rüyalarıma girer oldu. Velhasıl yine karpuzların kaçıp, benim peşlerinden kovaladığım rüyalardan biri sonucunda, Pazartesi sabahı erkenden - daha kargalar dahi kahvaltıya oturmamış, anka kuşu gördükleri yavrularını bakkaldan ekmek almaya yollamamış iken - Beyaz Atlı Prens ile yavrusunun uyumasını da fırsat bilerek, altıma bir "pantol" çekip, hızla evden fırladım. Fek'at, fak'it; evden hızla fırlayan sadece ben olmamışım. Köşedeki bakkalın önünde, ara sıra yazılarıma konuk manken olarak katılan sevgili kaynanamın Audi TT'si durmuyor mu! Kaynanam her sabah koşuya çıkıyor (lakin koşuya çıkmak için, önce TT'siyle ırmak kenarına gidiyor) dönüşte de marketten organik kahvaltılıklarını alıp eve dönüyor. Kendisini pek severim ve fakat sabahın 7.15'inde, daha yüzümü dahi yıkamamış, üşengeçlikten sütyen dahi takmamış ve pijama altına geçirilen kıçında delik olan "pantol"la, şaftım kaymış halde kucaklayacak kadar da değil.. İnsan ilişkilerinde, kaynana gelin ilişkilerinde özellikle, bazı "özen" halleri elzem bence. Yoksa adım "oğluma bakamayan paçoz"a çıkmasın durduk yere.. Neyse köşeden arabayı görmemle zınk diye durmam, sonra miyop gözlerimi kısa kısa arabanın plakasına bakmam, kendi kendime bir fak'it çekmem ve 180 derece geri dönmem bir dakikayı aldı. Ve fekat hesaplayamadığım, arabanın içinde oturan ve etrafı gözetleyen kayınpederimin beni görmesi ve bu acaip davranışımı hemen kayınvalideme yetiştirmesi oldu.. Olmuş yani..

Karpuzu almayı kafaya koyduğum için, herkesin işe gitme saatinde pijamalarımda Münih'in en nezih mahallesinde bir tur attım ve TT'nin yok olduğundan emin olduktan sonra markete girdim. Ki meğerse karpuz yokmuş! Akşam gelecekmiş kendileri. Peki.. Eve döndüm napiim.. Evde uyurken bıraktığım Beyaz Atlı Prens ve bebetoyu, uyanmış, beni evde bulamamış ve paniklemiş halde buldum. Bebeto sonsuza dek sütsüz kalmış olma olasılığıyla ağlarken, babası da "karım evden kaçtı" paranoyasıyla ağlayayazmıştı. Rüyamda gördüğüm karpuzu alamadan, eli boş dönmüş olmamı da, markette sütyensiz ve paçoz halde görünmemek için annesinden kaçtığımı da anlamayacağı için, "yürüdüm azıcık" dedim; bu da daha da endişelenmesine neden oldu tabii.. Üstüne de beni gördüğünü kayınvalideme yetiştiren kayınpederim sayesinde, telefonla annesinden "senin hatun bizi görmezden geldi, hayırdır?" türü bir serzeniş yediği için, benim akıl sağlığıma dair endişesi iki kat artmış ve eve gelme saatini iple çeker olmuş.

Netekim ben tüm bunlardan habersiz, kaynanayı atlattım sanarak, 17 sularında gelen karpuzun peşine takıldım ve bebetoyu göbeğimin üstüne, kanguruya koyduğum gibi koşa koşa gidip karpuzumu aldım. Bir başarı hikayesi..

Bu memlekette karpuz dilimle satılıyor, bilmem bahsetmiş miydim.. Dolayısıyla koca bir karpuzu almam ve kanguruda bebek, elde karpuz, mahallede sallana sallana yürümem oldukça heyecan yarattı (hatta bir takım İtalyan kargo dağıtıcısından "mamma mia" eşliğinde bir de ıslık yedim; ki bu yeni anne olmuş bir kadın için hakikaten güzel bir hismiş - zavallı ben).

Evde, kangurudan tahmininden önce çıkan bebetoyu bir ağlamadır aldı; ki bir başladığında kendisini susturamadığımız için, ağlatmamaya çalışıyoruz. Ve fakat karpuza mı dalayım, bebetoyu mu hoplatayım?! Kanguruya geri soktum bebetoyu ve o uykuya dalarken ben de aceleyle karpuza daldım. Tabii acele işe şeytan karışıyor. Bıçak cort dedi bileğime girdi. Ben o acıyla sıçrayınca, bebeto da panik içinde haykırmaya başladı. Tam o sırada da işten gelen Beyaz Atlı Prens (ve kafasında birbirini kovalayan binbir endişe), çıngır mıngır kapıyı açtı ve beni bileğimde bir kesik, kesikten dirseğime doğru akan kanlar ve kangurunun içinde ağlayan bebetoyla yakaladı. Adamı zaten iki aylık babalık izninden sonra işe zor göndermişim.. Bu manzara karşısında: "Bebek tüm gün ağladı ve karım kafayı yiyerek bıçağı kapıp bileklerini kesti" sanan adamcağızımın yüzü bembeyaz oluverdi. Bebetoyu mu kurtarsın, beni mi bilemedi..

Lakin o acıyla benim de sinirlerim altüst olmuş, bir ağlamadır koyuvermiştim. Ağzımdan da "ben ölürsem kim bakacak bu yavruya, üvey anne Helga ellerinde büyüyecek, ah yetimim ahhh" gibi anlamsız sözler dökülmekteydi.. Sadece bileği değil kafayı da sıyırmıştım anlayacağınız.. Bir süre ağladım ve rahatladım.. Beyaz Atlı Prens de kızımı ne idüğü belirsiz Helga'lara büyüttürmeyeceğine dair söz verdi bu arada. Ne anlamsızlık yarebbim yahu..

Sonra kaldığım yerden karpuzu kestim, yedim, uyudum.

11 Ağustos 2013 Pazar

Bebeğin ilk aşısı

Yaşadığım ülkede, bebek doğar doğmaz adına kalın bir "sağlık cüzdanı" hazırlanıyor. Bu cüzdanda bebeğin kimlik bilgileri dışında, doğum sonrası ilk 5 dakika içinde yapılan kontroller (U1), doğumu takip eden 3. günde hastane çıkışından hemen önce yapılan U2, bebek 1 aylıkken yapılan U3, 3. ayda yapılan U4, 6. ayda yapılan U5, 1 yaşında yapılan U6 ve sonraki her yaşında yapılan U7 ila U11 ve ergenlik başında 13 yaşında yapılan J1 ile 17 yaşında son kez yapılan J2 kontrollerine ait sağlık bilgileri bulunuyor. Buna ek olarak, cüzdan içinde aile ve büyüdükçe çocuktan alınacak bazı bilgileri içeren anket formları da bulunuyor ve her kontrole gelmeden önce bu sayfalardaki anketi doldurup doktora vermeniz gerekiyor. Bu sayede doktor, çocuğun sağlık kontrolü yanında aileye ait sosyo-psikolojik bilgileri de edinmiş ve aileye özel hizmet ve bilgilendirmeleri sunmuş oluyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavar böyle birşey işte..

Defterde ayrıca bir de aşı kartı bulunuyor ve bu kartı ömür billah yanınızda taşıyor, iğneyi yedikçe ilgili sayfaları dolduruyor, gerekli merciler sorduğunda (mesela yurtdışı gezileri sırasında, çocuklarla ilgili bir meslek edindiğinizde vs.) gururla aşı koleksiyonunuzu gösteriyorsunuz. Ya da bizim gibi 3. dünya ülkesi vatandaşı iseniz "ee öö bizim memlekette aşı kartı sadece evcil hayvanlarda var, benim yok öyle bi kartım ama valla bak oldum ben tüm aşıları, valla bak başım gözüm üstüne ayol" gibi saçma sapanlıklar yaşıyor ve doktorun şaşkın bakışları altında ezilip büzülüyor ve gereksiz yere bir sürü kan testi olmak ve aşıları "valla da billa da" olduğunuzu bilimsel kanıtlara dayandırmak zorunda kalıyorsunuz. Yıllardır çeşitli ülkelerde yaşadığım ve egzotik memleketleri ziyaret etme takıntım nedeniyle biliyorum da konuşuyorum.. Berbat bir durum bu aşı kartının sahibi olmamak!

Velhasıl Maya hayatın ilk gerçek acısını tatsın da ota koka ağlayıp durmasın diye, tuttuk kolundan doktora götürdük geçen hafta. Gariban yavrucak iki baldıra iki iğne ve bizim gibi tuhaf ülkelere seyahat etme olasılığına karşılık bir de ağızdan rota virüs aşısı damlası yedi. Baldırdan yediği iğneler karma aşılar olup, yaklaşık 10 farklı hastalığa dair mikrop örnekleri içeriyordu. Ben acemi anne tabii endişe yumağı; bu kadar minik bir canlı bu kadar çok çeşitli mikropla nasıl başa çıkacak diye hüsnü kuruntular içine daldım durdum. Ama çok şükür ne bir ateş, ne bir huysuzluk yaşamadan atlattık.

Bu vesileyle, doktorun önerisi ve hatta öneriden ziyade zorlaması ile, iğneden çok korkan ben ve bende az hallice cesaretli olan Beyaz Atlı Prens de karma aşılarımızı yenilemiş olduk. Delik deşik, kol ve bacaklarımızda mickey'li yara bantlarıyla gaziler ailesi olarak eve döndük. Bu karma aşıları (difteri, tetanoz, polio) ebeveynlerin ve çocuğa bakan diğer kişilerin de yenilemesi gerçekten önemli. Diğer bloglardan okuduğum kadarıyla Türkiye'de hamileyken tetanoz aşısı yaptırmak gibi bir gelenek var ama burada hamileyken değil aşı, vitamin bile çok gerekmedikçe verilmiyor. Ama ortak birşey var, o da: tetanoz aşısını 10 senede bir tekrar etmeniz gerekiyor.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Canım Kuzenim!

"Kuzen" muhteşem bir şey.. Kardeşiniz yoksa hele, kardeşten öte. Ailedeki tüm deli hallerin dedikodusunu yapabilirsiniz, kıs kıs ve hatta kahkahalarla gülebilirsiniz. Ve zamanı gelir, kuzeniniz kızınıza teyze oluverir. Teyze; anne yarısı..

Kuzenim N. benim için sadece kardeş, kızım için sadece teyze olmakla kalmıyor, aynı zamanda kendisi benim kişisel "Birleşmiş Milletler Yardım Fonu"m. Ben Amerika'da okur ve okulun bursuyla kıt kanaat, peynir ekmek yiyerek ve sosyalleşme adına ev arkadaşımla pijamalara bürünüp koltuğa yayılıp "sex and the city"nin gelmiş geçmiş tüm sezonlarını izleyerek (yani bildiğin asosyal garibanlar olarak) geçinip giderken, bir gün kapı çaldı ve kapıda beliren çikolata renkli, kol adeleleri pek gelişmiş (bu önemli bir ayrıntı, lütfen..) kargo görevlisi, bana KOCCCCAMAN bir paket getirdi. Kocaman dediğim hakikaten kocaman, hatta adeleli çikolatayı bile zorlayacak cinsten bir kocaman.. Öyle ki; çikolata renkli, adeleli (evet bu ayrıntıyı tekrar tekrar dile getiriyorum ki, ne kadar önemli olduğunu lütfen anlayın) kargo görevlisi arkadaşı bi zahmet paketi de taşıyarak eve, salona, bizimle "sex and the city" izleyip, yarısı yenmiş pizzanın kalanını paylaşmaya (sevgi, paylaşmaktır arkadaşlar, lütfen..) çağırmamız icab etti. Kargo görevlisi arkadaşın, doğum günlerinde part-time striptiz yapan arkadaş olmadığını anlamamız ve hatta evde yaşayan kimsenin doğum günü olmadığını da fark etmemiz sonucunda, paketle başbaşa salonda kaldık.. Amerika'da yaşadığımız için hafif bir "bomba çıkmasın paketten ayol" heyecanı sonrasında açtığımız paketten vallahi bir hazine çıktı. Hazır çorbalar, makarnalar, şipşak pişiriliveren kurutulmuş sebzeler, içecekler, çikolatalar, şekerlemeler, ne ararsan var yahu.. Bir de mektup! Kuzenimden! Resmen kendimi uçaktan paraşütle atılmış yardım kolisini kapan mülteci kampındaki bir çocuk kadar şen hissettim o an.. Bir de duygulandım ayol, gözyaşlarım sel olup aktı.. Kendi de gurbette olan kuzenim, bir de beni düşünmüş. Valla o BM Yardım Paketi bana 3 ay falan gitti, zaten pintiyimdir, nerdeyse cüzdandaki yeşil mangırlara hiç dokunmadan koca dönemi geçirdim. "Kuzenim sağolsun"!

Kuzenimin eli çok aşırı açıktır. Çocukluğundan beri böyleymiş. Teyzem anlatır; ne zaman harçlık verse kuzenim tüm mahallenin çocuklarını toplar, kimine gazoz, kimine çikolata, Allah ne verdiyse.. Kendini de unuturmuş bazen. Hala da öyle. Netekim, dün yine kapı çaldı; bu seferki sarışın bir afet tabii ki yine adeleleri önemli bir detay. Ve fakat artık başımız bağlı, enişte kızar. Adeleleri paket eşliğinde eve davet edemiyoruz. Yine KOCCCAMAN bir paket ama bu sefer bebetoyu kaldır indir derken, ağırlık çalışa çalışa ben de artık adeleli olmuşum. Koccaman paketi kendim kaptım aldım içeriye, adeleli arkadaşa da imzayı çaktım, yolladım bir bekar arkadaşın evine.. Artık Amerika yerine Batı Avrupa'da yaşadığımız için bomba paranoyası dahi aklıma gelmeden pakete daldım.. AMANIN. Bu seferki yine Birleşmiş Milletler ama UNICEF Yardım Paketi. Maya'ya neler neler gelmiş.. O kadar tatlı zıbınlar, elbiseler, mini mini rengarenk ve PEMBE YOK!!! O kadar tatlılar ki.. Hem de tam boyunda ve biraz daha büyük, bir sürü cici cici kıyafet. Bitmedi, bir sürü oyuncak. Güzel dileklerle dolu kartlar. Ve Süper Final: KÜÇÜK PRENS'in İngilizcesi!!!! Tanrım, en sevdiğim çocuk kitaplarından biri ve kuzenim nasıl da bilmiş! Yine gözlerim doldu.. O dakika telefona sarılamadım çünkü saat çok erkendi ve kuzenimi gecenin en uykulu saatinde uyandırma riskim vardı. Akşamı zor ettim. Binlerce kere teşekkürler!

Elbiseleri hemen yıkadım, güneşte kurudular. Birini hemen giydirdim. Öyle de yakıştı ki sormayın.. Bizim kız resmen kız gibi oldu (benim aldıklarım biraz oğlan çocuğu kıyafeti gibi duruyor üzerinde nedense). Babasını bir karşıladı akşam, gülümseye gülümseye, tam bir Femme Fatale! Üstelik artık modayı da yakınen takip ediyor; "Kuzenim Sağolsun"!

6 Ağustos 2013 Salı

İki aylık bebekle bir gün

Beyaz Atlı Prens 2 aylık babalık izninden sonra, bu hafta başında törenlerle işe geri döndü. Önce zil takıp oynadım, sonra aklım başıma geldi, bir korku saldı tüm bedenimi.. İki aylık bir canavarla baş başa göz göze diz dize, yapayalnız biz bize kalmış olmanın korkusu. İlk defa yalnız kalmıyoruz canım, daha önce de birkaç gün tüm zamanımızı baş başa geçirip fazlasıyla eğlendiğimiz, biraz da dellendiğimiz olmuştu. Lakin tüm o günler içinde, "yarın nasılsa babası evde" desteği vardı, şimdi artık yok.. Kocayı evden kışkışlarken hiç aklıma gelmeyen haller beynimde dönüp dolaşıyor.. Ya ağlamaya başlarsa ve susturamazsam ve bana da soldan soldan gelmeye başlarlarsa.. Ya yıkarken, altını değiştirirken, yataktan kucağıma alırken düşürürsem.. Ya sütüm kesiliverirse, ya başım dönerse, ya şöyle olursa ya böyle olursa.. Kıs kıs gülmeyin yahu, iki kocaman lacivert göz üzerimde bütün gün, stres basıyor insanı, bir noktadan sonra psikopata bağlıyorsunuz.

E nasıl geçti ilk günümüz?!? Cevap veriyorum: süperdi! :) Tahminimden bile güzeldi. 7.20'de uyandık, Beyaz Atlı Prens'e meyveli müsli, bebetoya ise taze memeden taze süt yataklara servis.. Bebetoyu uyandırmadan süt içirme başarısını takiben, 8.15 gibi kocayı bol öpücükle işe yollamak ve kapıyı kapatır kapatmaz kendi çapımda ufak bir zafer dansı etmek (Bknz. Seinfeld'in "The Cake" bölümünde Elaine'in dansı). Sonra dosdoğru duşa koşmak ve ohhh misler gibi kokmak. 9'da uyanan bebetonun altını değiştirip, D vitaminini içirip, besledikten ve gündüz giysilerini giydirdikten sonra arabasına attığım gibi uzuuuuun bir yürüyüşe çıkarmak. Her sabah olduğu gibi nehir kıyısında ördekleri gören bebetonun acıkması (bu kız etobur olacak galiba babası gibi.. otobur, hayvansever anasına çekmeyecek, ördeklere sempatiyle değil ağzından sular akarak bakıyor yahu!), tahta bankta gözü hala ördeklerde olan bebetoyu besleyip köpekli yaşlı kadınlarla sohbet etmek. Doyan bebetoyla yaklaşık 2 saatlik yürüyüşten sonra, fırından tazecik ekmek alıp eve dönmek. 11 gibi uykuya geçen bebetoyu pusetiyle balkona atmak, kahvaltılıkları kapmak ve süt arttıran rezene çayının altını yakmak. 4'e kadar kah uyuyan, kah uyanan, kah totoyu mis kokulu körilerle dolduran bebetoya hizmetin yanısıra, yaklaşık 3 kez ısıtılıp soğuyan rezene çayını tekrar ısıtmak ve kahvaltıyı bitirebilmek, gazeteleri ve blogları ve hatta ileri almanca kitabımdan 3 sayfayı "tek gözle" olsun okuyabilmek, bir iki mail yazabilmek, kızlarla telefonlaşıp haftalık sosyal aktivite ve spor planını oluşturmak. 4 gibi gözleri faltaşı misali açılmış bulunan ve evin havasından suyundan nem kapan bebetoyu yine arabasına atıp doğaya salınmak ve 2 saat kadar daha yürüyüş, malum ördekler, kilise önündeki çimenlik, nehir kenarı ve ayçiçek tarlası.. 6'da kocayla eş zamanlı olarak eve dönüş, babanın sesini kokusunu duyan bebetonun heyecanı ve sevinci ve baba-kız aşkını hafiften kıskanmayı takiben Beyaz Atlı Prens'ten hızlı davranarak mutfağa dalış ve hafif ve sağlıklı bir fırında ızgara balık - salata hazırlamak. Balkonda dönüşümlü olarak ve mutlaka ayakta, oturduğumuz anda yaygarayı basan bebetoyu oyalamaya çalışarak, bir yandan dans ederek diğer yandan akşam yemeğini yemek ve bu acaip davranışın yoldan geçenlerce nasıl algılandığını düşünüp gülmek. Yemeği takiben huysuzluğu kolik boyutuna taşıyan ve kendini aşan bebetoyu arabasına atıp çığlık çığlığa yollara düşmek, mahallenin tüm çıkmaz sokaklarını, tüm ara yollarını ve caddelerini turladıktan sonra harap ve bitap halde eve dönmek, koltukta başımı Beyaz Atlı Prens'in omzuna dayayıp, kucağımda memedeki bebetoyla uyuyakalmak ve bebeto 11 gibi nihayet uyumaya karar verince yatağa yolculuk.. İşte böyle geçti ilk günüm ve doğrusu harikaydı..

Bu hafta programımda geçen hafta yeniden başladığım spor salonuna gitmek, biraz almanca çalışmak, kızlarla kahvaltı ve çocuksuz arkadaşlarla bira bahçesi keyfi yapmak, bol bol yürümek, sağlıklı yemekler pişirmek ve hava müsait oldukça nehirde yüzmek ve piknikler yapmak var. Tabii ki bebetoyla :D

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Doğum sonrası kilo vermek

Hamileliğimde bol bol spor yaparak, dengeli beslenerek ve aktif hayatımdan son dakikaya kadar vaz geçmemekte direterek 5 kilo aldım ve doğum sonrasındaki ilk haftanın sonunda hamilelik öncesi kiloma geri döndüm, demiştim. Ve fakat, babalık izninden faydalanarak evde 2 ay geçiren ve kendini muhteşem yemeklere imza atmaya veren Beyaz Atlı Prens sayesinde, lohusa dönemimde 2 yeni kilo aldım, da demiştim. Ha şimdi, bu sabah itibarıyle Beyaz Atlı Prens işe döndü ve ben de kızımla ve kafaya taktığım bu iki kiloyla başbaşa kaldım, diyorum.. E o zaman, ne zamanı? Rejim tabii ki de..

Doğum sonrası aslında kilo almak da, vermek de çok kolay bence. Klasik lohusa ruh haline girerseniz ve sütüm artsın diye tatlıya yağlıya dadanırsanız, yerinizden sadece bebeğin altını değiştirmek için kalkar, "40'ı çıkmadı daha" diye evden burnunuzu dahi çıkarmazsanız tabii ki kilo alırsınız. Sonra bebek büyüyüp yemek yemeye başladığında onun tabağında kalanları "ziyan olmasın" diye çöp kutusu haline getirdiğiniz midenize atarsanız, ev ve çocuk dışında kendinize, sporunuza, sosyal hayatınıza zaman ayırmazsanız, "şekerim, metabolizmam yavaşladı su içsem yarıyor vallahi" diye diye ağır abla moduna girerseniz, yaşamınıza "yeni" bir heyecan, bir uğraş katmazsanız, o kilolar onlu kilolara, siz de yavaştan obez kıvamına gelirsiniz tabii ki. Oysa doğa herşeyi ne kadar güzel ayarlamış, ona kulak verip dediklerini duymaya çalışırsak ne de güzel kilomuzu da veririz, akıl sağlığımızı da koruruz bir bilsek!

Doktorlar lohusa döneminde yürüyüş dışında tüm sporlardan uzak durmamızı istiyorlar. Bu dönem vücudumuzun kendini yenilediği, hamilelik izlerini içten dışa silmeye çalıştığı bir dönem. Fakat lohusa döneminde bebeği bakıcıların ya da pek meraklı aile büyüklerinin eline verip, "dinlenme" adına yan gelip yatarsak, psikolojik olarak "ben bu bebeğe bakamıyorum" kıvamına gelmemiz çok zaman almaz. Çünkü bu dönemde beynimizin salgıladığı hormonlar "bağlanma" hormonlarıdır ve aynı zamanda "süt arttırma"nın da en önemli yardımcısıdır. Ne kadar bebekle haşır neşir olursak, bu hormonlar da o kadar fazla salgılanır; ne kadar fazla salgılanırlarsa, sütümüz de o kadar artar ve sütümüz ne kadar artarsa, metabolizmamız da o kadar hızlanır ve hamilelik kilolarımızı hızlıca veririz. Sonra; yeni doğanla başa çıkmaya çalışmak zaten başlı başına bir spor oluyor. Devamlı emmek isteyen, ikide bir nedensiz ağlamaya başlayan, ağlamayı ancak kolunuzda, kucağınızda ve yürürken kesen, oturduğunuz anda nasılsa saniyesinde anlayıp yine yaygarayı basan bir yumurcakla gün ve geceler boyu yürümek, sağa sola sallanmak, doğumdan kısa süre sonra kendini ikiye katlayıp 4-5 kilo olan bu yumurcağı kaldırıp indirirken ağırlık çalışıyormuşcasına kol ve sırt kası yapmak, spor değil de nedir? Hele o akşam yemekten sonra başlayan kolik ağlamalarına tek derman, 2 saatlik gece yürüyüşleri.. Bazen gün içinde evde kendinizi koşarken yakalayabilirsiniz; tuvalete koşmak, ağlayan bebeğe geri koşmak, süt arttıran rezene çayı yapıcam diye mutfağa koşmak, o sırada çalan telefona koşmak.. Valla sanırım gün içinde sadece evde 3-4 km koşuyoruz biz yeni anne-babalar! Bu kadar sporun yanında bir de beslenme problemi var tabii. Benimki gibi "ben bir yemek yapmayı deneyeyim" diyip Gordon Ramsey'e taş çıkartan bir aşçıya dönüşen bir kocanız yoksa, bebekle yemek yapmayı ve yemeyi bir deneyin bakalım oluyor mu?! Bebeğin uyuduğu bir anda, buzdolabından bir meyve aşıracak zamanı, banyo yapmaya verecek kadar gözünüz dönmüş olacak çünkü..

Bu ahval ve şerait içinde yine de kilo almayı başarabiliyorsanız, pes derim.. Kendime de dedim netekim: PES. Ama beni yakan Beyaz Atlı Prens'in "ricotta peynirli somonlu ve ıspanaklı krep"leri ya da "sebzeli ve üstü püreli, fırında kaşarlı köfte"leri ve sonra gece atıştırmalık olarak (kolik saatlerinde yenmek üzere) "kırmızı orman meyveli vanilyalı dondurma", "rhubarb pastası" falan oldu.. Onu da - umuyorum ki - bugün itibarıyle aşçılıktan brand designer'cılığa geri dönen sevgili kocamın evden gidişi şerefine sonlandırmış bulunuyorum.

Aldığım 2 kiloyu yukarıda anlattığım şekilde koştura koştura ve sağlıklı beslenerek, 1 haftada rahatça verebileceğimi düşünüyorum. Haftasonları ve haftaiçi 1 gün Maya'yı babasına teslim ederek, spor salonunda yaptığım 1 saatlik spora geri döndüm bile. Maya 3 aylık olduktan sonra ise beraber anne-bebek yoga grubuna ve yüzmeye başlayacağız. Beyaz Atlı Prens'in bol gıdalı yemeklerini de haftada 1 gün ile sınırlandırabilirsem (benim yaptığım yemekler hep hafif oluyor) sanırım "hem anneyim, hem bakımlıyım" düsturuma kaldığım yerden devam edebileceğim. Neden olmasın!? Haydi bakalım..

Hamiş: Yukarıdaki meyve salatası insanı hem tok tutuyor, hem gözünü şenlendiriyor, hem serinletiyor, hem de besleyici ve sağlıklı. Tarifi de şöyle: Yarım kavunun içini oyuyoruz, kavunun içini, 1 kiwiyi, 1 orta boy elma ya da armutu ve 3-4 tane altın çileği küp küp dilimleyip, yağı azaltılmış sade yoğurtla bir güzel karıştırıp oyduğumuz kavunun içine boşaltıyor, tüm bu karışımı yavaş yavaş, çiğneye çiğneye, tadına vara vara afiyetle mideye indiriyoruz. Hafif ve mutlu günler hepimize!

1 Ağustos 2013 Perşembe

Çift dilli çocuk yetiştirmek

Bizim evde iki kültür, iki din ve üç dil olduğundan daha önce de bahsetmiştim. Bunu bilen yakınlarımız bize hep "ee, peki bebek olunca ne yapacaksınız?" diye sorup duruyorlardı ve bebek yapmaya karar vermeden çok önce bu konuda kafa yorduğum ve bir dönem önüme ne gelirse okuduğum için en doğru cevabı verdiğimi biliyordum: "ee, doğal olanı yani hepsini bir zenginlik olarak vereceğiz ona!". Bu düşüncemiz Maya doğunca da değişmedi; onu her iki kültüre, her iki dine ve her üç dile aşina yetiştiriyoruz.

Bizim gibi kültürlerarası evlilik yapan ve çocuk yetiştiren çiftlere, ara ara bu dil/din/kültür gelişiminin nasıl gittiğini bu blog aracılığıyla anlatmak istiyorum. Gelişim psikoloğu ve klinik psikolog olduğum için, buraya yazdıklarım okuduğum makalelerden alınmış bilimsel veriler ve çift kültürlü bir çocuğun annesi olduğum için de deneyimler içeriyor olacak. Umarım işinize yarar.

İlk önce din ve kültür eğitimine kısaca değinmek istiyorum. Ben müslümanım, eşim ise hıristiyan fakat ikimiz de her iki kitabı da okuduk ve ara sıra aramızda tartışıyoruz. Vardığımız sonuç, aslında tek tanrılı dinlerin tamamının öğretilerinin aynı olduğu, sadece adetler ve gelenekler bazında farklılaştığı. Öyle ki; aynı hikayeler her iki kitapta da özünde aynı, bir yorum farkı var. Biz ikimiz de tanrının tek olduğuna ve cezalandırıcı değil sevgi odaklı olduğuna inanıyoruz. Hak vicdan ve etik anlayışımız da benziyor. Dolayısıyla çocuğumuzu da bu inanca uygun yetiştirmeyi, "din" konusunu kendi aklı erdiğinde kendi seçimine bırakmayı ama illa ki her iki dini de eşit düzeyde, kötülemeden, iyi yönleriyle anlatmayı düşünüyoruz. Dinin gerektirdiği vaftiz, mevlüt, erkek çocuk için sünnet ya da konfirmasyon gibi adet ve yaptırımları ise uygulamayı istemiyoruz. Tabii ki ben kendi dinime göre dua ediyor ve onun için de tanrıdan güzel şeyler diliyorum. Babası da sanırım böyle yapıyordur ama onu, ona sormadan kendimiz belirlediğimiz her hangi bir dinin kural ve uygulamaları altında yetiştirmek istemiyoruz. Kültür konusunda da aynı düşünceye sahibiz. Bizce her iki kültürü de öğrenmeli ve kendini her iki kültüre de yabancı hissetmemeli ve özünde dünya vatandaşı olmalı diye düşünüyoruz.

Dil konusu ise biraz daha karmaşık ve "uygulamalı" bir konu olduğu için özellikle araştırmak, düşünmek ve aile içinde tartışmak gerekiyor. Çift kültürlü çiftlerin bazısı çocuğu içinde yaşadığı kültüre göre, tek dilli yetiştirmeyi seçebiliyor. Özellikle evde sadece bir dil konuşulduğunda bu mantıklı bir seçim olabilir. Fakat biz Maya'ya her üç dili de (Türkçe, Almanca ve İngilizce) kazandırmayı önemli buluyor ve bunu bir "hazine" olarak görüyoruz. Fakat evde iki ebeveyn varken, iki yerine üç dil olması lojistik anlamda bir sıkıntı yaratıyor. Klasik olarak çift kültürlü ailede çift dil konuşuluyor ve herkes çocukla kendi anadilini konuşuyor ve ortak zamanlarda da içinde yaşanılan kültürün dili konuşuluyor. Bu sayede çocuk çift dil gelişimini, doğduğu andan itibaren kazanmaya ve bunu doğal görmeye başlıyor. Bu çocuklar tek dil konuşan diğer yaşıtlarıyla kıyaslandıklarında, aynı sürelerde konuşmaya başlıyor ve ilerleyen yıllarda dil hakimiyetleri ve hatta akademik diğer konulardaki gelişimleri tek dilli çocuklara kıyasla daha ileri oluyor. Yani çift dil kesinlikle bir hazine.

Fakat bizim ailemizde çift dil değil, üç dil var. Bu durumda ya ebeveynlerden biri tek dil, diğeri iki dil konuşacak ya da her iki ebeveyn birer dil konuşacak ve bir arada olduklarında ikinci dil konuşulacak. İlk seçenek uzmanlar tarafından önerilmiyor çünkü bir ebeveynin iki farklı dil konuşması özellikle küçük çocukların algısında karışıklığa neden oluyor ve çocuğun iki dili karıştırıp konuşmasına ("mommy ben want bisküvi" ya da tepki geliştirip hiç konuşmamasına neden oluyor. Dil kazanımına tepki gösteren çocuklar 3-4 yaşlarında hala tek kelimelerle konuşmaya ya da işaretle anlaşmaya çalışıyor, her iki dili karıştıran çocuklar ise karşısındaki kendisini anlayamadığı için hırçınlık ve depresyon yaşayabiliyorlar. Peki nedir bunun doğru yolu?

Uzun araştırmalar sonucunda, bizim için en doğru yolun şu olduğuna ikna olduk: Maya 3-4 yaşına gelene dek, evde iki dilli kültürde yetişecek ve ancak bu yaşlarda gelişen dil hakimiyeti kazanıldıktan sonra üçüncü dili ekleyeceğiz. Üçüncü dilden sonra, eğer kendisi isterse  ve dile yeteneği de olursa, ailede konuşulan diğer dilleri (Fransızca ve İtalyanca) de kolayca öğrenebilir.

Tamam iki dil ama hangi iki dil? Baba için sorun yok, o Maya ile doğduğu andan beri Almanca konuşuyor ve zaten Almanca konuşulan bir kültürde büyüyeceği için bu dile hakimiyeti çok önemli. İkinci dil olarak, benim anadilim Türkçe ya da İngilizce'de karar vermemiz gerekiyordu. İngilizce benim ana dilim değil ve okuduğum tüm makalelerde "çocuğunuzla anadilinizi konuşun" diyorlar. Yani mesela siz iki Türk olarak Türkiye'de yaşıyorsanız, ille de çocuğu çift dilli yapacağım diye kasıp İngilizce konuşmaya kalkarsanız, doğduğu andan itibaren bile İngilizce konuşsanız, o çocuk o dili öğrenemiyor. Nedeni de, aynen yukarıda yazdığım gibi, tek kişinin çift dil konuşmaya kalkması, yani evde veya yalnızken çocukla İngilizce konuşmanız, sokakta, okulda, diğer tüm dış ortamlarda elalemle İngilizce konuşamayacağınız için Türkçe'ye geçmeniz ve çocuğun da buna bir anlam verememesi. Yani çift dilli yetiştirmek istiyorsanız, her an ve ortamda sadece diğer dili konuşuyor olmanız, ara sıra dili değiştirmemeniz gerekiyor. İki Türk olarak çocuğu çift dilli yetiştirmek istiyorsanız ya o dili konuşan bir bakıcı bulacaksınız ya da dil öğrenimini okul çağına bırakacaksınız. Ülkemizde çift dil eğitim veren bir çok okul bulunmakta ve özel olanlar eğitime oldukça küçük yaşlarda da başlamakta.

Öte yandan, siz iki Türk olarak mesela Amerika'da yaşıyorsanız, çocuğun çift dilli olmasını şu iki şekilde sağlayabilirsiniz: ya ebeveynlerden biri devamlı (ama anahtar kelime: devamlı!) çocukla İngilizce, diğeri ise Türkçe konuşacak ve hiçbir surette, aranızda dahi bu iki dili değiştirmeyeceksiniz (ki bu neredeyse imkansız bir durum) ya da her iki ebeveyn de çocukla kendi aralarındayken Türkçe, dışardayken ise İngilizce konuşacak. Bu sayede çocuk "hmm, evdeyken ya da anne babamla yalnızken Türkçe konuşuyorum, dışardayken İngilizce" diye düşünerek, algısal karmaşaya düşmemiş olacak. Bu sayede çocuk yaşıtlarıyla paralel şekilde dil gelişimini sağlarken, ekstradan bir dil daha öğrenmiş olacak.

Peki şimdi bizim durumumuza dönelim, yani evde iki değil üç dil konuşuluyorsa ne yapacağız? Demin de belirttiğim gibi, baba Almanca konuşacak, ben de ya Türkçe ya da İngilizce'yi seçeceğim demiştim. Seçimimi İngilizce'den yana kullandım çünkü hem aile içinde hem de sosyal ortamlarımızda konuştuğumuz dil İngilizce ve Almanca, hem benim burada Türkçe konuştuğum sadece 2-3 arkadaşım var ve onlarla da ayda yılda bir görüşüyorum, hem de eşim Türkçe bilmediği halde kızımla Türkçe konuşmak sanki onun arkasından gizli gizli birşeyler konuşuyormuşuz hissi yaratacak. Ya da daha beteri, mesela sofrada şu tip konuşmalar yaşanacak:

Ben: "Mayoşkom tuzu uzatır mısın?"
Beyaz Atlı Prens: "?!?!?!?"
Maya: "Papa, kannst du mir die Salz geben?"
Beyaz atlı prens: "hier, schatzi"
Maya: "danke papa" "al anne"
Ben: "sağol mayoşkom" "danke schatzi"
Babalı kızlı hep bir ağızdan: "bitte" "rica ederim" "you're welcome" ...

Bence gereksiz laf kalabalıklığı, zaman kaybı, karmaşa.. Dil dediğin hayatı karmaşık hale getirmektense rahatlatmalı! Peki Maya Türkçe'yi nasıl öğrenecek derseniz, öncelikle anane ve dedesinden ve Türkiye'de olduğumuz zamanlarda çevredeki insanlardan, 3 yaş sonrasında ek Türkçe kurslarından, anane ve dedesinin alacağı kitaplardan, belki mektup arkadaşlarından.. Yani bizim ikinci dili öğrenmemiz gibi, o üçüncüyü ve belki diğer dilleri de öğrenecek. Bu bence müthiş bir şans ve zenginlik.. Maya şanslı bir çocuk!

Çift dillilik konusunda daha fazla okumak isterseniz:
Buraya ya da buraya ya da buraya olmadı buraya ve hatta buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.