24 Aralık 2014 Çarşamba

Yurtdışında çocuk büyütmek

Bugün biraz keyfim kaçıktı sabahtan. Anneliğimi sorguluyorum, yanlış olduğunu bile bile. Diyorum ki; neden bir başımayım ben? Herkesin bir yol göstereni var yanında, benim neden yok? Neden herşeyi kendi kendime öğrenmek durumundayım? Neden deneme yanılmalarla, kitaptan okuduklarımı gerçek hayata uyarlamaya çalışmakla, devamlı düşme kalkmalarla, iki adım ileri bir adım gerilerle uğraşmak zorundayım? Neden biri bana "bak işte bunu şöyle yapıvereceksin, ne kadar da kolay gördün mü" diyivermiyor? Zorlandığımda yardım edenim yok, yol gösterenim yok. Neden herşeyi en baştan ve kendim öğrenmek zorundayım ben?

Sonra düşündüm de, doğrusu belki de bu. Herkesin anneliği farklıdır, her çocuk farklı olduğu gibi.. Belki bazı insanlar gibi ananeler, babaneler, dedeler ya da süper bir bakıcı olsa yanımda, şimdi zorlandığım kadar zorlanmayacağım. Gideceğim bir cafe'de hiç düşünmeden bir saat, üç saat kalabileceğim. Ya da sadece hobilere ve kendime değil, işime gücüme, kariyerime, eğitimime falan da kafamı tam anlamıyla verebileceğim, yarı zamanlı yerine tam zamanlı "yetişkin insan" olabileceğim.. Ama o zaman da belki farklı sorunlarım olacak, bu sefer çocuğumu tam tanıyamayacağım, büyümesini bu kadar yakından göremeyeceğim, şimdi çocukluğunda zorlanmasam ergenliğinde daha çok zorlanacağım, yetişkinliğinde ilişkimizde zorlanacağım belki. Bilemem ki.. Çocuğunu başkasına büyüten, yine de arasındaki ilişki gayet iyi olan anneler de var. Bu ilişkilerin yapısını belirleyen temel bir kriter de değil ki. Zorlanmak ya da zorlanmamak biraz da şans, bunu hissetmek ya da buna takılmak biraz da kişilik yapısı belki de..

Yurtdışında olmanın çocuk büyütmek açısından bu anlamda belki ekstra bir yük getirdiği doğru ama burada da yurtta olan çok karışan akraba ve komşular derdi yok tabii. Bu büyük bir avantaj çünkü zaten anne kendi içinde bin tane farklı fikirle mücadele ediyor, herkes kendi doğrusunu bulana dek debelenip duruyor. Biraz kitap oku, biraz çevrendeki anneleri gözle, biraz deneyimli ya da profesyonel kişilerden fikir al ama bolca dene-yanıl. Bazen şunu şöyle yapayım diyorsun, bir de bakıyorsun o dediğinin tam tersini yapmışsın ve işe yaramış.. O nedenle, nasıl kimse kimseyi yargılamamalıysa, karşı taraftan özellikle istenmediği sürece kimse kimseye tavsiye de vermesin bence..

Neyse bugün noel; hıristiyan alemi için çok özel bir gece, kutlu olsun, hayırlara vesile olsun dilerim. Yukarıdaki sevimli tabaklardan brokolili olanını hazırladım, kayınvalidemde kutlayacağımız noel yemeğine götürmek üzere. Hepimize ağız tadı dileklerimle..

18 Aralık 2014 Perşembe

Haram lokma

Bugün çok tuhaf birşey oldu.. Sevdiğim bir arkadaşımla bir iki eksiği gidermek için beraberce alışveriş merkezine gitmiştik. Mağaza içinde herşey olan, bir de açık pastanesi olan bir mağaza. Çocuklar tutturunca, self servis fırından birer ufak poğaça aldık verdik ellerine. Poğaçalar kağıt paketle geliyor, çıkışta kasada ödeniyor. 35 cent (yaklaşık 1 TL) fiyatları. Tabii ki biz kasaya gidene kadar, zaten iki lokma olan ufacık poğaçaları yediler bizimkiler. Bunun üzerine arkadaşım poğaçanın poşetini buruşturdu, çöpe atıverdi. Bana da göz kırpıp "amaaan bir sürü alışveriş yaptık, bu da onların hediyesi oluversin" dedi. O öyle yapınca ben de birşey diyemedim, kıza bilmiş bilmiş zıt çıkmak istemedim ama hiç yaptığım şey değil de değil. İçime oturdu. Resmen haram yedirdim ya kızıma, aklıma takıldı, başka şey düşünemiyorum.. Trene giderken artık dayanamadım, "aaaa ben bir de havuz ayakkabısı bakacaktım" diyip koşa koşa geri döndüm, geri girdim mağazaya, bir poğaça daha aldım ve çıkışta "bizim kız iki poğaçanın birini yedi" diyip iki poğaça parası verdim. Rahatladım, oh be!

Allah bana da çocuğuma da haram lokma yedirtmesin. Çok rahatsız olurum ben böyle şeylerden. Küçük şey ne olacak diyeceksiniz, gün içinde zaten kat kat kazıklanıyorum, genel olarak ederinin çok üstünde fiyatlar ödediğimiz tüketim malzemeleri oluyor, hakkımız sadece maddi olarak değil manevi olarak da çokça yeniyor, ona say diyeceksiniz ama yok.. Ben yapamıyorum. İçime oturuyor haram. Ailemden de böyle gördüm, kızıma da böyle öğretirim.

İşin dinle alakası yok. Eşim hıristiyan ama o da bu konuda titiz. Geçen gün mesela çocuk bahçesinden beni aradı "Maya'nın hani kumda kaybolan tırmığı vardı ya, ne renkti o?" diye.. Kumda başıboş ve kimseye ait olmayan bir kırmızı tırmık bulmuşlar da, Maya'nınki olabilir miymiş.. "Yok Maya'nınki kavuniçiydi" dedim "tamam" dedi kapattı. Tabii ki tırmığı alıp da gelmemişler. Şimdi haram-helal mevzuuna takılmayan biri belki "nasılsa bizimki kayboldu, bunu alıverelim yerine" der. Ama ben rahatsız olurum. Eşim de bilir.. Karma'ya inanıyoruz bir de, bu tırmığı alsak, kendimizden daha fazlasını hem de sevdiğimiz birşeyi yitireceğimizi biliyoruz.

Ne bileyim, küçük de olsa sana ait olmayan birşeyi parasını ya da manevi karşılığını vermeden almak, çalmaktır. Üstelik bir mağazadan çalınan poğaça, belki de orada çalışan garibanın cebinden çıkacak. Onun hakkı alınacak. Yok. Yapamam. Yaptırmam da. Kızım da bu küçük yaşında öğrendi, almaz, "hayır, senin değil, bırak" diyorum, bırakıyor. Israr huyu yok henüz ama olmaması için yumuşak davranıyorum. "Ver anneye" diyorum ama elinden zorla almıyorum, onun kendi arzusuyla vermesini bekliyor, verdiğinde onu kucaklıyor, öpüyor, seviyorum. Oyun sırasında bakıyorum, o da oyuncakları diğer çocuklara kendisi veriyor, almak için tutturmuyor ve kendi elinden alınınca huzursuzluk yapmıyor. Bence "vermek", "almak"dan daha çok mutlu ediyor insanı, kızım da bunu böyle öğrensin, eli açık olsun istiyorum. Eli açık olana Allah da daha fazlasını verir derler. Umarım böyle olur..

15 Aralık 2014 Pazartesi

Bakıcı mı, kreş mi?

1 aydır işe geri döndüm dostlar, tam oturmadan yazmak istemedim. İlk aşamada Ocak ayı sonuna dek Maya'yı babannesine bırakarak haftada 1 gün 2 saatlik terapi grubumu yöneteceğim, 1,5 saat de yol, 3,5 saat ayrıyız. Maya ayrılığa bu şekilde iyi tepki vermeye devam ederse, ben de dozu yavaş yavaş arttıracağım. Fakat sadece 2 saat grup terapisi yaptığım halde, grubun hazırlanması ve raporlamaya da kafadan bir 3-4 saat gidiyor yani toplamda 6-7 saatlik bir iş yüküm oluyor. Maya uyurken yapılmayacak iş değil ama Maya uyumazken o kadar aktif ki (1.5 yaş çocuğuna oyun ve aktivite uydurma, zamanı verimli doldurma konusunda yazdım burada) o uyurken sadece sessizliği dinlemek, tavana bakmak, yaseminli yeşil çay içmek falan gibi aktiviteler varken elim rapora gitmiyor. Elf kayınvalideme zaten hiç girmeyeyim, kendisi güzellik bakımları, sosyal aktiviteleri arasında Maya'ya çarşamba sabahları 8 ila 11 arası dışında kat-i surette zaman ayıramıyordu (başına bir de iş günüm eklendi), ben hala çarşambaları spora koşmak istiyorum, spor yoksa deliririm gibime geliyor. E geceler ve haftasonu da Beyaz Atlı Prens aşk bekler, o beklemese ben ondan beklerim, rapor aklıma gelmez. Eeee, hani rapor? Dağa kaçtı, dağ ne oldu? Yandı bitti kül oldu.

Şimdi benim teyzeciğimin bir lafı vardır; en kötü kreş, en iyi bebek bakıcısından iyidir diye. Ben buna inanıyorum çünkü tek bir kişiye yüklenen sorumluluk, insan hatasına çok açık oluyor. Bir de bunun kötü niyeti var, çocuk istismarı var, Allah korusun yani ama var da var.. İnsan korkuyor. Özellikle benimki gibi operalara layık sesiyle ağladı mı susmak bilmediği zaman sabrımı zorlayan, dışımdan renk vermeden içimden saydırdığım bir alem çocuk olunca, insan "kan bağı olmasa bu çocuk bakanın elinde kalır vallahi" diye de ekstra korkuyor. O nedenle 1.5 senedir bakıcıya sıcak bakmıyordum. Tabii ki kreşlerin de rezillikte diz boyunu aşmış olanları çıkıyor maalesef ama yine de kreşte en azından daha fazla çocuk, daha fazla çalışan ve dolayısıyla daha işlevsel bir kontrol /denetleme mekanizması var. Ya da öyle olduğuna inanıyoruz, umud ediyoruz. Hem de sosyo-psikolojik açıdan gelişimlerinin daha hızlı ilerleyeceği bilinen bir gerçek. Ama yine de Maya'yı kreşe yollayamıyorum çünkü hem haftanın 1-2 günü çocuk kabul eden kreş yok (en az 3 tam gün şartı var çoğunun), hem de işin maddi tarafı bizi gerçekten zorlayacak. Bu nedenle, Maya'ya babannesi, o uygun olmadığında da bakıcı baksın şimdilik dedik.

Son bir iki haftadır öğrenmeye çalıştığım bu bakıcı konusu. İncik cincik araştırdım, soruşturdum, iç güdülerimi dinledim veeeee.. Dakika bir gol bir, şu an bir bebek bakıcımız var! Tam bir acemi anne modeli olarak, ilk gördüğüm bakıcıya bayılmış, amanın bu nasıl da güzel bir şeymiş diyerek kızı "bağlamış" bulunuyorum. Kız tabii ki mükemmel değil, hatta büyük ihtimalle iyi bile değil ama ben mutluyum, Maya mutlu, daha ne!?

Bakıcımız 20 yaşında, Avustralya'lı, 5 çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu, konservatuarda bale öğrencisi. Bildiğiniz internetten buldum (yuh). Referansları var ama bakmadım (yuh iki) çünkü referans en kolay uydurulabilen şey, bir arkadaşı ayarlarsın x kişisi gibi konuşuverir telefonda, seni över de över. Önemli olan benim gözlemim, Maya'nın kızla ilişkisi.. İnsan anlıyor zaten, yumuşak biri mi, eğlenceli mi, oyun yaratabiliyor mu, kriz anında kontrolü nasıl sağlıyor. Bir de elzem sorular var; kaç yaşındaki çocuklara bakmış, deneyimi nasıl, ilkyardım bilgisi var mı, ne kadar esnek, ne kadar kuralcı falan.. Ama özette: gözlem, gözlem, gözlem. Hani diyeceksiniz, sen ordayken başka, sen yokken başka davranmaz mı, tabii ama yine de ufak tefek hareketlerde bile kişilik özelliklerini insan açık ediyor. Bir de psikoloji eğitimi ve terapi tecrübem var tabii, bazı mimik ve hareketlerden anlıyorum ben niyetleri artık (insan sarrafı değilim ama bazı nöropsikolojik tepkiler aynı oluyor her insanda).

Bakıcımız saatine 10 euro alıyor, 5 Euro da yol parası. Haftada 1 gün 2 saat gelse (25 Euro), o bile yeter bana. Ben iç odada oturup raporumu yazarım, hazırlığımı yaparım, onlar oynar dedim. İlk seans güzel gitti. Maya yorgun değildi, neşeliydi, ikisi birbirini sevdiler. Kız yumuşak, sakin, aslında çok girişken ve hareketli bir insan değil ama ben de ön büro hostesi aramıyorum sonuçta. Baktım sakin sakin oynadılar 2 saat. Maya giderken kıza sarıldı, öptü, taaa merdiven sonuna kadar el salladı falan. Üstelik malum bizim kız pek yemez içmez'gillerden, buna rağmen tüm yemeğini yedi ve bir de muz götürdü üstüne (yuh). E daha ne olsun, biraz daha anlatsam benden iyi anne olmuş diyeceksiniz ;)

Şimdi önümüzdeki adım kızla Maya'yı tek başına bırakmak. İşte bu biraz düşündürüyor beni.. Ya ağlarsa, ya kız kendini kaybederse ve iki sarsıverirse, bu yaşta dili de yok anlatamaz.. Evde video kayıt sistemi olması bir çözüm tabii ama her odaya mı kurayım, o da biraz paranoyaklık. Bir de video olunca insan ilişkileri ister istemez yapaylaşıyor, videoya süper bakıcıyı oynayacağım derken çocuğu gözden kaçırma da var.. İşte bu paranoyamı da çözebilirsem sanırım bakıcı işi tamamdır.

İlgilenenler için, iyi bakıcı nasıl seçilir konusunda şurada ve şurada iki güzel yazı okudum, tavsiye ederim.

13 Aralık 2014 Cumartesi

12-18 ay arası oyun ve aktiviteler

Maya'ya 18 ay boyunca, tek başıma tam zamanlı annelik yaptım. Bu biraz da maddi ve manevi imkanlarımla ilişkili ama ben çocuğu bilinçli bir seçimle daha geç bir yaşıma erteleyerek, biraz da bu koşulları kendim sağladım. 20'lerimde anne olsaydım, hem hala gezmede tozmada kalacaktı aklım (20-35 arası 57 ülke görmekle bu ihtiyacımı bir nebze doyurduğumu söyleyebilirim) hem mesleğimde gelmek istediğim yere gelemeyecektim (ben öyle hem çocuk hem kariyer hem okul başarabilen insanlardan değilim, öyleleri var mı yani her işi tam anlamıyla yapabilen var mı onu dabilemiyorum doğrusu) hem de açıkcası duygusal olgunluğa da insan 30'lardan önce varmıyor, bu da bir gerçek..

34 yaşımda anne olarak, şimdi çocuğuma hem zaman, hem de enerji ayırabiliyorum. İkimiz, arada tam anlamıyla tırlatsak da, ortalamada iyi bir ekibiz. Onunla istediğim düzeyde zaman geçirebildiğime ve tam zamanlı anneliğin en önemli sorunlarından biri olan "tükenmişlik"i yaşamadan (gece o yatağa gittiğinde benim de pestilim çıkmış oluyor tabii ama bunu normal kabullendiğim için ve de vitamin desteğiyle yıkılmadan ayakta kalabiliyorum, en azından "çoğunlukla" diyelim..) kaliteli zaman geçirebildiğime inanıyorum. Gün içinde o kadar yoğunuz ki, açıkcası 18 ayda ben HİÇ televizyon açmadım, Maya uyumadığı zamanlarda HİÇ bilgisayar açmadım, bazı şarkıların doğrusunu öğrenebilmek ve çok sevdiği bir iki oyun dışında (ki bu da toplamda haftada 2-3 günü ve gün içinde 5 dk'yı geçmez) Maya HİÇ internet kullanmadı. Tamamen doğada ya da iç mekanda birebir, beraber ya da gözüm üzerindeyken tek başına oyun ve aktivite yaparak tüm günü doldurabiliyoruz. Burada 0-6 ay için ve burada da 6-12 ay için ve hatta burada özellikle ev içinde oynanabilecek oyun ve aktiviteleri anlatmıştım.

Şimdi gelelim 12-18 ay arasına. Maya bu 6 ayda çok değişti, bebeklikten çıkıp ufak bir çocuğa dönüştü. Onunla birlikte oyunları da gelişti. Artık çevresindeki nesneleri tanıyor ve ne işe yaradıklarını, çıkardıkları sesleri biliyor. Dolayısıyla "deliye pöstek saydırmak" dediğim, at önüne ıvır zıvırı, kullansın beş duyusunu türü oyunlardan sıkılıyor. Artık amaçlı, konusu olan oyun ve oyuncaklara, birlikte oyun kurmaya daha ilgili. Hala kendi kendine oynamaktan çok zevk alıyor ama anne ve hatta mümkünse hem anne hem baba ile birlikte "oynamak" istiyor. Bu bence çok keyifli bir dönem çünkü ben de oyun oynamayı çok seviyorum. Gün boyu beraber atlama zıplama koşturma, bazı küçük ev işlerini yaptırma (çöpleri attırma, ufak silme süpürme işleri, bulaşık ve çamaşır makinasını doldurma (bkz. yanda makinanın içine girmiş oturmuş bızdık), boşaltma, çiçekleri sulama vs.) dışında, bir de yastıklardan oyun evleri yapma ve "açık uçlu oyuncaklar"la (farklı şekil ve ebattaki tahta bloglar, LEGO, Playmobil ve raylı tren sistemleri) tamamen uydurma, hayal etme oyunları oynuyoruz. Bir de bebek evimiz var. Bazen salonun ortasında tüm oyuncakların birlikte yarattığı bir hayali dev-metropol falan kurmuş olabiliyoruz. Sonra söküyoruz, deviriyoruz, fırlatıp atıyoruz. Evde sanki savaş çıkmış gibi her yer heryerde oluyor. Tam da salonun ortasında tabii. Ama bence önemli değil. "Oyuncak toplama" şarkısıyla bitiriyorum günü; bazen 178.453 parçayı tek başıma toplayarak, bazen işine gelirse Maya bunun 4-5 tanesine yardım ederek.. Önemli değil. Obsesif bir düzen alışkanlığındansa, yaratıcı bir dağınıklık iyidir.

Tüm bu oyunlar onun özellikle küçük kas gelişimi, neden-sonuç ilişkisini öğrenme, zamansal algı gibi nöropsikolojik gelişime katkı eden oyunlar. Ama en çok da sosyal ilişkileri ve yaşam kurallarını bu şekilde öğreniyor. Özellikle beni izlemeyi ve her yaptığımı taklit etmeyi seviyor. Oyunlar sırasında belli bir şarkının belli bir aktiviteyi anlattığını öğrendi, söylediğimiz şarkıları biliyor ve hangi şarkıyı / aktiviteyi istediğini melodisini ya da ilk kelimesini söyleyerek belirtiyor. Üç dilli büyüyen ve hala 5-10 kelime konuşabilen bir çocuk olduğu için, şarkıyla iletişim, kendini ifade etmesini sağladığından onu rahatlatıyor. Konuş(a)mamasını dert etmiyorum çünkü her dilde çok karışık komutları bile anladığını fark ettim, bu bence "iletişim" anlamında şu an yeterli.

Bir diğer aktivite, kitaplar. Biz ailecek kitap kurduyuz ama açık söylemek gerekirse ilk 6 ay kitap vermedim Maya'ya. Bence gereksizdi, resimlerden ziyade nesneleri tanısın istedim. 6-12 ayda basit (iki renkli, büyük, tek parça nesneler) kitapları oldu ama daha çok kitabın kabıyla, sayfalarını çevirmekle, dişlemekle ilgilendi. 12-18 ayda ise kitabın içeriği ilgisini çekmeye başladı ve özellikle tanıdığı nesneleri, hayvanları, gittikçe daha rengarenk ve karışık kurguları okumak ister oldu. Genellikle akşamları kendi seçtiği bir kitabını getirir, yanıma ya da kucağıma tırmanır, kendi sayfaları çevirerek ve işaret ve seslerle kitabı bana anlatır, sonra ben ona anlatırım. Bu şekilde en az 20dk geçirebiliyor ve her üç haftada bir yeni bir kitap almam gerekiyor. Kütüphaneler ve kitap değişimi bu açıdan çok kullanışlı oluyor.

Tabii ki bu oyunlar dışında hala devamlı gittiğimiz iki oyun grubu, bir yüzme grubu ve bir de evde arkadaşlarla oyun günümüz var. Ve günde hala 1 saat açık havada zaman geçiriyoruz.

Anneyle tek başına oynadığı oyunlarla babayla tek başına oynadığı oyunlar farklı. Benimle genellikle kitap okumayı, şarkı ve dansı, bebek evinde oynamayı seviyorken, babasıyla genellikle LEGO ve Playmobil kuruyorlar, beraber resim (karalama) yapmaktan hoşlanıyor. Ayrıca genellikle babayla yapılan boğuşma ve kudurma işleri de nedense daha çok benimle. Nedeni babanın Avrupalı sakinliği ya da haftaiçleri sadece uykudan önce 2 saat görüşmeleri olabilir. Haftasonu bir yarım ya da tam gün Maya bensiz, sadece babasıyla zaman geçiriyor.

Üçümüz bir aradayken.. İşte o zaman tadından yenmiyor. Genellikle tam zamanlı bebek bakan anneler gün içi yorulup akşam çocuğu hemen babaya devrederler ya. Bizde pek öyle olmuyor çünkü Maya ikimizle aynı anda oynamaktan büyük keyif alıyor ve ısrarla istiyor (totomu tam koltuğa yerleştirmişken UP! UP! diye çekiştiriliyorum yine yere doğru). Üçümüz beraber hafta içleri genellikle kudurmaca ve raylı sistemi kurup trenleri tokuşturmaca, toplarla oynama aktiviteleri içinde oluyoruz. Haftasonları ise genellikle doğada koşturmaca, çocuk bahçesi ziyareti ve üçümüz birlikte (ve birkaç yüzen ördek, 10-15 parça LEGO vs. ile hep birlikte) uzun köpüklü banyo keyfimiz var. "Üçümüz" olmak bence çok çok önemli..

İşte 12-18 ay arası da böyle geçti. Bakalım 18-24 arası bizi neler bekliyor :)

5 Aralık 2014 Cuma

Tek çocuk olmak ya da olmamak

Bu yazıyı birkaç yorumcunun ricası üzerine; hem bir klinik psikolog olarak, hem bir "tek çocuk" olarak, hem bir tek çocuk ile evli olarak, hem de bir tek çocuğun annesi olarak kaleme alıyorum. Özellikle kardeşli büyüyenler, tek çocuk olma ya da tek çocuk sahibi olma konusunda nedense bir takım önyargılara sahip oluyorlar, biraz bunları yıkmak istiyorum. Önemli olan çocuk sayısı değil, ailenin her bir çocuğun bireyselliğine gösterdiği saygı ve özen bence..

1. Tek çocuklar bencil, sorumsuz ve şımarık olurlar.
Yanlış. Ailesi tarafından dünyanın merkezi olduğuna inandırılan çocuklar bencil, sorumsuz ve şımarık olurlar ve bunun kardeş sahibi olmakla ilişkisi yoktur. Her iki çocuğu da birbirinden şımarık, paylaşmak nedir bilmeyen, kavgacı ve uyumsuz aileler de vardır.

2. Tek çocuklar paylaşmayı bilmez.
Yanlış. Paylaşmayı öğrenmek, sadece oyuncaklarınızı ya da anne babanızı paylaşmak değildir. En yakın arkadaşınızla bir salıncağı paylaşmak, kuzeninizle annenize asla söylemeyeceğiniz bir sırrınızı paylaşmak, annenizi babanızla paylaşmak, hiç tanımadığınız biriyle öğle yemeğinde ekmek sepetindeki son dilimi paylaşmak da olabilir. Bunların verdiği hazzı öğrenmek için kardeş sahibi olmanız gerekmez.

3. Tek çocukların anne babalarıyla ilişkileri zayıftır, sorunludur.
Yanlış. Ailede çocuk sayısı arttıkça, ilgi ve alaka bölündüğü için, çok çocuklu ailelerdeki ilişkilerin dinamikleri ile tek çocuklu ailelerin ilişki dinamiği farklıdır fakat bu ilişki kalitesinin daha iyi ya da kötü olacağının göstergesi olamaz. Ne emek verirseniz onu biçersiniz. Eğer siz ebeveyn olarak çocuğunuzun size ihtiyaç duyduğu anlarda onu görmezden gelirseniz, o da sizin yaşlılığınızda ona ihtiyacınız olduğunda sizi görmezden gelecektir. Siz ona sevgiyi, adaleti, merhameti gösterirseniz, o da size bu duyguları geri gösterecektir. Kaldı ki; en başta çocuğu "ilerde bana bakar" mantığıyla yaptıysanız, zaten baştan kaybedersiniz çünkü çocuk bir yatırım değildir.

4. Tek çocuklar aileden uzak, kendilerine odaklı yaşamlar sürerler.
Yanlış. Çocuğunuza kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmek, sizden kopup kendi kanatlarıyla uçmasını beklemek, kendi yaşamlarını sizden bağımsız da yönetebileceklerini kabullenmek ve çocukların bu anlamdaki bencilliğini desteklemek ve saygı göstermek sizin ebeveynlik görevinizdir. Tek ya da çok çocuğunuz olsa da bu göreviniz değişmez. İnsanlar anne babalarına değil, anne babalar çocuklarına bakmakla yükümlüdürler. Sizin onlardan bekleyebileceğiniz en fazla kapınızı bir çiçekle çalmaları, arada arayıp sormaları, sizi sevgiyle anmaları olabilir, ötesi değil.

5. Tek çocuklar kavga etmeyi, haklarını aramayı bilmez.
Yanlış. Hak aramak, adil bir insan olmak, çocukken kardeşinizin kafasına iki vurmakla, kıçınıza iki temiz terlik yemekle değil, davranışların kökenine inip nedenlerini araştırmakla, zamana ve kişiye göre değil, genel bir etik anlayışı benimsemekle öğrenilir. Kavga etmenin çocuğa öğrettiği tek şey zorbalıktır.

6. Tek çocuklar yalnızdır, kendilerini hep yalnız hissederler, içlerinde hep kardeş özlemi olur.
Yanlış. Tek çocuklar ailede kıyaslandıkları bir başka çocuk olmadığı için, kendilerine daha güvenli ve sosyaldirler, yetişkinlerin dünyalarına daha fazla girip çıktıkları için sosyal kuralları ve farklı yaştaki insanlarla iletişim kurma becerisini daha erken öğrenirler, yetişkinlerin sosyal ortamlarına daha fazla katıldıkları için, sıkıldıklarında kendi kendilerini oyalamayı daha kolay öğrenir ve uygularlar, tek çocukların kendileriyle başbaşa kaldıkları zaman ıssızlık duyma, boş evlerden ve karanlıktan korkma riskleri daha azdır. Kardeş özlemi duyan tek çocuklar mutlaka vardır ama ben nedense hiç rastlamadım.

7. Kardeş muhteşem bir şeydir.
Doğru olabilir. Ama ilişkileri kabus gibi olan nice kardeş de vardır ve bunların bir kısmı yetişkin olduklarında dahi birbirleriyle kanlı bıçaklı olmaya devam ederler. Çünkü bazen bir insanla aranızdaki kan bağı, o insanla aranızda sevgi ilişkisi olacağını garantilemez. Bir çok kardeşli insanın "x arkadaşım bana ablamdan yakındır, y benim kardeşimden ötedir" demesi bundan olabilir..

8. Kardeşi olmayan erkek iyi baba olamaz.
Yanlış. Bilgi çağında yaşıyoruz. Artık ilim Çin'de değil, her isteyen istediği bilgiye ulaşabiliyor. İyi anne baba olmak, bence %100 eğitimle, bilgiyle alakalı (o "içten gelen şey" dediğiniz de aslında kalıtımla gelen bilgi, çünkü deneyim de öğrenilir, "iyi"nin tanımlanması da içinde yaşanılan topluma ve zamana uygun olarak değişir).

9. Tek çocuk yapmak ilerde yaşlı nüfusa neden olacağı için zararlıdır.
Yanlış. İlerde artan nüfusa karşı içecek temiz su kaynakları bulamamak, sanırım gayri safi milli hasıla'dan bir adımcağız daha önemli bir tehdittir.

10. Ben maddi manevi imkanlarımızı düşününce tek çocuk yapmak istesem de, onu kardeşsiz bırakmaya gönlüm razı olmuyor.
Yanlış. Tek çocuğa sunacağınız imkanlar bölündüğünde sizi de, çocukları da zorlayacaksa lütfen yapmayın. Tek çocuk olarak, tek çocuk eşi olarak, "kardeşsiz"lik gerçekten sorun değil, hatta psiko sosyal açıdan avantajlı derim.

Önemli olan yalnızlık değil, çevrenizdeki kalabalıkta kendinizi yalnız hissetmemek..

3 Aralık 2014 Çarşamba

İkinci çocuğa hazırım!

Hahahaha! Nasıl da dikkatinizi çektim bak! Kendimi birbirinden uykulu gözlerle beni dinleyen ergenlerle dolu bir sınıfa kuru kuru Akkoyunlularla Karakoyunluların bir türlü alıp veremedikleri koyun savaşlarını anlatırken birden "sonra koyunları maviye boyamış ve bu saçma savaşı durdurmuşlar" diyerek çocukları rüya aleminden şıp diye uyandıran bir radikal lise tarih öğretmeni gibi hissettim şimdi. Lakin evet, başlığı doğru okudunuz: ikinci çocuğa hazırım.

Maya'yı büyütürken onun üzerine atmaya çalıştığım "zor bebek" yaftasını bir kenara bırakalım, ben asıl kendi acemiliğimden zorlanıyorum, biliyorsunuz. Bu nedenle bana şakayla karışık "ee hadi ikinci ne zaman?" diyenlere oldukça sert çıkışlarda bulunduğumu, işi "aman Allah korusun"a kadar vardırdığımı da anlatmıştım. Tabii bunun da altında korku yatıyor, iki çocuk bana çok zor geliyor. Birbirinden sevimli iki çocuğu pırt pırt arka arkaya doğuran arkadaşlarıma da "helal olsun size!" diyorum bu vesileyle ;) Sözüm sizlere değil, ben (biz) kendime güvenemiyorum(uz). Zaten kadın doğumcular da iki hamilelik arasında en az 18 ay olmalı diyorlar. Allah herkese istediği ve hazır olduğu zaman çocuk sahibi olmayı nasib etsin.. Yani kısaca bu konudaki fikrim değişmedi.

Lakin fiziksel olarak bedenim benimle aynı fikirde değil artık, geçen hafta bir sabah o tanıdık krampların sevgi dolu öpücükleriyle uyandırılınca, son seferden 27 ay sonra, doğumdan da 18 ay sonra, artık ben bu illetten tamamen kurtulduğuma inanmaya başlamış ve kendi kendime "bak ateş de bastı şimdi, kesin ben menopoza girdim artık" diye düşüne-yazarken, kaderin naniği ile regl oldum. Evet, süt veren annelerde bu derece gecikebiliyor menstruasyon, normal bir durum. Tabii menstruasyon başlamadı diye "süt koruması"na güvenip de hamile kalanlar olduğunu hemen belirteyim, aman diyeyim yani..

Velhasıl, bu menstruasyon benim başımın derdi. Sevemedim kendisini. Ben biraz erken oldum, 11,5 yaşındaydım. Malum artık yeni nesil çabuk olgunlaşıyor, yediğimiz içtiğimiz besin değil kimyasal, izlediğimiz medya beynimizi yıkıyor ve çocukların olgunlaşmaya meyli artık bizim dönemden bile daha erken.. Benim annem doktor olduğu için 10 yaştan itibaren bana menstruasyonun ne olduğunu, ne yapılması gerektiğini yaşıma uygun ve çeşitli örneklerle anlatmış, hem beni hazırlamış hem de korkulacak, utanılacak birşey değil, sevinilecek birşey imajı vermişti. Abartıp çocuklarına "regl partisi" veren ebeveynler de var biliyorsunuz ama benimki annem ve babamla "genç kız olma yemeği" (bizim ailede yemek yemenin sosyal ve psikolojik anlamından bahsetmiştim, al bi kanıt daha!) ile sınırlı kaldı neyse ki. Babam da annem gibi doktor olduğu için ilerleyen yıllarda aklıma takılanları ikisine de sordum, onlar da ellerinden geldiğince yaşıma uygun şekilde bilgilendirdiler, içimi rahatlattılar sağolsunlar. Bunun utanılacak, saklanacak, korkulacak birşey olmadığı fikrini vermeleri bile yeterli onlara süper aile demem için. Benim de bir kızım var, zamanı gelince (yeni ergenlere bakınca, 10 yaşı beklemesem iyi olacak sanırım) ben de ona aynı şekilde bilgi ve sevgi vermeyi umuyorum, ondan yazıyorum bu yazıyı da. Hani kızlarımız iyi ki varlar, sağlıkla büyüsünler..

Velhasıl, 11,5 yaşımda hazırlıklı ve bilgiliydim ama yine de ilk menstruasyonda ağladım. İnsan "o la la genç kız oldum" diye düşünmüyor, korkuyor ne de olsa.. O kasıklardan yayılan, insanın içini delen sinsi ağrılar, değişen ruh hali, vücutta değişiklikler, ergenlik insanın kendi bedeni üzerindeki kontrolünü kaybettiği bir dönem, korkutucu olması normal aslında. Bu korkuyu bazen sinirle, bazen içe kapanarak, bazen de vücudumun sınırlarını öğrenmek için sonuna dek zorlamalıyım (içip içip sızmalıyım, flörtgen olmalıyım, biraz büyüyünce extrem sporlar, tehlikeli davranışlar içine girmeliyim, hiçbirşey yapamazsam okuldaki başarılı imajımı asi gençlikle yerlebir etmeliyim) diye düşünerek dışa vuruyor ergenler, normal.. Velhasıl, 16 yaşıma kadar sevgilim olmadı - bizim dönemimizde normaldi ayol, şimdi 11 yaşında 3 güne 5 sevgili sığdıranlar var, korkutucu.. Sonra doktorlarla çevrili hayatıma bir de tıpta okuyan ilk sevgili eklendi ve cingöz recai bana "bu ağrılardan kurtulmanın tek yolu düzenli cinsel ilişki" dedi, bak bak bak. Yevvvrum yemezler, beni annem eğitti bu konularda heralde. Velhasıl düzenli cinsel ilişkiyle de alakası yokmuş hakikaten. Sonra uzunca bir süre bu ağrılar "doğurunca geçer" masalına inandım. Velhasıl bu sabah bu teoriyi de yerle bir etmiş bulunuyorum. Artık kısmetse bu ağrılardan menopozda kurtulmak tek yaşam tutamacım.. Maksat menopoza olumlu bakalım, düşündükçe ateş basmasın :)

Velhasıl, diyeceğim şudur ki; kız çocuklarımızı zamanında ve yaşlarına göre bilgilendirelim. Yalanlarla şehir efsaneleriyle konuyu geçiştirmeyelim. Bedenlerinden utanmasınlar, korkmasınlar ve en önemlisi de anne babalarına merak ettiklerini, endişelerini anlatabilsinler. Yani bende işe yaradı da, ondan diyorum..

28 Kasım 2014 Cuma

Kızlar gece aleminde

Bizim kızlardan arada bahsediyorum ama uzun zamandır hepimiz bir araya gelemiyorduk. Polonyalı A. doğumdan 6 ay sonra tam zamanlı çalışmaya başladı ama diğerlerimiz annelik iznini çekiştirip uzattıkça uzattık. Ben iki haftadır haftanın tek günü iki saat adına yüzsüzce "yarı zamanlı çalışma" dediğim, aslında "746356'de 1 zamanlı" denebilecek bir uğraş içindeyim (bahsedicem, düzen biraz otursun). İspanyol N. aynen benim gibi üstelik evden "uğraş"ıyor, Alman S. sanatçı olduğu için "oğlanla yeterince üretiyorum" felsefesiyle tamamen evde. Kızların hiçbirinin görüşmek istemediği ama benim gizlice ara sıra hal hatır sorduğum İngiliz dilberimiz T. ikinciyi doğurdu doğuracak (evet!) yani herkesin derdi başından aşkın. Ama kader sonunda bize yenik düştü ve çocukların 1,5 yaşı kutlaması vesilesiyle bir araya geldik. Kızlar gece aleminde! Üstelik çoğunluğu çalışmayan anneler olarak kadere nanik yaparcasına (ve kokteyller de yarı fiyat olduğu için) after work party (iş çıkışı partisi) yaptık.

Sözümona 1,5 yaşlarını kutluyoruz, oğlanları babalarıyla bıraktık bir tek Maya kız bizimle geldi. Beyaz Atlı Prens projede, kaynanam Maya'ya akşam 5'ten sonra bakmıyor ve hala bakıcımız yok, o nedenle ben de sorumluluk sahibi anne olarak kızı bara götürdüm. Kendisi 10'dan önce uyumadığı için zaten gecelerin kadını, müzikli şenlikli ortamların aranan siması olduğu için, gayet de mutlu oldu. Bu zaten ilk deneyimim (ilk yediğim nane) değil; birkaç defa daha böyle gece alemlerine bebekle gittiğim oldu, olacak, pişman değilim. Sigara içilmiyor, 6-9 arası çok kalabalık olmuyor, müzik aşırı değil, neden olmasın? Neyse efenim zaten alkol de al(a)mıyorum ben. Çünkü bizim dörtlüden hala bir ben emziriyorum (Dünya Sağlık Örgütü bana madalya taksın diye bekliyoruz, geçen mektup aldım "takacaz sana, bekle" demişler sağolsunlar) o nedenle ben alkolsüz kokteyllerle takılırken, kızlar menüde ne varsa tamamını içerek coştular. Bilirsiniz iş çıkışı partilerinde adet, kokteyllerin yarı fiyata satıldığı son dakikalardan hemen önce birkaç tane daha sipariş etmek ve masaya kişi başına 3'er bardak yığmaktır. Sonra o bardakları keyifli keyifli içersiniz. 

Kızları özlemişim. Ben hepsiyle dönüşümlü olarak haftada ya da 10 günde bir buluşuyorum ama hepimiz bir arada olunca çok daha keyifli oluyor. Benim kaynanamın (diğerlerinin kaynanaları burda değil), T.'nin ve kocaların ve S.'ye rağmen Almanların dedikodusunu falan yaptık utanmazca. Çocuklardan yakındık, yaptıkları şoparlıklara güldük. A.'nın oğlu 17 ayın sonunda yürümeye başlamış, sevindik. N. denediği bakıcı macerasını (mini etekli full makyajlı bir rus bağyan!) anlattı, şok olduk. S.'nin oğlunun ikinci kalp ameliyatına gerek kalmadığını öğrendik, duygulandık. Ve tabii Maya'nın bir Sarah Jessica Parker edasıyla masada oturup sohbeti dinlemesine, barmenle cilveleşmesine, sıkılıp huysuzlandığı zaman "Maya uykun mu geldi, eve gidelim mi?" dediğimde başını iki yana sallaya sallaya "nein!" demesine ve ara sıra da benim alkolsüz kokteylden bir yudum almasına koptuk. Sonra ben bu cümbüşü arabaya yükledim, tek tek evlerine bıraktım ve eve dönüp, bardan memeye (attan eşeğe) inen Maya'yı uyutup, yattım. Annenin gece alemi böyle oluyor işte..

26 Kasım 2014 Çarşamba

Koşturmak, geç kalmak, yavaşlamak

MÖ / MS (Maya'dan önce ve sonra) bende değişen ve kötüye giden şeylerden biri "zamanında"lık ayarlarım oldu. Daha önce en has Alman'dan daha Alman bir Almancı misali (tekerleme dağarcığına ekleyelim lütfen bu cümleceğizimi) her yere tam saatinde dakikasında hatta abartıp saniyesinde giden ve kös kös elalemi bekleyen ben gittiiiim, yerime yaylana yaylana yürümese ve hala totosuna pervane takılmış gibi koştur koştur vaziyette yaşasa da, yine de geç kalan bir acaip insan evladı geldi.

Son zamanlarda bu koşturma halimi abarttım, koşturdukça da hiçbir yere yetişemez, herşeye geç kalır oldum. Hiç sevmem geç kalmayı. Mükemmelliyetçilikten değil, birine bir konuda söz verdiysem, yerine getireceğim. 11 dediysem 11.05 geç demek. Bir nevi karşındakine saygısızlık. Çağımızda en zor bulunan şey, zaman. Zaman kullanımı, zamanı yakalamak, zamanı tüketmemek.. Bunu fark edince durdum ve "geç kalmak istemiyorsam, yavaşlamalıyım" dedim kendime. Cümlede bir mantık hatası var gibi gözükse de, uygulamada gerçekten de işin sırrı "yavaşlamak". Yavaşlamak derken yaylanmak değil ama! Dünya sizin kadar yavaş dönmüyor, hele uzay çağında. İş başkalarını "bekletmeye" ve onların kıymetli zamanlarını almaya vardırılmamalı. Demek istediğim anı yakalamak, o an orada ne yapıyorsan, hissederek yapmak (mindfulness).

Aslında ebeveynliğin doğasında olan da bu. Çocuktan sonra biraz yavaşlıyor insan. Yorgunluktan değil de, bir "anı yakala" felsefesi geliyor insana. Maya ile 15dk. yol kenarında durup antenlerini oynata oynata, ağır ağır süzülen bir sümüklü böceği izleme zevkini daha ne kadar yaşayabilirim? İlla ki bir sürpriz oluyor sokakta; ya bir kedi, ya bir yaprak, ya bir sincap. Maya'nın heyecanına ortak olmak, benim annelik görevim. Hayatı yavaş yaşamak, koşturmamak, sakin, olayların akışına kapılarak, sürprizlere açık olarak.. Yavaş Ebeveynlik'i bu nedenle seviyorum.

16 Kasım 2014 Pazar

Kışın bebekle yüzme ve bebekle yoga

Hamileliğimi takip edenler bilir, doğuma kadar çok aktif spor yaptım. 7. aya kadar dağlara tırmandım, koştum, bisiklete bindim, sonra günde 1 saate yakın yürüdüm, 10 senedir yaptığım yogayı hamile yogasına çevirerek yaptım, yüzebildiğim kadar yüzdüm. Epiduralsiz, ağrı kesicisiz, normal doğum yapabilmemin de, doğumdan 1 hafta sonra hiç doğurmamışım gibi hayatıma devam edebilmemin de, çatlak ve göbek oluşmamasının da bence tüm nedeni spor. Tabii belki kızımın bu kadar hareketli ve sosyal olmasının da sorumlusu spor olabilir ama olsun, yine olsa yine aynı şekilde spor yapardım. Aktif hamilelik, annenin fiziksel ve psikolojik durumuna çok olumlu etki ediyor.

Doğumdan sonra 2 ay yürüyüş dışında spor yasağı var malum ve bana daral geldi, 2 aylık olur olmaz onu da kaptım, spora koştum. O gün bu gün, haftanın iki günü koşuyorum ve salonda kas çalışıyorum, her sabah yogamı yapıyorum ve mümkün olduğunca bisikletle ulaşıma ağırlık veriyor, yüzmeye devam ediyorum. Maya da 2 aylık olduğundan beri benimle bisiklet gerisinde, havuzda, denizde, yoga matında ve spor salonunda. İlk başta yattığı yerden izliyor ve kendisini ağırlık topu olarak kullanmama ses etmiyordu, şimdi benimle yoga yapıyor, yüzüyor ve tabii ki koşturuyor, tırmanıyor, atlıyor, kayıyor, dans ediyor; maşallah uyanık olduğu zaman Tazmanya canavarından farksız.


Yüzmeye başlamak için ilk sene çok kritik, çünkü bu sürede bebeklerde su altında nefes tutma refleksi var. Bunu kullanabilirseniz, çocuğunuz ilk 6 ayda bıcır bıcır yüzecektir. Hatta havuzlu evlerde özellikle bu eğitimin verilmesini öneriyorlar ki, Allah korusun suya düşen bebek kendi kendine sırt üstü dönebilsin ve siz fark edene dek hayatta kalabilsin, yardım isteyebilsin. Videosu şurada, muhteşem. 6 ay 1 sene içinde bu refleks kullanılarak yine ilk düzeyde suya batmadan kalabilme eğitimi verilebiliyor, 1 seneden sonra ise refleks artık kaybolduğu için, yüzme eğitimleri içerik değiştiriyor ve özellikle yaşadığım ülkede daha ziyade anne ve babayla suda oynama eğitimine dönüyor. Yüzme eğitimi ise 3 yaştan itibaren başlıyor. Maya ile şu anda yaptığımız da suda oynama, ellerden tutup yüzme, kaydıraktan kayma, yandan havuza atlama. Yine de spor spordur. Kışın yüzme ile yazın yüzme arasındaki tek fark; havuz sonrası biraz daha dikkat etmek gerekiyor. Tabii ki hijyen koşullarını yerine getiren bir havuz ve kurs seçimi dışında, havuzdan çıktıktan sonra çocuğu güzelce yıkamak, kurulamak, sıcak tutmak, üşütmemesini sağlamaya çalışmak; olası hastalıkları önleme açısından önemli.

Yoga hikayemiz ise, hayli komik. Hamileyken neredeyse haftada 3-4 kez gidiyordum, Maya 2 aylık olduğundan beri evde kendim yogama geri döndüm. Maya'yı yoga matına koyardım, beni izlerdi, özellikle tepetaklak hareketler onu çok güldürürdü. 11 aylıkken benimle birlikte birden şu yandaki hareketi yaptı. Ben şok tabii (her zamanki gibi..) Bu zaten bebeklerin yaptığı bir hareket, hatta yaşlılar bebek böyle durunca eve misafir gelecek derler :) Yogada da köpek duruşu denir, çünkü köpeklerin esneme, gerinme hareketidir. Bel ve sırt kasları için mükemmel bir hareket. Bir de ayakları dizden kırıp W şeklinde oturma hareketi vardır, o da üst bacak ve dizler için çok önemli bir harekettir ve yine bebeklerin severek yaptığı bir hareket olup, yogada da vardır. Bu konuda şurada aman çocukları W şeklinde oturtmayın diyen bir görüş de var ama ben buna inanmıyorum, uzmana da danıştım, devamlı bu şekilde oturuyorsa ve başka türlü oturamıyorsa evet bir problem olduğuna işarettir ama ara sıra bu şekilde oturması son derece normal dedi. Onu da belirteyim.

Ayrıca Maya'nın emekleme döneminden (aslında Maya hiç emeklemedi, yaşını geçene dek tek diz üzerinde aynen şu yandaki fotodaki bebek gibi kaya kaya gitti (amma korktum bir sakatlık var, yürüyemeyecek diye, meğerse normalmiş, bazı çocuk böyle emeklermiş) ve yaşını geçtiği zaman, bir gün kendi boyunda ama yürüyen başka bir bebeği görünce bizim tembelişko da hırs yaptı ve ertesi gün birden direkt kalkıp yürüdü maymun!) bir çok duruşunun yogada yeri olduğunu da görüp şaşırdım, yoga asanaları belirlenirken belki de bebeklerden ve hayvanlardan uzman görüşü alınmış demek ki :) Velhasıl, son durum, evde Maya benimle yoga yapıyor hatta iki eli içlerini ve parmakları birleştirip baş üstüne kaldırarak tipik "ommm"lara (mum duruşu) bile başladı. Beraber yoga yaparken çok eğleniyoruz. Tek sevmediği ve benim en çok sevdiğim, son yoga duruşu olan ceset asanası, yani sırt üstü yatmak ve tüm kasları gevşetip 4-5dk meditasyon yapmak. Bunu yapamıyorum işte; 1 dakikadan sonra tam gevşemişken beni dürtüyor, üstüme oturuyor, burnumu mıncıklıyor, gözlerime parmak sokuyor falan yani olmuyor.. Buna da şükür, ne diyeyim.. OMMM!

9 Kasım 2014 Pazar

SPA'lara gelesiceleeeer

Bu sabah kızı uyanır uyanmaz giydirip iki parça eşyasını da yanına katıp babannesine kakışladık ve Beyaz Atlı Prens'le evden kaçtık. Saat 7.45'te insan SPA'ya mı gider? Gittik ayol. Neyleyelim, çocuklu insanlar anlar bizi ancak! O saatte gitmezsek, kızın öğle uykusuna dek şöyle keyfini çıkara çıkara 3-4 saat kalma şansımız olmazdı.

Bu SPA şehrin teee öbür yakasında, methini çok duyuyorduk ama hiç denememiştik. Arada termal havuza, normal SPA'ya falan kaçıyoruz Beyaz Atlı Prens'le ama bu bambaşka bir deneyim oldu.. Hakikaten adamlar Sanus Per Aquam'a ayrı bir boyut katmışlar.. Şöyle kulaç kulaç yüzdüm, parmaklarım büzüşene dek.. Aslan ağzında kulunçlarıma masaj keyfi çektim. Beyaz Atlı Prens'le jakuzide yeni yetmeler misali oynaştık, gülüştük. Yetmedi buhar odasına girip, kendimi yağmur ormanlarında bir maymun gibi hayal ettim. Ordan çıktım 45 derecelik Alman tipi (cıbıldak!) saunaya girdim. Ordan çıktım 90 derecelik Fin hamamına girdim 2 dakika sonra terleyerek ve burnumdan soluyarak çıktım ama Finliler gibi üstüne buzlu su dökünmek yemedi tabii. Ohh bir daha havuz, ordan sessiz zen bahçesinde masaj, ordan meyve suyu barında bir ikmal molası, yine havuz, yine hamam, yine sauna ohhhhh. Hayat buymuş yahu.. Bir sessizlik, bir huşu hali..

Etrafta hiç çocuk yok, çocuk alınmıyor, çocuklu bir insan olarak çocukların bazı yerlere alınmamasına %100 destek veriyorum. Zaten devamlı başımızın tepesindeler eksik olmasınlar, arada böyle zen zen (ve cıbıldak!) takılmak ne hoş.

Gelelim cıbıldaklık meselesine (yazının zaten anafikri bu, ben şok içinde hala kendime gelemediğim için lafı uzatıp duruyorum). Ben utangaç biriyim. Çıplaklıktan hazzetmem. Bu nedenle spor salonunda olsun, havuzda olsun, dötü sakin bi köşeye (sağlama) almadan soyunmaktan falan hoşlanmam. Çocukluktan beri böyleyim. 2 yaşında bile bikini üstü giymek için ısrar ettiğim anlatılır. Velhasıl.. Bu huyumla Almanya'da baya zor zamanlar geçiriyorum. Burada herkes anadan üryan yahu. Mesela nehir kıyısında herkes cıbıldak, kimse kimseye bakmıyor ve rahatsızlık vereni de yok ama herkesin memeler bibiler etrafta ayol. Bana feci ters. Her yaz biz arkadaşlarla ne zaman nehir kenarında barbekü sefası için toplansak ben afakanlardan afakanlara koşuyorum, ya bu sefer herkes üryan kalırsa diye.. Ayol hergün işte, okulda falan gördüğün insanı çıplak görmek, yabancı insanları çıplak görmekten de beter tabii.. Lakin Almanlar çok rahatlardır çıplaklık konusunda, hemen soyunuverirler. Mesela her Pazartesi ben kızı yüzme kursuna götürüyorum, önceden mayomu giyiyorum içime ama kursun sonrasında mayoyu çıkar donu giy derken.. Ay sırf kadın da değil, anne baba çocuk herkes üryan, bi ben giyinik, işi ağırdan alıyorum herkes gitsin derken bu sefer de soğukta ıslak mayoyla devamlı hastayım. Delirecem. Hayır insan bi havlu falan tutar üstüne, yok, direkt hop memeler bibiler lülülülülü ayyyyh. Neyse saunaya dönelim (hatta hiç çıkmayalım o saunadan!).

Saunanın kapısında eşek kadar yazmışlar üryan girin, mayo yasak diye. Buna rağmen görmemezliğe geldim, havluyla girdim. Tabii ki ısınan plastik mayolar falan düşününce, daha sağlıklı, haklılar. Lakin o saatte bizim gibi birkaç evden kaçmış anne baba yenisiyle, emeklilikte zamanını nasıl değerlendireceğini bilemeyen ve sabahın 5'inde uyanan delikanlılar hanımkızlar var. Ay yani çıplak görmek farz, bari 25-30'luk çıtırları göreydik, ne bu böyle sarkmış yaşlılar, doğum sonrası memeler göbekler, işlevsellikten uzak bürük bibiler, bükülmüş beller. Iyk. Bir süre ben havlumla cool cool oturdum öyle saunada, görücüye çıkıp da koltuğun köşesine ilişmiş kız misali. Olmuyor. Sıcak. Havlu bi noktadan sonra beton gibi. Amağn dedim artık inceldiği yerden kopsun, attım valla donu domalı. Yine edebimle oturuyorum tabii bacak bacak üstüne atmışım, rapunzel saçlarım tam meme altına gelecek şekilde salınmış. Stratejik bir saç boyu.

Öyle oturduk terledik aryan-üryanlar topluluğu. Lakin sonra bu tuhaf durumu daha da tuhaf yapan bir hadise meydana geldi. Bizim kızın öğle uykusu yaklaşınca benim memeler alarm veriyor, valla ya, çok enteresan, direkt memelerin tansiyonu yükseliyor, böyle damar damar oluyorlar. Süt vampirine hazırlık yapıyor garibanlar. Baktım saunada kadının teki gözünü dikmiş dehşetle bakıyor memelerime, alien memeleri gibi gördü kadın. Ha dedim zamanı gelmiş, kalk bey, kız bekler, bizi ev paklar.. Neyimizeeee bizim tüm gün SPA, edebimizle, dötü memeyi havluya nasıl saklayacağımı bilemeden, yantiri yantiri yürüdük, çıktık.

Bu da böyle bir anımızdı.
Yukardaki turkuaza da hastayım ha...

6 Kasım 2014 Perşembe

Olumsuz hissediyorsanız, durun ve şükredin.


Üyesi olduğum bir sanal grupta, dün 7-8 aylık oğlu olan bir anne "devamlı ağlıyor, artık tükendim, dayanamıyorum, bazen tutup duvara fırlatmak geliyor içimden" diye bir yardım çığlığı attı. Bunun üzerine bir gecede belki 100'ü aşkın yorum gelmiş; kimi ağlayan bebeğe neyin iyi gelebileceğini yazmış, kimi sabır dilemiş. Baktım herkes birbirinden dertli. Bir çok anne, çocuktan sonra değişen hayattan dert yanıyor, çocuğumu çok seviyorum ama.. diye başlayan ve çocuksuz hayat ne güzelmiş, bilemedik diye biten bir sürü yorum. Hepsine katıldım, anladım, onlar gibi hissettim, paylaştım. Kızımı büyütürken ben de çok zorlanıyorum ve bazı annelere ve çocuklarına bakınca, benim neden bu kadar ağır ve zorlu bir patikada yürümem gerektiğini düşünüp, bu haksızlığa lanet ediyorum. Oysa halime şükretmem gerekir; bedenen ve ruhen sağlıklı bir çocuğa sahip olmak, insanın şükretmesi için yeter de artar bile.

Okuduğum bloglarda da, bende de son birkaç yazıdır olumsuz bir ruh hali çöreklendi hepimizin üstüne. Yaklaşan kışın, bozulan havaların da etkisi var elbette ama bir durup silkelenmenin zamanı geldi sanki.. Bugün bunu yapmak, üstüne basa basa yazmak, sizinle de paylaşmak istedim. Sağlığımıza, huzurumuza onları kaybetmeden şükretmeyi bilelim!

Kızımı çok seviyorum. İyi ki var. Ondan çok şey öğreniyorum ve karakterimin olumsuz yönlerini törpülüyor, beni daha iyi, daha sevecen, daha anlayışlı, daha sabırlı bir insan yapıyor. Bana çözmem gereken bir çok problem veriyor, zorluyor, devamlı deniyor ve bu beni, yaşamı tüm zorluklarıyla deneyimlememi, yaşama dair bir çok ayrıntıyı öğrenmemi sağlıyor. Diğer çocuklar gibi annesinin her verdiğini sorgusuz kabul eden bir insan olmadığı için, şu an zorlansam da, ilerde o bir yetişkin olduğunda onun bu huyuyla, dik başıyla, özgüveniyle ve kendi seçtiği yolda yürümesiyle gurur duyacağımı biliyorum. Geceler boyu uyumaz ve uyutmazken, yakınacağıma, bugün esneye esneye okuduğum şu yazıdaki gibi belki de az uyku ihtiyacı onun zekasının yüksek olduğunu gösteren bir işarettir diye düşünmeye çalışıyorum. Az yediğinde, yaşıtlarından daha minyon olduğunu fark ettiğimde endişelenip üzüleceğime, sağlıklı olmakla çok yemek arasında düz bir ilişki yok ki diye düşünmeye, bilakis az yedikçe ömrün uzadığını gösteren şu makaleye odaklanmaya çalışıyorum. Sık sık hastalandığında, belki de gerçekten şu yazıdaki gibi, bu sayede ilerde daha güçlü bir bağışıklık sistemi olacağını düşünmeye çalışıyorum. Kısacası, sahip olduğum çocuğun olumsuz huy ve durumuna odaklanmaktansa, onun artı yönlerini görmeye, bulmaya, tüm bunlara şükretmeye çalışıyorum.

Bu blogda devamlı yakınmak istemiyorum. Tabii ki hepimiz gibi benim de ara sıra inişlerim, ruh dalgalanmalarım oluyor. Ara sıra annelik çok ağır geliyor, eziliyorum, yapabildiğim tek şey (ki benim için bir nevi terapi) yazmak.. Ve sonra yorumlar geliyor, bakıyorum yalnız değilim, herkes bir şekilde bata çıka yürüyor. Çok uslu, uyuyan ve yiyen, o süper çocukların bile aileleri yakınacak birşeyler buluyorlar. Ya da engelli ya da sağlık problemi yaşayan çocukların anneleri bazen o çocuğun onlara öğrettiklerine, yaşamlarına kattığı sevgiye şükrediyor, bu durumu bir şans olarak görüyorlar. Hayat okulu bu, hepimiz öğrenciyiz. Zaman dördüncü boyut çünkü; hiçbir şey aynı kalmıyor, herşey değişiyor.. Bazen sahip olduklarımız tek bir saniye içinde yok olabiliyor, bazense bitmez dediğimiz dert birden diniveriyor. Herşey geçiyor, hayat da.. Nasıl geçireceğimiz, neler öğrenip, ne derecede mutlu ve huzurlu olabileceğimiz ancak ve sadece bizim elimizde.

Bu nedenle; sağlığıma, iç huzuruma ve sahip olduklarıma (aileme, eşime, kızıma, sıcak evime, hoş sohbet dostlarıma, maddi manevi mülk ve değerlerime) şükrediyorum ve bunların artarak devamını ve sizlerle paylaştığım şekilde hepimiz için de aynı şekilde çoğalmasını diliyorum.

4 Kasım 2014 Salı

Pabuç kadar dil kadar pabuç

Dün bir baktım tıfılın ayak başparmağının tırnağının dış köşesi (nasıl bir zincirleme isim tamlaması oldu bu böyle?) içe doğru kıvrılmış. Sanki tırnak öne doğru uzayacağına yana doğru uzuyor, sonra da kıvrılıyor, kırılıyor, batıyor gibi. Dikkat ediyorum ayak ve el tırnaklarını düz şekilde kesmeye, yuvarlak kesilen tırnaklar batma gibi sorunlara neden oluyor malum. Ama o kadar hareketli ki, ne kadar dikkatini dağıtıp iki kişi zaptetmeye çalışsak da bazen beceremiyorum. Biraz da kısa kesiyorum sanırım yani acıtacak şekilde değil ama tırnağın beyazı görünür görünmez makası şaklatıyorum. Sanki uzarsa daha çok kıvrılacak ve batacak gibi geliyor. Yana uzayan tırnak sorunu yaşayan ve bunu düzelten varsa, bi zahmet yorumda yazıversin. Beceremiyorum ben bu işi.

Lakin sonra düşündüm, sadece kesme şeklinden değil, ayakkabıdan da olabilir. Kaloriferler yandı çok şükür, ev bizim yerden ısıtmalı olunca attık ev ayakkabılarını, çoraplarla coşuyoruz. Ev ayakkabısını oyun grubu ve soğuk ev ziyaretleri dışında sevmiyorum zaten, Maya'ya kalsa (ki kalıyor da genelde) çıplak ayak dolanacak her daim. Avustralya'da yaşarken yollarda çıplak ayak dolanan çocuk ve yetişkinler görmüştüm, tabii orda sokaklar her sabah yıkanıyor, bazen ayakkabı sıkınca ben de çıkarıyordum inanın ayaklarınız neredeyse tertemiz kalıyor. İklim de uygun zaten offf (her kış başı bana neden Avustralya'dan Avrupa'ya döndük ki hissi gelir). Yazın aslında elimden geldiğince çıplak ayak dolaş(tır)ıyorum ama yaz dışında burda olmuyor. Neyse dağıldık.. Ayakkabıdan da olabilir dedim çünkü şu an giydiği ayakkabı ayağına tam geliyor (önde hatta biraz boşluk da var) ama kalın çorapla giyince küçük gelebileceği aklıma gelmemiş. O da bişey demedi yani ama baktım evet, ayakkabı küçülmüş. Ayol 2 ay giymedi bu ayakkabıyı, gerçekten çocukların giydikleri haram.

Gittik pabuç bakmaya. Türkiye'de de olan Deichmann'dan Elefanten marka ayakkabılar benim hoşuma gidiyor. Hem yumuşak, rahat, hem de sevimli. Fiyatlar da iyi. Lakin hatunla benim zevkim hiç uymuyor. Ben şöyle karda da giyilecek su ve soğuk geçirmeyen bir bot bakıyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Ben özellikle bağcık yerine çıtçıtlı bakıyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Ben yandan fermuarı olsun da kolay giyilsin diyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Çok güzel bir bot buldum, grili hafif mavisi var, daha giydirmeden başladı "nein nein nein!". Seçtiği pembeleri görseniz kusarsınız, o derece cartlak. Sonunda bir kısa bot bulduk (yukardaki), ne fazla pembe, ne de pembesiz diyelim. Giydi. Yürüdü. Aynaya gitti. Ortadaki masaya tırmandı. Tamam. Nein! denmediyse oley. Sonra gitti, 2 tane 4-5 yaşlarında baştan aşağı pembe giyinmiş kıza yaklaştı, ayağını havaya kaldırdı, parmağıyla botu ve özellikle de yandaki pembe yıldızı işaret etti ve "dnay mno druni nana tompi gumgum" gibi bişeyler dedi ve üçü birden başladılar gülmeye! Nası yani yaaaaa?!? N'oluyo?!? Daha 1,5 yaşında bile değilsin kızım sen, bu ne bu?!? Şok içindeyim. 

Ayakkabıyı aldık. Eve geldik. Beyaz Atlı Prens yanındaki pembeyi görünce tek kaşını havaya dikti, biliyor ne kadar pembe sevmediğimi. Hiç sorma dedim.. Evde de giydirdi hemen, görseniz yürümesi bile farklı, havan batsın yandan pembeli haspam!

29 Ekim 2014 Çarşamba

Yemeyen çocukla mücadele

ETMEYİN. Evet, yemeyen çocukla mücadele etmeyin çünkü sadece kendi sinirlerinizi bozmakla kalırsınız. Tecrübeyle sabit. Yine bir yememe döneminin tam ortasından bildiriyorum sayın seyirciler. Maya yine ünlü "kaburgaları sayalım başucumuza koyalım" dönemlerinden birine girdi. Bu ilk değil, son da değil. İlk birkaç yememe döneminde ben kendimi kaybedip çocuğa devamlı yedirmeye çalışıp sonunda delirme noktasına geldiğimde "amağn yeter beh!" demiş ve bu şekilde yememe problemini "çözmüş"tüm (buraya tıklayıp hatırlayabilirsiniz). Bakınız yanda patates soğanları yememek için üzerine çıkıp tepinen tıfıl.

Yine aynen, yemezse yemesin amağn dönemindeyim ben de. Serde psikopatlık var tabii. Yok ondan değil anacığım, hangi anne yevrusunu aç bırakmak ister? Lakin yine okudum bu konuda, baktım doktorların dedikleri hep aynı: Hiç bir sağlıklı çocuk kendini günlerce aç bırakmaz, elbet bir noktada yeniden yemeye başlayacaktır. Ya tamam, katılıyorum da.. Günlerce yemedikten sonra zaten hasta olmuyor mu otomatikman?! Olmuyormuş. Yemekle hasta olmak arasında bağ yokmuş. Tabii ki hastayken yemiyorlar. Neden vücut onca dert içinde bir de yemek öğütmeye enerji harcasın ki, normal tabii. Maya da hastalık dönemlerinde (ki ne yazık ki fazla sosyalleşen bir çocuk olduğu için fazlaca da hastalanıyor) hiçbir şey yemiyor. Hatta iyileştikten 3-4 gün sonra bile iştahsızlığı, azıcık minnacık yemesi devam ediyor. Ben de istiyorum ki böyle bir oturuşta bir köfte yesin (bir kazan makarna diyeceğim sandınız di mi.. Yok ya, valla makul isteklerim var, 1 köfte, yeter..) I-ıh. Köfte değil kaya yediriyoruz sanki. O ağız a-çıl-mı-yor. Bir çocuk sadece su içerek de bir hafta geçirebilirmiş, panik yapmayacakmışız. Yapsak ne yazar ki zaten, ye-mi-yor. Nokta.

Dün yüzmede canım sıkıldı biraz. Maya 16 aylık, grubun en küçüğü. Diğer çocuklar 20-24 ay arasında. Dolayısıyla minicik Maya, peşlerinde. Onlar ne yapsa yapmak istiyor. Havuzun kenarından suya atlıyorlar mesela, o da yapmak istiyor. Hop kaldırıp koyun, şap geri atlıyor. Tekrar tekrar yapmak istiyor. Onu öyle kaldırırken elime kemikleri falan geliyor, biraz üzüldüm işte.. Israr etmiyorum, kendi yemek istediği zaman zaten belirtiyor. Ama ne bileyim, klasik anaç sütlaç Türk anaları gibi peşinde köfteyle de koşmadım hiç.. Kendi isterse sizin (yemeğin) peşinden koşsunmuş. Doğrusu buymuş. Abur cubur da vermiyorum. D dışında Vitamin de vermiyorum (ilerde kansere neden oluyormuş vitamin fazlası). Çocuğu ihmal mi ediyorum ya?!

Tek avuntum; 1 yaşına kadar Maya'yı muhteşem besledim. İlk 6 ay sadece anne sütü, sonra anne sütüne devam ederken aklınıza ne gelirse tüm sebzeler, tüm meyveler (kırmızılar dahil), balık, dana, tavuk, ayarında tahıl, tuzsuz kuruyemişler.. En sevdikleri, genelde çocukların sevmediği balık ve ıspanaktı hatta.. Şimdi sebzelerin hiçbirini (domates ve mısır dışında) ve balıkla tavuğu ağzına sürmüyor, eti çok nadir köfte şeklinde yedirebiliyorum. Süt asla içmiyor, biberon, emzik zaten hiç kullandıramadık biliyorsunuz ama bardaktan da süt içmiyor. Hatta yediklerini sayayım daha çabuk biter yazı.. Geçen biri smoothie yapsana dedi, Meyveleri blenderden geçiriyormuş, içine haşladığı sebzeleri, ıspanağı falan ya da yulaftır, bademdir ekliyormuş. Fena fikir değil aslında. Ama bu sefer de sadece "içme"ye alışacak, hem dişler için iyi değil hem de bir seferde çok fazla kalori alacak yine yemeyecek.. Bir de tabii çocuğu "aldatma" mevzuu var, bazı anneler çocuğa fark ettirmeden birşey kakışlamanın ilerde onu da yalan dolana sevk edeceğini söylüyor (bu ne hassaslık ayol).

Üzülüyorum evet ama çok kafama takmıyorum. Bu konuda yazıyorum ama kafama takmıyorum (:P yediniz siz de). Bu yaşta gelişim dönemleri gereği birden yemek seçmeye başlamaları normal aslında, çünkü bu yaşta ebeveynlerin sınırlarını zorlamaları, kendi bağımsızlıklarını kazanma çabaları ve dünyadaki bazı şeylerin kendi istekleri doğrultusunda yapılması ve değiştirilmesini görme ihtiyaçları var. 2 yaş civarı bu nedenle "ilk ergenlik" dediğimiz bir dönem. Kimi çocuk bunu tuvalete gitmeyerek, kabızlığa varana dek tutarak, kimi çocuk uyku saatlerini zorlayarak, kimi çocuk yemek savaşlarına girerek, kimi de huysuzlukla gösteriyor. Bu dönem 3-4 yaşından sonra düzelirmiş.. O zamana kadar zayıflıktan kopmaz ya da hastalıktan tahtalıköye gitmezse (gitmezmiiiiiş!) Dur bakalım nolcak bu işin sonu..

Derken; tv'de dün yanlış beslenme üzerine bir belgesel izledim. Özellikle fakir bölgelerdeki çocukların yetersiz ve yanlış beslenmesi, klasik kemikleri sayılan çocuklar, yardım fonları falan. Ama bir de zengin çocuklarının yanlış ve fazla beslenmesi ele alındı. Bu gruptaki çocuklar da en az fakirler kadar berbat besleniyor, hazır gıdalar ve özellikle aburcubur fazlalığı. Sevgi vermek yerine yemek vermek konusu yine.. O zaman bari sevgi ve ilgi vereyim ben yine, hücrelerin içini doyurayım..

Okumalar:
1-3 yaş arası çocuk ne kadar yemeli burada.
Parmak gıda tarifleri için harika bir kitap burada.
Yemeyen çocuğu kafaya takmamak için okunması gereken burada ve burada.

22 Ekim 2014 Çarşamba

Çalış((a)may)an anne

Sizlere güzel bir haber verecektim, bu hafta işe geri dönüyordum. Daha işe dönemeden hasta ve raporlu olmayı beceren ilk insan benim galiba! Malum, Maya 1 yaşına gelene dek işe dönme zorunluluğum da niyetim de yoktu benim. Araya yaz girdi, dişti, kuştu derken erteleye erteleye 1,5 yaşa vardık neredeyse. Bu hafta itibarıyle işime geri döneyazdım, artık ben de çalışan bir anneyim yuppiiii diyecekkeeeeen.. Faranjit olmuşum. Dün gittiğim doktor otomatik olarak raporu dayadı 3 gün evden çıkmayacakmışım. Oldu cicim.

"Rapora gerek yok, daha başlamadım zaten" diyecekken, sırf Beyaz Atlı Prens'e "kapı gibi raporum var" diye laklak yapabilmek için son dakikada ilimi ısırdım, yazdı doktor civanım 3 günü, aldım cebime koydum raporumu, geldim eve. Şimdi kim bir şey istese cepten çıkarıyorum "ahanda kapı gibi raporum var, çalışmıyorum ben bu 3 gün" diyorum. Çok zevkli ayol. Maya ağlıyor "hiiiç ağlama bak raporum var, çalışmıyorum", Beyaz Atlı Prens yattığı yerden meyve istiyor "git kendin al bak raporum var kapı gibi", hop rapor, zırt kapı, zort cebe el derken çok eğleniyorum. Deliye her gün rapor zati.

Velhasıl; annelerin raporlu olma lüksü yok yahu, doktora göre evde yatıp dinlenecekmişim. Oldu canım. Sesim kısıldı konuşamıyorum ama Maya herşeye bir şarkı söylememe alışmış, istiyor. Dinlenecekmişim, legolar evin dört bir yanına dağılmış, kim toplayacak? Yatacakmışım, sıcak şeyler içecekmişim, tamam sıcak şeyi hazırlıyorum masaya koyuyorum, Maya atçılık oynamak istiyor, oyun bitene dek sıcak şey olmuş buz gibi şey. Evden çıkmayacakmışım, ha bu yaştaki çocuğu 3 saatten fazla evde tut tutabiliyorsan, gel ben de sana şilt takayım, madalya döşeyeyim. Velhasıl, raporumu koydum cebime, ara sıra çıkarıp nemli gözlerle süzüp geri koyuyorum cebime.

İyileşebilirsem (boğazıma kedi kaçmış tırmalayıp duruyor 5 gündür) inşallah yakında işe dönüyorum dostlar. Ama tam zamanlı dönmüyorum, haftada bir yarım gün ile başlayarak, Maya'yı babannesine bırakarak, verdiği tepkiye bakarak yavaş yavaş arttıracağım. Şimdilik sadece terapi grubuma başkanlık ederim diye karar verdik, henüz bireysel terapi hizmeti vermiyorum ama o da olacak inşallah, acelesi yok. Maya 3 yaşında anaokuluna başlayana dek böyle yarı zamanlı, esnek bir şekilde çalışıyor olacağım. Çünkü bence "çalışan ve ev dışında da üreten bir kadın" olarak, kızıma örnek olmam gerektiğini düşünüyorum.

Hayat nasıl sadece kariyer değilse, sadece çocuk da değil. Hayat bir çoklu deneyimler çemberi; farklı zevklere, hobilere açık olmak, üretim ve tüketim dengesini tutturmak, insanın kendi yaşamında kendi için belirlediği hedefleri gerçekleştirmesi demek. Bu şekilde mutlu ve üretken bir anne olmak, özellikle kızlarımıza örnek olmak, oğullarımıza da kadının rolleri konusunda bilgi vermek demek. Ve de en çok da; bebekten uzakta, yetişkinlerle zaman geçirebilme lüksü demek yahu.. Yetişkinlerin dünyasına ait olma, yaşamımın en olgun ve dolgun zamanında kendimi anaç sütlaç değil, bebekli ve kariyerli, kendi ayakları üzerinde duran bir kadın gibi hissetmek demek. Ve bebeğin de anneden ayrı, diğer yetişkinlerle zaman geçirmeyi kabullenmesi, öğrenmesi, normalleştirmesi demek. Haftada 1 yarım günle (bir iki ay bu şekilde başlıyorum) hepsini başarabilecek miyim, tabii ki hayır, ama başlangıç için kendime kocaman bir aferin!

Çok şanslıyım; hem yarım (ya da 1/10 zamanlı diyelim şimdilik) çalışan anne, hem de bebeğine kendi bakan anneyim. Buna imkan veren ailemizin ekonomik durumuna, eşimin anlayışına, babannenin bakıcılık görevini üstlenmesi şansına, işverenimin anlayışına, çok az sayıda olduğumuz için Almanya'da Türkçe konuşan terapist olma şansıma, şükrediyorum! Allah benim gibi dileyen herkese de istediği gibi, hem bebeğine bakabileceği, hem de severek çalışabileceği iş olanağı kısmet etsin..

16 Ekim 2014 Perşembe

En iyi ateş ölçer

1 yaşından, hadi biraz daha esnek olayım, 1,5 yaşından daha büyük çocuklarının yaşı sorulduğunda ya da bahsi geçtiğinde hala aylık olarak söyleyen annelere siz de gıcık oluyor musunuz, ben mi huysuz ihtiyar'ım? Bugün "ay bizim oğlan da 32 aylık oldu, nasıl geçti zaman bilemedim" diyen bir zat-ı muhtereme rastladım da.. Yuh artık diyemedim ama içimde kalmasın, yaziim rahatliim :P

Bir de bunların çocuk kilosunu gramajına kadar söyleyen cinsi var, 9520gr. olmuş bizim kız falan diye, ona girmeyeyim artık, bacım karpuz mu tartıyorsun manavda yahu demeyeyim didim. Eskiden bir yaşını az geçti, nerdeyse 10kg falan derlerdi, bu dijital çağ bana göre değil azizim.. İnsan gereksiz yere geriliyor; amanın ben kahvaltıdan beri 200gr almışım, bu ay 300gr vermiş bizim kız, boyu neden güdük kaldı bu ay falan diye.. Yok, kalsın. Önemli olan çocuğun gramajı değil, sağlıklı olması bebetodaşlarım; o gelişim tablolarını da saniye saniye izleyip gerilmeyin.

Tek sevdiğim dijital zımbırtı, çocuk ateşini uzaktan ölçen Medifine temassız ateş ölçer cihaz. Tüm annelere tavsiye olunur. Yok emzik ateş ölçeri bebek ağzına almadı, yok kulak içine sokmalı aleti kulakta tutamadık, yok totodan bakıcam derken çocuğu gereksiz yere korkuttuk falan, hepsini bir kalemde geçer, çocuğa dokundurmadan ölçüveriyor, çok pratik.

Başka da dijital çağa ayak uydurma hırsı yok bende. Herşey manuel, herşey tam Türk aklıyla "aşağı yukarı", herşey oh mis..

13 Ekim 2014 Pazartesi

Oyun grubundan atılmak

Bir önceki yazımda sizlere oyun gruplarının avantajlarından ve kendi grubunuzu nasıl kurabileceğinizden bahsetmiştim. Tam bunun akabinde; biz ana kız Cuma sabahları gittiğimiz oyun grubundan dün resmen kovulduk! Anaokulundan kovulan haşarı çocukların anababalarına selam olsun, yirim onları, döverim o yaşta çocuğu etiketleyen sözde eğitimcileri. Lakin durun, bizimkisi bundan biraz farklı, bi'saniye açıklayabilirim..

Bizim kızın hiç kız arkadaşı yok (evet hala yok) ve bizim kızlar ve oğlanlarıyla kanka ola ola bir nevi Uzun Çoraplı Peppe'ye dönüştü bizim afacan. Evde de kendi boyunda bir ayısı var, oğlanlarla boğuşamadığı zamanlarda onunla boğuşuyor. Lakin bu altlı üstlü boğuşma, hmmm oooooh diye diye öpüşme işlerini, sırayla ana, baba, ayı ve bizim oğlanlardan sonra oyun grubundaki oğlanlara da yapmaya başladı. İlk başta "amanın ısırıyor mu yoksa" diye koştum, yok direkt sümükleri akan sarı kafa bi oğlanı duvara yapıştırmış, iki eliyle kafasını tutmuş, zorla öpüyor. Hem de dudaktan ayol. Dehşete mi kapılayım güleyim mi bilemedim. Oğlan benim yerime dehşete kapıldı "mamaaağ" diye ağlamaya başladı, annesi "bebeğim bir kız seni öptü, sevinsene, gay misin evladım yoksa?" dedi (aynen böyle gelişti olaylar zerre abartmıyorum evet!) ben tabii ki hemen "ama gay olmakta ne sakınca var ki" diye olaya müdahale ettim, akabinde kadın bana tuhaf tuhaf baktı, falan filan. Sonra bu kıt görüşlü homofobik kadın gitmiş Maya'nın oğulcağızına zorbalık yaptığını söylemiş grup yöneticisine. Grup yöneticisi yanıma geldi "Maya'yı bir üst yaş grubuna alalım mı, sanki kendinden biraz büyük çocuklarla daha mutlu olacak, buradakiler artık ona yetersiz geliyor, hem de üst grubun fiziksel ve bilişsel aktiviteleri ona daha uygun" dedi. Yani kovulmanın kibarcası..

Şimdi herkesin çocuğu kendine süperzeka tabii. Ona kalsa üniversiteye başlasın, hatta kendi ayrı eve falan çıksın o sümüğü akan sarı kafayla. Lakin kanunen kendisi hala tıfıl bir bebek. Üst sınıf 18-24 aylık bebeklerden oluşuyor, 3-5 ay fark yaratır mı demeyin, bu yaşta çok yaratıyor.. Yaşından önce eğitime karşıyım tabii ama yaşından önce oyuna da karşıyım galiba. Öte yandan, ailem beni hep "boşver, olduğu kadar olsun, canını sıkma" diyerek yetiştirdi. Hiçbir konuda hırs yapmadım ben. Bu nedenle daha ilk yenilgide vazgeçtiğim nice hobim / aktivitem oldu, hala da öyleyim. Belki hırslandırılsam ne cevherler çıkardı ayol benden. Ama Maya'ya bakıyorum, hırslı bir çocuk. Mesela Maya'nın yürümesine vesile olan gruptan bir bebeğin yürümeye başlaması oldu. Ona baktı inceledi uzun uzun, ne yapıyor bu böyle diye hırs yapmış demek ki gece yatağında, ertesi sabah kalktı ve yürüdü. Ya da nasılsa basamak çıkamaz daha der (14 aylıktı ve okulda bize 18 aydan önce kendi çıkamaz diye öğrettilerdi ayol) ve oyun parkında çocuğu salmış halde elalemle laklak yaparken, bir baktım kaydırağın beş dik merdivenini kendi tırmanmış, üstten halkı selamlıyor (bişeyi yardımsız, kendi kendine başarınca böyle halkı selamlama ve BRAVO bekleme huyu var, annemler Türkiye'de öğrettiler sağolsunlar, artık alkışlarla yaşıyoruz). Daha ben koşarken önündeki çocuk kaydı diye şak attı kendini bir de kaydı dik kaydıraktan, yüreğim ağzıma geldi yahu.. Ne zaman büyüdün kızım sen?! Yani belki de hakikaten çocuğun İngilizce'de "challenge" denen böyle kendine ve bize meydan okuma ve başarma azminin doyurulmasına ihtiyacı var, olabilir.. O nedenle tamam yaaa, anlaştık. Bu homofobik anneli ve sarı sümüklü ilk aşkı geride bırakıp, beraber elele tutuşarak kaydıraklardan kayacağın daha olgun ve gürbüz erkeklerin bulunduğu bir üst sınıfa veriyorum kızım seni. Git ve çelınc evladım.

Bu arada kaydırak demişken, gözünüzü seveyim şunlara bir bakın yahu :) Belediyecilik ve çocuk odaklı şehir planlama diye buna derim ben, müthiş!


10 Ekim 2014 Cuma

Oyun grubu kurmak


Şirin canavarımız Maya'yı evde zaptetmek oldukça zor olduğundan (çocuğun göbeğini nehre atar, o nehrin okyanusa açılacağını düşünüp keh keh gülerken iyiydi tabii) haftanın bir günü yüzmeye, bir günü dansa, bir günü de oyun grubuna gidiyorum. Aynen aktiviteden aktiviteye koşan, çocuğunu Little Miss Sunshine eden (mazallah) anababalar gibiyim ama bizimki bizzat "ihtiyaçtan", yoksa göz göze diz dize zaman geçmiyor sevgili bebekdaşlar..

Oyun grupları hakkında daha önce şurada yazmıştım. Bazı anne babalar çocukların erken yaşlarda yani kreş ve anaokulu öncesinde oyun gruplarına katılımına pek sıcak bakmıyor, diyorlar ki; hem çocuklar ilk 2 senede çok fazla sosyal olmadıkları için, birlikte oyun ve aktiviteyi anlamadıkları için gereksiz hem de bir sürü çocuk, bir sürü mikrop demek, neden çocuğumu erkenden hastalıklarla karşılaştırayım? Ben bu iki fikre de son derece karşıyım. Bu yaşta sosyal oyun olmaz diyen 20.yy psikologlarına, meslekdaş jargonuyla "halt etmişsiniz" diyeceğim izninizle; hem sosyal oyun oluyor, hem paralel oyun oluyor, hem bireysel oyun oluyor, isteyince hepsi oluyor. Oyun grubuna giden çocuk evet daha fazla hasta oluyor ama bence bu da ilerki yılların bağışıklık sistemine yatırım.

İlk olarak, bebekler dünyaya gözlerini açtıkları andan itibaren içe dönük değil, son derece meraklı, dışa dönük, sosyal varlıklar. Evde, hep aynı kişilere bakmaktan sıkılıyorlar, yeni insan ve aktiviteler istiyorlar, dünyayı tanımak, deneyimlemek istiyorlar. Ayrıca onlar için herşey oyun, ya da bence hiçbir şey oyun değil, bizim oyun olarak gördüğümüz tüm davranışların tümü "deneyim edinme davranışı" aslında. Bu nedenle ne kadar yeni deneyim ve gözlem, beyindeki sinir hücreleri arasında o kadar fazla bağlantı kurulması ve bilişsel ve sosyal gelişim demek. Ayrıca benim hem katıldığım bebek gruplarında, hem de bizim kızlarla bebekler 1 aylıktan beri kurduğumuz oyun grubunda gözlemlediğim; kesinlikle beraber oynuyorlar. Bizim anladığımız anlamda değil belki ama birbirlerine "bakma" sonra motor beceriler geliştikçe birbirlerine oyuncak verme, onun ağzından alıp kendi ağzına atma, emekleme sırasında gözlem ve öğrenme, yürümeye başladıklarında ise artık tadından yenmeyen bir kovalama yakalama ve beraber kudurma. Buna "beraber oyun" denmezse ne denir? Önemli olan karşılıklı iletişim ve etkileşimse, hepsi var! İkincisi; evet kreşe anaokuluna giden bebek gibi, oyun grubuna giden bebek de tabii ki daha sık hastalanıyor. Fakat ben yaşamın ilk yıllarında çocukların eve kapatılıp hep aynı kişilerin mikro evrenine maruz kalması yerine, makro evrene çıkmasının, onların ilerki bağışıklık sistemini güçlendirdiği anlayışını daha doğru buluyorum. Gerçekten de Maya sık hastalanıyor, ilk hastalığını 6 aylıkken geçirdikten sonra, 5 hastalık geçirdi fakat doktorlar anaokuluna gitmeyen çocuklarda yılda ortalama 9, anaokuluna giden çocuklarda ise 12 hastalığı son derece normal buluyorlar! Allah tedavisi olmayan, çaresi olmayan, perişan eden hastalık vermesin ama düşünün köy çocuklarını, hepsinin burnu devamlı akar ve ilerde şehir insanından çok daha sağlıklı olurlar.. Sadece temiz hava, taze gıda değil biraz da mikropla içiçe geçen çocukluğun da etkisi var bence. Dolayısıyla oyun grubu candır.


Fotoğraflarda gittiğimiz oyun gruplarından örnekler görüyorsunuz. Maya'yla ve diğer tıfıllarla altlı üstlü tepindiğimiz için fotoları çeken ben değilim, izin alarak sayfalarından aldım. Yaşadığım şehirde bu konuda şanslıyız, fakat oyun grubu kurmak çok da zor değil. Hem Türkiye'de bildiğim kadarıyla PlayDate denen bir kuruluş var, hem de siz kendiniz çevrenizdeki yaşıt bebekleri bir araya getirerek bir oyun grubu kurabilirsiniz. Çok zor değil. Öyle ikramdır hazırlıktır fazla düşünmeden, mesela her iki haftada bir birinizin evinde toplanılarak, etrafa oyun çadırları, minderlerden tünel ve kaleler kurarak, gelen herkesten iki üç oyuncak isteyerek, montessori sistemi oyun aktiviteleri ve oyuncakları kendiniz yaparak da çok başarılı bir oyun grubu kurabilirsiniz. Grup evde toplanacaksa özellikle çocukların uyku ve beslenme saati dışında bir zaman belirlemek, süreyi 2 saatle ve tek bir oda ile sınırlamak, kırılmasını ya da yutulmasını istedimeğiniz eşyalarınızı odadan uzaklaştırmak, elinizin altında bol peçete bulundurmak, rahat kıyafetler giymek ve giydirmek ve ikram olarak meyve dilimleri ile su/süt hazırlamak yeterli olacaktır. Sonra dökün ortaya oyuncakları, minderleri, yastıkları, kudursun dursunlar.. İyi eğlenceler!

8 Ekim 2014 Çarşamba

Babanneye çocuk kakışlamak

Eşimle bazen gülüşüyoruz, senin ailen mi daha enteresan tiplerle dolu yoksa benimki mi diye.. Mutabakata varamadık henüz. Benimkiler nasıl aşırı sevgiyle boğma, istediğimiz herşeyi daha ağzımızı açmadan yerine getirme, saçını süpürge ederken kendi hayatından vazgeçme taraftarıysa, eşimin ailesi de tam tersine inanılmaz ben merkezci, kendine odaklı, mesafeli insanlar. İki aile de gerçekten şans bizim için, hepsi kalpleri inanılmaz temiz, benim için şunu yap diyecek olsam anında yapacak insanlar ama bu zıtlık bazen bizi de şaşkaloza çeviriyor. Özellikle torunla ilgili konularda.

1 aydır diştir, kuştur, ters ters koşmadır (evet! ciddiyim, neden ters ters koşar bir tıfıl biri bana açıklayabilir mi?!) derken, uykusuzluk ve yorgunluktan perte çıkmak üzere olduğum için Maya'yı bu pazar babannesine "kakışlamaya" çalıştık, lakin ciddi dil dökmemiz gerekti. Kendisi yoğun emeklilik programı dahilinde (bi dakka, psikolog ama hiç ofiste çalışmamış, 20 senedir evde nefes ve sanat destekli rahatlama terapileri veren insana "emekli" demek?!) haftada 2 kez spora ve 2 kez de "altın kızlar"a buluşma dışında aslen gününü gün eden ve bu stressiz ve kendine odaklı yaşam ve her sabah yuttuğu bir avuç dolusu vitamin sonucu 65 yaşında 40 gibi gösteren bir Elf kadını olduğu için, tabii 1 hafta öncesinden Maya'nın "ziyaret" gününü ve saatini belirlememiz gerekiyor. Programlarını(!) aksatmamak adına Maya hafta içi 1 gün (genellikle Çarşamba) sabah 8 ila 11 arası onlarla, bazen de haftasonu biz kocamla pazar sevişgeni olabilelim diye yine sabahın köründe kendisini kakışlıyoruz. Lakin bu pazar kendisi şehrimizin dünyaca ünlü Oktoberfest'ine gideceği için Maya'yı "huzuruna kabul edemeyeceğini", çok ısrar edersek "bari" Maya'yı da alıp gidebileceğini belirtti. Çok ısrar ettik tabii ki :) 7/24 çocuğa kendisi bakanlar beni anlar, çocuktan ayrı geçirdiğin 1 saniye olasılığı bile insanın midesinde kelebekleri uçurur, yüreğini hop hop ettirir..

Kızı geleneksel Bavyera kıyafetlerine giydirdik, süsledik, yolladık. Velhasıl pek eğlenmişler, foto çekip bir de bize belgesel tadında izlettiler. Millet çocuğunu ananesine / babannesine kakışlayıp (hatta kakışlamak ne kelime, ananelerden gelen yoğun istek üzerine sabah bırakıp akşam almak suretiyle) keyfine bakarken, biz evde yatak yöşek yatmaya "keyif" der olmuşuz, kızsa babannesiyle BİRA FESTİVALİ'ne gidiyor yahu. Ortada bir terslik var, ama ne?

5 Ekim 2014 Pazar

Yorgunluk bahane olmasın

Bazı kişisel bloglarda çok sık okuduğum bir durum, özellikle çocuk olduktan sonra eşler arası ilişkinin değişmesi ve bozulması. Dönemsel olarak birbirine girmekten bahsetmiyorum; hafif tartışmalar, kısa sürtüşmeler, sağlıklı bir ilişkide olması gereken küçük pürüzler değil bahsettiğim. Ya da bazı annelerin yaşadığı çocuk olduktan sonraki ilk 1-2 ayda kendini tüm evrene kapatmak ve sadece çocuğa odaklanmak da değil. Hatta bir önceki yazımda yakındığım uykusuzluk, hastalık, fiziksel yorgunluk da değil dediğim.. Bunlar geçici dönemler, geçecek elbet. Benim bahsettiğim; çocuk bakımı rutine dönüştükten sonra, kadının her an "yorgun" hissemesi, eşin her an "yoğun çalışması", çiftin gittikçe "uzaklaşması", ortak konunun sadece çocuk olması.. Tabii ki bu ilişki bir noktada kırılacak, taraflar kendi yollarına gidecek, ya evliliği sürdürme adına biraradayken yalnız hissedecek ya da evliliği sonlandıracaktır. Kaçınılmaz son.. Çocuk sahibi olmak evlilik ilişkisini temelden sarsan, tüm dengeleri altüst eden, o zamana dek yaşamadığınız durumları yaşatan, senelerdir tanıdığınızı sandığınız hayat arkadaşınızı bir yabancı gibi görmenize neden olabilen bir durum. Çocukla her ilişki "tamam"lanmıyor.

Çocuk, ilişkiyi zorlayan, deneyen bir şey. Nasıl bekarlık sultanlık derlerse, çocuksuz evlilik de özgürlük bir anlamda. Çocuk olunca, ister istemez farklılaşıyor herşey. Kötüye ya da iyiye gidiş değil bu, sadece farklılaşma. Açıkcası, evlilik hayatımda çocuktan sonra çok fazla şey değişmedi benim. Biraz daha esnek olmayı, sürprizlere açık olmayı, anı yaşamayı / değerlendirmeyi öğrendik eşimle. Zaten hep oturup konuşan, öyle küsmek falan bilmeyen insanlardık ama benim akdeniz ateşim arada yakar, onun avrupalı obsesifliği sıkardı, bunları biraz aştık sanki. Daha doğrusu bunlara ayıracak zamanımız yok, daha nesnel dertlerimiz var; çocuk hastalıkları, diş çıkarma, uykusuzlukla mücadele gibi. İkimizin de birbirimize "yorgunum hayatım, yarına bıraksak" deme lüksü kalmadığından, bir sorun olduğunda o an o noktada konuşup orta yolu bulma alışkanlığı edindik. Ya da hiçbir şeyi ertelememeyi öğrendik, çünkü yarına bırakılan işler yarın olunca hiç yapılamayabiliyor. Hele hele "yorgunum" kelimesi artık hiçbir surette bahane olmamaya başladı çünkü zaten "yorgunluk" bir nevi hayatın baz noktası oluyor, yorgunlukla yaşamayı, işe gidip gelmeyi, eve, çocuğa ve hatta kendinize bakmayı öğreniyorsunuz, öğrenmek zorundasınız. Tabii alternatifi, "bakıcıyı tutar yan gelir yatar, sabah da bomba gibi kalkar kendi hayatınıza bakar"sınız, ona birşey diyemem. Benim böyle bir lüksüm yok. İsteğim de yok, çocuğuma kendim bakmak, azıcık ona, evime ve eşime doymak istiyorum. İş, kariyer ve hobiler bir iki sene bekleyebilir..

Kendinizi sık sık "yorgunum.." derken yakalıyorsanız, eşiniz kucaklaşmak istediğinde, çocuğunuz işaret parmağıyla pencereyi gösterip dışarı çıkmayı istediğinde, "şekerim hiç görüşemez olduk"cu arkadaşlar biryere davet ettiğinde "yorgunum.." bahanesinin arkasına kaçıyorsanız ve bunu çocuğunuza tek başına bakmak, evi çekip çevirmek, sosyal zaruretleri düzenlemek, sadece anne değil eş gibi, dost gibi, kadın gibi olabilmek baya bir enerji istediği için değil de kendinizi "içe dönük", "depresif" ya da " hiçbir şeyden zevk alamayan" hissettiğiniz için yapıyorsanız.. O noktada durun işte. O noktada yanlış giden bir şeyler olabilir, uzman yardımı gerekebilir. Ya da en basitinden zaman kullanımınızı ve önceliklerinizi bir daha gözden geçirmeniz gerekebilir. Çünkü anne de olsanız, insansınız ve hayatta zevk aldığınız bazı şeylere zaman yaratamamak, kendinizle başbaşa geçirebildiğiniz o rahatlama anlarını ertelemek, kısacası "deşarj olamamak" bahane olamaz. Unutmayın, ilk olarak siz kendiyle barışık, kendini seven, kendine zaman ayıran ve bakan kadın olacaksınız ki, size bakarak hayatı öğrenen çocuğunuz da olumlu ve kendine değer veren bir insan olarak yetişecek, çevrenizdekiler sizin enerjinizle ve ışığınızla aydınlanacak, sizin hayat dolu halinizden etkilenecek, size gıpta edecek, aşık olacak, yoldaş olacak. Yorgunluk, bahane olmasın.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Yorgunum

O kadar yorgunum ki.. Yorgunluktan uyuyamıyorum. Tam 1 aydır, geceleri 1 saatten uzun uyku uyumadım. Devamlı, devamlı, devamlı uyanıyor. Artık tükendim, bittim, yorgunluktan saçmalamaya başladım. Devamlı yazıyorum çünkü beni rahatlatan tek şey yazmak. Ne zaman bloğa çok yazı yazıyorsam, o zaman yorgunum, stresliyim, dayanma gücümün son noktasındayım demek çünkü bazılarının çenesine vurması gibi, benim de kelimeler aklımda birbirini kovalıyor.

Çok yorgunum. Öyle ki, bir saatten uzun bir tek gecelik uyku için ruhumu satmaya hazırım. Demin kendimi "ölsem ne güzel uyurum yaaa, ne güzel dinlenirim" diye düşünürken, evet evet aynen böyle düşünürken yakaladım ve çok ciddiydim. Gece 3'te ne kadar ciddi olunabilirse.. Çok ama çok yorgunum. Yorgunluktan düşünemiyorum. Yorgunluktan devamlı düşünüyorum. Aklıma kimsenin aklına gelmemesi gereken şeyler geliyor.

Kimse, benim dışımda kimse bana yardımcı olamaz ki. "mama mama mama" devamlı, babasına bile tahammülü yok bazen, kime nereye nasıl bırakayım? Bu ay çalışmaya başlayacaktım, ikisini de bildiğim için yazayım, evet çalışan annenin işi daha kolay. İşe gitmek bir kaçış olacaktı. Çalışırken kimse kulağınıza son perdeden bağırmıyor, kimse size günde 50 defa 10kg ile ağırlık çalıştırmıyor, kimse sizden 7/24 mesai beklemiyor. Üstelik çoğu insan çalışır gibi görünüp zaman öldürüyor. Biliyorum çünkü ben de uzun zaman çalışan kadındım, şimdi tam zamanlı anneyim ve hayatımda hiçbir işte, tecavüze uğrayan çocukları dinlerken ve ağır terapi stajlarında bile bu denli tükenmedim. O kadar yorgunum ki, bu deliler evinden sadece gündüzleri uzak olmak için en yorucu işi en yoğun tempoda yapmaya hazırım. Ve akşam olup eve döndüğümde kızımı özlemiş olmayı isterdim..

Geceler bitsin gündüz olsun istiyorum yorgunluktan. Sonra gündüzler bitsin gece olsun. Zaman geçsin. Sadece zaman geçsin.

2 Ekim 2014 Perşembe

Hayat listeleri

Siz de benim gibi misiniz bilmiyorum ama ben plansız programsız, ajandasız ve listesiz yaşayamayanlardanım. Aslında "koyver gitsin!"ci olmayı isterdim, yani hiç plansız, tamamen rüzgarın götürdüğü, dalgaların attığı yerlerde olmayı, bohem bir yaşam sürmeyi isterdim. Bence bu boşvermişlikte tuhaf bir romantiklik var çünkü. Aslında çok tehlikelidir de bu planlı programlı hayat; hiç fark etmeden çok sıkıcı, takıntılı bir insan haline gelebilirsiniz. Ama dengeyi tutturdunuz mu da, tadından yenmez; iç disiplinin getirdiği konulan hedeflere ulaşma ve kendini gerçekleştirme hazzı müthiştir. Malum; Maslow'un çok bilinen psikolojik gelişim kuramına göre, kendini gerçekleştirme fiziksel ihtiyaçların doyurulmasından sonra insanın temel yaşam hedeflerinden en önde gelenidir.

Velhasıl planlı programlı, zamanı kullanmayı iyi başararak yaşamak; insana ebeveynlikte de yarar sağlıyor. Bahsettiğim sadece bebeklerin doğasındaki "rutin aşkı"na uyumlu olmak değil, yoğun ebeveynlik savaşında galip gelebilmek ve kendinizi perişan etmeden, kendinize ve sosyal yaşamınıza zaman ayırabilmek anlamına da geliyor.

Hayat listelerim var benim. Öyle 5 sene sonra burada olmalıyım, şuna illa sahip olmalıyım, bu beceriyi edinmeliyim türünde listeler değil. Sadece, insanın doğası gereği, doyurulmak isteyen bazı ihtiyaçları var ya; fiziksel, sosyal, bilişsel ve psikolojik ihtiyaçlar. Ha işte bu ihtiyaçlarımı doyurmaya yönelik, haftalık, aylık listelerim var. Doğası gereği biraz çoklu ilgi ve planları olduğu için doğal olarak savruk ve unutkan bir insan olduğum için, bir de ajandam var. Bu planlarımı yazar, disiplinli ve esnek bir uygulamaya koyar, her bahar ve sonbaharda hayat hedeflerimi yeniden gözden geçiririm. İşte o günler geldi yine; yaklaşan kışa hazırlık, yeni listemi yaptım ve önemli tarihleri ajandama not ettim. Bu listeyi; planlı olabilmek, herşeye yetişebilmek ve zamanı kullanmayı becerebilmek isteyen bebekdaşlarımla paylaşmak istedim.

Listemin ilk ana maddesi: Fiziksel ihtiyaç ve planlar:
1. Her güne mutlaka koca bir bardak su ile başlanacak, kiwi, altın çilek ve gribal dönemlerde içinde çinko bulunan multivitamin hapları ihmal edilmeyecek.
2. Sağlıklı beslenirken, hayatın neşesi kaçırılmayacak, ara sıra illa ki en şekerlisinden ve bol kalorilisinden kaçamaklar yapılacak.
3. Maya ile her gün 1 saat tempolu yürüyüş yapılacak.
4. Haftada 2 sabah 40dk spora gidilecek (20dk koşulacak, 20 dakika kas çalışması yapılacak).
5. Haftada 2 kez elektrikli süpürge, 1 kez yoğun temizlik yapılacak.
6. Ekim sonuna dek balkonlar yıkanacak, kışa hazırlanacak, çiçekler elden geçirilecek.
7. Kış kıyafetleri hazırlanacak, Maya'ya kar botu alınacak.

İkinci madde: Bilişsel ihtiyaç ve planlar:
1. Her gün evde 1 saat Almanca gramer çalışılacak.
2. Günde 1 saat kitap okunacak, 1 saat gazete okunacak.
3. Her iki bloğa da haftada min.2 blog postu yazılacak, bloglar okunacak.

Üçüncü madde: Psikolojik ihtiyaç ve planlar:
1. Cumaları Yasin okunacak. Her sabah sahip olduklarına şükredilecek, teşekkür edilecek.
2. Emzirme sıklığı azaltılacak, yavaş yavaş memeden kesme programı başlatılacak.
3. Haftada 1 kez kişisel bakım yapılacak / işe yaramayan saçma sapan güzellik maskeleri sırf keyf için uygulanacak.
4. Her sabah yoga yapılacak.
5. Daha eliaçık olunacak, daha olumluya odaklı olunacak, insanlara daha iyi davranılacak.

Son madde: Sosyal ihtiyaç ve planlar:
1. Maya ile haftada 1 kez yüzmeye, 1 kez dans grubuna ve 1 kez de oyun grubuna gidilecek.
2. Haftada 1 kez kızlar ve bebekleriyle görüşülecek.
3. Haftada 1 kez bebeksiz dostlarla görüşülecek.
4. Haftada 1 kez yemek pişirilecek.
5. Her ayın 31'inde Maya'ya ufak bir oyuncak / kitap alınacak, Beyaz Atlı Prens romantik akşam yemeğine davet edilecek.

Gördüğünüz gibi, son derece basit ve uygulanabilir bir liste. Bu listeyi kişiselleştirin ve 1 ay uygulayın, bak nasıl fark edecek! Kendinize zaman ayırmak, daha olumlu ve sakin bir insan olmanıza ve bu sayede çevrenize de enerji vermenize neden olacak. Tavsiye olunur ;)

30 Eylül 2014 Salı

Erken verilen tuvalet eğitiminin sakıncaları

Son zamanlarda takip ettiğim blogların bazılarında "bezsiz bebek" akımının reklamlarını ve yaşına gelmeden ya da henüz yaşını geçmiş olan bebeklere verilen tuvalet eğitimi konusunu okuyorum. Tabii ki her bebek ve çocuk, fiziksel, bilişsel,sosyal ve psikolojik gelişim açısından farklıdır ve annenin çocuk yetiştirme deneyimi, eğitim verme becerisi, kendi psikolojik yapısı, düşünce ve değerleri çocuk gelişiminde ve yetiştirmede farklar yaratır. Bu yazıda kesinlikle "doğrusu budur!" yapmak istemiyorum, ben okuyup kendi fikrime yakın bulduğum öğretileri, konuya bakışımı ve bulunduğum kültürdeki yaklaşımları yazmak istiyorum.

Bana göre, çocuğa tuvalet eğitimi 2-3 yaşları arasında verilmelidir. Daha öncesinde vermek bence çok sakıncalıdır. Çünkü erken tuvalet eğitimi çocuğu pinti yapar. Şaka ayol, bak hemen nasıl dikkat kesildiniz. Evet böyle bir atasözü vardır gerçekten ve bana kadar 5 çocuk büyütmüş olan ananem bana 1 yaşımda tuvaleti kullanmayı başartmış ve sonuç: hakikaten pintiyimdir (tamam pinti olmasam da tutumluyumdur, israfa çok karşıyımdır ve evet biraz da elim sıkıdır, ihtiyaç dışında zevk için pek bir şey almam - en azından kendime..) Velhasıl, yok, tuvalet eğitimi ve pintilik ilişkisini pozitif bilimler henüz kanıtlayamadığına göre, espri diyelim geçelim. Lakin, 2-3 yaşından önce verilen tuvalet eğitimi ile "sıkmak" arasındaki ilişki sadece Türk atasözlerinde değil, mesela Freud'un meşhur (ve artık geçersiz kabul edilen) "anal gelişim dönemi" kuramına da uyuyor. Yani çocuğun kakasıyla, poposuyla, "kendi"lik bilinci arasındaki ilişki kuramına göre, 2 yaş civarında zirve yapan "benlik gelişimi" ve bu dönemde yaşanılan çevresel, fiziksel, psikolojik zorlamaların çocuğun ilerki yaşamında kişilik gelişimine olumsuz etkileri olacağı, sakınmacı, tutucu, ısrarcı ve inatçı olacağı belirtiliyor. Bu kuram psikolojinin temel kuramlarından olsa da, sonuçta psikoloji biliminin ilk basamaklarından kalma ve artık pek kabul görmeyen bir kuram. Fakat özellikle "terrible two" modasını yakından takip eden anne ve çocuklar için bazı noktalarda hala geçerli tabii: inatlaşma; anal dönemin en belirgin özelliği ve anneden ayrı bir "BEN"in geliştiğinin göstergesi tabii. O nedenle tam bu inatlaşma döneminde verilen katı tuvalet eğitimi ve çocuğun bedeninden bir parçadan ayrılması bazındaki kaygısı birleşince, ortaya nur topu gibi bir "endişeli çocuk" çıkması da kaçınılmaz.

İçinde yaşadığım kültür yani Alman ekolü, "bezsiz bebek" fikrine hiç sıcak bakmıyor. Oyun parklarında, anaokullarında, 4-5 yaşa kadar bezle dolaşan bir çok çocuk var ve tahta bank tepelerinde popoları temizlenen okul öncesi veletlerine rastlamak hiç de olasılık dışı değil. "Bezsiz bebek? NEDEN?" diyorlar. Hakikaten neden bebeği bezsizliğe bu kadar erken alıştırmaya çalışıyorsunuz? Size bez değiştirmek zor mu geliyor, vaktiniz mi yok, sizin için bezle dolaşan bir bebek "pis" mi? yoksa çocuğunuzun bazı şeyleri diğerlerinden erken başarmasını bir hayat başarısı olarak mı görme eğilimindesiniz? Onun yaşından önde olması neden sizin için bu kadar önemli?

İşte kendilerine bu soruları soran Almanlar, tuvalet eğitimini olabildiğince geciktiriyorlar, hatta bu algının ve davranışın (eğitim değil) çocuk tarafından kendi kendine edinilmesi taraftarılar. Genellikle yaşamın 3. yılından itibaren veriliyor burada tuvalet eğitimi. Bu kadar ertelemenin nedeni ise; çocuğun şu kıstasları yerine getirmesini beklemek:

1. Yürümeye, yere çömelip kalkmaya başlamak (1 yaş civarı)
2. Konuşmaya, derdini anlatmaya, basit emirleri yerine getirmeye başlamak (2 yaş civarı)
3. Kendi kendine giyinebilmek (2 yaş civarı)
4. En az 2-3 saat kuru kalmaya başlamak (2 yaş civarı)
5. Tuvalete çıkılan saatlerde bir rutin gözlemlenmesi (2 yaş civarı)
6. Altının ıslaklığını sözlü ve bedensel olarak ifade etmesi (2 yaş civarı)

Dolayısıyla, yaşamın 3. yılında yavaş yavaş, acele etmeden ve zorlamadan, mutlak surette kendi davranışımızla örnek olarak başlamamız öneriliyor. Aksi taktirde çocuğu gelişim döneminden önce zorlayacağımız (kas gelişimi ve psikolojik gelişim) ve psikososyal gelişiminin etkileneceği belirtiliyor. Ben de hem bir psikolog, hem de bir anne olarak buna inanıyor ve uyguluyorum. Ayrıca, gelişimini tamamlamadan çocuğu zorlamak, sadece çocukta değil, sizde de sinir bozukluğu yaratacaktır çünkü her gece ıslanan bir yatağı değiştirmek, ne olduğunu anlamadığı ve korktuğu için ağlayan ve uykulu çocuğun üstünü başını değiştirmek, tüm bunları çocuğu etkilemeden yapmaya çalışmak bence gereksiz bir psikolojik yük. Bu anlamda, "geç olsun, güç olmasın" diyenlerdenim..

Konu hakkında burada, burada ya da burada ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. Ayrıca benim gibi düşünenlerden biri de şurada iyi yazmış doğrusu..