28 Ocak 2014 Salı

Masal nasıl uydurulur?

"Masal dinlememiş çocuklar büyüyünce kedi resmini bile cetvelle çizerler" der Cemal Süreya.

Maya'ya 5. ayından itibaren her gece uyumadan önce masal uyduruyorum. Hışırdayan, aynalı, dişlikli kitaplar ile basit İngilizce ve Almanca kitapları var ama kitap okumanın zevkine varabilmesi için henüz yaşı çok erken, bu dönemde resimlerden çok kitabın tadına ve köşelerine merak salıyor. Dolayısıyla uyku öncesi kitap okuma dönemine henüz zaman var. Ama hayal gücü, bir insanın sahip olabileceği en önemli yeteneği bence ve hayal gücü geniş bir insan, meraklı ve dolayısıyla zeki bir insandır diye düşünüyorum. Onun için, kolik derdi biter bitmez, uyku ritüelinde Maya'ya her gece bir masal uydurmaya başladım. Bunu nasıl başarabiliyorum derseniz, çok basit aslında, herkes yapabilir.

Birkaç temel kuralım var; masala başlamadan önce tüm uyku ritüelleri tamamlanmış oluyor, uydurulan bir masal asla tekrar etmiyor, masal asla 5 dakikadan uzun sürmüyor ve masalım bitiminde "bu da bu geceki masaldı, şimdi uyku vakti, iyi geceler Maya" diyip öptükten sonra tamamen sessiz ve sakinliğe bürünüyorum.

Masal uydurmak ise tahmininizden daha kolay. İlk günlerde zorlanırsanız; odadaki nesneleri gözünüzle tarayın ve mesela "lamba"yı seçin. Bırakın beyninizde düşünceler, serbest çağrışımlar aksın. Mesela benim aklıma lamba içinde yaşayan "lambini kolonisi" geldi şu saniyede. Lambini kolonisi binlerce ufacık, kanatlarında ışık taşıyan perilerden oluşsun mesela. Bunlar lambanın içinde yaşasın ve lambayı aydınlatan bunlar olsun. Bunların patronu Maya olsun mesela, her gece lambini perileri Maya uyuyana dek kanatlarını çırpıyor ve lambayı aydınlatıyor olsun. Maya uyuduğunda ise lambinilerin o günlük mesaileri bitmiş olsun ve Maya ne kadar hızlı uyursa, onlar da o kadar az çalışıyor ve o kadar çok tatil yapıyor (dinleniyor) olsunlar. Ana fikir bu mesela. Sonra detaylara girebilirsiniz, işte lambini ayşe akşam eve gidince çocuklarına ıspanaklı börek pişirmiş de, ıspanak onların da Maya gibi en çok sevdikleri sebzeymiş de, artık aklınıza ne gelirse..

Ya da bunda zorlanırsanız klasik bir masalı alıp modernleştirebilir ya da cinsiyet rollerinden arındırıp başka şekilde anlatabilirsiniz. Mesela rapunzeli alıp saça tırmanan prensi çıkartıp, onun yerine saça tırmanarak gelen bir oyun arkadaşı ekler, bu oyun arkadaşının rapunzelin saçlarını kıskandığı için kestirmesine neden olduktan sonra, bindiği dalı kestiği için oyun arkadaşsız kaldığını falan anlatabilirsiniz.

Ya da seyahat temalı masallar mesela çok kolay, olmayan ülkeler, denizler altındaki ülkeler falan. Başka ülkelerdeki yaşam, seyahat, seyahat araçları da kolay uydurulan temalar arasında.

Hiçbirşey üretemezseniz, gün içinde olan bir olayı tekrar düşünüp masal tadında anlatabilirsiniz. Mesela bugün Maya arkadaşı Leo ile buluştu ve anneleri sohbet ederken onlar Leo'nun çadırında oyun oynamaya daldılar. Çadırın gizli kapısını keşfettiler ve apayrı bir aleme geçtiler. Bu alemde bitkiler kocaman, insanlar küçücüktü falan filan.

Masalı önceden düşünüp hazırlamanıza hiç gerek yok. Masal kendini siz konuşurken geliştiriyor. Her gün bu masal anlatma işine baş koyarsanız, bir iki gün içinde uzman masalcıya dönüşüyorsunuz. İyi eğlenceler!

Bu arada; kuzucukların seni unutmadı Adile tayze! xoxo

25 Ocak 2014 Cumartesi

Tatil öncesi hastalık klasiği

Murphy kurallarıyla bezeli yaşamımda yeni bir hoş sürpriz yaşıyorum şu an: Tatile 7 gün kala hastalanan çocuk klasiği! Evet 6 ay öncesinden planladığımız (çünkü Maya 1,5 aylıkken 6 ay sonrası nasıl olduysa, bize "ooohoooo o zamana koca insan evladı olur" izlenimi vermiş ve histerik bir neşeyle bir çırpıda uçak biletlerini alıvermiştik) o gün bu gündür de resmen duvarlara çentik ata ata gün saydığımız tatil planımız, Maya'nın dünden beri öksürmeye başlaması ve sabahtan beri de ateşinin çıkmasıyla şu an itibarıyle suya düşe-yazdı. Hayat yo bitç yani, teessüflerimi sunuyorum sana hayat. Şu zavallı insan müsveddesini, şu tatilsizlikten bedeni ceset beyazlığına bürünmüş, yeni anne olmanın ve acemilik ve yufka yüreklilik arası fark edilemeden kucak bebesi edilen yavrunun tüm ağırlığıyla kulunçları kasılmış, uykusuzluktan gözlerinin altı pörtlemiş, gittiği altın kumlardan serin denizlere atlama hayalleri kurarak uyuyamadığı geceleri delirmeden geçirmeyi başarabilmiş bi'çare gariğbanı neden üzüyorsun be hayat? 6 ay hayal kurdurtup neden bozuyorsun bu hayalleri, neden 6 aydır ipe bağlı havucun peşinde koşan bir eşekçeğiz gibi hissettiriyorsun beni, ey hayat!

Sadece 6 ay öncesinden plan yapıp, boş bulduğumuz her anda bu planı kusursuzlaştırmakla kalmamış, iki hafta öncesinden çocuğu karantinaya sokma yani diğer bebeklerle görüştürmeme, kalabalık ortamlara sokmama gibi aklımca hastalıktan kaçabileceğimi düşündüğüm yöntemlere bile imza atma kararı almıştım. E, ne oldu peki..? Sakınılan göze çöp battı. Çocuğu yalıtıma almamın ikinci günü salyalı ağzına yaşlı ve pasaklı bir kadının burnunu sildiği mendil değdi. Iyk ya, tabii ıyk. Nasıl oldu bu iş derseniz, kaşla göz arasında, nerden çıktığı belli olmayan bir kadın koşarak geldi, Maya'ya doğru eğildi, abidik gubudik yapmaya ve birden nerden çıktığı belli olmayan mendilini Maya'nın diş çıkarma nedeniyle salyası şelale olmuş akan ağzına sokup salyayı sildi. Tabii ki kaplan olup atıldım ama iş işten geçmiş, Maya yaşlı kadının tüm DNA'sını içeren paket programı yalayıp yutmuştu bile. Kadının içi kara kara tırnakları ve sigara kokusuna girmiyorum. Ya bu yaşlı kadınlar nerden çıkıyor, neden gördükleri her çocuğu sevmeye kalkıyor, neden mendil taşıyorlar?! Neden?!

Yaşlı kadının DNAsı değil de soğuk algınlığı falan da olabilir bilmiyorum ama Maya iki gündür 50 senedir sigara içen bir tiryaki misali öksürüyor, dün gece de ateşlendi. Bu ikinci olduğu için biraz daha az telaşlandık, işin doğrusu benciliz, tatilin iptal olma olasılığı aklımın ucuna geldikçe kahroluyorum. Yine de tabii çocuklar hasta olmasın, şeker de yiyebilsinler vesaire vesaire.. Ama gerçekçi olmak lazım. Hasta olmayan çocuk olmuyor ne yazık ki, Allah çözümü olmayan, tedavisi olmayan ya da zor olan hastalık vermesin (amin) tabii.. Zor.

Yorgunum biraz. Gece hiç uyumadım. Öksürdükçe emziriyorum, yine aldım yatağa tabii. Yazık, içim gidiyor her öksürüğünde. Biraz daha dikkatli olmak lazım, ben insanlara "dur dokunma bebeğe" falan diyemiyorum, demek lazım belki de. Burda zaten pek dokunan olmuyor başkasının bebeğine, bu yaşlı kadın o yüzden beni hazırlıksız yakaladı. Hiç aklıma gelmedi dokunacağı, burda uzaktan seviyorlar bebekleri çünkü. Ama Türkiye'de herkes atlıyor, öpen, sarılan, havaya atıp tutan.. Nasıl bunlarla mücadele edebilirim ki? Siz nasıl yapıyorsunuz, yani direk diyor musunuz böyle "dokunmayalım lütfen" falan? Alınıyorlar mı, tepki alıyor musunuz? Becerebiliyorsanız nasıl iplememeyi beceriyorsunuz bu tepkileri? Ya da "aslında biraz mikrop da iyidir" diyip saldım çayıra mevlam kayıra mı diyorsunuz? Merak ettim..

16 Ocak 2014 Perşembe

Oturan boğa

Dışarıda lapa lapa kar yağıyor bugün ve ben yine de her sabah yaptığım gibi 1 saatlik yürüyüşümü yaptım ve Maya ile haftada iki kez gittiğimiz oyun grubuna gittim. Normalde bizim kızlar ve bebekleriyle düzenli buluşmalarımız dışında gittiğim iki grup var, biri ingilizce oyun grubu, diğeri ise almanca. İngilizce gruba dünyanın bir çok yerinden gelen expat (yani başka bir ülkeden gelmiş eğitimli ve genellikle bu ülkede beyaz yakalı olarak çalışan göçmen güruhu) anneler geliyor ve herkes annelik konusunda biraz "kaybolmuş" olduğu için son derece samimi, eğlenceli bir grup. Tüm anne ve babalar (evet burda bazı anneler çalışıyor, babalar çocuk büyütüyor ve böyle gruplara takılıyorlar, ne cici di mi?) çok sevimli insanlar, hem sohbet ediyoruz, gülüşüyoruz, hem dertlerimizi sorularımızı paylaşıyoruz. Başımızda bir de ebe var, bize yönlendirmeler falan yapan, grubu yöneten, güzel yani. Bebetolar için de çok iyi; hem sosyalleşmeyi öğreniyorlar, hem de 7/24 annenin yüzüne bakmaktan sıkılmamış oluyorlar.

Ama Almanca grup, aman allahım, yok böyle birşey..

Bu hatunlar zaten 180 boyunda, sarışın, incecik elf kadınları resmen ama bir de üzerine çocuk yetiştirme konusunda biryerlerden doktora falan edinmişler sanırım, her biri bin kaplan gücünde. Zaten Almanlar genel olarak çok okurlar, araştırırlar ama bu kadınlar kendilerini aşmışlar. Hepsi birer amazon kadını ve hepsi bu çocuk yetiştirme işine öyle bir kafayı takmış ve baş koymuş ki 3 aylık çocuklar 6 aylık, 6 aylıklar 1 yaşında falan gibi duruyor, sadece fiziksel değil bilişsel açılardan da. Peki benim ne işim var bu grupta derseniz, valla ben de bilmiyorum ama işte böyle "üstün bir ırk" nasıl yaratılır falan inceliyorum işte allah ne verdiyse..

Bu hatunlardan biri Maya'nın gelişimine kafayı taktı. Kendisinin de bir kızı var, 10 aylık. Bana ikidebir "şunu yapabiliyor mu, bunu yapabiliyor mu, şunu yiyor mu, bunu denedin mi" diye sonu gelmeyen milyonlarca soru soruyor. Çocukları karşılaştırmak çok yanlış, her çocuğun gelişimi kendine özel ama gel de anlat.. Bu almanlar biraz fazla beklenti içindeler, bir çocuk 4-5 aylıkken yüzüstü ve sırtüstü dönebilmeli, 6 aylıkken oturabilmeli, 8 aylıkken emeklemeli falan gibi tuhaf sınırları var. Garip tarafı, genellikle alman çocuklar expat çocuklardan daha iri ve fiziksel açıdan daha becerililer. Belki anneler kafayı takıp devamlı evde hareket ve eğitim halindeler bilmiyorum ama expat çocuklar biraz daha minyon, kırılgan ve gelişim açısından daha geriler. Maya da dahil. Ama ben buna kafayı yormuyorum çünkü biliyorum ki o kendi gelişim çizelgesinde gayet normal adımlarla ilerliyor ve çok şükür sağlıklı ve sanırım mutlu bir çocuk. Önemli olan bu bence.

Velhasıl, bu sabah bu "soru soran anne" beni çok şaşırttı ve kendimi de ilgisiz anne gibi hissettirdi sağolsun! Birkaç haftadır devamlı "oturuyor mu?" diye soruyor, "hayır henüz değil" diyorum, "hmmm geç mi kaldı?" falan diyor, cevap vermiyorum. Yine bu sabah oyun minderine Maya'yı oturttum, önüne birkaç oyuncak verdim, hemen arkasında üstümü çıkartıyorum.. Kadın birden çığlık attı "aaaaaaa Maya SONUNDA oturuyor!" diye.. Hönk?! Ya bu çocuk zaten bu şekilde yere konunca oturuyor ki 1 aydır, benim "oturma"dan kastım, kendi kendine yatar pozisyondan oturur pozisyona geçip oturabilmesi. Oturmak o değil midir yahu? Birden şaşırdım yani ben de, Maya kendini aştı, oturdu falan sandım! "Oturan Boğa" misali.. Ne bileyim ben buna oturmak mı deniyormuş? Şaşırdım ayol, o zaman e müjde yani Maya oturuyor :) Ben de Maya'nın ilgisiz, gelişimden bi'haber annesi oluyorum.. Öyle bişey işte..

15 Ocak 2014 Çarşamba

Arkayı dörtleyelim!

Bizim kızlarla buluştuk dün, hani sık sık bahsediyorum göbekdaş-bebekdaşlarım diye. Ben her hafta illa ki biriyle buluşuyorum ama dördümüz bir araya çok sık gelemiyoruz artık. A. işe başladı, 7 aylık Chris oğlan kreşe verildi. İngiliz bacımız T. kendini aştı, Teo oğlan 8 aylık yürüyor, nasıl bir süper anneye bağladı anlamadım ama 7/24 bebek eğitiminde, sosyalleşmeye fazla fırsat bulamıyor. Canım Noe memleketi İspanya'daydı, döndü çok şükür, Cayetano oğlan 9 aylık emeklemeye başlamış, yoklanmadık fiş-priz bırakmıyor. Alternatif annem S. 'nin evinde makarna partisi yaptık, birkaç ay önce kalp ameliyatı geçiren Kaspar oğlan 7 aylık en minnacık en güzel gülen, ne oturabilen, ne dönebilen ama müthiş mutlu ve güzel bir çocuk. Maya kız..

Ah Maya kız; çığlık çığlığa 4. dişi çıkartıyor. Halim Beşiktaş-Kadıköy dolmuşlarındaki "arkayı dörtleyelim!"den hallice. Meali: yine uykusuzuz, yine perişanız. 20-4=16 tane kaldı.. Vah başım, vahlar başım.. Üstelik sadece alt çeneden çıktı bu dişler, üstte hala dişsiz bir damak, oldukça komik bir görüntü. Diş buğdayı yaparken inci gibi dedim ya, aynen inci gibiler, eğri büğrü. Acaba düzelir mi, yoksa zavallım erken yaşta dişçiyle mi tanışacak merak ediyorum.. Bakalım, bekleyip göreceğiz. En azından, diş çıkarma dönemini artık anlıyorum, 2 gün önce yanakları kızarıyor, elma elma oluyor. Sonra uykusuzluk ve iştahsızlık başlıyor. Geceleri saat başı uyanıp ağlama, emme isteği ekleniyor. Gündüzleri huzursuz, devamlı salyaları akıyor, ne bulsa ağzına götürüp dişlerini kaşıyor ve "Eeeeiiiiiiiiğ" diye gittikçe tizleşen tuhaf bir çığlık. Alt 4 çıktıysa, sanırım - korkarım - üst 4 de yakındır.. Di mi?

Yorgunluktan ve Maya'nın kulağımın hemen dibinde çığlık atıp durmasından kulaklarımda devamlı bir çınlama oluştu. Tinnitus, adı kadar sevimli bir durum değil. Az duymaya başladığımı fark ettim ama elimde, belimde ve boynumdaki ağrılara, bacaklarımdaki 150 tane morluğa, bazen ısırıldığı için kanayan, yara olan memelerime, dökülmüş ve geri kalanı da Maya tarafından özenle yolunmuş saçlarıma, gözümün altındaki morluklara, cildimin kuruluğuna ve artık kronik uykusuzluğa ek bir de tinnitus olmuş, ne yazar dedim geçtim.. Bebek yapmak vücudu çok yıpratıyor. Doğum öncesi ile aynı kilodayım (47-48 arası gidip geliyorum, memelerimin doluluğuna bağlı olarak - montofon misali..) ve karnım falan doğumdan sonraki hafta eski haline dönmüştü ama asıl yıkıcı olan süt vermek sanırım. Bu dörtlüden sadece ben ve S. hala ve inatla ve sebatla süt veriyoruz, diğerleri çoktan bıraktı. Yine de iyiyim ya, doğum sonrası yoga ve sporu bırakmamak çok işe yarıyor gerçekten. Fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da..

Psikoloji demişken.. Konuya geri döneyim. Kızlarla pek şen şakrak başladık, makarnalar içecekler elde, bebetolar ortamızda halıda yatar oturur emekler koşar halde. Ne olduysa birden işe başlayan A. ağlamaya başladı! Evet! Durdu ve höööööööö diye birden.. Sinirleri boşaldı kızın yazık ya.. A.'dan bahsettim, çok kariyer odaklı, yılbaşından beri işe geri döndü, oğlan kreşe başladı. İyi gidiyor diyordu ama anlaşılan pek de öyle değil durum. Bu anne olmak zor iş yaaa. İşe başlasan aklın evde, evde kalsan aklın kariyerde. Ortasını bulmak ne zor. Ona mendil verirken, İngiliz dilberimiz başlamaz mı! Kocam benimle sevişmiyor, ben çok "anne" olmuşum, tek konumuz çocuk olmuş demez mi, bir hööööööö de ondan! Ona da bir mendil. S. ile Noe çok olumludurlar, pozitif enerji yumakları ikisi de. S'in gözler doldu mu! Demez mi "7 aylık oturmayı bırak hala dönemiyor, gece boyu saat başı uyanıyor, yorgunluktan tükenmenin eşiğindeyim".. Hööööö, hadi yine mendil.. Noe ile gözgöze geldik, burunlarımız kızarmış, doluyuz belli ki, hani kapıdan geçen kibar insanlar misali "buyrun lütfen önce siz, yok rica ederim siz" halleri.. Noe dedi "ay deliricem, evde her iş bana bakıyor, oğlanı bir saat tut diyorum onda da bilgisayarla oynuyor" höööööö, mendil tabii. Baktım pakette son bir mendil duruyor, sıra bende. Tamam terapistim ama anneyim de.. Diğer 4x2 göz üzerime dikilmiş.. Üstelik, üstelik, üstelik hööööööööö.... Maya'yı çok seviyorum ama yorgunluktan delirmek üzereyim. Bebekle evde olmayı, işime ve doktorama ara vermiş olmayı çok seviyorum ama çalışan, kendi ayakları üzerinde duran, özgür kadın olmayı özlüyorum. Kocama aşığım ama 7 aydır hala Maya'nın x tulumunun nerde olduğunu bilmemesini, hala çocuğa 1 kaşık mama yedirmemiş olmasını, gece ağladığında bir kez bile pışpışlamamış olmasını, kıçını dönüp yatmasını ve horhor uyuduğu halde hala sabah "ay uyuyamadık di mi dün gece yine" demesini aklım almıyor. Ve tüm bunları içime atıp atıp dışardan Pollyanna anne'yi oynamak, herkesin "ay sen nasıl başarıyorsun, hem fıstık gibisin, hem bakımlısın, hem de herşeye yetişiyorsun" demesi sinirlerimi geriyor! Çünkü evet herşeye yetişiyorum, evet fiziksel ve psikolojik olarak güçlüyüm, evet hala sevişiyoruz öpüşüyoruz, evet hala bebek dışında iki laf edebiliyorum falan da.. ÇOK ZORLANIYORUM! Sanki bir ip üzerinde akrobasi yapıyorum 7 aydır, her saniye düştüm düşeceğim..

Makarnaları yedik, alkolsüz içecekleri içtik, üstüne 2 kafeinsiz 3 kafeinli kahve içtik, birkaç kutu mendil harcadık, bebetolar da birbir burunlarını sıktı, yüzlerini çizikledi, Maya yine Chris'in totoyu elledi falan derken, rahatladık valla.. Tek tek de güzeller ama bu arkayı dörtlediğim buluşmaları çok seviyorum. Umarım ayrılırken birbirimize söz verdiğimiz gibi, daha sık yapabiliriz bundan sonra!

14 Ocak 2014 Salı

Tütü giydirilmiş kız çocukları

Hiç anlayamadığım bir fenomen bu tütü giydirilmiş kız çocukları! Ya hepsi şebek gibi oluyor ama annelerin gözü mü kör yoksa çevrelerindeki insanlar arasında biri de çıkıp "yahu kral çıplak!" diyemeyecek kadar can-dost mu değil, yoksa bu tamamen doğal sevimli ötesi bir durum da ben mi anlayamıyorum?!? Olabilir de tabii; yurtdışında yaşaya yaşaya kültürümüzden kopmuş, tütü kadar elzem, o derece "bizden" birşeyi anlayamaz hale gelmiş, kaşla göz arasında ecnebi oluvermiş olabilirim mazallah. Lakin, yalnız değilim, bilesiniz istedim, tütü hadisesinden çok acaip nem kapan bir grup kız çocuk annesi var, varız!

Maya'dan çoook önce, pembe renge bürünmüş kız çocuklarından çok huylanır, "çocuk dediğin iç dünyası gibi rengarenk olmalı!" diye düşünür ve "kızım olursa asla pembe almayacağım" derdim. Maya doğduktan sonra pek çok konudaki "ASLA"larımı bana yalattı yutturdu ama bu "pembe" meselesinde ödün vermiyorum. Maya'nın gardrobu beyaz ağırlıklı ama detayları rengarenk. Gelgelelim, bu tütü konusu pembe meselesini dahi aştı bence. Hatta korkarım bu tütülerin %99'u pembe! İlk başta sadece 1. yaş gününde pembe tütü giydirilmiş kız çocuklarına gülüp geçerken, bu sıra diş buğdayı partisinde pembe tütü giydirilmiş kız çocukları, sıradan bir günde misafirliğe götürülürken pembe tütü giydirilmiş kız çocukları falan görmekten artık gülemez hale geldim. Nasıl bir modadır yahu bu? Mini mini, mahsun bakışlı kızların koca koca bezli totolarından sarkan bir karış pembe tütü üstü fiyonk görmekten vallahi midem bulanıyor artık. Sanırsın tüm Türkiye Cumhuriyeti kız çocukları toplu halde Bolşoy Balesi'ne kayıt yaptırmışlar!!

Çocukları şebek etmek konusunda kendimizi aşabiliyoruz, lakin bu garibanların da bir söz hakkı olmalı, bir sorun bakalım kendileri böyle pembe tütülerle sarmalanmaktan memnunlar mı? Hayır benimki son derece yerlerde sürünüyor, yediklerinin yarısı üstünde, sağı solu kolu bacağı devamlı hareket halinde rahat durmuyor da milletin çocuğu doğuştan asil, doğuştan balerin mi, süzüm süzüm süzülerek bu tütüler içinde orası burası kaşınmadan, rahatça varolabiliyor mu işte onu bilemedim. Ama çuvaldızı bu tütüsever annelere batırmadan önce, kendime bir iğne batıracak olursam, ben yaklaşık 4 sene tütü giymiş bir insan evladı olarak (evet, üstelik pembesi eflatunu yeşili, giyilmedik rengi de kalmadı; çünkü ben de her üst orta sınıf beyaz türk çocuğu gibi, çocukluğumun büyük kısmında bale ile iştigal ettim pektabii ki ve evet bacaklarımı 180 derece açabiliyordum o yıllarda, bu da hayatta başarabildiklerim listesinde pek önemli, yetişkinlik yıllarımda beni bir çok önemli mevkiiye getirmiş olan elzem bir ayrıntı, yürrü be öğrenen anne!) Yani evet tütü giydim, giydirildim, keyif de aldım ama o tütüyü hak ederek giydim tamam mı, mesleki bir gururla, hakedilmiş bir tütüydü o tütü :P

Uzun lafın kısası, tütüye - özellikle de pembe tütüye hayır ayol. Böyle moda mı olur?! Ama bak meme kanseri farkındalığını arttırmak için yapıyorsanız o başka ;)

13 Ocak 2014 Pazartesi

Kuaför denen terapist

Geçen hafta yoğun ve duygusal anlamda roller coaster üzerindeymişçesine geçti, bir de üzerine gece boyu saat başı kalkmak eklenince, yorgunluktan sarhoş gibi başladım haftaya. Haydi hayırlısı. Maya 6. ay ile 8. ay arası her bebekte yaşandığı söylenen büyüme atağına (growth spurt) girdi ve bir önceki postta kasıla kasıla yazdığım "aman da bakın nasıl da rutin bir hayatımız var hahahayt" yalan oldu. Neyse, katlanıyoruz, alışıyoruz, artık anneliğin "durumu kabullenmek ve alışmak" olduğunu öğrendim, sesim çıkmaz oldu. Sosyal destek önemli ama. Baktım Maya'nın yaşıtları da aynı şekilde, tüm göbekdaş-bebekdaşlarım sürünüyor, fazla kafama takmadım. Ama yorgunluk, uykusuzluk kötü.. "Canım" diyene "canın çıksın!" diye cevap vermenin eşiğindeyim, hissediyorum.

Hal böyleyken, iki koşturma arasında gözüm aynaya ilişti ve doğum sonrası zaten döküle döküle iki tele düşen saçlarımın arasında edepsizce sırıtan beyaz teller fark ettim. E, olabilir, yaş oldu 35. Çocuk yapmak ve bakmak da insanı gençleştirmiyor. Ama bir zamanlar benim şampuan reklamlarında oynayacak ayarda güzel saçlarım vardı (tabii tabii öğrenen anne dersiniz diye o kayıp zamanlara ait bir fotomu üste ekledim) ne zaman nereye gittiler, şaştım kaldım. Doğumdan sonra dökülmeler yaşanıyor, süt verdiğiniz dönem boyunca devam ediyormuş. İlk başlarda paniğe kapılmış, gidip tüm paramı saç bakım ürünlerine, içinde tuhaf isimli tüm o doğal maddeler olan şampuan ve kremlere dökmüştüm ama baktım hiçbiri fayda etmediği gibi, boşuna cüzdanım hafifliyor, kızdım saçıma, "görürsün sen şimdi!" dedim. Gittim bir güzel anne modeli (omzun 2 parmak aşağısı denen anlamsız noktada) kestirdim, sonra da bulduğum en ucuz ve en sıradan şampuanla saç kremini aldım, doya doya kullandım. Organik morganik de değil. Kutunun üstünde gür saçlı sarışın bir hatun sırıtıyor, yeter de artar bile.

Ama valla salaş hatun da değilim, hele hele "bebekten sonra kendini saldı" dedirtmem kimseye! Beyaz teller, daha 60'tan önce ı-ıh. Sonra salıcam, uzuuun beyaz saçlı nine olucam, öyle bir hayalim var evet ama daha erken. Bir 25-30 yıl saç boyalarına talimiz..

Talimiz de.. Ben hayatta saçımı kendim boyamadım, kokoşumdur o konuda, illa ki kuaföre boyatırım. İki nedeni var; bir: inanılmaz üşeniyorum, hele de uzun saç, yok canım uğraşamam. İki: kuafördeki boyalar her zaman piyasada satılanlardan daha kaliteli oluyor ve uzman elinde başka oluyor boya. Bir de ben takıntılıyım saç ve kıl tüy işleri konusunda, 15 senedir falan aynı kuaföre gidiyorum. Ondan önce bir 15 sene de başka birine gittim, adam kan davasından kaçıyormuş, izini kaybettirdi. Valla bu kuaförü bulana kadar canım çıktı, bırakmam. Saç kesimi ve boya için teeee Avustralya'dan Türkiye'ye gitmişliğim vardır ki, düşünün ne derece obsesif olduğumu (kuaför için gitmedim ayol, ailemi de gördüm tabii ki, ilahi siz okur..) Velhasıl, çocuklu yaşam herşeyi değiştiriyor. Bu kış Türkiye'ye gidesim gelmedi; hem acaip bir grip salgını olduğu için çekindim, hem de biraz herkes herşeye karıştığı için, çocuk yetiştirme konusunda her kafadan bir ses çıktığı için, sokaktaki teyzeler bile "öğreten kadın"a dönüştüğü için şu dönemde istemedim.

Hal böyle olunca, ilk defa bir atılım yapıp "Almanya'da kuaför arama" hadisesine kalkışmak gerekti. Şimdi benim kriterlerim basit aslında; 1. Tam istediğim şekilde ve boyda kesmesi 2. Bıdı bıdı konuşup, bin tane özel soru sorup cevap beklememesi. Bu iki kriteri bir arada bulmak malum zor iş. İlla ki "moda" adı altında kokoş bir hale büründürmek istiyorlar, illa ki saç renginizi 2-3 ton açmak ya da araya gölge atmak istiyorlar, illa ki kocanızın mesleğinden girip komşunun eşcinsel oğlundan çıkıyorlar. Bir de Almanya'daki ek sorun; burda çoğunluk sarışın olduğu için kahve tonlarını beceremiyorlar.

İlk aşamada çevremdeki kahve hatunlara baktım, hoşuma giden renk olunca sordum, genellikle herkesin "kendi rengi" tabii peh peh, yedim hadi.. Birkaç dost sağolsun öneride bulundu ama ya teeee uzakta, ya sittin sene sonrasına randevu verdiler. Sonra internetten "Türk kuaför" diye araştırdım, çünkü bizim Türkler döner işine bulaşmadılarsa genellikle kuaförlük yapıyorlar burada. Ve sonunda 2013 Kuaför ödülü falan almış, modern, kendi saç rengi de doğal bir kahve olan bir kuaför buldum. İşin tuhafı istediğim saate randevu da verdiler. Kızı babannesine bıraktığım gibi, koşa koşa gittim.

Daha ben demeden "saçınıza sadece dip boya yapalım, altın rengi çok güzel, hiç gereksiz boya atmayalım" dedi, ki bu bence güzel, samimi bir işaret. Sonra bıdı bıdı konuşmadı, eli hızlıydı, bana saç bakım ürünü satmaya kalkmadı, üstelik "doğum sonrası 1 sene dökülür ama sizin saçınız gür, hiiiç belli olmuyor" diyerek beni honore etti, daha ne olsun. Biraz kazıktı ama valla tam istediğim gibi doğal kahve oldum, beyazlar tamamen kapandı, ne koktum, ne boya aktı, memnunum! Yalnız komik bir durum da yaşamadım değil, kıza çabuk gideyim diye fön falan istemedim, sadece kurutalım yeter dedim. Meğerse burda adetmiş, elime fön makinasını verdiler, buyrun kurutun dediler! Ayol vallahi Türkiye beleş hizmet ülkesi..

Eve gittim, pek seksi siyah bir elbisem var, giydim, makyajımı, kırmızı ojelerimi de sürdüm, masama çiçek bile koydum, mum ışığında güzel de bir yemek.. Üstelik kimse için değil, tamamen kendim için yaptım hepsini. OH! Nasıl yenilenmiş hissediyorum anlatamam! Yaşasın bakımlı anne olmak!

11 Ocak 2014 Cumartesi

Bebekle evde oyunlar, aktiviteler

Oyunun çocuğun fiziksel, sosyal ve bilişsel gelişimindeki rolü tartışılamayacak kadar önemli. Fakat bebeklik dönemindeki olumlu etkileri genellikle üstünkörü anlatılıp geçilir, hatta bazı uzmanlar sanki bebeğin tüm bakım ihtiyacı bez değiştirme, uyku ve beslenme ritmi kazandırma ve sevgi adı altında sadece öpüp okşamaymış gibi bir hava bile yaratırlar. Oysa bebek daha ilk saniyeden bulunduğu ortamı incelemeye ve uyum sağlamak için belirli beceriler edinmeye başlar, kızım daha doğduğu anda gözlerini gözlerime dikmiş, tam ayrıntılı göremese de, içinde bulunduğu ortamın değiştiğini "fark ettiğini" bana göstermişti. Yenidoğanda bu farkındalığı günden güne arttırmak, sosyal ve bilişsel zekayı geliştirmek, fiziksel işlevlerin kazanılmasına yardımcı olmak, tabii ki bilinçli ebeveynlerin elinde.

Maya'nın ilk 3 ayı zor geçti, biliyorsunuz. Çok ağlayan bir bebekti, doğru dürüst gülümsemedi ve yattığı yerden homurdanmak, huysuzlanmak ve devamlı ilgi ve rahatlatılma istemek dışında çok fazla etkileşime geçemedik. Yine de uyanık olduğu her fırsatta onu dizlerime yatırım, yüzü yüzüme bakacak şekilde tutup devamlı konuştum, şarkılar söyledim ve oyunlar oynadım. Bu dönemde en çok çeşitli ve abartılı yüz ifadeleri, farklı sesler çıkarmak, ellerde kukla oynatmak, ayak ve ellerini öpmek ve bedensel ritm hoşuna gitti. Bazen ondan hiçbir tepki gelmeyince, sanki  tek başıma deli ayten  misali konuşup oynadığımı düşündüğüm de oldu ama yılmadım ve ödülümü her sefer minicik bir gülümsemeyle ya da gözümün içine odaklı bir bakışla aldım. İlk üç ay başka da birşey beklemedim zaten ufacık bebekten.

3-6 aylık dönemde ise, herşey değişti. Önce, uzman yardımıyla kolik sandığımız regülasyon bozukluğunun üstesinden geldik ve Maya'nın ağlamaları ve huysuzluğu kesildi. O tepinerek ağlayan bebek gitti, yerine kıkır kıkır gülen, yanağıma kocaman öpücük konduran, önce büyük kaslarını sonra ufacık parmaklarını kendi iradesiyle beceriyle kullanabilen, basit seslerden hecelere doğru sözel beceri geliştiren ve aşırı derecede meraklı, sosyal bir bebek geldi! Ben bile inanamadım. Tabii bu motivasyonla benim oyunlarım da değişti, gelişti.

Maya doğduğundan beri devamlı görüştüğü 4 bebek var, buna son 2 düzenli aydır gittiğimiz iki oyun grubu daha eklendi ve daha "birlikte oyun" bilincinden çok uzak da olsa, farklı bebeklere bakmanın, dinlemenin, dokunmanın olumlu etkilerini her hafta şaşırarak görüyorum. Mesela her bebeğin adına söylenen hoşgeldin şarkısında, bu hafta kendi adı söylendiğinde ciddi bir heyecan gösterdi ve gülümsedi. Konuşulanları anlamak için yaşı çok erken olsa da, sanırım kendisine yöneltilen dikkati anlıyor ve kendi çapında teşekkür ediyor! Sosyal bir insan yetiştirmek istediğim için, şu karlı yağmurlu havada, inatla bu gruplara devam etmeye çalışmanın zorluğu yanında bu benim için çok güzel bir motivasyon oldu doğrusu. Ama sadece sosyal gruplarla değil, tek başına ya da anne-baba ile de oyun oynama ihtiyacı olduğunu biliyorum. Bu nedenle yeni yeni oyunları hem internetten araştırıyorum, hem ebemize ve diğer annelere soruyorum, hem de kendim uyduruyorum.

Sabahları Maya'nın oyun ya da spor grubu yoksa, evde baby-gym (bebek jimnastiği) yapıyor. Bunun için tahta ve organik boyalı bir düzenek aldık. İlk başta pek ilgi göstermedi ama üzerine en sevdiği oyuncakları da bağlayıp, ufak bir zil takıp, birazcık "zenginleştirince" şimdi deliriyor. Kendi kendini 45dk oyalayabiliyor bu düzenekle. Özellikle dönmeyi ve sürünmeyi, bacak ve kol kaslarını kullanmayı, el ve göz koordinasyonunu, görsel ve işitsel uyaranlarla beynini geliştirmeyi sağlayan bu düzenek ve altındaki renkli ve hışıtrılı oyun minderi ile üzerine saçılmış oyuncakları onu çok eğlendiriyor. Oyuncakların doğal kauçuk ya da organik boyalı tahta olmasına özellikle dikkat ediyorum çünkü bu dönem çocuğu tamaman "oral" takılıyor, gördüğü herşey ağzında. Peluş hayvanlar için yaşı daha erken çünkü tüylü ve orasından burasından kopabilecek düğme vs sarkıyor hepsinin ama şimdilik odasında dekoratif bir şekilde duruyorlar. Sadece resimde de gördüğünüz, daha önce 3 çocuk daha büyütmüş olan Winnie (the pooh) oyunlarına eşlik ediyor.

Kendi kendine oynaması dışında günün büyük kısmında beraber de oynuyoruz. En çok oynadıklarımız ellerimle yüzümü kapayıp ya da yüzüme minik bir havlu kapayıp onun kendi açmasını teşvik ederek ce-e (pikaboo) yapmam, bir eşyanın arkasına saklanıp birden çıkıvermem (kayıp-geri gelme neden-sonuç ilişkisinin gelişimine de yarıyor), el ve ayaklarıyla beden ritmi oyunları özellikle göbekten-sırta çevrilmeyi öğrenme aşamasında çok işe yaradı, arkasına yastık koyup (emzirme yastığı denen sosis tipli yastığı U yapıp üç taraftan destekleyerek başladım, gittikçe yastıkları azalttım) oyuncaklarını önüne atmak ve kendi kendine uzanmasını sağlamak özellikle sırt ve bel kaslarını güçlendirdi, el göz koordinasyonunu geliştirdi, birşeyi yere düşürdüğünde kendim almadım, ağır da olsa Maya'yı yere doğru eğdim ve düşürdüğü şeyi kendi eliyle kavrayıp almasını istedim (bunu bir süre sonra oyuna çevirdi, baya kol kası yaptım sağolsun), babasıyla top atmaca, fış fış kayıkçı ve sırt üstü yatıp dizlere bebeği yatırarak uçakçılık oynamayı sevdi, aynadaki aksine dokunmaya, banyo yaparken suyla oynamaya, bezi değişirken arkasında duran objelere ulaşmaya çalışmaya bayıldı.

Ayrıca Brasil Bossa Nova Radio eşliğinde dans etmeyi, çeşitli ninniler dinleyerek uykuya geçmeyi de sevdi. Her gece uyumadan önce 5-10dk boyunca tamamen o anda uydurduğum çeşitli masalları anlamasa da benim tuhaf tuhaf sesler çıkararak, bir hızlı bir yavaş konuşmamı dinlemeyi de seviyor. Annesi kitapkolik olduğu için, şimdiden birçok kitabı var ama bu ayda tek ilgisini çeken ses ve ışık çıkaran Arı Maya ile Çiftlik Hayvanları kitapları.

Genel uygulamanın aksine, çocuk arabasında oyuncak tutmuyorum çünkü Maya'nın doğayı ve insanları incelemesini tercih ediyorum, kendisi de bu duruma alıştı. Otomobilde ise anakucağında sıkıldığı için, genellikle önünde 2-3 oyuncağı oluyor - kesinlikle arka koltukta oturmuyorum çünkü "annenin yeri ya direksiyon ya da ön koltuk" kuralı geçerli. Uyku öncesi ise yatakta oyuncak bulundurmuyorum, hem güvenli değil hem de dikkatini dağıttığı için uykuyu geciktiriyor. Sadece öğle uykusunda dişlediği sert bez tavşanı oluyor, onu da bir süre sonra elinden atıyor zaten.

İşte böyle, ilk 6 aylık oyunlarımız bunlar. Oyun şekilleri değiştikçe ve zenginleştikçe, bu konuda yine yazacağım.

8 Ocak 2014 Çarşamba

Bebek bakan baba - Bölüm III

Bloğu öğrenen anne olarak açtım ama aslında Beyaz Atlı Prens de baba olarak baya bir şey öğrendi bu son aylarda, ara sıra yazıyorum. Mesela ilk ay baba kız aşkı yaşamaları üzerine yazmıştım hani ya da eşimin babalık izni sonunda evden gidişi şerefine yazmıştım hani ya.. Şimdi bir de bunca ayın sonunda hala nasıl olur da bunları başaramaz bu adam?! konulu bir çemkirme yazısı yazasım var çünkü bu "adam" beni DE-LİRT-Tİ bugün! Burnumdan soluyorum, tabii ki kendisine de bolca çemkirdim ama yetmedi, buradan da arkasından çemkirmeye devam edesim, dır dır yapasım, onun şahsında tüm babaları yerden yere vurasım, duvardan duvara geresim, bir füzeye koyup uzaya yollayasım var. Şaka ayol, gitmesinler bir yere aman, Allah korusun, "adam"ı seviyorum nihayetinde.

Lakin..

Lakin beni delirtti yahu bugün. Sabahtan beri durup durup öyle şeyler yapıyor ki, hakikaten bir anlam veremiyorum. Bu sıralar Maya'nın gece uykuları bozulduğu için, ben ondan biraz daha erken yattım. Sabah bir kalktım ki salona hırsız girmiş ve de üstüne çıkarken atom bombası patlatıp da çıkmış. Yoksa neden normal bir insan çoraplarını, pantolonunu çıkarıp salonun tam orta yerine bırakır ki? İçilmiş bira da koltuğun tam yanında yerde duruyor, sanırsın gece bir evsizi konuk etmişiz, sabah incelikten bizi uyandırmadan çıkmış evden.. Dondurma da yemiş üstelik, yapış yapış çöpünü masaya bırakıvermiş. Seke seke ulaşabildiğim koltukta battaniye dürülmüş kenara fırlatılmış, sanırım bir çeşit sanat eseri, elle değil gözle bakılacak türden. Bilgisayarlar, kabloları, apple tv'nin kumandaları, koltuğun ara gözlerine ittirilmiş ki aynı düğmeye gece boyu basılsın da pilleri hemencecik bitsin gitsin. Tabii ki artık bir ucu fişte diğer ucu a.ıkta yatan kabloları gözüm dahi görmüyor, evleneliberi o artık ortamın bir doğal parçası oldu zihnimde. Gel de delirme No.1. Bunları toplamak kimin işi, tabii ki anne izni denen "boş boş oturma" tatilinde olan benim..

Sabah uyandığım gibi koşturmaya başladığım için tabii ki çok acelem vardı, kahvaltıya davetliydik arkadaşlara (tatil bugün burada, değerlendirdik hemen) dedim: "kızı hazırlar mısın, ben hemen duşumu alayım, bak giyeceklerini koydum şuraya". Tamam biz anneler biliyoruz, bebeği giydirmek 10 kollu ve 10 kolu da ayrı yönlere saldıran bir ahtapota neopren dalış elbisesi giydirmek gibi bir iş olabiliyor bazen ama yani başarılıyor yani, başarılmalı artık 6,5 ayda. Neyse başardı 15 dakika sonra ama içindeki badiyi çıkarmış incecik tek katlı çıkaracak çocuğu! Gel de delirme No.2. Haydii, geri gittiler baba kız, içine ikinci badiyi giydi, tabii ki ters giydirilmiş. Hayır sanki kendisi hayatta hiç t-shirt giymedi, hep çıplak geziyor bu adam yahu! Neymiş bulamamış nere düz nere ters!? Haydiii, artık çevirtmedim, tüm gün ters giydi çocuğum iç badisini (işi de ters gitti bu yüzden garibanın tabii) üstelik gece pijamasını giydirirken bir de yakasının da çıtçıtının iliklenmediğini görüp Gel de delirme No.105 yani.. Ama öncesi var! Çocuğu giydirdik, çıktık, kahvaltıda hep benim kucakta, "adam" gayet güzel sohbet ediyor, keyifle kahvesini yudumluyor, ben daha ekmeğimin köşesini koparamamışım, hiç oralı olduğu yok! Gel de delirme No 3.

Yarı aç yarı tok eve döndük, Maya'nın öğle uykusu ritüeli başladı, eş zamanlı olarak "adam"ın en fazla hışırdayan paketteki cevizleri yiyesi tuttu (bebek tutmaktan az yedi ya çünkü kahvaltıda) Gel de delirme No 4. Her pakete el sokuşta Maya'nın gözler baykuş gibi açılıyor, gürültüde sorun yok, hışırtıdan nefret ediyor. Bunu da 6,5 ayda öğrenemedi "adam". Neyse uyuttuk kızı 1 saatte.. Zaten 45dk uyuyor yine uyanıyor. Odaya geldim, azıcık haberleri okuyayım, belki blog yazayım diye koltuğa oturdum. "Adam" elini omzuma attı başladı gülümsemeye en şirin en çapkınından. Hiç anlamamazlığa geliyorum, gülümseyip haberlere geri döniyorum falan. El başımı okşuyor, aşağılara doğru inmeye başlıyor, yine anlamamazlığa geliyorum. "Would you like to shaq?" kaçınılmaz soru. El insaf be adam, tamam shaq-eylemek benim de bir ihtiyacım, bir pozitif enerji kaynağım, bir yaşamı çekilebilir kılarım da.. El insaf 5dk oturmuşum daha, gece her saat uyanmışım, sabahtan beri koşturuyorum. Ayrıca romantizm açısından çocuktan sonra çok büyük bir değişiklik yaşamadık, halimiz hala istatistiklerden bir adım ileride diyeyim yani. Yani her bulduğumuz nefes aralığında shaq-eylemesek de olur. Sinirleniyorum artık "NO!" yu basıyorum! Başlıyoruz didişmeye tabii, neymiş sabah benim arkadaşlarımla buluşmuşuz şimdi de blog yazıyormuşum bu "değerli" zamanda. Yazıcam tabii ya, elimde ne kaldı çocuktan sonra, anca blog yazıyorum.. Bir nevi terapi.. Gel de delirme No 5.

Gitti yattı Maya'nın yanına, yine uyanınca ben geri uyuttum tabii. Bir de temizlik yaptım, Maya'nın küçülenlerini bodruma taşıdım vs vs. Küçük ayrıntılar. Kendimi 10 kollu Vişnu gibi hissediyorum bazen ve bu erkek milletinin aynı anda 5 işi birden yapamıyor oluşu beni delirtiyor. Neyse, sonuçta Maya'nın uykusu tamamen açılınca sinirlerimi düzeltmek için Maya'yı pusete atıp yürüyüşe çıktım. Neden evlendik ki, ne güzel sevgiliydik, neden çocuk yaptık falan diye düşündüm ve yürüdüm yürüdüm yürüdüm.. Eve döndüğümde kapıyı elinde kavuniçi güllerle açtı ve bana şunu yapmıştı....... E barıştık da, shaq de eyledik tabii :))) Beyaz Atlı Prens diye oşuna demiyorum, kerata seni!

EK: Aman tanrım, bu yazıya asıl oturuşumun nedeni hakkında yazmadan bitirmiş, yollamışım. İşte yorgunluk pardon, hemen bir update, asıl beni delirten olay bunların hiçbiri değildi ki! Maya'yı kucağına verdim, biraz oynasınlar diye. Almış öbür eline de telefonu, bu akıllı telefonlardan nefret ediyorum zaten.. Bir yandan kızı hoplatıyor bir yandan haber okuyor. Ben de toz almaya çabalıyorum. Gözümün ucunda şu sahne yaşandı: Maya çok hareketli artık, kucaktan kaydı, parendeli takla attı, neyse ki minder üzerine yuvarlandı.. Boynu nasıl kırılmadı bilmiyorum ama delirdim o an yani... Kapıyı vurup çıktım işte bu olay sonunda...

4 Ocak 2014 Cumartesi

6 aylık bebeğin beslenme ve uyku düzeni

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, bebekler 6 aylık olunca uyku ve beslenme düzenleri değişiklikler gösteriyormuş. Anladığım kadarıyla, 3. ay gibi 6. ay da, fiziksel, sosyal ve bilişsel gelişim açısından bir köşe taşı. Nasıl 3 aylık bebek artık başını tutabilmek, gülümseyebilmek, belli aralıklarla beslenme, boşaltma ve uyku davranışı gibi konularda yenidoğana kıyasla farklı bir aşamadaysa, 6 aydan itibaren de ikinci bir değişim yaşanıyormuş. Yani şu ana dek sorunsuz gece boyu uyuyan bebeğiniz birden geceleri saat başı uyanmaya ve ağlamaya başladıysa, bu normal bir gelişim evresiymiş.

Miş de miş, lakin bu gece boyu saat başı uyanma hadisesini yaşamak böyle iki cümlede "aman da normalmiş ayol" şeklinde yaşanmıyor, insana soldan soldan geliyorlar. Neyse, geçecek inşallah, bu da geçecek ve yeni bir soruna bırakacak yerini. Çocuk büyütmek devamlı bir öğrenme haliyMİŞ.

Çocuklu yaşamda mutlu ve etkin olabilmek için zaman kullanımı becerisi şart. Bunun için de programlı bir yaşam, bebek de olsa "rutin"in kazandırılması ve kurallı ama esnek bir insan olabilmek gerekiyor. Eğer zaman kullanımını iyi başaran bir insansanız, zor bir bebek sahibi olsanız bile, sosyal yaşamınıza, spora ve kendinize zaman ayırabiliyor, tükenmeden ebeveyn olabilmeyi becerebiliyorsunuz. Maya ile uyguladığım beslenme ve uyku rutinini paylaşmak istedim. İdeal falan değil aman ha, her bebek ayrı çünkü. Sadece benim bebek 6 aylıkken bu şekilde bir hayat tarzı sürüyor, doktoru da "hmm evet güzel, böyle devam edin" dediği için, hadi blogta paylaşayım dedim. Temel kaideler var sadece:
- Bu ayda bebekler aşağı yukarı 15 saat uyuyor.
- Bu ayda katı gıdaya artık geçilmiş olmalı ve bebeğe "öğün" bilinci kazandırılmalı.
- Ek gıdaya geçişle birlikte su da içilmeye başlanıyor, günde 100ml su içilmeli.
Nasılı, nerdesi, ne zamanı size kalmış..

Bizim günlük program (zaman aralıkları bazen 15-20dk sapma da gösterse, hatta bazı günler tamamen apayrı bir tablo da izlense) genel olarak şu şekilde:

07.45 - Uyanma, yatakta kucaklaşma, koklaşma, sabah şarkıları
08.00 - Babayı işe yollama, salonda oyun alanına geçiş, D vitamini alımı
08.30 - 50-80gr arası meyve püresi ve takiben anne sütü ile kahvaltı
08.45-09.00 - Oyun alanında serbest zaman
09.00 - 10.00 - Sabah yürüyüşü ve Maya genellikle 40dk uyuyor bu sırada.
10.00 - 12.00 - Oyun grupları, sosyalleşme, spor vs. (10.30'da anne sütü)
12.30 - Eve dönüş ve 50-80gr. sebze ya da etli sebze menü ile öğle yemeği ve takiben anne sütü
12.50 - 13.00 - Yatağa geçiş ve uyku hazırlığı (pışpış, okşama, uyku arkadaşını kemirme vs.)
13.00 - 16.00 - Uyku (uyandığında meme vermeden pışpışla tekrar uyutmaya çalışıyorum)
16.00 - Uyanma, anne sütü, oyun alanına geçiş, anneyle oyun
17.00 - 18.00 Akşam yürüyüşü, Maya bu sırada yine yarım saat uyuyor
18.00 - Eve dönüş, babayı karşılama, babayla oyun, bazen dışarıya çıkıyoruz.
18.30 - Akşam yemeği 80-100gr. meyveli şekersiz irmikli ya da tahıllı muhallebi ya da sebzeli etli menü
18.45 - Babanın kucağında kanguruda 30-45dk uyku, bazen dışarda arkadaşlarla oluyoruz.
19.30 - Oyun alanında kendi başına zaman, banyo.
19.50 - Uyku hazırlığı (anne sütü, ninni, okşamalar, pışpışlar)
20.00 - 21.00 - Uykuya dalış ve kendi başına, kendi yatağında uyku. Anneyle babanın 2 saatlik özgürlüğü :)
01.00 - Kendiliğinden yanma, anne sütü, maksimum 10dk sonra tekrar uyku
03.30 - Aynen.
06.00 - Aynen.
07.45 - Yeni güne merhaba.

Evet işte hayatımız, Maya'nın 7. ayında bu şekilde. Tabii bu bizim ideal düzenimiz, her gün bu şekilde olmayabiliyor, özellikle bu sıra üçüncü dişini çıkarttığı için kaos hali yaşanıyor, geceleri saat başı uyanıyor, 1 saat yatakta dönüp duruyor, haykırarak ağlıyor falan, o ayrı... Geçecek inşallah...

Bu arada; Esra Ertuğrul'un ek gıdaya geçiş konusunda çok güzel bir semineri olacak, ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

3 Ocak 2014 Cuma

Meme emerek uyuma problemi

Yeni yılla birlikte hepimiz kendimize yeni hedefler koyuyoruz; şunu şöyle yapacağım, bu huyumu değiştireceğim, şunu hayatımdan çıkaracağım ya da ekleyeceğim diyoruz. Ben de 2014'te uygulamaya sokulmak üzere ertelenip duran bir iki maddeyi yeni yılın ilk günüyle birlikte hayatıma soktum. Bunun da başında müptelası olduğum "attachment parenting" (bağlanma odaklı ebeveynlik) denen naneyi hayatımda makul düzeyde tutabilmek geliyor. Attachment Parenting olayını duymayanımız yoktur heralde, varsa da evinde ananesi babannesi ninesi varsa sorup ondan öğrenebilir, çünkü bu bağlanma odaklı ebeveynlik hadisesi tamamen doğal, içgüdüsel, dolayısıyla teeee taş devrinden kalma hissiyat ve davranış tarzlarımızdan oluşuyor. Yani bebek doğduğu andan (hatta hamileliğe karar verme aşamasından başlıyor bence) itibaren, ebeveynlerle bebek arasında maksimum düzeyde bağlanma kurabilmek için; beraber uyuma, memeyi doyura doyura verme, bebek şımartmak mümkün değil mottosundan yola çıkarak her fırsatta sevgi seli yaratma, kucaklayıp öpme, bebeğin her ihtiyacında yanında olma ve bebeği ağlatmadan büyütme gibi teoride muhteşem ama pratikte... Dur gelicem ona.

Maya'yla düzenli olarak terapiste gidiyoruz, bahsetmiştim. Kendisini kolik sanarken, normalde 3. ayın sonunda bu ağlak bebek halleri bitmeyince ve biz tükenme noktasına gelince şehrimizin "Ağlayan bebek merkezi"nde almıştık soluğu hani (buraya tıklayıp, benim hatırlamak istemediğim o günleri siz hatırlayabilirsiniz isterseniz). Şimdi ayda bir kontrollerimiz var. Bu 2 ayda Maya kendi yatağında uyumaya, uyku öncesi dışında ağlamamaya, rutin bir düzene falan kavuştu, yuppiii tabii ki. Ama özellikle diş çıkarma ya da hastalık dönemlerinde bu düzen alaşağı oluyor, bir 15 gün kadar Ajda önderliğinde "uykusuz her geceeeee, yorgun ölesiyeeee" dolanıyoruz. Ama normal ya, olacak o kadar.

Ve fakat; bu düzeni nasıl sağladık: Attachment Parenting'in dibine vurarak, yani Maya'yı memede uyutarak, zırt dese meme vererek, üstüne de 24 saatin 24ünde öpüp okşayarak, tüm hayatımı onun rutinine göre yeniden planlayarak.. Ve evet sevgili J.Lennon haklı da dostlar, all we need is love. Ama sevgi eşittir meme olmamalı.

Gittiğimiz ağlayan çocuk merkezindeki doktor ve terapist, attachment parenting yanlısı olmalarına rağmen, içlerindeki Alman Mürebbiye pek tabii baskın çıkıyor. Onların önerisiyle 6. aydan itibaren neden-sonuç ilişkisi de kurabilmeye başlayan bebeği kesinlikle memede uyutmamak gerekiyor, çünkü bebeği nasıl uyutursanız, gece boyu ne zaman uyansa, uyuduğu koşulların devamını istiyor. Bu nedenle, ışık yok, müzik yok, meme yok; varsa da her uyandığında aynı koşulları sağlamayı kabul ettiniz demektir. Ağlayarak uyusa bile, kendi uyuyacak, siz yanında yatabilirsiniz, hafifçe okşayabilirsiniz, o kadar. 

Bu haftaya dek ben bu koşulları sağlamayı kabul etmiştim (bu konudaki gel-gitlerimi burayı tıklayarak okuyabilirsiniz) çünkü memede şıp diye ve hiç ağlamadan uyuyakalıyordu, yatağı yatağımıza bitişikti, her mırın kırın edişinde (gece uyanınca ağlaması kesinlikle yok bu çocuğun!) hop memeyi veriyordum 2 dakika bile sürmeden yine uyuyordu. Gündüz ise rutin saatlerde ya pusetinde dışarda uyutuyordum, ya kanguruda bana bitişik, yine sorunsuz. Ama merkezdeki doktorun ve terapistin bir bildiği varmış. Çocuk 6 aylık olunca birden uyku düzeni değişti, normalde bu yaşta bir çocuğun gün içinde 15 saat uyuması ve bunun 10 saatinin gece uykusu olması ve bu yaşta bir çocuğun beslenme ihtiyacının gece 1 defaya inmiş olması gerekiyor diyor doktorlar. Fakat Maya bunun yerine gece boyu saat başı uyanmaya ve meme aramaya başladı. 1 hafta becerdim bu saat başı uyanıp geri uyuma halini ama bünye bir noktada artık iflas ediyor, fiziken olmasa da psikolojik olarak ordan burdan error vermeye başlıyor. Saçma sapan şeylerden Beyaz Atlı Prensle dalaşmaya falan başladım, yorgunum çünkü. Tamam toplamda gece boyu 6-7 saat uyuyorum ama saat başı uyanınca asla derin uykuya geçemiyorum çünkü.

Velhasıl Attachment Parenting'in beraber uyuma ve memede uyuma koşullarının canı cehenneme noktasına gelmiş bulunuyorum. Aslında bana sorarsanız ben meme emmenin de sonuna geldim psikolojik olarak çünkü saat başı meme vermekten, aç kapa aç kapa sütyen kopçalarım tükendi yani. Afrika kabilelerindeki kadınlar gibi sarkacam ayol, derdinde de değilim de.. Normal değil saat başı emme isteği, çünkü ne tam emip doyuyor, ne de tam acıkmış oluyor. Resmen memeye psikolojik ihtiyaçtan sarılıyor çünkü meme beslenme demek değil, uyku yardımcısı demek, anneye yumulmak demek, ilgi odağı olmak demek.. 

Peki bunu nasıl yapacağım? İşte tüm sorun da burada. Çünkü meme ile sevgi ilişkisini, meme ile uyku ilişkisini kırmamız şart. İşte bu noktada bize önerilenler şunlar:

1. Tüm rutin değişikliklerinde olduğu gibi, bunda da küçük hedeflerle ve mutlaka gündüz uykusunda başlayın.
2. Memede kesin surette uyutmayın ama uyku öncesi emmesine ve rahatlamasına izin verin. Uyku haline geçmeden mutlaka memeyi sakince ağzından çekin (parmakla dudak kenarına bastırırsanız, basınç kesileceği için meme serbest kalıyor) ve rahatlatıcı bir tonla konuşun, sevin, öpün ki memenin kendisinden zorla alındığını sanmasın.
3. Uyku rutinini (bez değiştirme, ninni, masal vs.) mümkünse beslenme sonrası uygulayın. Ve uykudan önce mutlaka altının kuru ve karnının tok olduğundan emin olun ki ağlamaya başladığında içinize şüphe düşmesin.
4. Ferber methodundaki gibi çocuğu yalnız bırakmak, odadan çıkmak 1 yaşından önce kesinlikle uygulanmamalı, bunun yerine çocukla ten teması, çok hafif okşama yapılmalı. 
5. Gece uyandığında meme vermeden önce okşama, hafif ninni gibi yöntemleri en az 15dk deneyin.
6. Hiçbir çocuk 1 günde rutin değişikliğine adapte olamaz, bazen günler boyu çocuklar haykırarak yarım saat ağlarlar, bu normaldir, siz kendi sakinliğinizi korumaya çalışın.

Tabii Murphy kanunları gereği, ben bu işe kolları sıvar sıvamaz Maya da karşı taarruza geçerek 3 numaralı dişini çıkarmaya (yine alttan bir diş geliyor, üç dişli canavar kemirgen oluyor kendisi) karar verdi. Yine de yılmadım, yılın ilk gününde programa başladım. Hiç ağlamadan uyuyan çocuk 1 saat ağladı ama valla uyudu ve saat başı uyanmadı. Yani evet, daha 2 gece oldu ama bu yöntem işe yarıyor, sadece sabır gerekiyor bol miktarda. Bir de mümkünse bu tip rutin değişikliklerinde akrabadır, komşudur vır vır konuşursa, çocuğu ağlatıyorsun ver memeyi diyip durursa fazla takmayın. Onlar ne bilecek, anne baba sizsiniz sonuçta. Ayrıca memede uyumayı kesmenin de attachment parenting karşıtı olduğunu sanmıyorum çünkü tam tersine, çocuk meme ile sevgiyi karıştırmamış oluyor ve evet belki 1 saat ağlıyor ama geriye kalan zamanda zaten öpüp okşayıp onu sevdiğinizi gösteriyorsunuz. O nedenle vicdan azabı falan yaşamaya da gerek yok bence. 

Diyor ve "yaşasın memelerin özgürlüğü" diye slogan atarak bu eğitici ve öğretici yazıma son veriyorum. 
Daha fazla bilgi için burayı ve burayı tıklayabilirsiniz. 
Memelerini geri kazanmak isteyen hepimize kolay gelsin!

1 Ocak 2014 Çarşamba

Bebekle yeni yıl partisi

2014 sonunda geldin, hoşgeldin! Yılın ilk postu, hayırlı olsun bakalım. Dün gece bir coştuk ki ne coşmak, dün boyu dinlendikten sonra bebeto hanımı kaptığımız gibi noel baba kostümüne büründürerek (bakınız; görmemiş anababanın ilk çocuğunu palyaço edip, kendini de cümle aleme madara etmek) Onkel Zet'in geleneksel yeni yıl partisine gittik. Geleneksel dediğim, 3 senedir yeni seneye aynı şekilde girdiğimiz için, geleneksel. Yoksa etrafta her tür sanatçı enteresanlığının vuku bulduğu, gelenekselden uzak, postmodern bir yılbaşı partisi oluyor bu sözkonusu Zet Amca'nın Yılbaşı Partisi, o ayrı hikaye..

İtiraf edeyim, ben biraz stres yaptım çünkü yüksek tavanlı dolayısıyla biraz serin, etrafa saçılmış retro sanat eserleriyle biraz uğraşılsa epileptik atak falan yaşanabilinecek bir ev, 14 adet bir şekilde sanat ve sanat proje yönetimi gibi konulara ucundan bulaşmış "alternatif" dostlar, onların senede bir değiştirdikleri 14 adet sevgilileri, birkaç gigalitre alkol, ot, bolca mum, elektro swing falan dersek, bebek bu ortama biraz ters de diyebiliriz. Yani bebek için tuhaf, yetişkin insanlar için daha tuhaf bir durum. Ama; sosyal anneyim ya, burnumdan da kıl aldırmıyorum. Evimde mi oturayım ayol yılbaşı gecesi, geçen sene karnım burnumda "zabbaha gader dens dens dens" eylemişim, bu sene "çocuktan sonra anneye bağladı, yitti gitti gariban!" dedirtmem valla dedirtmem! O nedenle kaptık çocuğu, Onkel Zet'e bir sürü "geliriz ama şu şu şu olacak" ültümatomu da vererek, sıcak, sigarasız ve aşırı gürültü olmayan bir eve doğru yola koyulduk. Onkel Zet, Beyaz Atlı Prens'in proje yöneticisi bu arada, adam yönetim konusunda iyiymiş, helal olsun. Ortam bebeğe göre gayet iyi ayarlanmış, insanlar da gayet uyumlu ve anlayışlı davranışlar içine girmişlerdi. Bizim kız da sosyal canlı olduğu için gece boyu neşeyle sağa sola saldırdı, kucaktan kucağa gezip kızların saçlarını çekiştirdi, erkeklerin burunlarını yokladı. Vallahi eğlendik ve çok hoş bir gece geçirdik.

Tabii saat 10'a kadar sürdü bu durum, sonrasında elalemi germenin ve herkesi "evli barklı sakin ve çocuklu" yılbaşına zorlamanın da, gözlerini ovuşturan kızı gereksiz yere uyanık tutup yormanın da anlamı yok. 10.10'da evimizde, bebeği yatağına, kendimizi de şampanya, mumlar ve "Searching for Sugar Man" eşliğinde sarmaş dolaş koltuğa konuşlandırdık ve saat 00.00'ı beklemeye koyulduk. Bu arada ben 1 yudum şampanya içeceğim ya 00.00'da, azimliyim, koca yemekte o kadar içmenin üzerine bir de geriye kalan tüm şampanyayı kafaya dikince tabii kafayı da buldu. Bana facebooktan ilan-ı aşklar falan, yanında oturuyorum be adam, nasıl yani?! İçkiliyken insanların elinden sadece araba anahtarını değil, akıllı telefonlarını da almalı :D

00.00'da Batı Avrupa'da hiç bulundunuz mu bilmiyorum ama, dünyanın geri kalanının insan gibi kutladığı yeni yılı ve havai fişek gösterisini, bu diyarlarda biraz abartıyorlar. Havai fişekler yılın geri kalanında tamamen yasak olsa da, sadece yeni yıl gecesi için tüm halkın kullanımına açık ve 7'den 70'e insanlar marketten, benzin istasyonundan, nerden bulurlarsa yüzlerce çeşit çeşit havai fişeği satın alıyor ve tam yeni yıla girerken yollarda, parklarda, dağ tepelerinde, allah ne verdiyse patlatıyorlar. Dolayısıyla her yer duman, bam bam gürültü ve caddeler Bağdat'taki, Batı Şeria'daki savaş alanlarına dönüyor. Bizim bey de sağolsun patlattı 3-5, çünkü bu havai fişek fırlatma geleneğinin kökeni biliyorsunuz pagan adetlerine dayanıyor; kötü ruhları, kötü şansı falan kovaladığına inanılıyor bu tip gürültülü zımbırtıların.

Şampanyamı 1 yudum içtim ve sevgilimi öperek yeni yıla girdim dostlar. Kırmızı donu unutmuşum.

Hatun nice sonra aklımıza geldi, içerde uyuyordu ve o gürültü patırdı içinde uyanmamış bile. Zaten bu bebek milletini çözebilmiş değilim, koca koca gürültülerde totolarında sinekler uçuşurcasına uyuyorlar, ufak seslerde gözler faltaşı gibi açılıyor, tuhaf canlılar.. Neyse kızımızı da öptük, uyku arasında iyi seneler diledik, sonra da valla devrilip yattık 01.00 gibi.. Bu da böyle bir sene oldu, haydi bakalım, inşallah gelen gideni aratmaz, mutlu, huzurlu, sağlıklı bir sene olur hepimiz için.