25 Mart 2014 Salı

Kelebek etkisi

Yaşadığımız kentin muhteşem bir botanik bahçesi var. Uzun, soğuk ve karanlık kış günlerinde neredeyse iki haftada bir tropik bitkiler bölümünde yürüyüş yaptım bu sene; sıcacık, rengarenk, içim açılıyor. Bebeto da seviyor otu, yeşili, çiçeği, böceği. Son bir aydır bu tropik bitkiler bölümünün yaklaşık 30metrekarelik bir iç bahçesinde bir de "kelebekler sergisi" var. Yok yok, tahmin ettiğiniz gibi kurutulmuş garibanların "yavru, gel sana kelebek koleksiyonumu göstereyim!" sergisi değil. Resmen capcanlı uçuşuyorlar, siz de aralarında dolaşıyorsunuz. Bebek ve çocuklar için de muhteşem bir heyecan oluyor.

Mart başında gitmiştik S. ve oğluyla, kelebeklerin ömürlerinin sadece 1 ay olduğunu öğrenmiştik. Onlar bize veda etmeden - ya da sonsuz bir döngüde tekrar tekrar dünyaya geldiklerini var sayarsak, sadece bir "görüşürüz seneye!" demeden - tekrar gidip görmek istedim geçen gün. Ne iyi oldu; rengarenk kelebekler saçlarımda, ellerimde uçuştu. Sıkkındım o gün (bu ara insan memleketten haberlere takılmadan duramıyor, gündem malum..) içim açıldı; kelebek etkisi bu olsa gerek!

Eve gelince, bebeto gördüğü ve deneyimlediği yenilikleri sindirmek ve beynine yeni gri hücreleri kazandırmak için, mızırdanmadan çabucak uyudu. Ben de fırsattan istifade biraz psikoloji makalelerine bakayım dedim. Bizim meslekte uzun aralar vermek pek iyi olmuyor. İnsanların çok işine yaşayacak yeni terapi yöntemleri, yeni yaklaşımlar ya da kırk senedir uyguladığımız bir tekniğin yan etkileri falan çıkabiliyor. Annelik izni diye yan gelip yatmamak, mesleki yenilikleri takip etmek lazım.

Ordan oraya gezinir ve okurken, klinik psikolojiden biraz uzaklaşmışım. Anksiyete araştırmalarından pozitif psikolojiye geçmişim. Size de oluyor mu bebekdaşlar, geçen gün T. ile konuşurken bana "ya ben artık hiç ekşın, drama izleyemez oldum. Hele içinde çocuk varsa deliriyorum" dedi de.. Bende de oluyor, Maya'dan beri "çocuk istismarı" içeren medyaya bakamıyorum, bakınca resmen fizyolojik sıkıntı yaşıyorum, kalbim çarpıyor, ağzım kuruyor, midem ağrıyor. Eskiden ruhsuz değildim, tabii sinirlenirdim ama böyle değil, bir iki dakika sonra düşünmezdim. Bazen izlediğim filmdeki, okuduğum gazetedeki olayı 1-2 gün kafama taktığım oluyor.. O nedenle pozitif psikoloji, rahatlama yöntemleri falan bu sıra daha çok ilgimi çeker oldu. Neyse, nöropsikoloji bazında pozitif psikoloji makalelerini karıştırırken, "beyaz çay" hakkında ilginç yazılara denk geldim. Ben pek çay-kahve içen biri değilimdir ama hamilelikten beri özellikle kafeinden uzak duruyorum; 1,5 senedir kahve, kola, siyah çay, yeşil çay kullanmıyorum. Bu arada beyaz çay trendi başlamış, kaçırmışım. İlgimi çekti.

En kaliteli beyaz çay, Çin'in Fujian bölgesinde "gümüş iğne" (silver needle) türünde ve Bai Hao Yinzhen adıyla yetişiyor ve sadece baharın ilk 3-5 gününde toplanıyormuş. Aslında siyah ve yeşil çay ile aynı bitki ama daha yapraklar beyaz tomurcuk halindeyken toplandığı için, eski zamanlarda sadece çok zenginler ve imparatorlara kısmet oluyormuş. Yaprakların beyaz oluşu, soldurma, fırınlama, kurutma gibi fermantasyon işlemlerinden geçirilmiyor oluşu ve demlenirken kaynatılmaması nedeniyle içinde yüksek miktarda antioksidan, florür, C ve K vitamini bulunuyormuş. Bu sayede de kanser önleyici, bağışıklık sistemi güçlendirici, tansiyon ve kolestrol kontrolüne yardımcı ve diş ve kemikleri güçlendirici etkisi varmış. Ayrıca cildi de güzelleştiriyormuş (Allah bilir afrodizyaktır da, bir tek o eksik kaldı çünkü). İçinde kafein olsa da, siyah ve yeşil çaya oranla çok daha azmış ama hamilelik ve emzirme dönemi için tabii yine de dikkatli olmak lazım.

Kendimi sabah erkenden kalkmış, yogamı yapmış, duşumu almış, bembeyaz şile bezi efil efil bir elbise giymiş, denize karşı oturarak beyaz çayımı yudumlarken hayal ettim.. Valla hayali bile beni rahatlattı. Süt vampiri memeyi bırakır bırakmaz bu hayalimi gerçekleştirmeyi umuyorum!

Beyaz çay hakkında daha fazla okumak isterseniz; buraya ve de buraya ve de buraya ya da buraya (türkçe) ve hatta buraya tıklayabilirsiniz.

23 Mart 2014 Pazar

Maclaren bebek arabası

Dönem dönem bize "soldan soldan" bir alım gücü geliyor.. Böyle zamanlarda içimdeki kapitalist "yevrum için en iyisi neyse o olsun" mantığıyla hareket ettiği için günler süren internet araştırmaları yapıyorum, sonra gidip yakın bir mağazada deniyorum, içime sinerse genellikle internetten biraz daha hesaplı şekilde alıyorum. Yine böyle bir "almalı, almalı, almalıyız" krizi sonunda Maclaren Quest bebek arabasına kavuştuk.

Günlük kullanımda Bugaboo marka bebek arabası kullanıyoruz ve çok memnunum (ayrıntılı bilgi için şu yazıma bakabilirsiniz), ilk 6 ay pusetle ondan sonra yaklaşık 3 yaşına kadar da oturan bebek için tasarlanmış diğer şekliyle kullanabiliyorsunuz. Hem hafif, hem sağlam, hem rahat, hem güvenli, hem maxi cosi marka oto koltuklarına uyumlu, hem şık bir tasarımı var, hem de gerçekten çok kullanışlı. Peki neden gittik ikinci bir bebek arabası aldık derseniz; araba kategorisinde 8,5 kg olmasıyla Bugaboo çok hafif sayılsa da, biz çok fazla seyahat ediyoruz ve hafif seyahat etmek gerçekten bizim için önemli. Bu durumda da bize özellikle seyahat ederken kullanabileceğimiz, şipşak katlanabilen, baston tipi bir araba gerekiyordu. Seyşeller seyahatimizde Dubai'de aktarma için beklerken, havaalanında bebekli ailelerin kullanımına sunulan Maclaren Globetrotter marka arabaları denedim. Hakikaten çok hafif ve kullanışlılar. Fakat 180 derece yatma özelliği yok ve bence bu önemli bir eksik. Fakat baston tipi (buggy de deniyor) arabalar kategorisinde Maclaren hakikaten başı çekiyor. Üstelik bazı modelleri vintage tasarımlar ya da BMW serisi gibi oldukça da havalı :) Kendinize bir McLaren spor araba alamasanız da, yevvvrunuza bir Maclaren bebek arabası alın derim.

Arabanın özelliklerine gelince; dediğim gibi inanılmaz hafif, sadece 5,9kg! 6.aydan yaklaşık 3 yaşına dek kullanılabiliyor. 4 kademe yatış eğimi var ve tam 180 derece yatabiliyor. Ayak kısmı tam ayarlandığında ayaklar sarkmadan uyunabiliyor. Katlandığında inanılmaz az yer kaplıyor ve pratik tutma sapı ile omuz askısı mevcut. Alüminyum kasa, otomatik kilit sistemi, çift tekerlek, 5 noktalı boy ve kiloya göre ayarlanabilen emniyet kemeri sistemi, UV filtreli, kolayca makinada yıkanabilen kumaş ve güneşliği mevcut. Ayrıca tasarımı çok hoş, renkleri çok şık, gece görüş emniyeti için parlak şeritleri de var. Daha ne olsun..

Bizim burda 220 euro tuttu, Türkiye'de biraz daha pahalıymış diye duydum ama gerçekten her kuruşuna değer diye düşünüyorum. Özellikle sık seyahat eden, hareketli bebekler için ideal. Kesinlikle tavsiye ediyorum!

21 Mart 2014 Cuma

Rüyada gülmek

Maya rüyasında ne görüyorsa bazen kıkır kıkır gülüyor. Ben de ona bakıp gülüyorum. Beyaz Atlı Prens de bu deli halime bakıp gülüyor. Gecenin bir saati zincirleme gülüyoruz. Allah hep böyle deli deli güldürsün hepimizi (sizi de ayol, hepimizi!). Velhasıl, bazen ağlanacak halimize gülüyoruz, o ayrı..

Geçen gece çok acaip bir rüya gördüm. Bu ara Maya yine sağolsun en çok 2 saatte bir uyanıp süt istiyor, o 1-2 saatlik uykularda bir de rüya görebildiğime mi şaşayım, rüyaların inanılmaz trajikomik gidişatına mı bilemiyorum ama bu rüyayı anlatmadan geçemeyeceğim. Zira vakti zamanında gördüğüm Adam Cooper rüyasını (tıklayıp hatırlayabilirsiniz) baya bir geride bıraktı, kanaatimce. Ama beni tamamen deli sanmamanız için, bir klinik psikolog olarak bu rüyanın bilinçaltımın hangi girdaplı derinliklerinden geldiğine değinmem lazım önce. Velhasıl son birkaç gündür daha önceden bahsettiğim gibi, son zamanlarda nerden ve neden edindiğimi anlayamadığım bir "uyurken diş sıkma davranışı" geliştirdiğim için, aklım dişçinin önerdiği "gece yatarken kullanılacak damak" projesine takıldı. Bir yandan onu attım bilinçaltına. Öteyandan bu sıra eşimin iş yerindeki ortaklarından biri tatilde olduğu için, tüm projeleri yüklenen eşim yorgunluktan bitap halde eve döndüğü ve ben de ömrümün baharında annelik izni adı altında ev hanımına bağlamış halde çalışmayarak "hayat müşterek" mottosundan uzak olduğum için vicdan azabı çekmekte, öteyandan kızımla geçirdiğim şu güzel bahar günleri de hiç bitmesin istediğim için "için için" aslında keyfim burnumda diye vicdan azabı çekmekte olduğum için (üf be cümlenin uzunluğu beni bile gerdi) bunu da atmışım bilinç altına, etti mi ikiiii.

Sonra sabahları duşta bu sıra 5 kişi takılıyoruz (bakınız yandaki foto), şampuan kutuları üstündeki kadın/erkek fotoğraflarının önünde insan cibil cibil bir hoş oluyor, her sabah bu halime gülüyorum, bu da üüüç. Bir de bu sıra bahar geldi, hormonlar coştu, hala regl olmadım falan derken bunu da atmışım bilinç altına, döööört. Şimdi bunları aklınızın bir köşesinde tutarak okuyun rüyamı..

Rüyamda ben hamileymişim yine. Kara kara düşünüyoruz, neyle geçinicez, ne yiycez ne içicez, çocukları nasıl besliycez falan diye. Beyaz Atlı Prens diyor ki ben ikinci bir işe başlayayım. Ne yapayım, ne edeyim derken, diyor ben buldum, ikinci iş olarak Alman Porno Sektörü'nde star olacağım. He, gayet mantıklı, gülmeyin. Ama nasıl olur falan derken, diyor gel bak çok nezih bir işyeri, içine sinsin. Kucağımda Maya, Beyaz Atlı Prens'in ikinci işinin ilk iş gününde kendisini yalnız bırakmıyor, destek olmak üzere işyerine gidiyoruz "ailecek". Hakikaten çok nezih bir ortam üstelik tuhaf bir şekilde temiz, antiseptik kokuyor! Çünkü işyeri sahibi bizim dişçi! Kadın da ekonomik krize böyle bir çözüm bulmuş, porno sektörüne girmiş, girişimci ya.. Neyse, bana tuhaf gelmiyor bunlar. O sırada bir çıplak vatandaş geçiyor önümden. Erkek. Hah diyorum süper, hem de Gay Porn, ama seviniyorum hakikaten çünkü eminim Beyaz Atlı Prens aç kalsak dahi bu sektöre girmez.. Derken yok değilmiş, gay porn falan. O adam da bir aile babasıymış işte ikinci işi yapan. Neyse benim hayaller suya cumburlop. Aman ne halin varsa gör diyip bırakıyorum Beyaz Atlı Prens'i, eve dönüyorum, amma genişim ha! Akşama geliyor Beyaz Atlı Prens, yorgun vaziyette. Diyorum "hayatım nasıl geçti günün?" diyor "iyiydi, üniversiteden bir (kız) arkadaş da ordaydı bizi çift yaptılar" diyorum "neeee, insan arkadaşına bunu yapar mı, insan arkadaşını nasıl fuck eyler" diyorum yani kaba bir şekilde. Bizim kitabımızda yok öyle arkadaşla aşk durumları yahu! Beyaz Atlı Prens açıklama yapmak için ağzını açınca bir de ne göreyim, ön dişleri kırılmış, böyle çapuk çupuk. Ben ne diyorum: "neyse ki dişçiyle beraber çalışıyorsun, aralarda hallediverir!" E yani kendime yuh artık derken uyandım.

Tabi fazla güldük, ulu manitudan ya da karmadan geri tepti. Öğle öncesi Maya'yı parka götürdüm. Çocuk 5cm yanımda oturuyor, o derece yakın, elim eline değiyor, gözüm üzerinde falan. Elinde de bir oyuncak var, Noe'nin oğluyla çekiştirip duruyorlar. Nasıl oldu anlayamadım, bu ara emeklemeye emek veriyor ya, bir saniye içinde kaydı, önce totodan, sonra kafadan ÇÖÖÖT diye betona (çocuk bahçesine beton döken sadece bizim belediye değilmiş bu arada, ben de hiç fark etmemişim). Aklım çıktı.. Hemen doktoru aradım, adam ne kadar yüksekten düştü (30cm), ilk neresini çarptı (toto), ne kadar ağladı (1-2 dakika) falan dedikten sonra, bana "yok bişey olmaz, ilk oyun parkı kazanız hayırlı olsun" dedi ayol! Bu doktor milletinin rahatlığı da.. Aslında haklı, şu yandaki fotoğraftaki kızın yaptığını ben kaç kez yaptım, kaç kez kafa üstü düştüğümü, salıncaktan atlıycam derken uçtuğumu, kaydıraktan tepetaklak kuma daldığımı bilirim. Dizlerim hep kabuk içinde olurdu. Ama işte insan çocuğuna yine de kıyamıyor. Yine de tabii 1 yaşın altında 48 saat boyunca kusuyor mu, uyukluyor mu, normalden keyifsiz mi dikkat etmek ve çocukta bir farklılık durumunda hastaneye koşmak elzemmiş. Bu konuda okumak isterseniz şuradaki kaynakta iyi bir yazı ya da çocuğunuza oyun bahçesinde güvenli oyun oynamayı öğretmek isterseniz buradaki ve buradaki kaynakta iyi kitaplar var.

Güldük, ağladık, yeniden güldük, psikopata bağladık. "Çok gülme, ağlarsın" diye boşuna demiyorlar galiba.

19 Mart 2014 Çarşamba

Hamilelik sonrası bakım

Ara ara yazıyorum bu hamilelikte ve sonrasında bakım, güzellik, bilmemne konularında. Memleketin gündeminden içim şiştikçe "cahillik mutluluktur"a bağladım, lütfen beni hissiz kokoş tiplerden sanmayın. Ama o blogda felaket oku, bu gazetedeki habere ağla, artık sinirlerimiz iyice laçkalaştı. Eften püften birşeyler yazmak istiyorum izninizle.. En güzeli de "kişisel bakım" bu eften püften şeylerin - ama valla insana nasıl moral veriyor, pisicik gibi başlayıp kaplan gibi çıkıyorsunuz entelajans arenalara. Lazım.

Malum bizim evde cinsiyet kalıp rolleri diye bir anlayış geçerli değil. Mesela yemeği hep eşim yapar, cam siler, yer siler, ütü yapar. Bunların karşılığında ben de mesela prizdir, elektroniktir, civatadır sökerim, baharda evde beliren örümceklerin zarar verilmeden dış mekana "ıslahı" ya da arabanın servise götürülmesi falan gibi klasik erkek rollerini bürünmüş vaziyetteyim. Bu haftasonu yine Beyaz Atlı Prens üşenip durduğu için arabayı ben servise götürdüm ve kış lastiklerini değiştirttim (aman sanki büyük bişeymiş gibi oldu yazınca, alt tarafı adamlar değiştiriyor, sen de başında anlarmış gibi - bakınız: inşaat izleyen erkek modeli - izliyorsun). Velhasıl arabaya bakım yaptıktan sonra, kendime de bir 10.000km bakımı yapmak farz oldu.

İlk olarak,  rapunzelden dönme saçlarıma bir el attım. Daha önce yazmıştım, hamilelik sürecinde hormonların etkisiyle coşan saçlarınız doğumdan sonra yine hormonların etkisiyle inanılmaz bir dökülme sürecine giriyor. İlk başta elimi attığım heryerde öbek öbek saçlar (böğk!) görünce ve odaları duvardan duvara saç kaplatmışız gibi hissetmeye başlayınca "eyvah keltoş kalıyorum" diye korkmuş ve koşa koşa en alasından, en organiğinden bakım şampuanları, kürleri falan almıştım. Boşyere o kadar para vermişim halbuki, ne yaparsam yapayım dökülme azalmadı. 3. aydan 8. aya dek öbek öbek döküldü saçlarım. Ben de gittim en ucuzundan bir şampuanla krem aldım, bir de azıcık anne modeli omuz hizasında kestirdim ve "ne haliniz varsa görün" dedim. Son 1 aydır dökülme azalmaya, hatta alnımda ve şakaklarımda yeni saçlar çıkmaya başladı. Anne modeli de yerini 70'lerdeki Joan Baez modeline bıraktı. Oley. Ama koşturmaktan bir türlü aldığım organik kürleri uygulamaya zaman bulamıyordum. O zaman bu zamanmış. Kürün içinde badem yağı başta olmak üzere diğer bildiğiniz bakım yağları var, çok yağlanmıyor saç hemen emiyor zaten. Üstüne bir de mis gibi badem ezmesi gibi kokuyorsunuz. Evde kafanıza kahvaltılıkları sürmekle, yumurtayla yağla balla uğraşmayın derim. Tavsiye ederim.

Baktım saçlar 10 numara oldu, hazır zaman bulmuşken orama burama da bir 10.000km bakımı yapayım bari dedim. "Arap yağı bol bulunca totosuna sürermiş" misali salatalıklı bir yüz maskesi yaptım hemen, ordan ellerime ayaklarıma geçtim, en son da tırnaklara bakım uygulayıp kırmızı ojeleri de sürdüm, oh. Yaşasın kokoşluk, AYOL.

Peki bu 10.000km bakımını kimin için yaptırdın a kokoşum, derseniz.. Hiç gülmeyin ama o gece Beyaz Atlı Prens arkadaşlarıyla felekten bir gece çaldı, ben de kokoş kokoş gittim kadın doğum kontrolüne! Malum doğum sonrası 1. ay ve 6. ay (ve sonra her 6 ayda bir) kontrolleri oluyor. Benim 6 ay kontrolü önce doktor Kuş'cağızımın sonra benim tatile çıkmamız nedeniyle teee 9. aya sarkmıştı, bu kokoş güne kısmetmiş. Dış bakımdan sonra bir de iç bakım iyi oldu tabii. 6. ayda süt vermeyi bıraktıysanız doktor memeleri kontrol ediyor (benimkiler hala proleterya bazında çalışan emekçi memeler olunca, tabii meme kontrolü hikaye oldu yani "elletmedim" anacım). SMEAR alınıyor ve genel ultrasonla rahim ve yumurtalıklara bakılıyor. Bir de ben halaaaaa menstruasyon yaşamadığım için (süt veren annelerde normal diyorlar) ultrasonda bir bebek daha falan görmemek çok süper şahane oldu vallahi. Lakin hamileliğimden hatırlarsınız, bu Dr.Kuş çok enteresan bir adam yahu. Benim karnım burnumdayken adam 50'sinden sonra kırmızı cabrio araba almaktansa sörf ve yoga kampına Portekiz'e falan gittiydi hani. Bildiniz mi? Ha neyse, ben odaya girdim, karşımda bir duvar, duvarda Maya'nın kendisine yılbaşı kartı niyetine gönderdiğim noel baba kıyafetli fotoğrafı. Başka da bebek yok, iyi mi?! Bunun üstüne bir de her kontrolde adamın tam o masaya geçip ayaklarını açtığın anda çenesi düşüyor, ay o şekilde ayaklar açık tepede sohbet ediyoruz, politika, gündem, Allah ne verdiyse. Her sefer de illa ki bana "sen 4 tane doğur, iyi çocuk doğuruyosun sen" diyerek bitiriyor.. Tuhaf ki ne tuhaf.. Ben çok normalim de doktorum normal olsun.. Neyse.. Velhasıl, kukuma nazar boncuunu taktım döndüm. Herşey yolundaymış pek şükür.

Bakım aktivitelerim bu kadarla da kalmadı.. Eve döndükten sonra, yemek faslı falan oldu. Sonra Beyaz Atlı Prens arkadaşlarıyla felekten bir gece babında "night out" yapmak, alemlere akmak üzere evden çıktı; ben de anaç sütlaç, çocuğu uyutup bu fırsattan istifade kendimle başbaşa, evde ne kadar abur cubur varsa tümünü bir IKEA tepsisi içinde önüme alarak, en pamuklusundan battaniyenin altına girerek, biri son derece iç gıcıklayıcı bir Fransız filmi, diğeri Jason Statham'cığımın nasılsa gözümden kaçmış bir ekşın ekşın filmi olmak üzere "kocayla kat-i surette izlenmeyecek" türde iki film devirerek, kelimenin tam anlamıyla "night in" yaptım. Valla Jason'cuğumdan sonra bir de Johnny Depp patlatayım derken koltukta sızmışım, çocuk içerden "hey kadın, saat gece 2 oldu, nerdesin, gel yamacıma, ver memeyi ağzıma" diye miyklemese daha da uyurdum o şevkle.. Koca da gece 4'te geldi eve. Abartmışız resmen. Ertesi sabah (cumartesi) saat 07.00'da, "mini komutan" önünde tam tabur "murakebe" için hazırola geçtik tabii. O ayrı..

17 Mart 2014 Pazartesi

Maya = Elmyra

Tiny Toon karakteri Elmyra Duff'ı hatırlar mısınız? Hani nerde bir hayvancık görse koşarak sarılan, sevgi seline boğan, fazla sevgiden orasını burasını kıran, hayvanların gördüğünde kaçtıkları kız. Ha işte onun kanlı canlı hali bizim evde yaşıyor.

Bir grup teddy hayvancık var odasında, oral dönemin doruklarında olduğu için fazla tüylü hayvan vermiyorum eline ama ara sıra bir iki tane "yumuşak dost"a ihtiyacı olur her insan evladının. Şimdi ben biraz tuhaf bir insanım, 6 yaşımda ananoşumun hediye ettiği teddy-köpeğim Herby ile dünyayı gezdik, hala da Beyaz Atlı Prens iş gezisindeyken falan beraber uyurum. E bir adım daha abartır bu tip tüylü dostlarımızın aslen canlı olduğuna, bizi dinlediklerine, izlediklerine, biz uyurken evde hareketli partiler yaptıklarına falan da inanırım. Böyle biriyim.. Lütfen eleştirmeden kabul edin, böğrünüze basın beni.

Şimdi odada hep bir arada duran teddy hayvancıkların gözünden duruma bakıyorum da.. Haftada bir ben ve kucağımda koca koca açılmış gözleriyle, ağzından salyalar akıtarak, anlamsız homurtular (da-da-da-ebe-ebe-ayda-ede-de-de şeklinde bir Marsça) çıkararak odaya giren ufak bir insan.. Bu ufak insan her hafta bu tüylü garibanlardan birini seçiyor, seçilen hayvancıktan bir daha haber alınamıyor. Geri kalan hayvancıkların ne hissettiğini düşünsenize.. Maya'yı canavar falan sandıklarına eminim! E biraz doğruluk payı da var aslında. Şöyle ki; bu hafta Maya bu tüylü arkadaşlar grubundan bir "Dodo Kuşu"nu seçti. Hop yakaladı, iç odaya götürdü. Önce heryerini yaladı, salyaladı, ısırdı, emdi. Sonra iki ayağından tutup öyle bir güçle iki yana çekti ki, zavallı hayvancığın bacakları caaart diye ayrıldı ve akabinde bir bacağı elinde kaldı. Ben de "alternatif" anneyim ya, "ha tamam işte engelli yaşamla tanışmak için ideal durum" dedim ve bacağı yerine dikmedim (hayır tembellikten değil a-a, siz de neler düşünüyorsunuz hakkımda!). Toplumda engelli insanlar var, kimi tek gözlü, kimi tek bacaklı. Sonuçta oyuncaklar da hayatı simgelemiyor mu?! Neyse; "salyalanan ve fazlasıyla kemirilen, tek bacaklı Dodo"nun çilesi bu kadarla da bitmedi. Alt değiştirme masasına koydum, Maya altı değişirken aşırı hareketli ya, dikkatini dağıtsın, eli kolu dolu olursa belki dönüp durmaz diye. Evet işe yaradı. Lakin alt değiştirme masası bizim banyoda, wc'nin hemen yanında, tabii ki Maya sallarken sallarken, "salyalanan ve fazlasıyla kemirilen tek bacaklı ve banyoda yaşayan Dodo" wc'ye düşüverdi. Ve yeni bir ünvan kazanmış oldu: "salyalanan ve fazlasıyla kemirilen, tek bacaklı ve banyoda yaşarken elim bir kaza sonucu wc'ye düşen Dodo". Ama çilesi yine de bitmedi.. Ne çekti be bu hayvan.. Üstüne bir de şu kısacık ömründe çamaşır makinasında yıkanmak ve santrifüjde dönüp durmak, bir de kurutulmak nasipmiş Dodo'ya..

Şimdi bu zavallıyı "malulen emeklilik"ten yararlandırmaya ve tüylü dostlarının arasına geri döndürmeye kalksam, tüm hikayesini diğerlerine anlatacak ve Maya Elmyra'nın zaten varolan canavar imajı iyice pekişecek diye korkuyorum. Ama Maya'ya geri versem de Dodo'nun başına daha neler gelecek, onu da kestiremiyorum. Ne yapsam bilemiyorum.. En iyisi gideyim şu bacağı yerine dikeyim..

14 Mart 2014 Cuma

Eski ve yeni anne modelleri

Geçenlerde bir anne-dost bana "ya sen nasıl beceriyorsun, ben bu bebekle ne oynayacağımı, ne yapacağımı şaşırıyorum, bilemiyorum yani nasıl kaliteli zaman geçireyim?" dedi. Düşündüm, ben Maya'ya TV açmıyorum, i-pad kullanmıyorum, telefonu bilgisayarı karıştırmasına izin vermiyorum (karşı değilim hiçbirine ama daha çok küçük değil mi bu bilgi bombardımanı için?!) bu durumda da devamlı manuel oyunlar oynuyoruz, bol bol konuşuyor, şarkı falan söylüyorum. Ama tabii bunlar hep enerji istiyor, aktif ilişki ve iletişim istiyor yani zaman istiyor, emek istiyor. Üstelik yaratıcı olmak zorundasınız, daha minicik ama bir oyunu öğrenince sıkılıyor, yenilik istiyor.

Yani aktif anne baba olunca, hayatınızın her anı, her saniyesi dolu oluyor. Daha önceden yazdığım gibi anne olduktan sonra artık ayaklarımı uzatıp yatma, oyalana oyalana yürüme, kendi keyfimin kahyasıyla zaman geçirme lüksüm kalmadı benim. Belki ilerde geri kazanırım bu lüksleri, özlüyorum da çünkü. Ama hayatımın şu dolu halinden de memnunum, bebekle "öğrenmek" güzel. Ama bazen düşünüyorum, TV, i-pad falan da hayat kurtarıcı. Biraz büyüdüğü zaman yaşa ve biliş düzeyine uygun teknoloji ile mutlaka tanıştıracağım ben de. TV'ye ve bilgisayara karşı değilim, bence bunlar dikkatli ve bilinçli kullanıldığında beyni geliştiren gereçler. Ayrıca kimi kandırıyorsunuz, teknoloji çağının bebeklerini teknolojiden nasıl (ve neden) uzak tutacaksınız ki?

Ama bazen de düşünüyorum, benim ananem tipik titiz türk ev kadınıyken 2'şer yaş arayla 3 çocuk büyütmüş, merdaneli çamaşır makinası ve radyo dışında da evinde bir teknoloji yokmuş. Üstelik çok da sosyalmiş, gezmeden gezmeye koşarmış, üretkenmiş de. Nasıl becermiş ayol hepsini bir arada? Ya da annem (tamam bana 5 yaşıma kadar bakamamış ama sonrasında tee üniversite için evden ayrılana dek 11 sene bakmış yani, hakkını yemeyelim) hem en zorundan doktor olarak ultra çalışan kadın ol, hem mızmız çocuğa bak, hem her haftasonu ev gezmesine börek pasta yap elalem parmaklarını yesin. Nasıl başarmış yahu?

Bir tanışım var (arkadaş diyemedim, ne olur ne olmaz), iki çocuklu, üniversite okuduğu halde ev hanımı. Gerekçesi "eşim yeterince kazanıyor, benim çalışmama gerek yok". Eyvallah, kendi seçimi, birşey demek bize düşmez. Bence çalışmak sadece para kazanmak için yapılan bir eylem değil, kişisel gelişim için de gerekli, çocuğa rol modeli olmak için de gerekli falan ama neyse.. Hadi diyelim ki bu kızcağız kendini anneliğe adadı, çocuklarını kendi büyütmek ve her anını doya doya yaşamak istedi. Onu da diyemiyorum çünkü bu kızcağız bir gün olsun çocuklarına bakım vermedi; geceli ve gündüzlü iki bakıcı tuttu, çocuklarla yaptığı tek aktivite AVM'ye gidip, orda bakıcı çocukların peşinde koşarken alışveriş yapmak ve kahve içmek! Buna da çocuklarla zaman geçirmek diyor.. Bak yine eleştirel yazıyorum, bana düşmez aslında eleştirmek, belki vardır bu işte de bir anlam, bir hayır. Ben anlamıyorumdur.. Ama bu kızcağız geçenlerde "çocuk yetiştirmek ne kadar zorlu, erdem ve sabır isteyen bir iş" temalı bir konuşma yaptı ki, o noktada dur bakalım!

Şu an çalışmıyorum. Zevk-i sefa içinde yaşamıyoruz ama idareli ve kanaatkar insanlarız, çok şükür eşimin kazandığı ve ailelerden gelen yardımlar rahat bir hayat sürmemize, kaygısız bir şekilde uyku uyumamıza yetiyor. Lüks giderimiz seyahat etmek bizim, elimizde para birikmiyor pek, birikince de hemen seyahat ediyoruz. Bu sayede 59 ülke gezdim. E o da bir çeşit yatırım sayılır ;) Kendimize yatırım. Ama neyse yani benim çalışmama çok şükür gerek yok şu an. Ama çalışıyor olsaydım da kazandığım zaten bakıcıya gidecekti (burda Türkiye'deki gibi elini sallasan beleşe yakın ücretle çalışabilecek gariban bakıcılara çarpmıyorsun) o yüzden ben şu dönemde çalışmaya ara vermeyi ve Maya'ya odaklanmayı tercih ettim. Mutluyum da. Ama çok yoruluyorum, herşeye yeteyim yani bakımlı olayım, sosyal olayım, entellektüel olayım, e tabii üstüne iyi de ev hanımı ve sevgili olayım derken devamlı yorgunum. Ama çaktırmamaya çalışıyorum, dışardan pek belli olmuyor ki arkadaşım bana "sen nasıl becerebiliyorsun?" diye sorabiliyor.

İdeali nedir bu işin bilmiyorum. İdeali yok sanırım. Bazı insanlar çalışan anne modeli mutlu, bazıları çalışmaya ara veren ve çocukla doya doya zaman geçiren anne olarak mutlu, bazıları ise aman kocam kazansın ben bakıcı tutayım keyfime bakayım modeli mutlu. Sanırım anahtar kelime "mutlu olmak" çünkü hangi rolü oynarsanız oynayın, önemli olan mutlu olmak ve mutluluğu çocuğunuza (ve çevrenize) yayabilmek. Bu anlamda, mutluyum ben. Ben mutlu olunca da sevgilim ve çocuğum da mutlu. Bu kadar basit.

13 Mart 2014 Perşembe

Kendi yiyen bebek yapmışlar!

Valla bak, kendi kendine mamasını yiyen bebek yapmış adamlar! Böyle altına örtüyü seriyomuşsun, eline kaşığı veriyomuşsun, önüne iki brokoli sapı, üç havuç dilimi atıyomuşsun, yiyomuş da büyüyomuş. Valla bak, varmış bundan. Azmettik, bizim eve de bi tane aldık, pek memnunuz.

Aslında Maya 7. aydan beri kendi kendine yemeye başladı ama ben bunu yine her bebeğin yaptığı doğal bir durum olarak düşündüğüm için (bakınız: "senin annen bir salaktı yavrum") bloga yazmaya gerek görmedim. Malum yaşadığım ülkede 1 yaşında sofra adabına uygun sessiz sakin yemek yiyen, 2 yaşında bisiklete binen, 3 yaşında Alpler'e tırmanan çocuklar normal sayılıyor. Fakat bu hafta gittiğimiz bir cafe'de bizim kızların kavga gürültü, ağlama ve zorlamalarla zavallı bebetoların ağzına püre şeklinde mamalar tıkmaya çalıştıklarını görünce, baya bir dumur yaşadım ve "amanın tahtaya vurayım, bizim kız MAŞALLAH bu tip yemek savaşlarını bana hiç yaşatmadı" dedim ve bu konuda "affferim bize ayol" başlıklı bir yazı yazmaya karar verdim. E insanın arada kendi sırtını sıvazlaması lazım.. Nasıl yaptık biz bu kendi kendine yiyen bebeği, anlatayım, siz de yapın.

6 aylık olunca bebek, artık eline geçeni ağzına götürmeye, gevelemeye, kemirmeye başlıyor. Tabii bebek nerden bilsin ne yenir, ne yenmez. Herşeyi deniyor; babamın cep telefonu yenir mi, annemin kolyesi lezzetli midir, koltuğun köşesi gözüme güzel gözüktü bir de tadına bakayım diyor. Tam da bu aylarda, onu motive etmek için dişleri çıkmaya, ağzına verilenleri çevirmeye, yutma/öğürme refleksi sayesinde koca koca lokmaları ağzına ittirip durmamayı da öğrenmeye başlıyor. İçinizdeki ses size bangır bangır "şu elindeki armuttan bir dilim kes de ver çocuğun eline!" diyorsa, bunun da evrimsel bir açıklaması var işte.

Peki nedir bu işin raconu? Öncelikle bir adet 6 aylık, mümkünse bu zamana kadar sadece anne sütüyle beslediğiniz ve bu sayede biberonla beslenenlere nazaran (bakınız bu yazıya) ağız kaslarının gelişimine yardımcı olduğunuz yavru gerekiyor. Yavruyu yakından incelerseniz, bu dönemde sizin yediklerinize göz dikmeye başladığını, içgüdüsel olarak parmak kalınlığı ve boyundaki eşyaları eline almaya çalıştığı, ağzına götürüp emdiği ve ucundan ısırıklar almaya azmettiğini fark etmişsinizdir. E o zaman, hemen koşa koşa yavrunuza bir havuç haşlıyorsunuz. Ne küçük, ne büyük, aynen parmak kalınlığında. İyice haşlayıp yumuşak etmiyorsunuz ama çok sert de bırakmıyorsunuz. Böyle hafif haşlanmış, hafif kıtır kıtır arası olacak, hani çocuksuz günlerin bar cafe gezmelerinde kokteyllerde falan yenen türde, hatırladınız, bildiniz mi? Evde beslenen tavşanlar kaçtıysa, dolayısıyla hali hazırda havuç yoksa, eşdeğer bir başka sebze ile de denemenizi gerçekleştirebilirsiniz. Mesela; çiğden armut, avokado, haşlanmış patates, brokoli, karnıbahar başlangıç için doktorun tavsiyeleri. Tabii ki bebek mamalarında olduğu gibi tuz, şeker, baharat koymuyoruz haşlama suyuna. Bebeği besinlerle yalnız bırakmamak, yerken dik oturur durumda olmasına dikkat etmek ve öğürme/öksürme sırasında çok telaş etmemek önemli noktalar. Bir de tabii bebeğin ayına uygun gıdalar vermek ve 1 yaşından önce de bal, kuruyemişler, yumurtanın beyazı ve inek sütü (ve burada önerildiği üzere inek sütünden yapılmış yoğurt, peynir, süt ürünleri de dahil) vermemek öneriler arasında.

Bebeği bizimle beraber yemek saatlerinde masaya, mama sandalyesine davet ettik, geldi. Önüne bu gıdaları tek tek koyduk. 3T yani "Titiz Tipik Türk" annelerindensek altına kaymayacak bir bez örtü serdik (ben örtü yerine ufak bir elektrikli el süpürgesi edindim (tamamen style reasons!), memnunum), ek gıdaya geçiş aşamasında (bu maceramızı da buraya tıklayıp hatırlayabilirsiniz) yaptığımız hatayı yani bebeği ve kendimizi bembeyaz giydirme işini yapmadık, üstüne/üstümüze eski bir kıyafet geçirdik, istersek kollu bir önlük, istemezsek normal mama önlüğünü taktık, yanımıza suya batırılmış pamuğumuzu (yavrumuzun ağzı bebek mendiliyle tahriş olmasın), elbezimizi aldık, hazırız. Start verildi. Bebek elini havuca attı, ağzına götürdü, belki yüzünü ekşitti, kafamıza fırlattı. Belki de sevdi hapur hupur yedi. Belki birkaç kez öğürdü, korktuk ama sırtına vurunca refleksle hop diye çıkarttığını görünce rahatladık, "çok büyük parçalar almamayı öğreniyor bu şekilde" dedik. Arada su verdik ağzına. Aaa vallahi kendi yiyen bebek oluyormuş!

Evet hala uykulardan önce anne sütünü ve yemek zamanlarında, yemek masasında, bizimle beraber oturtarak öncelikle kendi mamasını (ama kesinlikle 7. aydan itibaren püre şeklinde değil, gittikçe büyüyen taneler şeklinde, tuz, şeker, pirinç unu ve nişasta eklemeden, özellikle meyve pürelerine tam tahıl ekleyerek, sebzeleri ve etleri buharda ya da fırında pişirerek, yağ eklenecekse pişme işlemi sonrasında ekleyerek, yemekleri 2 günden fazla buzdolabında tutmayarak ve kesinlikle ikinciye ısıtmadan) veriyorum. 7. aydan beri her ne kadar kendi kendine yemeye başlasa ve miktarları zamanla arttırsa da, Maya doğduğundan beri etli butlu tombul yuvarlak bir çocuk değil ve ben de ne kadar istemesem de, yine de hepimiz kadar tavuk anne olduğum için sanki henüz yeterli miktarda yemiyormuş gibime geliyor. O nedenle yemeğini sofrada bizimle yedikten sonra, biz yerken o da önüne koyduğumuz haşlanmış sebze ve de çiğ meyvelerle, bazen balık ve tavuk parçalarıyla bize eşlik ediyor. Kahvaltı zamanında keçi peyniri, yumurta sarısı, salatalık, ekmek köşesi ve rezene çayı da veriyorum. Döke saça, yarısını kafama atarak, yarısını ağzına sokarak yemeye çabalıyor. Etraf batıyor ama hepimiz çok eğleniyoruz, yine beraber öğreniyoruz ve umuyorum ki bebetonun kendi kendine yemekle ilk ilişkisini neşe ve güvenle kuruyoruz.

Tabii ki her bebek dönem dönem iştahsızlık yaşıyor, Maya da son 1 haftadır normale göre çok az yemeye, genellikle anne sütünü tercih etmeye başladı. Üstelik Maya ufak tefek, kilolu bir bebek değil. Ama ben çok dert etmiyorum bunu. Çünkü bazı dönemlerde, mesela diş çıkartırken, mesela büyüme atakları sırasında, mesela sütünüzün coşkun pınarlar gibi aktığı zaman falan bebekler katı gıdaya fazla yüz vermeyebiliyorlar. Ama bu dönemler de gelip geçici, tüm sıkıntılar gibi..

Yani; bu kendi kendine yeme olayını denemenizi çok tavsiye ederim. İlk denemede başaramazsanız demoralize olmayın, yine deneyin, farklı sebze ve meyvelerle, farklı sertlikte ve boyutta gıdaları ekleyerek, çeşitlendirerek yine deneyin, e mi?! Eminim siz de bizim kadar keyif alacaksınız ve "normali de buymuş işte!" diyeceksiniz :)

Bu konuda uzmanından da birşeyler okumak isterseniz şu yazıya ve bu yazıya ve hatta bu yazıya tıklayabilirsiniz. Afiyet olsun!

12 Mart 2014 Çarşamba

Uyku düzeni kurmak, Bölüm: 8936276


Annelik konusunda bata çıka, düşe kalka, ağlaya güle ilerliyorum 9 aydır. Bazı konularda kendime madalyalar verdiğim, bazılarında sırtımı sıvazladığım falan oldu ama bir konuda kafa üstü çakıldığımı itiraf edeyim. UYKU.

Şöyle ki; aslında dışardan bakılınca Maya inanılmaz bir şekilde gece 8'den sabah 7.15'e dek kesintisiz ve ağlamadan, tek bir hık etmeden uyuyor gibi gözüküyor. Yani bizim odanın kapısında nöbet tutun, sabaha kadar tek bir ağlama sesi, tek bir yataktan kalkıp dolanma tıkırtısı duyamazsınız. Gittiğimiz tatillerde, ziyaretlerde falan herkes "aman tanrım bu nasıl çocuk, hiç sesi çıkmıyor, muhteşem! bizim çocuk bu yaştayken bırak tm gece uyumayı, saatlerce ağlardı" falan diyor. Sesimi çıkarmıyorum. Neden? Çünkü işin aslı o şekilde değil. Evet görünürde uyuyor, sesi çıkmıyor ama gerçekte: gece boyu iki saatte bir uyanıyor ve yatağı yatağıma yapışık olduğu için tek bir tekmesiyle, "hık" etmesiyle daha yanımda yatan Beyaz Atlı Prens bile uyanmadan, saniyenin 1/100'ü falan hızıyla hop memeyi ağzına tıkıyorum. İki fırt çekiyor, çok nadir 1-2 dakika emiyor ve tekrar uykuya dalıyor. Bu şekilde, buna uyku denirse, uyuyor, uyuyoruz. 9 aydır 2 saatten uzun bir uyku uyumadım, uyumadı.

Normalde 9 aylık bir bebeğin, diş çıkarma ya da hastalık dönemi dışında gece boyu uyuyabiliyor olması gerekiyor. Yani bu yaşta bunu yapabilme yetileri var. Akşam yemeğini yiyen, gece 11 gibi uyku arası anne sütü alan bir bebek, normal şartlarda gece beslenmesi istemez diyor doktorumuz. Aslında ben de hissediyorum, gece 03.30 civarı acıktığı için 4-5 dakika emiyor ama onun dışındaki uyanmaları açlıkla ilişkili değil. Yine de uyanınca memeyi ağzına tıkıyorum. Neden? Ağlamasın diye. Ne olursa olsun, yeter ki ağlamasın.. Neden? Ağlamasından çok korkuyorum. Özellikle gece, özellikle bu kadar gür sesi olan bir bebeğin, özellikle yaşamının ilk 5 ayında devamlı ama devamlı ağladığı için bende artık sinir falan kalmadığı ve o günlere kat-i surette geri dönmek istemediğim için. Neden? Çünkü korkuyorum. Şu sıra ağlaması yok denecek derecede azalan bebeğin tekrar o korkunç haykırmalı günlere geri dönmesi olasılığından korkuyorum ve "ağlamasın da ne olursa olsun, gece boyu uyumasam da, 2 saatte bir meme de versem, yeter ki ağlamasın!" diyecek duruma gelmişim.

Biliyorum. Çok yanlış bir yerdeyim. Biliyorum. Bu uyku eğitimi mi denir, düzeni mi denir, ne denirse hepsinde çuvallamış haldeyim. Biliyorum bu yaptığım ona zarar veriyor, bana zarar veriyor ve aylar önce sona ermeliyken bu kadar uzadı ve uzamaya devam ediyor.

"Yeter ki ağlamasın"....

Neden ağlayan bebekten bu kadar korkuyorum bilmiyorum. Apartmandaki tek bebek Maya değil ve hepsi bangır bangır ağlıyor, bazen gece, bazen sabah. Ama iş kendiminkine gelince, yok ben ağlayan bebekten hakikaten çok rahatsız oluyorum. Anne olmadan önce de rahatsız olurdum, şimdi de hiçbir değişiklik olmadı, çok rahatsızım. Dolayısıyla Maya ağlamasın diye her naneyi yiyorum. Ama normal değil ki bu.. Çocuklar ağlar! Bu kadar basit. Bazen nedenli, bazen nedensiz ağlar. Bu yaştaki çocukların günde 3 saat ağlamaları normal diyor doktor. Maya'yı öyle sakınıyorum ki, daha hık derken neye ağladığını anlamaya ve bu nedeni ortadan kaldırmaya başladım. Ama.. Çok yanlış yoldayım.

Ağlamayan çocuk derken, her istediği yapılan çocuk yaratabilirim mazallah. Sosyo psikolojik gelişimine zarar verebilirim. Ağlamak kötü birşey de değildir, bazen rahatlatır insanı. Ben de ağlıyorum arada, neden çocuğumun ağlama özgürlüğünü elinden alıyorum peki?! Evet, bu işte, ağlama özgürlüğü!

Ama gel gör ki, gece olunca, Maya huzur içinde uyuyunca, ortalığa bir sessizlik çökünce, meme verdiğimde maksimum 1-2 dakikada tekrar uyuyacağını bildiğimde, bu ağlama özgürlüğü hikaye oluyor.. Başaramıyorum. Oysa biliyorum, memeye ihtiyacı yok, aç değil, altı kuru, sadece normal uyku ritminin bir parçası olarak uyandı, tekrar uykuya dalacak. Yapmam gereken, elimi sadece karnına koymak, sakince "şu an uyku zamanı Maya, bak hepimiz uyuyoruz, sen de uyu bebeğim" demek, sabretmek. Biliyorum birkaç gece ağlayacak, sonra alışacak. Ama o birkaç gece........ Korkuyorum! Dayanamıyorum ağlama sesine. Yufka yüreklilik değil, resmen rahatsız oluyorum!

Denedim de aslında.. Araya tatil girmeseydi neredeyse başarıyorduk bile. İlk gece uyandı, 15 dk sesinin son perdesinde bağırarak ağladı, elimi sırtına, karnına koydum, çok hafif "şşşş şşşş" yaptım, çok kısık sesle ve ara sıra "uyku zamanı" dedim, baktı meme gelmiyor, baktı ağlamaktan da yorgun düşmüş, uyudu! 2 saat sonra yine uyandı, yine aynı şey, bu sefer 5 dk sonra uyudu, gittikçe azaldı bu süreler. Yani öğrenme kapasitesi var. Biliyorum. Sıksam dişimi, belki gece boyu uyanmadan ve meme emmeden uyumayı öğrenecek. Bir onu öğrense zaten hemen yatağını odasına koyacağım. Ondan sonra sen sağ, ben selamet..

Ağlamadan büyüyüverse şu çocuklar.........?

8 Mart 2014 Cumartesi

Bekar kadın'la mektuplaşmalar(*)

Sevgili Bekar Kadın'cığım;

Öncelikle Dünya Kadınlar Günü'nü kutlarım. Bu sene de erkek egemen dünyaya baş kaldırarak çalıştın, çabaladın, emek verdin, ürettin. Bu sene de işyerinde cinsel ayrımcılığa karşı ayağa kalktın, sokakta, işte, evde bile yaşanan cinsel istismara karşı sesini çıkarttın. Bu sene de kendi ayaklarının üzerinde durdun, kendi emeğinin -pek de alamadığın karşılığını - yine de gönlünce yedin, içtin, gezdin, biraz biriktirdin, biraz harcadın, değerlendirdin. Helal olsun sana.

Şimdi sen bana bakıp "işte hayatın anlamı, bir erkeğe, onun çocuğuna sevgi vermek" diye düşünüyorsun ve her akşam işten yorgun argın çıkıp geldiğin evde, koltuğuna oturmuş, önüne bir tepsiyle aldığın akşam yemeğini yerken, tek başına uğraşmamak için demlik yerine daldırma yaptığın çayı içerken, tv'de film izleyip kendini yalnız hissederken bana özeniyorsun ya.. Özenme. Çünkü ben de sana sırf bunları yapabildiğin için özeniyorum. Eve istediğin saatte dönebilmenin, sırf kendinle sessiz sakince başbaşa kalabilmenin, daldırma çay yapıp da soğutmadan içebilmenin lüksüne sahip olmana özeniyorum. Belki evde bir çocuk kahkahası olmadığı için kendini yaşlı hissediyorsun ya, hissetme. Evde bir çocuk ağlaması olmadan, kitabını alıp köpüklü bir banyo yapabilme şansına sahipsin sen. Belki haftasonu geldiğinde yapacak birşey bulamayıp günler birbiri ardına hep aynı geçiyor hissine kapılıyorsun ya, kapılma. Haftasonunun geldiğini ve hatta geçip gittiğini dahi anlamayacak kadar koşturma içinde olmadığın için, çocuğun okulu, kursu, alışverişi, yemeği, kocanın beyaz gömleklerinin ütüsü gibi ekstra işlerin olmadığı için geçmiyor o zaman.

Tatil vakti geldiğinde, özellikle düğün dernek olduğunda herkes çift çift gidiyor, ben hala yalnızım diyorsun ya, deme. O çiftler düğünden çıkıp koştur koştur evdeki çocuğa dönerken, senin için after-wedding-party daha yeni başlıyor çünkü. Tatil mi dedin? Çantanı sırtına atıp o uzak ve tehlikeli ülkeye gidebilirsin, orda cildi güneşten bronzlaşmış, kalçası sıkı, saçında beyaz teli olmayan o gençle tanışabilirsin, evlilik ve çocuk hayalleri kurmadan her gece dans edebilir, bu sırada "çocuk acaba evde uyuyabildi mi?", "bakıcısı yemeğini verdi mi?" gibi tuhaf düşünceler aklına gelmeden bir erkekle ya da bir başka kadın ya da kadınlarla gönlünce zaman geçirebilirsin. Sarhoş bile olabilirsin, ertesi sabahı düşünmeden şarap şişesine bile düşebilirsin sen. Sultansın, bekarsın.

İlerde yalnız kalacağım, bir ziyaret edenim bile olmayacak, evimde çocuk, torun sesi olmayacak diye düşünüp umutsuzluğa kapılıyorsun ya, kapılma. Dostların olacak senin, saçlarınızın beraber beyazladığı dostların, komşuların olacak. Yalnız kalmayacaksın çünkü çevren bugün olduğu gibi yarın da, gelecekte de senin kendi isteğinle edindiğin dostlarla dolu olacak. Yaşamın "işte evlendim, 2 çocuğum oldu, 25 sene çalışıp emekli oldum, şimdi torunlar gelip gidiyor" ile özetlenecek derecede sıradan olmayacak çünkü, senin anlatacak dünya seyahatlerin, flört edip yarı yolda bıraktığın sıkı totolu bronz tenli delikanlılar, maceraların olacak, seninle konuşmak hep keyifli olacak, hep ilginç olacak.

Kısacası sevgili Bekar Kadın; insan kendi mutluluğunu kendi yaratıyor derler. Doğrudur. İçinde bulunduğumuz hal ve durumun keyfini çıkartabilmek de, bu durumdan sıkıntı duyuyorsak değiştirmek de bizim elimizde. Bazı şeyler içinde bulunduğumuz zaman bize sıkıntılı gibi görünebiliyor ama bu durumun da güzel bir yönünü bulabilmek sanırım önemli. Bazen "yaşamımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" (Orhan Pamuk) diyebiliyor insan...

Sevgilerimle,
Evli ve Çocuklu Kadın.


Sevgili Evli ve Çocuklu Kadın'cığım;

Öncelikle, ben de senin Dünya Kadınlar Günü'nü kutlarım. Şu an annelik izni nedeniyle işine gücüne ara verdiğin halde dünyanın en ağır ve emek isteyen işini yapıyorsun; bir çocuk yetiştiriyorsun ve ona dünyayı sevdirmeye, dünyayı da onun için yaşanılır kılmaya uğraşıyorsun. Bu anlamda, belki de kişisel kariyerini bir süre rafa kaldırdın, belki okulunu yarıda bıraktın, belki hepsini bir arada yürütmek için insan üstü bir çaba sarfediyorsun. Üstelik bunu hiçbir ücret almadan hatta çoğu zaman "beni büyüttüğün için teşekkür ederim!" cümlesini bile bir ömür boyu duymadan (ve aslında duymayı da beklemeden) yapıyorsun. Bu nedenle sen de en az iş gücünde aktif çalışan kadınlar kadar emekçi'sin, üreten'sin. Helal olsun sana.

Ayrıca, o kadar koşturmanın arasında zaman bulup da bana iki satır yazabilmiş olduğun için çok teşekkür ederim. Yıllardır süregelen dostluğumuz, ayrı yaşam koşullarımıza rağmen bizi hala bir arada tutan sevgi bağımız, birbirimizi yargılamadan kabul etmemiz, beni her sefer duygulandırıyor ve gururlandırıyor. Senden 7/24 ilgi isteyen bir çocuğu büyütürken, aynı zamanda dostlarına ve hatta en önemlisi kendine de zaman ayırabiliyor olman, gerçekten takdire şayan bir durum. Bazı bekar ya da çocuksuz dostlarının seni artık arayıp sormadıklarından yakınıyorsun ya, aslında haklısın. Ama sen de çocuk olalıberi onları arayacak zamanı bulamadın, zaman bulduğunda enerjiyi bulamadın, doğumdan sonraki birkaç ayda anca kendine geldin ama bu arada da baktın ki giden gitmiş, kalan sağlar senin olmuş. Boşver zaten gideni, seni her koşulda, yorgunken ve zamansızken de seven, arayıp soran insanlar olsun çevrende.

Hani bana hep dersin ya, "bekarlık sultanlık, uzat uzatabildiğince" diye.. Aslında öyle değil be arkadaşım. İşten eve biraz geç geldiğimde, anahtarı deliğe soktuğumda, kapkaranlık bir antre ve sessizlik karşılarken beni; seni elektrik düğmesine senden başka birinin bastığı aydınlık bir ev, kollarını iki yana açmış bir çocuk, sıcak bir çorbanın kokusu karşılıyor. Sen "çocuğun ağlamasından başım şişti" derken, ben "sessizlikten çıldıracak" hale geliyorum. Sen "doğumdan sonra aldığın kilolardan" yakınırken, ben "bir kilo sebze yemeği pişirsem, tek başıma kaç gün gider" hesabı yapıyorum. Sen "aynı adamla 15 sene hoşaf oldum" derken, ben "tek adamla ama adam gibi bir adamla uzun soluklu bir ilişki" peşindeyim.

Hani bana "gez, eğlen" diyorsun ya, eve dönmemi bekleyen biri olmadıktan sonra ne anlamı var? Senin kendine zaman ayırmak için koşa koşa evden çıktığını biliyorum ama sonra eve daha çabuk dönebilmek için otobüsün en arka kapısından indiğini ve kızını 10 saniye daha erken kucaklamak için bu 1 metrenin hesabını yaptığını da biliyorum. Senin "off şu yatakta tek başıma sere serpe yatıp saatlerce uyusam" dediğini biliyorum ama o yatakta üşüyen ayaklarını gecenin bir vakti yanında yatan adamın ayaklarına sarıp ısıtabildiğini de biliyorum. Sen belki gecenin 3'ünde açık olan club'ı bilmiyorsun ama ben de gecenin 3'ünde çocuk uyanınca, o sessiz ve huzurlu saatte onu kucağına alıp öpüp koklamanın mutluluğunu bilmiyorum. Sen belki vizyondaki filmi izleyene dek aktör yaşlanıyor ama, ben de koltukta başımı güvendiğim birinin omzuna dayayıp film izlemeye azmettiğinde, daha 3. dakikada uyuyakalmanın keyfini bilmiyorum.

Ah, sevgili Evli ve Çocuklu Kadın; insanın mutluluğu yaşadığı anın değerini bilmesi derler. Doğrudur. Yaşadığın anın zorluğu da keyfi de senin bakış açında gizli. Biliyorsun ki insan yalnız doğar ve yalnız ölür ama bu ikisinin arasında yaşanan bir ömür vardır. Doya doya yaşamak, geriye dönüp baktığında birşeylere anlam verdiğini, bekarsan da evliysen de çocuklu ya da çocuksuzsan da birşeyleri ürettiğini, yaşama kattığını, ardında bıraktığını görmek; işte bu paha biçilemez'dir.

Sevgilerimle,
Bekar Kadın.


(*) Bu mektup fikrini Blogcu Anne'nin Çalışan Anne'den Çalışmayan Anne'ye Mektup yazısından aldım. O da fikrin orjinalini The Healthy Doctor'un A letter from a working mother to a stay at home mother and vice-versa başlıklı yazısından almış.

6 Mart 2014 Perşembe

Bebeklerde ayrılık korkusu ve yabancı korkusu

Bir önceki yazımda nasıl da bebeği babannesine bırakıp "gecelerin kadını" olduğumdan bahsetmiştim ve siz bebekdaşlarımı da güvenilir bir bakıcı ya da aile üyesinin desteğini arkanıza alarak "alemlere akma"ya motive etmiştim. Tabii durup durup birden 8. ayda "bunu evde denemeyiniz" çünkü bu dönemde bazı bebeklerde ayrılık ve yabancı korkusu ortaya çıkabiliyor. Biraz travmatik bir durum olabilir bu "alemlere akma" maceranız..

Bizim kızda henüz ayrılık anksiyetesi ve yabancı korkusu başlamadı ama aslında her çocuk 8. ay ila 1,5 yaş arasında bir dönem bu tip bir korku ya da kaygı geliştirebiliyor. Travmatik bir ayrılık hikayesi olmasına gerek yok. Oturduğu yerde mutlu mutlu oyun oynayan bebeğiniz bir gün birden siz odadan çıktınız diye yaygarayı basabilir, ayaklarınıza bir koala yavrusu gibi dolanabilir, ona gülümseyerek kollarını açan sevgi dolu dedesini ittire ittire ağlayabilir, Kayahan'dan "oooooooh, ben yine gözlerinin hapsindeyim" eşliğinde sizi 7/24 devamlı yanında yamacında istemeye başlayabilir. İşte buna biz psikologlar "ayrılık anksiyetesi" ve az tanıdığı ya da tanımadığı diğer insanlara yönelik kaçınma davranışına da "yabancı aksiyetesi" diyoruz ve yaşamın bu döneminde son derece normal bir gelişim evresi, korkmayın, geçecek diye de ekliyoruz. Neden oluyor biliyor musunuz bu, bak nedenini duyunca sevineceksiniz: Çünkü yavrunuz artık size güveniyor, sizden destek alarak yaşamı tanımaya başlıyor ve özellikle emekleme hazırlığı ve yürüme döneminde bu kaygının evrimsel anlamda yaşam kurtarıcı bir nedeni var! Ayrılık kaygısı ve yabancı korkusu teeee vakti zamanında genetik şifremize işlenmiş, işlenmiş ki, emeklemeye ve yürümeye başladığımızda anamızın dizinin dibinden ayrılmayalım, kaybolmayalım, yabancıların arasına düşmeyelim. Çünkü maymundan hallice olduğumuz dönemde böyle maceracı bebetolar kaybolmuş, annesinden uzakta mazallah dark-side'a geçmiş, geri dönememişler. O nedenle, atalarımız öyle korkmuş, öyle korkmuş ki; bu korku teeeeee bize kadar gelmiş, bebetolarımızın doğal koruma kalkanına işlenmiş. Ne zaman ki bebetolar artık az biraz yürümeye konuşmaya, sosyalleşmeye başlar, o zaman bu yabancı korkusu da ayrılık anksiyetesi de geçer.

Peki bu doğal korkuların hafif ve kısa süreli yaşanması için neler yapılabilir? Mesela ben Maya'yı doğumdan sonraki 5. gün dışarıya çıkardım. Hem de öyle köşe başına kadar yürüyüşe falan değil, bira bahçesine götürdüm. Kahkahalar, insan sesleri, doğa sesleri, hayvan sesleri ve kalabalıkla erkenden tanıştırdım. Her gün 1-2 saat dışarıya çıkardım, üzerine tülbent falan örtmeden uyuttum. Farklı insanları; burnunda hızması olan oğlanları, kırmızı saçlı kızları, zenci, asyalı, beyaz, şişman ve zayıf, uzun ve kısa, yaşlı ve bebek, huysuz ve güleç tüm insanları merakla izledi hep. Çeşitli kaynaklarda da dedikleri gibi, bunun işe yarayacağını umdum.

Bu dönemde yabancıların kucaklama ve sertçe sevmelerine (özellikle bizim kültürdeki bir anlam veremediğim çocuk ısırma, sıkıştırma ve hoplatma gibi tuhaflıklara) tepki geliştirebileceği için, bunu yapabileceğini düşündüğüm insanları "yumuşak ve sakin sevilmekten hoşlanıyor" diyerek uyarıyorum, huzursuz olduğunda kucağımda tutuyorum, ona "aferin Maya, bak x teyze seni seviyor" falan diyerek güven veriyorum, çocuklar en çok bizim gerginliğimizi hissettikleri ve buna göre davrandıkları için ben rahat davranarak örnek olmaya çalışıyorum. Ayrıca bebeklerin süreklilik kavramını anlamadıklarını biliyorum ve onun görüş alanından çıktığım zaman bir daha geri gelmeyeceğimi düşünebileceğini biliyorum. Bunun için, farklı bir odaya gittiğimde huzursuzlanıyorsa o odadan onunla konuşuyor, bazen evde şarkılar söyleye söyleye dolanıyorum. Bu dönemde "ce-e" dediğimiz kaybolma geri gelme türü oyunları oynamak da bir alıştırma oluyor. Ayrıca bebeği bırakmak istediğiniz kişiyle önce kendi evinizde hep birlikte olmayı, sonra yavaş yavaş az aralıklarla bebeği ona bırakıp çıkmayı, sonunda da onun evinde bebeği ona bırakıp çıkmayı denemeyi öneririm, bizde işe yaradı.

Sadece ayrılık ya da yabancı korkusu değil, bu dönemde artık bebeklerde aşırı gürültüye ya da bilinmeze yönelik korkular da ortaya çıkabiliyor. Öncelikle bebek bile olsa, korkularına saygı duymamız, bunu alay konusu yapmamamız gerekiyor. Katı davranışlar, "uslu durmazsan iğneciye götürürüm", "seni burda bırakırım, ben giderim" ve "korkacak ne var!" yaklaşımı bebek ve çocuklarda geri tepeceği için, onunla sakin sakin konuşmak, kendiniz örnek olacak şekilde korkulan nesneye dokunmak ve çocuğa bu deneyimin korkulacak birşey olmadığını yavaş ve sakin bir şekilde göstermek/anlatmak gerekiyor. Çocuk korkusunu yenmeye çalışıyorsa onu övmek, sevmek gibi olumlu yönlendirmeler de çok işe yarıyor.

Ha tabii bazı durumlarda bu korku ve kaygı kronikleşebiliyor, işlevini yitirip genel olarak sosyo psikolojik gelişime ve günlük yaşama zarar verici hale gelebiliyor; o zaman artık bir uzmana başvurulmalı ve psikolojik destek aranmalıdır.

Bu konuda daha fazla okumak isterseniz; bu kaynağa ya da bu kaynağa veya bu kaynağa da bakabilirsiniz. Genel olarak çocuklarda korkular için de buraya ya da buraya ve hatta buraya bakabilirsiniz.
Kitap önerisi olarak da B. Semerci'nin "Çocukluk Dönemi Korkuları" nı ve J.U.Rogge'nin "Çocukların Korkuları Vardır" kitaplarını öneririm.