28 Nisan 2014 Pazartesi

Hacıyatmazla Pazartesi neşesi

Eve hacıyatmaz aldık. İşte yanda temsili fotoğrafı. Böyle uyku vakti yatağına yatırıyorsun, ninnisini söylüyorsun, masalını anlatıyorsun, hop kalkıyor oturuyor. Sen geri yatırıyorsun, daha arkanı dönmeden hop o tekrar kalkıyor, sen yatırıyorsun, o geri kalkıyor, sen ya o ka.. Bozuk plak gibi. 1 saati buluyor bazen. Uykusu yok da zorluyorum desem değil; gözlerini oğuştura oğuştura bir hal oluyor, yine de hop totoya destek, iki diz hareketi, iki mekik, yine havaya. Emeklemek uykudan tatlı tabii, o uyku alınmazsa zamanında ne olacak diye düşünen yok. O uyku bir kaçtı mı bir daha ara ki gelsin, gün boyu uykusuz bir baykuş, mızır mızır, iştahsız, keyifsiz.. Günlerden Pazartesi'nin vücut bulmuş hali. Üstelik genellikle de Pazartesi günleri böyle. Nedeni: haftasonu babayla sarmaş dolaş, pazartesi memur gibi anneye dönüş. Bilmez miyim, biliyor da bilmemezliğe geliyorum.

Haftasonu bebeksiz ve 10 küsür senedir "uzatmalı ilişki" yaşayan arkadaşlarımızla açık büfe, ye patla türü bir kahvaltıya gittik. Maya dışarıda bir melek malum. Ay ne uslu, ay ne güzel yiyor, ay ne güzel gülüyor, ay ay da ay'lar arasında benim "ay siz onu bir de evde görün, iki çilek yese dua eder olduk öyle iştahsız, uyku desen aylardır kapıma uğramadı, hala emiyor üstelik, bir de emeklemeye başlayalıberi enerji patlaması yaşıyor, devamlı peşinde olmak lazım, bir dakikam boş geçmiyor, hele ağlaması, bir sesi var 3 Tenör yanında sönük kalır, zaten o "Pavarotti, Carreras ve üçüncünün adı neydi" klasiğine Domingo yerine direkt Maya'yı ekleyin HA HA" larım uçuşuyor. Üstelik son zamanlarda dilime nedense bir "aman çocuk yapacaksanız iki kez düşünün" ya da "ay ikinci çocuk mu, allah korusun, ya Maya gibi olursa?" takıldı! Bu ne ya, kendi kendime sinirlendim sonunda, bi şaplak indiresim geldi ağzıma. Devamlı çemkirmek, olumsuza odaklanmak istemiyorum. Ben olumlu bir insanım yahu! Maya da Allaha çok şükür, sağlıklı, normal bir bebek. Kaç anne babaya nasib oluyor bu şans? Sadece çocuk sahibi olmak için yıllarca uğraşan insanlar var, ne olursa olsun, ağlasın, yaramaz olsun, uyku uyumayayım, yeter ki çocuğum olsun diyenler.. Sonra o ikili test sonucunda engelli olma ihtimali ortaya çıktı diye az mı ağlamadım, üzülmedim. O genetik sonuçlar tertemiz gelince az mı deli gibi sevinmedim? Her sabah yogamı yapıp, sonunda 2 dakika meditasyon sırasında Allah'a bana böyle sağlıklı, aklı selim, güzel ve mutlu bir çocuk verdiği için şükreden, teşekkür eden ben değil miyim? Peki nedir bu bahar melankolisi midir, yorgunluk mudur, nedir?

Bir karar aldım. Geçen yazımda dediğim gibi, artık olumluya odaklanacağım. Evet Maya da her bebek gibi ağlıyor, uyumuyor, yemiyor olabilir ama aynı zamanda gülüyor, oynuyor, büyüyor! Ayrıca artık her dediğimi dinleme ve anlamaya çalışma dönemine girdi. Onun yanında dediklerime dikkat etmem lazım. Ona benim için bir hediye olduğunu, güzel, muhteşem bir şey olduğunu anlatmam lazım. Ona "kızım ne akıllısın, ne beceriklisin, ne çalışkansın, ne güzel başardın, ne güzel uğraştın, seninle gurur duyuyorum, seni çok seviyorum" demem lazım. Ve diyorum da! Olumluya odaklanıyorum, olumluyu görüyorum, olumlu şeyler artıyor çevremde. Buna inanıyorum. Pazartesi buna inanmaya başlamak için iyi bir gün.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Bebeklerde diş bakımı

Önceki yazıda uzun uzun yeme-yedirme hallerini anlatınca, sıra tabii diş bakımına geldi. Bir insanı ilk tanıdığımda, elbisesine, saçına gözüne değil de ellerine ve dişlerine bakanlardanım. Benim için temiz ve bakımlı dişler, bir insanın sadece kendisine saygısını değil, güzel bir gülümseme ruhunun yansımasını da gösterir. Bir gülüşe kananlardanım evet :P Ama şaka bir tarafa, diş bakımı sadece güzellik değil sağlık için de çok önemli. Sağlıksız dişler; mide, böbrek ve kalp hastalıklarına bile neden olabiliyor.

Diş bakımı küçük yaşlarda kazanılması gereken bir alışkanlık ve bu alışkanlığın kazanılmasında anne babanın örnek davranışları ile çocuklarına doğru diş bakımını pratikte de öğretmeleri gerekiyor. Maya doğduğu günden beri sabah ve akşam altını değiştirdikten sonra, onu değişme minderinde tutarken yanında durup ona özellikle göstererek ellerimi yıkıyor ve dişlerimi fırçalıyorum. Özellikle ağzım köpük köpükken keyif kahkahaları atıyor.

İlk dişi çıkar çıkmaz beni bir telaş aldı; diş bakımı nasıl olacak, ne zaman başlamalı, nasıl uygulamalı, hangi ürünler kullanılmalı merak ettim. Rutin doktor kontrolünde ilk dişçi randevusunun 1 yaşında alınması gerektiğini ama ilk dişin çıkmasından o zamana dek mutlaka diş bakımı ve temizliğine başlanması gerektiğini öğrendim.

Bebeğin ilk dişi ile birlikte çoğumuz ek gıdaya geçiyoruz ya, tabii anne sütünün temizliği formül sütler gibi ek gıdalar için de geçerli değil. Bu ürün ve besinler yendikten sonra ağızda bakteriler cirit atıyor. İlk dişle birlikte, tüm öğünlerden sonra temiz bir tülbente ya da gazlı beze sadece su damlatılarak bebeğin dişlerinin ve diş etlerinin silinmesi öneriliyor. Eğer arzu ederseniz tülbent yerine parmağa geçen ya da tutaçlı fırçalar da var. Ben şu yandakileri kullandım, kavuniçi olanı her yemekten sonra eline verdim, hem geveledi dişlerini kaşıdı hem de bakteri plaklarını fırçalamış oldu. Ayrıca gece yatmadan önce, dediğim gibi önce kendi dişlerimi ona göstererek fırçaladım, sonra da şu soldaki sarı fırça ile 30-40 saniye fırçalama yaptım. Bu fırçaları kendi fırçalarımız gibi 3 ayda bir değiştirmek gerekiyor.

Maya diş çıkarma konusunda biraz aceleci davranıyor malum, 9 ayda 8 dişi çıktı. Bu nedenle sadece suyla törpülemek beni çok fazla tatmin etmedi. Doktorun önerisiyle bu yaş bebekler için üretilen macun ve fırçalara yöneldim. Tabii burada bebeklere ilk 1 sene D vitamini ve florür takviyesi veriliyor, o nedenle macunların içinde flörür olmamasına dikkat etmek gerekiyor. Aksi taktirde bazı araştırmalarda öne sürüldüğü gibi flörürün; diş minesinde sararmalar, kalp damar hastalıkları, düşük IQ ve beyin fonksiyonları olumsuz etkileme gibi zararlı etkilerine maruz kalma riski olabilirmiş. Bu konuda alternatif anne'de güzel bir yazı var, isterseniz.

Dolayısıyla önümde iki seçenek vardı; ya D vitaminini florürsüz alacaktım ya da macunu. Ben macunu içindeki oranın çok zararlı olmayacağını ve hatta dişleri koruma ve güçlendirmede yararlı olacağını düşünerek, vitamini florürsüz almayı tercih ettim. 8. aydan itibaren Maya'nın dişlerini yandaki macun ve bebek fırçası ile fırçalamaya başladım. Tabii abartmıyoruz. 1 yaşa dek sadece günde 1 defa, tercihen gece yatmadan önce, miniminnacık (pirinç boyutu) bir macun sürerek, 1 dakika boyunca dişleri ve dişetlerini fırçalıyorum. Maya macunun tadını çok sevdiği için ve fırçanın saçları yumuşak olduğu için, açıkcası yukarıdaki fırçaya göre çok daha rahat fırçalatıyor. En sağda görülen diş ipini tabii ki kullanmıyorum (fakat 6 yaştan itibaren çocuklara mutlaka diş ipi kullanma alışkanlığının da kazandırılması öneriliyor) ama fırçanın boyutunu anlamanız için yanına koydum.

1 yaştan itibaren ilk dişçi kontrolünü de takiben, günde 2 defa 1 dakika süreyle fırçalamak, tüm süt dişleri tamamlandığı andan itibaren ise günde 2 defa 2 dakika (aynen büyükler gibi) fırçalamak öneriliyor. Dediğim gibi 6 yaştan sonra da buna ek olarak günde 1 kez diş ipi kullanılması gerekiyor.

Peki fırçalama dışında neler yapılmalı?

Öncelikle tabii ki doğru beslenme ve gün içinde bol su tüketimi şart. Bebeklere 1 yaşa kadar şekerli ve asitli besin ve içecekler önerilmiyor, ben Fransızların taktiğini uygulayarak (Fransız bir arkadaşım Fransız kadınlarının fiziğini 3 yaşa dek şekerli hiçbir şey yememelerine ve sonrasında ise sadece sabah kahvaltılarında şekerli gıda yemelerine borçlu olduklarını söylemişti bana!) şekeri 3 yaşına dek vermemeyi düşünüyorum, sonra anaokulunda sosyalleşirken zaten kaçarı yok tadacak ama ne kadar az alsa kardır diyorum. Yapay şekerlere ek olarak, meyve suları ve asitli içecekler de önerilmiyor. Meyvenin suyunu içeceğine posa kaynağı kendini ye! Dimi ama? Bir de uzun süreli emzik ve biberon kullanımının diş ve dişetlerinde hasara ve çürüklere neden olduğu hakkında bazı uyarılar var, bunu da gözönünde bulundurmak faydalı olabilir. Bir de ufak uyarı, bazı anneler "doğal" diş temizliği diye bebeklere misvak vermeye kalkıyor aman ha diyelim, misvak bitkisinin içinde çok yüksek oranda florür bulunuyormuş yani doğal ama bebekler için kesinlikle sağlıklı değil.

Bebek ve çocuklarda ağız ve diş sağlığı hakkında daha fazla okumak isterseniz buraya ve buraya ve hatta buraya tıklayabilirsiniz.

22 Nisan 2014 Salı

Yeme, yedirme, yememe, delirme üzerine


Anaç-sütlaç her Türk anası, günün büyük bir bölümünde yavvvvrusunun peşinde "çatala dürtülmüş bir adet köfte ile koşturma" diye adledilen bir çeşit milli spor dalını icra eder, bilirsiniz, hatta belki bizzat yaşamaktasınız. Ha işte "ben onlardan olmayacağım!" düsturu ile yola çıktım, 6 aylık bebemin ilk dişi göründüğü anda paldır küldür katı gıdaya geçtim (buyrun burdan hatırlayın o maceramızı) sonra 7. ayda bir baktım eve kendi kendine yiyen bebek almışız (onun hikayesi de burada). Benim için "bebek beslenmesi" hiç bir zaman stres yaratan bir durum olmadı, "ay ciddi misin, bulamaç yapmıyor eline veriyorsun, o da yiyor mu?" diye şaşıran annelere ben bizzat kendim şaşırdım, "e peki ne veriyorsun, yemezse napıyorsun?" diyenlere "herşeyi (tabii ki tuzsuz, şekersiz, katkısız, doğal ve bebeğin gelişimine uygun herşeyi) veriyorum, e yemezse acıkınca yer" gibi rahat cevaplar verdim. Derkeeeeeeen.. Türkiye'ye ziyarete gittik. Ve bu seyahatte yeme-yedirme-yememe-delirme olayının çeşitli açılarından bakma şansını (!) yakaladım ben de. Nokta.


Baştan itiraf edeyim; ben şahsen ne yemek yapmaktan öyle aşırı zevk alırım, ne de özene bezene yapılmış yemekleri yemekten. Bizim evde yemekleri genellikle Beyaz Atlı Prens yapar, mesleği gereği bu işe de bir sanat gibi yaklaşır, görünümde ve tatta dengeli, sağlıklı ve lezzetli yemekler ortaya çıkartır. Arada sırada bana da bir şevk gelir, ben de birşeyler döktürürüm. Sonra sanatını icra eden üstadlar gibi köşeme inzivaya çekilirim falan (tembelim diyemedim, siz anlayın işte). Ama özetle; sağlıklı besleniyoruz, bol spor yapıyoruz ve ailecek bedenlerimizden ve kilolarımızdan memnunuz. Buna 10 aylık Maya'mız da dahil.

Benim Türkiye'deki ailemde ise sevgi vermek ile yemek yedirmek neredeyse aynı anlama gelir. Ailenin tüm kadınları (benim dışımda) inanılmaz yetenekli birer aşçıdır, sadece lezzette değil kısa zamanda 5 çeşit yemek yapmada ve yıllarca arkasından konuşulacak derecede titiz ve özenli sunumda da uzmandırlar. Hal böyle olunca, aile bir araya gelince; yemek yenir. Yemek yenirken de "aaa dolmadan almadınız, ay bir de böreğin tadına bakın, pırasayı bak sırf senin için yaptım, poğaçanın içine dereotu koydum seversin diye, salatadan da alın, bak son iki dolma kalmasın öyle, allahaşkına atıver ağzına" falan gibi sohbetler edilir, bazı aşırı hallerde yemek dışında birşeyden konuşulamadığı ya da kahvaltı sırasında akşam yemeği opsiyonlarının konuşulduğu dahi olur. Dolayısıyla ailenin kadınları ya etine dolgundur ya da saçma sapan açlık rejimi halindedir ve bu ne yazık ki psikolojilerine de yansır. Mutluyken yeme, üzgünken kendini aç bırakma ya da tersi durumlar sık sık yaşanır, yemek ile ilişkimiz sanki serseri bir sevgiliyle yaşanan inişli çıkışlı ilişki gibidir ve bizi de çevremizi de yıpratır.

Türkiye'ye ailemi ziyarete giderken, daha ben uçağa binmeden annem e-mail yazmış, konu "ne yemek yapalım, Maya ne yer".. "Ya ne varsa yer, siz merak etmeyin" dediysem de, tabii annem organik kıymalardan tuzsuz kötfeler mi hazırlamamış, bebek için özel mercimek yemeği mi yapmamış, organik tavukların ilk kez yumurtladıkları yumurtaları (! evet varmış böyle bir bakire tavuk konsepti!) mı bulup da almamış, artık özenmiş de özenmiş..

Tabii ne oldu, Maya hiçbirini yemedi. Üstelik alışkın olduğu gibi, bizimle masaya oturup, kimse kendisiyle ilgilenmezden kendi yemeğini yeme huyunu da bıraktı. O iştahlı, eline verilen herşeyi yiyen çocuk gitti; mızmız, ağzına demir kilit takılmış, es keza boş bulunup yediği şeyi de hüp diye tüküren bir çocuk geldi. Sadece o mu değişti? Ben de değiştim. O çocuğu 3 ana öğün, 2 anne sütü ara öğünü ile besleyen, her öğünde masaya alıp eline iki parça haşlanmış sebze veren, ara sıra kaşıkla önündeki mamadan besleyen, gülen oynayan, aynı anda sevgilisiyle yemek yiyebilen ben de gittim, yerime günün alakasız herhangi bir vakti çocuğun peşinde çatala takılı bir köfteyle koşturan, kapalı ağzından içeri mercimek taneleri tıkmaya çalışan, çocuk hiçbirşey yemedi bu öğün kesin zayıflıktan ölecek diye kahrolan, diğer çocuklara bak lömbür lömbür butları diye üzülen, kendi de bir kez oturup rahatça neşe içinde yemek yiyemeyen, yiyemediği ve doymadığı için de gün boyu önüne ne gelse ağzına tıkan ve 1 haftalık tatilde 1,5kg alıp dönen bir ana geldi! Üstelik biliyorum yanlış yoldayım, ama nafile, düzelemiyorum. Ay resmen "kal geldi" ayol! Delireceğim.

Kısırdöngü resmen bu. Çocuk yemiyor, sen zorluyorsun, çocuk iyice yemiyor, sinir harbine dönüyor iş. Neden böyle peki? Çünkü aile ortamı herşeyi etkiliyor. Çünkü kendi evimde yemek sadece beslenme için yapılan, üzerine fazla anlam yüklenmeyen bir aktivite ama Türkiye'deki ailemleyken yemek başlıbaşına çok önem arz eden bir sosyal aktivite, bir duygu alışverişi, bir sosyal roller, tutumlar, inançlar ve davranışlar bütünü. Çünkü evimde çocuğa yemek yediremezsem, alt tarafı çocuk bir öğün yemek yememiş oluyor, nasılsa acıkınca bir sonraki öğünü yiyecek diyip geçiyorum ama Türkiye'de çocuğa yemek yediremezsem "kötü anne, ilgisiz anne, zaten zayıf bu çocuk (Maya 51cm, 2500gr doğdu ve bacağı gıdısı etli butlugillerden değil ama kendi persentilinde gayet normal kilo ve hatta uzun boyda gidiyor), zaten demir hapı da yutmadı bu çocuk (burada demir hapı çocuklara verilmiyor ve bunun nedenini sorduğum doktor Türkiye'de kan ölçülmeden rastgele demir hapı verildiğini duyunca şok geçirdi ve bana demirin yan etkilerini sıraladı hemen), ayol bir tarhana çorbası bile vermedi (içinde tüm alerjenler mevcut ve elle yapıldığı için hijyenine güvenemediğim bir besin bozması bence, hem avrupalı çocuklar tarhana çorbası içmeden de büyüyebiliyor), bir yoğurt tattırmadı (inek sütü 1 yaştan önce ciddi derecede kansızlığa neden oluyor), bir pekmez içirmedi (pekmez ve diğer aşırı şeker içeren besinlerin özellikle sıcak pişirilirken ortaya çıkan HMF kimyasalı nedeniyle kanser ve diyabet hastalığı ile ilişkisi kanıtlandı), bu yaşta artık yumurtanın sarısının tamamını yemesi LAZIM (araştırmalar zorla yenilen hiç bir besinin vücuda yarar sağlamadığını kanıtladı)" oluyor. Bir de benim ailem vallahi ruhları ince, öyle fazla karışmayan, beni pozitif motive eden, destekleyen bir aile. Yani öyle Maya'yı başkalarının tombiş çocuklarıyla kıyaslayan, bana kendimi yetersiz bir anneymiş gibi hissettiren bir aile değiller çok şükür. Ama işte yine de "yeme ortamı" ya da "yeme odaklı ortam" hepimizi gerdi.. Hepimiz Maya ne yedi (daha ziyade ne yemedi, olumsuza odaklanma uzmanı olduk) kafaya taktığımız için, herkes her daim çocuğa çeşitli tatlar sundu, herkesin gözü Maya'nın ağız hareketlerindeydi falan. Üstelik ben biliyorum, çocuklar bu şekilde ilgi odağı olunca iyice yemiyorlar ve yeni gıdalara karşı bebeklerde zaten evrimsel bir temkinlilik, "bunlar beni zehirlemeye mi çalışıyor" düsturu hakim, bilmiyoranız 8 ila 20 ay arasındaki bebeklerin sevdikleri yemekleri bile reddetmelerinin ardında gelişimsel ve doğal bir süreç olduğuna dair iki yazıyı buyrun buradan ve buradan okuyabilirsiniz.

Velhasıl, o hafta ittirme kaktırma, yememe, delirme ile geçti. Ben artık "bu kız zayıflıktan kopacak, sonsuza dek yemek yemeyecek ve ölecek" ile "herşeyi yiyen kızıma nazar değdi böaaağğğğğğh" diye ağlama arasında biryerde evime geri döndüm. Evde neyse ki Türk olmayan bir Beyaz Atlı Prens var ve beni silkeleyip "hayatım kusura bakma da sizin sevimli bulup etlerini lömbürdettiğiniz topaç bebekler, burada obez diye tedavi altına alınıyor" diyerek beni düşüncelere sevketti..

Ve ben rahatlayınca ve "amaaaağn yemezse yemesin" diyince ne oldu.. Maya normal normal yemeğini yemeye, hatta artık tamamen kaşıkla beslenmeyi reddederek kendisi yemeye geri döndü. Hanım meğerse bağımsızlık derdindeymiş, ben küçük bebek değilim artık, bana insan gibi yemek verin dermiş ayol! Şimdi biz ne yersek o da bizimle sofraya oturup onu yiyor; yemeklerimizi tuzsuz, şekersiz, mümkün mertebe doğal pişiriyoruz (Maya hala anne sütü alıyor ve 1 yaşından önce bazı gıdaların verilmesi sakıncalı burada da yazmıştım, siz de maceraya atılmadan önce doktorunuza danışın lütfen). Misal, dün akşam tofulu, Hindistan menşeyli masala soslu (acı değil ama bol baharatlı) ıspanak yemeği yedik. Bu akşam totomu kaldırıp da girişebilirsem pırasalı, havuçlu ve bulgurlu somon yiyeceğiz. 10 aylık kızımızla, evet.
 
Tabii ki her çocuk gibi diş çıkarma döneminde, uykusunu tam almadığında ya da "solundan kalktığı" günlerde yine kaşıklar, tabaklar yere fırlatılıyor, domates sosları duvarlara fışkırtılıyor, o ağız yemin billah açılıp da 1 yudum yenmiyor ama; sonuçta ben rahatım, kafam rahat, "yemezse, bir sonraki öğünde, onda da olmazsa elbet bir zaman acıkır yer.." diyor, yemek işini fazla kafama takmıyorum. Sonuçta yemek yemek, çocuğun sağlığını devam ettirmek için yapılan bir araç değil mi? Çocuk sağlıklı, enerjik ve mutlu büyüyorsa ne kadar yediği önemli değil diyor doktorlar ve %100 işe yarayan tek bir altın öneri ekliyorlar:

Çocuğun neyi ne zaman yiyeceğine siz, ne kadar yiyeceğine ise kendisi karar versin.
Bu kadar.

Hamiş: En üstteki fotoğraf Willy Ronis'e aittir; aman emeğe saygısızlık, sanal hırsızlık olmasın.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Çocuk modeller ve güzellik kavramı

Dün sabah biz "ana-kız" yine bahar sarhoşu, enerji bombası, ağaçlara sarılası-öpesi uyandık. Yine sırf çiçekler için (!) süslenesim geldi. Bu sefer bu çılgınlığıma Maya'yı da ortak ettim. Böyle ana-kız süslendik, püslendik, efil efil elbiseler, sosis ayaklara bantlı ayakkabılar, üç tel saça çiçekli bantlar, bahar kadar canlı renkler falan. Doğayla buluşacağız ne de olsa!

Çıktık, önce evimize çok yakın olan kanal boyunca yürüdük, ordan "eski orta-çağ şatosu, yeni restoran ve açıkhava oda tiyatrosu" olan kaleye, önünde kuğular olan gölete yürüdük. Maya her köpek gördüğünde sevinçten çığlık atıyor, etrafta bülbüller ötüyor, sincaplar zıplıyor, çocuklar koşturuyor, 90'lık nineler bisiklete biniyor (normal bu) derken, aklıma köşedeki fırından üzümlü ve fındıklı paskalya poğaçası almak düştü. Böyle şık şıkırdım fırına girdik, medeni Batı Avrupalı vatandaşlar arasında ekmeklere elleşmeden medeni medeni sıramızı bekliyoruz.

Arkamda bir sevimlilikler, bir şekerlemeler falan oluyor, dedim heralde yaşlı bir amca Maya ile oynuyor. Gözüm tek tek azalmakta olan ekmeklerde ya, fazla bakmadım arkama. Burda çocukları dokunmadan sevdikleri için içim rahat. O da ne? Hiç olmayacak şey, insanların gözlerinin bile birbirine değmemesi için uğraştıkları bu toplumda biri arkadan omzumu dürttü! Benim yaşlı amca sandığım adam böyle tepeden tırnağa marka giyinmiş, güneş gözlükleri, saçları, dişleri falan papıl parıl parlayan 40'lı yaşlarda bi tip! Adam "Çocuğunuzun ne kadar güzel olduğunun farkında mısınız?" dedi bana.. Hönk? İyi de kardeşim, bir kere, tüm analar için çocukları hatta gördükleri tüm çocuklar istisnasız güzeldir. Kuzguna yavrusu anka kuşu gözükürmüş. Sağol dedim ve deli midir nedir diye düşünerek paskalya çöreklerini izlemeye geri döneyazdım. Adam yine dürttü, bir de cebinden bir kart çıkartmış "Bayan, bakın ben x ajansının sahibiyim, çocuğunuz y firması için tam aradığım yüz, lütfen birkaç dakikanızı ayırır mısınız?" diyor. Ayol sapık mıdır nedir derken, hakikaten adam ciddi galiba çünkü x ajansını da y firmasını da ben (nam-ı diğer sağır sultan) bile biliyorum evet.. Yine de gözüm paskalya çöreklerinde, yarım kulakla dinliyorum adamı. Adam konuştukça ve paskalya çörekleri tek tek azaldıkça içimi bir sıkıntı kapladı. X firması şöyle nezihmiş, çocuklar şöyle mutluymuş, böyle çocuk odaklı çekim teknikleri varmış, çocuğum böyle çok para kazanacakmış, şöyle ünlü olacakmış, uzun soluklu çalışma garantisi varmış, dır dır dır.

Yok kardeşim sağol almayayım. Ben efendi efendi paskalya çöreğimi alayım, çıkayım bi zahmet. Sen kendi yoluna ben kendi yoluma. Kusura bakma Maya, sana fikrini soran olmadı ama yok yani; mankenlik mi, bu yaşta mı, eksik kalsın.. Little Miss Sunshine filmini izledik bin şükür, almayalım çocuk mankenin dramını.. Adamdan koşar adımlarla uzaklaştım (ve evet üzümlü paskalya çöreğini de koltuğumun altına kıstırdım bu arada).

Velhasıl eve gelince beni bir düşünce sardı. Bizim kız güzel mi, değil mi diye düşünmemiştim hiç. Her çocuk kadar güzel bence. Önemli olan içinin, bahtının güzelliği.. Belki tüm bebelerin sarı ve maviş olduğu bu ülkede koca koca açtığı gri ela mavi ne renk olduğunu hala anlayamadığımız gözleri ve kahve rengi saçlarıyla farklı olduğu için göze batıyor. Lakin; daha 10 aylık bir çocuğa "aradığım yüz" diye yaklaşmak nedir? Anası babası biraz yollu olsa, çocuğun yaşayacaklarını düşününce benim içim daralıyor..

Çocuğa sormadan alınan yaşam kararları.. O minicik yavrunun gözlerine flaşlar patlatılması ya da annesiyle sarmaş dolaş uyuması gereken saatte üzerine giydirilmiş saçma sapan kokoş kokoş elbiselerle, saçına ve cildine sürülen bilimum kimyasalla kuşatılmış olması bence düpedüz çocuk istismarıdır.. Daha önce de yazmıştım, çocukların izni alınmadan sosyal medyada fotoğraflarının paylaşılmasına bile karşı olan insanlar var. Neyi paylaştığınıza dikkat edin, ilerde bu fotoğraflar çocuğunuza zarar verebilir diyorlar. Okul çağında bu nedenle zorbalık davranışına maruz kalanlar, ergenlik döneminde sosyal izolasyon ve sorunlar yaşayanlar hakkındaki haberleri okuyor, duyuyoruz (buradan ve buradan mesela). Bir de facebook nazarı denen bir hadise varmış, biraz komik ve saçmasapan birşey bana göre ama birçok insan buna da inanıyor. Hani eskiden reklam filmlerinde oynayan çocukların üzerine kaynar su dökülmesi, hasta olmaları falan gibi haberler çıkardı ya, biraz öyle birşey bu bence. Ama yine de itiraf edeyim, ben de genellikle sosyal medyada çocuk fotoğrafı paylaşmayanlardanım ama benim asıl derdim sanal hırsızlık, çocuk pornosu falan..

Öte yandan bir de bu "güzelsen mutlusun" mantığıyla gidildiğinde, o çocuk ilerde ergenlik döneminde türlü beden algısı sorunları, yeme bozuklukları, başkasının koyduğu kriterlere göre yaşama kaynaklı sosyal kimlik bunalımları yaşamaz mı, yaşar.. Üstelik "güzel" damgasını yemek aslında ağır birşeydir. "Sen çocukken çok güzeldin" lafını ben hayatım boyunca çok duydum ve "ee şimdi çirkinim mi yani?" diye düşündüm hep. Ne gereksiz bir iltifat.. Güzellik nedir sonra, her 10 senede bir değişiyor güzelin tanımı. Bir bakıyorsun kaşlar kalın, bir bakıyorsun düz saç, bir bakıyorsun minyon beden, bir bakıyorsun 1.75 boyun altı çirkinmiş.. Oysa güzellik bir bakıştır, bir gülüştür, bir canlılık bir neşedir bence.. Enerjidir güzellik. Bunları öğretmeliyiz çocuklarımıza. Bedenin güzelliğine kanmamayı, ruhun güzelliğine bakmayı ve her bedende bir güzellik görmeyi.. Çünkü güzel bakan ve güzeli gören, her koşulda mutlu olabilir diye düşünüyorum.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Rengarenk Trumpette bebek çorapları

Ay bu sıra hepimiz yorgun, huysuz, yoğun, çemkirimsel olmuşuz. Rengarenk bir şeyler yazayım da içimiz açılsın :) Bizim hatunun ayakta çorap tutmama huyu var teeee en taze bebeklik günlerinden beri. Önce ayaklarını birbirine sürter çıkarırdı, şimdi direkt elleriyle dalıyor ayaklarına. Giydiriyorum, arkamı dönmemle çoraplar hop çıkmış bile. Her konuda olduğu gibi bunda da inatlaşmamak için, ne hali varsa görsün diyorum genellikle. Zaten ev yerden ısıtmalı ve o çıplak ayaklarla dolma parmakları öpmek de bir başka zevk!

Lakin bu deli ayaklarda duran tek bir çorap oldu bunca aydır, önermeden geçemeyeceğim: Trumpette marka rengarenk çoraplar. Hatta tüm kız annelerinin "ayyy çok şekerrrr, nerden aldıııın?" diye eridiği kişisel Facebook sayfamdaki cover foto olan, yazının en üstündeki pembe fiyonklu kokoş çoraplar da Trumpette marka. Çok şık, rengarenk, üstelik ayakta kalıyor; daha ne isteriz?

Bu yandakiler kutusuyla 5-6'lı olarak satılıyor, renga-renklerine bayılıyorum. Jenny's (kızlar için, içinde pastel pembiş de olan) ve Johnny's (erkekler için, içinde pastel maviş de olan) iki çeşit kutu mevcut. Ben kız erkek cinsiyet ayrımcılığına karşı olduğum için ikisinden de aldım, rengarenk giydiriyorum.

Bir de daha kokoş gidilmesi gereken ortamlarda kullandığım fiyonklu şeker pembe, pastel pembe ve siyah çoraplar var. Bizimkilerin fiyonkları kocaman, ama daha miniş fiyonklu babet görünümlü bu yandaki çoraplar da bence çok sevimli. Pembeden, tütülerden, kokoş kıyafetlerden ve süslü püslü kız çocuklarından pek hazzetmesem de, çorap fetişimi gayet güzel doyuruyor bu Trumpette'ler.

Maya emeklemeye ve dikilmeye başlayalıberi beni "acaba altında sadece ufacık tutuş bariyerleri olan bu çoraplar parkede kayar mı?" korkusu sardı ama baktım kaymıyorlar.

Ama yine de emekleme çorapları farklı biliyorsunuz, altlarında ve parmak uçlarında ufak plastik yuvarlak tutuş bariyerleri ya da bu yandaki fotoğraftaki gibi deri tabanlık falan oluyor. Bunları aldım ama bizim hatun sevmedi, tuttu tuttu çıkarttı tabii. Kışı külotlu çoraplarla kurtardık da, artık bahar ve önümüz yaz, heralde direkt çıplak ayak akımına dahil olacağız.. Ha bu arada külotlu çoraplarda ayak altına ek olarak dizde de bu tutuş bariyerlerinin olması kaymaları bir nebze daha iyi önlüyor, onu da belirteyim.

Oh be rengarenk bir yazı oldu, içimiz açıldı mı? :)

15 Nisan 2014 Salı

Bebeği ağlatarak uyutmak zararlı mıdır?

Daha önce de uyku eğitimi konusunda 0-6 ay için burada ve burada ve sonrasında 6-9 ay için burada ve memede uyuma sorunu konusunda da burada bahsettiğim gibi; annelik konusunda herşeyi okuyup, öğrenip, bilip de yapamadığım ve kelimenin tam tabiriyle tepetaklak çakıldığım alanlardan biri "uyku". Son yazımda artık yorgunluktan koltuk köşelerinde sızıp kaldığımdan da bahsetmiş ve "ne olur bana bu da geçecek deyin!" demiştim, sağolun dediniz de.. İnsanın yalnız olmadığını bilmesi, bu yolda daha önce birilerinin de düşe kalka yürümüş olduğunu bilmesi ya da çocuksuz bile olsa dostların iki sırt sıvazlaması yetiyor valla, sağolun!

Benim uyku konusunda başarısız olmamın tek sebebi Bağlanma Odaklı Ebeveynlik (Attachment Parenting)'e gönülden bağlı olmam ya da yufka yürekliliğim değil. Yeri geldiğinde çok sağlam sınır koyabilen bir insanım, o kadar zayıf değilim aslında. Ama benim kendi çocukluğumdan getirdiğim uyku ve bağlanma problemlerim var ve bu şimdi kızımla olan ilişkimi ve daha beteri onun gelişimini ketliyor. Beni ananem büyüttü. Ankara'da. Anaokulu yaşına geldiğimde Bursa'da yaşayan aileme teslim etti. O güne dek güvenli bağlanma kurduğum anne figürü ananemdi. Bursa'da alışana dek ananem benimle kaldı ama anaokulunda her öğlen uykusu bir kabus olmaya başladı benim için çünkü zorla yatırıldığım öğlen uykusundan uyandığımda ananem birden ortadan kaybolmuş oluyordu. O zamanlar bir uzman (!?) böylesinin iyi olduğunu söylemiş, bizimkiler de inanmış. Ne oldu; ben öğle uykusuna yatmayı reddeder oldum. Daha beteri, ananem haklı olarak 1 ay sonra evine, Ankara'ya döndü ve beni o zamana dek beraber yaşamadığım anne ve babamla başbaşa bıraktı. Onlar acemi, ben acemi, kaybolduk..  Ve uykularım öyle bozuldu ki, sonunda gece uykularımda kabuslar, uykuda konuşma, yürüme, şu yaşıma dek devam eder oldu. Uykuya dalarken hala tedirginim. Hala belli dönemlerde kendimi gecenin bir yarısı amaçsızca mutfakta dikilirken bulduğum falan olur. Uykum hafiftir, öğle uykusu ise beni öldürseniz (bebekten sonra bile) uyumam. Kısacası benim uyku problemim var. Bağlanma problemine ise hiç değinmeyeyim, o ayrı bir hikaye. Bunun sonucunda kızıma aşırı derecede bağlanma odaklı ebeveynlik yapıyorum, onun benim yaşadığım zorlukları yaşamasından korkuyorum. İlişkimiz sıkı fıkı olsun, birbirimize sarılalım, yetişkin bir insan olduğunda dahi aramızdaki bağ güçlü olsun istiyorum. Bunun için uğraşırken ona zarar verdiğimin farkındayım..

Ağlayan Çocuk Merkezi'ndeki doktor her sefer bana çok önemli ve işime yarayan ipuçları verdi. Bunlardan ikisini daha önce sizlerle paylaştım.
1. Bebeğin uyku işaretlerini takip et ve öğren (mesela Maya kulaklarına elliyor, burnunu kaşıyor ve 1 aydır uykum var anlamına gelen "memm" diyor). Bu işaretleri gösterir göstermez uykuya geçir. Esnemek çok geç kaldın demek olabilir!
2. İlk 6 ay en fazla 2 saat, 6 aydan 1 yaşına dek en fazla 4 saat uyanık kalmasına izin ver. Uyuduğu süre önemli değil ama uyanık kaldığı süre önemli.

Son ziyaretimizde doktordan bir 3. madde geldi ve hepimizi tarumar etti: Çocuğu asla memede uyutmayın, ağlasa da, sızlasa da kendi kendine uyumayı öğrenmesi gerek.

Peki.

Kolay mı?

Hayır.

Neden?

Çünkü ya haykırmalarına kıyamıyoruz, kıysak da komşular çevre ne der diyoruz, onu geçebilsek bu sefer gereğinden fazla okumuş yazmış olduğumuz için "çok ağlarsa beyinde stres hormonu salgılanacak, bu t hücrelerini azaltacak, bu immün sistemi bozacak, kansere davetiye çıkaracak" bıdı da bıdı yapıyoruz. Olmuyor işte. Yapamıyorum. Ağlatamıyorum. Oysa doktor her konuda haklı olduğu gibi bunda da haklıysa, her gün biraz daha az ağlayacak ve sonunda kendi kendine ağlamadan uykuya dalabilecek. Bu çok önemli çünkü bir kez kendi kendine uykuya dalabilmeyi öğrenince gece uyanmaları da azalacak çünkü çocuklar da yetişkinler gibi yaklaşık 90 dakikada bir uyanır ve farkına bile varmadan beyin kendi kendine "hadi tekrar uyu" komutu verir. Maya'nın beyni bunu öğrenemiyor, onun beyni "amanın meme ağzımda değil, o zaman uyuyamam, en iyisi ağlayayım" diyor.. Bu kadar basit.

"Bebeği ağlatarak uyutmak zararlı mıdır?" diye sordum doktora. Ferber metoduna da, Karp'a da, Kim West'e de burun kıvırdım bunca ay (şu yazıda linklerden bu metodlar konusunu ayrıntılı okuyabilirsiniz), bir psikolog olarak bana ters geldi çocuğu tek başına bırakıp "öğrenilmiş çaresizlik" yaratmak, umutsuzluk aşılamak, bence ihmal etmek.. Yapamadım ve yapamam. Ama doktorun önerdiği bu değil. Her gece aynı uyku rutinini sağla. Emzir, masal oku, ninni söyle ve iyi geceler dedikten ve öptükten sonra sakin ve sessiz yanında ol, istersen yanında yat, elini tut, karnını okşa (6 aydan sonra e-e ve pışpış bebeği uyandırdığı için önerilmiyor) ve ona "ağlasan da yanında kalmaya devam edeceğim" mesajı ver. Ama asla meme verme. İsterse 45dk ağlasın, haykırsın, zararlı değil, bağlanma odaklı ebeveynliğe ters de değil çünkü senin yanında olduğunu biliyor. Ağlamak bebeklere zarar vermez, yanında "ihmal" olmadıkça..

Peki yapabiliyor muyum..? Hayır.

Son yazıda dediğim gibi, bayılacak kadar yorgunum ama sabah uyanıp "bu gece iyiydi di mi, sadece 8 kez uyandı" diyecek kadar "Bağlanma Takıntılı Ebeveynlik Abidesi" olmuşum.... Üstelik kim ne derse kılıfım hazır "belki tatilden döndük rutini bozuldu, belki gece çok yedi susadı, belki diş çıkarıyor.." Beyaz Atlı Prens sonunda bana acıyarak olaya el koydu. "Çocuğu ben uyutacağım, bana 1 hafta vereceksin, kesinlikle karışmayacaksın, söz mü?" dedi. Nasıl yorgunsam, boş bulunup, biraz da babaların bu uyku işini daha iyi becerdikleri konusunda okuduğum yazıları hatırlayarak, kabul ettim.

Bugün 3. gece. Maya'yı besliyorum, altını değiştiriyorum, yatağa götürüp sarılıp kokluyorum, ninnisini söylüyorum, masalını anlatıyorum, öpüyorum ve Beyaz Atlı Prens'e teslim ediyorum. Daha öpmemle haykırmaya başlıyor. Kendimi banyoya kilitliyorum, bazen ağlıyorum (tamam itiraf edeyim hep ağlıyorum). İlk gün 20 dakika, ikinci gün 30 dakika, bugün 10 dakika haykırarak, çığlıklar atarak ağladı ve sonra uyudu. Gece uyandıysa da ayaklanmadı, iki emip geri uyudu ve bu uyanmalar 4 kereyi geçmedi hiç. Bu hafta böyle.. Beyaz Atlı Prens benden daha güçlü, çığlıklara boyun eğmiyor ve inanıyor başaracağımıza.. Ne olacak bilmiyorum ama 3 gecedir daha iyi uyuyorum, uyuyoruz ve gün içinde enerjim tükenmiyor, moralim kolayca bozulmuyor, Maya ile daha enerji dolu ve mutlu ilgilenebiliyorum. Bu bile doğru yolda olduğumuzun bir göstergesi sanırım..

10. ayda uyku düzeni kurma konusunda geldiğimiz nokta budur. Aynen şu yandaki resimdeki gibi hissediyorum. Daha tek tek çıkılacak çok basamak var biliyorum ama inanıyorum bir gün Maya da diğer çocuklar gibi "iyi geceler annecim" diyip, beni öpüp, tüm gece kendi yatağında mışıl mışıl uyuyacak!
AMİN!

11 Nisan 2014 Cuma

Bebekli evde güvenlik önlemleri

Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, Maya son birkaç haftadır mobil hayata geçti ve beraberinde de hiç aklıma bile gelmeyen güvenlik dertleri hayatımızın odağına yerleşti. Ev diyip geçmeyin, resmen her köşe bubi tuzaklarıyla doluymuş yahu! Çocuk bu, düşe düşe büyüyecek ve düşmeden öğrenemeyecek tabii ama işte insan göz göre göre kazaya davetiye çıkarmak da istemiyor. İşi abartıp çocuğu şişme bir balon içine koymadan ya da evi süngerle kaplamadan, kısaca "kafayı sıyırmadan" evde akıllı güvenlik önlemlerini nasıl sağlayabileceğimi araştırdım, uygulamaya koydum ve sizlerle de paylaşmak istedim.

Öncelikle, çocuk hareketlenmeye başlar başlamaz artık hiçbir şekilde tek başına koltukta, yatakta, değiştirme masasında, mama sandalyesinde bırakmamamız gerekiyor. Ben çok şükür bu dönme ve sürünme dönemlerini kazasız atlattım (parkta çocuğu banktan düşürme hadisesi dışında tabii ayyy içim hala fena oluyor bak!) ama bizim kızlar iki dakika boş bırakıp patır patır düşürdüler oğlanları valla, aman diyeyim. Hiç dönmeyen çocuk yatakta 3 takla atıyor falan yani, aman dikkat. Emekleme döneminde çocuklar aşırı hareketli, sakar ve de şapşal oluyorlar. Yanınızda oturan çocuk birden ÇÖT diye kafaüstü yere çakılıyor, çok acaip bişey. Bizim ev yerden ısıtma ve parke üstüne halı kullanmıyoruz ya, ilk zamanlar abartıp heryeri yastık, minder, oyun örtüsü falan gibi "yumuşak" materyallerle kaplamaya kalktım (yanda bu tasarım harikası evden rengarenk gecekondu görüntülerini görüyorsunuz). Hani sanıyorum ki yumuşak düşüş olacak. Ama o örtüler yastıklar çocuğun ayağına daha bir dolandı, çocuk onları itiştirip minicik bir parke boşluğuna ÇÖT diye kafayı geçirmeye devam etti. İnsan yavrusu valla çok salak azizim, köpek kedi maymun böyle değil ayol, bunlar iki düşer öğrenir, insan yavrusu öğrenmiyor o kadar kolay. Ay çocuğa sanki ailecek dalmışız, şiddet kullanmışız, odun sopalarıyla kafa göz yarmışız gibi alnında şakaklarında morartılar.. İçim gidiyor, sinirlerim bozuluyor ama olmuyor. Düşe düşe öğrenecek işte.. Neyse ki bebek hafızası balık hafızası, biraz ağlayıp kucaklandığında unutuveriyor. Ama anne hafızası çok beter valla, o unutsa da ben her düşüşünü hatırlıyorum OFFF!

Sivri köşeler var bir de.. Allahım ne çoklar! Heryer sivri köşe yahu, sanki evde değil bir kübizm tablosunda yaşıyormuşuz biz ayol! O köşe koruyucu zımbırtılardan aldık bir düzine. Maya gidip gidip onlarla oynuyor delireceğim! Hele fişler, bu evi hangi mimar tasarladıysa.. Ya çocuk düşmanı ya da hayatında hiç bir çocukla bir araya gelmemiş, fişler yerden 20cm yukarıda bizim evde! Şaka gibi yahu, tam da Maya'nın parmaklarının ölçüsü ile delik ölçüsü bu kadar mı uyumlu olur. O parmaklar o deliklere sokulmak ve akabinde tüm vücut Karadeniz yöresi horon tepmesi yapmak için yaratılmış sanki! Biz de yerden aydınlatma seviyoruz üstüne şeker tuz, oh fişleri çek çek, yetmedi dişle bir güzel yavrum benim.. Dolap kapakları, çekmeceler, duvardan duvara kitap dolu kütüphanelerimizi hiç anlatmayayım, sizin hayal gücünüze bırakayım. Ha bir de envai çeşit tropik bitki ve onların permakültür toprakları.. Allahtan pencerelerde çocuk kilidi var, temizlik malzemeleri ve ilaçlar kiler gibi bir odada kitli duruyor, minimalist akımdan olduğumuz için incik cincik, vitrin mitrin, cart curt yok, sıcak yüzeyler ve mutfak kapısı kilitli kullanılabilir, düzenli insanlarız etrafta torbadır, iptir, makastır falan bulunmuyor. Bu biraz da benim yaşamımın uzun bir bölümünde köpek sahibi olmamdan da kaynaklanıyor, köpekler de bebekler gibi meraklı oldukları için ev güvenliği konusunda dikkatliyim ama Allah korusun tabii, yine de gözden kaçabilir bazı küçük ayrıntılar (misal, Maya geçenlerde küpelerimden birini çıkarıverdi oynarken!) Bu konuda Huggies'in çok güzel bir yazısı var, buraya tıklayıp okumanızı tavsiye ederim.

Köşe koruyucuları, priz kapatıcılar, merdiven varsa merdiven bariyeri, havuz varsa havuz bariyerleri, dolap kilitleri, çekmeceye parmak sıkışmaması için sistemler, bitkilerin toprakları üzerine geçirilen ve çocuğun yemesini önleyen mazgallar, mutfaktaki gözleri kilitleme sistemleri, fırının sıcak yüzeyini bloke eden aparatlar ve çok amaçlı eşya bariyerleri en sık kullanılan ev içi güvenlik araçları. IKEA ve çocuk mağazalarının çoğunda bu tip güvenlik ürünleri bulunuyor. Ayrıca internette dolaşırken Türkiye'de çocuk güvenliği konusunda hakikaten çok başarılı bir firmaya denk geldim, adı Parkzon ve buraya tıklayarak ürünleri ve hizmetleri hakkında bilgi alabilirsiniz.

Tabii ki ne kadar uğraşırsak uğraşalım, kafayı da sıyırsak %100 önlem almamız mümkün değil, çocuk bu, ruh hastası yetiştirmek gibi bir amacımız yoksa cam fanusta pamuklar içinde tutamayız, elbet düşe kalka büyüyecek. Bir noktadan sonra artık sakin olmak, ilkyardım bilgilerimizi taze tutmak ve çocuklarımızı Allah'a emanet etmek ve sağlıklı büyümeleri için dua etmek kalıyor.. Hepimize kazasız belasız, güvenli ve mutlu mobil günler dilerim.

10 Nisan 2014 Perşembe

Dr.Nazi ile emekleme kampı

Biliyorsunuz Maya'nın iki doktoru var. Asıl doktoru inanılmaz tatlı, yumuşak bir adam, bizdeki kod adı Dr.Süss (Şeker). İki numaralı doktor ise Ağlayan Çocuk Merkezi'nin aşırı uzun, aşırı zayıf, aşırı somurtkan, her daim siyah giyinen, resmen RedKit'teki cenaze levazımatçısının (bakınız yandaki temsili resim) vücut bulmuş hali. Adam o kadar somurtkan, o kadar obsesif, o kadar titiz ki; insan bu adam neden çocuk doktoru olmuş ve hatta neden özellikle de ağlayan çocuklar konusunda uzmanlaşmış diye düşünmeden edemiyor (ya da adam son derece Dr.Süss'ken, 5 gün 8 saat ağlayan çocukları görmekten mi böyle olmuş bilemem). Ama adam bir deha, adam müthiş bilgili ve adam ne derse çıkıyor ve adamdan çok şey öğrendim.. Velhasıl adam acaip bir adam. Biz Beyaz Atlı Prens'le bu adama, takıntılı hali ve aşırı sert görünümü nedeniyle Dr.Nazi kod adını verdik (çok da ayıp ettik, özellikle Almanya'da bu tip espriler hiç hoş karşılanmıyor tabii).

Neyse; bu adamcağız Maya'yı 2 ayda bir görüyor, kaportasına süspansiyonuna falan bakıyor, notlar alıyor, tavsiyeler veriyor falan. Tavsiyeleri inanılmaz işime yarıyor, özellikle uyku düzeni ve ağlama konusunda inanılmaz fayda gördüm. Velhasıl; 8. aydaki kontrolünde baktı bizim Oturan Boğa patates çuvalı gibi nereye koysan orda kalıyor, "tembel teneke" canım yavrum, kıçını kaldırıp da emeklemeye hiç niyeti yok, dedi ki "hmmmm, 8 aylık ve emekleme yok, kendisine 10 Nisan saat 09.00'a dek zaman veriyorum (neden? çünkü adam tatile gidiyor ve 10 Nisan'da dönüyor) ve fakat hala emeklemeye başlamazsa, fizyoterapi ile desteklememiz gerekebilir".. Hönk?!

Ben böyle hırslı, çocuğunu çizelgelerle büyüten, başkalarınınkiyle karşılaştıran bir anne değilim. Olmak da istemem, bu tip davranışlar bence sağlıksız davranışlar ve altta yatan kendine güven eksikliğinden kaynaklanıyor. Ayrıca her çocuğun gelişimi farklı, bazı çocuk oturduğu yerden izlemek, gözlemlemek ve elleriyle keşfetmekten hoşlanıyor; bazısı ise hop hemen hareket edeyim, sağı solu inceleyeyim hevesinde. Sadece bebeğin de kontrolünde değil bu tip gelişim aşamaları; bazen sizin ebeveyn olarak tutumlarınız da etkiliyor bu süreçleri. Mesela ben "gelişim evrelerini desteklemek" için bebeği zamanından önce zorlama durumunun yanlış olduğunu düşündüğüm için kesinlikle hızlandırmaya, desteklemeye, en küçük bir müdahaleye falan çalışmıyorum. Bu benim kişisel fikrim. Bazısı bebeği 2 aylıkken oturur durumda tutuyor, ben bel ve omurları henüz hazır değil diye düşünüp zarar vermemek için hep başı bedeni destekleyerek yatar pozisyonda tuttum çocuğu mesela. Ya da yerde debelensin dediler, baktım göbek üstünde kalınca kendini kısıtlanmış hissedip mızırdanmaya başlıyor, bir de bebeği ağlatmamak gerekir diye düşünen o tuhaf hippi annelerdenim ya, o nedenle pek yere de bırakmadım. E ne oldu, Maya 6. ayda oturmadı da 7. ayda oturdu; 8. ayda emeklemedi de 9. ayda emekledi. Ne fark eder? Çocuk yetiştirmek bir yarış değil ki.. Eninde sonunda oturacak, emekleyecek, kalkacak, yürüyecek. Koştur koştur zorlamanın ne alemi var?! Bu yaklaşımın tek kötü tarafı, herkes sizin gibi düşünmüyor.. Bazı insanların kıyaslamaları ve karşılaştırmalarına, şunu yap bunu yap türü "öğreten adam ve kadın" yorum ve davranışlarına maruz kalıyorsunuz. Biraz siniriniz bozuluyor. Ama kulak arkası edeceksiniz anacım.. Şu 10 ayda öyle çok öğreten kadına, meraklı teyzeye, karşılaştıran kıyaslayan yarış atı anneye maruz kaldım ki; artık duymuyorum, görmüyorum, ağzımı açıp laf etmiyorum. Hı-hı diyip, göz devirip geçiyorum.. Ben ve bebeğim mutluyuz, kime ne?! Lakin; bir de çocuk doktorunuzun bakışı var tabi. İşte o biraz önemli. Dolayısıyla bi hönk dedim kaldım..

Geçen ay, Maya'yı karşımıza alıp "bak evladım, bu Dr. Nazi amca biraz tuhaf bi adam. Kendisi seni mobil pozisyonlarda görmek istiyor. Eğer bu ay içinde kıçını yerden kaldırmazsan, Dr.Nazi (amca) seni emekleme kampına yollayacak. Orada eveki yan gel yat düzeni bulamayabilir ve performansın tatmin edici bulunmazsa sabun bile yapılabilirsin. İş ciddi" dedik (yani ben dedim, Beyaz Atlı Prens bu ırkçı esprilerime gözlerini belerte belerte "nçık nçık nçık" yapmakla yetindi).

Çocuğu yere koydum bacılar. Ev Allahtan yerden ısıtmalı bizde. Aynen eşek terbiye eder gibi, burnunun ucuna bir de havuç koydum, ne uzağa, ne yakına. Böyle onu delirtecek mesafede, ergen sevgililerin birbirine değemeyen parmak uçları misali, bildiniz mi? Bizim patates çuvalı sen bi hırs yap, bi atılım göster, bi gaza gel! Önce otururken ellerinin üstünde şınav çeker gibi sallandı durdu, sonra kıçtan kaya kaya ilerlemeye başladı, bir ayak dışarda denge yaparken, ömür ayak kıvrık tuhaf bişeyler yaptı, çocuk da anası gibi tuhaf olduğu için geri vitese taktı geri geri gitti falan ama A noktasından B noktasına gider oldu. O reklam filmlerindeki çocuklar gibi 4 ayak üzerinde gitmiyor ama hedefine ulaşıyor, aklına koyduğuna varıyor. Kendine özgü bir stili var hatunun. Malum oturma eylemini de ben kendi kendine yatar durumdan oturur duruma geçme sandığım için Maya'nın oturduğunu 1 ay geç idrak etmiştim hatırlarsınız, şurda yazmıştım ya.. Bunu da emeklemek olarak algılamıyordum. Bu sabah Dr.Nazi Maya'yla uzun uzun oyun oynadı, bizim kız böyle tuhaf erkeklerden hoşlanıyor ya, bir gülücükler, bir el sallamalar, byebye'lar, yanak şişirmeler, konuşmalar. Ne becerisi varsa gösterdi valla adama, şaştım kaldım. 1 saatlik cilveleşme seansının sonunda Dr.Nazi ellerini kavuştura kavuştura "evet çok güzel, bilişsel becerileri yaşıtlarından önde gidiyor, emeklemeye de başlamış" diyince ben ikinci bir hönk? çektim. Meğerse buna emeklemek deniyormuş ve Maya 9 aylıkken emeklemeye başlamış! Hatta şimdi 1 haftadır da ellerinden destek alarak dikilmeye bile başlamış! Yemin ederim bu iş böyle giderse ben kendimi ilgisiz anne ilan edeceğim..

Velhasıl Dr.Nazi'nın kızımı emekleme kampına ve ordan da sabun atölyesine göndermesine ramak kala Maya atılım yapıp mobil hale geçti çok şükür. Amma ve lakin, şimdi hayatımızda çocuk kilitleri, masa köşesi kaplamaları, yumuşak zemin hazırlamalar ve morluklar ve ani haykırışlarla mücadele dönemi de başlamış oldu. Evi nasıl "çocuk güvenliği"ne uygun hale getirdiğimizi de birdahaki sefere anlatayım e mi?!

8 Nisan 2014 Salı

Bebekle tek başına seyahat

Biz geldik! :) Çok özlemişim bloğumu, daha dün gece geldik ama bu sabah Maya uykuya yatar yatmaz hemen koşa koşa geldim bloğuma, çok özlemişim yazmayı ve okumayı. Daha sizleri okuyamadım ama hemen iki satır yazıp o işe girişeceğim - tabii Maya izin verirse.. Zira bizim bildiğimiz Maya gitti, tatilde yerine çok farklı bir Maya geldi.

Bu benim bebekle tek başıma ilk seyahatim. Daha önce hep eşimle seyahat ettik ama ilk defa yalnız başıma Maya tam 10 aylık olduğu gün cesaret edebildim. Malum bebekle uçak seyahati insanın gözünü korkutuyor; ağlar mı, bizi birer paraşüt verip uçaktan atarlar mı, uyur mu, emer mi, gittiği yerde alıştığı rutinini bulamayınca ne yapar falan insan kurup duruyor. 3 aylıkken Türkiye'ye, 7,5 aylıkken Seyşeller'e gittik ve Maya'nın seyahatlerde ne kadar mutlu ve huzurlu olduğunu gördük ya; ben dedim "hadi bi deli cesareti göstereyim, tek başıma atayım uçağa anane ve dedeyi görmeye götüreyim". Tabi seçim de var, malum.. Uçak yolculukları güzel geçti ama bir daha THY ile ASLA diyorum. Daha önce hiçbir havayolunda karşılaşmadığım saçma sapan bir uygulama ile karşılaştım; bebekli yolcuyu pencere kenarına oturtma uygulaması. Zaten özel aile koltuğu denen ayak mesafesi geniş, öne puset asılabilen uçaklar değil, bir de daracık alanda iyice daracık olan pencere kenarını veriyorlar zorla. Kalksan çocuğun kafası çarpacak, devamlı dışarı çık içeri gir derken tüm sıradaki yolcular fenalık geçirecek, tam "kapalı alan korkusu" yaratma amaçlı saçma sapan bir uygulama. Neymiş efendim, ortada servis masası geçerken çocuğa çarparsaymış.. Neyse ki gidişte de dönüşte de yanımda anlayışlı insanlar oturuyordu.

Türkiye güzeldi, seçimlerde ağzımızın payını aldık, haberlerde karısını yakan adam, havuza düşüp ölen çocuk, denize düşürülen bebek falan derken sinirlerimiz iyice laçkalaştı ama yine de güzeldi. Maya ananesi ve dedesiyle hasret giderdi, özellikle bu sefer gelişinde "dedeeeee" diyip durduğu için babam mest oldu, annem benim asla giydirmeyeceğim türde en pembesinden eşofmanlar kıyafetler giydirip hevesini aldı, Ankara'dan gelen teyzem bana "yere koy, yerde oynasın" diyip durduğunu unutup Maya'yı 1dk bile kucaktan indirmedi, İstanbul'dan gelen kuzenim Maya'yla kahkahalar attı, oyunlar oynadı falan derken bizim kız tam bir şımarık oldu. Burda benim kurduğum düzeni tabii ki sağlayamayacağımı bilerek ve "amaaağn 1 haftada ne kadar bozulabilir ki, bırakıcam keyfini çıkartsın, dönüşte nasılsa çizgiye geri sokarım ben onu" diye düşünerek gitmiştim tabii ama valla tahminimden de fazla şımardı, o Maya gitti, yerine başka Maya geldi. Dün bizi havaalanından karşılayan Beyaz Atlı Prens bile "1 haftada inanılmaz değişmiş, sanki başka bir çocuk olmuş" dedi - olumlu anlamda olduğunu umuyorum ama fazla sormadım ne nasıl kim falan :)

Velhasıl, Maya sandalyesinde oturarak, kendi elleriyle hapur hupur iştahla yemek yerdi. İştahla dediğim tabii ki Türk standartlarına göre "ay bu kız çok zayıf, bi deri bi kemik" boyutu bu arada. Annem zaten ilk günden tanıdığı tüm bebeklerin obeziteye yakın kilosuyla Maya'nın son derece normal Avrupai vücut ölçülerini karşılaştırıp, ertesi 7 gün boyunca "ay bu çocuk yemiyo hiç" mottosuyla yola çıkıp eline envai çeşit ıvır zıvırı dayadığı için (köfte, armut, kuru kayısı ile başlayıp ben ses etmedikçe börek, simit, pide köşesi ile devam eden ve hatta kabul etsem şekerli ve yağlı ve tuzlu gıdalarla devam edecek olan yiyeceklerden bahsediyorum) tabii ki çocuk yemeyi reddetmeye, ağzına konulmadıkça istememeye, eliyle tuttuğu suluğu bile bize içirtmeye kalktı. Zaten bizim ailede sevgi vermek ile yemek yedirmek aynı şey olarak algılandığı için, devamlı yedik yedik yedik yani. Ben 1,3kg, Maya ise 300gr almışız 1 haftada.. Dün uçaktan indiğimde memelerimden sızan süt resmen bluzumu lekelemişti yani o derece bir Montofonluk halindeyim. Lömbür lömbür. Öğğk.

Uyku desen ayrı macera. Bizim kıza 1867463 adet oyuncak alınmış tabii özenilmiş. Maya da oyun oynamak, kucakta gezdirilmek falan dururken uyumak istemedi haliyle. Ama valla ben de neyse hali görsün dedim ve zorla uyutmadım hiç. Tabii bizim 8'de yatan bebeto 11'lerde oyun oynar falan haldeydi. Dün gece de aynı ritmi babaya uygulamaya kalktı ama Batı Avrupalı babadan bu Akdeniz genişliği konusunda yüz bulamadı ve paşa paşa (10'da!) uyudu tabii.

Kucak işi kötü oldu. Çünkü benim bileğimde aşırı ağrı yapan ve kolda çocuk taşımakla ilişkili olduğu söylenen "anne hastalığı" diye de geçen "De Quervain Sendromu" var Maya'nın kolik günlerinden kalma bir hatıra olarak. Çocuğu taşımak da gittikçe kötüleştiriyor bunu. Süt verdiğim için kortizon iğnesi yiyemiyorum ve bir sonraki aşama da ameliyat be dostlar.. O nedenle Maya'yı mümkün mertebe taşımamam lazım ama ne oldu, Maya kucak gülü oldu, bizimkiler sağolsunlar..

Ama Maya aşırı ilgi (ne yapsa alkış, ne yapsa sevgi, çocuk resmen alkışlarla yaşar hale geldi!) nedeniyle şımarmanın yanı sıra bu sosyal ve çocuk odaklı ortamda mutluydu tabii. Ben de "çocuk böyle bakılmaz şöyle bakılır" yorumlarını fazla duymamaya, benim çocuk yetiştirme tutumlarıma aykırı yapılan işleri görmemeye, sinirlendiğim zamanlarda dilimi tutmaya çalışarak sanırım baya bir yol katettim. Tabii bizimkiler yine eğitimli, anlayışlı, çok karışmayan insanlar, haklarını vermek lazım. Buradan da bir teşekkür ediyor öpüyorum annemi, babamı, teyzemi! Ne güzel bir haftaydı...

Tabii tilkinin dönüp dolanıp geleceği yer kürkçü dükkanı. Biz de döndük evimize dün gece. Beyaz Atlı Prens 1 hafta bekarlık sultanlık yapmış, keyfi yerinde. Evi *ok götürüyor, buzdolabı tamtakır, 3 posta çamaşır birikmiş falan ama herkes mutlu. Maya babayı görünce delirdi, kucağından inmek istemedi, uyumak istemedi, sabah uyanıp da babayı yeniden görünce inanılmaz şaşırdı falan. Allah hepimize çocuklarımızı anneli babalı büyütmeyi, büyüdüklerini, yetişkin insanlar olduklarını görmeyi nasip etsin! Ay bir de bahar iyice gelmiş, yatak oda balkonumun önündeki vişne ağacım açmış.. Bu yandaki o.. Nasıl güzel değil mi!!!! Yani keyifliyim be dostlar, siz de keyiflisinizdir inşallah..

Önümüzdeki günler bu şımarık çocuğu geri rutinine sokmaya çalışırken bu pozitif halimden eser kalacak mı bilmiyorum ama; hepimize güzel, neşeli, huzurlu ve sağlık dolu bir bahar diliyorum. Hoşbulduk tekrar!

2 Nisan 2014 Çarşamba

Bebekliğini yaşa be evladım!

İlk çocuğum olduğu için ve de ondan önce pek çocuk içermeyen bir yaşam tarzım olduğu için tam bilmiyorum ben ama bu yeni modeller bir tuhaf mı yoksa bana mı öyle geliyor? Hani şu "ay bizim çocuk süper zeka, vallahi şu i-pad'i bir kullanıyor göreceksiniz" falan diyen şuursuz ebeveynler misali olmak istemiyorum çünkü herkesin çocuğu kendine süperzeka ve kendine hiperaktif biliyorsunuz. Lakin kendi kızım nezdinde dikkatimi çeken bir takım tuhaflıklar da yok değil bu 2010 sonrası modellerde..

Misal, çocuğa oynasın diye türlü şebek almışız di mi, etrafta envai çeşit boy ve ebatta, tahtasından organik kauçuğuna kadar çeşit çeşit diş kaşıyıcılar varken bizim kız dişlerini cep telefonuyla, olmadı apple tv'nin uzaktan kumandasıyla falan kaşımayı tercih ediyor. Yakalar yakalamaz alıyoruz elinden ama bu yeni modeller biraz fazla hızlı aynı zamanda, bir elleriyle bir yaramazlık yaparken diğer elleriyle su dolu bardağı devirmeye, aynı zamanda ayaklarıyla size uçan tekme atarak arkanızdaki kitap dolabını kafanıza geçirme falan gibi yeteneklere sahipler. Özellikle bez değiştirirken çevrede bıraktıkları hasar ciddi boyutta. Sonra alıyorsunuz böyle rengarenk yaşa uygun oyuncaklar, o ne yapıyor, en pis kap kağıdını, en simli fiyongu falan bulup onunla oynamayı tercih ediyor, tabii ki hiçbiri organik değil o O

Güzel güzel, kocaman kocaman cisimler alıyorsunuz, yutulmayacak, boğulmayacak cinsten. O ne yapıyor, kucağınızdayken elbisenizin düğmesini kemiriyor, tam kopacakken yakalıyorsunuz. Ya da nerde minicik, gözle görülmeyecek bir zarar var, peşinde illa ki meraklı bir bebek. Tabii ki gözlüktür, tektaştır, inci kolyedir, bunlar materyalist kültür bebeklerinin bir numaralı oyuncakları. Kim ne etsin geri dönüşümden yapılma ördeği, çocuk işçi kullanılmayan fabrikaların organik ayılarını, sosyal proje hassasiyetini; getirin en kanlı elması bak nasıl fıkır fıkır oynuyor. Hani bu bebeklerin görüşü kısıtlıydı, bu modeller teleskopla mı doğuyor nedir, minicik minicik şeyleri ellemeyi, parmaklarını sanki 40 yıllık beyin cerrahıymış gibi ince ince kullanmayı nasıl beceriyorlar?!

Ayrıca botaniğe de meraklılar. Ottur, bitkidir, en zehirlisinden yukadır falan özel uzmanlık alanları. Atılıyorlar incelemek için. Ona atılmazlarsa fişler pirizler kablolar ne güne duruyor tabii. Velhasıl oyuncakları sıkıcı, insan alet ve edevatları daha ilginç onlar için. Özellikle içinde çarpılma, boğulma, yanarak kavrulma, haşlanma gibi olasılıklar içeren "yetişkin oyuncakları" en güzeli..

Yemek ayrı bir dert. Anaları ne derece paranoyaksa ve 8 aydan önce elle yenecek besinlere geçmek istemiyorsa, bu yeni modeller de o derece normal besinlere meraklılar. Püre olmasın da getirin bifteği, getirin koteletti ısıra ısıra yiyeyim mottosuyla yaşıyorlar bunlar. Eskiden bebek denen "şey" ayaklarını ağzına sokar, şirin şirin takılırdı. Bu modeller bu işi yapıp "becerip" kısa zamanda sıkılıyor ve diğer ne varsa onları ağızlarına sokmayı, mümkünse kaşla göz arasında da yutmayı tercih ediyorlar.

Uzun lafın kısası, bu yeni modeller biraz tuhaf. Geleneksel "oyalama"lara kanmıyorlar, teknoloji çağının ultra teknolojik "küçük insan"ları bunlar, bebek mebek değil. Kandırmayalım kendimizi, elbet beyaz bayrağı çekip sonunda veriyoruz ellerine teknolojik aletleri hepimiz. Kaçarımız yok..

Yoksa; biz mi fazla teknolojiyle, tüketim çılgınlığıyla, kapitalizmin getirdiği rahatlıklarla bozduk kafayı?!

Demek istediğim; eskinin bebekleri de zarara ve zararlıya en az bunlar kadar meraklıydı belki ama etraf daha mı temizdi, daha mı zararsızdı, daha mı doğal ve organikti? O zaman daha bir bebek de bebek miydi; böyle ufak çapta bir Einstein bir Tesla bir Dr Ötker falan değildi? Daha mı kolay oyalanabiliyordu bebekler, basit bir oyuncak daha mı uzun süre ilgilerini çekebiliyordu, bir işi "başarıp" hemen sıkılma ve "yeni bir mücadele arama" sorunları daha mı azdı? Bebekler, bebekliklerini daha iyi mi yaşıyorlardı?!?

Herşey metronom hızıyla akıyor sanki bu günlerde...