26 Mayıs 2014 Pazartesi

İkinci çocuğumuz J.

Beyaz Atlı Prens'in kuzeni, Maya'dan 5 ay küçük kızı J.'nın vaftiz ailesi olmamızı teklif etti. Bu oldukça büyük bir onur, aynı zamanda da büyük bir sorumluluk demek. Allah korusun, çocuğun anne ve babasının vefatı halinde çocuğun yasal velayetini yüklenmemiz gerekecek. Böyle bir durumda, bizdeki gibi anane ve dedeler ya da teyze ve amcalar almıyor burada çocuğu. Ailenin önceden vasi tayin ettiği bir çift, bazen aileden bile olmasına gerek olmadan çocuğun yetiştirilme sorumluluğunu alıyor. Kanunen öncelikli tayin edilmiş başka bir vasi olmadığı sürece, hıristiyan ailelerde bu kişi çocuğun vaftiz annesi ve babası oluyor. Yani biz.

Beyaz Atlı Prens hemen ve heyecanla kabul etti, çok sevindi, onur duydu. Ben de ilk heyecanla tabii çok duygulandım, onca kişi dururken demek ki aile olarak bizi örnek almış, beğenmişler dedim. Demek ki çift olarak ve çocuk yetiştirme tarzımıza bakılarak, biz dışardan güven veren insanlarız. Ne güzel, insan gurur duyuyor, heyecanlanıyor.

Sonra gece yatınca tabii aklıma takıldı bu iş. Allah korusun, olmaz inşallah ama ya bir felaket olursa.. J.'yı kendi çocuğumuz kadar sevebilecek miyiz, kendi çocuğumuzla eşit imkanlar verebilecek miyiz, kendi çocuğumuzdan ayırmadan, eşit, adil davranabilecek miyiz? Ben ki kendi kanımdan ikinci bir çocuğum olursa Maya kadar sevebilir miyim ki diye düşünen bir insanım (kardeşim de olmadığı için, bu tip sevginin bölünmesi, katlanması falan bana yabancı kavramlar, sanırım iki çocuk sahibi olmadan tam anlamıyla anlayamam da). Bir şekilde yaparız heralde, severiz J.'yı da, neden sevmeyelim ki.. Kötü cadı da değilim, elbet ona da kalpte bir sevgi bölümü açılır, bir kap yemek konur. Belki "emanet" diye özel bir yere konur, daha kıymetli olur. Bilinmez. Allah bizi bununla sınamasın inşallah. Vaftiz ailesi olmak lafta kalsın. Temennim bu yine de..

Öte yandan, hala uyku tutmadı, çünkü ordan "peki bize birşey olursa"ya geldim. Ki bunu düşünmek iyice zor, insanı resmen terletiyor. Allah bana da babasına da kızımızın büyüdüğünü görmeyi, yetişkin ve hatta yaşlı oluşunu izlemeyi nasib etsin, güzel günlerini göstersin inşallah. İnsan hiç aklına getirmek istemiyor ama bence düşünmek lazım böyle şeyleri. Düşündüm ben de gece boyu..

Bize birşey olsa Maya'yı kime emanet edebiliriz..? Ne kadar zor bir karar yarabbim. Aileyi, arkadaşları tek tek gözünün önüne getiriyorsun, eksilerini artılarını düşünüyorsun. Mesela çocuklu ya da çocuk büyütmüş biri mi olmalı yoksa çocuksuz, belki de hatta bekar biri mi? Çocuklu biri avantaj gibi gözüküyor ama işte kendi çocuğundan ayrı tutarsa, kayırırsa korkusu. Çocuksuz biri bunalırsa, çocuk yetiştirmek zor gelirse.. Büyük anne ve babalar desen, yaşlı insanlar artık hepsi, hem bizden farklı düşünüyorlar ve farklı uygulamaları var, hem de onların da bir yaşamları var, emekliliğe geldiler, baştan çocuk, ergen dertleriyle uğraşmaya enerjileri de yok. Sonra biri Türkiye'de, diğeri Almanya'da. Birine versen diğeri neden bize vermedi der üzülür. Arkadaşlarıma baktım, Türkiye'dekileri geç. Yani hepsi harika insanlar ama Türkiye'de çocuk büyütmek çok zor zanaat. Buradakilerle en çok 4 senedir tanışıyorum, hadi Beyaz Atlı Prens'in çocukluktan gelen arkadaşları var desen.. Aralarında çok azıyla gerçekten can ciğer kuzu sarmasıyım, onlardan hiçbiri de çocuk sahibi değil ve açıkcası çocukla da düşünebileceğim insanlar değil. Eşimin de benim de kardeşimiz yok.

Derken.. Aklıma kuzenlerim geldi. Hani bahsetmiştim; aramızda bir okyanus var ve sık sık da görüşemiyoruz ama kardeş gibi yakınız, öyle yetiştirildik. Birden bir aydınlanma yaşadım resmen. Büyük kuzenim!

Kuzenim kendi isteğiyle çocuk yapmadı. Köpüşü var, oğlu gibi. Ben de köpek yetiştirdiğim için, biliyorum farkı yok köpekle bebeğin (köpek hatta bir çok durumda daha avantajlı bir seçenek :P bizim kız duymasın şimdi, ayıp olur, çaktırmayın). Yani çok iyi köpek bakan kuzenim aslında bence çok da iyi bakar Maya'ya. Üstelik çok zeki, çok yaratıcı, çok eğlenceli ama aynı zamanda sınırları iyi koyabilen, tatlı-sert olabilen, iyi bir yönetici. Eşini de çok seviyorum, kalbi inanılmaz temiz, çok iyi bir insan. Sağlıklı yaşıyorlar, spor yapıyorlar, boş vakitlerinde eğlenmeyi de dinlenmeyi de biliyorlar. Sonra kocaman bir aileleri var, kuzenler, çoluk, çocuk.. Harika yemek yapar kuzenim, bizim kız aç kalmaz. Kışın kayak, yazın bahçede havuz keyfi yapar. Amerika'da iyi bir eğitim alır, entellektüel olur.. Evet bence kuzenim bakmalı bizim kıza!

Tam içim rahat, verdiğim kararın mükemmelliğinin verdiği huzurla gözlerimi kapattım ki.. Aklıma şu takıldı. İyi de, kuzenceğizim kendi kararıyla çocuk yapmadı ve bu sayede de çocuksuz hayatın nimetlerinden faydalanıyor, geziyor, tozuyor, yiyor, içiyor, sporunu yapıyor, köpişkosuyla dağ bayır tepiyor. Kızın bir hayatı var yani. Çocuksuz ve mutlu bir hayatı. Bense Maya'yı itekleye kakışlaya bu hayatın içine etme planları yapıyorum ayol. Dost kazığı böyle atılır işte! Yok yok, Maya için ideal aile ama ideal aile için Maya.. I-ıh.. Kıyamam kendilerine.

Kısacası sevgili kızım, başına kaldık. Allah korusun kollasın bizi, şu yandaki gibi (belki bikaç diş daha fazlasıyla) iki yaşlı ama sağlıklı nine ve dede olalım, sen büyü, yetişkin ol, orta yaşlı ol, hatta abartalım yaşlı ol. Biz önce başında, sonra yanında olalım. Gözümle göreyim senin kendi ayakların üzerinde durabildiğini, annesiz babasız da olsan titremeden, güvende, mutlu olabildiğini. O zaman çekeyim gideyim. Daha önce değil.

AMİN!

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Yaramaz çocuklar için çocuk hapishanesi neden gereklidir

Öğrenen Anne'nin şok edici yazı dizilerinden biri daha: çocuk hapishanelerine EVET! Ama neden evet, bi' sorun bi' okuyun, yargısız infaza HAYIR!

Dün bizim eve iki yeni eşya geldi. Her ikisi de Maya'dan önce birkaç çocuk büyütmüş, deneyimli eşyalar. Evet, bit pazarından nur yağdı eve yine (ikinci el eşyalara EVET). Bu eşyalardan biri atlı tahterevalli, diğeri de çocuk hapishanesi. Evde "vahşi batıda yaşam" etkinliği düzenlemişiz gibi hissettim bu kombinasyonla bak.. Maya sonunda hapse düştü ve atı Düldül de barın dışarısında, bir ıslık çalmasıyla onu hop diye hapishaneden kurtarmayı bekliyor (RedKit'e selam olsun!)

Gördüm, vallahi gördüm, ilk başta yüzünüz güldü, sonra asıldı bak! Atlı tahterevalliye evet de hapishaneye niye hayır? Bir zamanların en önemli çocuk oyun ve oyun alanlarıymış bu ikili.. Her ikisinin de çocuk gelişiminde yararlı olduğunu düşünüyorum, evet. Tahterevallinin eskiliği, Maya'dan önce kaç çocuğu güldürmüş olması ve tahta oluşu hoşuma gitti. Bizim nesil böyle boyasız, dilsiz, tahta eşyalara bayılıyor (yaşasın hipster annelik) fark ettiniz mi, bizim annelerimiz ise hep renkli plastik, sesli ışıklı elektronik oyuncak peşinde. İlginç. Çocuk yetiştirmede kuşak ve yaklaşım (ve evet moda) farkları işte.. Tahterevallinin arkasına da IKEA'dan aldığımız şişme mama masası arkalığını koyduk (mama masasına arkalıkla sığamayan Maya, tahterevallinin geniş arkasından kayıveriyor), cuk oturdu (IKEA evimizin herşeyi!). Hem rahat, hem eğlenceli, yaşasın Düldül!

Maya Düldül'le coşarken, biz de salonun çocuktan uzak kalmış son kalesine 1,5mt x 1,5mt'lik hapishaneyi kurduk. Bazı anneler bu çocuk hapishanelerine karşılar, çocuğu kısıtlıyormuş, çocuğun özerkliğinin gelişimine engelmiş diye. Hayır efendim, hiç de değil. Çocuğu orada saatlerce tutup siz de koltukta tırnak cilalayacaksanız, doğru. Ama tüm gün evde tek ebeveyn / tek bakıcı ve emekleme abanma dönemindeki çılgın velet olarak takılıyorsanız ve yavrunuz parmaklarını prize sokmadan, evdeki çiçeklerin yapraklarını mideye indirmeden, fişleri dişlemeden iki dakika onu yalnız bırakıp tuvalete gitmek, duş almak, mutfakta iki domates kesmek gibi günlük işleri yapabilmek istiyorsanız, bence şu dönemde çok ama çok gerekli.

Afacanlar mobil hayata geçeli beri, hayatımızda "yaramazlık" denen bir konsept oluştu tabii. Anne olmadan önce, çocuklarla çalışan bir klinik psikologken, en sık duyduğum cümlelerin başında "Bizim çocuk çok yaramaz, dur durak bilmiyor" geliyordu. İtiraf edeyim, bir terapist olarak ben her zaman "bir köşede sus pus oturan uslu çocuk"tan daha fazla çekinirim. Meslek yaşamımda her zaman bu "uslu çocuklar"ın bir buz dağı gibi, suyun altında, görünmeyen derinliklerde bir çok sorunu saklamaya çalıştıklarına şahit oldum. Çocuğun doğasında uslu uslu oturmak yoktur. Fiziksel ihtiyaçları giderilen, sağlıklı bir çocuğun ödevi "yaramazlık yapmak"tır. Bizim yaramazlık dediğimiz bir çok davranışın altında merak, yeni şeyler öğrenme arzusu, öğrendiği yeni şeyleri deneyerek pekiştirme ya da elimine etme dürtüsü yatar. Yaramazlık aslında çocuğun çevreye uyum ve kendi sınırlarını deneme, sosyal rol ve davranışları öğrenme ve buna bağlı olarak bilişsel, sosyal ve fiziksel zekasını geliştirme yöntemidir.

Tabii ki biz ebeveynler olarak her zaman, çocuğu "göz göre göre" paldır kültür gelecek tehlikelerden koruyamak isteriz. Fakat kontrollü yaramazlığa müsamaha gösteren ebeveynler, bunun meyvelerini de daha bağımsız, özgüvenli, sınırlarını bilen, nerede nasıl davranılması gerektiğini bir yetişkinin uyarısı olmaksızın kestirebilen bir çocuk yetiştirerek alırlar.

Peki nedir bu kontrollü yaramazlık?

Çocuğu ihmal etmeden yani ona o an ve ortamda gerçekleştirdiği davranıştan gelebilecek fiziksel ve psiko-sosyal zararları ve ondan çevreye gelebilecek zararları göz önünde bulundurarak, çocuğu olabildiğince kendi ile başbaşa bırakmak, müdahale etmemek, davranışlarında "neden-sonuç" ilişkisini kurabilmesini sağlamak; yani kontrollü yaramazlıklara izin vermek her anne babanın temel görevlerinden biridir. Çocuklar düşe kalka büyür, çocuklar bazen 1000 nasihat yerine 1 müsibetten ders alır. Çocuklarımızı pamuklar içinde, cam fanuslar içinde koruyarak, sakınarak yetiştirirsek, elbette sakınılan göze çöp batar. Çünkü çocuk sınırları ve tehlikeleri öğrenmesi gereken çocuklu döneminde öğrenemez. Bu sınırlar ve tehlikeler çocuk büyüdükçe büyür, ne kadar geç karşılaşılırsa o kadar zor öğrenilir.

Maya'nın kontrollü yaramazlıkları pek bol. Mesela salonun bir ucuna Maya'yı, diğer ucundaki orta masasının üzerine bir oyuncağını bırakıyorum. Maya o masaya gidiyor, masanın köşesine tutunarak yükseliyor, üstündeki oyuncağa abanıyor, hop popo üstüne düşüyor. Ya da çekmecelerin içine merak saldı bu dönem. Engellemiyorum, gidiyor, çekmeceleri açıyor, içindeki kabloları çekiştiriyor, bazen oyuncaklarını ve eline verdiğim ve yemek istemediği meyveleri (!) o çekmeceye kendi koyup kapatıyor, sonra açıp alıyor. İhmalkar anne miyim şimdi ben? Hayır. Çünkü abandığı o masanın üzerinde, o çekmecelerin içinde Maya'ya fiziksel ya da psiko-sosyal zararlar verecek nesneler yok ve ben salonun bir köşesinden ona müdahale etmeden, onu izliyor, kablo vs. gibi "oyuncak olmayan" oyuncaklarla oynarken asla yalnız bırakmıyorum. Bazı anneler bu tip eşyaları toptan kaldırıyor ama ben bunun doğru olduğunu düşünmüyorum çünkü her yasakta olduğu gibi, bunda da çocuk yasak nesneye gereğinden fazla merak duyacak ve illa ki bir fırsatını bulup o nesneyi deneyecek. Gelişimin kurallarından biridir bu. Bir insanı ne kadar baskı altında tutarsanız, o insan o kadar "olurunu bulma uzmanı" olur ve hepimizin bildiği gibi, herşeyin "oluru" bir şekilde bulunur.

Basit güvenlik önlemlerini alıp, çevreden ona ve ondan da çevreye bir zarar gelmeyeceğine kanaat getirdikten sonra çocuğu kendi kendine bırakmak, beş duyusunu doya doya kullanmasını sağlamak, kendiyle zaman geçirmenin güzelliğini öğretmek inanın çok muhteşem meyveler verecek size. Bu sayede "anne ben sıkıldııııım"ları azalacak, bu sayede "terlik geliyo bak terlik"ler ortadan kalkacak, bu sayede "yabancıların çocukları uslu uslu oturup yemeklerini yiyo, neden bizimkilere bir köfte yedirmek için kırk takla atıyoruz"lar bitecek. Çocuk yaşama dair merakını giderebildiği, doyurabildiği için o sağa sola saldıran "yaramaz" hali geçecek. İşin tüm sırrı; kontrollü yaramazlık. Deneyin görün derim. "Bizim oğlana valla bunu deniyoruz, iyice azıtıyor" diyenler için de "o zaman siz kendi temizlik, düzen, adab-ı muaşeret kanunlarınızı gözden geçirin ve az biraz daha esnetin" diyorum ;) Daha ne diyeyim?!

Velhasıl bizim bücür tüm oyuncaklarıyla içine konulunca pek bir neşelendi, bardan tutup tutup dikiliyor, elindeki oyuncakları bara vuruyor seslerini dinliyor, "içerdeki" halinden memnun. Yaşasın çocuk hapishanesi!

22 Mayıs 2014 Perşembe

Bebekle İspanya seyahati

Hastalıklar nedeniyle iptal ettiğimiz İspanya seyahatimizi sonunda gerçekleştirebildik. Daha önceden görmediğim Andalucia gerçekten cennet gibi bir bölgeymiş ve şansımıza "tam mevsimi" diyebileceğim bir zamanda gitmişiz. Her yer sapsarı katır tırmakları, aloeveralar ve diğer tropik bitkilerin cart fosforlu rengarenk çiçekleriyle doluydu. Yazlar bölgede oldukça sıcak olduğu için, bu kısacık ama yemyeşil, rengarenk bahar dönemi gerçekten en gidilesi zamanmış - tabii denize girmek için hala biraz erken.


Biz kıyı kesimde değil dağlık alanda konaklamayı seçtik ve çok iyi etmişiz. Oda ve kahvaltı bazında hizmet veren, önünde kocaman bir bahçesi olan, vadi ve yüksek dağlara bakan, tek kelime İngilizce konuşmadığı halde işaret dilinde uzmanlaşmış çalışanlarıyla çok sevimli bir butikte kaldık. Kiraladığımız arabayla gün boyu çevrede nam salmış "Beyaz köyler"i (tüm evler yamaçlara kurulu, sadece beyaz renkli, begonviller ve kaktüslerle süslenmiş arnavut kaldırımlı daracık sokaklarla tipik Andalucia rüyası) ve muhteşem El Hamra sarayı'na ev sahipliği yapan Granada'yı görme şansımız oldu. Oldukça maceralı (içinde pasaportlar, telefonlar, cüzdanlar olan çantayı dağın başında bırakıp gitmek ve 1 saat sonra fakedip geri dönünce başında bekleyen Danimarkalı çiftle kanka olmak vs.) bir seyahat oldu.

Geçen sene hamileyken İspanya ve Portekiz'e gelmiştik, bu sefer bebekle geldik. Hamileyken olduğu gibi bebekle de çok rahat seyahat edilebilecek bir ülke. Gelir gelmez bir markete daldık, tüm ihtiyaçlarımızı temin ettik ve Maya'ya da ufak bir "yeni ülke, yeni oyuncak" hediyesi aldık ki, biz vızır vızır gezerken o da arabada kendi kendini oyalayabilsin. Genellikle sabah kahvaltıyı takiben yollara düştük ve akşam yemek sonrası eve döndük, bebeğin uyku saatleri arabada geçti, uyanık saatlerde beyaz köylerde, kıyı kasabalarında ve Granada'da yürüdük bol bol. Tabii ki tapassız İspanya olmaz, bol bol yedik, içtik. Bir de 4. evlilik yıldönümümüzdü - ilk kez bebekli ama yine de çooook romantik ;)

Enerjimi topladım, döndüm kürkçü dükkanıma. Bu sıra yoğun bir sosyal tempo bekliyor beni. Üstüne de artık Maya'yı odasında uyutmaya başladım! Oleyyyy evet ama hala memede uyuyor ve bu nedenle de hala geceleri sık sık uyanıyor. Olsun, minik adımlarla ilerliyoruz, mehter marşı eşliğinde ama öğrendim artık zorlamanın yapıcı hiçbir getirisinin olmadığını.

Bir de paskalya sonrası alınan 2 kiloya 1 yeni tapas kilosu eklediğim için sıkı rejime başladım. Bana katılmak isteyen olursa haber versin, beraber yapalım rejim, motivasyon olsun :)

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Bebekler için oyun grupları

Maya'yı bizim kızlar ve bebekleriyle haftalık rutin buluşmalarımız dışında, 4 aylık olduğu günden bu yana haftada en az 1 gün, bazen 2 gün oyun ve bebekle spor gruplarına götürüyorum, önceden de yazmıştım. Aslında oyun gruplarına genellikle emekleme döneminde başlanıyor - biz biraz aceleciydik. Bu yaş gerçekten daha uygun çünkü çocuklar emeklemeye başlayınca artık evin sınırları dışına çıkıp dünyaya açılmak istiyorlar ve anneler için oyun grupları güvenli ortamlar oluşturuyor.

Aslında çocuklar "sosyal oyun çocuğu" denen yaşa yani bir başka bireyle karşılıklı iletişim kurarak oyun oynama yaşına (ortalama olarak 2,5 yaş ve üstü) gelene dek, genellikle kendi başlarına ya da bizim önderliğimizde oyun kuruyorlar. Yani "oyun grubu"nun beraber oynama amacı 2,5 yaştan önce pek sağlanamıyor. Ama yine de çocuklar kadar bebekler için de diğer çocukları, yaşıtlarını ya da kendilerinden birazcık büyük ya da küçük çocukları gözlemlemek ve taklit etmek; onların fiziksel, bilişsel ve sosyo-psikolojik gelişimleri için inanılmaz faydalı. Ayrıca çocuklar emekleme döneminde oyun tarzlarını da değiştiriyorlar ve sadece oyuncak sallamak, vurmak ve emmek dışında birbirlerini gözlemlemek ve birbir oyuncaklarını denemeye de meylediyorlar. Her gün yeni bir oyuncak almak yerine bu tip oyun gruplarına giderek çocuğunuzun dimağını "beleşe" geliştirebiliyorsunuz.

Oyun grupları, biz anneler için de güzel dostlukların kurulabildiği, birbir çocuklarımızı karşılaştırmadan ama birbir deneyimlerimizi paylaşarak rahatlayabildiğimiz hoş bir ortam oluyor. Bu gruplarda çeşit çeşit anne ve bebek oluyor; bu da çeşit çeşit huy, tepki, tutum, yaklaşım, uygulama demek.. Benim gibi gözlemlemeyi ve yaşam boyu öğrenmeyi amaçlayan biri için inanılmaz yararlı ortamlar. Ama çocukları diğerlerininkilerle karşılaştırma, gelişim evrelerinde geç kaldığınızı hissedip endişelenme ya da ileri olduğunuzu düşünüp böbürlenmeye meyilliyseniz, aman diyeyim, uzak durun. Bu oyun grupları nedeniyle baya ciddi psikolojik sorunlar yaşayan anne ve babalara rastladım çünkü. Çocukların gelişimleri tamamen kendilerine özgü ve biricik, benzersiz; lütfen unutmayalım. Ha bu vesileyle bir de temenni iliştireyim: çocukları karşılaştıran; seninki bacağını kafasının arkasından geçirebiliyor mu, iki kolunu yana açıp sallayarak havadan 30cm yükselemiyor mu yoksa, benimkinin 465. dişi çıktı seninkinin saçı hala kuleden sarkıtacak kadar uzamadı mı diye vıdılayan kadın ve adamlar, "meli-malı"cı teyzeler, öğreten adamlar; Allah sizi davlumbaz etsin e mi!?

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Nein, nein, nein!

Bu ara Maya'nın enerjisi çenesine vurdu. İlaç içirmeye çalışırken kafasını iki yana sallaya sallaya üç kere "nein nein nein!" demesi, bembeyaz koltuklarımızın sağına soluna saçılan şeker pembe antibiyotik lekesini bile göz ardı ederek gülmemize neden oluyor. Beyaz Atlı Prens'e papa yerine ısrarla "da-da", bana da mami yerine "memmm", dedesinin fotoğrafını görünce "dedeğğğ" ve gördüğü her şeyi işaret parmağıyla gösterip "thissss?" diye ismini sormasına ek olarak, bilinçli söylediği 5. kelimenin "hayır!" ve hatta gürül gürül, Almanca bir "HAYIR!" olması ne kadar inat ve kendi burnunun dikine giden bir insan olacağının göstergesi sanırım (yandık). Şaka bir yana, dil gelişimi serisinin ikinci yazısını yazmanın tam sırası sanırım.

Haftasonu bebeklik ve çocukluk döneminde çift (ya da daha fazla) dilin edinilmesi ve nörobilişsel dil gelişimi üzerine çok güzel bir seminere katıldım. Bu konuda uzun zamandır okuyorum, araştırıyorum. Biliyorsunuz bizim ailede üç ana dil konuşuluyor ve Maya'nın dil gelişimini ve bizim bunu desteklemek için neler yaptığımızı blogda ara sıra paylaşmaya niyetliyim. Bu konudaki ilk yazımı şuraya tıklayarak okuyabilirsiniz, özetle biz bir çok uzman tarafından önerilen "tek ebeveyn, tek dil, asla karıştırma" (one parent, one language, do not mix) kuralını uyguluyoruz.

Bu kuralın üç altın noktası var:
1). Evde kaç kişi çocukla ilgileniyorsa o kadar dil konuşulmalı (anne ve baba varsa 2 dil, anne baba bakıcı varsa 3 dil olabilir) ve ancak çocuk bu dilleri tamamen kaptıktan ve rahatça konuşmaya başladıktan sonra (2-3 yaş sonrasında) 3., 4., 5. diller eklenebilir.
2). Her ebeveyn mutlaka tek bir dili konuşmalı, bu dil anadil ya da kendini anadili kadar rahat ifade ettiği dil olmalı (Eğer iki dilliyseniz birini seçmelisiniz ve bu dil sizin kendinizi rahat ifade ettiğiniz, kelime hazinenizin ve gramer bilginizin olabildiğince kusursuz olduğu bir dil olmalı).
3). Ebeveynin kullandığı dil hiç bir surette, zaman ya da mekanda başka bir dille değiştirilmemeli (bir ebeveyn kafasına göre bir ingilizce, bir türkçe, bir almanca konuşmamalı)

Eşim ve ben 10 senedir birlikteyiz ve aramızda kullandığımız dilimiz ağırlıklı olarak İngilizce ve daha seyrek olarak Almanca. Eşim Maya ile doğduğundan beri Almanca, bense İngilizce konuşuyoruz. Bunun nedenlerini ilk yazımda uzun uzun anlatmıştım, "ay Türkçe neden yok?!" diye üzerime gelmeden önce buradan okuyun isterseniz, tekrar olmasın. Özetle, uzmanların önerisiyle iki dilden birini seçmem gerekiyordu ve ben İngilizce'yi seçtim. Çünkü eşim Türkçe bilmiyor, yılda 1-2 hafta tatil dışında Türkiye'ye dönme planımız yok, benim günlük yaşamımda blog yazma, gazete okuma, annemlerle telefonda konuşma dışında Türkçe kullanımım çok sınırlı, Türk arkadaşım 2-3 tane, onları da ayda yılda bir anca kahve içimlik görüyorum, İngilizce anadilim gibi oldu, rüyalarımı dahi genellikle İngilizce görüyorum ve en önemlisi de, ben böyle tercih ettim, bu benim kişisel kararım, tabii ki üç dili aynı anda öğretmeye karar veren ve bunun altından başarıyla kalkan aileler de var ama ben şu aşamada onu da bizi de zorlamak istemiyorum. Kızıma gurur duyduğum Türk kültürümüzü öğretiyorum ve Türkçe'yi de uzmanların önerdiği gibi 2-3 yaşından sonra, kurslarla, kitaplarla, diğer medya ile öğreteceğim. Merak etmeyin yani asayiş berkemal. Kendisi dile merak salarsa ve yeteneği de varsa, ailemizde konuşulan Fransızca ve İtalyanca'yı da öğrenebilir; her bir dil, bir kültür, bir zenginlik bence..

Velhasıl şu an yukarıdaki kurala göre İngilizce ve Almanca öğretiyoruz. Malum, normal gelişen bebekler 6-8 aydan itibaren "dede dada baba" gibi çift heceleri devamlı tekrarlamaya başlıyorlar ve 8. aydan itibaren bu heceler sizin söylediklerinizi ve kendi buldukları kelimeleri içeren daha anlamlı ve sürekli kelimelere dönüşüyor. 1,5 yaşında ise bebekler bir iki düzine kelimeyi söylemeye ve 2 yaştan itibaren cümle kurmaya başlıyorlar. 3 yaşında ise artık pragmatik ve sosyal konuşma becerisi gelişiyor.

Eskiden çift dilli çocuklarda bu gelişimin daha geç olduğu, dil edinimi sırasında bir çok fiziksel zorluk, psikolojik sorun yaşandığı ve buna benzer daha bir çok sorun ile karşılaşıldığı düşünülüyordu. Artık bunun doğru olmadığı biliniyor. Çift (ya da daha çok) dilli çocuklar da tek dilli akranları ile aynı aşamalardan geçiyor, yaklaşık aynı sürelerde aynı gelişim dönemlerini yaşıyorlar. Çoklu dil gelişiminin desteklenmesi için ailenin yapacağı tek şey, yukarıdaki üç altın kurala sıkı sıkıya uymak. Diğer yapılacaklar ise tabii ki ilk doğduğu günden itibaren çocukla göz teması kurarak bol bol ve tane tane, asla bebek dili kullanmadan konuşmak, şarkılar, masallar uydurmak. Bu bebek dili meselesi gerçekten önemli. Bebek dili (ham ham, düt düt, bıcı bıcı vs.) kullanılmayan çocuklarda hem dil gelişimi hem de son araştırmalara göre zeka ve bilişsel beceriler, akranlarına göre çok daha ileride oluyormuş. Bu haftasonu katıldığım seminerde de özetle bunlardan bahsedildi.

İçgüdüsel olarak yaptığım doğrular şunlar:
- Maya ile asla bebek dili kullanmadan konuşuyorum. Ne anlatıyorum derseniz, herşeyi.. Aklıma gelen düşünceleri, pencereden baktığımda gördüklerimi, dışarıda yürürken olan biteni, evde bir faliyet içindeysek en ince ayrıntısına kadar onu betimlemeyi (şu an beraber banyo yapıyoruz, bak su ne kadar rahatlatıcı, köpükler ne kadar şaşırtıcı, bak Maya, burda bir ördek var! gibi)
- Öğrenmesini istediğim bir kelime ya da cümleyi hemen arkasından ikinciye tekrarlıyorum (şimdi uyku zamanı, evet uyku zamanı! gibi)
- Bir kelimeyi belirli bir anlamda kullandığını fark ettiğimde onu önce onun kelimesini kullanarak motive ediyor ve dikkatini çekiyorum, daha sonra doğru kelimeyi kullanarak düzeltiyorum (dada koltukta evet, çok doğru, papa koltukta oturuyor! gibi).

Tabii ki işin daha çok başındayız ve Maya ile biz de çift dilliliği öğreniyoruz. Bu haftasonu katıldığım seminerde de doğru yolda olduğumuzu öğrendim, rahatladım, bana büyük motivasyon oldu. Umarım siz çift dilli ailelere de benim bu yazım motivasyon olur.

Bu konuda daha fazla okumak isterseniz; Bu kitabı çok severek okudum. Ayrıca 3 dilli aileler için de bu kitabı tavsiye ederim.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Aşı yaptırmalı mı yaptırmamalı mı?

Geçen gün katıldığım anne gruplarının birinde hiç yoktan "çocuklarımıza aşı yaptırmalı mıyız, yaptırmamalı mıyız?" tartışması çıktı. İki doktor ebeveyne sahip olduğum ve 18 yaşıma dek genel çocuk aşılarının tümünün "aşıcı"nın okullara gelmesiyle "yenildiği" ülkemizde büyüdüğüm, haliyle doğal olarak "aşı severler" grubuna dahil olduğum ve aksini düşünmek de pek aklıma gelmediği için "hiç yoktan" dedim.. Yoksa tabii elzem bir ebeveynlik mevzuu, son dönemlerin popüler konularından biri bu, "yavrularımızı iğnelet(me)mek". Ailesinin kararıyla asla aşı olmamış ve "domuz gibi sağlıklı" olan bir yakın dosta sahibim, onu baya kıskanıyorum. Ama öte yandan, çocuklarına aşı yaptırmamayı seçen insanları dıştan açıkça yargılamasam da, bana yanlış yoldalarmış gibi geldiği için içimden gizli gizli biraz kınıyorum. Aslında herkesin kendi kararı, kendi çocuğu, aldığı risk kendini bağlar.

Öncelikle çocuklarına aşı yaptırmamayı seçen ailelerin bu kararlarını dayandırdıkları noktalara değinmek istiyorum: Aşısız büyüyen çocukların bağışıklık sistemi çok daha güçlü oluyor, aşıların içinde bulunan civa, alüminyum ve timerosalin otizme neden oluyor, aşıların olumlu etkileri tam kanıtlanamıyor ve yararından çok zararı var, çocuklar çok küçük yaşta çoklu aşılara maruz bırakılıyor ve bu onların vücutlarının taşıyabileceğinden daha ağır bir yük, alternatif ya da doğal iyileştirme ve önleme yöntemleri tıptan daha başarılı, aşılar sadece ilaç sektörünün cebini dolduruyor, zaten çoğu virüsün nesli tükendi, boşuna iğne yemekten başka bir işe yaramıyor. Diyorlar.

Peki tüm bunlar doğru mu? Gazeteleri okursanız, tükendi denilen birçok virüsün dünyanın çeşitli yerlerinde dönem dönem patlak verdiğini duyarsınız. Kızamık da öyle mesela, neredeyse tükendi denirken geçen yaz Avrupa'da hortladı. Bazıları sağlıklı çocukları kızamık geçiren kardeşinin yanına yatırırlar ya da birinin çocuğu kızamık olunca tüm anneler çocuklarını alır "kızamık partisi"ne götürürler ya (evet var böyle tipitipler) bu anneler bilirler mi acaba kızamık doğal yoldan aşısız geçirilmeye kalktığında öldürücü bir hastalık olabiliyor?! Su çiçeği de öyle. Boğmaca, hamile ve bebekleri ciddi derecede tehdit eden bir hastalık. Üstte fotoğrafı olan bebek Brielle'nin boğmaca ile mücadelesini görüyorsunuz.. Dünyada her yıl 2 milyon çocuk basit bir aşıyla önlenebilecek bir hastalığa yakalanarak ölüyor! Aşıların içeriklerinin otizm'e neden olduğu bilgisi ise son araştırmalarda yalanlandı, kaldı ki aşıların çoğunun içinde artık civa ve timerosalin kullanılmıyor. Çocukların alternatif tıpla daha güvende oldukları ya da vücutlarının yoğun aşı kürlerini kaldırmadığı hipotezlerini de alaşağı eden çok güzel bir yanıt verilmiş şu kaynakta. Peki neden hala ebeveynler tıptan korkuyor, ilaç kullanmayalım derken alternatif tıp adı altındaki şarlatanların kucağına düşürülüyor? Aynen ilaç sektörü gibi, alternatif tıp sektörü de bundan kendine fayda sağladığı için.. Ama tüm bu kanıtlara ve örneklere rağmen, sonuçta çocuk sizin çocuğunuz ve karar sizin kararınız olduğu için, aşı yaptırmamayı seçen ailelere de bu konuda yardımcı olabilecek bir aşı karşıtı blog öneriyorum.

Tüm bunların yanında tabii ki bilgilenmek önemli. Ben dediğim gibi aşıya karşı değilim ama doktorumuz her sefer hangi aşıyı neden yaptığına dair bilgileri hem sözlü hem de yazılı olarak bana veriyor. Ben bunları okuyorum, gerekirse çevremdeki diğer doktorlara danışıyorum. Ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirmek için neler yapılabileceğini araştırıyor, mümkün olduğu kadar hastalığı hasta olmadan önlemeye çalışıyorum. Tabii ki çocuk bu, hasta da oluyor, zaten hasta ola ola geliştirecek bağışıklık sistemini. Bu durumda da, alternatif tıbba başvurmadan hemen doktoru arıyorum. İlaç verilmesi gerekiyorsa, kendim doktor olmadığım için ve doktora güvendiğim için sorgulamıyor ve tedaviyi geciktirmiyorum. İlaç verilmeden atlatılabilecekse zaten doktor "evham etmeyin" diyor, hastalığa uygun ilaç dışı uygulamalara yönlendiriyor.

Bu yazıda kullandığım ve okumanızı tavsiye edeceğim kaynaklar:
http://www.mamamia.com.au/vaccinations/why-you-should-immunise-your-children/
http://www.iflscience.com/health-and-medicine/dear-parents-you-are-being-lied/