31 Ağustos 2014 Pazar

Maya'dan ve ailemden çok korkuyorum!

Çok yakında Türkiye'ye gideceğimizi ve 2,5 hafta kalacağımızı fark ettiğim an, bana bir ter bastı. Bileti alan ben, iple çeken ben, streslenen yine ben. Stresi herkese bulaşan, yine ben. Ailemi özledim, görmek istiyorum. Dostlarımı özledim, şimdiden planlar yapıldı bile. Oysa ben korkuyorum, çok endişeliyim, ya tatilde çok ağlarsa, ya uyku düzeni bozulursa, ya yemezse derken, stres ve kaygılarım öyle üst düzeye ulaştı ki, soluğu Ağlayan Çocuk Merkezi'nde aldım. Meslektaşımla oturduk, konuştuk, rahatladım.

Şimdi olay şudur: Bizim kız bahtımıza doğuştan ağlak çıktı, aslında hiçbir nedeni olmayan bu kişilik özelliğinin "neden?"lerine kafayı taktığımız o ilk 5 ay o derece psikolojik stres yaşamışız ki (farkına yeni varıyorum, gözünü sevdiğimin mesleği, psikoloğa gidersin hiç farkında olmadığın sıkıntılarını fark eder dönersin. İyi mi kötü mü edersin bilmem ama farkındalık çözümün ilk aşamasıdır diyelim) o aylardan bize nur topu gibi bir anksiyete hasıl olmuş: Ben Maya'dan aşırı derecede korkuyorum. Evet. Ben hayatımda hiçbir şeyden Maya'dan korktuğum kadar korkmuyorum. O kadar korkuyorum ki onun ağlamasından, o ağlamasın diye insan üstü bir çaba ve sevgi veriyorum ona. Yine de ağlayacak birşey buluyor ve o an benim elim ayağım birbirine dolanıyor. Bunun iki nedeni var; ilki, Maya ağladığında benim kişisel güvensizliklerim hortluyor ve tüm olumsuzlukların nedenini kendi başarısızlıklarım olarak görüyorum. İkincisi de; kendim konusunda kimin ne dediğine toplu iğne ucu kadar önem vermeyen özgür kadın ben, konu çocuğuma gelince nedense dış kapının mandalının ettiği lafa bile içerliyorum ve hop madde bir: bu benim başarısızlığım diyorum.

Türkiye'ye gitmekten şu nedenlerle korkuyorum. Burada iyi kötü bir düzen oturttuk, karışanım yok, Maya'nın dilini %95 oranında anlıyorum artık. Oysa Türkiye'de kültürümüzden gelen bir "sen bilmezsin, doğrusu budur" anlayışı hakim. Ailem her ne kadar özen gösterse de, iyilikle yaklaşsa da, ister istemez "x'in çocuğu..." ya da "acaba şu nedenle mi..." gibi başlayan cümleler kurmakta biraz eliaçık insanlar. Ayrıca herkesin çocuk yetiştirme tarzı farklıdır ama, Avrupa kültürünün aşırı mesafeli, çocuğu kendi kendine, sakin bırakma hali, Türkiye'de tamamen çocuk merkezli, her dakika sesli, müzikli, danslı, boğuşmalı kültürle felaket çatışıyor. Yanlış anlaşılmasın, biri üstündür demiyorum ve kızımın bu iki farklı kültürü deneyimlemesi hoşuma gidiyor. Ailemin ona kendi tarzlarında davranması, bir farklı renk, bir farklı deneyim. Bence zenginlik. Bana da çoğu şeyi görmezlikten duymazlıktan gelmek, daha rahat davranmaya, çok tersime giden anlarda ailemi kırmadan kibarca uyarmaya çalışmak düşüyor. Benim için de önemli, öğretici bir deneyim.

Beni korkutan, ara sıra ailem ve ben ipin ucunu kaçırıyoruz. Ailemin "neden?"leri ve "acaba.."ları arttıkça, benim güvensizliklerim artıyor. Benim güvensizliklerim arttıkça, aksileşiyorum, özellikle bana yakın, nazımın geçtiği insanlara karşı çok kırıcı oluyorum. Ben huzursuzlaştıkça, Maya'nın huzursuzluğu artıyor. O ağladıkça ben telaşlanıyorum, ben telaşlandıkça o ağlıyor, o ağladıkça annemle babam yardım etme niyetiyle fazla üstüme geliyorlar. Kısırdöngüye bağlıyoruz ve sonunda ben patlıyorum, Akdeniz ateşi gibi kavuruyorum etrafı. Biraz mesafe istiyorum, belki fazla Avrupalılaşmışım fazla bireyselleşmişim ama biraz sakinlik ve mesafe istiyorum, çocuk merkezli bir tatil değil, erişkin bireyler gibi çocuk dışında sohbet ederek geçen günler istiyorum. Ailemi seviyorum, onları özledim, tatilde onları kırmak istemiyorum.

Ağlayan Çocuk Merkezi'ndeki psikolog bana: "SAL" dedi. Özetle. "Ağlarsa ağlasın, ailen bundan sıkıntı ve endişe duyuyorsa, bu onların kendi psikolojik sorunları. Sen çocuğunu "susturmaya" değil, "rahatlatmaya" odaklan, o susacağı zamanı kendi belirlesin. Sen bebeğin ağladığında, bunun kişilik özelliği olduğunu biliyorsun. Senden kaynaklı değil, sen onun her ihtiyacını veren, sevgiyi ise gereğinde çok fazla veren bir annesin. Yine de ağlarsa, bırak ağlasın, ister komşular, ister restoranttaki insanlar, isterse anne baban rahatsız olsun, bırak ağlasın" dedi. Evet aynen böyle dedi. Neden böyle dedi, ben ne yaptım, kim ne demiş, Halil ağa'nın sarı öküzü neden Hasan emmi'nin bostanına kaçmış bir sonraki yazıda.. (Çocuk uyandı kaçtım ayol, arkası yarın gibi oldu, pardon!)

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Teşekkür ederim, ananem!

Kaçımız çocukluğu için teşekkür edebiliyor? Ben bu şanslı azınlık içindeyim.. Çocukluğumla ilgili anılarımın neredeyse tamamına yakını (öğle uykusuna yatırılma ve yumurta yedirtilme dışında diyelim) hep mutlu, neşeli, güzel anılar. Bunun için de başta ananeme, sonra anne babama, teyzelerime ve kuzenlerime teşekkür ederim..

Canım ananemin aramızdan ayrılışının ilk senesi geride kaldı. O'nu düşünmeden geçirdiğim bir tek gün olmadı, onun varlığını, desteğini, sıcaklığını hep hissettim. O'nu çok özledim, boğazımda düğümlenen, bir ömür boyu acısını hissedeceğim bir ayrılık bu.. Ama O'nu, onun bana öğrettiği gibi, neşesiyle, gülerek, tatlı anılarıyla yaşatmak, O'nu tanıyamayan kızıma anlatmak da benim görevim.

Ufacık bir anı aktarmak istiyorum bu özel günde.. Binlerce anı arasından aklıma ilk geleniyle..

9-10 yaşlarında falandım, çok sık burnum kanardı. Çok da korkardım burun kanamasından, tam o yaşa özgü "sağlık korkuları" nedenli doğal korkular olduğunu çok sonra, mesleğim gereği öğrenince, yine de bir ürperti kalmış o günlerden. O yaz, ananem bu korkumu yendi. Her sabah yanına gider "anane ya burnum kanarsaaaa" derdim,  O da bana "bakiyim burnuna, ben anlarım kanayacak mı?" der, burnumun içine bakar gibi yapardı ve derdi "bugün kanamayacak". Genellikle kanamazdı da! Eğer ki kanarsa bana "bugün ben azıcık kanayacağını görmüştüm ama sen tedirgin olursun diye söylememiştim, bak durdu bile" derdi. İnanırdım.. Öyle öyle koca bir yazı geçirdik, sonbahar geldiğinde artık korkmuyordum hatta her sabah ananeme "burun baktırmak" bir eğlence olmuş, güldüğüm bir oyun olmuştu.

Canım ananem.. Benim korkumu ciddiye aldığın, beni o küçük yaşımda ciddiye aldığın, yarım değil tam insan gibi davrandığın için ve beni korkumu yenmekte aktif olarak uğraştırdığın için teşekkür ederim. Seni tanımak, seninle doya doya bir çocukluk, gençlik ve azıcık ucundan yetişkinlik geçirebilmek, benim için çok büyük bir şanstı.. Huzur içinde uyu, mekanın cennet olsun..

28 Ağustos 2014 Perşembe

Bebekle düğün ve davetlere katılmak

Şu 14 ayda; doğum günleri ve sosyal hadiseleri normal rutinden sayarsak, ekstra olarak bebekle 4 düğün, 1 cenaze ve 1 de vaftiz törenine katıldık. Bebekle tatil olur muymuş diyenlere bal gibi olur dedim ya, şimdi de bebekle yetişkinlerin sosyal toplantılarına katılınır mıymış diyenlere, "neden olmasın?" diyeceğim. Bebekle düğün ve davetlere katılabilir, hatta aklı selim kalabilirsiniz. Dikkat bu bir yüreklendirme yazısıdır!

Bebekler; hastalık, uykusuzluk, deli gibi açlık, ıslak toto gibi fiziksel sıkıntılar ya da gelişim dönemine dair psikososyal korku ya da tedirginlikler (yabancı korkusu, ayrılık anksiyetesi vs.) yaşamıyorlarsa, doğal olarak aşırı derecede sosyal yaratıklar. Son derece meraklılar ve etrafta ne oluyorsa illa ki içinde hatta benmerkezci yapıları sayesinde en ortasında olmayı seviyorlar. Çok küçük yaşlardan itibaren sosyal ortamlara sokulan ve ortaya salınan çocuklar daha az çekingen, sosyal zekaları daha yüksek bireyler oluyorlar. Üstelik diğer bebek ve çocuklarla bir arada zaman geçirmenin getirdiği avantajlar da var, mesela yeme problemi olan çocuklar, diğer çocuklarla bir aradayken tabaklarını silip süpürüyorlar (biliyorsunuz 1-3 yaş dönemi çocuklarda görülen iştahsızlık, yemek ayırma ve gıda fobilerinin altında evrimsel bir "zehirlenme korkusu" yatar ve çocuklar tek başlarına yemek istemez, sizin yediklerinizi yemek, mümkünse ortamda başka çocukların da yediğini görmek isterler). 

Doğaları gereği sosyal olan çocukları sosyal aktivitelere katma taraftarıyım ama çocuğun sıkılmaması, kendini oyalayabilmesi ve sizin katıldığınız aktiviteden zevk almanız için birkaç püf noktası önereceğim. 

1. Çocuğa haute couture giydirmeyin. Hem kendi daralır, hem siz onca para verdiğiniz kıyafete domates sosu döküldüğünde dellenirsiniz. Gerek yok. Bırakın yerde sürünsün, doğayla içiçe geçsin, kirlensin. Hiçbir çocuk (avrupalı çocuk bile) sandalyede oturmak istemez, etrafı tanımak ister. Salın yere. Ha tabii altın kural: çocuğa değil etraf güvenliğine dikkat edin, göz göre göre kazalara davetiye çıkartmayın.

2. Rutinini sağlamaya çalışmayın. Bırakın istediğini, istediği kadar yesin, gece 11.30da hala kudurmak istiyorsa kudursun. Ona "bugün özel bir gün olduğu için geç uyuyacağız, uykun gelince bana haber ver" diyin (anlamaz sandığınız 14 aylık bile anlıyor bunu). Evet rutini bozuluyor ama eve dönüşte siz 2-3 günde tekrar toparlarsınız onu, kendinize güvenin.

3. Yanınıza kamyon dolusu eşya almayın, ferah olun. Yedek bir kıyafet, 1-2 bez yeter. Zaten her şey yeni, her şey oyun ve oyuncak. Sadece planlı olun, uykusu geldiğinde nasıl davranacağınızı, nerede uyutmak istediğinizi önceden planlayın, ona göre kalkmanız ya da bir sessiz oda ayarlamanız gerekebilir.

4. Çocuğun eğlenmesine fırsat tanıyın. Çocuğu kıyafetinize bağlı bir çanta ya da aksesuar gibi taşımayın. Bırakın etrafı tanısın, sosyalleşsin, kendi oyunlarını kursun. Sizin kadar onun da bu gece eğlenmeye, yeni kişilerle tanışmaya, yeni yemekler denemeye, azıcık sıkılıp huysuzlanmaya, bolca yeni deneyimler edinmeye ve sosyal zekasını geliştirmeye ihtiyacı var.

5. Ve altın kural: Katıldığınız düğün ve davetlerde çocuk bakıcısı hizmeti veriliyor mu araştırın hatta düğün dernek sahibine bunu siz önerin. 3-5 çocuğa bir arada bakabilecek bir nanny / bakıcı tutulması çok zor bir iş değil ve Avrupa'da genellikle bu hizmet davetlilere sağlanıyor. Siz de çocuğunuzu diğer çocuklarla birlikte güven içinde nanny'ye teslim edip keyfinize bakabiliyor, ara sıra gibip çocuğu öpüp okşayabiliyor, sonra kendinizi çılgın gecelere atabiliyorsunuz. Muhteşem bir fikir; hem çocuklar bir arada oynuyor, kendilerine özel çocuk menüsünü tadıyor, uyuyacakları zaman kendilerine ayrılmış sakin odaya hep beraber geçiyorlar, hem de anne babalar işinde uzman bir bakıcının güven verici hizmetinden yararlanıp akılları çocukta kalmadan gerçekten düğün derneğin keyfini çıkartabiliyorlar. Şahane değil mi?

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Bebekle araba yolculuğu

Bu sene hiç leylek görmediğim halde (sevgili J!), tüm yaz boyunca sadece 1 haftasonu evimizde oturabilmek nasip oldu çünkü bu yaz bizim çevremizdeki tüm bekar sultan ve sultaniyelerin evlenesi tuttu. Bir bereket bir bereket, üstelik sağolsunlar hiçbiri de "dizimi kırayım, oturayım, edebimle evimin sokağındaki bira bahçesinde evleneyim" demiyor (sanki biz demişiz gibi böğründüm, Fiji'de evlendik biz ayol, havamız batsın). Velhasıl, sağolsunlar, ya Avusturya Alplerinde bir şatoda, ya Fransa'nın parfüm merkezi Grasse'da, ya da İtalya'da bir bağ evinde evleni evleniveriyorlar. Bize de düğün dernek derken gezme tozma fırsatı çıkıyor.

Maya hastalıktan kalktı, ben yattım, ben kalktım, Beyaz Atlı Prens yattı derken, cümleten iyileştik çok şükür ve iyileşir iyileşmez tası tarağı arabaya doldurduk, yola çıktık. Evet aynen Chevy Chase filmlerindeki gibi, arabayla ülke ülke gezmekti planımız. Maya sultan 14 aylık ömründe 12 kez uçağa bindi, 7 ülke gördü ama yetmeeez! Bu sefer ilk araba seyahatini yapıyor, listeye 5 yeni ülke daha katıyor (aslında 1/2 ülke sayılacak Lichtenstein'ı ve Monako'yu da sayarsak tabii, ayol AB onları ülkeden saymış, biz niye saymayalım?!?).

Tam 10 gün önce kargalar kahvaltı yaparken yola çıktık, hava hala karanlık ve pusluyken Avusturya Alplerini aşıp, Lichtenstein'da kısa bir çiş molasını takiben, İsviçre'ye daldık. İsviçre'nin yeşiline ve mavisine bir göz kırpıp ver elini ilk durak: İtalya'nın şarap bağlarına vardık. Amanın burası bir şahane! Evden sadece 7 saat uzakta caĞnım Akdeniz iklimiyle kucaklaştım, çok mes'udum. 4 gün buradaydık, "gızımızı everdik". Ama gızımız çok botanik evlendi sağolsun; şarap bağları, çiçekler, böcekler (sivrisinekler), bol şarap (bana su, kahroldum), bol akdeniz tadları, bol kahkaha, bol aile, bol çocuk, cümbürcemaat gece yarısı havuz sefası falan ohh missss. 

"Gızımızı" böyle bol neşeli bir şekilde "everdikten" sonra bir de "oğlumuzu başgöz etmeye" İtalya üzerinden Monako'da bir post-modern kültür şokunu takiben, Fransa'nın parfüm kokularına geçtik. Adı bizim dilimizde "Kuğu" anlamına gelen oğlumuzun evlendiği kızın adı da "Anjelik Jülyet X", yani daha romantik bir Fransız ismi olamaz sanırım. Hal böyle olunca, aman efe'nim o ne şatafatlı düğündü, o ne 40 gün 40 gece süren bir kutlamaydı, o ne incelikti, o ne şatafattı, o ne.. Ayh içim kıyıldı romantizmden, kıçımda kalp şeklinde sivilceler çıktı.

Velhasıl Fransa'da da 3 gün kaldıktan sonra, geri dönüşe geçtik. Tabii insan cennetten yeryüzüne çakılmak istemiyor, alıştıra alıştıra gelelim şehr-i yağmuriye'ye, güzel kürkçü tükkanımıza dedik ve yarı yolda, İsviçre'de iki günlük bir göl sefasına daldık. Eşimin çocukluğu bu kasabada geçmiş, babasının planını çizdiği ve yaptırdığı evlerini ziyaret ettik, eşimin bir zamanlar oynadığı bahçede kızı oynadı, taş masada babasıyla oturdu. Eşim de bana her taşın altını, her kuş yuvasını, her romantik göl kıyısı restoranını falan gösterdikten sonra mutlu son: yuvamıza döndük. Gerçekten harika bir "10 günde 7 ülke"lik mini Avrupa seyahati yapmış olduk.

Ha bir de, bebek bloğu ayol bebeği unuttuk.. Bebek eğlendi evet, yandaki "kırmızı" fotoda (makinanın ayarlarını değiştiren ve düğün fotolarının hepsini domates sosuna bulayan ve benim kıpkırmızı seksi elbisemin şükelalığını görmenize engel olan kim, bilin bakalım) İtalyan düğünündeki diğer tıfıllarla coşarken kanıtı. Kendisi zaten evde canavar, gezmede melek. Bebekle araba seyahati uçaktan biraz daha korkutucu olabiliyor. Ama avantajı da istediğiniz noktada durup soluklanabilmek. Aynen ergen analarının "boyum kadar çocuğum var" demesi gibi olacak ya, Maya yarı boyuma ulaştı (cüce değilim ama kısayım evet, 80cm. ile resmen benim tam yarım şu an boyu, nasıl içimden çıktı bu koca insan evladı diye şaşırıyorum) ama doğumda aldığımız anakucağı tipi oto koltuğu maxi cosi'ye hala sığıyor, bu koltuğu 15 aylığa dek tepe tepe kullanabiliyoruz. Hala yüzü arkaya dönük seyahat ediyor, ben eşimin yanında önde oturuyorum, başka türlüsünü bilmediği için rahatsız değil. Fakat uzun yollarda bolca oyuncak, ufak atıştırmalıklar, güneşe karşı cama gerilecek bir örtü ve müzik sistemi gerçekten elzem ihtiyaçlar. Tabii öğle uykusu saatlerini arabada geçirme taktiği hepimizin akıl sağlığı için iyi oldu, tavsiye ederim. Onun dışında; uçak, tren, araba pek farklı değil, otobüs yolculuğunu (Maya son perdeden bağırmaya başlayınca bizi direkt yolun kıyısına atarlar diye korktuğum için) hiç denemedim, o da şimdilik eksik kalsın.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Evde oynanabilecek oyunlar

Malum bizim "toddler" (bebek değil, çocuk değil, ne diyeyim bilemedim. TIFIL mı desem, evet evet tıfıl diyeyim, cuk oturdu), bizim tıfıl sanki totosuna motor takmışlar gibi bıdı bıdı yürümeye başlayalıberi, tam bir "Tasmania Canavarı"na dönüştü dostlar. Kendisini durdurabilene aşk olsun, "o kadar az yemeyle bu kadar enerjiyi nereden buluyor?" konulu bir araştırmaya el attım, fizyoloji alanında (olmadı barış alanı olsun) nobel ödülü alacağım. Velhasıl işte 20'sinde anne olmakla 30'unda anne olmak arasındaki kuantum enerji farkını tam bu anda anlıyorsunuz, ona hiç girmeyeyim..

Şu güzel yaz günlerinde çocuğu 3 saat çimene, göl kenarına, dağ tepesine yaymak, oyun gruplarına götürmek, şehrin oyun parklarını tek tek keşfe azmetmek (ayol bu şehirde çocuk parkları app'i var iyi mi?! Çocuğun yaşını, bulunduğunuz caddeyi giriyorsunuz, yaşa uygun oyun alanlarını gösteriyor, Evropa medeniyet beşiği resmen, dumur!!!) ya da anne bebek yogasına, jimnastiğe, yüzmeye gitmek kolay anacığım. Zaman hızla geçiyor bu aktiviteler sırasında. Lakin Avrupa havası yamuk yapıp da 14 derece sağanak yağmur yağınca göreyim ben sizi tek başınıza o tıfılla evde tıkılı halde.. Ha işte. Şimdi o derdinize dermaĞn olmaya azmettim.

Daha önce 0-6 ay içinde hangi oyunları oynadığımızı burada ve sonra 6-12 ay içinde hangi oyunları oynadığımızı da burada yazmıştım, hatırlarsınız. Şimdi birkaç ekleme yapacağım, 12. aydan bu yana ne oyunlar eklendi, özellikle yaz günlerinde neler yaptık bir anlatayım.

Maya'yla oynadığım ya da onun kendi kendine serbestçe oynadığı oyunlar (serbest oyunun faydaları üzerine buraya bir tık)genel olarak "deliye pösteki saydırtmak" başlığı altında özetlenebilecek türde şeyler. Mesela koy önüne rengarenk kapları, mesela mutfak tencerelerini böyle resimdeki gibi yuvarlak koy, ortasına oturt, ver eline bir metal bir tahta kaşık, bateri çalmacılık oynasın (tabii komşusuz ya da iyi yalıtımlı ortamlarda) ya da bebek kaşıklarını ben 10'ar 10'ar alıyorum, bir kutuya koy, evirsin çevirsin, sonunda açsın, kaşıklarla oynasın. Ya da içi bozuk para, düğme ya da fasülye, nohut dolu kutular ver ve herşeyi ağzına attığı bir dönem olmasın bu, yine de gözünü üzerinden ayırma tabii, oynasın dursun. Ya da çeşitli büyüklükte içi su dolu kaplar ver, suda yüzecek çeşitli boyutlarda plastik şişe kapaklarını at içine (balkon bebek havuzu ya da banyo için ideal). Bebeklerin ve küçük çocukların ve de delilerin en sevdiği şeydir bu tip pösteki sayma işlemleri. En az 30-40 dakika garanti! Küçük motor kasların, el-göz koordinasyonunun ve neden-sonuç ilişkilerinin gelişimi için de ideal tabii.

Bir başka oyun önerisi, bahsettiğim "dev yatak"ta jimnastik, kucaklaşma, boğuşma, kudurma ve emekler pozisyonda sırtta çocuk tüm evi turlama (atçılık yani bildiğin). Bu genelde babaların işidir ama bizim evde tam tersi, ben akdeniz kanımla çocukla altlı üstlü, Beyaz Atlı Prens "Evropa" adamı, nazik ve mesafeli. Onlar daha çok yerde tahta bloglarla oynuyorlar ve en büyük "raydan çıkma" davranışı da Maya'nın tahta blog kulelerini el ve ayak darbeleriyle ve "nıhahaha!" diye yankılanan kahkahalarıyla yıkması oluyor - ki bu bile sakin Evropa adamını "acaba bizim çocuk oğlanlarla takıla takıla bully (zorba) mı oluyor, acaba çok mu agresif?" gibi endişelere gark ediyor (hey güzel allahım!) Babannesi de masaya kaşıkla vurmaya kalkınca hemen çocuğu masadan indirir mesela, Evropalı böyle böyle sakin sessiz "medeniĞ" oluyor demek ki. Bizde de çocuk çalar hepberaber oynarız malum (Ritm duygusu önemli tabii; Avrupalının göbek atmasıyla bildiğin kütüğün göbek atması arasındaki benzerliği düşünelim ve gülelim) Lakin bizim Akdenizli genleri ağır basıyor, çocuk "yüksek sesli", bilmem nasıl "evropalılaştırabildiklerimizden" olacak..

Bir diğer oyun - ki "tüm zamanların en sevilen oyunu" bu sıralar - "sakla ve arat". Bunun için bir adet meraklı bebek, bir adet oyuncak ya da ilerleyen aşamalarda elinize ne geçerse, bir adet de örtü (yataktaysanız yatak örtüsü, mutfaktaysanız el bezi, kurutma bezi vs.) ve ce-e oyununun bir benzerini oynuyorsunuz. Bu sayede el çırpmayı, elleri ağza götürerek "a-a!" diye şaşırmış gibi yapmayı falan öğretebilirsiniz. Toplum içinde rastgele tekrarlayınca çocuk, özellikle komik oluyor.

Mandal oyunu bir başka elzem oyun, evde ne kadar mandal varsa yığın önüne, hatta kağıtlara, kitaplara, ne bulursanız onlara mandalları mandallayın (böyle bir fiil var mıdır yüce dilimizde, bilemiyorum ama anladınız siz) uğraşsın dursun, zaman su gibi akıp geçsin.

Hiçbirinden fayda göremezseniz ve hava dışarıya çıkamayacak derecede berbatsa ve kafayı sıyırmak üzereyseniz, içine girip bebekle beraber banyo yapabileceğiniz bir küvetiniz falan da yoksa, son çare olarak önerebileceğim ve yüzde yüz işe yarayan, en canavar bebeği bile 15dk oyalayabilecek derecede iddialı bir aktivite daha önereyim son olarak: 1 adet sarmısak. Evet. 1 adet sarmısak, en kabuklusundan, en hışırdayanından, en top olsun yuvarlansınından, en diş diş ayrılasından bir adet sarmısak! Sadece vampirlere karşı değil, azman tıfıllara karşı da birebir. İlaç gibi vallahi bu sarmısak. Ver eline, koy kendi alnına serin bir elbezi, ooooh. Biraz kokuyor ama artık olsun.. Bir sonraki dönem oyunlarında - umarım daha manalı, daha az pöstek saymalı oyunlar olacak artık - görüşmek üzere, kalın sağlıcakla!

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Kız arkadaş sorunsalı

Bahsetmiştim ya şurada, Maya 14 aylık ve henüz hiç kız arkadaşı olamadı. Bizim şansımız mı, 2013'te erkek bebek patlaması mı yaşandı, yoksa kızlar kilit altında iç mekanlarda mı tutuluyor bilemiyorum ama tam 1 senedir arıyorum, Maya'ya yaşıtı kız arkadaş bulamadım, bulamıyorum, imdat!

Bizim kızlar ve oğlanları yaşasın varolsun hepsi muhteşemler, lakin bari "1 adet" kız olsa, fena olmaz mıydı? Bizim kız erkek fatma olarak büyüyor, bence sorun değil ama geçenlerde fark ettim nadiren bir kız görünce ona da oğlanlara davrandığı gibi "itmeli kakmalı" davranmaya çalışıyor, böyle bir uslu uslu oturayım cici yapayım göz süzeyim yok hatunda. Direkt dalalım, altlı üstlü güreşelim.. Tamam öyle pembeli güllü bülbüllü dantelli kordaĞleli kırıtan bir prenses şeklinde büyütmemeye çalışıyorum ama yani halterci bayanlara da benzemesin ayol. Nasılsa anaokulu yaşında bulacak kızları (burada anaokuluna sıraya giriyorsunuz, onlar mesela "1 adet 2,5-3 yaş aralığında kız çocuğu alıyoruz" diye ilan veriyor, sıradan sizi alıyorlar, illa çocukların yaş aralığı maksimum 6 ay olacak ve kız erkek sayısı eşit olacak diye kural varmış evet) hatta okul çağında tee ergenliğe dek "ıyyy erkekler ööğğğ" diyecek biliyorum ama işte ne bileyim 1 tane kız arkadaşı olsa, iyi olmaz mı? Ben de kız analarından biraz "oturmayı kalkmayı" öğrenirim işte :P Onlarla ola ola ben de yakında kızı pisuvara alıştırmaya kalkıcam..

Velhasıl, kafaya taktım, illa ki bi kız bulunacak! Bizim burada bir yabancı anneler grubu var, oraya ilan verdim (evet valla yaptım bunu!) dedim, "12 aylık kızımın hiç kız arkadaşı yok, manyak değilim, psikoloğum, uyumlu ve eğlenceliyiz ana-kız, ilgilenen olursa bana özelden yazsın". Ayol vallahi koca grupta 3 adet ana-kız varmış bizim yaşta, "hadi" dedim "buluşalım hadi hadi!".

İlki Avustralya'lı (e güzel, bizim de 2 sene yaşamışlığımz var, sohbet açılır) buluştuk parkta. Ana kız süslenmişler geldiler, 30 derece havada anası dantelli mini etek, kızı pembe tütü giymiş. E olsun, n'apalım, artık gülü sevmek istiyoruz, dikenine katlanıcaz, insanların giyim zevkinden bana ne.. Lakin parkta çimenlere yayılamıyoruz, çünkü bu dantelli mini etek bağdaş kurmaya engel, tütü ise "kirleniyor"muş. Tamam, yürüyelim o zaman. Yavaş yavaş yürüyoruz, Maya zaten artık pusette oturmaktan sıkılıyor, yere inmek istiyor, kıza daral geldi o sıcakta. Ablamız birden "kızın kulağını deldiricem, bir yer biliyor musun?" demez mi! Ay, daha el kadar çocuk ayol! Parkın 163580'de birini yürüdük, ilk metro durağında ben kibarca ve de yantiri yantiri kaçar..

İkinci buluşmamız, bir İtalyan ve kızıyla vuku buldu. Yine hava güzel, yine parktayız. Tabii 30dk'dır bekliyorum bebekle ama Akdenizli kanında gecikme normal, sorun değil, olabilir, gölgede duruyorum nasılsa. Geldiler, tütü dantel falan yok, güzel bir başlangıç. Lakin yine oturamadık çimene, anne "ay burda kene olmasın" derdinde. Ayol burası şehrin en güzide parkı ayol ne kenesi, elaleme bak çırılçıplak P'ler V'ler sergide, bu millet paranoyaktır, ilk şüphede koca parkı kapatırlar ayol, rahat ol. Olamadı. Oturduk banka, çocuk devamlı kucağında. Yürümeye yeni başlamış düşüverirse dizleri acırmış. Benimkisi de uzanamadığı ciğerin peşinde takıntı yaptı ille dokunacak kıza. Zaten kız görmeye görmeye delirmiş, ille cici yapacak kızın bukleli saçına, taktı kafaya. Benimki hamle yapıyor, öbürünün annesi çocuğu çeviriyor. Benimki elindeki üzümü, yaban mersinini veriyor kıza, kesinlikle yedirmiyor, baktım elleri devamlı siliniyor çocuğun. Sohbetten de bana daral geldi, konu: evdeki beyaz koltuğu nasıl ve neyle temizliyormuş hanım kızımız. Ayh. En son çocuk hastalıkları ve ev kazaları konusunda bana bir ders vermeye kalkınca anam yeter dedim, bu ne korumacılık ya içim karardı felaket senaryoları dinlemekten ve kibarca yantiri yantiri kaçtım yine..

Üçüncüsü yağmura denk geldi, çocukla gidilen bir cafe var burada (ay evet bizim memleketteki gibi heryer çocukla gidilmeye uygun değil, bazen köpek kabul ettikleri yere çocuk kabul etmiyorlar falan) oraya gittik. Çocuklar kaynaştı, yerde oynuyorlar, biz de kaynaştık. Ya da ben öyle sandım ama sanki bu sefer de karşı taraf yantiri yantiri kibarca kaçtı gibi oldu. Bi anlam veremedim çünkü telefonumu da aldı ama?! Belki arar.. Kendimi buluştuğu kızın telefonunu bekleyen müzmin bekar erkek prikolojisine sokmadan ben mi arasam bilemiyorum, 1-2 hafta beklesem mi? (Düzelteyim: aradı vallahi aradı, heyecan yaptım ayh, yarın cafede buluşuyoruz, ne giysem?!)

Bu arada bir de tam 6 aydır "tanışmaya çalıştığım" bir anne-kız var, hem çocukların yaşı yakın hem de bizim mahallede. Çok sevimli bir anne-kız bunlar, bir de köpekleri var bazen yanlarında. Her sabah bizimle aynı saatlerde aynı trafik ışığında aksi yöne yürüyorlar, genellikle gülümseşiyoruz, selamlaşıyoruz. İlk aslında 6 ay önce fark ettim, aradan 1-2 ay geçti, dedim acaba tanışsam mı? Biraz çekindim nedense aslında sosyal biriyimdir. Sonra tam karar verdim, "hanfendi tanışalım mı?" diyeceğim, aha, annenin karnı şişmiş yine! Ay hamile kadınla şimdi bir sürü derdi vardır, zamanı yoktur, çekindim yani yine. Geçen gün yine içimden geçti, ya ben bu anne-kızla iyi geçinirim, sevimli insanlara benziyorlar. Tam hamle yaptım, bebek arabasının tekerleri ızgaraya takıldı, benim ayaklar mosmor, bakınız yanda seksi şükela bacaklarım.. Kız da o esnada geçip gitti. Bi bakşa bahara artık..

Velhasıl durumlar böyle. Kız çocuğu olan bir arkadaş arıyorum bayanlar.. Dedikodu bilmem, kurdaĞle ve tütü dışında (onlara da kıskıs arkadan gülmek kaydıyla, yoksa bana ne, zevk sahibini bağlar) önyargılı değilimdir, yemek beceremem ama kahvaltıda deryayımdır, sohbetim keyifli, yürürken adımlarım sıktır, okumayı, doğayı, bilimi severim, alıngan değilimdir, biraz tembelimdir, keyfime düşkünümdür, arada alev gibi parlar hemen de sönerim, kin tutmam, ha bir de samimiyimdir, arkadan dolap çevirmem asla, çevireni de affetmem ama. Kızım da yorgunken biraz opera sanatçısı kıvamında olsa da, uyumlu ve sevecen bir çocuktur. İzdivacınıza taliĞbiz. Arayın tanışalım pıh pıh.

10 Ağustos 2014 Pazar

Güzel gün (!)

Çok şükür iyileşti Maya (ve sonra da ben - bu Allahın belası 18-20 derecelik yaz havasında üşütmüşüz azizim, boğazım ağrıdı çok fena), güzel dilekleriniz ve "kocamı nasıl satırla doğradım, kıyma yaptım, rahatladım, sen de doğra bacım, rahatlarsın" konulu temennileriniz için teşekkür ederim. Vallahi iş o noktaya gideyazarken, çektim bir köşeye "sen beni biliyor musun herüf!" dedim.. Demedim tabii ki, iki uygar insan gibi konuştuk, sonra ben kendisine bebeğin bacağı kangrene döndürülmeden bezi nasıl bağlanır, sandaletini giydirirken küçük parmağı da diğer parmaklar gibi neden ayakkabının içine sokulmalıdır, 14 aydır suluğu nerede durmaktadır, bir kaşık yoğurt (evet artık yoğurt serbest, kefiri de çok severmişiz sülalecek) tüm mobilyaları renklendirmeden nasıl yedirilir, içinde bilimum kimyasalların olduğu temizlik malzemelerinin durduğu kapı neden örtülü olmalıdır gibi konularda teorik ve kafaya kakmalı pratik dersler verdim, çocuğu uyutup koklaştık öpüştük kırmızı kurdaĞleli olaylar zinciri yaşadık falan, iş tatlıya bağlandı. Dur bakalım cicim ayları ne kadar sürecek..

Bu sabah kızı babannesiyle dedesine satıp önce 2 saat spora gittim, ordan tazecik ekmek alıp geldim - e spor başka ne için yapılır, yemek için! Balkonda kahvaltı keyfi efil efil. İnanamayacaksınız ama bu yaz ilk kez balkondayız! Vişne ağacımızın artık hiç vişnesi kalmadı, kimse toplamadığı gibi kuşlar da yemedi ayol, öyle büzüştü döküldüler cağnım vişneler. Sırf bunun için koca bir merdiven alacağım seneye! Kahvaltıdan sonra kızı aldık babannesinden, eve getirip zorla öğle uykusuna yatırdık (hastalık sağolsun, tüm uyku düzeni sizlere ömür, ya memede uyuyor ya da bangır bangır ağlıyor son perdeden). Tabii uyanınca öğle yemeğini yine yemedi. Hastalıktan önce azıcık gıdısı çıktıydı, sevindiydik, 4 günde 300gr kaybetmiş, yine hap kadar kaldı. Yemek de istemiyor, işte yandaki fotoda koca peyniri nasıl ortadan yediği ve gerisini attığının kanıtı! Güler misin ağlar mısın? Bekliyoruz bakalım, nereye kadar bu açlık rejimi.. Bu arada ben sinirlerim iyice gerildiği bir an kendim yediğim enerji barından verdim, içinde E'lerden ne ararsan hepsi ve barın ağırlığından çok şeker var ya, öle bayıla, ağzını şaplata şaplata yedi koca barı. Nasıl böyle cahilim bilemiyorum bacılar, yedirdim yedirdim ağladım, ellerimle zehirliyorum kızımı diye.. Bekliyorum, kaburgalarını sayıyorum ve inşallah yer yakında diye dua ediyorum.. Umut fakirin ekmeği.

Sonra kızı babasıyla Modern Sanat Müzesi'ne birkaç Warhol vesaire görmeye yolladım. Bense kendime kocaman hatta devasa hatta kozmik bir ballı zencefilli sıcak süt yaptım, girdim yatağa, blogları, gazeteleri okudum. Bir iki de bisküvi daldırdım süte ayol, ayıptır söylemesi zulada böyle durumlar için birkaç bisküvim her zaman olur, bandırarak mutlu olan-gillerdenim evet. Aşırıya kaçmadıkça, muffin yerken göbeği muffin top yapmadıkça, mutluluk arttırıcı bu tip kaçamaklar elzem, yahu..

Bu güzel günde, kendimle başbaşa kalmak, kimsenin ağlamaması, hiç kimsenin hasta olmaması, kimsenin hizmet beklememesi ve "yaymak" ne muhteşem birşeymiş. Allah ikisinin de yokluğunu göstermesin ama ara sıra bebeksiz kalmak, kocasız kalmak muhteşem bir şey! Günün geri kalanında, bizimkiler sanat dozundan bitkin dönünceye dek, 1990'lar belgeselini izledim ve koltuktan 2cm bile kıpırdamadım! Amanın ne lüks bu boşluk hissi! Baterilerim şarj oldu vallahi.. Gel yeni hafta, gel! (... aman kibar kibar gel gözünü seveyim...)

7 Ağustos 2014 Perşembe

Çocuk hastalıkları ve stres

Bu yaştaki çocuklar yılda ortalama 9 kez, anaokulu çağında ise 12 kez hasta oluyorlarmış, bu gerçekten doğruysa, hastalıklara karşı verdiğimiz tepkileri tekrar gözden geçirmemiz gerekecek; çünkü Maya hastayken ben / biz sadece fiziksel anlamda değil, psikolojik anlamda da çok zorlanıyoruz.

Bu hafta başında Maya 3 numaralı hastalığını geçirdi. Bu seferki de aslında önceki iki hastalıktan farklı değildi; huysuzluk ve iştahsızlıkla başlayan, 3 gün boyunca 40 C' ateşle devam eden, büyük olasılıkla virütik bir hastalıktı yine. Yüksek ateşe dair geçen seferkiler kadar elim ayağıma dolaşmadı ama artık bebeklikten çıkan minik hastanın bakımı çok daha zormuş. Tam da "14 aydır emziriyorum, artık kesmeli" derken, meme gerçekten kurtarıcım oldu. Ağzına lokma koymadı ama 24 saat, 3 gün devamlı emdi. Kısa aralıklarla kucakta odalar arası gezdirme dışında biz ikimiz devamlı yataktaydık. Ve ben bir şey daha öğrendim, 48 saat uykusuz ve sonra 2 saatlik uykuyla bir 24 saat daha uykusuz da yaşayabiliyormuş insan.. Fiziksel olarak dayanabiliyorsun da, psikolojik olarak.. İşte o ayrı hikaye.

Yorgunluk, yetersiz beslenme (zaman mı oldu?), tüm sıkıntımı içime atmak (bloğa yazamadım ailem okuyor ve aşırı endişeli insanlar), kimsenin sırtımı okşamaması (Beyaz Atlı Prens'in birden "kocam denen ilgisiz herüf" ayarına dönmesi) beni bitirdi. Çocuğun hastalığının stresiyle annelik yeteneğimi, eşimle ilişkimi ve genel olarak hayattaki başarısızlıklarımı kafama taktım. Strese karşı pek dayanıklı değilim ve özellikle neden-sonuç ilişkisi içinde gelişmeyen olaylar beni aşırı korkutuyor.

Stresle mücadele edebilmek çok önemli. Genellikle hepimizin bir yöntemi vardır; kimimiz oturur "ağlar ve rahatlar", kimimiz işi mizaha vurur, durumu kabullenmeyerek alternatif evrene geçeriz, kimimiz ise sinirlenir, en yakınımızdakilere kafayı takarız. Ben hayatımın çok farklı streslerinde, kendi kafamda olayı çözene, beni korkutan ya da endişelendiren olaylara dair mantıklı "neden-sonuç" ilişkisi kurana ve gücümü toplayıp aktif mücadeleye başlayana dek, bu yöntemlerin her birini kullandığımı görüyorum. Bu günlerde en çok kullandığım yöntem ise; endişeden uzaklaşabilmek için kafayı en yakınındakine takmak. Beyaz Atlı Prense kafayı takmış bulunuyorum, evet. Ne yapsa hata, ne yapsa eksik, devamlı homurdanıyorum, psikolojik savaş halindeyim. Onun da benden bu derece sevgisizlik karşısında eli ayağına dolaşıyor, hani tahtaya kalkınca doğru bildiğini unutan öğrenci gibi, normalde yapmayacağı şeyleri yapıyor. Hepsi saçma sapan küçücük şeyler, mesela makinada beyazları yıkayacağım (evet yine BEN) içinden koca siyah bir tshirt çıkıyor, deliriyorum. Mesela bebek ağlıyor, yataktan su istiyorum, 14 aydır aynı yerde duran suluğu bulamıyor, illa bebekle BENim yataktan kalkmam, gidip suluğu bulmam gerekiyor. Saçma sapan küçücük şeyler, biliyorum ama işte deliriyorum.. Gece boyu, BEN ağlayan bebekle salonda turlarken, o kulağında tıpalarla horul horul uyuyor. Gündüz işte, BEN yine yatakla oda arası turlamaktakta, o akşam geldiğinde "yoruldum, bugün erken yatayım" diyebiliyor. Evet, uykusuz işe gitmek zor biliyorum ama sanki havaalanında radar kontrolörü adam! Deliriyorum.. Sonunda da patlıyorum evet, saçma sapan birşeye sinirleniyorum.

Oysa beni korkutan "neden?", yani neden hasta oldu? Noe'nin oğluyla birlikte bir muzu dişledikleri için mi? Babannesiyle yürüyüşe gidip ayakları çorapları ıpıslak döndüğü için mi? Trende hapşıran birinden mi? Bizim ev pis mi? Ellerimizi yeterince yıkamıyor muyuz? Bağışıklık sistemi mi yetersiz? Beslenemiyor mu? Çok mu zayıf? Ya değil işte, ilk cümleye bak yılda 9 kez diyor.. Yine de neden neden neden? Asıl soru: ben bu çocuğa bakamıyor muyum, yetersiz miyim....

Nasıl yapacağım bilmiyorum, belki bir uzman yardımı almam gerekiyor. Açıkcası düşünüyorum da. Strese karşı çok zayıfım ben. Mesela ağlamasına karşı çok zayıfım, dayanamıyorum, rahatsız oluyorum ve bu ona da yansıyor. Ya da hastalandığında gülüp oynayamıyorum, yıkılıyorum, suratım beş karış, sinirliyim, onu öpüp sarılsam da içimde fırtınalar kopuyor. O da anlıyor çünkü çocuklar hep anlar.. Bunu nasıl yeneceğim bilmiyorum, sakin kalabilmeyi, normalleştirmeyi ve kabullenmeyi nasıl başaracağım. Allah daha büyük hastalıklar vermesin, beni ve yavrumu sınamasın inşallah ama hayat bu, olabilir ve ben hazırlıklı olmalıyım. Anne olmak güçlü olmak demek çünkü, oturup zırlama ya da sinir küpü olma ya da kaçıp gitme lüksü yok artık.

Maya iyileşti. O zor 3 gün çok şükür geçti. Şimdi oturup hastalık sırasında yaşanan stresle başa çıkma yöntemlerini araştırıyorum, gerekirse bir uzmandan yardım alacağım. Sizler bunu nasıl yeniyorsunuz, sakin kalmayı nasıl başarıyorsunuz, fikirlerinizi duymayı gerçekten çok isterim....