30 Eylül 2014 Salı

Erken verilen tuvalet eğitiminin sakıncaları

Son zamanlarda takip ettiğim blogların bazılarında "bezsiz bebek" akımının reklamlarını ve yaşına gelmeden ya da henüz yaşını geçmiş olan bebeklere verilen tuvalet eğitimi konusunu okuyorum. Tabii ki her bebek ve çocuk, fiziksel, bilişsel,sosyal ve psikolojik gelişim açısından farklıdır ve annenin çocuk yetiştirme deneyimi, eğitim verme becerisi, kendi psikolojik yapısı, düşünce ve değerleri çocuk gelişiminde ve yetiştirmede farklar yaratır. Bu yazıda kesinlikle "doğrusu budur!" yapmak istemiyorum, ben okuyup kendi fikrime yakın bulduğum öğretileri, konuya bakışımı ve bulunduğum kültürdeki yaklaşımları yazmak istiyorum.

Bana göre, çocuğa tuvalet eğitimi 2-3 yaşları arasında verilmelidir. Daha öncesinde vermek bence çok sakıncalıdır. Çünkü erken tuvalet eğitimi çocuğu pinti yapar. Şaka ayol, bak hemen nasıl dikkat kesildiniz. Evet böyle bir atasözü vardır gerçekten ve bana kadar 5 çocuk büyütmüş olan ananem bana 1 yaşımda tuvaleti kullanmayı başartmış ve sonuç: hakikaten pintiyimdir (tamam pinti olmasam da tutumluyumdur, israfa çok karşıyımdır ve evet biraz da elim sıkıdır, ihtiyaç dışında zevk için pek bir şey almam - en azından kendime..) Velhasıl, yok, tuvalet eğitimi ve pintilik ilişkisini pozitif bilimler henüz kanıtlayamadığına göre, espri diyelim geçelim. Lakin, 2-3 yaşından önce verilen tuvalet eğitimi ile "sıkmak" arasındaki ilişki sadece Türk atasözlerinde değil, mesela Freud'un meşhur (ve artık geçersiz kabul edilen) "anal gelişim dönemi" kuramına da uyuyor. Yani çocuğun kakasıyla, poposuyla, "kendi"lik bilinci arasındaki ilişki kuramına göre, 2 yaş civarında zirve yapan "benlik gelişimi" ve bu dönemde yaşanılan çevresel, fiziksel, psikolojik zorlamaların çocuğun ilerki yaşamında kişilik gelişimine olumsuz etkileri olacağı, sakınmacı, tutucu, ısrarcı ve inatçı olacağı belirtiliyor. Bu kuram psikolojinin temel kuramlarından olsa da, sonuçta psikoloji biliminin ilk basamaklarından kalma ve artık pek kabul görmeyen bir kuram. Fakat özellikle "terrible two" modasını yakından takip eden anne ve çocuklar için bazı noktalarda hala geçerli tabii: inatlaşma; anal dönemin en belirgin özelliği ve anneden ayrı bir "BEN"in geliştiğinin göstergesi tabii. O nedenle tam bu inatlaşma döneminde verilen katı tuvalet eğitimi ve çocuğun bedeninden bir parçadan ayrılması bazındaki kaygısı birleşince, ortaya nur topu gibi bir "endişeli çocuk" çıkması da kaçınılmaz.

İçinde yaşadığım kültür yani Alman ekolü, "bezsiz bebek" fikrine hiç sıcak bakmıyor. Oyun parklarında, anaokullarında, 4-5 yaşa kadar bezle dolaşan bir çok çocuk var ve tahta bank tepelerinde popoları temizlenen okul öncesi veletlerine rastlamak hiç de olasılık dışı değil. "Bezsiz bebek? NEDEN?" diyorlar. Hakikaten neden bebeği bezsizliğe bu kadar erken alıştırmaya çalışıyorsunuz? Size bez değiştirmek zor mu geliyor, vaktiniz mi yok, sizin için bezle dolaşan bir bebek "pis" mi? yoksa çocuğunuzun bazı şeyleri diğerlerinden erken başarmasını bir hayat başarısı olarak mı görme eğilimindesiniz? Onun yaşından önde olması neden sizin için bu kadar önemli?

İşte kendilerine bu soruları soran Almanlar, tuvalet eğitimini olabildiğince geciktiriyorlar, hatta bu algının ve davranışın (eğitim değil) çocuk tarafından kendi kendine edinilmesi taraftarılar. Genellikle yaşamın 3. yılından itibaren veriliyor burada tuvalet eğitimi. Bu kadar ertelemenin nedeni ise; çocuğun şu kıstasları yerine getirmesini beklemek:

1. Yürümeye, yere çömelip kalkmaya başlamak (1 yaş civarı)
2. Konuşmaya, derdini anlatmaya, basit emirleri yerine getirmeye başlamak (2 yaş civarı)
3. Kendi kendine giyinebilmek (2 yaş civarı)
4. En az 2-3 saat kuru kalmaya başlamak (2 yaş civarı)
5. Tuvalete çıkılan saatlerde bir rutin gözlemlenmesi (2 yaş civarı)
6. Altının ıslaklığını sözlü ve bedensel olarak ifade etmesi (2 yaş civarı)

Dolayısıyla, yaşamın 3. yılında yavaş yavaş, acele etmeden ve zorlamadan, mutlak surette kendi davranışımızla örnek olarak başlamamız öneriliyor. Aksi taktirde çocuğu gelişim döneminden önce zorlayacağımız (kas gelişimi ve psikolojik gelişim) ve psikososyal gelişiminin etkileneceği belirtiliyor. Ben de hem bir psikolog, hem de bir anne olarak buna inanıyor ve uyguluyorum. Ayrıca, gelişimini tamamlamadan çocuğu zorlamak, sadece çocukta değil, sizde de sinir bozukluğu yaratacaktır çünkü her gece ıslanan bir yatağı değiştirmek, ne olduğunu anlamadığı ve korktuğu için ağlayan ve uykulu çocuğun üstünü başını değiştirmek, tüm bunları çocuğu etkilemeden yapmaya çalışmak bence gereksiz bir psikolojik yük. Bu anlamda, "geç olsun, güç olmasın" diyenlerdenim..

Konu hakkında burada, burada ya da burada ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. Ayrıca benim gibi düşünenlerden biri de şurada iyi yazmış doğrusu..

26 Eylül 2014 Cuma

Parov Stellar ile dans

Parov Stellar'ı çok severim, meğerse Maya da seviyormuş. Bugün evde hoplaya zıplaya, ellerimizi kaldıra indire, saçlarımızı savura sallaya beraberce dans ettik. Hatta salonda dans ederken nasıl göründüğümüzü öyle çok merak ettik ki koştura koştura aynaya gittik, orda iki kıvırttık, baktık fena değilmişiz, güldük aynaya ve geri salona geçip orda dansa devam ettik. Sonra yine aynaya, yine dansa, yine aynaya, yine dansa :) Yarım saat dans ettik, yediğimiz yarımşar muzun verdiği enerji bu kadar mı olurmuş?!?

Maya'yı gittiğimiz oyun evindeki dans grubuna yazdırıyorum Perşembe'ye. Valla, 15 aylık ama dedesinin değimiyle heryeri ayrı oynuyo hatunun. Türk genlerini sevsinler, kapı gıcırtısına göbek atan bir insan evladı kendisi. Hoş biz evde çok dans ederiz, çok şarkı söyleriz ama geçen itfaiye aracına, kilise çanına hatta Türkiye'de ezan sesine de bel bükülür müymüş, gerdan gerilir miymiş yahu?!?

Yalnız tıfıl gibi dans etmek moda oldu, fark ettiniz mi? Çok sık rastlıyorum bu videolara, bebeğin tekini alıyorlar ortaya, açıyorlar müziği, o ne yaparsa aynısını yapıyorlar. Son kilo verme trendi bu şekilde, vallahi başarılı da olunur, o ne acaip hareketler öyle yahu..

Paron Stellar'ın The Sun single'ını dinleyin derim; insanın içine bahar sevincini, o ilk yaz günlerinin heyecanını salıyor. Oh be dans ederek silkelenelim, kendimize gelelim!

25 Eylül 2014 Perşembe

Çift dilli çocuk yetiştirmek - 3

Bahsetmiştim, Maya'yı iki kültürlü, üç dilli yetiştiriyoruz diye. Bu konudaki ilk yazımda Maya sadece 2 aylıktı ve ben çoklu dil gelişimi hakkında anca okuma, araştırma seviyesindeydim. Size de öğrendiklerimi aktarmış, deneyimlerimi ise bu konudaki ikinci yazıma bırakmıştım. İkinci yazımda, Maya neredeyse 1 yaşındaydı ve yine herşey güllük gülistanlıktı. Maya'nın dil gelişimi yaşıtlarıyla paralel hatta önde bile gidiyordu. Tabii yeni araştırmalara göre, çift dilli bebeklerin konuşmalarının tek dilli bebeklere göre daha geç olmadığını biliyor, "tek ebeveyn, tek dil, asla değiştirme" kuralını uyguluyor ve ödül olarak her iki dilde de tek tük kelimeler alıyorduk. Şimdi geldi sıra bu konudaki üçüncü yazıma. Kısaca özetleyeyim: herşey silbaştan.

Bu seferki Türkiye seyahati bize yaramadı. Hem hastalık, hem 4 "köpoğlu" köpek dişinin birden çıkması, hem iki kültür arasındaki inanılmaz fark bir araya gelince, daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi, ne uyku düzeni kaldı, ne binbir çabayla azalttığım ve sonlandırmak istediğim emzirme ritüeli, ne de dil gelişimi.. Tabii ki kimse suçlu değil, ortada suç da yok ama anladığım kadarıyla çocuk gelişiminde bazı "kritik" dönemler olduğu doğru ve bu dönemlerde anne-babaların gerçekten dikkatli olması ve ekstra hiç bir stres unsurunun çocuğu etkilemesine izin verilmemesi gerekiyor. Ya da yevvvruma nazar değdi hüeeee (bloğa ne zaman güzel bir gelişme yazsam böyle olmaya başladı, ya ben sevincimi paylaşamayacak mıyım be hain blog!) Neyse uzatmayalım ve saçmalamayalım. İngilizce ve Almanca ile mücadelesinde tam bir sayı almış olan Maya, işin içine bir de Türkçe girince, aynen tahmin ettiğim gibi bocaladı ve dut yemiş bülbüle döndü. Tatilden önce 10'a yakın kelimeyi söyleyebilen çocukcağızım şu an kendine ait acaip bir dil konuşuyor! Evet. Baba Almanca, anne İngilizce, Türkiye'deyken ya da Türk arkadaşlarlayken ise Türkçe konuşulunca, Maya'da "ha, olay bu demek ki herkes kendi dilini konuşuyor, dünyada kaç milyar insan varsa o milyar dil var, şimdi çaktım köfteyi!" türü bir anlayış gelişti ve kendisi devamlı ama devamlı bıdı bıdı bıdı birşeyler anlatıyor. Tek sorun, yevrum biz bu dili anlamıyoruz, gözünü seviim vazgeç bu sevdadan!

Maya o kadar çok konuşuyor ki, sabahtan başlıyor bıdı bıdı bıdıya, gece yatarken hatta uykuya dalmadan önce bile konuşuyor! Üstelik arada sanki önemli birşeymiş gibi heyecanlanıp el kol işaretleri yapıyor, arada çok muthiş bir espri yapmış olacak ki, kahkahalarla gülüyor. Tamam anladım, bizim mimiklerimizi ve tonlamalarımızı taklit ediyor, ben ona şarkı söylerken o da melodi tutsun tutmasın şarkıya eşlik ediyor ama AMA anlaşılır tek kelime konuşmuyor! Tamam hakkını yemeyelim, "gel pisi pisi", "well done!" ya da en beteri "whats up?" falan gibi komplike cümleler kuruyor arada ama genellikle işaretle göstererek ve "this!" ya da "that!" ya da "there!" falan diyerek isteklerini bildiriyor o kadar. Ama anlıyor. Ne desem anlıyor yahu, çok ürkütücü.. Ben hızlı hızlı bişeyler anlatıyorum ve sonunda mesela al bunu babaya götür ya da koltuğa koy diyorum, yapıyor. Aynı şekilde Almanca'yı da anlıyor. Yani hani bizim yabancı dil öğrenirken "anlıyorum ama konuşamıyorum" dönemimiz var ya, tam onda sanırım garibim.. 

Bence çok komik bir dönem bu. Öyle komik kelimeleri var ki "gumbidi gumbidi" nedir yahu ya da "dilaylaylay"? ve asık suratlı avrupa insanını bile bu tuhaf dille trende otobüste her yerde güldürüyor cimcime.. Daha ne olsun.. Ortam şempanzesi.. Ne acelesi var, nasılsa konuşacak, sonra susturamayacağız kendisini en nihayetinde. Ayrıca bakıyorum da çevremizdeki çift dilli çocukların hepsi ya böyle ya daha bile gerideler (len hani aynıydı dil gelişimi hayırsız araştırmacı!?) ama Alman arkadaşların tek dilli çocukları valla coştu gitti, resmen gösterdiğin şeyi der-die-das ekiyle söyleyen bebek biliyorum yahu. PES. Alman teknolojisi böyle bir şey işte mirim.. Bizimki %50 yani çakma Alman olunca, yetmedi bu "üstün ırk" genleri demek ki.. Akdenizimin gözünü seveyim, geç ama tam gelir di mi?!

Çok konuşuyorum kendisiyle evet ama hiç bebek dilinde konuşmadım. Acaba tek kelimeler mi söylesem uzun cümleler kurmak yerine? İşaret diliyle, beden diliyle gayet anlaşıyoruz ama, ne bileyim, yardımı olur mu ki? Ya da amaaaaan, nasılsa konuşacak, elleşme mi dersiniz? Velhasıl Maya tam 15 aylık ve dil gelişiminin geldiği son nokta bu. Konudaki 4 numaralı yazımda bakalım ne gelişmeler olacak, Maya latinceye merak mı salacak, yoksa Sanskritçe mi anadili olacak merakla bekliyoruz.. 

Genel dil kazanımı ile ilgili bunu, tıfıllarda beden dili konusunda bunu, çift dil konusuyla ilgili ise en son bizim kütüphaneden bunu, bunu, bunu ve de bunu okudum. Tavsiye ederim.

En iyi bebek oto koltuğu

Biraz geç kaldık, aslında 9kg olduğunda  bir üst sınıf yeni koltuğa geçilebiliyormuş. Bu sıra düğün dernek seyahat derken anca belimizi doğrulttuk söylemesi ayıp. Hala da bekletiyorduk, "15 aya kadar çocukların yüzleri arkaya dönük seyahat etmeleri daha uygun" dedikleri için ama artık bebeklikten tıfıllığa terfi eden Maya, anakucağı tipi oto koltuğunda ters oturma olayına pek sıcak bakamamaya başladı. E tabii yine Türkiye'den beri :D Ay yeter taktın kafayı Türkiye'ye, görmemişin çakma evropalısı diyeceksiniz biliyorum ama dedim ya, Türkiye'ye götürdüğüm çocukla geri getirdiğim çocuk kesinlikle aynı çocuk değil diye. Vallahi doğru yani (ay suçlu yok, suç da yok bir kez daha belirteyim, hassas dönem ya da şanssızlık oldu diyelim, tabii ki Türkiye'ye gitmek güzel birşey, seviyorum caĞnım ülkemi ve ailemi! Hem de ailem bu yazılardan alınacak, nem kapacak diye korkuyorum, koltuğu da onlar aldı zaten, keselerine bereket.. Tamam sustum artık, yaşasın Türkiye).

Neyse çocuk, artık 0 numara oto koltuğunda oturmuyor azizim. Ağlıyor, boynunu döndüre döndüre, aynı bir kaplumbağa misali "şöfeeeer" hanıma/beye bakmaya, gözleriyle bizi utandırmaya, içler acısı halini başımıza kakmaya falan kalkıyor. Olay tehlikeli bir hal aldı. Sağolsunlar annemler açık çek yolladılar hatta "iki tane alın, birini de bize getirin, her sefer gidiş gelişte taşımayın" dediler (zengin evin fakir kızı olduğum için yapmadım öyle birşey, bir tane aldım edebimle ama aslında fena fikir değil Türkiye'de de bir oto koltuğu bulundurmak çünkü sık sık gideceğiz - evet valla gideceğiz yani söz). Velhasıl hemen hummalı bir araştırmaya giriştik. Maksat "yevru"muz için en iyisi olsun.

İki süper aday var bu alanda; ilki  Maxi Cosi (Pearl), ikincisi ise Römer (Duo Plus). Biz hem konfor hem de Alman TÜV servisinin güvenlik test sonuçlarından tam puanla çıkması nedeniyle Römer Duo Plus aldık. Allah kazasız belasız kullanmayı nasip etsin, çok severek kullanıyoruz. Çok rahat, konforlu, oturma ve yatırma ayarları mevcut, emniyet kemer sistemi çok güvenli ve boynu falan kesmiyor, yumuşak. 9-18 kilo aralığında kullanılıyor (yani yaklaşık 4 yaşa dek). Ayrıca yeni arabaların hepsinde bulunan "isofix" emniyet sistemi mevcut, yani sadece emniyet kemeriyle değil, direkt koltuğa fikslenerek kullanılıyor ki bu da Allah korusun herhangi bir kazada çok fark yaratan bir sistem. Lakin bizde Audi A4 var ve bu arabanın isofixi yokmuş, YUH yani Audi, bir de mottosu "Teknoloji bazında avantaj". Kıçımı ısıtacağına bebeğimi korusan daha iyi olacaktı ama neyse kıçı da ısıtmak önemli tabii bu karlı memlekette. Yine emniyet kemerine bağlama sistemiyle kullanıyoruz ama isofixe boşu boşuna para vermiş olduk, siz koltuğu almadan arabanıza bakın, sonra kocaya çemkirmeyin derim..

Bu arada, Amerika'nın bir çok eyaletinde ve Avrupa'nın bir çok ülkesinde 15 aya dek çocukların otokoltuğunda yüzleri arkaya dönük seyahat etmeleri zorunluluğu var ve bu zorunluk yeni yasalar çerçevesinde çok yakında 2 hatta 4 yaşa terfi edecek. Hatta İskandinavya'da şu an yürürlükte bu 4 yaş yasası. Evet, doğru duydunuz 4 yaş! Araştırmalara göre, çocuğun başının arkaya dönük olması, baş boyun yaralanmalarını ciddi oranda azaltıyor ve omurilik zedelenmeleri riskini düşürüyormuş. Yani "çocuğunuzun sıkılıyor olması ya da omurilik zedelenmesi, seçim sizin!" diyecek Evropa amca bize.. Çocuğumuz yüksek düzeyde sıkılan bir çocuk haline geldiği için, o 2 yaşına gelene dek bu yasanın çıkmamasını umuyorum, tipik Türk mantığı işte! Lakin siz bilinçli ebeveynler böyle yapmayın ve iki yöne de döndürülebilen koltuk sistemlerini tercih edin lütfen.

Daha fazla bilgi için buraya tıklayınız.

19 Eylül 2014 Cuma

KeseMEME

Hamilesinizdir, merak edersiniz, "acaba emzirebilecek miyim? nasıl bir duygu? ya canım acırsa?", bebeğiniz doğar, merak edersiniz "acaba doğru emziriyor muyum? yeterince emebiliyor mu? sütüm nasıl artar? acaba 6 aya tamamlayabilecek miyim?", bebeğinizin ilk dişi çıkar, ek gıdaya geçer, merak edersiniz "acaba hala sütüm var mı? acaba ek gıdanın yanısıra anne sütü veriyor olmam gerçekten önemli mi? acaba ısıracak mı? acaba 1 yaşına dek emzirebilecek miyim?", yaşını geçer, hala emer, merak edersiniz "ne zaman bitecek bu emzirme işi? nasıl bitecek? imdaaaat".. Yani bu emme/emilme işleri zor dostlar; emzirmesen olmaz, çok emzirsen olmaz, herkesin bir fikri vardır ve kimse de bir şey bilmez! Yani kimse derken, sizin ve bebeğinizin dışında kimse diyorum.. Aslında belki de sizin bile değil, bebeğinizin dışında kimse bilmez de diyebilirim. Çünkü bizde aynen böyle oluyor.

Maya tam 15 aylık. Tam 16 dişi var. Gelişimi normal. Anneye aşırı bağlılığı ya da korkuları olan bir çocuk değil. Hala emiyor. Hala emiyor. Küçük yazdım çünkü gururla söylemiyorum, utanıyorum, biraz üzülüyorum, biraz endişeleniyorum. Bak bana kızmayın, ben zaten yeterince kızıyorum kendime. Dünya Sağlık Örgütü 2 sene emzirin diyor, müslüman arkadaşlar bilir Kur'an'da aynı şekilde önerilir, doktorlar ve ebeler biraz daha insaflı, "ilk sene emzirin, yaşından sonra artık dengeli beslenen bir çocuğun anne sütü ihtiyacı kalmaz, zaten içeriği devamlı değişen sütün de bu son halinin fazla bir yararı yoktur" diyorlar (en azından benim sorduklarım). Dişçim ve doktorum "yeter artık, vücudunda mineral, kalsiyum, hiçbir şey kalmadı, sana yazık" diyorlar, 20 küsür sene sonra ilkkez dişim çürüdü, daha regl olamadım, Allah bilir kemikler, organlar ne halde, hormonal ve kimyasal çöplük gibi bedenim, bende hiçbir şey kalmadı. Bittim. Ama emziriyorum. Zorla değil, istemediğinde değil, gün içinde hiç emmiyor mesela. Sadece uykuya yatmadan önce ve uyku sırasında saat başı! Aslında Türkiye'den önce uyku sırasında da emmiyordu ama ya rutininin bozulmasına ve sosyal ortamın değişikliğine verdiği psiko-sosyal tepki, ya geçirdiği hastalık ya da (bence) köpek dişlerinin dördünün birden çıkıyor olmasıyla, iki haftadır gece boyu saat başı uyanıyor, sadece pışpışlamak yetmiyor, eliyle ya da sözel olarak memeyi istediğini ifade ediyor. Vermezsem çığlık çığlığa değil sadece, bana vurarak, saçlarımı çekerek, yüzümü tırmalayarak ve tekme atarak yani resmen öfke krizi geçirerek ağlıyor. Vermesem ben de ağlıyorum, hiç kimse uyuyamıyor. Versem ben yine içten içe ağlıyorum, benim dışımda herkes uyuyor. 1 saat sonra aynen... Bittim evet ama bu sefer "öğrenilmiş çaresizlik" içindeyim, artık kabullendim, sesim çıkmaz oldu.

15 aylık çocuğu hala emziriyor olmak, bağlanma odaklı ebeveynlik yanlısı bir anne olarak bile çok zor. Sadece fiziksel kayıplardan değil, sosyal ortamdan gelen hafif alaycı "hala mı emiyor?" yorumlarına mantıklı cevaplar vermeye çalışmaktan hiç değil, kendi içinizde "ya ben ne yapıyorum, neredeyse o dalga geçtiğim oyun oynarken gelip anasını emen tosunlardan biri olacak bu!" diye endişe etmekten zor.. Maya doğduğundan beri ne emzik, ne biberon kullandı. 6 aylıkken o yassı suluklara geçince anca su içirebildim, yine formül süt almadı, 8-11 ay arası günde 100ml. formül sütü bildiğiniz bardakla, içine pipet sokarak falan zar zor içirdim ama yaşına girdiğinden beri yine kesinlikle ne formül süt, ne inek sütü, ne keçi sütü, ne pirinç ya da yulaf sütü asla içmiyor. Peynir, kefir, yoğurt ve dondurma(!)dan başka süt ürünü asla veremedim. Ah şimdiki aklım olsa, sütü sağar biberondan verir, emziği 24 saat uğraşsam da ağzına sokturmaya çalışırdım. Ama işte diyorum ya, neymiş çocuk odaklı ebeveynlikmiş, neymiş istemediğini vermeyecekmişiz, sıkmayacakmışız, dellendirmeyecekmişiz. Al işte sana, sanki pamuk gibi çocuk oldu böyle yaptım da.. Yine bildiğin canavar...

Şimdi tek bir hedefim var. Türkiye öncesi hale geri dönebilmek. Yani emzirip, memesiz uyutmak (bunu başarıyorum 2 gündür) ve gece uyandığı 20 seferde emzirmeden geri uyutmayı başarabilmek (20 sefer olmasa 10 sefer olsa, sonra 5 olsa, sonra sadece sabaha karşı 6 gibi olsa diye ara hedefler koydum). Bunu sağladıktan yani gece boyu emzirmemeyi başardıktan sonra, asıl önemli adımlara yani uyku öncesi emzirme ritüelini aradan çıkartmaya sıra gelecek (bu hızla 35 yaş civarında olacak bu diye hedef koydum, nasılım?)

Eski geleneksel memeden kesme yöntemlerine baktım da, çok şaşırdım. Eskiler amma radikalmiş! Çoğunun yaptığı gibi, yani eroin bağımlıları gibi şak diye bıraktırsam, çocuk "cold turkey" denen durumu yaşarmış, inanılmaz bir travma (çünkü meme sadece besin değil, sıcaklık, yakınlık, güven ve sakinleşmek de demek). E bazı eklı selim çocuklar gibi kendi kendine birden de bırakacağı yok (çünkü gün içinde emmiyor, sadece uyku öncesini emmekle özleştirdi). Ama artık bende de hiç öyle "doğal olan budur bacım, emsin emdiği kadar" iç huzuru ve hipi-anne özgüveni kalmadı dostlar, ben bittim imdat artık yani. Dolayısıyla geriye kalan "adım adım" sistemi bize göre sanırım.. Var mı önerisi olan?

17 Eylül 2014 Çarşamba

Sevgiyle boğmadan sevebilmek

Bir önceki yazımda; çocuğa aşırı sevgi vermenin, onun psikososyal gelişimine olumsuz getirilerinden bahsetmiştim. Özetle; çocuğu sevgiyle boğmak, onun ebeveyni değil de arkadaşı gibi davranmak, onun özgür bir birey olduğunu kabul etmenin ötesinde onu bir çocuk gibi değil de yetişkin gibi düşünerek yaşından büyük bir olgunluk beklemek, özdenetim becerisini geliştireceğiz derken, ondan kendi mükemmelliyetçiliğimize eş değer bir gelişim beklemek, onu ilerde bizim bir adım ilerimizde olmaya koşullandırmak, kısacası kaygı duymasına neden olmak anlamına gelebiliyor. Peki; çocuğa sevgimizi dolu dolu verirken, onu kısıtlamamayı, korkutmamayı, kendi değerlerimizi empoze etmeden onun seçimlerinde özgür olabilmesini sağlamayı nasıl başarabiliriz?

Üç adımda:

1. Kendi yaşam sevgimizle, yaşam heyecanımızla ona örnek olarak.
Yani, en başta biz birey olarak yaşamı, yaşamımızı sevmeliyiz. Seçtiğimiz yolların arkasında durmalı, yürüdüğümüz yoldan memnun değilsek de yeni seçeneklere açık olmalı, yaşamın her saniyesini doya doya yaşamalı, keyif almalıyız. Bu o kadar zor değil. Hayat toz pembe değil ve herkesin kendi şartlarına göre yaşam zorlukları var. Fakat bulunduğumuz noktada sahip olduklarımızın değerini görmeli, bunlar için şükretmeyi bilmeliyiz. Yaşamı beş duyumuzla, duygularımızı bastırmadan, başkaları için değil, kendimiz için yaşamalıyız. Mesleğimizi, ev dışında çalışmıyorsak hobilerimizi ve ürettiklerimizi, yetiştirdiklerimizi sevgiyle, heyecanla yapmalıyız. Bulunduğumuz noktadan memnun değilsek, pasif yakınmalar yerine aktif değişimlere yönelmeliyiz. Bir ebeveynin çocuğuna verebileceği en önemli değer yaşam sevgisi ve evrenin tüm canlılarına yönelik eşit bir etik anlayışıdır bence, gerisi bunların üzerine inşa olur.. Bizi etkin, üretken, sevgi odaklı ve etik değerlere sahip gören çocuk, yaşama dair olumlu bir bakış açıcına sahip olur, başarısızlıklardan korkmaz, değişime ve farklılıklara açık, esnek bir insan olur. Dolayısıyla hangi yolu seçerse seçsin, kendi adımlarını korkusuzca atar, takıldığı noktalarda yardımsız kararlar alır ve uygular.

2. Farklı yaşam yollarının, farklı seçimlerin de insanı mutluluğa ve doyuma götürebileceğini göstererek.
Kendi seçtiğimiz yolların daima doğru yollar olmadığını, yaşamda bir çok rengin bulunduğunu, farklı düşünceler, farklı inançlar olduğunu çocuğa göstermeliyiz. Bizim sosyo ekonomik düzeyimizden çok daha düşük şartlarda yaşayan, yine de mutlu olabilen insanları görmek, onun mutluluğu parayla ilişkilendirmesini, mesela yemek yediğimiz yerdeki bir garsona ya da evimizi temizleyen bir çalışana saygılı davranmamız, onun statü farklarının insani değerleri etkilemediğini anlamasına, sanatçı ile doktorun ya da garson ile işadamının hümanizm ortak paydasında eşit olduğunu öğrenmesine yarar. Bir şekilde ilerde mesleğe ve eğitime bağlı sosyal statü edinemezse bile, yaşamından doyum alabilmesi, kendi içinde mutlu olabilmesi için bu önemlidir. Tüm dünya hümanist olmasa, toplumsal kast kuralları çok güçlü olsa bile, insan nasıl gözle bakarsa karşısındakinin de kendisine o şekilde baktığını duyumsar, önemli olan kendine güvenmek, durumuyla başırık olabilmektir çünkü.

3. Sevgiyi aşırı vermek yerine, koşulsuz vermeyi öğrenerek.
Bir insana aşırı sevgi vermek korkutucudur; çünkü hem siz bu sevginin sınırlarını belirleyemez, bu kadar büyük bir sevgiyle ne yapacağınızı bilemez ve kuralsız ve sınırsız bir sevgiyle kaybolabilirsiniz, hem de bu kadar büyük bir sevgiyi alan kişi, bu sevginin karşılığını vermeye çalışırken çok büyük hatalar yapabilir ve kendi duygularını, kendi hedeflerini sırf sizin sevginizi eşitlemek adına hiçe saymaz zorunda kalabilir. Onu karnesi pekiyilerle dolu geldiğinde, spor müsabakasında başarı kazandığında, güzel bir pasta yaptığında, odasını topladığında ya da o gün huysuzluk yapmayıp ağlamadan yatağa gittiğinde sevmek kolaydır. Ama siz onu ağlarken, yerlerde tepinirken de öpün, karnesinde sıfırla geldiğinde ya da hiç hoşlanmadığınız o çocukla çıkmaya başladığında da sevin, ona neden korktuğunuzu, neden endişelendiğinizi söyleyin ama sizin seçeneklerinizi seçmek istemediğinde, tepetaklak burun üstü çakılacağını gördüğünüzde de yanında durun, canı acıdığında ona sarılan yine siz olun. Koşulsuz sevgi; onun kendi yanlış hedeflerini belirleme, kendi hata ve başarısızlıklarını deneyimleme anlamına gelse bile aşırı sevgiden her zaman daha iyidir çünkü çocuğa kendi yaşamını yaşama şansını verir. Dünya annesine duyduğu aşırı sevgi yüzünden onun yaşam hedeflerine ulaşmak için çabalayan ya da annesinden ayrılamadığı için bir aile bile kuramayan mutsuz "örnek evlatlar"la doludur. Bunlardan biri olmayın, sevdiğinizi özgür bırakın, bırakın koşsun, düşsün, yaralansın, kanatlarını açıp uçup gitsin. O döner dolaşır, size gelir, yine gider, döner dolaşır, hep gelir..

16 Eylül 2014 Salı

Çocuğu sevgiy(L)e boğmak

Son yazımda sormuştum; benim hala çocuk olmadığımı, büyüdüğümü kabul etmek ailem için neden hala bu kadar zor? diye.. Bana göre bunun nedenini yazmak, aslında orta üst seviye, eğitimli "Beyaz Türk" ailelerinin çoğunda olduğu gibi, ben büyürken benim ailemde de olan ciddi bir sorundan bahsetmek, kanayan bir yaramıza daha parmak basmak istiyorum sevgili okurcuklarım: çocuğu sevgiye ya da daha doğrusu sevgiyle boğmak..

Bu durum çocuğu şımartmak'tan biraz farklı bir durum ve ülkemizde ve dünyada bir çok çocuk değil yeterince sevgi alabilmek, yeterli gıda, bakım ve sağlık hizmeti alamazken, öz ebeveynleri tarafından cinsel, fiziksel, psikolojik şiddete maruz kalırken, ya da en basiti ihmal edilirken, sen kalkmış "amanın aşırı sevgi aldım, güdük kaldım" muhabbeti yapıyorsun, ayıp be öğrenen anne, diyeceksiniz. Haklısınız ama insan mutlu olmak için hep kendinden kötü durumları düşünürse, evet mutlu olur ama kendini de daha iyiye doğru nasıl geliştirir? İyi ebeveynliğin üst sınırı yok, biliyorsunuz.. Hepimiz her gün öğreniyoruz, kendimizi geliştiriyoruz.

Benim çevremde bir çocuğa aşırı sevgi vermek, bir nevi ebeveynlik görevi olarak düşünülür. Aşırı sevgi vermek ona her istediğini almak, onu şımartmak değildir tabii ki çünkü artık sağır sultan ebeveynler bile bilir bunun zararlarını. Ama çocuğu teee çocukluğundan itibaren bir birey olarak kabul etmek, ona değer verip yetişkinlerin dünyasına almak, ebeveynliği arkadaşlığa yaklaştırmaya çalışmak, açık ve saydam olmak ve evet, elinizden ne geliyorsa onun sınırlarını devamlı zorlayarak, evladınızın hayata en iyi noktadan başlamasına, avantajlı konuma geçmesine fırsat vermek. Yani bildiğin yemedim, yedirdim durumunun eğitimli ve bilinçli aile versiyonu. Kilit cümle: seni çok seviyoruz, sen bizim gözbebeğimizsin, sen bizim en değerli varlığımızsın. Nesi yanlış derseniz, üç şey birden yanlış. Sen bizim en değerli varlığımızsın. Çocuğun anladığı: bizim hayatımızın odağı sensin, senden başka bir hobimiz, yaşam amacımız, kişisel hedefimiz yok hayatta. 

1. Bunu duyan çocuk, vicdan azabı duyar. Onun refahı için ebeveynlerinin yaşamının sınırlandığını, onların kendisi için ne çok fedakarlık yaptığını, o olmasa belki de hayatlarının çok daha güzel olacağını, belki daha çok gezip tozacaklarını, yiyip içeceklerini, daha az çalışacaklarını ve daha çok hayatın keyfini çıkaracaklarını düşünür. 

2. Bunu duyan çocuk kaygı duyar çünkü ebeveynlerinin mutluluğu onun mükemmel çocuk olmasına bağlıdır. Ebeveynlerinin fedakarlıkları onun daha iyi, daha mükemmel imkanlar içinde büyümesi, ilerde olabileceğinin en iyisi olması içindir. Olabileceğinin en iyisi olmaya çalışan çocuk, diğerleriyle değil (daha beteri) kendiyle devamlı yarış içindedir ve bunun sonucunda da genellikle kaygılı, kendine güvenemeyen, başarılı fakat iç dünyasında dinginliği sağlayamamış, hayatta üst noktalarda fakat hala ne istediğinden tam emin olamayan, aklı ortalama bir entelden biraz daha karışık ve en acısı genellikle yaşadığı topluma ve onun orman kanunlarına yabancı hisseden bir yetişkin olur.

3. Bunu duyan çocuk kendini sınırlandırılmış, özgür iradesi elinden alınmış hisseder. Bu çocuğun hata yapma özgürlüğü yoktur, yapılan hatalar bile illa ki ders alınacak, ilerde aynı durumun yaşanması engellenecek, yani çocuğun "mükemmel"e ulaşması sırasında bir adım olmalıdır. Çocuk ailenin bu aşırı verici halinin karşılığını verebilmek adına (çünkü her ilişki bir alışveriş dengesidir) hayat boyu uğraşır ama uğraştığı alanların alt limitleri hep önceden belirlenmiştir. Boynuz kulağı bir milim dahi olsa illa ki geçmelidir, ama o boynuzun boyu aşırı yüksekten başlar. Mesela, ailesi doçent bir çocuğun doktora yapıp kalması başarısızlık olarak görülebilir, üç çocuklu bir ev kadını olmayı "seçme" gibi bir lüksü ise asla olamaz.

Peki ne yapmalı da çocuğa sevgiyi dolu dolu verirken, onu kısıtlamamalı, sınırlamamalı, korkutmamalı? Arkası yarın :)

11 Eylül 2014 Perşembe

Emzirirken diş tedavisi ve amalgam dolguların çıkarılması

Hamilelik öncesi mutlaka yaptırmanız gereken rutin test ve kontroller arasında en önemlilerinden birisi de diş kontrolleri. Özellikle hamilelik ve emzirme döneminde anne vücudu depoladığı tüm kalsiyum ve mineralleri hızla kaybettiği için, beslenmeye ve diş bakımına çok dikkat edilse bile, diş ve diş eti problemleri yaşanabiliyor. Hamilelikten önce bir bakım yapılması ve sonra 6 aylık rutin kontrollerin aksatılmaması gerekiyor ki, sorun daha küçükken yakalansın ve radikal tedavilere gerek kalmasın. Biliyorsunuz tedavi edilmeyen diş ve dişeti problemleri, kalp ve diğer önemli organlarda ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor.

Tabii hepimiz ya korkuyoruz dişçiden, ya hamilelikte üşeniyoruz, tedavinin bebeğe zarar vereceği endişelerini taşıyor (mesela hamilelik sırasında diş röntgenleri çekilemiyor, antibiyotik ve diğer bazı ilaçlar kullanılamıyor) ve erteliyoruz ya da bebek doğunca zaman bulamıyoruz. Fakat bunların hiçbiri bahane olmamalı ve sağlığımızı ihmal etmemeliyiz. Ben de dişlerime hem çok iyi bakarım, hem 6 aylık kontrolleri aksatmam, hem 22 senedir ne bir çürük, ne bir sorun yaşarım, hem de dün kanal tedavisi yaptırdım!! Buyrun burdan yakın..

Nasıl oldu bu iş valla anlamadım, işin tuhafı dişçi(lerim) de anlamadı, 6 ay önce orada olmayan çürük, o kadar hızla büyümüş ki, almış başını kanala gitmiş, ne bir ağrı ne bir sızı, rutin röntgen çekiminde şok. Tabii ben bunu duyunca bende benz bet attı, psikolog olarak dişçiden korkuyorum evet. Tam da Türkiye tatili öncesi aldım bu güzel haberi ve hemen tatil sonrasına randevu alıp topuklarım totoma vura vura koşarak kaçtım dişçiden. Türkiye'de annemin ve kankimin çok güvendikleri ve sevdikleri bir dişçileri var. Ona da bir gösterdim, fikir almak için, fikir yerine tedavi oldum çıktım.

Kanal tedavileri artık çok gelişmiş, öyle korkulacak bir şey yok. Üstelik ben hala emzirdiğim için, sütten bebeğe herhangi bir ilaç geçer mi, zararı olur mu endişesi duyuyordum. Dişçi bu konuda da içimi rahatlattı. Verilen uyuşturucu ilacın bebeğe sütten geçişi oluyor fakat bunun literatürde kanıtlanmış bir yan etkisi yok, ben önlem olarak yine de uyuşukluk geçene dek (uyuşukluğun geçmesi zaten ilacın ömrünün bittiği ve artık vücuttan atıldığı anlamına da geliyormuş, bu da 4-5 saat alıyor) emzirmedim ve ilk sütü sağıp atmak, bebeğe sonraki sütü vermek öneriliyor.

Gelelim amalgam dolgulara. Bahsettiğim gibi, 22 senedir ne çürük, ne dolgu, dişlerime dikkat ediyordum. Ağzımda 22 senelik 4 adet amalgam dolgu var. O zamanın yüksek teknolojisi, içerisinde cıva bulunan amalgam dolgulardı ve hakikaten hem çok uzun süre dayanması hem de güçlü olması nedeniyle sıklıkla kullanılıyordu. Tabii civa özellikle buhar halinde insan sağlığına ciddi tehlike ve özellikle Almanya'da amalgam dolgu çok tehlikeli adledilen, normal dişçilerin ellemediği, özel merkezlerde maskelerle falan çıkartılan bir sistem. Fakat Almanya ekolü bu kadar takıntı yaparken, dünyanın geri kalanında yapılan araştırmalar içerisinde civa olan amalgam dolgu bileşiklerinin sağlığa zararını kanıtlayamadı ve dünyanın her yerinde amalgam dolgu yapılıyor ve sökülüyor. Dolayısıyla akla bir takım maddi hesaplar, amalgam dolgu sökme filtresi satan Alman firmalarının işgüzarlığı gibi durumlar da gelmiyor değil.. Dişçim bu konuda da içimi rahatlattı, amalgam bileşiğin sökümünde civanın buhar olarak solunmadığı için zehirli olmadığına (olsa bu buharı devamlı soluyan dişçi kaçınmaz mıydı?) tükürük emici aspiratör kullanılarak yeterli önlemin alındığına, emziren anneler dahil riskin çok çok düşük olduğuna beni inandırdı ve hazır koltuğa oturmuşken 2 seansta amalgam dolgularımı da söktü, 22 senelik alanları kontrol edip elden geçirdi ve ışın sistemli beyaz dolgularla yeniledi beni, ellerine sağlık. Bir de diş taşı temizliğimi yaptırdım, görünürde hiçbir taş ve renk değişimi olmasa da diş aralarının ve özellikle diş etleri girişlerinin güzelce temizlenmesi senede bir defa öneriliyor. Oh mis gibi oldum, yenilendim, yaşasın eli hafif, insanı rahatlatan, sakin ve deneyimli Türk dişçileri!

5 Eylül 2014 Cuma

Muhteşem oyuncak

Budur!

Maliyet: 0TL çünkü Türkiye'ye gidişte Lufthansa sağolsun, çocuk paketi içinde sundu. Aslında üzerine de kocaman yazmışlar "0-3 yaş için uygun değildir, küçük parçalar ve kağıt dişlenebilir, yutulabilir" falan diye ama gözünüz üstünde olduğu sürece, sanırım 1 yaş için bundan iyi oyuncak olamaz! Çünkü devamlı değişiyor, farklı şekil ve boyutlar, rengarenk çeşit çeşit oyuncaklar yaratma şansı var. Çünkü siz yapıyorsunuz, o söküyor, yap boz, muhteşem!

Valla sanki ucundan kıyısından Montessori gibi de geldi bana, konunun uzmanı olanlar daha bilinçli yaklaşır ama.. El-göz koordinasyonu, küçük kasların gelişimi, problem çözme yetisinin gelişimi ve görsel yaratıcılık gelişimi için de uygundur diyeyim, uzman psikologculuğumu konuşturayım, içiniz rahat etsin.

Lufthansa ile uçuşlarda "ısrarla" isteyin ya da evde kendiniz kartondan kesip renklendirip yavyu'ya sunun derim, şiddetle öneririm.


1 Eylül 2014 Pazartesi

Bırakın ağlasın!

Evet, başlığı doğru okudunuz. Hayır, çocuğunuzu ihmal edin demiyorum. Evet, bırakın ağlasın diyorum. Bırakın ağlasın; sizin göreviniz onu susturmak değil, onu rahatlatmak. Susacağı zamana, siz değil o karar versin.

Maya doğduğundan beri diğer bebeklerden daha fazla ve daha yüksek sesle ağlıyor. İlk aylarında “Neden?” diye düşünüyordum, “Neden benim çocuğum yeterli beslenirken, yeterli uyurken, etrafında stresli insanlar yokken, yeterli derecede sevgi alırken yine de ağlıyor? Neden devamlı mutsuz? Neden diğer çocuklar gibi değil?”. O kolik aylarının cebelleşmelerini ben hatırlamak istemiyorum ama siz hatırlamak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Sonra kendimi suçlamalar geldi, yetersiz anneliğimle, bencil karakterimle boğuştum. Üstelik ailemden gelen geribildirimler “sen de böyleydin bebekken, sana çekmiş!” (meali: senin suçun onun ağlaması) ya da “sen bu çocuğu yaptıysan, layıkıyla bakacaksın, böyle olmaz, onu herşeyin önüne koyacaksın” (meali: bakamıyorsun sen) ya da “acaba aç mı, uykusu mu var, üşüyor mu, hasta mı acaba” (meali: hepimiz endişeliyiz, sen neden rahat rahat duruyorsun?) ve daha niceleri.. Çok zorlandım (buyrun hatırlayın); ufacık bir bebeğin de olumsuz duyguları olabileceğini, bebeğin de yetişkin kadar “duygularını ifade etme isteği” duyabileceğini, ağlamasının benim anneliğimin iyi ya da kötü olmasına bağlanamayacağını öğrenirken (bunu nasıl öğrendiğimi şu yazıda hatırlayabilirsiniz), çok zorlandım. Şimdi yeni yeni kabullenmeye başladığım şeyler; bebekler ağlar, bazıları daha çok ve daha yüksek sesle ağlar, ben ona tüm kalbimi açtığımı ve sevgimi elimden geldiğince vermeye çalışıyorum ama o yine de ağlıyor. Çevrenin - kendi anne babam bile olsa - ne dediği, ne kadar rahatsız olduğu, ne kadar endişelendiği önemli değil. Kızım ağlamak istiyorsa ağlar. Onun rahatlama yöntemi buysa; ona saygı duymak, duygularını bu şekilde ifade etmesine izin vermek gerekir. Nokta.

Bebeklerin tüm ihtiyaçları karşılandığı halde, yine de ağlayabildikleri gerçeğini ben bilmiyordum. Öğrendikten sonra da uzun zaman kabullenemedim. Yine hep "neden?" dedim durdum. Oysa nedeni yoktur bazı şeylerin. Büyürken, hatırlıyorum ben de nedensiz yere bazen huysuzlanırdım, başlardım ağlamaya. O zaman ananem bana “ağla kızım, ağlayınca insan rahatlar” derdi. Eminim siz de yaptınız, ağlamanız bittiğinde insanın içi bomboş olur, bir rahatlama gelir, bir seçenekleri değerlendirme ve tekrar ayağa kalkma süreci başlar. Ağlamak güzeldir. Sonra her ergen gibi benim de endişelerim, sıkıntılarım oldu ama ergenlikte birden bağıra çağıra ağlamak "ayıp" olmaya başladı. Büyüyüp yetişkinliğe adım attıkça, toplumsal roller ve kişinin "dış görüntüsü" ve "iç halinin dinginliği" önemli olmaya başlar. “Ağlamak ayıptır” diye düşünme kıskacına girdiğimiz anda ya da artık rahatça ağlayacak zaman ve mekan özgürlüğü lüksümüz yoksa, bu duyguyu içimize atmaya başlarız. İçimde bir sıkıntı var,nedir bilmiyorum, galiba moralim bozuk der geçeriz. Oysa şöyle bağıra çağıra, doya doya ağlamak ne güzeldir, ne rahatlatıcıdır. Çocuklar gibi rahatça ağlayıvermek..

Ağlamayı bu denli normalleştirdiğimiz halde, neden bu lüksü bebeklerimizin elinden almaya çalışıyoruz? Neden onları “susturmak” için ağızlarına emzikler tıkıyoruz, hop hop hoplatıyoruz? Düşünsenize, siz sinirlisiniz ve karşınızdaki ağzınıza koca bir peçete sokuyor ya da sizi tutup sağa sola sallıyor. Ne kadar rahatsız olursunuz, değil mi? Sadece Ağlamak da değil, sinirlenmek, üzülmek, olumsuz duygular içine girmek.. Tüm bunları bebek ve çocukların ellerinden almamıza, büyüklerin hakkıymış gibi görmemize neden nedir? Her anne baba ara sıra çocuğuna sinirlenir, bazen azarlar. Oysa çocukların anne babaya sinirlenme hakkı nedense yoktur. Oysa olumsuz tüm duyguların da bir işlevi vardır, ruhsal dengemizi sağlamayı, ilerleyen yaşamda karşımıza çıkan zorlukların üstesinden gelebilmeyi bu şekilde öğreniriz.. Hayat her zaman güzelliklerle gelmez.

Velhasıl, Maya ağlıyor. Bağırıyor. Yaptığım tek şey onu rahat bırakmak ve onu dinlemek. Yanında olmak, ara sıra (her an değil) saçını sırtını okşamak, sessizce, sakince, kendi olumsuz duygularımı göstermeden, çevre ne diyecek diye strese girmeden, o izin verdiği ölçüde yanında durmak, izin verdiği ölçüde elini tutmak, izin verdiği zaman öpmek. Biraz sakinleştiği anlarda onu sevdiğimi söylemek, ağlama nedenini biliyorsam (şu an yorgunsun, o nedenle ağlıyorsun ya da uzun süredir yemek yemediğin için açsın, ondan ağlıyorsun gibi) bunu ona sessiz ve sakince tekrarlamak. Maya'nın öfke krizleri bazen yarım saat sürüyor ve bittiğinde ben kendimi 50. kattan atmak isteği içinde bulabiliyorum ama yine de "seni seviyorum Maya, umarım rahatlamışsındır" diyor ve öpüyorum onu. Belki bir gün geçecek bu krizler, belki de ömür boyu karakteri olacak, bilmiyorum ama tek bir şeyi biliyorum: ne yaparsam yapayım, ne yapmazsam yapmayayım, Maya ağlıyor. O nedenle nedeni ben değilim. Kim ne derse desin....

Not. Bu yazıyı yazmak uzun zamanımı aldı ve zorlandım. Şehrimizin "Ağlayan Çocuk Merkezi"ne 1 senedir gidiyorum ve en azından kendi psikolojim için çok faydasını görüyorum. Bu yazı, orada konuştuklarımızın da kısa bir özeti. Onun dışında okuduğum şu kitaptan  ve şu kitaptan da çok fayda gördüm. Daha büyük çocuklardaki sinirli davranışların yönetilmesi hakkında şu sayfa güzel bilgiler veriyor. Ayrıca şöyle de bir blog var, ilgilenirseniz.