28 Kasım 2014 Cuma

Kızlar gece aleminde

Bizim kızlardan arada bahsediyorum ama uzun zamandır hepimiz bir araya gelemiyorduk. Polonyalı A. doğumdan 6 ay sonra tam zamanlı çalışmaya başladı ama diğerlerimiz annelik iznini çekiştirip uzattıkça uzattık. Ben iki haftadır haftanın tek günü iki saat adına yüzsüzce "yarı zamanlı çalışma" dediğim, aslında "746356'de 1 zamanlı" denebilecek bir uğraş içindeyim (bahsedicem, düzen biraz otursun). İspanyol N. aynen benim gibi üstelik evden "uğraş"ıyor, Alman S. sanatçı olduğu için "oğlanla yeterince üretiyorum" felsefesiyle tamamen evde. Kızların hiçbirinin görüşmek istemediği ama benim gizlice ara sıra hal hatır sorduğum İngiliz dilberimiz T. ikinciyi doğurdu doğuracak (evet!) yani herkesin derdi başından aşkın. Ama kader sonunda bize yenik düştü ve çocukların 1,5 yaşı kutlaması vesilesiyle bir araya geldik. Kızlar gece aleminde! Üstelik çoğunluğu çalışmayan anneler olarak kadere nanik yaparcasına (ve kokteyller de yarı fiyat olduğu için) after work party (iş çıkışı partisi) yaptık.

Sözümona 1,5 yaşlarını kutluyoruz, oğlanları babalarıyla bıraktık bir tek Maya kız bizimle geldi. Beyaz Atlı Prens projede, kaynanam Maya'ya akşam 5'ten sonra bakmıyor ve hala bakıcımız yok, o nedenle ben de sorumluluk sahibi anne olarak kızı bara götürdüm. Kendisi 10'dan önce uyumadığı için zaten gecelerin kadını, müzikli şenlikli ortamların aranan siması olduğu için, gayet de mutlu oldu. Bu zaten ilk deneyimim (ilk yediğim nane) değil; birkaç defa daha böyle gece alemlerine bebekle gittiğim oldu, olacak, pişman değilim. Sigara içilmiyor, 6-9 arası çok kalabalık olmuyor, müzik aşırı değil, neden olmasın? Neyse efenim zaten alkol de al(a)mıyorum ben. Çünkü bizim dörtlüden hala bir ben emziriyorum (Dünya Sağlık Örgütü bana madalya taksın diye bekliyoruz, geçen mektup aldım "takacaz sana, bekle" demişler sağolsunlar) o nedenle ben alkolsüz kokteyllerle takılırken, kızlar menüde ne varsa tamamını içerek coştular. Bilirsiniz iş çıkışı partilerinde adet, kokteyllerin yarı fiyata satıldığı son dakikalardan hemen önce birkaç tane daha sipariş etmek ve masaya kişi başına 3'er bardak yığmaktır. Sonra o bardakları keyifli keyifli içersiniz. 

Kızları özlemişim. Ben hepsiyle dönüşümlü olarak haftada ya da 10 günde bir buluşuyorum ama hepimiz bir arada olunca çok daha keyifli oluyor. Benim kaynanamın (diğerlerinin kaynanaları burda değil), T.'nin ve kocaların ve S.'ye rağmen Almanların dedikodusunu falan yaptık utanmazca. Çocuklardan yakındık, yaptıkları şoparlıklara güldük. A.'nın oğlu 17 ayın sonunda yürümeye başlamış, sevindik. N. denediği bakıcı macerasını (mini etekli full makyajlı bir rus bağyan!) anlattı, şok olduk. S.'nin oğlunun ikinci kalp ameliyatına gerek kalmadığını öğrendik, duygulandık. Ve tabii Maya'nın bir Sarah Jessica Parker edasıyla masada oturup sohbeti dinlemesine, barmenle cilveleşmesine, sıkılıp huysuzlandığı zaman "Maya uykun mu geldi, eve gidelim mi?" dediğimde başını iki yana sallaya sallaya "nein!" demesine ve ara sıra da benim alkolsüz kokteylden bir yudum almasına koptuk. Sonra ben bu cümbüşü arabaya yükledim, tek tek evlerine bıraktım ve eve dönüp, bardan memeye (attan eşeğe) inen Maya'yı uyutup, yattım. Annenin gece alemi böyle oluyor işte..

26 Kasım 2014 Çarşamba

Koşturmak, geç kalmak, yavaşlamak

MÖ / MS (Maya'dan önce ve sonra) bende değişen ve kötüye giden şeylerden biri "zamanında"lık ayarlarım oldu. Daha önce en has Alman'dan daha Alman bir Almancı misali (tekerleme dağarcığına ekleyelim lütfen bu cümleceğizimi) her yere tam saatinde dakikasında hatta abartıp saniyesinde giden ve kös kös elalemi bekleyen ben gittiiiim, yerime yaylana yaylana yürümese ve hala totosuna pervane takılmış gibi koştur koştur vaziyette yaşasa da, yine de geç kalan bir acaip insan evladı geldi.

Son zamanlarda bu koşturma halimi abarttım, koşturdukça da hiçbir yere yetişemez, herşeye geç kalır oldum. Hiç sevmem geç kalmayı. Mükemmelliyetçilikten değil, birine bir konuda söz verdiysem, yerine getireceğim. 11 dediysem 11.05 geç demek. Bir nevi karşındakine saygısızlık. Çağımızda en zor bulunan şey, zaman. Zaman kullanımı, zamanı yakalamak, zamanı tüketmemek.. Bunu fark edince durdum ve "geç kalmak istemiyorsam, yavaşlamalıyım" dedim kendime. Cümlede bir mantık hatası var gibi gözükse de, uygulamada gerçekten de işin sırrı "yavaşlamak". Yavaşlamak derken yaylanmak değil ama! Dünya sizin kadar yavaş dönmüyor, hele uzay çağında. İş başkalarını "bekletmeye" ve onların kıymetli zamanlarını almaya vardırılmamalı. Demek istediğim anı yakalamak, o an orada ne yapıyorsan, hissederek yapmak (mindfulness).

Aslında ebeveynliğin doğasında olan da bu. Çocuktan sonra biraz yavaşlıyor insan. Yorgunluktan değil de, bir "anı yakala" felsefesi geliyor insana. Maya ile 15dk. yol kenarında durup antenlerini oynata oynata, ağır ağır süzülen bir sümüklü böceği izleme zevkini daha ne kadar yaşayabilirim? İlla ki bir sürpriz oluyor sokakta; ya bir kedi, ya bir yaprak, ya bir sincap. Maya'nın heyecanına ortak olmak, benim annelik görevim. Hayatı yavaş yaşamak, koşturmamak, sakin, olayların akışına kapılarak, sürprizlere açık olarak.. Yavaş Ebeveynlik'i bu nedenle seviyorum.

16 Kasım 2014 Pazar

Kışın bebekle yüzme ve bebekle yoga

Hamileliğimi takip edenler bilir, doğuma kadar çok aktif spor yaptım. 7. aya kadar dağlara tırmandım, koştum, bisiklete bindim, sonra günde 1 saate yakın yürüdüm, 10 senedir yaptığım yogayı hamile yogasına çevirerek yaptım, yüzebildiğim kadar yüzdüm. Epiduralsiz, ağrı kesicisiz, normal doğum yapabilmemin de, doğumdan 1 hafta sonra hiç doğurmamışım gibi hayatıma devam edebilmemin de, çatlak ve göbek oluşmamasının da bence tüm nedeni spor. Tabii belki kızımın bu kadar hareketli ve sosyal olmasının da sorumlusu spor olabilir ama olsun, yine olsa yine aynı şekilde spor yapardım. Aktif hamilelik, annenin fiziksel ve psikolojik durumuna çok olumlu etki ediyor.

Doğumdan sonra 2 ay yürüyüş dışında spor yasağı var malum ve bana daral geldi, 2 aylık olur olmaz onu da kaptım, spora koştum. O gün bu gün, haftanın iki günü koşuyorum ve salonda kas çalışıyorum, her sabah yogamı yapıyorum ve mümkün olduğunca bisikletle ulaşıma ağırlık veriyor, yüzmeye devam ediyorum. Maya da 2 aylık olduğundan beri benimle bisiklet gerisinde, havuzda, denizde, yoga matında ve spor salonunda. İlk başta yattığı yerden izliyor ve kendisini ağırlık topu olarak kullanmama ses etmiyordu, şimdi benimle yoga yapıyor, yüzüyor ve tabii ki koşturuyor, tırmanıyor, atlıyor, kayıyor, dans ediyor; maşallah uyanık olduğu zaman Tazmanya canavarından farksız.


Yüzmeye başlamak için ilk sene çok kritik, çünkü bu sürede bebeklerde su altında nefes tutma refleksi var. Bunu kullanabilirseniz, çocuğunuz ilk 6 ayda bıcır bıcır yüzecektir. Hatta havuzlu evlerde özellikle bu eğitimin verilmesini öneriyorlar ki, Allah korusun suya düşen bebek kendi kendine sırt üstü dönebilsin ve siz fark edene dek hayatta kalabilsin, yardım isteyebilsin. Videosu şurada, muhteşem. 6 ay 1 sene içinde bu refleks kullanılarak yine ilk düzeyde suya batmadan kalabilme eğitimi verilebiliyor, 1 seneden sonra ise refleks artık kaybolduğu için, yüzme eğitimleri içerik değiştiriyor ve özellikle yaşadığım ülkede daha ziyade anne ve babayla suda oynama eğitimine dönüyor. Yüzme eğitimi ise 3 yaştan itibaren başlıyor. Maya ile şu anda yaptığımız da suda oynama, ellerden tutup yüzme, kaydıraktan kayma, yandan havuza atlama. Yine de spor spordur. Kışın yüzme ile yazın yüzme arasındaki tek fark; havuz sonrası biraz daha dikkat etmek gerekiyor. Tabii ki hijyen koşullarını yerine getiren bir havuz ve kurs seçimi dışında, havuzdan çıktıktan sonra çocuğu güzelce yıkamak, kurulamak, sıcak tutmak, üşütmemesini sağlamaya çalışmak; olası hastalıkları önleme açısından önemli.

Yoga hikayemiz ise, hayli komik. Hamileyken neredeyse haftada 3-4 kez gidiyordum, Maya 2 aylık olduğundan beri evde kendim yogama geri döndüm. Maya'yı yoga matına koyardım, beni izlerdi, özellikle tepetaklak hareketler onu çok güldürürdü. 11 aylıkken benimle birlikte birden şu yandaki hareketi yaptı. Ben şok tabii (her zamanki gibi..) Bu zaten bebeklerin yaptığı bir hareket, hatta yaşlılar bebek böyle durunca eve misafir gelecek derler :) Yogada da köpek duruşu denir, çünkü köpeklerin esneme, gerinme hareketidir. Bel ve sırt kasları için mükemmel bir hareket. Bir de ayakları dizden kırıp W şeklinde oturma hareketi vardır, o da üst bacak ve dizler için çok önemli bir harekettir ve yine bebeklerin severek yaptığı bir hareket olup, yogada da vardır. Bu konuda şurada aman çocukları W şeklinde oturtmayın diyen bir görüş de var ama ben buna inanmıyorum, uzmana da danıştım, devamlı bu şekilde oturuyorsa ve başka türlü oturamıyorsa evet bir problem olduğuna işarettir ama ara sıra bu şekilde oturması son derece normal dedi. Onu da belirteyim.

Ayrıca Maya'nın emekleme döneminden (aslında Maya hiç emeklemedi, yaşını geçene dek tek diz üzerinde aynen şu yandaki fotodaki bebek gibi kaya kaya gitti (amma korktum bir sakatlık var, yürüyemeyecek diye, meğerse normalmiş, bazı çocuk böyle emeklermiş) ve yaşını geçtiği zaman, bir gün kendi boyunda ama yürüyen başka bir bebeği görünce bizim tembelişko da hırs yaptı ve ertesi gün birden direkt kalkıp yürüdü maymun!) bir çok duruşunun yogada yeri olduğunu da görüp şaşırdım, yoga asanaları belirlenirken belki de bebeklerden ve hayvanlardan uzman görüşü alınmış demek ki :) Velhasıl, son durum, evde Maya benimle yoga yapıyor hatta iki eli içlerini ve parmakları birleştirip baş üstüne kaldırarak tipik "ommm"lara (mum duruşu) bile başladı. Beraber yoga yaparken çok eğleniyoruz. Tek sevmediği ve benim en çok sevdiğim, son yoga duruşu olan ceset asanası, yani sırt üstü yatmak ve tüm kasları gevşetip 4-5dk meditasyon yapmak. Bunu yapamıyorum işte; 1 dakikadan sonra tam gevşemişken beni dürtüyor, üstüme oturuyor, burnumu mıncıklıyor, gözlerime parmak sokuyor falan yani olmuyor.. Buna da şükür, ne diyeyim.. OMMM!

9 Kasım 2014 Pazar

SPA'lara gelesiceleeeer

Bu sabah kızı uyanır uyanmaz giydirip iki parça eşyasını da yanına katıp babannesine kakışladık ve Beyaz Atlı Prens'le evden kaçtık. Saat 7.45'te insan SPA'ya mı gider? Gittik ayol. Neyleyelim, çocuklu insanlar anlar bizi ancak! O saatte gitmezsek, kızın öğle uykusuna dek şöyle keyfini çıkara çıkara 3-4 saat kalma şansımız olmazdı.

Bu SPA şehrin teee öbür yakasında, methini çok duyuyorduk ama hiç denememiştik. Arada termal havuza, normal SPA'ya falan kaçıyoruz Beyaz Atlı Prens'le ama bu bambaşka bir deneyim oldu.. Hakikaten adamlar Sanus Per Aquam'a ayrı bir boyut katmışlar.. Şöyle kulaç kulaç yüzdüm, parmaklarım büzüşene dek.. Aslan ağzında kulunçlarıma masaj keyfi çektim. Beyaz Atlı Prens'le jakuzide yeni yetmeler misali oynaştık, gülüştük. Yetmedi buhar odasına girip, kendimi yağmur ormanlarında bir maymun gibi hayal ettim. Ordan çıktım 45 derecelik Alman tipi (cıbıldak!) saunaya girdim. Ordan çıktım 90 derecelik Fin hamamına girdim 2 dakika sonra terleyerek ve burnumdan soluyarak çıktım ama Finliler gibi üstüne buzlu su dökünmek yemedi tabii. Ohh bir daha havuz, ordan sessiz zen bahçesinde masaj, ordan meyve suyu barında bir ikmal molası, yine havuz, yine hamam, yine sauna ohhhhh. Hayat buymuş yahu.. Bir sessizlik, bir huşu hali..

Etrafta hiç çocuk yok, çocuk alınmıyor, çocuklu bir insan olarak çocukların bazı yerlere alınmamasına %100 destek veriyorum. Zaten devamlı başımızın tepesindeler eksik olmasınlar, arada böyle zen zen (ve cıbıldak!) takılmak ne hoş.

Gelelim cıbıldaklık meselesine (yazının zaten anafikri bu, ben şok içinde hala kendime gelemediğim için lafı uzatıp duruyorum). Ben utangaç biriyim. Çıplaklıktan hazzetmem. Bu nedenle spor salonunda olsun, havuzda olsun, dötü sakin bi köşeye (sağlama) almadan soyunmaktan falan hoşlanmam. Çocukluktan beri böyleyim. 2 yaşında bile bikini üstü giymek için ısrar ettiğim anlatılır. Velhasıl.. Bu huyumla Almanya'da baya zor zamanlar geçiriyorum. Burada herkes anadan üryan yahu. Mesela nehir kıyısında herkes cıbıldak, kimse kimseye bakmıyor ve rahatsızlık vereni de yok ama herkesin memeler bibiler etrafta ayol. Bana feci ters. Her yaz biz arkadaşlarla ne zaman nehir kenarında barbekü sefası için toplansak ben afakanlardan afakanlara koşuyorum, ya bu sefer herkes üryan kalırsa diye.. Ayol hergün işte, okulda falan gördüğün insanı çıplak görmek, yabancı insanları çıplak görmekten de beter tabii.. Lakin Almanlar çok rahatlardır çıplaklık konusunda, hemen soyunuverirler. Mesela her Pazartesi ben kızı yüzme kursuna götürüyorum, önceden mayomu giyiyorum içime ama kursun sonrasında mayoyu çıkar donu giy derken.. Ay sırf kadın da değil, anne baba çocuk herkes üryan, bi ben giyinik, işi ağırdan alıyorum herkes gitsin derken bu sefer de soğukta ıslak mayoyla devamlı hastayım. Delirecem. Hayır insan bi havlu falan tutar üstüne, yok, direkt hop memeler bibiler lülülülülü ayyyyh. Neyse saunaya dönelim (hatta hiç çıkmayalım o saunadan!).

Saunanın kapısında eşek kadar yazmışlar üryan girin, mayo yasak diye. Buna rağmen görmemezliğe geldim, havluyla girdim. Tabii ki ısınan plastik mayolar falan düşününce, daha sağlıklı, haklılar. Lakin o saatte bizim gibi birkaç evden kaçmış anne baba yenisiyle, emeklilikte zamanını nasıl değerlendireceğini bilemeyen ve sabahın 5'inde uyanan delikanlılar hanımkızlar var. Ay yani çıplak görmek farz, bari 25-30'luk çıtırları göreydik, ne bu böyle sarkmış yaşlılar, doğum sonrası memeler göbekler, işlevsellikten uzak bürük bibiler, bükülmüş beller. Iyk. Bir süre ben havlumla cool cool oturdum öyle saunada, görücüye çıkıp da koltuğun köşesine ilişmiş kız misali. Olmuyor. Sıcak. Havlu bi noktadan sonra beton gibi. Amağn dedim artık inceldiği yerden kopsun, attım valla donu domalı. Yine edebimle oturuyorum tabii bacak bacak üstüne atmışım, rapunzel saçlarım tam meme altına gelecek şekilde salınmış. Stratejik bir saç boyu.

Öyle oturduk terledik aryan-üryanlar topluluğu. Lakin sonra bu tuhaf durumu daha da tuhaf yapan bir hadise meydana geldi. Bizim kızın öğle uykusu yaklaşınca benim memeler alarm veriyor, valla ya, çok enteresan, direkt memelerin tansiyonu yükseliyor, böyle damar damar oluyorlar. Süt vampirine hazırlık yapıyor garibanlar. Baktım saunada kadının teki gözünü dikmiş dehşetle bakıyor memelerime, alien memeleri gibi gördü kadın. Ha dedim zamanı gelmiş, kalk bey, kız bekler, bizi ev paklar.. Neyimizeeee bizim tüm gün SPA, edebimizle, dötü memeyi havluya nasıl saklayacağımı bilemeden, yantiri yantiri yürüdük, çıktık.

Bu da böyle bir anımızdı.
Yukardaki turkuaza da hastayım ha...

6 Kasım 2014 Perşembe

Olumsuz hissediyorsanız, durun ve şükredin.


Üyesi olduğum bir sanal grupta, dün 7-8 aylık oğlu olan bir anne "devamlı ağlıyor, artık tükendim, dayanamıyorum, bazen tutup duvara fırlatmak geliyor içimden" diye bir yardım çığlığı attı. Bunun üzerine bir gecede belki 100'ü aşkın yorum gelmiş; kimi ağlayan bebeğe neyin iyi gelebileceğini yazmış, kimi sabır dilemiş. Baktım herkes birbirinden dertli. Bir çok anne, çocuktan sonra değişen hayattan dert yanıyor, çocuğumu çok seviyorum ama.. diye başlayan ve çocuksuz hayat ne güzelmiş, bilemedik diye biten bir sürü yorum. Hepsine katıldım, anladım, onlar gibi hissettim, paylaştım. Kızımı büyütürken ben de çok zorlanıyorum ve bazı annelere ve çocuklarına bakınca, benim neden bu kadar ağır ve zorlu bir patikada yürümem gerektiğini düşünüp, bu haksızlığa lanet ediyorum. Oysa halime şükretmem gerekir; bedenen ve ruhen sağlıklı bir çocuğa sahip olmak, insanın şükretmesi için yeter de artar bile.

Okuduğum bloglarda da, bende de son birkaç yazıdır olumsuz bir ruh hali çöreklendi hepimizin üstüne. Yaklaşan kışın, bozulan havaların da etkisi var elbette ama bir durup silkelenmenin zamanı geldi sanki.. Bugün bunu yapmak, üstüne basa basa yazmak, sizinle de paylaşmak istedim. Sağlığımıza, huzurumuza onları kaybetmeden şükretmeyi bilelim!

Kızımı çok seviyorum. İyi ki var. Ondan çok şey öğreniyorum ve karakterimin olumsuz yönlerini törpülüyor, beni daha iyi, daha sevecen, daha anlayışlı, daha sabırlı bir insan yapıyor. Bana çözmem gereken bir çok problem veriyor, zorluyor, devamlı deniyor ve bu beni, yaşamı tüm zorluklarıyla deneyimlememi, yaşama dair bir çok ayrıntıyı öğrenmemi sağlıyor. Diğer çocuklar gibi annesinin her verdiğini sorgusuz kabul eden bir insan olmadığı için, şu an zorlansam da, ilerde o bir yetişkin olduğunda onun bu huyuyla, dik başıyla, özgüveniyle ve kendi seçtiği yolda yürümesiyle gurur duyacağımı biliyorum. Geceler boyu uyumaz ve uyutmazken, yakınacağıma, bugün esneye esneye okuduğum şu yazıdaki gibi belki de az uyku ihtiyacı onun zekasının yüksek olduğunu gösteren bir işarettir diye düşünmeye çalışıyorum. Az yediğinde, yaşıtlarından daha minyon olduğunu fark ettiğimde endişelenip üzüleceğime, sağlıklı olmakla çok yemek arasında düz bir ilişki yok ki diye düşünmeye, bilakis az yedikçe ömrün uzadığını gösteren şu makaleye odaklanmaya çalışıyorum. Sık sık hastalandığında, belki de gerçekten şu yazıdaki gibi, bu sayede ilerde daha güçlü bir bağışıklık sistemi olacağını düşünmeye çalışıyorum. Kısacası, sahip olduğum çocuğun olumsuz huy ve durumuna odaklanmaktansa, onun artı yönlerini görmeye, bulmaya, tüm bunlara şükretmeye çalışıyorum.

Bu blogda devamlı yakınmak istemiyorum. Tabii ki hepimiz gibi benim de ara sıra inişlerim, ruh dalgalanmalarım oluyor. Ara sıra annelik çok ağır geliyor, eziliyorum, yapabildiğim tek şey (ki benim için bir nevi terapi) yazmak.. Ve sonra yorumlar geliyor, bakıyorum yalnız değilim, herkes bir şekilde bata çıka yürüyor. Çok uslu, uyuyan ve yiyen, o süper çocukların bile aileleri yakınacak birşeyler buluyorlar. Ya da engelli ya da sağlık problemi yaşayan çocukların anneleri bazen o çocuğun onlara öğrettiklerine, yaşamlarına kattığı sevgiye şükrediyor, bu durumu bir şans olarak görüyorlar. Hayat okulu bu, hepimiz öğrenciyiz. Zaman dördüncü boyut çünkü; hiçbir şey aynı kalmıyor, herşey değişiyor.. Bazen sahip olduklarımız tek bir saniye içinde yok olabiliyor, bazense bitmez dediğimiz dert birden diniveriyor. Herşey geçiyor, hayat da.. Nasıl geçireceğimiz, neler öğrenip, ne derecede mutlu ve huzurlu olabileceğimiz ancak ve sadece bizim elimizde.

Bu nedenle; sağlığıma, iç huzuruma ve sahip olduklarıma (aileme, eşime, kızıma, sıcak evime, hoş sohbet dostlarıma, maddi manevi mülk ve değerlerime) şükrediyorum ve bunların artarak devamını ve sizlerle paylaştığım şekilde hepimiz için de aynı şekilde çoğalmasını diliyorum.

4 Kasım 2014 Salı

Pabuç kadar dil kadar pabuç

Dün bir baktım tıfılın ayak başparmağının tırnağının dış köşesi (nasıl bir zincirleme isim tamlaması oldu bu böyle?) içe doğru kıvrılmış. Sanki tırnak öne doğru uzayacağına yana doğru uzuyor, sonra da kıvrılıyor, kırılıyor, batıyor gibi. Dikkat ediyorum ayak ve el tırnaklarını düz şekilde kesmeye, yuvarlak kesilen tırnaklar batma gibi sorunlara neden oluyor malum. Ama o kadar hareketli ki, ne kadar dikkatini dağıtıp iki kişi zaptetmeye çalışsak da bazen beceremiyorum. Biraz da kısa kesiyorum sanırım yani acıtacak şekilde değil ama tırnağın beyazı görünür görünmez makası şaklatıyorum. Sanki uzarsa daha çok kıvrılacak ve batacak gibi geliyor. Yana uzayan tırnak sorunu yaşayan ve bunu düzelten varsa, bi zahmet yorumda yazıversin. Beceremiyorum ben bu işi.

Lakin sonra düşündüm, sadece kesme şeklinden değil, ayakkabıdan da olabilir. Kaloriferler yandı çok şükür, ev bizim yerden ısıtmalı olunca attık ev ayakkabılarını, çoraplarla coşuyoruz. Ev ayakkabısını oyun grubu ve soğuk ev ziyaretleri dışında sevmiyorum zaten, Maya'ya kalsa (ki kalıyor da genelde) çıplak ayak dolanacak her daim. Avustralya'da yaşarken yollarda çıplak ayak dolanan çocuk ve yetişkinler görmüştüm, tabii orda sokaklar her sabah yıkanıyor, bazen ayakkabı sıkınca ben de çıkarıyordum inanın ayaklarınız neredeyse tertemiz kalıyor. İklim de uygun zaten offf (her kış başı bana neden Avustralya'dan Avrupa'ya döndük ki hissi gelir). Yazın aslında elimden geldiğince çıplak ayak dolaş(tır)ıyorum ama yaz dışında burda olmuyor. Neyse dağıldık.. Ayakkabıdan da olabilir dedim çünkü şu an giydiği ayakkabı ayağına tam geliyor (önde hatta biraz boşluk da var) ama kalın çorapla giyince küçük gelebileceği aklıma gelmemiş. O da bişey demedi yani ama baktım evet, ayakkabı küçülmüş. Ayol 2 ay giymedi bu ayakkabıyı, gerçekten çocukların giydikleri haram.

Gittik pabuç bakmaya. Türkiye'de de olan Deichmann'dan Elefanten marka ayakkabılar benim hoşuma gidiyor. Hem yumuşak, rahat, hem de sevimli. Fiyatlar da iyi. Lakin hatunla benim zevkim hiç uymuyor. Ben şöyle karda da giyilecek su ve soğuk geçirmeyen bir bot bakıyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Ben özellikle bağcık yerine çıtçıtlı bakıyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Ben yandan fermuarı olsun da kolay giyilsin diyorum, o gidiyor pembe bakıyor. Çok güzel bir bot buldum, grili hafif mavisi var, daha giydirmeden başladı "nein nein nein!". Seçtiği pembeleri görseniz kusarsınız, o derece cartlak. Sonunda bir kısa bot bulduk (yukardaki), ne fazla pembe, ne de pembesiz diyelim. Giydi. Yürüdü. Aynaya gitti. Ortadaki masaya tırmandı. Tamam. Nein! denmediyse oley. Sonra gitti, 2 tane 4-5 yaşlarında baştan aşağı pembe giyinmiş kıza yaklaştı, ayağını havaya kaldırdı, parmağıyla botu ve özellikle de yandaki pembe yıldızı işaret etti ve "dnay mno druni nana tompi gumgum" gibi bişeyler dedi ve üçü birden başladılar gülmeye! Nası yani yaaaaa?!? N'oluyo?!? Daha 1,5 yaşında bile değilsin kızım sen, bu ne bu?!? Şok içindeyim. 

Ayakkabıyı aldık. Eve geldik. Beyaz Atlı Prens yanındaki pembeyi görünce tek kaşını havaya dikti, biliyor ne kadar pembe sevmediğimi. Hiç sorma dedim.. Evde de giydirdi hemen, görseniz yürümesi bile farklı, havan batsın yandan pembeli haspam!