24 Aralık 2014 Çarşamba

Yurtdışında çocuk büyütmek

Bugün biraz keyfim kaçıktı sabahtan. Anneliğimi sorguluyorum, yanlış olduğunu bile bile. Diyorum ki; neden bir başımayım ben? Herkesin bir yol göstereni var yanında, benim neden yok? Neden herşeyi kendi kendime öğrenmek durumundayım? Neden deneme yanılmalarla, kitaptan okuduklarımı gerçek hayata uyarlamaya çalışmakla, devamlı düşme kalkmalarla, iki adım ileri bir adım gerilerle uğraşmak zorundayım? Neden biri bana "bak işte bunu şöyle yapıvereceksin, ne kadar da kolay gördün mü" diyivermiyor? Zorlandığımda yardım edenim yok, yol gösterenim yok. Neden herşeyi en baştan ve kendim öğrenmek zorundayım ben?

Sonra düşündüm de, doğrusu belki de bu. Herkesin anneliği farklıdır, her çocuk farklı olduğu gibi.. Belki bazı insanlar gibi ananeler, babaneler, dedeler ya da süper bir bakıcı olsa yanımda, şimdi zorlandığım kadar zorlanmayacağım. Gideceğim bir cafe'de hiç düşünmeden bir saat, üç saat kalabileceğim. Ya da sadece hobilere ve kendime değil, işime gücüme, kariyerime, eğitimime falan da kafamı tam anlamıyla verebileceğim, yarı zamanlı yerine tam zamanlı "yetişkin insan" olabileceğim.. Ama o zaman da belki farklı sorunlarım olacak, bu sefer çocuğumu tam tanıyamayacağım, büyümesini bu kadar yakından göremeyeceğim, şimdi çocukluğunda zorlanmasam ergenliğinde daha çok zorlanacağım, yetişkinliğinde ilişkimizde zorlanacağım belki. Bilemem ki.. Çocuğunu başkasına büyüten, yine de arasındaki ilişki gayet iyi olan anneler de var. Bu ilişkilerin yapısını belirleyen temel bir kriter de değil ki. Zorlanmak ya da zorlanmamak biraz da şans, bunu hissetmek ya da buna takılmak biraz da kişilik yapısı belki de..

Yurtdışında olmanın çocuk büyütmek açısından bu anlamda belki ekstra bir yük getirdiği doğru ama burada da yurtta olan çok karışan akraba ve komşular derdi yok tabii. Bu büyük bir avantaj çünkü zaten anne kendi içinde bin tane farklı fikirle mücadele ediyor, herkes kendi doğrusunu bulana dek debelenip duruyor. Biraz kitap oku, biraz çevrendeki anneleri gözle, biraz deneyimli ya da profesyonel kişilerden fikir al ama bolca dene-yanıl. Bazen şunu şöyle yapayım diyorsun, bir de bakıyorsun o dediğinin tam tersini yapmışsın ve işe yaramış.. O nedenle, nasıl kimse kimseyi yargılamamalıysa, karşı taraftan özellikle istenmediği sürece kimse kimseye tavsiye de vermesin bence..

Neyse bugün noel; hıristiyan alemi için çok özel bir gece, kutlu olsun, hayırlara vesile olsun dilerim. Yukarıdaki sevimli tabaklardan brokolili olanını hazırladım, kayınvalidemde kutlayacağımız noel yemeğine götürmek üzere. Hepimize ağız tadı dileklerimle..

18 Aralık 2014 Perşembe

Haram lokma

Bugün çok tuhaf birşey oldu.. Sevdiğim bir arkadaşımla bir iki eksiği gidermek için beraberce alışveriş merkezine gitmiştik. Mağaza içinde herşey olan, bir de açık pastanesi olan bir mağaza. Çocuklar tutturunca, self servis fırından birer ufak poğaça aldık verdik ellerine. Poğaçalar kağıt paketle geliyor, çıkışta kasada ödeniyor. 35 cent (yaklaşık 1 TL) fiyatları. Tabii ki biz kasaya gidene kadar, zaten iki lokma olan ufacık poğaçaları yediler bizimkiler. Bunun üzerine arkadaşım poğaçanın poşetini buruşturdu, çöpe atıverdi. Bana da göz kırpıp "amaaan bir sürü alışveriş yaptık, bu da onların hediyesi oluversin" dedi. O öyle yapınca ben de birşey diyemedim, kıza bilmiş bilmiş zıt çıkmak istemedim ama hiç yaptığım şey değil de değil. İçime oturdu. Resmen haram yedirdim ya kızıma, aklıma takıldı, başka şey düşünemiyorum.. Trene giderken artık dayanamadım, "aaaa ben bir de havuz ayakkabısı bakacaktım" diyip koşa koşa geri döndüm, geri girdim mağazaya, bir poğaça daha aldım ve çıkışta "bizim kız iki poğaçanın birini yedi" diyip iki poğaça parası verdim. Rahatladım, oh be!

Allah bana da çocuğuma da haram lokma yedirtmesin. Çok rahatsız olurum ben böyle şeylerden. Küçük şey ne olacak diyeceksiniz, gün içinde zaten kat kat kazıklanıyorum, genel olarak ederinin çok üstünde fiyatlar ödediğimiz tüketim malzemeleri oluyor, hakkımız sadece maddi olarak değil manevi olarak da çokça yeniyor, ona say diyeceksiniz ama yok.. Ben yapamıyorum. İçime oturuyor haram. Ailemden de böyle gördüm, kızıma da böyle öğretirim.

İşin dinle alakası yok. Eşim hıristiyan ama o da bu konuda titiz. Geçen gün mesela çocuk bahçesinden beni aradı "Maya'nın hani kumda kaybolan tırmığı vardı ya, ne renkti o?" diye.. Kumda başıboş ve kimseye ait olmayan bir kırmızı tırmık bulmuşlar da, Maya'nınki olabilir miymiş.. "Yok Maya'nınki kavuniçiydi" dedim "tamam" dedi kapattı. Tabii ki tırmığı alıp da gelmemişler. Şimdi haram-helal mevzuuna takılmayan biri belki "nasılsa bizimki kayboldu, bunu alıverelim yerine" der. Ama ben rahatsız olurum. Eşim de bilir.. Karma'ya inanıyoruz bir de, bu tırmığı alsak, kendimizden daha fazlasını hem de sevdiğimiz birşeyi yitireceğimizi biliyoruz.

Ne bileyim, küçük de olsa sana ait olmayan birşeyi parasını ya da manevi karşılığını vermeden almak, çalmaktır. Üstelik bir mağazadan çalınan poğaça, belki de orada çalışan garibanın cebinden çıkacak. Onun hakkı alınacak. Yok. Yapamam. Yaptırmam da. Kızım da bu küçük yaşında öğrendi, almaz, "hayır, senin değil, bırak" diyorum, bırakıyor. Israr huyu yok henüz ama olmaması için yumuşak davranıyorum. "Ver anneye" diyorum ama elinden zorla almıyorum, onun kendi arzusuyla vermesini bekliyor, verdiğinde onu kucaklıyor, öpüyor, seviyorum. Oyun sırasında bakıyorum, o da oyuncakları diğer çocuklara kendisi veriyor, almak için tutturmuyor ve kendi elinden alınınca huzursuzluk yapmıyor. Bence "vermek", "almak"dan daha çok mutlu ediyor insanı, kızım da bunu böyle öğrensin, eli açık olsun istiyorum. Eli açık olana Allah da daha fazlasını verir derler. Umarım böyle olur..

15 Aralık 2014 Pazartesi

Bakıcı mı, kreş mi?

1 aydır işe geri döndüm dostlar, tam oturmadan yazmak istemedim. İlk aşamada Ocak ayı sonuna dek Maya'yı babannesine bırakarak haftada 1 gün 2 saatlik terapi grubumu yöneteceğim, 1,5 saat de yol, 3,5 saat ayrıyız. Maya ayrılığa bu şekilde iyi tepki vermeye devam ederse, ben de dozu yavaş yavaş arttıracağım. Fakat sadece 2 saat grup terapisi yaptığım halde, grubun hazırlanması ve raporlamaya da kafadan bir 3-4 saat gidiyor yani toplamda 6-7 saatlik bir iş yüküm oluyor. Maya uyurken yapılmayacak iş değil ama Maya uyumazken o kadar aktif ki (1.5 yaş çocuğuna oyun ve aktivite uydurma, zamanı verimli doldurma konusunda yazdım burada) o uyurken sadece sessizliği dinlemek, tavana bakmak, yaseminli yeşil çay içmek falan gibi aktiviteler varken elim rapora gitmiyor. Elf kayınvalideme zaten hiç girmeyeyim, kendisi güzellik bakımları, sosyal aktiviteleri arasında Maya'ya çarşamba sabahları 8 ila 11 arası dışında kat-i surette zaman ayıramıyordu (başına bir de iş günüm eklendi), ben hala çarşambaları spora koşmak istiyorum, spor yoksa deliririm gibime geliyor. E geceler ve haftasonu da Beyaz Atlı Prens aşk bekler, o beklemese ben ondan beklerim, rapor aklıma gelmez. Eeee, hani rapor? Dağa kaçtı, dağ ne oldu? Yandı bitti kül oldu.

Şimdi benim teyzeciğimin bir lafı vardır; en kötü kreş, en iyi bebek bakıcısından iyidir diye. Ben buna inanıyorum çünkü tek bir kişiye yüklenen sorumluluk, insan hatasına çok açık oluyor. Bir de bunun kötü niyeti var, çocuk istismarı var, Allah korusun yani ama var da var.. İnsan korkuyor. Özellikle benimki gibi operalara layık sesiyle ağladı mı susmak bilmediği zaman sabrımı zorlayan, dışımdan renk vermeden içimden saydırdığım bir alem çocuk olunca, insan "kan bağı olmasa bu çocuk bakanın elinde kalır vallahi" diye de ekstra korkuyor. O nedenle 1.5 senedir bakıcıya sıcak bakmıyordum. Tabii ki kreşlerin de rezillikte diz boyunu aşmış olanları çıkıyor maalesef ama yine de kreşte en azından daha fazla çocuk, daha fazla çalışan ve dolayısıyla daha işlevsel bir kontrol /denetleme mekanizması var. Ya da öyle olduğuna inanıyoruz, umud ediyoruz. Hem de sosyo-psikolojik açıdan gelişimlerinin daha hızlı ilerleyeceği bilinen bir gerçek. Ama yine de Maya'yı kreşe yollayamıyorum çünkü hem haftanın 1-2 günü çocuk kabul eden kreş yok (en az 3 tam gün şartı var çoğunun), hem de işin maddi tarafı bizi gerçekten zorlayacak. Bu nedenle, Maya'ya babannesi, o uygun olmadığında da bakıcı baksın şimdilik dedik.

Son bir iki haftadır öğrenmeye çalıştığım bu bakıcı konusu. İncik cincik araştırdım, soruşturdum, iç güdülerimi dinledim veeeee.. Dakika bir gol bir, şu an bir bebek bakıcımız var! Tam bir acemi anne modeli olarak, ilk gördüğüm bakıcıya bayılmış, amanın bu nasıl da güzel bir şeymiş diyerek kızı "bağlamış" bulunuyorum. Kız tabii ki mükemmel değil, hatta büyük ihtimalle iyi bile değil ama ben mutluyum, Maya mutlu, daha ne!?

Bakıcımız 20 yaşında, Avustralya'lı, 5 çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu, konservatuarda bale öğrencisi. Bildiğiniz internetten buldum (yuh). Referansları var ama bakmadım (yuh iki) çünkü referans en kolay uydurulabilen şey, bir arkadaşı ayarlarsın x kişisi gibi konuşuverir telefonda, seni över de över. Önemli olan benim gözlemim, Maya'nın kızla ilişkisi.. İnsan anlıyor zaten, yumuşak biri mi, eğlenceli mi, oyun yaratabiliyor mu, kriz anında kontrolü nasıl sağlıyor. Bir de elzem sorular var; kaç yaşındaki çocuklara bakmış, deneyimi nasıl, ilkyardım bilgisi var mı, ne kadar esnek, ne kadar kuralcı falan.. Ama özette: gözlem, gözlem, gözlem. Hani diyeceksiniz, sen ordayken başka, sen yokken başka davranmaz mı, tabii ama yine de ufak tefek hareketlerde bile kişilik özelliklerini insan açık ediyor. Bir de psikoloji eğitimi ve terapi tecrübem var tabii, bazı mimik ve hareketlerden anlıyorum ben niyetleri artık (insan sarrafı değilim ama bazı nöropsikolojik tepkiler aynı oluyor her insanda).

Bakıcımız saatine 10 euro alıyor, 5 Euro da yol parası. Haftada 1 gün 2 saat gelse (25 Euro), o bile yeter bana. Ben iç odada oturup raporumu yazarım, hazırlığımı yaparım, onlar oynar dedim. İlk seans güzel gitti. Maya yorgun değildi, neşeliydi, ikisi birbirini sevdiler. Kız yumuşak, sakin, aslında çok girişken ve hareketli bir insan değil ama ben de ön büro hostesi aramıyorum sonuçta. Baktım sakin sakin oynadılar 2 saat. Maya giderken kıza sarıldı, öptü, taaa merdiven sonuna kadar el salladı falan. Üstelik malum bizim kız pek yemez içmez'gillerden, buna rağmen tüm yemeğini yedi ve bir de muz götürdü üstüne (yuh). E daha ne olsun, biraz daha anlatsam benden iyi anne olmuş diyeceksiniz ;)

Şimdi önümüzdeki adım kızla Maya'yı tek başına bırakmak. İşte bu biraz düşündürüyor beni.. Ya ağlarsa, ya kız kendini kaybederse ve iki sarsıverirse, bu yaşta dili de yok anlatamaz.. Evde video kayıt sistemi olması bir çözüm tabii ama her odaya mı kurayım, o da biraz paranoyaklık. Bir de video olunca insan ilişkileri ister istemez yapaylaşıyor, videoya süper bakıcıyı oynayacağım derken çocuğu gözden kaçırma da var.. İşte bu paranoyamı da çözebilirsem sanırım bakıcı işi tamamdır.

İlgilenenler için, iyi bakıcı nasıl seçilir konusunda şurada ve şurada iki güzel yazı okudum, tavsiye ederim.

13 Aralık 2014 Cumartesi

12-18 ay arası oyun ve aktiviteler

Maya'ya 18 ay boyunca, tek başıma tam zamanlı annelik yaptım. Bu biraz da maddi ve manevi imkanlarımla ilişkili ama ben çocuğu bilinçli bir seçimle daha geç bir yaşıma erteleyerek, biraz da bu koşulları kendim sağladım. 20'lerimde anne olsaydım, hem hala gezmede tozmada kalacaktı aklım (20-35 arası 57 ülke görmekle bu ihtiyacımı bir nebze doyurduğumu söyleyebilirim) hem mesleğimde gelmek istediğim yere gelemeyecektim (ben öyle hem çocuk hem kariyer hem okul başarabilen insanlardan değilim, öyleleri var mı yani her işi tam anlamıyla yapabilen var mı onu dabilemiyorum doğrusu) hem de açıkcası duygusal olgunluğa da insan 30'lardan önce varmıyor, bu da bir gerçek..

34 yaşımda anne olarak, şimdi çocuğuma hem zaman, hem de enerji ayırabiliyorum. İkimiz, arada tam anlamıyla tırlatsak da, ortalamada iyi bir ekibiz. Onunla istediğim düzeyde zaman geçirebildiğime ve tam zamanlı anneliğin en önemli sorunlarından biri olan "tükenmişlik"i yaşamadan (gece o yatağa gittiğinde benim de pestilim çıkmış oluyor tabii ama bunu normal kabullendiğim için ve de vitamin desteğiyle yıkılmadan ayakta kalabiliyorum, en azından "çoğunlukla" diyelim..) kaliteli zaman geçirebildiğime inanıyorum. Gün içinde o kadar yoğunuz ki, açıkcası 18 ayda ben HİÇ televizyon açmadım, Maya uyumadığı zamanlarda HİÇ bilgisayar açmadım, bazı şarkıların doğrusunu öğrenebilmek ve çok sevdiği bir iki oyun dışında (ki bu da toplamda haftada 2-3 günü ve gün içinde 5 dk'yı geçmez) Maya HİÇ internet kullanmadı. Tamamen doğada ya da iç mekanda birebir, beraber ya da gözüm üzerindeyken tek başına oyun ve aktivite yaparak tüm günü doldurabiliyoruz. Burada 0-6 ay için ve burada da 6-12 ay için ve hatta burada özellikle ev içinde oynanabilecek oyun ve aktiviteleri anlatmıştım.

Şimdi gelelim 12-18 ay arasına. Maya bu 6 ayda çok değişti, bebeklikten çıkıp ufak bir çocuğa dönüştü. Onunla birlikte oyunları da gelişti. Artık çevresindeki nesneleri tanıyor ve ne işe yaradıklarını, çıkardıkları sesleri biliyor. Dolayısıyla "deliye pöstek saydırmak" dediğim, at önüne ıvır zıvırı, kullansın beş duyusunu türü oyunlardan sıkılıyor. Artık amaçlı, konusu olan oyun ve oyuncaklara, birlikte oyun kurmaya daha ilgili. Hala kendi kendine oynamaktan çok zevk alıyor ama anne ve hatta mümkünse hem anne hem baba ile birlikte "oynamak" istiyor. Bu bence çok keyifli bir dönem çünkü ben de oyun oynamayı çok seviyorum. Gün boyu beraber atlama zıplama koşturma, bazı küçük ev işlerini yaptırma (çöpleri attırma, ufak silme süpürme işleri, bulaşık ve çamaşır makinasını doldurma (bkz. yanda makinanın içine girmiş oturmuş bızdık), boşaltma, çiçekleri sulama vs.) dışında, bir de yastıklardan oyun evleri yapma ve "açık uçlu oyuncaklar"la (farklı şekil ve ebattaki tahta bloglar, LEGO, Playmobil ve raylı tren sistemleri) tamamen uydurma, hayal etme oyunları oynuyoruz. Bir de bebek evimiz var. Bazen salonun ortasında tüm oyuncakların birlikte yarattığı bir hayali dev-metropol falan kurmuş olabiliyoruz. Sonra söküyoruz, deviriyoruz, fırlatıp atıyoruz. Evde sanki savaş çıkmış gibi her yer heryerde oluyor. Tam da salonun ortasında tabii. Ama bence önemli değil. "Oyuncak toplama" şarkısıyla bitiriyorum günü; bazen 178.453 parçayı tek başıma toplayarak, bazen işine gelirse Maya bunun 4-5 tanesine yardım ederek.. Önemli değil. Obsesif bir düzen alışkanlığındansa, yaratıcı bir dağınıklık iyidir.

Tüm bu oyunlar onun özellikle küçük kas gelişimi, neden-sonuç ilişkisini öğrenme, zamansal algı gibi nöropsikolojik gelişime katkı eden oyunlar. Ama en çok da sosyal ilişkileri ve yaşam kurallarını bu şekilde öğreniyor. Özellikle beni izlemeyi ve her yaptığımı taklit etmeyi seviyor. Oyunlar sırasında belli bir şarkının belli bir aktiviteyi anlattığını öğrendi, söylediğimiz şarkıları biliyor ve hangi şarkıyı / aktiviteyi istediğini melodisini ya da ilk kelimesini söyleyerek belirtiyor. Üç dilli büyüyen ve hala 5-10 kelime konuşabilen bir çocuk olduğu için, şarkıyla iletişim, kendini ifade etmesini sağladığından onu rahatlatıyor. Konuş(a)mamasını dert etmiyorum çünkü her dilde çok karışık komutları bile anladığını fark ettim, bu bence "iletişim" anlamında şu an yeterli.

Bir diğer aktivite, kitaplar. Biz ailecek kitap kurduyuz ama açık söylemek gerekirse ilk 6 ay kitap vermedim Maya'ya. Bence gereksizdi, resimlerden ziyade nesneleri tanısın istedim. 6-12 ayda basit (iki renkli, büyük, tek parça nesneler) kitapları oldu ama daha çok kitabın kabıyla, sayfalarını çevirmekle, dişlemekle ilgilendi. 12-18 ayda ise kitabın içeriği ilgisini çekmeye başladı ve özellikle tanıdığı nesneleri, hayvanları, gittikçe daha rengarenk ve karışık kurguları okumak ister oldu. Genellikle akşamları kendi seçtiği bir kitabını getirir, yanıma ya da kucağıma tırmanır, kendi sayfaları çevirerek ve işaret ve seslerle kitabı bana anlatır, sonra ben ona anlatırım. Bu şekilde en az 20dk geçirebiliyor ve her üç haftada bir yeni bir kitap almam gerekiyor. Kütüphaneler ve kitap değişimi bu açıdan çok kullanışlı oluyor.

Tabii ki bu oyunlar dışında hala devamlı gittiğimiz iki oyun grubu, bir yüzme grubu ve bir de evde arkadaşlarla oyun günümüz var. Ve günde hala 1 saat açık havada zaman geçiriyoruz.

Anneyle tek başına oynadığı oyunlarla babayla tek başına oynadığı oyunlar farklı. Benimle genellikle kitap okumayı, şarkı ve dansı, bebek evinde oynamayı seviyorken, babasıyla genellikle LEGO ve Playmobil kuruyorlar, beraber resim (karalama) yapmaktan hoşlanıyor. Ayrıca genellikle babayla yapılan boğuşma ve kudurma işleri de nedense daha çok benimle. Nedeni babanın Avrupalı sakinliği ya da haftaiçleri sadece uykudan önce 2 saat görüşmeleri olabilir. Haftasonu bir yarım ya da tam gün Maya bensiz, sadece babasıyla zaman geçiriyor.

Üçümüz bir aradayken.. İşte o zaman tadından yenmiyor. Genellikle tam zamanlı bebek bakan anneler gün içi yorulup akşam çocuğu hemen babaya devrederler ya. Bizde pek öyle olmuyor çünkü Maya ikimizle aynı anda oynamaktan büyük keyif alıyor ve ısrarla istiyor (totomu tam koltuğa yerleştirmişken UP! UP! diye çekiştiriliyorum yine yere doğru). Üçümüz beraber hafta içleri genellikle kudurmaca ve raylı sistemi kurup trenleri tokuşturmaca, toplarla oynama aktiviteleri içinde oluyoruz. Haftasonları ise genellikle doğada koşturmaca, çocuk bahçesi ziyareti ve üçümüz birlikte (ve birkaç yüzen ördek, 10-15 parça LEGO vs. ile hep birlikte) uzun köpüklü banyo keyfimiz var. "Üçümüz" olmak bence çok çok önemli..

İşte 12-18 ay arası da böyle geçti. Bakalım 18-24 arası bizi neler bekliyor :)

5 Aralık 2014 Cuma

Tek çocuk olmak ya da olmamak

Bu yazıyı birkaç yorumcunun ricası üzerine; hem bir klinik psikolog olarak, hem bir "tek çocuk" olarak, hem bir tek çocuk ile evli olarak, hem de bir tek çocuğun annesi olarak kaleme alıyorum. Özellikle kardeşli büyüyenler, tek çocuk olma ya da tek çocuk sahibi olma konusunda nedense bir takım önyargılara sahip oluyorlar, biraz bunları yıkmak istiyorum. Önemli olan çocuk sayısı değil, ailenin her bir çocuğun bireyselliğine gösterdiği saygı ve özen bence..

1. Tek çocuklar bencil, sorumsuz ve şımarık olurlar.
Yanlış. Ailesi tarafından dünyanın merkezi olduğuna inandırılan çocuklar bencil, sorumsuz ve şımarık olurlar ve bunun kardeş sahibi olmakla ilişkisi yoktur. Her iki çocuğu da birbirinden şımarık, paylaşmak nedir bilmeyen, kavgacı ve uyumsuz aileler de vardır.

2. Tek çocuklar paylaşmayı bilmez.
Yanlış. Paylaşmayı öğrenmek, sadece oyuncaklarınızı ya da anne babanızı paylaşmak değildir. En yakın arkadaşınızla bir salıncağı paylaşmak, kuzeninizle annenize asla söylemeyeceğiniz bir sırrınızı paylaşmak, annenizi babanızla paylaşmak, hiç tanımadığınız biriyle öğle yemeğinde ekmek sepetindeki son dilimi paylaşmak da olabilir. Bunların verdiği hazzı öğrenmek için kardeş sahibi olmanız gerekmez.

3. Tek çocukların anne babalarıyla ilişkileri zayıftır, sorunludur.
Yanlış. Ailede çocuk sayısı arttıkça, ilgi ve alaka bölündüğü için, çok çocuklu ailelerdeki ilişkilerin dinamikleri ile tek çocuklu ailelerin ilişki dinamiği farklıdır fakat bu ilişki kalitesinin daha iyi ya da kötü olacağının göstergesi olamaz. Ne emek verirseniz onu biçersiniz. Eğer siz ebeveyn olarak çocuğunuzun size ihtiyaç duyduğu anlarda onu görmezden gelirseniz, o da sizin yaşlılığınızda ona ihtiyacınız olduğunda sizi görmezden gelecektir. Siz ona sevgiyi, adaleti, merhameti gösterirseniz, o da size bu duyguları geri gösterecektir. Kaldı ki; en başta çocuğu "ilerde bana bakar" mantığıyla yaptıysanız, zaten baştan kaybedersiniz çünkü çocuk bir yatırım değildir.

4. Tek çocuklar aileden uzak, kendilerine odaklı yaşamlar sürerler.
Yanlış. Çocuğunuza kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmek, sizden kopup kendi kanatlarıyla uçmasını beklemek, kendi yaşamlarını sizden bağımsız da yönetebileceklerini kabullenmek ve çocukların bu anlamdaki bencilliğini desteklemek ve saygı göstermek sizin ebeveynlik görevinizdir. Tek ya da çok çocuğunuz olsa da bu göreviniz değişmez. İnsanlar anne babalarına değil, anne babalar çocuklarına bakmakla yükümlüdürler. Sizin onlardan bekleyebileceğiniz en fazla kapınızı bir çiçekle çalmaları, arada arayıp sormaları, sizi sevgiyle anmaları olabilir, ötesi değil.

5. Tek çocuklar kavga etmeyi, haklarını aramayı bilmez.
Yanlış. Hak aramak, adil bir insan olmak, çocukken kardeşinizin kafasına iki vurmakla, kıçınıza iki temiz terlik yemekle değil, davranışların kökenine inip nedenlerini araştırmakla, zamana ve kişiye göre değil, genel bir etik anlayışı benimsemekle öğrenilir. Kavga etmenin çocuğa öğrettiği tek şey zorbalıktır.

6. Tek çocuklar yalnızdır, kendilerini hep yalnız hissederler, içlerinde hep kardeş özlemi olur.
Yanlış. Tek çocuklar ailede kıyaslandıkları bir başka çocuk olmadığı için, kendilerine daha güvenli ve sosyaldirler, yetişkinlerin dünyalarına daha fazla girip çıktıkları için sosyal kuralları ve farklı yaştaki insanlarla iletişim kurma becerisini daha erken öğrenirler, yetişkinlerin sosyal ortamlarına daha fazla katıldıkları için, sıkıldıklarında kendi kendilerini oyalamayı daha kolay öğrenir ve uygularlar, tek çocukların kendileriyle başbaşa kaldıkları zaman ıssızlık duyma, boş evlerden ve karanlıktan korkma riskleri daha azdır. Kardeş özlemi duyan tek çocuklar mutlaka vardır ama ben nedense hiç rastlamadım.

7. Kardeş muhteşem bir şeydir.
Doğru olabilir. Ama ilişkileri kabus gibi olan nice kardeş de vardır ve bunların bir kısmı yetişkin olduklarında dahi birbirleriyle kanlı bıçaklı olmaya devam ederler. Çünkü bazen bir insanla aranızdaki kan bağı, o insanla aranızda sevgi ilişkisi olacağını garantilemez. Bir çok kardeşli insanın "x arkadaşım bana ablamdan yakındır, y benim kardeşimden ötedir" demesi bundan olabilir..

8. Kardeşi olmayan erkek iyi baba olamaz.
Yanlış. Bilgi çağında yaşıyoruz. Artık ilim Çin'de değil, her isteyen istediği bilgiye ulaşabiliyor. İyi anne baba olmak, bence %100 eğitimle, bilgiyle alakalı (o "içten gelen şey" dediğiniz de aslında kalıtımla gelen bilgi, çünkü deneyim de öğrenilir, "iyi"nin tanımlanması da içinde yaşanılan topluma ve zamana uygun olarak değişir).

9. Tek çocuk yapmak ilerde yaşlı nüfusa neden olacağı için zararlıdır.
Yanlış. İlerde artan nüfusa karşı içecek temiz su kaynakları bulamamak, sanırım gayri safi milli hasıla'dan bir adımcağız daha önemli bir tehdittir.

10. Ben maddi manevi imkanlarımızı düşününce tek çocuk yapmak istesem de, onu kardeşsiz bırakmaya gönlüm razı olmuyor.
Yanlış. Tek çocuğa sunacağınız imkanlar bölündüğünde sizi de, çocukları da zorlayacaksa lütfen yapmayın. Tek çocuk olarak, tek çocuk eşi olarak, "kardeşsiz"lik gerçekten sorun değil, hatta psiko sosyal açıdan avantajlı derim.

Önemli olan yalnızlık değil, çevrenizdeki kalabalıkta kendinizi yalnız hissetmemek..

3 Aralık 2014 Çarşamba

İkinci çocuğa hazırım!

Hahahaha! Nasıl da dikkatinizi çektim bak! Kendimi birbirinden uykulu gözlerle beni dinleyen ergenlerle dolu bir sınıfa kuru kuru Akkoyunlularla Karakoyunluların bir türlü alıp veremedikleri koyun savaşlarını anlatırken birden "sonra koyunları maviye boyamış ve bu saçma savaşı durdurmuşlar" diyerek çocukları rüya aleminden şıp diye uyandıran bir radikal lise tarih öğretmeni gibi hissettim şimdi. Lakin evet, başlığı doğru okudunuz: ikinci çocuğa hazırım.

Maya'yı büyütürken onun üzerine atmaya çalıştığım "zor bebek" yaftasını bir kenara bırakalım, ben asıl kendi acemiliğimden zorlanıyorum, biliyorsunuz. Bu nedenle bana şakayla karışık "ee hadi ikinci ne zaman?" diyenlere oldukça sert çıkışlarda bulunduğumu, işi "aman Allah korusun"a kadar vardırdığımı da anlatmıştım. Tabii bunun da altında korku yatıyor, iki çocuk bana çok zor geliyor. Birbirinden sevimli iki çocuğu pırt pırt arka arkaya doğuran arkadaşlarıma da "helal olsun size!" diyorum bu vesileyle ;) Sözüm sizlere değil, ben (biz) kendime güvenemiyorum(uz). Zaten kadın doğumcular da iki hamilelik arasında en az 18 ay olmalı diyorlar. Allah herkese istediği ve hazır olduğu zaman çocuk sahibi olmayı nasib etsin.. Yani kısaca bu konudaki fikrim değişmedi.

Lakin fiziksel olarak bedenim benimle aynı fikirde değil artık, geçen hafta bir sabah o tanıdık krampların sevgi dolu öpücükleriyle uyandırılınca, son seferden 27 ay sonra, doğumdan da 18 ay sonra, artık ben bu illetten tamamen kurtulduğuma inanmaya başlamış ve kendi kendime "bak ateş de bastı şimdi, kesin ben menopoza girdim artık" diye düşüne-yazarken, kaderin naniği ile regl oldum. Evet, süt veren annelerde bu derece gecikebiliyor menstruasyon, normal bir durum. Tabii menstruasyon başlamadı diye "süt koruması"na güvenip de hamile kalanlar olduğunu hemen belirteyim, aman diyeyim yani..

Velhasıl, bu menstruasyon benim başımın derdi. Sevemedim kendisini. Ben biraz erken oldum, 11,5 yaşındaydım. Malum artık yeni nesil çabuk olgunlaşıyor, yediğimiz içtiğimiz besin değil kimyasal, izlediğimiz medya beynimizi yıkıyor ve çocukların olgunlaşmaya meyli artık bizim dönemden bile daha erken.. Benim annem doktor olduğu için 10 yaştan itibaren bana menstruasyonun ne olduğunu, ne yapılması gerektiğini yaşıma uygun ve çeşitli örneklerle anlatmış, hem beni hazırlamış hem de korkulacak, utanılacak birşey değil, sevinilecek birşey imajı vermişti. Abartıp çocuklarına "regl partisi" veren ebeveynler de var biliyorsunuz ama benimki annem ve babamla "genç kız olma yemeği" (bizim ailede yemek yemenin sosyal ve psikolojik anlamından bahsetmiştim, al bi kanıt daha!) ile sınırlı kaldı neyse ki. Babam da annem gibi doktor olduğu için ilerleyen yıllarda aklıma takılanları ikisine de sordum, onlar da ellerinden geldiğince yaşıma uygun şekilde bilgilendirdiler, içimi rahatlattılar sağolsunlar. Bunun utanılacak, saklanacak, korkulacak birşey olmadığı fikrini vermeleri bile yeterli onlara süper aile demem için. Benim de bir kızım var, zamanı gelince (yeni ergenlere bakınca, 10 yaşı beklemesem iyi olacak sanırım) ben de ona aynı şekilde bilgi ve sevgi vermeyi umuyorum, ondan yazıyorum bu yazıyı da. Hani kızlarımız iyi ki varlar, sağlıkla büyüsünler..

Velhasıl, 11,5 yaşımda hazırlıklı ve bilgiliydim ama yine de ilk menstruasyonda ağladım. İnsan "o la la genç kız oldum" diye düşünmüyor, korkuyor ne de olsa.. O kasıklardan yayılan, insanın içini delen sinsi ağrılar, değişen ruh hali, vücutta değişiklikler, ergenlik insanın kendi bedeni üzerindeki kontrolünü kaybettiği bir dönem, korkutucu olması normal aslında. Bu korkuyu bazen sinirle, bazen içe kapanarak, bazen de vücudumun sınırlarını öğrenmek için sonuna dek zorlamalıyım (içip içip sızmalıyım, flörtgen olmalıyım, biraz büyüyünce extrem sporlar, tehlikeli davranışlar içine girmeliyim, hiçbirşey yapamazsam okuldaki başarılı imajımı asi gençlikle yerlebir etmeliyim) diye düşünerek dışa vuruyor ergenler, normal.. Velhasıl, 16 yaşıma kadar sevgilim olmadı - bizim dönemimizde normaldi ayol, şimdi 11 yaşında 3 güne 5 sevgili sığdıranlar var, korkutucu.. Sonra doktorlarla çevrili hayatıma bir de tıpta okuyan ilk sevgili eklendi ve cingöz recai bana "bu ağrılardan kurtulmanın tek yolu düzenli cinsel ilişki" dedi, bak bak bak. Yevvvrum yemezler, beni annem eğitti bu konularda heralde. Velhasıl düzenli cinsel ilişkiyle de alakası yokmuş hakikaten. Sonra uzunca bir süre bu ağrılar "doğurunca geçer" masalına inandım. Velhasıl bu sabah bu teoriyi de yerle bir etmiş bulunuyorum. Artık kısmetse bu ağrılardan menopozda kurtulmak tek yaşam tutamacım.. Maksat menopoza olumlu bakalım, düşündükçe ateş basmasın :)

Velhasıl, diyeceğim şudur ki; kız çocuklarımızı zamanında ve yaşlarına göre bilgilendirelim. Yalanlarla şehir efsaneleriyle konuyu geçiştirmeyelim. Bedenlerinden utanmasınlar, korkmasınlar ve en önemlisi de anne babalarına merak ettiklerini, endişelerini anlatabilsinler. Yani bende işe yaradı da, ondan diyorum..