27 Aralık 2015 Pazar

Hayırlı kandiller, mutlu noeller, iyi yıllar..

Bu sıralar üst üste çok kötü haberler aldık, yılın bitmesine günler kala hepimiz buruk haldeyiz. İçimden yazmak gelmiyor benim de. Fakat; yeni yılda bu üzüntüleri geride bırakıp, yeni bir umutla tutunmak lazım yaşama. Hayat herşeye rağmen güzel, aldığımız her soluk için şükretmeli, bir nefes kadar kısa yaşamın değerini bilmeli, mutluluğa ve sevgiye odaklanmalıyız.. Güzele bakalım, güzeli görelim, güzeli yaratalım ne olur...

6 gün önce en uzun gece; taaa müslümanlık öncesi paganizm döneminde eski Türklerce kutlanan ve Handan'ın anlamını çok güzel anlattığı ve ağaç süsleme, ailecek bir araya gelme ve gelecek sene için iyi niyetler dileme gibi adetlerin yapıldığı Nardugan Bayramı'ydı. 5 gün önce İslam dininin peygamberi Hz. Muhammet'in doğum günü olan ve dua edilerek, yine birbirimize iyi dilekler dilenerek kutlanan Mevlid Kandili'ydi. Ondan sadece 3 gün sonra, 24 Aralık gecesi ve 25 Aralık günü Hıristiyanların peygamberi Hz. İsa'nın doğum günü olan Noel'di ve bu gece de Nardugan Bayramı'ndan gelen adetlerle birlikte dini adetler harmanlanmış, ağaçlar süslenerek, dua ve ilahiler okunarak, ailece toplanılıp birbirine hediyeler ve iyi dilekler vererek kutlandı. Üstelik bu özel gecede, 38 yıldan beri ilk defa tam dolunay yaşandı ve Münih'te pırıl pırıl bir gökyüzünde adeta insana "lütfen güzeli gör, güzeli yay" diye fısıldadı durdu.. Bundan yaklaşık 4 gün sonra ise yeni bir yıla gireceğiz ve hiç bir dinle ilişkisi olmayan seküler bir gecede gelecek için hayaller kurup, dilekler paylaşıp, aile ve dostlarla birlikte "gelecek güzel günlere dair umudu" kutlayacağız..

Son yıllarda, yılın son günleri gelince bir çok insandan hep "bu yıl ne berbattı, geçsin bitsin" lafını duyar oldum. 2013 biterken ben de bu şekilde davranmış, gelen yıla odaklanmaktansa, giden yıla bakıp "oh be bu berbat sene gitti bitti" demiştim. Sonra düşündüm de, evet ölümler ve mutsuzluklar çok yoğun yaşandı benim için ama hayat bu değil mi; bir inersin bir çıkarsın, düz bir yol olsa, sadece iyilerle karşılaşsak insan hiç bir şey öğrenemez, güzelliklerin ve iyi insanların da bir anlamı olmaz ki.. 2014'ü o nedenle iyi anmaya çalıştım ve gerçekten önceki yıla kıyasla daha iyi geçti. Ve şimdi 2015 de; iyisiyle kötüsüyle, yine de tortusunda iyilikler bırakarak geçti diyor ve 2016 için karanlık bulutlara odaklanmak yerine umut duymaya, iyilik, sevgi ve güzellik dilemeye devam ediyorum..

Yıllar önce yazdığım bir dua vardı diğer blogda; onu kopyalamak, herkese kendi inancı ya da seküler kutlamasında sevgi ve umut dilemek, yazının aralarına bizim evdeki (daha önce nasıl hazırlandığımızı burada anlattığım) noel döneminden bir foto eklemek (bu sefer hepimizin akıl sıhhatini düşünerek 70 yaşına girmek üzere olduğu halde 40 yaşında gösteren kayınvalide ile artık her sene üstüste onların evinde yapılan klasik Alman usulü fondü sistemi yani masanın ortasına çiğ etleri koy, çubuklara tak, bulyonlu ve altı minik ısıtma sistemiyle kaynayıp duran ufak tencerede "kendin pişir kendin ye" sistemi "klasik noel yemeği gerçeği"ni, çocuğu hediyeye boğmanın sakıncalarını ve "evet yanlış görmediniz vallahi Maya tütü giyiyor bu fotolarda, nasıl oldu ben de bilmiyorum, "beyaz prenses elbisesiiiiğğğ!" diye tutturan çocuğa, boş bir anıma gelip beyaz ponponlu monponlu tütü aldım, vallahi aldım" itirafını özellikle yazmamaya karar verdim) ve tabii ki klasik "seneye görüşürüüüz" geyiğini de yapıp çıkmak istedim :)

"2016 bana, aileme ve sevdiklerime, ayrıca kalbinde iyilik olan tüm insanlara, sevgi, sağlık, neşe ve umut getirsin. Kalbimiz aşkla, sevgiyle, hoşgörüyle ve mutlulukla dolsun ve bunları yaymamız, diğer insanlarla paylaşmamız için fırsatlar çıksın. Yatağımıza girdiğimizde huzur bizi hemen bulsun ve mışıl mışıl uyutsun. Kararsızlıklarımız ve seçeneklerimiz zenginliğimiz olsun. Kendimizi sevelim ve kararlarımıza, gücümüze güvenelim. İyi insanlarla, iyi bakan, iyi konuşan, dürüst insanlarla karşılaşalım, şansımız açık, yolumuz hayırlı olsun. Hayatımızda oyuna, sanata, seyahate, anın tadını çıkarmaya daha fazla yer olsun. İşyerinde, trafikte ve sıkıcı insanların yanında zaman daha hızlı geçsin. Günbatımlarının, güzel bir koku, hoş bir tat ve sıcak bir dost elinin hissettirdikleri daha uzun kalsın. Her gün bir kaç defa kahkaha atacağımız, iyi ki yaşıyorum diyeceğimiz, yaradana şükredeceğimiz nedenlerimiz olsun. 2016 yaşadıklarının ve sahip olduklarının değerini bilen ve sevgiyi hayatının odağına koyan herkes için çok güzel bir yıl olsun!"

19 Aralık 2015 Cumartesi

Yavaş ebeveynlikte çocuğa sınır koyabilmek

Uzunca bir süredir (şu yazıma bakarsak tam olarak 1 seneden fazladır) yavaş ebeveynlik uyguluyorum ve konunun uzmanı olmasam da bu yolda kendimce çok ilerledim. Hatta ilerlediK, çünkü kızım biraz fazla hızlandığım zaman beni uyarmayı "anne, yavaaaaş" demeyi öğrendi! "Haklısın yavrum, çok hızlıyım değil mi, pardon hemen yavaşlayayım" diyorum ve işi gücü bırakıyor, nerede ne konumda olursak olalım, sakinleşiyor, yavaşlıyorum.

Bana en sık gelen sorulardan biri; "yavaş evebeynlikte çocuğa nasıl sınır koyuyorsun, kurallarını nasıl uygulatabiliyorsun?" oluyor. Mesela dışarda saatlerce kalmak isteyen çocuğu nasıl eve sokabiliyorsun ya da tam "üzümlü kek yapma aktivitesi"ne giriştik, iki üzüm attı sıkıldı, nasıl o aktivitede kalabiliyorsun? gibi..

Benim anladığım anlamda yavaş ebeveynlik; çocukla beraber geçirilen zamanı tüm duyularımız açık halde, sadece o ana odaklanarak ve o ana bir anlam yüklemeden yaşamaya çalışmaktır. Benim yavaş ebeveynlik yöntemim; çocuğun gelişim evresine uygun olarak ebeveyn tarafından belirlenen ve çocuk tarafından onaylanan bir programın (çocuğa genelde iki aktivite programı sunar, birini seçmesini isterim), benim önceden koyduğum tek bir sınır ve kurala (işi "kendine ya da başka bir canlı veya eşyaya fiziksel ya da psikolojik bir zarar gelecek noktaya getirmemek" kuralına) uygun olarak, çocuğun belirlediği bir zaman süresince (sıkılana dek) yapılmasıdır. Örneğin, "çocuk dışarıda saatlerce yaprak toplamak istiyorsa, hedef onu eve sokmak değil, sıkılıncaya dek üşümemesini sağlamak" bence. Ya da mesela şu alttaki aktivite tamamen Maya tarafından düzenlendi, benim niyetim yeşil ve sarı PlayDoh hamuruyla biraz eğlenmekti, o dışardan topladığı kuru dal parçalarını ekleyip ağaç yapmak istedi, sonra yeşillerin üstüne sarı "yaprakları" katıp "sonbahar" diyince, ben de bir koşu içerden pamuk getirip "kış" yaptım ve o kadar hoşuna gitti ki, tam 1 saat boyunca tekrar tekrar ağacı yeşertti (bahar geldiiii), sararttı ve pamukladı. Al işte sana en şahanesinden "mevsimleri öğretme aktivitesi", hem de hiç akılda yokken!


Diyeceğim; yavaş hayatta esas olan akıntıya karşı kürek çekmek yerine kendinizi akıntıya bırakmak ve sizi nereye götürdüğüne bakmak. Geçen bir yılda bu yaklaşımı sadece çocukla aktivite yapmaya değil, çocuğa ev işi yaptırmaya, özbakım işlerini öğretmeye ve adım adım tüm günlük yaşama uyarladım ve "yavaşlamanın" çok da faydasını gördüm. Fakat bu "kendini akışa bırakabilme" becerisini kazanabilmek için gerçekten çok uğraştım, hala da çok uğraşıyorum.

Mesela en büyük sıkıntılarım Maya 2 yaşının getirdiği bireyselleşme amaçlı bir Fransız İhtilali'ne gönül koyduğundan bu yana yaşanıyor. Gelişim evresinin gereğini yerine getiren Maya, benim koyduğum kuralların tamamına karşı savaşıyor, tüm kuralları tek tek yıkmak ya da kendi menfaatine göre değiştirmek için uğraşıyor. Bu sayede hangi kurallar gerçekten zaruri, hangilerini manipüle edebilir öğreniyor, benim (ya da bir başkasının) suyuna gitmediğinde nasıl davrandığımızı öğreniyor, ilerki sosyal yaşamı için kendine model alıyor. 2 yaş krizi (terrible two) diye de bilinen bu dönem, gerçekten de ebeveyn için çok zor geçen fakat çocuk için normal ve gerekli bir gelişim evresi. Tabii bizim Maya oldukça savaşçı olduğu için, iş hakikaten son zamanlarda "kan, ter ve gözyaşı" içermeye başladı (Terrible Two ile mücadele stresinden devamlı burnum kanıyor bu sıra, başka kan yok ortamda merak etmeyin). Ama hala "bu da geçecek" fikrine inanıyor, savunuyor ve şu anki sabırlı ve sevgi dolu davranışımın bugün etkisini göremesem de, ilerde çok güzel sonuçlar yaratacağı umuduna tutunuyorum.. (DÜZELTME: Bir önceki yazıyı aslında bu yazıdan sonra yazmıştım ama bunu yayınlayamadan heyecanla öbürünü yayınlamışım, dolayısıyla bakınız, meyvesini aldım bile!)

Bana bu noktada güç veren ve sizinle de paylaşmak istediğim iki temel düşünce var. İlki; yaşamın ilk 3 yılında bir çocuktan beklenen öncelikle çevresindeki insanlarla güvenli bağlanma kurmak, dünyayı tanımak, sonra da temel gelişim görevlerini ve öz bakımını yapabilmek; yani kendi kendini beslemek, giydirmek, temizlemek, yürümek, koşmak, oynamak ve en önemlisi de "diğerleri"nin de kendi gibi yaşam hakları olduğunu anlamak. Diğerleri derken sadece diğer çocukları ya da insanları kastetmiyorum; hayvanları ve bitkileri de kastediyorum. Hani bizdeki gibi "prenses kızım, paşa oğlum, sen bitanesin, herkesten özelsin, en en en'leri hak eden sensin, vur o çocuğa al oyuncağını, tekme at o kediye kaçsın, hah topla orda ne kadar papatya varsa yol getir" anlayışının tam tersi olan anlayış yani.. E zaten sadece bunları anlaması bile en az 3 yıl sürüyor bir insan evladının ve annesine babasına çok iş düşüyor. Dolayısıyla çocuğun o aktiviteden bu aktiviteye koşturulması yerine, onun seçtiği tek bir aktivitede sakince ve tüm bedenini ve ruhunu ortaya koyarcasına odaklanmasını ve sıkıldığı noktada da küt diye bırakmasını hedeflemek genel gelişimi açısından daha olumlu sonuçlar veriyor.

İkincisi de; geçenlerde okuduğum Mesnevi Terapi kitabından yakaladığım çok güzel bir ayrıntı. Diyor ki; "İnsan doğasının belli bir hızı ve ritmi vardır, bu ritmi hızlandırmaya çalışmak doğamıza terstir. Mesela dağa çıkacaksan belli bir hızda tırmanman lazımdır; koşmaya kalkarsan ya düşersin ya da nefesin kesilir". Ne kadar sade, ne kadar öz.. Gerçekten de anne babalar olarak, çocuğumuzun doğasındaki sisteme uymaya yani biraz yavaşlamaya, sakinleşmeye, sadeleşmeye ihtiyacımız var..

Üstte; (foto Ekim ayından, bu kaslı adamlar da yapraklar da kalmadı artık hü hü hü) evimizin bahçesindeki ağaçları budamaya gelen adamları pencereden tam 1 saat boyunca keyifle izleyen ve ertesi gün aynı beklentiyle koştuğu camda "tırmanan adamlar bugün neden gelmediler?" diye soran ve gelmeyecekleri cevabını kabullenemediği için 30dk tepinerek ağlayan benim sevgili Terrible Two kızım :)

18 Aralık 2015 Cuma

İki yaş krizleri antolojisi - 3 ve SOOOON!

Evet doğru okudunuz serinin 3. ve SON yazısı bu :) Krizler bitti mi Öğrenen Anne? Nasıl yaniii? Bunun sırrını bize de verrr! Tamam vericem ama önce son kez gülelim, sonra bu yazı neden sonmuş, nasıl son olmuş öğrenelim ;)

En son burda kalmıştık. Devam :D

- 1 aydır - bin şükür - yumurta yemeye başladın, ama niyeyse sarısını asla yemiyorsun. Ayırıyoruz beyazla sarıyı, tam beyaza dil atacaksın, gözlerin dehşetle büyüyor: "aaaaa sarıııı!!! imdaaaat imdaaaat! yardım ediiiiin!!!" diye bir can hıraş haykırman var ki oy oy oy (nasıl bir terördür yumurtanın sarısı bilemedim ki?!)

- Hastasın yine, burnun horhor çeşme gibi aktıkça "hüloaaaağğğ" diye haykırıyorsun, e gel sileyim, yok kendim silicem, e sil, hüüüp nefes içe, kızım dışa sümküreceksin, hüüüüp nefes içe, bak böyle yapacaksın püüüü, hayır hüüüp, böyle bak püüüü, hayır hüüüp, hüloaaaağ! Uleyn sümüğüyle bile kavga halinde yaaaa!

- Bugün komşunun oğlu Anton'un 4. yaş doğum günü partisine gitmeye yeltendik ama sen hayır kırmızı elbisemi giyeceğim (giydin) hayır sarıyı giyeceğim (giydin), hayır diğer çocuklar gelmesin sadece ben ve Anton olsun (oldu yavrum, başka? mum ışığında keman sesi?), hayır Anton'a hediyesini ben vereceğim sen dokunma derken, ben hay krize girdi girecek falan diye ip üstünde cambazlık yaparken fark ettim de; işine gelince hiç de krize falan girmiyorsun, iki elini eteğinde bitiştirip göz süzmeyi biliyorsun!

- Maya bu kimin bebeği? Beniiim. Aaa sen annesi misin onun? Eveeet. Ben ananesiyim o zaman? Hayıııııır! E baban da bebeğin dedesi? Hayııııııııır. E ama benim annemle babam senin ananenle deden ya, siz de senin bebeğinin ananesiyle dedesiyiz. Hayıııııııır. Hüaaaağ hayır hayır hayır sen annesin, baba da babaaaaa hüaaaaaağ (tamam ayol değilim anane falan pes!)

-  Beyaz Atlı Prens'in "fark ettin mi bugün, ya dur hatta bir iki haftadır Maya hiç krize girmedi?" demesinin ve benim "aaa evet çünkü Maya bugünlerde çok güzel günler geçiriyor, çok eğleniyor ve çok güzel, akıllı ve uslu, tam bir "iyi çocuk" gibi davranıyor" dememin 827261 salise ardından, bir bana bir babana bakıp gözlerini belertip en tiz sesinle "hayır kriiiiiz kriiiiiz Maya kriiiiiiz, hayır Maya eğlenmiyooooor, Maya iyi çocuk değiiiiiiiiiiil" diye bağırman ve kendini yerlere atman neydi öyle yaw?

Yetmedi mi? Bana yetti :D Ama siz daha önceki krizlere de gülmek için buraya tıklayabilirsiniz :D

Bu kriz konusunda yazdığım son yazı sevgili 2 yaş anneleri :) Çünkü gerçekten de Maya'nın krizleri azaldı (yerini daha ince tasarımlanan bir psikolojik savaşa; "nedeeeen?" sorusuna bıraktı. Günde 183736 adet neden-çünkü muhabbeti yapıyoruz son 1 aydır ama bu kesinlikle daha keyifli). Kendini yerlere atıp çırpınmaları, tuhaf tuhaf şeyler için tutturup inatlaşmaları, en ufak en önemsiz kuralı dahi sınamak için trajediler yaratması falan hep azaldı. Çok şükür, bu dönem DE geçiyor, hissediyorum.. Fakat size bir sır vereyim mi? Bunu Maya kadar ben de başardım, benim de başarım bu!

Size yazdığım ilk kriz yazısından hemen önce bana bir aydınlanma gelmiş ve "uleyn sonuçta 2 yaşında bir çocuk, bundan ne korkucam be, bacaksız istediği kadar ağlasın yerlerde sürünsün, bana ne aman" demiştim. Buna biz terapistler "farkındalık" diyoruz :D İlk adım. Sonra, dedim "e bu tüm çocukların yaşadığı bir "dönem" sorunuysa, o zaman ben kendimi rahatlatacak bişeyler yapmalıyım! Nedir beni rahatsız eden? İnsanların çocuğum ağlıyor diye beni suçlamaları mı? Kriz anında kendimi yetersiz anne, kötü anne hissetmem mi? Krizi yönetememem, sinirlenmem, korkmam mı?"

Çevreden gelen tepkiler bence işin en zor kısmı olduğu için, ben kendimden başladım dostlar. Öncelikle kriz dışındaki zamanlarda Maya'ya sadece "gerekli" kurallar koydum, kendisini birçok şeyde özgür ve hatta başıboş bıraktım. Uleyn sarı eteğini giyip dans mı etmek istiyor, buyursun. Banyo yapmak istemiyor mu, yapmasın, yarın yapar. Saçını tartmadı mı, eyvallah, tarzan gibi gezsin tüm gün. Ha yine mi krize giriyor, girsin efendiler girsin, bırakınız girsin, nöropsikolojik gelişimi bu şekilde deyin geçin. Ha evde yavaş yavaş krizleri yönetir hale geldim. Sinirlenmek bir yana, kıs kıs gülüyorum arkamı dönüp. "Durumunuz"la dalga geçmeye başladığınız anda, "durumunuz" elindeki deli değneğini sallamayı bırakıyor sevgili dostlar.. O yerde tepiniyor tepiniyor, 40dk, 30dk, 10dk derken baktım 2dk tepiniyor bitiriyor! Neden, çünkü yanına oturmuyorum, gzümü gözüne dikmiyorum, tamam geçti demiyorum. Sadece aynı odadayım, kendi işimi yapıyorum. Arada da ona "tamam ağlaman bitince sarılacağız, öpüşeceğiz. Bitince gel yanıma" diyorum. 1 ayda öğrendi, "bundan sonra böleeee".

Sonra ikinci adıma geçtim. Etraf ne der?! Ayh en beteri.. Evde değil alışverişte, otobüste, restoranda dellenen velet.. Daha düne dek de başaramamıştım, dün birden aydınlandım yine. Yılbaşı kartı almaya kırtasiyeye girdim (en sevdiğim mekanlardan biridir, azcık ona buna bakmadan, defterleri koklamadan, kalemleri denemeden asla çıkmam) Maya da şu 5-6 renk aynı anda yazan tükenmezlerden aldı eline. Eyvallah. Fakat "yavru ver ödeme yapıp çıkıcaz" dememle kendini yere atıp haykırmaya başlaması bir oldu. Kırtasiyede 3 yaşlı teyze 1 satıcı 1 genç kadın var anında bunlar işi gücü bıraktı "ayy nesi var, uykusu mu var, karnı mı aç, ay al yavrum bak kalem ağlama al evladım bak şeker tut tut" başladılar. Hatta kadınlardan biri "heralde çok alışveriş yaptınız yoruldu, belki de eve gitme vakti gelmiştir" diye nasihat çekiyor bana. Bana!!! Banaaaaağ :D "Yok ayol daha evden çıkalı 5dk olmadı" dedim ve ekledim "bişiyi yok yeaaaa, 2 yaşında".. Kadınlar bana anlamsızca bakıp büyük ihtimal "çocuğunu ihmal eden pis ecnebiĞ" dediler içlerinden ama ahahahaha o da nesi, hiç sallamıyorum. Yerde kızım iki seksen yatmış tepiniyor, ben sanki hoş bir müzik eşliğinde salınarak kasaya yürüyor ve kalemi kartları ödüyorum, ahahahaha! Bu kadın ben miyim? Ne utandım, ne sıkıldım. Ödedim sonra gittim oturdum yanına "Maya bak kalemin parasını verdim artık kalemi eve götürebilirsin, hazırsan ağlamayı bırak ve kalk eve gidelim boyamaya başlayalım" dedim. Seninki şak diye sustu, hiçbişey olmamış gibi kalktı ve el ele tutuşup çıktık dükkandan. Gerimizden baya bir konuşmuşlardır ama bananeğğğğ.. 2 yaşında bir çocuk ayol bu, ağlar da susar da..

Ben en çok başkasını kendi durumumda gözlemlerken öğreniyorum. Burda da baktım bu yaşlı kadınların Maya'nın çevresinde panik içinde dönüp durmaları, vaatleri falan çok saçma yahu. Çocuk zaten başka boyutta, sen sadece kendi dilini yoruyorsun. Bırak ne hali varsa görsün, sonsuza dek ağlamayacak ya.. Sen böyle "amaaağn koyver gitsin, alt tarafı bir bacaksız, bundan mı korkacam" dediğin anda klinnng, büyü bozuluyor.

Bundan sonra Maya daha çooook kriz yaşayacak eminim ama ben sanki dün böyle video game'imde bir level atlamış falan gibi oldum bu annelik denen bitmez merdiven basamaklarındaki maceramda.. O nedenle çok acaip dehşet komik bişey olmazsa, elveda 2 yaş krizleri antolojisi diyor, hepinizi ve sıpalarınızı öpüyorum.

Darısı sizlerin başına (Allah kurtarsın bacım..)!

14 Aralık 2015 Pazartesi

Rotavirüs macerası

Siz bu satırları okuduğunuzda, ben çoktaaaan uykularda uykulara geri dönmüş olacağım sevgili bloggercıklarım; çünkü 30'lu yaşlarımda rotavirüs kapmış, sürüm sürüm sürünmekteyim ve bir yazıp kaçıcam hemen.

Rotavirüs'ü ilk defa Maya 3 aylıkken Türkiye'ye gideceğimizi duyan doktorun "aman sakın rotavirüs aşısı olmadan götürmeyin, Türkiye'de ve diğer hijyen standartları "az gelişmiş" ülkelerde çok yaygın ve çok tehlikeli" serzenişiyle duymuştum. Maya aşıyı oldu hatta bu yüzden 3 aylık olmasını bekledik, bu yüzden ananemin vefatından 1 gün sonra apar topar gidebildik, ben hep kendimi "ah keşke aşıyı beklemeseymişiz de ananemi görebilseymiş Maya" hatta "biz erken gitsek ananem o gün kapının önüne çıkmazdı ve kaza geçirip vefat etmezdi" falan diye suçladım, hep bu rotavirüs aşısını nefretle andım. Ta ki düne dek.. Dün şükürler olsun ki rotavirüs aşısını yaptırmışım dedirtti hayat bana.

Size de lütfen bebeklerinize (ilk 6 ayda yapılan) bu aşıyı yaptırın! demek için yazıyorum bu satırları yatağımdan. Maya geçen hafta kusmuştu falan ya, kreşten rota getirmiş meğerse. Önce eşim ardımdan ben, cortladık. 3 gündür yatıyorum, perişan haldeyim, alttan üstten fışkırıyor öyle diyeyim, inanılmaz halsizlik, vücuttaki su ve elektrolit dengesinin bozulmasından korkunç bir migren, tüm bedenim sanki kamyon altında kalmış gibi ağrıyor, halsizlik korkunç. 3 gündür ağzıma tek lokma girmedi, zaten yemek düşündükçe fena oluyorum. Allahtan eşimle benim aramda 1 gece "dinlenme süresi" oldu ve benimki haftasonuna denk geldi de eşim Maya'yı aldı götürdü evden, yoksa bizim aşırı hassas Maya "neden hastasın" krizinde "kalk, oyna" derdinde, etrafta çocuk olunca hasta olabilme lüksünüz yok biliyorsunuz.. Griple ateşle çok oynuyorum zıplıyorum da Rotavirüsle hayatta kalmam mümkün değildi. Çok korkunçmuş bu rotavirüs!

Bu badirede tek sevincim; Maya iyi ki aşı olmuş çünkü bu sayede biz eşimle perişan olurken, o çok hafif atlattı rotavirüsü.. Biraz ishal, biraz kusma, biraz tatsızlık, kalktı ayağa. Normalde rotavirüs aşısı olmayan çocuklarda bu hastalık öyle ağır ve berbat geçiyormuş ki, tüm hastaların %20'si hastanelik oluyormuş ve hatta 0-1 yaş arası bebek ölümlerinin %85'inin nedeni rotavirüs olarak bildiriliyor. Eğer çocuk çok halsizse ve su / anne sütü almayı reddediyorsa hiç vakit kaybetmeden hastaneye gitmelisiniz. Türkiye'de de çok yaygın görülen bu hastalık özellikle dışkı, aynı su bardaklarının kullanımı ve gıdalar yoluyla geçtiği için kreşlerde çok sık gözüküyor, aşırı derecede bulaşıcı. Bol bol ellerin yıkanması, hijyene dikkat edilmesi bir ölçüde bulaşma riskini azaltsa da, bir kez yakalandıktan sonra yapılabilecek tek şey dinlenmek, bol bol su içmek ve beklemek. Genellikle 3-5 gün içinde iyileşiyorsunuz. Bazı vakalarda ateş ve burun akması da gözüküyor (bende var mesela ama sanki benimki rota yanında bir de grip geçirdiğim için gibi geldi bana). 

Rotavirüs ile ilgili bilgileri burada ve burada bulabilirsiniz. Aşı hakkında burada tüm bilgileri bulabilirsiniz. Lütfen çocuğunuza rotavirüs aşısı yaptırın (son zamanlarda içinde domuz dna'sı var diye bizim dinci sağlık bakanlığı rotarix aşısına karşı kampanya başlattı ama yurtdışında hiç bir zararı ve yan etkisi olmadığı özellikle üzerine basılarak yapılıyor).

ÇOK ÖNEMLİ GÜNCELLEME: Arkadaşlar bu sabah üyesi olduğum bir grupta çok acı bir haber paylaşıldı, minicik bir can Rotavirüs nedeniyle melek olmuş, annesi ailesi perişan. :(((( Çok etkilendim, ağlıyorum şu an. Ben ölüyorum sandım, minicik bedenin neler çektiğini düşünemiyorum bile.. LÜTFEN LÜTFEN yorumlarda bazı çok cahil "rota aşısı olduktan sonra alerji çıktı" falan gibi söylevlere inanmayın, bloğa yollanan yorumları ben silmediğim için bu tip aşı karşıtı yorumlar çok canımızı sıktı geçen hafta ve üstüne bu haber beni çok düşündürdü. Bu konu şakaya gelmez, akıl karıştırmaya gelmez. Lütfen tıbba, bilime güvenin, hurafelere değil.. Bundan sonra sağlık konusunda yanlış bilgi ya da yönlendirme içeren yorumların hiçbirini yayınlamayacağım, kimsenin kimseye şüphe düşürmeye hakkı yok. Eğer aşı konusunda endişeliyseniz lütfen doktorlarla konuşun, bilimle yola çıkın. Bundan sonra bu blogda hakaret ve belli bir ırk ya da gruba yönelik nefretin yanı sıra bilisel gerçeklere dayanmayan hurafeli yorumlara, sağlık ile ilgili yanlış ve eksik bilgilere YER YOK!!!

11 Aralık 2015 Cuma

Kusmuklu bir sabah

Bu sabah yaşadıklarım aklıma taaa kendi çocukluğumda yaşadığım korkunç bir sabahı getirdi. Ben ilkokulda sabahları asla uyanamazdım, annemle babam hastaneye gitmeden önce uyandırılmam, haydi haydi haydi diye giyinmem, upuzun saçlarımı anneme taratıp topuz yaptırmam, okulun servisini 2 düdük öttürtmeden yakalamam gerekiyordu ve her sabah yaşadığımız bu koşturmalı, stresli, iki ayak bir pabuçtalı gerginliği çok iyi hatırlıyorum. Hatta bir sabah annem artık yavaşlığıma dayanamayıp delirmiş ve beni babama bırakıp gitmişti! Babamın upuzun saçlarımı tarayamayışı, hadi kızım geç kaldık öğretmenine rica ediver diyişi, öğretmenden yediğim azar, upuzun saçlarımı salkım saçak gören çocukların alayı, sırada ağlamam ve tüm gün yaşadığım o utancı ve terkedilmişlik hissini dün gibi hatırlıyorum.. Anneme beni bırakıp (!) işine gittiği için, babama saçımı bile (!) toplayamadığı için (halbuki 9 yaşında kocaman bir kızdım), tüm dünyaya bana pasaklı ve aptal muamelesi yaptığı için çok içerlemiş, gün boyu halime ağlamıştım..

O günden sonra bile akıllanmadım ve çok geç kaldım, taa ki eve çok istediğim (sonunda annemle babama "ben ölürsem yerime köpek alın" demişim!) Semo'm gelene ve her sabahın köründe çiş için dışarı çıkarılmak istemesine dek.. O günden bugüne ben hep sabahın köründe kalkmaya, sabahın o sakin, yavaş saatlerini sevmeye başladım. Hasta değilsem, sanırım 13-14 yaşımdan beri 1 gün dahi uyanıp da yatakta "keyif" için kalmışlığım yoktur, hop kalkar, duşumu alır, işe güce başlarım hemen.. Zaten genlerinde "çalışmak ve verimlilik" olan Alman eşim de benim gibidir. Çocuk da kendimiz gibi erkenci çıktı ve çocuktan sonra da değişmedi bu alışkanlığımız.

Taaki bugün bir "kusmuk" tüm hayatımızı alabora edene dek..

Bizim kız bugün hayatında ilk defa kustu! Yani daha doğrusu doğumdan 5 saat sonra bir kez kusmuştu ama bir daha geğirme dahi hiç kusma tecrübemiz olmamıştı. Hatta ben bugüne dek Maya'ya hep bembeyazlar giydirdim, koyu renk hiç kıyafeti olmadı düşünün yani bendeki özgüveni.. Yine bu sabah giydirdim açık renkler, babasıyla kucak kucağa oturuyorlar ama çocukta bi tatsızlık var (hastayız ailecek) biraz mızırdandı, karnım ağrıyor dedi, bir iki öksürdü derken foşşşş. Abartmıyorum aynen Problem Çocuk filmindeki dönme dolap sahnesi! Ay dayanamayacağım ekleyeceğim izninizle :D


Ne kadar kustu derseniz aslında size göre azıcık ama o kadar acemiyiz ki, çocuk kusuyor, üstü başı, eşimin üstü, beyaz koltuk (evet eşyalarımız da beyaz), ordan salonun abartmıyorum 2/3'ü, ordan hol, banyo, benim üstüm ve son olarak havlular.. Çocuk kusuyor biz deli danalar gibi bi oraya bi buraya koşturuyoruz, çocuk kucakta kustukça ve koştukça etrafa sıçrıyor dursak anca kendi üstü belki eşimin üstü batacak :D Ay beni bi gülme tuttu, çocuk zaten şok içinde, hayatında ilk defa kustu ne olduğunu anlamadığı için ağlıyor, eşim desen saçında bile kusmuk var sanki yeni doğmuş bebek kucağındaki, ben sinirden gülüyorum.. Ay dedim aynen babam gibisin, o da benimle ne yapacağını bilemiyordu, yahu tut çocuğu sakince, hafif yere eğ, kussun yere sonra temizle yeri.. Niye göğsüne bastırıyorsun ve ertafta koşturuyorsun..

Ben çocuğu değiştirirken eşim yerleri sildi, Maya takılı plak gibi "neden? neden? neden?" diyor bir yandan ona mantıklı ve travmatize etmeyecek açıklamalar yapıyorum, bir yandan gülmeme engel olmaya çalışıyorum, bir yandan kocaya "olmadı, ıslak bezle sil bak köşede de kalmış, ay saçında da var" diye direktif veriyorum. Sonra niye kustu hakikaten diye düşünmeden çocuğu eline bir bardak su tutuşturup direkt kreşe, kendimi de işe attım. Uzman annelik bu ruhsuzluğu gerektirir heralde (dedim ayol ateşi çıkarsa, kusarsa arayın diye, o kadar da değil).

İşte benim 2,5 yaşında ilk defa karşılaşıp dımdızlak kaldığım bu kusma konusunda kısa ve öz birkaç yazı da şu: bebekler neden kusar ve ne yapmalı burada, çocuklar kustuklarında nasıl davranmalı burada, neler vermeli ne yapmalı burada.

10 Aralık 2015 Perşembe

Sıpayı kaybetme ve bulma macerası

Bir söz vardır, bilirsiniz "Allah sevdiği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra da buldurur sevindirir" diye. Dün bizim sıpayı bir güzel kaybettim ben! Vallahi kaşla göz arasında hemen dibimde dolaşırken dolaşırken birden yok oldu çocuk. Hani bir kaza anında insanın tüm hayatı gözünün önünden film şeridi gibi geçer denir ya, hakikaten doğru o. Onlarca senaryo 1-2 saniye içinde geçti aklımdan. "Yevrummm, yevrum yok" diye bir feryat edişim vardı, ay fena oldum bak yine!

Meğerse hatun benim çamaşır asmamı fırsat bilmiş, açmış evin kapısını, inmiş aşağı, bulmuş bahçe kapısını açık, dolanmış bahçeyi, ordan komşunun oğlunun peşine takılıp açık kapıdan evlerine girmiş, içerde arabalarla oynuyor. Ne komşunun ne de benim bu "seviyeli birliktelik"ten haberimiz yok! Nasıl bir Pleasantville'de yaşıyorsak kapı baca herbiyerimiz açık bu havada!

Birkaç sene önce (yok ayol resmen 10 sene olmuş) annem ve babamla Kaz Dağları'nda şahane bir otelde tatil yapıyorduk. O zaman kocasız ve çocuksuzum, böyle güneşe karşı vermişim incecik bedenimi, elimde kitabım, kulaklıklarımdan sakin bir Cold Play tınısı doluyor ruhuma (yeni albümü dinlediniz mi, berbaaaat). Hava nasıl şahane, havuz başında buz gibi bir kokteyl elimde, ayak parmaklarım bile kırmızı ojeli (hatırlar mısınız doğuma gittiğim gece bile, hamilelik süresince yaptığım yoga sağolsun, rahatça eğilmiş ve ayacıklarıma kırmızı kırmızı ojeler sürmüştüm ben! Şimdi 2 haftada bir tırnaklarımı kesebilirsem şükrediyorum! Hey gidi günler.. Dağıldık yine). Neyse o sukunet içinde bir çocuk haykırışı duyuldu (tabii ki inanılmaz rahatsız oldum ben, çocuk sesine ve hatta görüntüsüne dahi çok alerjim vardı o sıralarda). Çocuk milleti de, "eşeğin sevmediği ot burnunun dibinde biter" misali, beni çok sever ezelden beridir. Tabii ki onca insan arasından geldi elimi tuttu, "annem yoook" diye ağlıyor. "Çocuğum dur, buluruz ananı merak etme" demiş ve gitmiş bu işlerden ve her türlü işlerden sorumlu olduğuna inandığım animatörü bulmuş, anası anons edilmek üzere bir kahraman edasıyla çocuğu teslim etmiş, sukunet içinde Cold Play'ime dönmüş, birkaç dakika sonra da aynen TV'den Hülya Koçyiğit ile Ediz Hun'un birbirlerine doğru ağır çekim koşmalarını izler gibi anayla çocuğun havuzun iki ucundan koşup tam ortada birleşip sarılmalarına da kıs kıs bile değil yüksek sesle gülmüştüm. O anne de minnet gösterisinde çığır açmış ve tatil boyu peşimi bırakmamıştı, bu gereksiz "ben senin kölenim artık bacım" halinden çok da rahatsız olmuştum. Kadının bi bildiği varmış..!

İnsan korkuların en derinini yaşıyor çocuğunu kaybedince. Aklını kaybetmek daha iyi vallahi. Zaten ikisi bir arada yaşanıyor, buluncaya dek çocuğu. Ay bir de bulamadığını düşün, 20 senedir evladını arayan anaları düşün ya da başka türlü, geri dönüşü olmayan kayıpları düşün! Bir de son günlerde ben Maya'ya acaip kıl oluyorum, "bi git yaa" modundayım falan biliyorsunuz. Buna rağmen aklımdan "ohh çocuk kayboldu anasını satayım, yaylalar yaylalar" yerine "hayatım bitti, ben yaşayamam artık, direkt öldüreyim ben kendimi şurda" geçti yahu. Seviyormuşum ben ayol bu zilli kızı..

Allah kimseye evladını kaybettirmesin. Ya da Allah kalın kafalı kuluna illa ki kıymetini göstermek istiyorsa, kaybettirsin ama maksimum 3dk bile aratmadan buldursun. Evlat kaybı çok zor iş sevgili dostlar..

Bu vesileyle iki kelam laf edesim geldi bu konuda. Bir arkadaşımın ikizleri var, hiçbir yere iki çocukla tek başına gitmiyor. Önce gidemiyor, iki çocukla zorlanıyor falan sanıyordum ama varmış bi bildiği, tanıdığı bir başka ikiz anası birine sahip çıkayım derken öbürünü tutamamış da araba altında kalmış mesela bir yavru.. Diğer arkadaşım 1,5 yaş arayla iki çocuk pırtlattı, taktı tasmaları vallahi göğüslerine çocukların, başka yolu yok diyor, gezdiriyor öyle. Yazık ayol derdim, toplum içinde madara ediyorsun yavruyu, ama artık demiyorum. Vallahi süper buluş o tasmalar, hatta GPSler!

Daha büyük çocuklara "hangi yabancılara güvenebilirsin" eğitimi vermek, kaybolduğunda nasıl davranacağını öğretmek çok önemli ama en miniklere bu tip yöntemler geçersiz. E çocuk bu, çok hareketli ve çok dikkat etseniz bile bücür boyuyla iki saniye içinde yokolabiliyor. E evin dış kapısını kilitli tutmak dışında, mesela dışarda falan kaybettiysek ne yapacağız?

Ben yine okudum okudum ve öğrendiklerimden hemen birkaç önlem aldım. Mesela kalabalık ortamlara gireceksem çocuğu kolay fark edebileceğim renklerde giydirmeye dikkat eder oldum. Ayrıca elbiselerin içine, etiket kısmına (çoğu firma zaten ufak bir isimlik koyuyor çocuk kıyafetlerine) adını ve telefon numaramı yazdım. İsterseniz isim ve iletişim bilgilerinizi yazabileceğiniz bebek bileklikleri de var piyasada, hatta bazı ebeveynler geçici dövmelerle çocuğun kol ya da bacağına bu tip bilgileri koyuyor ama çocuğun ismini kolayca gören bir çocuk istismarcısı da çocuğa ismiyle hitab ederek kolayca güvenini kazanabilir, bunu da unutmayalım. Özellikle el tutmak istemeyen özgür ruhlar varsa, onları market arabasını ittirme, anneye yardım et diye poşeti taşıtma gibi yöntemlerle de kendinize yakın tutabilirsiniz.

Tüm bunlara rağmen çocuğunuzu kaybettiniz ve yandaki fotodaki gibi buzluk reyonunda hapis kalmadığından da eminsiniz diyelim. O zaman tüm içgüdüleriniz aksini söylese de bulunduğunuz yerden kesinlikle ayrılmayın, uzaklaşmayın, hemen en yakındaki dükkan çalışanından, ya da gözle göreceğiniz mesafedeyse güvenlik görevlisinden yardım isteyin ve panik olmak yerine hemen koordine olun. Çocuğunuzun üzerindeki kıyafeti, saç, göz, boy gibi fiziksel özelliklerini doğru tarif edin (şişmansa şişman diyin yahu, iştahı yerinde, balık etli falan demeyin).

Daha önce de yazmıştım nedenlerini; lütfen çocuklarımızı yabancılara merhaba bile dahil konuşmaya, özellikle sarılmak, öpmek gibi çok özel davranışlara zorlamayalım ve 3-4 yaşından itibaren yabancılardan gelecek tehlikeler hakkında anlayabilecekleri, korkutucu olmayan ama engelleyici bir dil kullanarak eğitelim ve "hangi yabancı güvenlidir" konusunu sık sık işleyelim.

Ay bir de büyük konuşmayalım, öyle "bıktım uleyn", "en büyük hatam o prezervatifi takmamaktı", "aman çocuk yapma, hayatım kaydı benim" falan demeyelim. Bak Allah'ın sevdiği kalın kafalı kuluymuşum ki eşek sıpamı kaybettirdi ve buldurdu, dersimi aldırttı. Aman diyeyim! Büyük konuşmayın, başınıza büyük dertler gelmesin! Karma'ya şakadan bile nanik olmaaaz..

Ah bir de hamiş, çok değerli bir email almıştım, fırsat olmamıştı yazmaya. Hakikaten önemli bir başka konu da araçlarımızda bulunan "çocuk kilidi"ni mutlaka kullanmamız gerekiyor sevgili arkadaşlar. Üşenmeyelim lütfen. Bunlar bu yaşlarda o minicik kollarını uzatıp seyir halindeki otomobilin kapısını açma konusunda da özel bir ilgi ve alaka içindeler. Oto koltuğuna bağlı çocuğunuz güme gitmese de, aracınızın kapısı ya da en temizinden aklınız gidebilir, aman diyeyim..

7 Aralık 2015 Pazartesi

Üç dilli çocuk yetiştirmek - 6

Bir önceki yazımda artısını ve eksisini anlattığım "OPOL Yöntemi"ni kullanarak, Maya'yı 3 dilli büyütüyoruz ve bu deneyimi sizlerle paylaşma nedenim, bizimki gibi 1'den hatta 2'den fazla dil konuşulan evlerde bu işlerin nasıl gittiği konusunda bir fikir vermek. Önceki yazıda da dediğim gibi, bu işin "tek doğru"su yok, her evin koşulları farklı ve size hangi yöntem mantıklı ve kullanılabilir geliyorsa, çocukta hangi yöntem(ler)in işe yaradığını gözlemliyorsanız o şekilde davranmalısınız.

Şimdi teorileri bir kenara bırakalım da biraz pratikte işler ne durumda ondan bahsedelim. Maya'yı en son 22 aylıkken bırakmıştık, o günlerde kelimeleri birbirine bağlamayı yeni yeni akıl eden Maya'yı gözlemlerken bana anlamsız bir "2 dil konuşabiliyorsa neden 3 dil konuşamasın?" hırsı gelmişti ve OPOL karşıtı ebeveynlerin forumlarına girdikçe "OPOL çok saçma bir yöntem! Evde sadece 2 ebeveyn var diye 2 dil konuşmak kadar saçma bir yöntem olabilir mi Allahaşkına!? Evde kaç dil varsa çocuk da o kadar dile maruz bırakılmalı, neden bu zenginlikten çocuğu mahrum ediyorsunuz.. Yok çocuğun beyni yorulur, yok aklı karışır, yok gelişimi engellenir, bunlar hep 1960'lardan kalma hurafeler!" demiş ve üstüne de 11 dilli Afrika kabilelerinin ne kadar doğal olduğunu anlatan şu makaleyi okuyunca tam bir Türk şevki ile OPOL'ü bırakıp bu işe girişmiştim.

Fakat bu lobinin içine girdikçe, teoriden pratiğe geçtikçe, çocukları 3-4 dil konuşuyor diye övünen anababaların bir hayal bulutunda olduğunu fark ettim. Gerçekte olansa şuydu; çocuklar 3-4 dili anlıyordu evet (çünkü iletişimin %70'i beden dilidir ve çocuklar beden dili uzmanıdır) fakat iş konuşmaya gelince bu çocuklar ya bazı dilleri reddediyor ana baba ile dahi konuşmak istemiyor (selective mutism), ya kekelemelik sorunları yaşıyor ya da tüm dilleri birbirine ekleyip çorba gibi konuşuyor, aile dışında kimseye dertlerini anlatamıyor, hırçınlaşıyor ya da akran zorbalığı nedeniyle içlerine kapanıyordu. Yani 3-4 dile oynarken aslında gerçekten layıkıyla konuşulabilen 1 dahi değil, sıfır dille kalan ebeveynlerin sayısı hiç de az değildi. Bunu sorguladığımda da aldığım cevap "ama şu an konuşamasa bile ilerde 4-5 dili diğerlerinden daha rahat öğrenir, unutsa bile hatırlar" bana mantıklı gelmiyordu çünkü baştan zorlanan bir çocuk, dil öğrenmeye regresyon geliştirebilir, bilinçaltıyla reddedebilir ve ilerde de "benim dile yeteneğim yok, ben başaramıyorum" psikolojisi yaşayabilir.

Kafamda bu sorunları çözemediğim için, üstüne de dil yeteneği çok fazla olmayan Maya'nın 3 dilin taarruzuyla zorlandığını hissettiğim için, 24 aylıkken İngilizce-Almanca OPOL'e geri döndüm ve Türkçe'yi Türkiye tatilleri, skype, Türkçe konuşulan ortamlar ve şarkılar dışında, ancak ilk iki dili tamamen oturduktan sonra öğretmeye karar verdim. Ve ta taaaa; inanılmaz bir şekilde Maya birden konuşmaya başladı!

Konuşuyor dediysem, yanlış anlamayın. İki dili ayırıyor ve birbirine karıştırmıyor, hangi ortamda hangi dilin konuşulacağını biliyor (süper) ama hala cümleleri bağlaçsız, eksiz "baba gel koltuk" ya da "anne banyo gitti, yıkandı mis koktu, anne mis kokunca mutlu güldü!" gibi 3-5 kelimeli, birbiriyle birleşen ama bağlaçları olmayan cümleler. Ha derdini anlıyor muyuz, evet. Bize ve kendi sosyal çevresine kendi dilini kabul ettirdi, şu an Mayaca anlatamadığı bir durum yok. Sorarsanız o gün kreşte ya da dışarda olanları anlatıyor, adını soyadını yaşını falan söylüyor, ezbere değil bilerek sayıları sayıyor (burada 5 elma var 3 tanesi sarı 2 tanesi kırmızı gibi), evet hayırla cevaplanacak türde soruların tamamını anlıyor ve doğru cevaplıyor, açık uçlu soruları ise bahsettiğim 3-5 kelimelik bağlaçsız cümlelerle cevaplıyor (saat kaç? dediğinizde illa ki "8.30" diyor mesela :D 8.30 kreşe gitme ve yatma saati olduğundan mıdır nedir, onun için çok önemli!) ve dahası size soru soruyor, özellikle "neden?" sorusu en favori sorusu ve olayı kesinlikle en ince ayrıntısına dek anlayana dek neden?leri bitmiyor. Anlayınca "hmmm ok" diyor ve ilerde sorduğunuzda size "çünkü" diyerek anlatıyor. Ayrıca lütfen, teşekkürler, afedersiniz gibi kelimeleri yerinde ve isteyerek kullanıyor. Yani kısacası bence 2,5 yaş için gayet normal ama biraz egzantrik bir dil gelişimi var. Konuştuğu dillere ayırdığı zaman özellikle kreşten bu yana eşit gibi, gün içinde %50 İngilizce, %47 Almanca ve %3 Türkçe konuşuyor. Her iki anadile eşit zaman ayırmaya başladığından beri diller eşit düzeye geldi, tercümanlığa falan başladı yani :)

Geldiğimiz noktadan mutluyum ve bundan sonra inşallah daha da gelişerek sorunsuz devam edecek bu çok dilliliği.. Beni rahatsız eden tek durum, geçen ay kreşte yaşanan bir durum. Malum kreşte tamamen Almanca konuşuluyor, çiftdilli kreş ve okulu tercih etmedik çünkü Alman eğitim sistemi gayet iyi ve biz de özel okul düşünmüyoruz. Kreşte bir tek Maya İngilizce konuşuyor (öğretmenler anlıyor ama Almanca cevaplıyorlar) ve ilk ay biraz bocaladı. İkinci ay hemen Almanca'ya geçti ama o dönemde bazı çocuklar sanırım biraz dalga geçmişler (evet bu donsuzlar 2-3 yaşlarındalar ve birbirleriyle dalga geçiyorlar!) ve bir gün eve geldiğinde bana bildiği bir şeyin ismini sordu, söyledim, "hayır baba ne diyor?" dedi (eşim sadece Almanca konuştuğu için Almancasını bu şekilde soruyor), söyledim. "Maya ne diyor?" dedi.. "Maya hem güneş, hem sun, hem die sonne diyor" dedim. "Neden?" dedi, çünkü Maya hem Türkçe hem İngilizce hem de Almanca konuşuyor" dedim. Yüzünü astı ve "Hayır, Maya komisch konuşuyor" dedi. Komisch Almanca acaip/komik demek, anladım ki çocuklardan biri "Maya komik konuşuyor" demiş, bizimki de içerlemiş.. Hemen güldüm "aa eveeeet, Maya hem komisch hem türkçe hem ingilizce hem almanca tam 4 dil konuşuyor, oysa kreşteki çocuklar yazıııık sadece 1 dil konuşabiliyorlar, sadece Almanca konuşuyorlar" dedim. Aslında yazııık dememek lazım biliyorum ama o an içimden Maya'nın biraz pohpohlanmaya ihtiyacı var gibi geldi. Öyle diyince yüzü düzeldi hemen güldü "nedeeen?" dedi, "Çünkü Maya çok şanslı, 3 dil biliyor ama kreşteki çocuklar sadece 1 dil biliyor, belki ilerde Maya onlara diğer dilleri de öğretir çünkü Maya çok akıllı bir kız" dedim ve acaip sevindi, konu da kapandı. Şimdi ara sıra "Maya 3 dil konuşuyor; Almanca, İngilizce ve Türkçe!" diye etrafa hava atıyor ve anladığım kadarıyla haftada 1 saat olan İngilizce dersinde diğer çocuklar dut yemiş bülbül gibi otururken bizim Maya mutluluktan şakıyormuş!

Yani 2,5 yaşında geldiğimiz nokta budur. Çocuklar gerçekten çok kendilerine özgü yaratıklar, aynı ebeveynden çıkma, aynı evde büyüyen iki kardeşin bile dil gelişimi çok farklı oluyor. Başkasının çocuğuyla hatta kendi kardeşiyle dahi karşılaştırmamak lazım. Maya benim gözlemlediğim kadarıyla dil becerisine sahip bir çocuk değil. Daha "gözlemci ve teknik" bir çocuk ama dil ve konuşmaya pek ilgisi de yeteneği de yok. O nedenle ağzından çıkan herşey bana "süper" geliyor. Etrafımdaki çok dilli çocuklara bakıyorum, Maya gibi 3-5 kelimeli bağlaçsız cümleleri kuranlar çoğunlukta (yani Maya ortalama bir noktada) ama tabii ki 2 dili de karman çorman da olsa güzel konuşanlar da var (iki dili layıkıyla ayırarak konuşmak 4 yaşından önce başlamıyor genellikle) daha tek tek kelimeler söyleyenler de var. Hatta tek dilli olup hala taş çatlasa 10 kelime konuşanlar da var ki bunlar da son derece normal. Uzmanlara göre 3 yaş öncesi konuşma gecikmeleri "sorun" kabul edilmiyor, kimi çocuk geç konuşuyor sonra susturamıyorsunuz sevgili anneler :) Fazla takılmayın derim..

2-3 dilli büyüyen çocukların bu yaşlarda en sık karşılaştıkları sorun kekemelik. Kekemelik her iki dilde ya da tek bir dilde görülebiliyor ve tamamen beynin nörolojik gelişimiyle ilişkili doğal bir süreç. Genellikle 6 ay sürüyor ve kendiliğinden kayboluyor. Anne babaların kesinlikle endişelenmemesi, özellikle çocuğa hissettirecek şekilde kafalarını bu konuya takmaması, çocuğu düz konuşmak için zorlamaması, acele ettirmemesi, yavaş ve tane tane konuşmasını sabırla beklemesi, bol bol şarkı söyleme ve söyletmesi öneriliyor. Tabii kekemeliğin nasıl başladığı da önemli çünkü normal gelişim dışında bir korku ya da travma ile başlayan kekemelikler pek dil ile ilişkili olmayabilir ve uzun süreli ya da günlük yaşamı etkileyecek şekildeyse mutlaka konuşma terapistine başvurulmalı.

Son bir not, bu sıra çok fazla email ile soru aldığım için ve bloglarda "benim çocuğum orjinal dilde çizgi film izleyerek, şarkı söyleyerek bile İngilizce'yi anlıyor" iddiasında olan anneler için değinmek istedim. Anlamak ile dili konuşabilmek arasında çok ciddi bir fark vardır, çocuğunuz tabii ki ara sıra duyduğu kelimeleri tanır, bazılarına tepki verir, dilin %70'inin beden dili olduğunu ve çocukların bu alanda uzman olduklarını unutmayın! Fakat dili "konuşabilmek", iletişim aracı olarak kullanabilmek çok farklı bir şeydir. Çocuğunuzu 2 dilli yetiştirmek istiyorsanız lütfen bunu iyice araştırmadan, kafanıza göre tekniklerle yapmayın. Kendi anadiliniz değilse, devamlı konuşabileceğiniz, dışarda ve evde sürdürebileceğiniz bir durum değilse, belirgin bir aksanınız varsa ya da çok ince terimleri bilmediğiniz bir dilse (mesela İngilizce için şuraya tıklayıp seviyenizi 2 dakikada anlayabilirsiniz) lütfen bu işe kalkışmayın. İki dilli büyümek bir avantaj fakat bunu bebeklik döneminde değil çocuğun kendi dilini iyice öğrendikten sonra, bu alanda uzman bir öğretmen eşliğinde ikinci dil olarak öğrenmesi taraftarıyım. Yoksa çocuğa yarardan çok zarar verebilirsiniz. Bırakın şu an ordan burdan duyduğu İngilizce şarkılarla yetinsin, kulak alışkanlığı edinsin, dili "öğretmeye" kalkmadığınızda duyulan o doğal merak sönmesin, daha çooook zamanı var.

Çift dil / üç dil konusundaki diğer yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz.
Geç konuşan çocukları konuşmaya heveslendirmek için şurada güzel bir yazı var.
Sonradan 3. dilin kazanımı için de şurada güzel bir yazı var.

6 Aralık 2015 Pazar

Üç dilli çocuk yetiştirmek - 5 - OPOL Yöntemi

Üç dilli çocuk büyütme maceramızda en son Maya'yı 22 aylıkken bırakmışız, devam edelim kaldığımız yerden. Şu an Maya tam 2,5 yaşında; İngilizce ve Almanca anadilleri, Türkçe ise geriden takipte. Bu yazımda bunun nedenini ve benim benimsediğim OPOL (tek ebeveyn tek dil, asla karıştırma) yönteminin olumlu ve olumsuz yanlarını anlatacağım. Bir sonraki yazımda ise Maya'nın 2,5 yaşında geldiği durumu, benzer çocukları ve çift dil ya da üç dil ile yaşanabilen sorunları ve çözümlerini anlatacağım. Dolayısıyla bu yazı bir "çocuğunu çok dilli büyütmeyi amaçlayan yeni ebeveynlere, 2,5 yaşında çok dilli büyüyen bir çocuğun annesinin görüşü ve önerileri" şeklinde.

Dediğim gibi Maya'nın anadili Almanca, İngilizce ve 1,5 yaşından beri eklenen ve daha yavaş gelişen Türkçe. Türkçesinin geriden takipte kalmasının nedeni, benim daha hamileyken konuyla ilgili bir araştırma yapıp, uzmanlarına danışıp, OPOL (one parent one language, dont mix yani tek ebeveyn tek dil konuşsun ve asla dilleri karıştırmasın) yöntemini benimsemeye karar vermem ve onunla konuşacağım dili de İngilizce olarak belirlemem. Türkçe neden değil, çünkü eşimle aramızda İngilizce konuşuyoruz, eşim Türkçe bilmiyor, Türk arkadaşım hiç yok denecek kadar az, Türkçe günlük hayatımda sadece blogda ve ailemle telefonda kullandığım bir dil. Normal hayatımda %80 İngilizce (eşim, işim ve sosyal çevremde), %18 Almanca ve %2 Türkçe kullanıyorum. Bu durumda sanki kızımla aramızda gizli bir dil konuşuyormuş gibi olmamak için ve OPOL "sadece tek dil kullanılacak!" diye bir ferman verdiği için, günlük yaşamımda %2 oranında kullandığım Türkçe yerine %80 oranında kullandığım İngilizce'yi tercih etmek daha mantıklı görünmüştü.

Uzmanlara göre OPOL kullanan ya da sahip olduğu tüm dilleri karıştırarak kullanan ailelerde çocukların dil gelişimi farklı oluyor. Doğrusu benim de 2,5 senede kendi çocuğumda ve çevremdeki ailelerde gözlemlediklerim, gerçekten farklar var. OPOL kullanılan evlerdeki çocukların dil gelişiminin biraz daha "kurallara uygun ve tutarlı" gittiği, dilleri daha az içiçe karıştırdıkları, daha doğru dilbilgisi ve çeşitli ve çok sayıda kelime kullandıkları ve kiminle hangi dili konuşacaklarını daha çabuk anladıkları bulunmuş. 2 ebeveyn sadece 2 dil kullanıp asla dilleri karıştırmadıkları zaman çocuklar daha erken "düzgün" konuşuyorlar.

OPOL kullanmayan, 3-4 dili günlük yaşamında kullanan evlerde ise, her ne kadar anneler "çocuğum 3 dil konuşuyor hava hava hava" dese de, aslında durum "anne, give me some water, bitte!" şeklinde. Bunu kesinlikle ayıplamıyorum, herkesin doğrusu kendine, fakat bu şekilde konuşan çocuklar özellikle dillere ve kullanım alanlarına yeterince vakıf olmadıkları küçük yaşlarında genellikle tek dilli akranlarına kendilerini bu şekilde biraz zor ifade edebildikleri için hırçınlaşabiliyorlar ya da içlerine kapanabiliyorlar. Çoğu çocuk 3-4 dili anlasa dahi, anne baba ile bile konuşmamayı, reddetmeyi ya da dilleri birbirine karıştırarak kullanmayı tercih ediyor. Yine bu şekilde devamlı değiştirilerek konuşulan çoklu dil ortamlarında ne yazık ki kekemelik sorunları da daha fazla görünüyor. Bu durumda aileye düşen görev, çocuk bu şekilde konuşsa dahi sizin mutlaka kendi dilinizi ya da o ortamda konuşulacak dili karıştırmadan sürdürmeniz. Kısacası, çocuğa örnek olmanız, size hangi dille gelirse gelsin sizin o anda mutlaka tek bir dille cevap vermeniz.

Öteyandan; OPOL kullanılan evlerde ebeveynler tarafından kaç dil konuşulursa konuşulsun ne yazık ki çocuklar sadece 2 dille sınırlı kalmak zorundalar çünkü OPOL'un doğası bir ebeveynin iki dil konuşmasını engelliyor. Bu da tabii ki çok saçma, çünkü ebeveyn olarak insan evladına konuştuğu tüm dilleri bir armağan olarak vermek istiyor.. Evet bu çocuklar ilerde 3. 4. dilleri tek dilli çocuklardan çok daha hızlı ve rahat öğrenebiliyorlar fakat bu diller yine de anadil olamıyor.

Peki ne yapmalı?

Benim 2,5 yıllık çok dilli çocuk büyütme deneyimim bana şunu öğretti: tek bir doğru yoktur, dolayısıyla OPOL ya da başka yöntem kesin doğrudur diyemeyiz. İçinizden hangisi geliyorsa, şartlarınız hangisini yaptırıyorsa, onu yapın derim. Mesela ben şimdi en başa geri dönsem OPOL yöntemini azıcık değiştirir, mesela evde tek başımayken Türkçe, evin dışarısında sosyal ortamda ya da babasıyla birlikteyken aramızda İngilizce konuşur, Almanca'yı ise tamamen babasına ve eğitim sistemine bırakırım. Bence olması gereken budur, çünkü çocuk hem 3 dilli büyür, hem de annem neden dilleri değiştiriyor ikide bir diye aklı karışmaz. Bilir ki evde Türkçe konuşacağım, dışarda Almanca konuşacağım, evde ailecek olduğumuz zamansa İngilizce konuşacağım. Fakat burada anneye çok büyük yük düşüyor çünkü evde yalnızken asla İngilizce karıştırmamalı, dışarda ise Türkçe konuşmamalı, yani çok ciddi bir oto kontrol sahibi olmalısınız. Gerçekçi mi, hayır. Ben 1,5 yaşından 2 yaşına kadar denedim bu yöntemi ve uygulayamadım çünkü dediğim gibi ağzımdan otomatik İngilizce çıkıyordu. Fakat mesela araştırmalar gösteriyor ki kendisi de çift anadilli olan ebeveynler beyinlerinin farklı bölgesini kullandıkları için bu kontrollü çoklu OPOL'ü rahatça kullanabiliyorlar. Fakat ikinci veya başka dilleri sonradan öğrendiyseniz, beyninizin başka bölgelerini kullandığınız için, diller birbirine girebiliyor. Yani siz kendiniz doğumdan bu şekilde değilseniz, bu yöntem çok mütiş ama çok zor.

Şimdilik Maya'yı 2 anadil (Almanca ve İngilizce) ve 3. yabancı dil olarak Türkçeli büyütüyoruz. Bu şu demek, elimden geldiğince yalnızken günde 1 saat "Türkçe saati" yapıyorum, şarkılar kitaplar ve anane dede arkadaşlarla konuşmalarla destekliyorum. Fakat geri kalan zamanlarda Türkçe'yi karıştırmadan İngilizce konuşuyorum. Babası ve kreş ise Almanca. Bizim evimizde en çok bu yöntem işe yarıyor ve en rahat da bu yöntemi kullanabiliyoruz. Ha eğer İngilizce Türkçe'den daha az kullandığım bir dil olsaydı, eşim azıcık konuşabilseydi, haftada 1-2 görüştüğüm Türk arkadaşlarla oyun grubu falan olsaydı o zaman tabii ki asıl Türkçe konuşur, İngilizce'yi nasılsa öğrenecek diye düşünürdüm. Fakat benim koşullarımda ne yazık ki bu mümkün olmadı. Yani kalbimle değil, mantığımla karar verdim ve işe yaradığını gördüğüm için, bu kararımın arkasında durmayı düşünüyorum. Maya 3-4 yaşında her iki anadiline tamamen hakim olduğu zaman Türkçe'yi mutlaka öğreteceğim ama bu tek dilli bir çocuğun ikinci dili öğrenmesi gibi, işin uzmanı eşliğinde daha akademik bir biçimde (Türkçe oyun kursu) olacak. Türkçe konuşabilmesini çok istiyorum ve umuyorum ama şu an acele etmiyorum. Önce çift anadil, sonra 3. dil..

Özetle üzerine basarak söylüyorum; benim seçtiğim OPOL yöntemi sadece bir yöntem, bu alanda gördüğünüz gibi uygulanan çok farklı yöntemler var. Kimi evlerde ebeveynler anadillerini yutup içinde yaşadıkları toplumun dilini kullanmayı tercih ediyor, kimi aileler çok dili aynı anda kullanıp farklı dillerdeki kelimeleri birbirine ekleyip bir dil yaratıyor ve iletişimi sağlıyor, kimi ailelerse çok sayıdaki dili dilbilgisi kurallarıyla, kelime dağarcığıyla konuşturmaya çalıştığı için gün içinde farklı kişiliklere bölünür gibi farklı dillere bölünüyor. Doğru tek değil.. Bu nedenle ben OPOL yönteminin arkasındayım ve kendi ailemde ve gözlemlediğim diğer çok dilli ailelerde de en çok bu yöntemin işe yaradığını rahatça söyleyebilir ve öneririm.

Bir sonraki yazımda 2,5 yaşındaki çocuğumun dil gelişimi, sorunları ve çözümlerini anlatacağım. Çok dilli çok kültürlü, rengarenk kalma dileğimle :)

4 Aralık 2015 Cuma

Noel takvimleri ve hediyeleşmek

Aralık ayı; kışın resmi açılışı. Her ne kadar bu diyarlara kış erken gelse ve kovalamadan gitmese de.. Aralık ayı oldukça yoğun geçer Hıristiyan dünyasında. 24'ü ve 25'i noel gecesi ve sabahı en önemli dini günlerdir, çünkü Hz. İsa'nın doğum günüdür. Eşim protestan hıristiyan olduğu için bizim evimizde de tüm adetleriyle kutlanan bir bayramdır. Ben müslüman olduğum için, benim özel günlerim de eşit derecede kutlanır. Kızımızın da ileride kendi inancını, dini anlayışını ya da etik anlayışını kendi seçmesi taraftarı olduğumuz için, her iki kültürü de en güzel yönleriyle anlatmayı, eşit noktada durmayı tercih ediyoruz.

Blogda daha önce hiç bahsetmemişim, bu sene her yıl noel döneminde neler yaptığımızı anlatmak istiyorum. 24 Aralık'ın hemen öncesindeki Pazar günü 4. ve son advent'tir, bundan 4 hafta önceki Pazar günü de doğal olarak 1. advent. Takvim koşulları nedeniyle bazen noel dönemi Aralık ayından önce başlamış olur. Bu sene de öyle oldu, geçen pazar ilk advent'ti ve evlerde adet olduğu üzere ilk advent mumu yakıldı. Bu sene Maya özellikle el işlerine merak saldığı için advent mumumuzu kendimiz yaptık, şu en üstteki fotoğrafta geçen sene satın aldığımız klasik mum ve yanda bu sene kendimiz yaptığımız mum. Nasıl olmuş? :) Mum yakıldığı zaman dua edilir, biz de ailecek el ele tutuşup sahip olduklarımız için şükrettik ve sağlık ve huzurumuzun, sahip olduklarımızın devamını diledik. Her akşam mumu bir süre yakıyoruz, evde kış mevsimine özgü hoş bir koku ve ışık oyunu oluyor ama ben genel olarak mumları pek sevmediğim için bu sene boyutunu küçük tuttum. Bu ilk pazarı takip eden her pazar, bir diğer mum yakılıyor ve noel öncesi 4 mum da yakılmış oluyor.

Bir diğer adet, çam ağacının süslenmesi. Biz müslümanların da yılbaşı için benimsediği, kökeni aslında pagan adeti olan (Büyük İskender döneminde mesela ağaç ters çevrilip tavana asılırmış, kışa özgü kötü ruhların kovalanması, neşe ve iyi şans getirmesi için) bu adet için genellikle Aralık'ın ikinci hatta üçüncü haftası beklenir çünkü burada asla plastik ağaç kullanılmaz, bu iş için yetiştirilmiş gerçek bir çam ağacı kesilir ve tabanına içine her gün su koyduğunuz özel mekanizmalı bir kap konarak ağacın noel sonrasına dek kurumaması, yeşil ve diri kalması umulur (ortodoks ve gregoryen hıristiyanlar noeli 6 Ocak'ta kutlarlar, o nedenle çoğu evde ağaç 7 ocak'a dek durur). İlk zamanlar gerçek bir ağacın, bir canın kesilmesi bana çok yanlış geliyordu (bizdeki kurbanlıklar gibi) fakat eşim hem gelenek olduğu için "bu ağaçlar domates gibi, bu iş için üretiliyor" tezini savunup beni deli etse de, hem de bana Almanya gibi gereğinden fazla ağaçlı bir ülkede ağacın öneminin yok denedek kadar az olduğunu hatırlatsa da (burda mesela halk su tüketimine teşvik ediliyor yoksa Alpler nedeniyle gereğinden çok fazla olan su az kullanıldığında kentin gider ve boru sistemleri zarar görüyormuş! Te Allahım..) yine de vicdanım o gencecik boyu boyum kadar ağacın kesilmesine elvermiyordu. Sonunda kendi içimde şu çözümü buldum: her noel dönemi kestiğimiz 1 ağaç için 2 yeni fidan dikilmesi için Tema Vakfı'na bağışta bulunuyorum. Ağaç gibi evler de süslenir, kapılara camlara mini mini ışıklar ve noeli çağrıştıran kırmızı, çam yeşili ve yaldızlı süslemeler asılır. Biz çok abartmıyoruz bu konuda, ben biliyorsunuz sadelikten yanayım, her yerde simler süsler yıldılar falan olunca içime fenalık geliyor. Fakat Maya ile kağıt ve tabaklara doğadan topladığımız dal, kozalak, kestane, yaprak vs, pamuklar, uhu, boyalar ve çeşitli elişi malzemeleri ile bol bol süsleme yapıyoruz; heryerimiz simler ve parlak cisimlerle pırıl pırıl parlıyor bu sıra (eşimin ciddi iş toplantılarında alnının orta yerinde sim parlıyor falan, o derece!) ama ürettiğimiz eserlerin hepsi sonra cup geri dönüşüme :P

Bizde yeniyıl gecesi gelen noel babanın aslında hıristiyan dininde yeri yok! Özellikle coca cola önderliğinde kırmızı elbise giydirilmiş tombik popolu noel babalar Amerika popüler kültür menşeyli ve 24 Aralık noel gecesi "iyi" çocuklara hediyeler getiriyor. Almanya'da noel baba geleneği popüler kültür dışında çok fazla yok. Fakat Aralık ayının 6'sı "St. Nikolaus Günü" olarak kutlanır ve bildiğiniz gibi bizim ülkemizde Demre'de ms.4.yy'da doğmuş bir aziz olan Nikola ile aynı kişidir. Nikola özellikle çocukların ve denizcilerin azizi olarak bilinir. Ayın 6'sında St.Nikolaus'un eli açık ve iyi kalpli kişiliğine atfen, çocuklara ufak bir hediye alınır ve süslü kırmızı noel çizmelerinin değil, şu yandaki gibi kendi ayakkabılalarının içine konur!

Ve tabii ki tüm noel döneminin en önemli özelliği; hediyeleşmek. Ortalama bir Alman'ın noel dönemi hediyelerine 470 euro ayırdığını okudum geçenlerde gazetede! Bence de YUH ama düşününce doğru çünkü Almanlar sadece yılın 2 günü hediyeleşir; noel ve doğumgünü. Onun dışında çoğu çocuklarına oyuncak dahi almaz (bakınız kayınvalidem!). Hal böyle olunca noel ve doğumgününde abartıyorlar, o filmlerde gördüğünüz heryer kutularla dolu, yürüyecek alan bulamadığınız evler var ya, hiç abartısı yok noel gecesi aynen o şekilde oluyor. Dolayısıyla 1 ay önceden herkes aşırı bir hediye alma derdine düşüyor. İlk noelde ben de herkese 1 adet hediye almış ve bana verilen 35 hediye (evet) sonrası çok fena boyumun ölçüsünü almıştım. Geçen yıllarda çok uğraştım bu "tek kişiden tek hediye" adetini oturtmak için ama sökmedi. Valla ben tek hediye alıyorum, onu da genelde internetten alıyorum. Hatta aşırı anti romantik şekilde insanlardan 5 maddeli liste istiyor ve bunlar içinden seçiyorum (hatta evet listeyi de amazon'dan buldurtuyor, sadece tuşa basıyorum, evet o kadar da ruhsuzum ama napıyım vallahi hediye almak ve vermek pek sevmediğim ve çok da beceremediğim bir şey!)

Noel gecesi açılan hediyeler dışında bir de ünlü "advent takvimi" var. Bunu işte çok seviyorum. Her kişi için 1 adet takvim hazırlanıyor ve 1 ila 24 Aralık arası her sabah ya da akşam ailecek oturuyor, o günün hediyesini açıyor ve mutlu oluyorsunuz. Bu çok daha basit, mesela sadece çikolatadan oluşan advent takvimleri bile var. Fakat bizde bu takvime minik minik eşyalar, süsler, ufak krem şampuan gibi tuvalet malzemeleri, şekerlemeler konur. Bu sene eşimle birbirimize "şımartma takvimi" yaptık mesela; ufak zarflara kağıtlara yazılı her gün için bir başka "hoşluk" var bu takvimde. Mesela "kocaman bir sarılma" ya da "çocuksuz 2 saat" ya da "birlikte noel marketine gidip sıcak şarap içmek" gibi maddi olmayan, manevi yönü ağırlıklı hediyeler. İnanılmaz romantik! Tabii ki eşim tasarımcı olduğu için benim aldığım paket pek şık, onunkisi ise çok dandik, bir kutu "merci" çikolatasına sarılı mini mini renkli kağıtlardan oluşuyor (yandaki foto). Kızımınki ise oyun dolu, minik kitaplar, oyuncaklar, noel ağacı için süsler. Her sabah yataktan koşa koşa çıkıp "takviiiim" diye bağırıyor!


Bir de babannesi ve dedesinden takvim geldi ama "çikolatalı şekerlemeli olmasın" dediğimiz için şu üstteki kitaplı advent takvimi (Ravensburger mein Wimmel-adventskalender), gerçekten muhteşem bir hediye. Bunu da akşam babası gelince (ve stratejik bir şekilde tam ilaç saatinden önce hehehe) birlikte açıyoruz ve çıkan mini mini kitapları zevkle okuyor biriktiriyoruz.


Ha bir de tabii 1-24 Aralık arası açık olan Noel Marketleri var ki.. Ben bayılıyorum bunlara. Almanya'ya gelecekseniz lütfen bu dönemde gelin, heryer cıvıl cıvıl. Bu marketlerde süsler, yiyecek içecek (sıcak şarap: glühwein), kışlık kıyafetler ve elişleri bulabilirsiniz. Genellikle erken kapanırlar ve sadece 24'üne kadardırlar (24 Aralık ila 6 Ocak arası burada tatil ve bir çok yer kapalıdır, özellikle yılbaşı gecesinden sonraki günler sessiz ve çok depresiftir, hiç tavsiye etmem bu dönemde gelmenizi). Biz de genellikle eşimin iş çıkışında farklı farklı noel marketlerinde buluşuyor ve sıcak şarap içip (çocuklar için alkolsüz kinderpunsch var ve özellikle elmalısı şahane) buraya özgü Flammkuchen denen bol tahıllı ekmek üstüne peynir, soğan, vejeteryan ya da etli pizzamsı atıştırmalıkları lüpletiyoruz.

İşte Aralık ayı böyle, şıkır şıkır. Gerçekten de bu tip festivallere insanın çok ihtiyacı oluyor. Bundan sonra kış ortası Fasching festivali ve en son da kış bitişini müjdeleyen (ve yine dini bayram olan) Ostern (Paskalya) var. Bu festivallerin hepsi tabii ki ortaçağ kaynaklı ve insanların yoğun geçen kış mevsiminde ara ara soluklanması, kötü ruhları dansla müzikle şarapla kovması için başlamış ve günümüze dek de devam ediyor (iyi ki de ediyor, yoksa gerçekten bu sert kış koşullarında insan iple çektiği festival günleri de olmasa delirebilir!)

27 Kasım 2015 Cuma

İki yaş krizleri antolojisi - 2

Kaldığımız yerden devam :D 

- Yolda yürürken gölgesini gördü, "benim gölgeeem" dedi. Sağına baktı, benim gölgemi gördü, "annemin gölgesiii" dedi. Sonra zınk diye durdu, sağına baktı soluna baktı gerisine döndü çılgınca arandı ve "babamın gölgesi nerdeeee?" diye 15dk ağladı. "Yevrum babanın gölgesi babanla işte, akşam gelicek" diyorum, hayır gölge gelsin diye daha da celalleniyor..

- Küçük parmağımı mobilya köşesine çarpıyor ve o tarifsiz acıyla "boş bulunup" ayyyyy! diyorum. Bu tip şeylerden hiç hazzetmez; hemen "ne oldu? acıdı mı? üzüldün mü?" başlıyor. Yok yok iyiyim diyip hemen o gülen maskeyi takıyorum ama huylandı ya bir kere, "acıdı, öpücem geçsin" diye tutturuyor ve ayak parmağımı öptürmediğim için son perdeden 15dk ağlıyor. Akşam babası gelince de "parmağımı çarptım acıdı ama annem öpmedi" diye olayı kendine mal edip, anayı "mal" ediyor.. 

- Bu gece ay neden ay şeklinde değil (dolunay şeklinde) diye 15dk ağladı.

- H&M'den aldığım çoraplar meğerse kreşteki J'de de varmış, "bunlar J'nin çorapları, giymiycem" diye 10dk ağladı (e tamam giyme al başka çorap dediğim halde tabii ki, sormanız ayıp!)

- Her kaka yapışında kuş kadar bir çikolata ödülü var (malum sorunu nedeniyle), meğerse çikolata sevmezmiş (2,5 senelik çocukta yeni yeni huylar) "hayır kaka yapmıycam, çikolata vermeeee" diye gün boyu aralıklarla ağladı ve tüm gün de tuttu yahu! "Ya tamam vermiycem zorla çikolata, manyak mıyım?" diyorum daha çok bağırıyor..

Yetmedi mi? Daha önceki krizlere de gülmek için buraya tıklayabilirsiniz.

26 Kasım 2015 Perşembe

Açılmayan yorgan projesi

Bebekler doğduktan 1 yaşına gelene dek, boğulma riski nedeniyle yastık ve yorgan kullanılmaması gerekiyor. O dönemde çoğu anne bebeğini yazın badiyle, kışın tulumla, en soğuk günlerde de tüm vücudun girdiği, kolların ve başın dışarda kaldığı, uyku tulumunu andıran kalın tulumlarla uyutuyor. Fakat bebekler yaşlarını geçtikten sonraki kış, her anneyi bir "yorgan sevdası" sarıyor, aman üşüyecek, aman yastığını yorganını süslü sevimli alayım hazırlayayım, aman yumuşacık olsun, hava alsın, çişlendiğinde kolay temizlensin derken derken uzay teknolojisi bir yastık yorgan bulunuyor alınıyor, yatağa seriliyor veeeee bebecik bir tekmeyle yorganı bi tarafa, yastığı bir tarafa fırlatıyor.

Oldu mu şimdi?! İtiraf edeyim geçen sene bu zamanlar yaşadıklarım bu şekildeydi ve amaaağn kim uğraşacak şimdi yorganla diyip aldığım ürünleri fırlatıp atmış, bebeği de aynen önerildiği gibi 19-20 derece odada tulum üstüne H&M'in uyku tulumunun bacaklısı şeklindeki o mütiş ürününü giydirip koca bir kış sıcacık sere serpe uyutmuştum. Bizim kız zaten doğduğundan beri özgür bir ruh, daha 2 ayı falan beklemeden, şak diye yana dönmüş, sonra da bu "başarı"sının cacığını çıkartıp gece boyu bir o yana bir bu yana dönüp durmuştu. Hala çok deli uyur, uykusunda konuşur, jimnastik yapar, sabah mesela 180'C ters dönmüş bulduğum çok olur. Anasına çekmiş. Babası en sıcak yaz gününde bile sarılacak bir örtü ister. Hoş anası da sever örtüyü, ne kadar dövüşse savaşsa da ayacıkları hep örtü altında olsun ister (mazallah yatak altı canavarı kapar). Ama bu kızı yorganla hoşbeş edemedik..

Mevsimler geçti, geldi yine kış ayları. Burda da aksi gibi kış Eylül ortası bir geliyor, Nisan ortası kovalasan gitmeyebiliyor. Ben afedersiniz ayı gibi sarınmışım yorgana, yavru artık uzayan bacaklardan tuluma da sığmaz oldu, öyle aksıra öksüre yatıyor. Yine böyle uykularımın kaçtığı bir gece birden bana bir aydınlanma geldi.

Şu yanda gördüğünüz zihni sinir projesini ilk ben mi yarattım bilmiyorum ama hiç bir yerde görmediğim için küstahça benim buluşum diyorum; ismini de "küçük çocuklar için açılmayan yorgan projesi" koydum gitti. İlk gördüğünde eşim "neaağğ yavruyu yatağa mı bağlayacaksın?" gibi bir tepki verse de (evet biraz korku filmlerindeki akıl hastanesinde aslında deli olmadığı halde yanlışlıkla bulunan masumlar için yaratılmış bir deli koltuğuna benzediğinin ben de farkındayım :P) Fakat işe yarıyor, vallahi 5 gün oldu, üstü açılmadan uyuyor yavru! 

Yalnız bir kaç önemli nokta var. Şimdi en kalınından gittim don lastiği aldım (Almanya'da don lastiği aramak) ve en kocamanından 2 adet düğme aldım ki yavru mazallah ağzına mağzına sokup yorgan uğruna boğulmasın. Düğmeler vallahi 6cm çapında (normal hayatta nasıl kullanılır hiç bilemedim). Don lastiğinin iki ucuna düğmenin sığacağı şekilde delik açıyor ve uçlarını dikiyorsunuz ki pörçük pörçük çıkmasın. Düğmeleri ise yorganın nevresiminin baş tarafının yaklaşık 15-20cm altına, en kenarlara dikiyorsunuz (ki çok dikkat çekmesin oyun aracı olmasın). Sonra lastiği yatak bazasının altından (baza ile yatak tahtası arasından) geçirip nevresimin iki ucundaki düğmelere iliştiriyorsunuz. Bu noktada lastiğin gerinliği önemli, çok gergin olmasın ama çok salmasın da, ölçe ölçe bulursunuz gerginliği, bu şekilde çocuk rahatça yorganın altında dönebiliyor, çok daralırsa tekmeleyip açabiliyor ama uyku sırasında çok da kolay açamamış oluyor.

Ben yorganın bir ucunu sabitledim yani devamlı açıp kapamıyorum, diğer ucunu ise açık tutuyorum ve uyuduktan sonra yavaşça ilikliyorum. Gece boyu o şekilde açılmadan ve kaymadan kalıyor! Daralmıyor çünkü rahatça hareket edebilecek kadar gevşek. Ayrıca kirlendiğinde hop çıkar nevresimi yıka, düğmelerle beraber.. 

Ay süper bir buluş yaptım vallahi patentini alıp acaba seri üretime mi geçsem? Sizin çocuklar da sık dönüyorsa bence bir deneyin bu yöntemi, gece boyu 1000 kez kalkıp üstünü açtı mı açmadı mı endişesi yaşama derdine son (reklam ağzını da hemen öğrendim, abilerim ablalarım..) 

Aslında bu geçici bir çözüm, daha ilk haftadan Maya bakıyorum yorganını sevmeye ve sabahları sarılmış uyanmaya başladı, cicili bicili nevresimlerine de bayıldı, şimdilik iyi gidiyor proje. Ama umuyorum yorgana iyice alışınca kendi açmadan uyumaya da başlayacak ve ben de "evladını yatağa bağlayan ana" olmaktan kurtulacağım :P Umarım.. Hadi bu yandaki foto da bonus olsun; yaşasın yaratıcı anne projeleri :D

25 Kasım 2015 Çarşamba

Gizli tatil planı :)

Haftasonuna bir iki gün eklenip yaratılan tatiller ne hoş oluyor! Hem dinleniyorsunuz ve enerji bataryalarınız yenileniyor, hem rutinden tatlı bir kaçış oluyor, hem de fazla uzatmadığınız için geri dönüşte adaptasyon sorunları yaşamıyor, "tatil sonu depresyonu"na girmiyorsunuz. Hafta ortasından sonuna 5 gün Kuzey İtalya'daydık; aslında bize arabayla çok yakın olduğu için senede bir gidiyoruz Süd Tirol'e ama ilk defa Bologna'ya indik ve ne güzel bir şehirmiş; sanat var, tarih var, sokaklarda renk ve müzik var, insanların gözlerinde gülümseme ve hafiflik var, yeme içme desen bin kat var (ama spagetti bolognese yok, çünkü tagliatelle ile yapılıyormuş asla spagetti ile değil!). Görmediyseniz 3-5 günlük bir tatil için çok tavsiye ederim.

Maya'ya da bize de iyi geldi bu ufak değişiklik. Aslında biz çok gezen bir çifttik ve bebekle de çok geziyorduk ama son yarım senedir nedense şehrimizden kımıldamıyoruz. Biraz iş yoğunluğu, biraz Münih'in gerçekten yaz döneminde şahane bir şehir oluşu, biraz da tembellik işte.. Ama yapmamak, daha çok gezmek lazım.. Dünya hem çok küçük, hem de yaşam çok kısa. Görmek lazım..

Bebekle seyahat konusunda ara sıra yazıyordum ama artık minik bir baĞyan olan kızımla seyahat daha farklı oluyor. Bir kere ilgisi ve dikkati artık daha yoğun, hafızasında daha çok anı biriktiriyor. Daha çok soruyor; bu ne, bu niye böyle, neden neden neden diye.. Fiziksel ihtiyaçlarını ve konforunu, eğlenmesini sağlamak gibi ufak bir kaç noktaya dikkat ederseniz vallahi çok keyifli çocukla seyahat etmek! Bu konuda bir derya olan Gezgin Anne'ye bir bakın derim.

Ben Maya'dan sonra hiç tek başıma ya da eşimle tek başımıza seyahat etmedim. Bu konuda çok fazla "motivasyon" alıyorum (gidenler dönmek istemiyor) ama henüz cesaret edemiyorum. Benim düşünceme göre, bizim şartlarımız için henüz erken. O günler de gelecek elbette, onu bırakıp sevgilimle başbaşa tatile çıktığımız ya da onun bizi bırakıp (sevgilisiyle, amanın!) başına buyruk tatile çıkacağı günler.. Ama şimdilik üç seyyah olarak iyiyiz, azıcık daha büyüsün, mesela 4-4,5 olsun da ben tek başıma, gözüm arkamda kalmadan gidebileyim. Neden bu yaş derseniz, bu herkese göre değişir, özel bir yaş değil ama ben biraz neden gittiğimi anlatabilmeyi, onun neden geride kaldığını anlamasını isterim. Bana göre bu mantığı o yaşlarda anca kurabilecek benim kızım. Bazı çocuklar daha erken, bazıları ise çok daha geç kurabilirler bu "terk edilmemişlik" mantığını. Ha ama önümüzdeki aylarda babasıyla başbaşa bırakıp 1-2 günlük kaçamak tatil planları da yapmıyor değilim, yavaştan başlamak lazım artık alıştırmaya. Yoksa 4,5 yaşına kadar dipdibe oturup o yaşta babayı da alıp birden ortadan kaybolursam hiç olmaz tabii. Yavaş yavaş..

Maya şu an gündüz 8-9 saat babasıyla tek başına kalabiliyor ama gece benim dışımda kimsenin uyutmasına rağzı değil. İlk aşamada onu babasına bırakıp 1 gece yakın bir otelde spa keyfi yapmayı düşünüyorum (düşünsene blog, ben, kendim ve sadece ben, belki 1 kadeh beyaz şarap, bol köpüklü bir banyo, yumuşacık bornoz, bir akşam yemeği, sonra koca yatakta tek başıma deliksiz bir uyku! olabilir mi böyle bir şahanelik?!). Bunu başarırsam belki bir haftasonu bizim kızlarla ufak bir kaçış planımız var böyle kendimizi dağlara vurmalı falan, sıra ona gelebilir. Sonra ver elini 6 ay motorsikletle Güney Amerika (dermişiiiim, yok daha neler, geçti bizden o, anca emekliliğe artıki hani yanında yolcu bidonu olan pıt pıt motosikletler var ya hahaha ya da bir "tuk tuk" kiralayıp Hindistan'ı (tekrar, yeniden, geçen seferki gibi doya doya) gezmek.. Ahhh hayaller hayaller..

Son olarak; gittiğim son Türkiye seyahatimden boyumun ölçüsünü alarak döndüğüm için (annemler hala kendilerine gelemediler, ne zaman geliyorsunuz diyorum inşallah maşallah ile geçiştiriyorlar) bu konuda şahane bir email aldım isim vermeden paylaşmak istiyorum:

"Biz her sene eşimle ve çocuklarla ailelerimizden kimseye geleceğimizi haber vermeden Türkiye'nin Güney ve Batı sahillerine, böyle turkuaz sulardan bembeyaz kumlara, sessiz sakin bir butik otele tatile gidiyoruz! Söylersek aileler de gelmeye kalkıyor ve aynen bu yazdıkların tatil köyünde yaşandığı için daha da berbat paranla rezil olup hiç dinlenemeyip, sinir harbi içinde bir tatil geçirip dönüyorsun. O nedenle ben bu gizli tatilleri önereceğim, arada da aileyi görmeye en fazla 3-4 gün haftasonunu falan birleştirip gidiyorum. Çok rahat oluyor."

İşte bu fikir beni çok güldürdü. Ergen gibi aileden gizli tatil planları :))) Şahanesiniz, ne diyeyim. Bence de çok güzel fikir fakat ben asla yapamam gizli işler, yalan söylemeyi hiç beceremediğim için anında ortaya çıkar ve hep başımda patlar. İstemem böyle şekillerde aileme yakalanmayı. Biraz da sıkılırım gibime geliyor çünkü ailem olmadan Türkiye anlamsız ve bomboş bence.. Allah onları başımızdan yanımızdan eksik etmesin, daha uzuuuun yıllar beraber tatiller yapalım inşallah. Ama fikir çok güzel, mesela aileme 3-5 gün ayırdıktan sonra, eşimle kızımla başbaşa ya da eşim yoksa çok sevdiğim bir arkadaşımla eskiden yaptığım gibi özgürce tatile çıkma fikri çok mantıklı geldi bana birden. İyi fikir verdiniz!

Ben bu fikri aldım ve kocayı ve aileyi aynı anda şutlayıp, en yakın arkadaşımla (ve bonusgillerden Maya ile tabii) başbaşa bir tatil planına dönüştürdüm. Kışın en karlı zamanında şu yandaki gibi bir yere kaçma planımız şu an bilet alma aşamasında (oleeey, vallahi de yapıyoruz, billahi de yapıyoruz!)

Siz bu fikre nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum ama bizde sevgilinin yeri ayrı, dostun yeri ayrıdır ve evli olsak da dostla çıkılan yemek, tatil bizde çok mübahtır. Eşim de, ben de bu fikre sıcak bakar, destekleriz çünkü dostla başbaşa geçirilen zaman çift olarak geçirdiğimiz yaşamın kalitesini arttırıyor. Biraz uzaklaşmak, dost sohbetlerinde kendini, özünü bulmak.. Çok önemli! Yani ille tropik bir adaya seyahat edemeseniz de, bir kahve içimlik bile olsa dostlarınıza zaman ayırın "evlendi ya da çocuğu oldu koptu bizden" olmasın aman.. Bak nasıl mutlu ve enerjik döneceksiniz eve ;)

17 Kasım 2015 Salı

2 yaş çocuğuyla rengarenk rutin hayat

Yorumculardan biri hatırlattı, sağolsun. Kızımın 1 yaş günlük rutinini burada yazmıştım ama yeni yaşının rutinini ve yeni aktivite ve oyunlarını yazmayı unutmuşum. Aslında Eylül ayında başladığı kreşe dek 1 yaş rutini aynı şekilde devam etti ama kreşe başlayan dünkü çocuk birden büyüdü kocaman bir sıpa oldu ve rutini de birden değişti.

Zamanından önce kreşe yollamak ne kadar sakıncalıysa (bknz. bu yazıda nedenleri), zamanından sonra kreşe yollamak da bir o kadar sakıncalı, çünkü hem anneler tükenmişlik sendromundan muzdarip, hem de sosyalleşmesi, kuralları ve sınırları öğrenmesi gereken çocuk bu kazanımdan geri kalıyor, eksik kalıyor. "Ne zaman kreşe yollamalı?" derseniz, o sorunun cevabı her çocuğa ve içinde bulunduğu koşullara göre değişir bence. Fakat çocuğu dikkatlice gözlemlerseniz genellikle 2 yaş civarı diğer çocuklarla daha çok zaman geçirmeye ilgili olduğunu, tek başına birşeyleri başarmaya çalıştığını yani kısaca "hazır olduğunu" görürseniz, o değerli anı yakalayın derim çünkü kreş hakikaten can simidiymiş! Meyvelerini sadece çocuğumuz üzerinde değil, ana baba olarak kendi psikolojimiz üzerinde de inanılmaz bir hızla topluyoruz.

Rutini kreşe başlayınca değişti demiştim. Mesela artık öğle uykusunu uyumuyor ve eskiden bu beni deli gibi korkuturken (çünkü uyuduğu o 1-2 saat benim gün içinde tek dinlenebildiğim, totomun koltuk gördüğü hatta arasıra yanına kıvrılıp 10-15dk'lık güç kazanma uykusu uyuduğum yegane zamanımdı) başıma gelince birden hiç de öyle korkulacak bir şey olmadığını fark ettim. Meğerse sorun uyumayan çocuk değil, yorgun ve tükenmiş anneymiş. Şimdi Maya 08.30'dan 13.30'a kreşte aktivite ve oyun işiyle iştigal ederken, ben de iş yerimde çalışıyor ya da boş günümse spor sonrası keyif yapıyor oluyorum. Ve çocuk dışında kendi hayatıma odaklandıkça, çocukla geçirdiğim zamanın da daha çok keyfine varıyor, daha enerjik oluyorum.

13.30'da Maya'yı kreşten aldığım gibi, hava şartları ne olursa olsun uygun kıyafeti giydirip, her gün bir başka parka götürüyorum ve en az 1 genelde 2 saat dışarda koşuyor, oynuyor. Bazen kreş dışındaki arkadaşlarıyla da parklarda buluşuyor, beraber zaman geçiriyoruz. 15.30 gibi eve dönüyor ve beraber ufak birşeyler (beraber yaptığımız ev yapımı pizza, meyve, fındık fıstık vs) atıştırıyoruz (Maya 9'da kahvaltı, 11.30'da öğle yemeğini kreşte yiyor ya da yemiyor, yeme konusunda ben tuhaf şekilde takıntısızım artık! Valla merak bile etmiyorum, "yedi mi" değil "oynadı mı" diye soruyorum desem?!)


Atıştırma saatinden babası 18'de gelene dek evde faliyet ve oyunla geçiyor (hala bu zamanın en az 2/3'ünde benim aktif olarak ona katılmam gerekiyor ama kreş sonrası tek başına oyun becerisi de hızla artıyor, yalnız oyunun faydaları için buraya). Babası gelince ben yemek işlerine, onlar da legolar ve tahta bloglara girişiyorlar. Yemek sonrası bu sefer ailecek boğuşma, tepinme ya da bizim kocaman yatakta zıplama işlerimiz oluyor ve 20.30 gibi de "çocuklu gün" vuslata eriyor, "yetişkin saatleri" başlıyor. Biz de 23 gibi yatağa gidiyoruz. Haftaiçleri gece çıkıyorsak (eşimle ya da arkadaşlarla haftanın bir gecesi akşam yemeğine, sinemaya, bir konsere ya da bizim kızlarla geleneksel olarak 2 haftada bir içmeye gidiyorum ama yine de 20.30 ya da taş çatlasa 21'de eve dönüyoruz (eşim geçenlerde "sırf anne babalara açık night club'lar olsa, akşam 6-9 arası çalışsalar, amma iş yaparlar" diyordu) ama gece yarılarına kadar dışarda olmadığım için şikayetçi değilim çünkü Maya'yı yatağa götürmekten ve uyuyana dek koklaşıp öpüşmekten daha çok zevk alıyorum.


Haftasonları da aşağı yukarı aynı programı uyguluyoruz, sadece öğle öncesi genellikle baby-gym'e gitmiş ve dönüşte de arabada 15dk falan uyuklamış oluyor. Öğleden sonraları da genellikle yakın bölgelere bisiklet (Maya'nın croozer'ı ile ilgili yazım burada), araba ya da tren seyahatleri yapıyor, kentteki festivallere katılıyor, genelde kahvaltı ve yemekleri ailecek ya da arkadaşlarla buluşup dışarda yiyoruz yani cuma ve cts geceleri Maya biraz daha geç uyuyor ama tabii ki sabahın köründe ailecek kargalarla kahvaltı yapma fırsatını asla kaçırmıyoruz.. Bu da beni mutlu ediyor çünkü ben Maya'dan önce de çok erken kalkan, günün o sesssiz huzur dolu saatlerini seven bir insandım.

Gelelim aktivite ve oyunlara.. Bizim evde hastalık zamanları dışında TV ve tablet izlenmiyor demiştim, o nedenle bu aktivite ve oyun işini ben baya ciddiye alıyorum (yoksa delirmeden zaman geçiremem 2 yaşındaki bir çocukla). 2 saate yakın açıkhavada olduğumuz için, aslında en güzel oyuncak ve oyun arkadaşı doğa. Fakat doğaya çıkma şansı olmayan kent çocukları için de park ve bahçeler baya enerji attırıyor. Bir de özellikle hareketli çocuklar için gymboree ya da baby gym gibi spor alanları çok keyifli oluyor. Bazı alanların anne babalar için kafeleri falan da mevcut (aslında bu tip bir iş alanı Türkiye'de çok bakir, işe dönmeliyim ama çocukla da ilgilenmeliyim diyen girişimci okurlar varsa değerlendirin bu fikri derim!)


Ayrıca bizim haftada bir gittiğimiz bir sanat atölyesi var ve burada 2 yaş çocukları çekiçle çivi çakmak, makasla kağıt kesmek, uhu ve boyalarla uğraşmak gibi "kontrollü tehlikeli" aktiviteler yapıyorlar. Bu atölyeden öğrendiklerimizi bazen hafta içi bir başka gün tekrarlıyoruz, bildiği bir aktiviteyi farklı bir ortamda yapması, öğrenmeyi de pekiştiriyor. Özellikle suluboya ile çalışmalar, farklı renklerdeki gıda boyalarının farklı kaplarda karıştırılması, playdoh'dan bebeklerine elbise yapmalar, düğme, bağcık ve boncuk dizmeler, kolye tasarımları (ve sonra üçer beşer takmalar) bu sıra çok hoşuna gidiyor.

Bizde yemek yapmak bile bir oyun aslında. Maya'yı ben mutfak robotu olarak kullanıyorum, fazla keskin olmayan bir bıçakla sebzeleri ve meyveleri kesiyor, pizza ve muffin gibi yemeklerin malzemelerin karıştırılmasından süslenmesine tamamını kendi elleriyle hazırlıyor (bir yumurta kırışı ve akını sarısını bilimadamı edasıyla ayırışı var, efsane mesela), masa hazırlanmasına ve toplanmasına yardımcı oluyor (öyle fırlatma da değil ha, çatalın bıçağın heşeyin yeri milimetrik düzende, deli midir nedir). Anlayacağınız tembel anne olarak, ev işlerinde "ödev değil oyun" mantığıyla çok güzel kullanıyorum bu obsesif çocuğumu :P

Maya'nın kitaplarını kütüphaneden alıyorum, çok bağlandığı bir hikaye olursa anca o zaman gidip satın alıyorum. Ayrıca bu dönem kuklalara fena halde sardırdığı için evdeki malzemelerden kukla tiyatrosu yapıyorum ya da oyuncakları kullanarak hikayeler anlatıyorum. Kendi de tüm teddy'leri seyirci mantığıyla karşısına dikip, sesini değiştirerek, farklı şekillerde konuşarak, kendi tiyatrosunu oynuyor bazen. Hikaye anlatımının çocuklar üzerinde çok çok olumlu etkileri var malum..

Ve tabii ki artık çocukluk dönemi oyunları tam gaz başladı; evcilik, doktorculuk, araba yarışları (ve park yeri savaşları), en üstteki fotoğrafta ne kadar profesyonelce icra edildiğini gördüğünüz (!) saklambaç, top oyunları ve hatta elinde hiç oyuncak olmasa bile hayali oyunlar, gün içinde ona ilginç gelen konuşmaları taklitler ve bebekleri giydirme, yedirme, yatırma, kaldırma, 2 yaş krizi geçiren (!!!) ya da çiş yapması gerektiği halde yapmadığı için ağlayan (!!!) bebekleri sakinleştirme teknikleri yaşam günlüğünde en üst sırada olduğu için, bu sıra en sık oynadığı oyunlar arasında. Ve ben onun kendi kendine oynamasını zevkle izliyor, mantık ilişkileri, analitik düşünme ve problem çözme becerisinin gelişimiyle gurur duyuyor, yaşından çok önce gelişen empati yeteneğine şaşırıyor ve bazı ebeveynlik sorunlarımın çözümünü onun oyunlarında buluyorum. Oyun; hakikaten çocuk için yemek ve uyku kadar önemli!

Yeni oyunlar icad etmekte kendi "tek çocuk"luk dönemimden beri yetenekliyim gerçekten ama ara sıra özellikle buraya ve şu sayfaya ve bu sayfaya ve bu site ve şu sayfa'ya ve de bu sayfaya ve de buraya ve buraya hatta buraya bakmak da çok işime yarıyor. Tavsiye ederim..