31 Mayıs 2015 Pazar

0-2 yaş kitap önerisi

"Zengin ile fakir arasındaki farkı kapatan okumaktır" diye bir söz vardır, bilmem duydunuz mu? Bir anlamda katılıyorum bu söze çünkü okumak, genel anlamıyla iyi bir eğitim alabilme şansı, buna bağlı olarak kişinin kendini geliştirebilmesi ve içinden çıktığı kabuğu kırıp özgürce kendi adımlarını atabilmesi, toplumsal sınıf farkını en azından yetişkinlik döneminde bir nebze olsun kapatıyor. Ama ben asla "okuma"ya kişisel gelişim anlamında bakamadım, bence okumak bir zevktir, bir alışkanlıktır, bir rahatlamadır. Kitaplar içinde bulunduğumuz evrenden bizi çıkaran, bazen kaçıran ve uzaklaştıran medyumlardır. Kitap okumayı da sadece bu "uzaklaşma" hissi nedeniyle çok seviyorum, aynen derin deniz dalışlarını sevdiğim gibi.. Bambaşka bir alemde olma hissi..

Çok okuyan biri olarak, çocuktan sonra okuma alışkanlığım değişmedi. Zaman yaratmak da, mekan yaratmak da bence bizim elimizde. Çocuğu emzirirken, uyuturken, uyuduğu zamanlarda okurum ben. Bazen klasik kağıt baskı kitaplar, bazen kindle'da elektronik kitaplar, bazen sosyal medya, bazen dergi, bazen mesleki yazılar. Hiç fark etmez. Mümkün olan her an okurum.

Kızım da okumayı sevsin isterim ama nice çok okuyan aileden sırf buna inat olsun diye, hiç okumayan ve kitaplara öfke duyan çocuklar çıktığını gördüğüm için, fazla da ısrarcı değilim tabii. Onun yanında çok okuduysam da, ilk 1 sene ben Maya'ya kitap vermedim. Ne gereği var ki, zaten versem anlamayacaktı. Emekleme döneminde bir iki kitap aldık, ulaşabileceği yerlere koyduk, kenarını emmek dışında ilgisini çekmedi.


1 yaşından sonra bu birden değişti. Kitaplardaki renkler ve resimler yavaş yavaş ilgisini çekmeye, gerçek hayatta gördüğü eşyaların orda resmedilmesi onu şaşırtmaya başladı. Bunu fark ettiğim anda da her 3 haftada bir yeni kitaplar almaya, kütüphanelerden kiralamaya ve arkadaşlarla değiştirmeye başladım. İlk başta şu üsttekiler gibi çok büyük ve iki renk kontrast resimleri olan, hatta dokunma duyusuna yönelik kitaplarla başladım, sonra yavaş yavaş alttakiler gibi daha küçük resimli, hikayeli kitaplara geçtim. Zaten kitapların dış tarafında yaş aralığı oluyor, ona göre ve özellikle Maya'nın o dönem ilgisini çeken nesne ve durumlara göre seçiyorum. Bir kitaba ilgisi 1 haftada geçebiliyor, diğer bir kitap ise kütüphanemizde kalıcı rafında yerini alıp her gün defalarca okunabiliyor.


Yürümeye başladıktan sonra, içine tüm kitaplarını koyduğumuz ağzı açık olan kutusunu göreceği bir yere koyduk ve o kendisi hangi kitabı istediğine karar verdi, gitti aldı ve gelip kucağıma kuruldu (bazen hepsini sırayla elden geçirdik). İlk başlarda kitabın sayfalarını gelişigüzel çevirmesine de ters tutmasına da ses etmedim çünkü çocuk gelişiminde çocuğun gösterdiği yolu takip etme anlayışını (respectful parenting) benimseyen bir anneyim. Zamanla o da öğrendi kitap nasıl tutulur, okunur ve dikkat süresi, odaklanma becerisi arttı.


1-1,5 yaş civarında Maya ile kelimenin tam anlamıyla delirdiğimiz, şu üstteki kitaplar serisi oluştu, Bizzy Bear. Ya da buradaki adıyla Benny Bär (Ayı Benny). O ne karizma, o ne maceralar adamı olmak, o ne en gidilmez yerlere gitmek, en yapılmaz işleri yapmak.. Hem de tam Maya'nın sevdiği tipte; kısa boylu, tombul, güleç yüzlü ideal bir errrrkek! Yalnız Benny'nin kötü bir huyu var, hiç bir işte dikiş tutturamıyor. Her yolu denedi garibim, itfaiye, hayvanat bahçesi, gemi kaptanlığı (aslında bunun sonunda içi altın dolu bir sandık da buldu ama haydan gelen huya gitti, o kadar parayı nerde harcadı bilemem ama bak yine elinde süpürge çiftlikte ahırları süpürüyor işte). Ama maceracı bir erkek, bu huyunu beğeniyoruz ailecek. Bir de çok seyahat ediyor, yeni dostlar ediniyor. Özellikle oyun parkında ya da tatilde olduğu maceralarına çok güldük, tam iki sayfa boyundaki dev timsahla tanışması ve bu maceradan bir diş izi almadan kurtulabilmesi ise yüreklerimizi hoplattı. Velhasıl çok tavsiye ederim bu seriyi :) Çizerinin diğer kitapları için de buraya tıklayabilirsiniz.


1,5 yaşında Maya ile yarım saat kitap okuyabilir hale geldik. Özellikle dil gelişimi başladığında, üstteki gibi resimli bebek sözlüğü türü kitaplar çok hoşuna gitmeye ve kendi parmağıyla işaret edip nesnelerin adını sormaya ve papağan gibi arkamdan tekrarlamaya başladı. Tekrarlama konuşmanın bir basamağı ama çocuğun kelimeyi gerçekten öğrenebilmesi için o kelimeyi farklı ortamlarda doğru şekilde kullanmaya başlaması gerekiyor. Bu süreci hızlandırmak için, mesela resimde bir mandalina varsa, evdeki mandalinayı alıp resimle aynı olduğunu çocuğa göstermek çok olumlu sonuçlar veriyor. Aynı şekilde, kelimelere şarkılar uydurarak da okuma süresini ve ilgisini arttırabilirsiniz. Almanca'nın yanı sıra, İngilizce ve Türkçe kitaplar da alıp, kitapları farklı dillerde okumak da tabii çok çok önemli olduğu için bu dönemde üç dilden kitaplarla kütüphanemizi zenginleştirmeye devam ettik.


1,5-2 arası ise özellikle şu üsttekiler gibi "Sachen Suchen" (nesneleri ara bul) kitaplarına kafayı taktı. Özellikle resimler ne kadar küçülüp mikroskopik hal alırsa Maya o kadar detaya düşkünleşti, ilgilendi, heyecanlandı. Bu dönemde özellikle bol resimli, hikayeli kitaplara da ilgisi başladı ve kendi resimleri inceleyerek karakterlerin davranışlarını taklit etmeye, hikayelerini kendi dilinde ve el kol işaretleriyle, mimiklerle bana geri anlatmaya ve özellikle de kitapta geçen ve evimizde ya da kendisine ait olan nesneleri bulup eşleştirmeye, yani kitapları ve hikayeleri gerçek hayata uyarlamaya başladı.


Ve son güncellemem; 2 yaşına 2 hafta kala şu üstteki kutudan kutuya giren kedili kitaba ve kuzenimin taaa Amerika'lardan gönderdiği çok satanlar listesinin bir numarası rengarenk yuvarlaklarla bezeli ve her sayfada "şimdi kırmızıya bas, şimdi sarının üstüne iki kez tıkla" gibi komut-oyunlar olan keyifli kitaba takılmış halde :) Özellikle bu sonuncusu ikimize birlikte çooook uzun zaman geçirtebiliyor (tipik 2 yaş çocuğunun 5dk'da bir oyun ve aktivite değiştirtme huyuyla mücadele için birebir!) tıkanıp kalan anne babalara tavsiye ederim.


Görünen o ki, 2 yaştan itibaren normal, bildiğiniz çocuk kitaplarına geçeceğiz. Bu üstteki gibi etik değerleri anlatan, duyguları, davranışların neden sonuçlarını işleyen uzun ve karışık hikayeli kitaplar ancak bu yaştan itibaren anlam kazanmaya başlıyor çünkü. Bol bol hikaye okuyacağız, resim ve yazı göreceğiz. Okul öncesinin kesinlikle içinde eğitim, öğretim olmadan, sadece "farkındalık yaratma"ya ve hikayeden, oyundan zevk almaya yönelik adımlarını atacağız beraber. Bu döneme geçişi hızlandıran bebek kitaplarında sadece resimlere değil, yavaş yavaş yazılara, numaralara alıştırmaya çalışmak bu nedenle de önemli, eğitici olmadan zevk alma davranışı kazandırmaya dikkat edilmeli.

Ve son olarak; işte bizim bu haftaki başucu kitaplarımız yanda :) Bunlarla uyuyor, bunlarla uyanıyoruz bu hafta. Bazen hızımızı alamıyor, bir de yanındaki bebeğe anlatıyoruz hikayeleri uzun uzun, mesela hikayede tavşan ayağını kaldırmışsa biz de ayaklarımızı kaldırarak falan :) Hatta bazen kendi bir kitap alıyor eline, bana da kendi kitabımı veriyor ve "oku oku!" diyor, ikimiz yanyana yatıp tek başımıza kitaplarımızı okuyoruz. Daha ne isterim ben bu bücürden?! Hep böyle sevsin, böyle çok çok okusun inşallah. Okumak, küçücük bir odada insana evrenin kapılarını açar çünkü......

1-2 yaş aralığında üç dilli büyüyen çocuk için özellikle her eve lazım türü kitap önerilerim ise (ilk önerim tabii ki kütüphaneye, okuma gruplarına üye olup, bol bol kitap değiştirmek. Bu dönemde bol kitap satın almak bence gereksiz çünkü, ancak bir kitabı  okuyup okuyup çok beğenirseniz satın alırsınız, saklarsınız kütüphanesinde bence) şunlar (yeni kitaplar keşfettikçe listeyi güncelliyorum):

- Das kleine Raupe Nimmersatt (Yazar: Eric Carle, Yayıncı: Gerstenberg)
- Piep Piep Piep (Yazar: Soledad Bravi, Yayıncı: Moritz Verlag)
- Bebek dokun öğren serisi, Oyun Zamanı (Türkçe, Pearson Education Yayıncılık)
- Who am I? Baby Animals (Dorling Kindersley Limited)
- Babys erstes Fühlbuch (Usborne Yayıncılık)
- Bizzy Bear Series (Yazar: Benji Davies, Xenos Yayıncılık)
- Pisi Kedi Serisi (Türkçe, Yazar: Lara Jones, İş Bankası Yayınları)
- Bebek Kitapları Serisi (Türkçe, Nesil Yayınları).
- Mein Einschlafbuch (Yazar: Kerstin M. Schuld, Carlsen Baby Pixi Yayıncılık)
- Pop-up Klappenbuch Bauernhof (Dorling Kindersley Yayıncılık)
- Meine erste ministeps Bibliothek (Yazar: Monika Neubacher-Fesser, Yayıncı: Ravensburger)
- Sachen Suchen serisi (Yazar: Susanne Gernhaeuser, Yayıncı: Ravensburger)
- Jakob serisi (Yazar: Nele Banser, Yayıncı: Carlsen)
- Meine liebste Puppe - Erste Bücherspass serisi (Yazar: Doris Rübel, Yayıncı: Ravensburger)
- Der Hase mit der roten Nase (Yazar: Helme Heine, Yayıncı: Beltz & Gelberg)
- My cat likes to hide in Boxes (Yazar: Eve Sutton, Yayıncı: Puffin Books)
- Press Here (Yazar: Herve Tullet, Yayıncı: Chronicle Books)

26 Mayıs 2015 Salı

Kızımdan öğrendiklerim (1+ yaş)

İlk 12 ayda öğrendiklerim azmış bile, bakın buradan okuyun. Geldik yaşamın 2. senesine, Maya 2 yaşına varmadan ondan ve ona annelik yaparken neler öğrendim neler, mercimekli köfteler! (Listeyi devamlı güncelliyor ve tekrar düzenliyorum):

Mayıs: Hep anneler mi dermiş çocuklarına "yavrum terlik giy" diye?! Hayır, bazen de çocuklar annelerini kış boyu süpürülmeyen pis balkona çıkarken görünce çığlık çığlığa "anne" "pabuç" "dışarııı" diye azarlar, zorla terliği giydirirlermiş! Vay be, öğrendim ki, bu terlik olayı biz Türklerde genetikmiş hakikaten, beni es geçti ama bak bir sonraki jenerasyonda tekrar patlak verdi, görüyor musun! Bu yaşımda yeniden çıplak ayak balkona çıkamayacağımı öğrendim ooof of be özgürlük..

Nisan: En coooool babanın bile, kızı istedi ve minik elleriyle hazırladı diye üstü kalpli ve çiçekli pembe oyuncak bardak içindeki hayali çayı "ham ham ham" diye afiyetle içeceğini, üstelik bu halinin fotoğrafını çekip sosyal medyada gururla paylaşabileceğini öğrendim (ne hale geldik be...)

Mart: Öğrendim ki, tek dilli çocuk kolay, çift dilli çocuk azıcık zahmet, üç dilli çocuk muhteşem birşeymiş. İyi ki "yaşıtlarına göre geç kalıyor konuşması eyvah" diye paniklediğim anda vazgeçmemişim. Verdiğim emeğin o bal gibi tatlı meyvelerini minik minik toplamaya başladık bile. Hele o "Mamaaaa, AG!" (mommy, hug me / anne, kucaklaşalım) yok mu o AG, içimizi eritiyorsun!

Şubat: Bebekle Afrika'da safari? Olabiliyormuş. Hem de pek keyifli olabiliyormuş. Öğrendim!

Ocak: 19 ay emzirebilmeye, hala ağzının köşesinden bembeyaz akan süte şükretmek kadar, emzirmeyi sen sağ ben selamet, herhangi bir sorun ya da travma yaşamadan bitirebilmeye de şükredilebileceğini öğrendim. Ha bir de 19 ay emzirdikten sonra memelerin hiç de sarkmadığını, pörsümediğini, hamilelik öncesi aynı bedene geri döndüğünü de öğrendim.

Aralık: Her ağladığında yanına koştum, kucakladım, kendi duygularıma rağmen (bazen dayanamayacak kadar bunaldığımda, yorgun ve moralsiz olduğumda bile) seni rahatlatmaya çalıştım. Akıntıya karşı kürek çektiğimi, bu ağlamaların bitmeyeceğini çok düşündüm. Bitmedi de. Hala ağlıyorsun, hala kucak istiyorsun, hala çok zorluyorsun. AMA diğer çocuklarla bir aradayken bakıyorum da, elindeki oyuncağı başkasına veren, diğer çocuklar dövüşürken ağlayana cici yapan, duygularını yerinde ve doğru gösteren bir küçük insan olmuşsun sen! Demek ki doğruymuş, nasıl davranırsan, onun meyvesini alırmışsın. Sabreden kazanırmış, büyük resmi görebilmek zaman alırmış. Ben yine yanındayım; korktuğunda, sinirlendiğinde, olumsuz duygular yaşadığında (ki bunların hepsi sen büyürken çokça olacak, öğrendim artık).

Kasım: 16 aylık anneliğin sonunda, klinik psikolog olarak danışanlarıma önerdiğim birşeyi İLK defa kendim de uygulamayı başardım. Kızım tam 30 dakika süren ilk öfke nöbetini geçirdi, kendini yerlere attı, ayaklarını tepe tepe, parkeleri yumruklaya yumruklaya ağladı. Ben de yanında sakince oturdum, bekledim, bekledim, bekledim ve sustuğunda onu kucağıma alıp öpüp okşadım ve sinirlenmesinin normal olduğunu ama bu şekilde yerde tepinmenin istediğini yapmamı sağlamayacağını da gördüğünü anlattım. Demek ki neymiş, başkasına söylemek kolay, kendin uygulamak zor ama imkansız da değilmiş. (Merhaba ilk öfke krizi, ilksin ve biraz erken başladın ama son değilsin, di mi? Dur bakalım öfke yönetimini nasıl öğreteceğiz / öğreneceğiz..)

Ekim: Şu hayatta 3 tür acı olduğunu öğrendim; fiziksel acı, psikolojik acı ve yerde duran lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı.. Evet.

Eylül: Evde ve çevrede çocuk da olmayınca, üzerinden 25 sene geçse bile bazı şarkıların, masalların, oyunların ve sıkılmaya birebir aktivitelerin "ihtiyaç anında" aniden ve kusursuz bir şekilde hatırlayabildiğini öğrendim. Ve ayrıca SOMbaharın rengarenk yaprakları içinde ve su birikintilerinde hoplayıp zıplamanın (ve 'yaşasın kirlenmek'in) sadece tıfıllar için değil, anneler için de süper keyifli olduğunu, ha bir de at kestanelerinin yabani ve acı olduğunu, yenmeyeceğini, yenirse feci cırcır olunacağını öğrendim.

Ağustos: Dördü birden çıkmaya azmeden köpek dişlerine artık resmen köpoğlu köpek denebileceğini ve daha önce çıkan azılardan bile daha fazla, tüm aileyi tam 1 ay gece gündüz süründürebileceğini, bu vesileyle de günde 1 saat uykuyla 1 ay hayatta kalabildiğimi öğrendim ve hemen akabinde "acaba bir mama fight club'mı kursak be Tyler Durden'cığım?" diye sordum içimdeki diğer kişiliğime, henüz gaipten cevap alamadım, beklemedeyim (özetle: hayatta ama yorgunluktan tırlatmış haldeyim).

Temmuz: Anne sütünün çok enteresan bir şey olduğunu, sen ne kadar vermek istersen o kadar nazlandığını, sen ne kadar kesmek istersen o kadar coştuğunu, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını ve "1 yaşından sonra keserim canım, ne o öyle, oyundan gelip anneeeeağ memeeeğ'mi diyecek yoksa eşek sıpası hahahaha" demeçlerimin bana aynen yalatılacağını ve bebeği memeden kesememenin ne tuhaf bir psikoloji olduğunu öğrendim ve montofonluğa kaldığım yerden devam ettim (ben de merak ediyorum bu hikayenin sonu ne zaman ve nasıl bitecek!?)

Haziran: Ayaklarımı aça aça yürürsem, onu ellerinden tutup yürütürken belimin daha az ağrıdığını, neyse ki bu abuk vaziyetin fazla uzamadan yerini pıtır pıtır yürümeye ve hemen akabinde koşmaya(!?) bıraktığını, "yürüyünce işin daha zor, devamlı peşinde dolanacaksın" diyenlerin saçmaladığını, aksine yürüyen çocuğun anneye "oh be!" dedirttiğini, bu sayede istediği yere giden, istediği bıcırıklığı yapabilen bebeğin de rahatladığını veeee düşmelere, çarpmalara karşı en mütiş buluşun içinde Lanolin maddesi bulunan Lansinoh meme ucu çatlak kremi olduğunu, cepte devamlı taşınması gerektiğini öğrendim.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Senin annen bir salaktı yavrum (1+ yaş)

Şu annelik denen ısırgan otlarıyla kaplı patikada yana kavrula yürüyorum. Burnum "çamur"dan çıkamıyor, ilk sene yediğim naneleri şu postumda yazdım, paylaştım ki beraberce öğrenelim. E ne oldu, koca sene geçti, ben biraz akıllandım mı? Nayır nsevgili Nalan, aynen salaklığa devam. Çocuğum seni melekler koruyor, periler bu yaşa getiriyor, anan da işte salaklığın boyutlarını keşfe devam..

Listeyi yediğim her nane ile birlikte devamlı güncelliyorum, akıllanana dek de yazmaya devam edeceğim! Başlık fikrini güzel anne Yeliz'den izin alarak kullanıyorum, sağolsun yüce gönüllülük etti, paylaştı, emeğe saygı lütfen.

25 Mayıs, Tuvalet kitabı: Babanla aynı ismi taşıyan bir çocuğun aldığı tuvalet eğitimi üzerine resimli bebek kitabını görür de kaçırır mı hiç senin bu cadı anan?! Üstelik hikayeyi de tamamen babanın çocukluğuna uyarlamaz mı!? Gelsin babaaa, gitsin lolileeet (tuvaletin bizim evdeki yeni ismi), havada uçuşsun tüm popo, kaka, pipi, sifon kelimeleri, veeee yaşasın cadı annen!

18 Mayıs, 5. yıldönümümüz: 5 yıl önce bugün sevgilimle Fiji'de kumsalda çıplak ayak evlenirken, 5 sene sonraki yıldönümümüzde evde pijamamı bile çıkartamadan günün tamamını ateşli kızımla yatakta Heidi çizgi filminin 564736 bölümünü izleyerek tek başıma geçireceğim hiç aklıma gelmemişti de, akşama başbaşa sushi yeme planımız patladı diye üzülürken eşimin işten paket servis sushi ile eve geleceğini ve beni yatakta elceğizleriyle besleyeceğini hiç hiç düşünememiştim.. Çok seviyorum bu adamı be!

1 Nisan, yo bitch!: Dilimden bi anam anlar, o da yarım anlar durumları vuku buldu ve uykuya dalmak üzere olan kızım bana resmen "bitch" dedi. Bu da oldu be hayat, bu da oldu..

14 Mart, houdini: Kapı kollarına uzanıp açmaya başladığını tuvaletteyken ve klozetin tam karşısında, salonda oturan üç misafirle gözgöze gelince mi öğrenmem gerekiyordu, ey houdini?

6 Şubat 2015, mosa: Üç gündür tam 06.10'da "mosa mosa mosa mosaaaaa" diye haykırarak uyanıyorsun, yatışman 10 dakika sürüyor. Mama desem değil, wasser desem değil, monster zaten ne bilmiyorsun, hiç değil. Delirmek üzereyim, hangi dilde, ne bu mosa? Acilen mosa almamız, yapmamız ya da mosadan uzak durmamız lazım anlıyorum ama ne bu mosaaaaa? (24 Nisan güncelleme: Musli imiş bu Mosa, sabahları babası musli yiyor, Maya da içinden mıncıklıyor, bu sabah "mosa mosa" diyince anca ayıldım ben :) Hey Allahım... 3 ay sonra olayın gizemi şözüldü resmen!)

19 Ocak 2015, baykuş anne: Sen 2,5 seneye yakın hamilelikti, emzirmeydi derken kahvenin tadını unut, sonra siftahı 1/3 kahve, 1/3 sıcak su, 1/3 süt ne olacak canım diyerek yap, tam 36 saat uyku tutmasın! Bir de sabah 7 akşam 9 tıfıl mesaisi var ki, tadından yenmesin. Kahvelere gelesice anan bir daha kahve içer mi, tövbeeee! Daha bunun bir de yarım bardak şarap versiyonu var ya, ona hiç girmiyorum, halim duman, akıllara zarar..

3 Aralık 2014, dondan toka: Süslü pakizem; bu ay üzerine bir kız çocuğu halleri geldi senin. Bir edalar, bir saç savurmalar, bir aynaya gidip kendine baştan ayağa bakmalar derken.. Babanın iş arkadaşlarıyla yediğimiz yemeğin orta yerinde, içerde tek başına mutlu mutlu oynadığın "çekmeceleri karıştırma oyunu"ndan, yanımıza kahkahalar atarak ve başında kafana bant diye taktığın annenin VS dantelli ve şükela string donuyla gelmeyeydin iyiydi. Demek ki elalemin çekmece kilidi kullanmasında varmış bir keramet.

4 Kasım 2014, kayıp yapraklar: Çamurlu ve mutlu domuzcuğum; tüm hafta gezdim sana en su geçirmez tulumu, en yaprak kümelerine balıklama dalası lastik botları bulayım diye. Buldum, aldım, seni astronot gibi giydirdim, doğaya saldım.. Temizlik ve düzen takıntılı bu "1.dünya ülkesi"nde her pazartesi doğanın "temizlenip düzenleneceğini" ve geçen haftadan beri ikimizin de hayallerini süsleyen o küme küme kuru yaprakların yok olacağını nerden bileyim?! Elimizde kova ve tırmık, yapraksız ve çamursuz doğada kalakaldık.

20 Ekim 2014, çikolatalı spagetti: Börtü böcek sevdalım; sonbaharın yağmur sonrası yere dökülen rengarenk yapraklarının üstlerini süsleyen "çikolatalı spagetti"lerini sevdiğin kadar, ananın havuçlu domatesli spagettisini sevseydin keşke. Sözün bittiği nokta burası.

25 Eylül 2014, Oktoberfest: Partilerin aranılan kuşu; bira festivalinde ben hala emzirdiğim sense hala emdiğin için, bu sene de bira içemiyoruz kızım. Bu demek değildir ki, kucağında oturduğun babanın birasına hamle et, masaya dök ve biz peçete ararken dilini masaya dayayıp şap şap bira iç. Olmaz. Bi de üstüne geğir. Ayıp.

10 Ağustos 2014, kaydırağın basamakları: Tazmanya canavarım; son bir aydır artık yürümek demode oldu senin için, her yere koşar adım gidiyorsun. Ama basamak tırmanamadığın ve inemediğin için, anan seni salmış çayıra mevlam kayıra, park ve bahçelerde göz ucuyla seni izleyerek kitap okuyor, laklak ediyor, keyif yapıyordu. Ha artık onu yapamıyor işte. Dün seni kaşla göz arasında kaydırağın tepesinde buldum! Halkı selamlıyor, tebaa'nın aferin ve el şakşaklamasını bekliyordun, doğal olarak. Kendi başına 5 dik basamağı hangi arada tırmandın, benim gözler faltaşı gibi sana koştuğumu görünce kendini nasıl o kaydıraktan attın, kaydın ve toto üstü kuma saplandın?! Sanki "bi dahaaaaa" derken aslında "işte beni koruyan melekler orda" der gibi gökleri işaret ettin bana. Bu oyun parkından sen sağ ben selamet çıkabilirsek bu yaz..

14 Temmuz 2014, havalandık ve konduk: Oyun parklarının aranan şahsiyeti, salıncak sevdalısı uçan kazım; annenin totosu hala o salıncaklara sığabiliyor ama tek eliyle kucağında kıpır kıpır sözde oturan seni, diğer eliyle salıncağın demirini tutarken aniden havalanan bedenlerimiz havada bir kuğu gibi süzülüp yere bir fil gibi çakılınca, meselenin o totonun küçüklüğü değil hava yastıklarının önemi olduğunu öğrendi senin şu salak annen. Neyseki zemin kum, toto yastık, sen de göbeğime konuverdin.

Temmuz başı 2014, şeker de sanmış ilacı: Meraklı meloşum, gözüpek kemirgenim; ananın canına mı susadın evladım? Neden çekmeceleri açıp içini boşalttığın ve çekmecenin içine girip bana "gel, gel" diye el salladığın yetmiyor, illa ki her şeyi kemirmek ve şu sıra hepimizi delirterek çıkmakta olan teee azılarını kaşımak istiyorsun? Yevrum o kondomu kemirme, kemirdiysen de yerine geri koyma, bunlar hassas zımbırtılar, mazallah ananın başına çorap örülebilir ucuna köşesine bir delik açsan. Salak annen bu vesileyle çekmeceleri boşaltmayı ve şevk anlarında kullanılacak muhteviyatı dolap tepelerine kaldırmayı ve kaldırdığı yeri unutmayı, romantizmin içine etmeyi ve daha başka türlü evli insan hallerini de öğrendi, hayırlı olsun.

13 Haziran 2014, tuvalet paniği: Çamaşır makinası sevdalım; bu sıra iyice ayaklandın, banyoya gidip gidip çamaşır makinasına olan aşkını dile getirmek için yanıp tutuşuyorsun. Kaşla göz arasında seni çamaşır makinasının kapağını açmış ve içine girmiş bulduğum yetmiyor, bir de kapının arkasına oturup kapı açılmayınca panik çığlıkları atıyorsun. Anan hala seni özgürlüğe saldığında şu kapıların arkasında durmamayı öğrenemedi ama, sevgili "Yevvvrum" bari sen biraz akıllan, kapının az gerisine otur, anan gibi salak olma, lütfen.

22 Mayıs 2015 Cuma

2 yaş "Annelik Krizi"

Şu ünlü "korkunç 2" (terrible two) tabii ki hepimizi vurdu, kasırdı kavurdu, burada bahsetmiştim. Bebetodaşlarım birer birer hunileri taktılar, ben de "ayol benim çocuğum zaten doğduğundan beri 2 yaş krizinde, ben idmanlıyım, bana komayooor" diye diye onlara kıs kıs gülmeye devam ettim. Kızlarla aramızda bir kırmızı telefon hattı var, "alow, kriz masası buyruun?" hattı. Kimin evladı kendini yerlere atıp tepinirse, kimin kuzusu coşarsa, hemen birbirimize şikayet edip rahatlıyoruz. Bir nevi sosyal destek hattı, "ver veriştir, sözlerinle yerden yere çali utandır çocuğu da rahatla" hattı. Pek tavsiye ederim. Lakin şu an sabahın 04.57'si ve bu saatte kimseyi arayamam (eminim aslında herkes uyanık ya da tek göz kapalı uyumakta ama yine de adab-ı muaşere kanunlarına aykırı bu saatte telefon etmek, sabahın köründe dert yanmak..) E size çemkireyim ben de, olmaz mı!?

Şimdi bizim zilli hakkında çok olumsuz şeyler yazmıyorum, genel anlamda tecavüzcüme aşık olmuş bir haldeyim (bkz. Stockholm Sendromu). Ama bu demek değil ki herşey süt liman gidiyor. Evet kıs kıs güldüğüm doğru ama aslında gülerim ağlanacak halime kısmı daha doğru. Pollyanna'ya bağladım olumsuzu görme, olumluya odaklan diye diye (facebooktaki gruba ne oldu ayol, bkz. Türk gibi hevesle başladığım işler dizisi..)

Bu sıra hasta yine. Klasik yemez, uyumaz, huysuzdur üçlüsü. Emzirmeyi bıraktığımın ertesi günü tüm gece kesintisiz uyumaya başlamıştı ya, o da hikaye oldu. 15dk'da bir uyanıp "mamaaaağ" diye yanına çağırdığı için, çareyi onun odasındaki ikiliden tekliye indirdiğim kanepenin köşesine kıvrılmakta buldum.

Yine böyle ağzımdan yastığa suların aktığı, o uykunun en tatlı noktasında gece terörleri vuku buldu hanımın. Bu seferkinin konusunu uyku semesi tam yakalayamadım ama sabahın 4 ila 4.57'si arasında, içinde "kalem, dondurma, kirpik ve kaydırak" kelimelerinin geçtiği ve "sarıl, sarıl, SARIL; SARIIIIIIL" ile biten anlamsız bir terör saatinden sonra, tüm tüylerim diken diken ve uykudan eser kalmamış halde güne başladım. Günlerim artık sabah koca bir kahve, öğlen diet cola eşliğinde geçebiliyor (ben ki 2 yudum kahve içeyim 2 gün uyuyamazdım, peh!)

Yaw yeter uleyn, ben de insanım. Evladım rüya bu rüya, nerden bulayım ben sabahın 4'ünde dondurma sana!? Hem de kütür kütür öksürüyorsun gece boyu! Ayrıca kalem ne ya, kaydıraktan kalemle mi kayıyorsun rüyalarında, kirpik ne ya sonra, kirpik ne?!

Dün yine böyle normal bi günde 10 sefer kriz yaşıyoruz; önce kucak istedi (annemle babama sevgilerimi yolluyorum) hemen aldım aman ağlamaya fırsat vermiyorum susturamadığım için (bıd bıd konuşmayın işte bundan ağlıyor zaten ben de biliyorum heralde ama sinirlerim kaldırmıyor valla artık), tabii 5dk sonra yeni bir kriz konusu buldu ağlayacak: neden kucaktaymış, neden yere indirilmemiş (hemen indirdim) ve ayağının yere değmesiyle yine kucaaaak. Tabii ki ağlamaya sebep arıyor.. Neden? Nedensiz ayol, böle olluyoğ bunnaaa. Karşıma bu fotolar çıktı bak hepsi böyle bunların bu yaşlarda (annenin yüzüüüü :D klasik!). 1 sene artık böyleler, sonra nizama giriyorlar. Nedenlerini yazmıştım daha önce, neden aramayın artık.

Bak mesela anasıyla White House'da fotoğraf çekimine giden 2 yaşındaki Claudia bile başkan maşkan dememiş, atmış kendini yere, tepiniyor (Obama'nın yüzündeki çaresizlik ile eşinin yüzündeki "biz görük bunları çoook" ifadeleri harika bu arada). Ama tükendim ayol, daha sabah saat 5.30, bu gün nasıl geçecek?! Bir şekilde geçecek elbette, yemin ederim kutumdaki kıllar ağardı son 3 aydır, yarattığı atom bombasının neden olduğu terörü gördükten sonra saçları birkaç günde bembeyaz olan Werner Heisenberg (sallama bilgi di mi bu da..) gibiyim valla.

Makul isteklerim var. Mesela gece elimi kolumu tutsun, isterse sık sık uyandırıp yanına istesin falan da, ben sırtüstü yatarken komple üstüme çıkıp boylu boyunca üstümde yüzükoyun yatmasın gibi. Ya da uyanınca kendine "uyuuuu uyuuuu" diye bağırmak ve bu nedenle adım adım uyanıp sinirlenmek yerine, sadece gözünü kapayıp susmayı akıl edebilsin gibi. Ya da Sherlock Holmes mini dizideki o adam beni balkondan bohçamla kaçırıversin gibi (o ne ayol, hatlar karıştı.. ama o Benedict Cumbetbatch denen adama da hafiften aşık oldum ben kocam duymasın o nasıl güzel gözlerdir be adam!)

Öyle böyle götürüyoruz işte bu annelik mevzuunu. Neredeyse 2 sene olacak ayol, bu gecenin 4'ünde yavrusuna şefkatle koşan, koşarken ayak serçe parmağını masanın köşesine çarpan, acıyı fark bile etmeyen kişi ben miyim diye bazen düşünüyor ve şaşırıyorum. Daha yolun çok başındayım biliyorum ama şu saatte kafamda huni salonda tek başıma otururken, kuşlar muşlar cikcikliyorken, yorgun, bitkin ama yine de mutluyum be çok şükür... Bu işler pek zormuş ama yine de güzelmiş hakikaten... (Sen onu bunu geç de hacı, bu Benedict nasıl bir adam yahu, oyş.)

19 Mayıs 2015 Salı

Yabancılar; çocuğuma yaklaşmayın!

Çok hassas konu bu! İşin iki ucu var; birinde çocuğu insanlardan kaçırma ve asosyal etme riski, diğerinde çocuğu insanlardan gelecek tehlikelere açık bırakma riski..

Bizimki gibi kültürlerde böyle el ele kol kola dolaşmalar, şapır şupur öpüşmeler, gördüğümüz her çocuğun yanaklarından makas almalar, öpmeler hatta ısırmalar normal karşılandığı için, bunların hiç birinden hazzetmeyen ben, yıllar yılı bir yabani gibi yaşadım. Yüzüme karşı "çok mesafelisin" diyen olduysa da, eminim arkamdan "soğuk nevale" diyen daha çok olmuştur. Ne bileyim ailem ve çok yakın sevdiklerim dışında içimden gelmiyor böyle fiziksel temaslar, mayamda yok yabancılarla yakın vücut mesafesi.. Kalabalıkları, aşırı eşya dolu evleri, hızlı ve koştur koştur işleri de sevmeyişim sanırım bu nedenle.

Almanya'da insanlar benim gibi, hele çocuktan sonra buraya iyice ait hissettim kendimi. Burada çocuklar adeta görünmez varlıklar, kimse ne çocuk yetiştirmeme karışıyor ne de çocuğumu öpüp okşuyor. Tabii ki insanlar genelde bebek görünce gülümsüyor, genellikle "çok tatlı" diyor ama bırakın öpmek ya da başını okşamak, kesinlikle dokunmuyorlar çocuğa. Çocuk gözle seviliyor yani. Ve ben çok memnunum bu durumdan. Öyle alışmışım ki, her Türkiye'ye gidişte rahatsız oluyorum yabancıların dokunmasından, sevmesinden, öpmesinden ve yiyecek ikramından. Hele bu sonuncusu ne kadar yanlış, çocuğun gıda alerjisi olabilir, ölüme dahi gidebilir Allah korusun..

Öte yandan, çocuğu yabancılardan kaçırmak, türlü olumsuzluğa odaklanıp "aman çocuğuma hastalık bulaştıracaklar" ya da "aman çikolata verecekler"e takılmak da sağlıklı ebeveynlik değil. Sonuçta biz de sokakta oynadık, yabancılar tarafından sevildik öpüldük, sokaktan ikram da aldık ve normal insanlar olduk (hoş o zamanlar bu kadar çocuk tacizi, gıda alerjileri yoktu diyeceksiniz haklı olarak). Fazla aldırmadan ama mutlaka gözümün önünde tutarak, bu durumları ben Maya'nın isteğine bırakıyorum, eğer istiyorsa kendine dokunulmasını ya da yiyecek ikramını, bence sorun yok.

Fakat son dönemlerde beni rahatsız eden bazı olaylar olmaya başladı. Maya oldukça sosyal bir çocuk, beraber gittiğimiz cafelerde masaları gezer herkesle tanışır, uzun sohbetler eder, hatta içki içiliyorsa şerefe yapar falan. Almanlar genellikle dokunmadan onunla konuşur, gözleriyle severler. Hatta bazen hiç oralı olmaz bakmazlar bile. Ayol, insan bi gülümser bi el sallar di mi, çocuk ayol bu! Ama herkes çocuk sevmek, hayatı sevmek, mutlu olmak zorunda değil. Sonuçta pembe ponilerle içinden dondurma yağan gökkuşakları altında yaşamıyoruz, negatif insanlarla, derdi olanlarla ve sadece kötü olan insanlarla da yaşıyoruz.

Ama gel bunu Maya'ya anlat.. Maya birine merhaba dediğinde cevap bekliyor veya kendine el sallanmadığında ya da ısrarla gösterdiği birşeye bakılmadığında çok bozuluyor. Tabii dünyanın merkezini kendisi sandığı için oluyor bunlar ve zamanla alışacak ama sanırım benim de hatam oldu bu durumun oluşmasında. Bebekliğinden beri insanların içinde ve ben iletişim kurmasını özellikle motive ettim, hele konuşmaya başladıktan sonra tüm sorularına, tüm gösterdiklerine cevap verdim ve çevredekilerle kurduğu iletişimde köprü kurdum. Çoğu kere, mesela bir yerden çıkarken çevredekilere byebye yapmasını destekledim hatta şimdi düşünüyorum da resmen "bak Maya otobüsten iniyoruz, hadi hoşçakal de" diye ısrar bile ettim. E haliyle çocuk yabancılara sakınmadan yaklaşır, kolayca iletişim kurar oldu. Biraz da sevimli bir çocuk maşallah, ortamda mıknatıs gibi çekiyor insanları. Şimdi aklım başıma geldi ama.....

Aslında yanlış yaptığımı diğer çocukları gözlemlerken fark ettim. Diğer çocuklar kesinlikle yabancılarla konuşmuyor, hele yetişkinlere yanaşmıyor burada. Direkt yanınızdan kaçıyorlar. Zaten pek büyüklerin olduğu ortama sokulmuyor çocuklar, dolayısıyla çocuklar çocuklarla iletişim kuruyorken, Maya daha çok büyüklerle iletişim halinde. Bu bize sevimli ve sosyal geliyor, çünkü çocuktan sonra sosyal yaşamımız pek değişmedi bu sayede ve girdiği ortamlarda kendi kendini oyalar, bizim rahat zaman geçirmemizi sağlar oldu diye gurur dahi duyduk. Ama fark ettim ki, bu aslında çok sakıncalı bir noktaya götürebilir Maya'yı. Çünkü henüz zekası yeterli değil, etik ve mantık bilinci yok, tüm dünya iyi insanlardan, gülümseyen insanlardan oluşuyor sanıyor... Yanında olduğum için sorun yok ama ya bensizken..?! Bunu fark edince, birden aslında Maya'nın bu aşırı yakınlaşma davranışının sonuçlarını düşünüp endişelenmeye başladım..

Tabii ki artık onu yabancılarla iletişim ve etkileşim kurmaya teşvik etmiyorum ve hatta onu görmezden gelen insanlar hakkındaki "ay ne soğuk insan, bi el salla ayol bebeğime" fikrim tamamen değişti. Bu insanların azıcık daha az somurtkan olanını resmen sevmeye ve desteklemeye başladım yahu! Yaşasın soğuk nevaleler! :P

Şimdilik gözlem ve kollama dışında bir adım atmıyorum ama yaşına uygun olarak çocuklara "kötü niyet ve istismar" hakkında bilgi vermemiz gerektiğini destekliyor ve burdan sizlere de bir daha hatırlatıyorum. Dünya sadece gülen, iyi niyetli insanlarla, talihli ve mutlu olaylarla dolu değil ve ne yazık ki çocuklar her türlü istismara çok çok açıklar. O nedenle, "doğal  ve sosyal bir çocuk yetiştiriyorum" demeden önce, siz de benim gibi yabancıların çocuklarınıza ne derece yaklaşmasına izin vereceğiniz konusunda bir düşünün derim..

15 Mayıs 2015 Cuma

18-24 ay oyun önerisi

Nerede kalmıştık, en son 18 aylıkken bırakmışız bücürü, buyrun 12-18 ay arası oyunları buradan, 6-12 ay arası oyunları buradan, 0-6 ay arası oyunları da buradan okuyun isterseniz. Bu yazı sanırım serinin son yazısı olacak çünkü artık Maya ile saklambaçtan toplu oyunlara, bebek ve evcilik türü oyunlardan yap boz ya da lego oyunlarına, istediğimiz (daha doğrusu onun istediği) oyunu uzun uzun oynayabilir duruma geldik (çok şükür deliye pöstek saydırma dönemi sona erdi). Bundan sonrası artık normal çocukluk dönemi oyunları olacağı için, sanırım fikir ya da yaratıcılık konusunda sıkıntı çekmeyeceğiz. Yaşasın!

18-24 ay arası oyunlar, tipik çocukluk dönemi oyunlarına giriş oldu bizim evde. Maya ilk bebeğini bu dönemin başında aldı, ilk evcilik setleriyle anlamlı oyunları, babasına hayali çaylar ikram etmeyi bu dönemde akıl etti. Ayrıca bedensel oyunlarda da büyük atılım yaptı, son derece temkinli ve sabit fikirli bir bebekken; daha fazla risk alan, yeni fikirlere daha fazla açık bir çocuk oldu.

Bu geçiş dönemi için önerilerim; bildik nesnelere farklı anlamlar vererek bol bol hayali oyunlar oynayın, çok keyif alıyorlar. Oyuncaklara ihtiyacınız hala çok fazla değil; üç düğme, beş kalem, renkli bezlere başka başka isimler verin. Mesela bir peluş maymunu varsa, kağıtlardan minik minik muzlar çizip boyayıp kesin, sonra onları saklamaca, bulmaca oynayın, deliriyorlar.. Ya da nevresimlerden çadır yapıp içinde kitap okuma zamanı, evcilik oynama zamanı geçirebilirsiniz. Salondaki minderler, yastıklar, sehpalar çok kolayca jimnastik alanına dönüştürülebilir ve her gün başka türlü görünen bir alanda yuvarlanmaca kudurmaca oynayabilirsiniz. Hele şu yandaki gibi kocaman bir trampolin bulursanız, saatlerce zıplayabilirsiniz anneli bücürlü ;) Ve tabii ki doğa; doğa en muhteşem öğretmen! Sadece incelemek değil, doğadan topladıklarınızla ufak hazine kutuları yaratabilirsiniz.

Oyuncak tercihini biz hep başka oyuncaklarla birleştirilip geniş oyunlar kurulabilen nesnelerden yaptık, mesela tahta bloglardan hayvanat bahçesi inşa edip içine birsürü küçük hayvan koymak gibi.. Tabii ki artık Lego Duplo kesmiyor, daha küçük ve sofistike parçalarla beyin cerrahçılığı oynuyoruz. Bir de ilk bisiklet bu yaş için çok uygun, burada yazmıştım. Yine kuklalar, toplar, oyun hamurları da hem kız hem erkek çocukları bu dönemde cezbediyor.

Fakat en önemlisi; yine üstüne basarak söyleyeyim, çocuğun kendi başına zaman geçirebilmeyi öğrenmesi, tek başına oyun kurabilmesi bu dönemin temel hedefleri arasında olsa da, bunu anneyle, babayla, kardeşlerle, ev hayvanlarıyla ve en başta da ailecek oynanan oyunlarla dengelemek.

Oyun; çocuk için, yediği içtiği besin kadar önemli, hatta bu dönemde belki yeme içmeden bile daha önemli. Minicik beyinleri, gözleri, ekranlara maruz bırakıp bozmayalım, tembelleştirmeyelim. İnanın sıfır tv, laptop, tablet, telefon ile çocuk büyütmek o kadar da zor değil, gerçekten çocuğa zaman ayırarak, onunla oynayarak, beraber aktiviteler yaparak, birlikte geçirdiğiniz kaliteli zamana odaklanırsanız; inanılmaz hızla ve keyifle geçiyor zaman! Sanırım yapmamız gereken sadece çocukken oyun oynamaktan ne kadar çok keyif aldığımızı tekrar hatırlamak.. Hepimize iyi oyunlar! :)

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Tuvalet kağıdı rulosundan oyuncak


Geri dönüşüm oyuncaklarına hem çevreci oldukları için, hem neredeyse bedavaya mal oldukları için, hem ana-kız yapılabildikleri için hem de 1-2 yaş çocuğunun iki oynayıp sıkılma ve bir daha yüzüne bakmamasından ya da üstünde tepinip rahatça yok edebilme özgürlüğünden dolayı bayılıyorum. Ama doğrusu bu yazıda bahsedeceğim gibi tuvalet kağıdı rulosundan oyuncaklar yapma dışında bu konuda kendimi geliştiremedim, çünkü el işleri konusunda çok yeteneksizim ve daha beteri ilgisizim. Bana el işleri genellikle "yarının çöpü" gibi geliyor ama tabii "kullan kullanabildiğin yere dek, sonra da düşünmeden at" derseniz, o süper işte. Tüketim kültürü değil bahsettiğim (kahrolsun sınırsız tüketim toplumları, işçi haklarını, insan ve çevre sağlığını gözetmeksizin sudan ucuza maliyet!), bahsettiğim tekrar değerlendirmek ama yaratma üretme adına evi de "çöp ev"e döndürmemek.. El işleri konusunda bu çöp ev mevzuu gerçekten ince bir çizgi, bazı insanlar üretimin de hokunu çıkarıyor, her yer ahşap boyama, her yer tığ işi, her yer geri dönüşümden sanat olunca ayyyy, bana fenalık geliyor. Sade olsun, az olsun.

Lakin dediğim gibi, "çöpten dönüştür oyuncak yap" sonra da "iki kullan, üstünde tepin ve at" anlayışı 1-2 yaş çocuğu için süper fikir. Bu eski rulolardan yaptığımız baykuşlar, bebek figürleri, arabalar ve son sanat eserimiz ailecek üzerinde çalışıp didinip yapıp sonra 1 saatte perişan ettiğimiz Roller Coaster hakikaten süper eğlenceli uğraşlar oldu. Çok basit, ben bile yapabildiğime göre siz daha neler neler yaparsınız hamarat bebetodaşlarım..

8 Mayıs 2015 Cuma

Küçük çocuklarda doktor korkusunu yenmek

Doktor korkusu, özellikle bebeklik ve erken dönem çocuklukta yaşanan belli başlı korkular arasındadır. Genellikle kronik bir hastalığı olan ya da biraz uzayan bir hastalık - hastane - doktor deneyimi olan çocuklarda görülse de, özellikle yaş küçükken sıklıkla gidilen genel kontrollerde yaşanan travmalar ile de geliştirilebilir. Çocuğun özellikle doktorun ofisini, mesleki aletlerini ya da kendisini tanıması ve reddetmesi ile daha zor bir hal alabilir.

Maya'nın ilk 18 ayı, yanlış doktor seçimi nedeniyle benim için adım adım kabusa dönüştü. Aslında yanlış olan doktorun kendisi değildi, işinde uzman, yeterli bir doktordu ama bazı doktorlar insan psikolojisinden özellikle de damdan düşmüş acemi annenin psikolojisinden hakikaten hiç anlamıyorlar ve ne yazık ki uzmanlıkları ile hastalarının soru ve sorunlarına ayırdıkları zaman ters orantılı oluyor. Benim de şansıma böylesi denk gelmişti. Baştan beri benim acemi anneliğim, kendi anne babamın doktor olmasından kaynaklı sağlık odaklı paranoyalarım ve doktorun danışmanlık konusundaki zamansızlığı ve isteksizliği birleşince, yıldızımız bir türlü barışmadı. Hele bir son sefer var ki, aynen şöyle:

Dr: hmmm, sadece 8,5 kg, çok düşük, 1 yaşında normali 10 kg'dır.
Ben: e ne yapıcaz?
Dr: hiçbirşey, yapısı böyle demek ki..
Ben: destek?
Dr: gerek yok.
Ben: e ama çok mu az şimdi? napıcam ayyy
Dr: kusura bakmayın zamanım yok bu sorular için, kendiniz okuyabilirsiniz beslenme konusunda.
Ben: ......

Üstelik buradaki sistem Türkiye'dekinden çok farklı. Burada bebekler Türkiye'deki kadar sık doktora götürülmüyor. Belirli dönemlerde kontrolleri var (mesela 1 ila 2 yaş arası hiç kontrol yok!) ve bu kontroller tamamen eski usul, elle, gözle yapılıyor. Özellikle 2-3 yaş altı bebeklerde herhangi bir alarm durumu olmadan tetkik yapmak, önleyici tedavi uygulamak, ilacı bırakın vitamin dahi vermek (D vit dışında tabii) falan söz konusu değil. Size daha da tuhaf gelecek olan bir şey daha söyleyeyim; doğumunun 3. gününde topuktan alınan dışında, Maya'nın şu ana dek hiç kanı alınmadı ve bu Türkiye'deki arkadaş ve akrabalar arasında, büyük bir endişe konusu oldu (anladığım kadarıyla orda bir kaç ayda bir kan ve idrar tetkikleri rutine bağlanmış). Kaç defa 39-40 derece ateşle doktoru aradığımı, "3 gün bekleyin, 40 olduğunda ateş düşürücü fitil verin, düşmezse o zaman arayın"ı duyup evde kendi kendime büyücü iyileştiriciler gibi çocuk iyileştirdiğimi biliyorum..

Buradaki doktorlar mı fazla rahat, Türkiye'dekiler mi paranoyak bilemiyorum ama özetle, buradakiler çocuğa müdahalede bulunmadan izleme taraftarı. Dolayısıyla aşılar dışında bu tip acılı tetkik ve tedavilere maruz kalmamış olmasına rağmen, benim gibi Maya da doktorunu sevmedi, korktu ve özellikle son 6 ayda ciddi bir anksiyete davranışı geliştirdi. Anksiyete benim uzmanlık alanım olduğu için hemen iş kronikleşmeden, mesleğimden ötürü bildiğim ve bana danışan çocuklarda çok olumlu sonuçlar aldığım davranışçı terapi tekniklerinden yardım aldım. Hemen Maya'yı zırta pırta doktorun ofisine götürüp, doktoru görmeden, sadece ön büro ile konuşup dışarı çıkarmaktan tutun, dedeyle birlikte dedenin stetoskopu ya da iğnesiz şırıngalar ile oynamaya kadar herşeyi denedim. Fakat hiçbirinde sonuç alamadım. Maya daha bekleme odasında donup kalmaya, doktoru uzaktan gördüğünde çığlık çığlığa bağırmaya devam etti.

Bu noktada hayatımı kurtaran iki olay oldu. İlki, uzun süredir bekleme listesinde olduğumuz mahallenin "süper doktoru" bizi kabul etti. İkincisi de ben Respectful Parenting'de çıkan bir yazıyı okudum ve davranışçı tekniklerin yanına bilişsel teknikleri de eklemem gerektiğini anladım. Yani konuştum onunla, uzun uzun yeni doktorun nasıl bir adam olduğunu, neler yapacağını anlattım, yeri geldi "mış gibi" oyunlarıyla doktorculuk oynadım. Ve sonunda o korktuğum gün geldi çattı: Maya'nın 2 yaş kontrolü!

Yeni doktorumuza randevudan 10dk önce gittik çünkü bu doktorumuz çok dakik ve ben muayene öncesinde Maya ile bekleme odasında biraz ortama alışmak, oyuncaklarla oynamak istedim ve onu tekrar olacaklara hazırlamak tabii. Yine "bak bu odada bir adam var, adı doktor, o senin vücudunu kontrol edecek, böyle ciğerlerini dinleyecek, böyle boyunu ölçecek" falan uzun uzun anlattım. Sonra doktor ikimizin de elini sıkarak bizi odaya aldı ve o da ne, aynen benim dediğim gibi o da başladı anlatmaya! Çocuğu soymadı, dokunmadı, sadece konuşuyor, onun güvenini sağlıyor, hiiiç öyle önceki doktor gibi koştur koştur değil, sakin.. Bilgisayarı yok, elektronik tetkik aletleri yok, resmen benim çocukluğumdaki manuel yaşlı doktor amca bu yahu! Üstelik Maya 1 senede ala ala 2 kg'cık alıp, 10,5 kg olmuş (normali 12 kg, öğrendim ya artık!) ve doktorun cevabı "%10'luk persentilde ama endişe etmeyin, Alman sistemi biraz iri kıyım gider, son derece normal gelişimi. hem bu yaşta büyüme pek hızlı değildir, ilerde atak yapabilir ya da belki minyon çıtı pıtı bir bayan olacak sizin gibi" İşte olumluya pekiştirme budur!

Sonra Maya'nın en korktuğu noktaya, stetoskopla dinlemeye geldi sıra (önceki doktor aşıdan hemen önce stetoskopla ciğerleri dinleme davranışı içindeydi ve Maya bunu aşıyla özdeşleştirdiği için korkudan deliriyordu). "Şimdi ciğerlerini dinleyecek tamam mı" dememle Maya dudakları bir büz, bir kaşları çat ama nasıl uğraşıyor ağlamamak için, gözler kızardı, dudak titredi ama tuttu valla kendini! İnanamadım! Doktorun yumuşaklığının yanında benim sözlü telkinlerimin mutlaka etkisi oldu bence.

Herşey bitince bir adet Haribo şeker de vermesin mi, bizim kız "ooooooaaaaa habibooo" coştu tabii, çıkışta doktora öpücük yollamalar, el sallaşmalar, tam gidecekken geri koşup sarılmalar.. İşte buymuş ya!

Şimdi Temmuz ayında Maya'nın Hepatit A aşısının (B zorunlu ama A da önceki doktorun değimiyle Türkiye gibi! riskli ülkelere seyahat eden Maya'ya önerilmişti) ikinci dozu var. Sonra inşallah 5 yaşına dek başka aşısı yok. Bu doktorla olumsuz bir ilişki kurmasın diye acaba sinsice nasılsa ağlayacakken eski doktoruna mı götürsem, yoksa iğne olayını uzun uzun anlatıp yeni doktorda yaptırmayı mı denesem, işte şimdi ona karar veremiyorum..

Bir de tabii 2 yaşında ilk dişçi kontrolü var, ona da randevumuzu aldık, eğer ağzını açar ve baktırırsa, yakında ilk dişçi maceramızı da yazacağım (EKLEME 2: Açmadı tabii ;) 2,5 yaşta yeniden deneyeceğiz..)

EKLEME: Araştırırken, ülkemizden çok güzel, umut verici bir projeye denk geldim ve sizlerle paylaşmak istedim. Cerrahpaşa başta olmak üzere, bir çok hastanede Oyuncak Ayı kliniği varmış, tıp öğrencileri çocukların korkularını yenmeleri için beraberlerinde getirdikleri oyuncak ayılarını kontrol ve tedavi ediyorlarmış, çok hoşuma gitti.. :) Buyrun buradan okuyun.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Ormanda, açık havada anaokulu (Waldkindergarten)

3-6 yaş arası okul öncesi çocuklar için, 1993'ten beri yasal olarak kabul gören böyle bir seçenek daha var Almanya'da: Orman Anaokulu. Bu anaokullarının duvarları ve çatısı yok, eğitimcileri ile birlikte çocuklar tam ya da yarım günlük programlarda parklar ve ormanlarda zaman geçiriyor ve herhangi bir anaokulunda yapılan aktivitelerin gelişimsel anlamda eşdeğerlilerini açık havada, ormanın sağladığı oyuncaklarla yapıyorlar. Eğitimcilerin görevi klasik anlamda eğitim öğretim vermekten ziyade, rehberlik vermek, çocukların bakımına ve yaralanmadan kendi kendilerine öğrenmelerine fırsat sağlamak.

Bazı okullarda belirli düzenlenmiş programlar da oluyor ve buna göre mesela çocuklar ormandan buldukları malzemelerle barınaklar ya da baya gelişmiş doğal kulübeler yapıyor, doğadaki malzemelerle matematiği, mantık yürütmeyi, hafıza oyunlarını oynayarak öğreniyorlar. Tabii ki şarkı zamanı, masal zamanı, saklambaç türü grup oyunları zamanı, her anaokulunda olduğu gibi ama açık havada uygulanıyor. Aynı zamanda çocuklar ormanda yön bulma, bitkileri tanıma, hatta bir nevi hayatta kalma türü özel eğitimler de alıyorlar.

Hava koşullarının çok sert olduğu zamanlarda çocukların sığınabileceği bir doğal yapı mutlaka oluyor ama bu koşulların yaşanmadığı zamanın tamamı dışarda, açık havada geçiriliyor. Çocuklar aileleri tarafından dış ortamda zaman geçirecekleri düşünülerek giydiriliyor (Almanların ünlü sözü, "kötü hava yoktur, yanlış / yetersiz giyim vardır" bu okulun mottosu tabii).

Hoşuma giden yanları, doğa içinde mis gibi havada, doğayı ve dünyayı tanıyarak büyümeleri, özellikle "ticari" oyuncakların kesinlikle kullanılmaması, onların yerine doğal malzemelerin kullanılması. Bu anaokulları doğal olarak diğerlerinden daha az gürültülü de oluyor ve gürültü çocuklarda stresi arttıran, buna bağlı olarak bağışıklık sistemini düşüren, psikolojilerini etkileyen en önemli etkenlerden biri biliyorsunuz. Ayrıca çocuğun fiziksel gelişiminde de bu anaokullarının diğerlerinden daha iyi olduğu söyleniyor, diğer anaokullarıyla kıyaslandığında okul kazaları ve yaralanmalar da çok daha az yaşanıyormuş. İşin tuhafı, bu çocuklar ilkokula başladığında, diğer anaokullarındaki çocuklara kıyasla özellikle matematik, okuma yazma ve sosyal etkileşim alanında diğer tür anaokullarına giden çocuklardan çok daha ilerde oluyorlarmış. Demek ki "sınıf" sistemi gerçekten çocuğu köreltiyor yahu..

Bu tür anaokulları özellikle "yavaş ebeveynlik" akımını destekleyen doğal aileler, doğal çocuklar için (bunlara da free range kids (aslında tavukçuluk deyimidir bu bilirsiniz, buradaki kullanımı küves çocuğu değil de köy çocuğu gibi) deniyormuş, çok güldüm) bence çok güzel bir seçenek!

2 Mayıs 2015 Cumartesi

10 numara bebek

Hayır hayır, bu bir 10 üzerinden 10, süper bebek yazısı değil... Bu ailenin 10. bebeği hakkında bir yazı. Evet. 10. bebeğini 2 hafta önce doğuran bir kadınla tanıştım ben! Hayır, eğitimsiz, fakir, vurdum duymaz, aşırı dindar ya da başka türlü tuhaf biri değildi bu kadın, gayet normal sen ben gibi bir kadındı! Hani siz 2. çocuk ayy oyy ediyorsunuz ya, 10. çocuğunu 2 hafta önce doğuran bu kadını yazayım ben size....!

Oyun parkında 2 kadın 6 çocuk olunca, ister istemez bu kadınlardan biri (ben ayol ben) diğerine yanaşır ve "afedersiniz, gündüz annesi (Tagesmutter) misiniz, kusura bakmayın bu konuda bir sorum olacak da, o nedenle sordum.." der. İki numaralı kadın, kangurudan başının ucu gözüken 6 numaralı minicik bebeği şöyle bir okşar ve "hayır, ben hepsinin annesiyim" der ve gülümseyerek ekler "4 tanesi de okulda, bu kangurudaki 2 hafta önce doğan 10. çocuğum..."

Dumur, dumur dumur.. 5 saniye falan sessizlikten sonra anca toparlamaya çalışma halleri, 5 sn sonra vazgeçiş ve o sihirli cümleyi (nasıl başarıyorsunuz?!) söylememek için dişleri sıkmakla geçen bir 10dk daha.. Ve sonunda dayanamamak: "Çok özür dilerim, eminim herkes aynı tepkileri veriyordur ama, nasıl başarıyorsunuz?!?! Yani ben 1 çocukla şaftım kaymış halde.. kem küm.." Ve buyrun gerisini 10 çocuklu kadının ağzından dinleyin:

"43 yaşındayım ve 10 çocuğum var. Beni gören herkesin ilk sorusu "neden 10 çocuk?" oluyor, ikinci sorusu "nasıl bakabiliyorsunuz" oluyor ve eminim içlerinden "zavallı cahil kadın, doğum kontrolünden habersiz heralde" gibi şeyler geçiyor çünkü hep gözlerinde aynı şaşkınlıkla karışık acıma duygusunu görüyorum. Ama hayır ben isteyerek doğurdum 10 çocuğumun 10'unu da ve bilmiyorum belki başka çocuklarım da olur, belki de olmaz. Zaman gösterecek. Biz eşimle büyük ve mutlu bir aile istedik, bunun için çok çocuğumuz var. Başka bir nedeni yok."

"Ve biz gerçekten de geniş ve mutlu bir aileyiz. Yardımcım yok. Anne babam şehre 6 saat uzak bir başka şehirdeler, bir kaç ayda bir haftasonları geliyorlar, yeni bebeği görmek için bu haftasonu buradaydılar mesela. Bizim ailede her bireyin belirli görevleri var, ev işleri, alışveriş, her çocuğun yaşına ve becerisine göre kendi seçerek yaptığı işleri var. En büyük 4 çocuğum 19 ila 13 yaşlar arasında ve küçüklerin bakımında sorumluluk sahibiler. Ama en küçükler bile görüyorsunuz, kurallı ve düzenli bir hayatın içindeler, belirli saatlerde yemek hazırlanır, yenir, belirli saatte uyunur, 2 yaşından büyük kimse için özel bir program yoktur, zaten görüyorsunuz bebek dışında en küçüğü de 2 yaşında."

"Bebekler arasında 2 yaş olmasına dikkat ediyorum çünkü ilk 2 yıl bebekler özel ilgi istiyorlar. Sonra birey olduklarını fark ediyor, kendilerine birey olarak saygı duyulsun istiyorlar. Diğer çocuklar gibi belirli kurallara uymaktan, sosyal ortamlarda bulunmaktan, sorumluluk almaktan hoşlanıyorlar. 2 yaşındaki bir çocuğum kendi kendine beslenir, uyur, bir büyük kardeşinin yardımıyla tuvalete gider, banyosunu yapar, giyinir.."

"Çocuk bakmak çok zor değil bence, ilk 2 sene önemli, dünyanın ne olduğunu anneden öğreniyorlar ama sonra zaten bir bağımsız küçük insan oluyorlar, kendileri öğreniyorlar geri kalan herşeyi, siz sadece izliyorsunuz, eğer ihtiyaçları olursa gelir sorarlarsa cevap veririm, yardım isterlerse ederim ama yoksa herkes biraz da kendi kendini yetiştiriyor. Anne ya da baba çocuğun tek sosyal çevresi olmamalı zaten, kardeşler, başka yetişkinler olmalı çocuğun etrafında."

Dedi. Valla dedi aynen bunları. E ben o noktada diyemedim "biz de işte zorum zorum, düşüne taşına, binbir dereden su örneklerini araştıra okuya 1 tane yaptık, ona bile yetişemiyoruz, yetemiyoruz". Çünkü manasız geldi bu düşüncelerim birden. Sonuçta bizimki de çocuk, onunkiler de çocuk. Baktım gelişimsel açıdan ya da üst baş, kişisel bakım vs açısından da pek farklı değiller benimkinden. Belki de ben gereksiz yere mükemmelliğe oynuyor, gereksiz derecede çocuğa odaklanıyor, bunun sonucunda da kendimi yıpratmak dışında pek bir farklılık da yaratmıyorum? Dışardan bakınca, öyle gördüm yani birden kendimi. Ama o kadın için ne kadar doğal, kolay, sıkıntısız çocuk yetiştirmek. Şaşırdım kaldım be dostlar....