29 Haziran 2015 Pazartesi

7 Doktorlu Hürmüz'ün son absürd macerası

Vallahi bile bile yapmıyorum dostlar! Ama gün geçmiyor ki "absürd haller" konu başlığı altına yeni bir macera eklemeyeyim.. 7 kocalı Hürmüz'ü bilir misiniz, ha işte onun bir versiyonu bizim evde vuku buldu, hipokondriyak mıyız neyiz bilemedim, bizim kızın resmen 3 hatta artık gitmediğimiz Ağlayan Çocuk Merkezi'ndeki o ulvi Dr. Nazi'yi de sayarsak (niye sayıyoruz ben de bilemedim ama gerek 7/24 ağlamalı günlerden, gerekse macera dolu emekleme kampı ile hatıralarımızdan asla silinmediği için onun o özel yeri kalbimizde hep kalacak tabii) 4 adet doktoru oldu (daha annemlere kalsa bir de Türk doktor edinmemiz şart aslında ama hiç girmeyin ona). Allah'a şükürler olsun ki sağlıklı bir evladımız var ama buna rağmen 4 doktor neyin nesi derseniz, hakikaten Manyak Mıyız Neyiz Yahu?!

Maya'nın ilk doktoru son derece bilgili, sakin, hoş bir adamken, aynı zamanda da zamanı sıfır bir adam olduğu için ve bu durum bana, 1000 sorulu acemi anne'ye hiç mi hiç yaramadığı için, uzuuuun aramalar ve 1 seneye yaklaşan bekleme listesine girme mücadelesinden sonra (burada yazdıydım uzatmayayım), hayallerimizdeki doktora kavuştuk biliyorsunuz. Maya doktorunu çok seviyor (kontrolden sonra verdiği ayıcık şekerlerin etkisi mi dediniz? duyamadım?) ve de gerisin geri zamansız ve amansız doktor numero 1'e dönmeye hiç mi hiç niyetim yok. O defteri kapadım. Kapadım da anacım, defter kendi kendine geri açıldı yahu!

Maya'ya burada rutin yapılmayan ama bol bol ve maceralı maceralı seyahatler eden bir aile olarak bizim ekstradan yaptırdığımız Hepatit A aşısının 2. ve son dozu'nu yaptırma zamanı gelince, ben aklımsıra bir kurnazlık içine girip "doktorunu seven çocuğa hiiiiç boşuna travma yaşatmayayım, şu acılı aşı macerasını zaten sevmediği ve ağladığı 1 numaralı doktora yaptırayım, heheheyt nasıl da cinim ama" diye düşünüp aldım randevumu gittim eski doktora. Lakin eski doktor biraz da eski kafalı bir doktor, ve ben aslında bu doktoru bu kafa yapısından da bıraktıydım (kahrolsun anne beyni, unutmuşum bu detayı). Yahu sevgili doktor, yap aşını çık kardeşim! Olmaaaaz! Çocuğu soyduk, orasına burasına bakıyoruz, gelmişken kilosuna boyuna bakıyoruz, o da nesi, öbür doktorun tartısından 400gr eksik çıkarak 2 yaşında sadece 10kg'lık bir tüy siklete sahip oluşum üzerine (sevgili Türk anaları, bana uygun bi uçurum bulun atlıycam) doktor bana yine "çok zayıf bu" diyor, haydi buyrun kulaç kulaç endişeler denizi (buyrun geçen seferki muhabbet). Sanki ben özellikle yedirmiyorum yahu, n'aapim, yemiyor uleyn! Kazı besler gibi elini kolunu tutup zorla mı besleyeyim, yevru "Üstün Aryan Irkı"na çekmemiş işte, narin bir kelebek (bak bak baaak, olumlu düşünceye geeeel).

Tam hah bitti şimdi yapacak aşıyı çıkacak derkeeen, kolları çok ince, bacaktan yapayım dedi ve birden durdu. Kal geldi ayol doktora. Bıraktı iğneyi geçti çocuğun sırtına bakıyor, hop yatırdı apış arasına bakıyor. N'ooluyor yahu!?

"Tüylenme var" dedi, belli hastalıkların, özellikle bir çeşit (ama hangi çeşit söylemiyor tabii) bağırsak hastalıklarının belirleyicisi olabilirmiş bu tüylenme. Ama neyse ki sırtta apış arasında yokmuş, bir tek (ne ilginçmiş) üst bacağın ön tarafının dış kısmında yaklaşık 5cm2'lik alanda 2mm boyunda açık renkli tüylenme varmış. Hmmmm. Genetik olabilirmiş. Takip edecekmişiz. Artarsa hemen doktoru bilgilendirecekmişiz. Aşıyı yaptı, giydirdim, eyvallahı çaktık, çıktık.

Çıktık da gel şimdi rahat kal. Aklıma binbir türlü düşünce, gözümün önüne goril yavrusu şeklinde bir Maya falan geliyor. Endişeler denizinde boğuluyorum. Prof.Dr. Google'a danışmamak için kendimi zor tutuyorum, zira Prof.Dr. Google bana beyin tümöründen frengiye çeşit çeşit opsiyonlar sunacak, beni daha da delirtecek eminim. Yaw hangi akla hizmet ben bu doktora geldim yine yaw. Kendim ettim kendim buldum.

Ya sizin çocuklarda da var mı bacılar böyle 2mm'lik tüylenmeler? Bu çocuk esmer değil, beyaz tenli, saçı açık kumral, gözü ela bir çocuk aslında gerçekten biraz tüylü sanırım ama ne kadarı normal ne kadarı anormal ben daha önce hiç bebek görmediğim için bilemiyorum. Sapık gibi oyun parkında bebelerin bacaklarına kollarına bakıp duruyorum. Burdaki Alman bebeleri cillop gibi tüysüz, içime bi kurt düştü ayol. Beyaz Atlı Prens beni tiii'ye alıp "hayatım rahatsız oluyorsan yapalım bir brazilian sugaring hahaha" diyorsa da, iş aşının yara bandını çekmeye gelince tiril tiril titriyor. Türk anaları, yazın bakiim, nedir bu kıl tüy işi? Korkayım mı şimdi ben? Hazırolda bekliyorum, yardım edin!

Hayır diğer doktora sorayım diyorum da, artık kontroller yılda bir, doktora Allah korusun ama hastalık halinde gideceğiz, e o zamanda çocuğun derdini bırak tüyünü sor olmayacak tabii. N'apiim şimdi ben bilemedim. Te Allaaaam yahu. Çocuğu eski doktora götürüp yeni travma yaşatmamak derken, kendim travma yaşadım resmen. Hey kafana kıl tüy yumağı düşsün, bol tüylü kedilerin altında kal be eski doktor!

27 Haziran 2015 Cumartesi

Annelik öğrenilir mi, içten mi gelir?

Annelik içten gelen bir şey olsaydı ben *ıçmış idim. Neyse ki değilmiş. O kadar çok okudum, araştırdım, gözlemledim ve uzmanına sordum ki bizim sevimli cadıyı büyütürken, bir doktora da o alanda yapmaktayım diyebilirim. Valla asıl doktoramdan daha zorlanıyorum ama bunun tez teslimi neyse ki 16 sene sonra :D

Küçük çocuk deneyimim kendi çocuğuma dek olmadı benim. En küçük 3 yaş çocuğunu bilirim o da anaokulunda müdürlük yaparken ara sıra sınıfa girip eğitimi denetlerken öğrendiğim. "Kitap ile gerçek hayat hiç uymuyor" sözü o yıllarda çok içime işlemişti tabii. Bunun temel nedeninin ise, içinde yaşanılan kültür olduğunu bugün kendiminkinden taban tabana zıt bir kültürde yaşarken fark ediyorum. Çünkü evet, burada kitapta yazanla uygulamada yapılan arasında pek fark olmuyor ve sonuçlar da doğal olarak daha kitabi oluyor.. Yani evet, yatağına kendi gidip gece boyu deliksiz uyuyan, önüne konanı sessizce yiyen, toplumsal kuralları bilen ve uygulayan, sosyal bir ortamda varlığı bile fark edilmeyen sakin çocuklar varlar. Aramızdalar..

Bizim kız yarı Alman yarı Türk olunca hatta direkt dışı Türk, içi Alman olunca (tam tersi olaymış ama olmadı işte, sevgili kader..) tabii psikolojisi de ortaya karışık oldu, genetik ile geleni azımsamayalım. Çevresel olarak ise artık Elfgillerden kaynanam ile Beyaz Atlı Prens'ten ne gördüyse.. Benden gelen mesajlar çok karıştırıyor kafasını tabii. Ama sanırım bir şekilde o da öğreniyor bu kaos ortamında. Aslında bu annelik ve evlatlık müessesesinde bizim yaptığımıza tam anlamıyla "surviving" (hayatta kalma mücadelesi) denir ama aramıza yeni katılanları korkutmayalım, evlat güzel şey azizim.. Öyle koynuna giriveriyor, sarılıp öpüveriyor ya, kuzu gibi oluyorsun işte o an. Vur kafama, al aklımı be yevvvrum.

Kitap diyordum.. Evet çok okudum ama çocuk da benim kafa da "ortaya karışık" olunca tabii kitaptaki gibi olmadı işler. 2 yılda çok şey öğrendim ve daha inşallah Allah kısmet ederse bir 20-30-40 yıl daha öğreneceğimi hissediyorum ama, en önemlisi "kitabı oku oku oku ama içinden gelene güven ve kendi yolunu bebeğin gösterdiği işaretlere göre sen çiz" oldu. Budur yani, tek cümleyle bunu öğrendim aslında ben annelikten. Tabii okumadan, cahilce içinden geleni yapmaya kalkarsan ya da içinden gelene kulak asmayıp kitaplarda yazanı ruhsuzca uygulamaya çalışırsan burnun da çukurdan çıkmaz (kibarca yaziim hadi).

Doğal ebeveynlik hakkında şu yazıyı okuyun derim.
Kültürler arası ebeveynlik görüşleri konusunda şu yazıyı okuyun derim.
Bu çocuğu çözemedim, 3-5 adımda çözeyim diyorsanız şu yazıyı okuyun derim.
"Bu günler çok hızlı geçiyor, sonra ararsın haaaa" diyen teyzelerin ne demek istediğini anlamıyorsanız şu yazıyı okuyun derim.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Erken menopoz

Hayatım boyunca 1-2 sefer dışında saat gibi 28 günde bir regl olurken, son iki aydır 16-18 günde bir regl oluyorum, aynı zamanda hiç nedensiz durduk yere yanaklarım kızarıyor, ateş basıyor, birden elim ayağım titriyor, başım dönüyor, ağzım kuruyor, sanki göğsüme bir fil gelmiş oturmuş gibi bir his geliyor. Bir kaç defa kustum da. Özellikle gecenin bir saati, Maya uyanıp yanına çağırdıktan sonra oluyor bunlar. Yorgunluğa ve normalden sık regl olmama bağladım ben ama duygusal anlamda da çok inişli çıkışlıyım, birden sinirleniyorum, kalbim çarpacak derecede öfkeleniyorum ufacık şeylere, saçma sapan şeylerden gözlerim doluyor. Tüm bu şikayetlerimi düşününce, dün gecenin en karanlık anında "acaba erken menopoz olabilir mi?" geldi aklıma.. Belirtiler uyuyor, üstelik kadınların %8'inde menopoz 40 yaşın öncesinde başlayabiliyormuş.

Ailemde erken menopoz yok ve annem menopoz dönemindeyken ben tipik herşeyi bildiğini sanan psikoloji lisans öğrencisi olduğum için ona "menopoz belirtileri tamamen psikolojik, sen kendini telkin edersen, bu sürece olumlu yaklaşırsan hiçbiri görünmüyor" falan gibi "bilimsel gerçekler"le yaklaştığım için, bilime inancı sonsuz olan zavallı annem hakikaten o dönemi çok da zor atlatmadığını söyler ve ben de 45-50 yaşlarımdan sonra gireceğim menopozu "heyecanla beklediğimi" burada bile birkaç defa söylemiştim. Hatta doğumdan sonra emzirdiğim dönemde tam 18 ay regl olmayınca, herşey o kadar güzeldi ki, "ay keşke hiç olmasam bundan sonra" diye bile düşünmüştüm. Ama beklenenden önce başıma gelme olasılığı, dün gece saat 03 sularında, gecenin ve gönlümün en karanlık noktasında beni korkuttu.. Uyuyamadım ve düşündüm sabaha dek.. Şimdi 2 bardak kahve sonrasında zihnim daha berrakken şunlar geliyor aklıma:

Korktuğum ne? İkinci kez anne olamamak, üretkenliğimin sonlanması değil kesinlikle. Çocuksuz bir hayat da üretken, sevgi dolu ve dolu dolu yaşanabilir ve "üremek" bence insan yaşamının biricik anlamı değil. Çok şükür ki ben çocuk sahibi olmayı istedim ve bu isteğim gerçekleşti. Düşününce, sağlıklı bir evlat sahibi olabilmem büyük bir şans gerçekten. O nedenle şükrediyor ve doyumsuzca, bencilce ve yüzsüzce "aaaa şimdi ikinci çocuğum olmayacak mı ne şanssızlıııık" diyemiyorum. Çok şükür diyorum, Allah isteyene versin diyorum, istemeyene de başka şekillerde anneliği tattırsın diyorum çünkü annelik sadece çocuk doğurmak değil, üretmenin ve sevgi vermenin her yolu annelik aslında.

Korktuğum; erken menopozun yaratacağı fiziksel sıkıntılar. Yani mesela zor bir menopoz dönemi, kemik erimesi, organ ve hücresel bazda yaşlılık ve buna bağlı sağlık sorunları. Daha 30'lu yaşlarımdayım ve "yaşlanma"ya hazır hissetmiyorum kendimi.. Düşünsene benim boyum 160, bu kemik erimesi beni 150 yapacak, eğri büğrü, güçsüz, kırılgan, sağlıksız.. Bunlar korkutuyor beni. daha 30'lu yaşlarımda bedensel çöküşe, fiziksel inişe hazır değilim.. Daha vücudumla yapmak istediklerim var; dağlara tırmanmak, denizlere dalmak, ormanlarda pedal basmak istiyorum. Hastalığa, güçsüzlüğe hazır değilim. Gece 03'te hiç değilim..

Sonra düşündüm de, erken değil ama zamanında menopoza giren bir sürü sağlıklı örnek var önümde. Annem, kayınvalidem, teyzelerim, arkadaşlarımın anneleri.. Fiziksel, bilişsel, sosyal ve psikolojik anlamda etkin kadınlar hepsi. Ama işte "erken menopoz"un etkisini hiç bilmiyorum ve korkuyorum. Hiç okumadım, araştırmadım ki.. Hep "daha çooook var" dedim. Hep "oooh reglim sona erince ne güzel keyfime bakacağım" dedim. Hep "olumlu" gördüm. O nedenle dün gece saat 03'te sanki bir şamar yemiş gibiyim hayattan.... Sersemleştim.

Dur daha hiç bir şey kesin değil, durum 1-2 ay daha bu şekilde devam ederse testler yaptırıp değerlendirecek, menopoz erken geliyorsa, ben de önlemlerimi erken almaya çalışacağım. Erken menopozu geciktiren bazı tedaviler olduğunu duymuştum. Araştırmak, okumak, endişe ve korkularıma iyi gelecek bence.. İnsan bilmediği şeyden daha çok korkuyor.

Şu işe bak.... Sen ne planlar yapıyorsun, hayat sana neyle geliyor..

20 Haziran 2015 Cumartesi

Evli ve çocuklu çiftin Date Night Hadisesi - Vol.2

Bak buraya yazmışım, teeee 17 Aralık 2013'te, doğumdan tam 6 ay sonra, kocamla ilk defa başbaşa, çocuksuz alemlere akmışız. Üzerinden 1,5 yıl geçmiş ve çok şükür biz artık 15 günde bir eşimle başbaşa, kimsenin kimseyi birden tutup havaya kaldırıp totosunu koklamadığı, tamamen yetişkinler dünyasına ait aktiviteler içine girebilir kıvama gelmişiz.

Şimdi bakıyorum da, evli ve çocuklu çiftlerin en zorlandıkları konulardan biri bu. "Aaa kır dizini otur canım, hayat memat meselesi mi bu, elalem nelerle uğraşıyor, gece gezmen de eksik kalsın" diyeceksiniz, demeyin. Ben böyle gördüm böyle söylerim: çocuktan sonra çiftler arası ilişkinin bozulmadan, aşk ve şevk dolu istikrarı için ilk 3'ü özellikle önemli 5 altın kural var: 1. Herkes kendi ile başbaşa, tek başına, yalnız zaman geçirecek. 2. Herkes kendi özel sosyal çevresi, kendi arkadaşları ile başbaşa, tek başına zaman geçirecek. 3. Anne ve baba olarak değil, eş olarak başbaşa yalnız zaman geçirilecek ve tabii ki 4. Anne ve baba çocukla birebir yalnız zaman geçirecek 5. Anne, baba ve çocuk bir arada, hissederek, aktif şekilde zaman geçirecek. Son ikisi "aile"nin, ilk üçü ise "çift"in ilişkisinin sağlığı için doktor tavsiyesi!

Çocukla yalnız ve birlikte zaman geçirme kısmı zaten kaçınılmaz, atsan atılmaz satsan satılmaz, doğurdun mu bakacaksın, başına taç takacaksın. Yani mesela ailecek brunch'a gitmek, haftasonu kaçamaklarına çıkmak, baba oğul bisiklete binmek, ana kız boyama yapmak vs. hepimizin hayat gerçekleri. Ama tek başınıza ya da eşinizle başbaşa çocuksuz şekilde zaman geçirebilmek.. İşte o biraz uzmanlık, biraz gözü karalık istiyor.

İlk 6 ay yapamadık biz bunu, nasıl yapacaksın; 2 saatte bir emen, uyanık geçirdiği zamanın %90'ında ağlayan bir çocuğumuz vardı bizim (nasıl hayatta kaldık biz ben de bilemiyorum, özellikle "geçecek merak etme" diyenlerin suratının ortasına bi tane patlatmak istiyordum o günlerde, şimdi ben onlardan biri oldum, affola!). Yine de son iki maddeyi inatla uyguladık, taktık slinge gittik bira bahçesine, taktık slinge gittik dağ bayır yürüyüşe, iyi ki de yapmışız, yoksa çıldırırdık.

Sonra o ulviiii 17 Aralık 2013 gecesi geldi ve herşey değişti. Ay ne ihtiyacımız varmış, ay ne önemliymiş! O gün bu gündür kim ne derse desin (ki öz babam bile eleştirdi zamanında bizim bu "kendimize bakan, çocuğa bakmayan" hallerimizi) biz sevgilimle çıkıyoruz arkadaşım. Bak 1 aydır çocuğu bırakacak kimsemiz olmadığı için çıkamıyoruz, son postlarıma bak, birbirimizi boğazlar hal gelmişiz aaa, olmaz. Beyaz Atlı Prens'e aşığım, çocuk bir dönem, geldi geçiyor, çeyrek asır sonra kendi yoluna gidecek, bu adam bana lazım, nazikçe tutmalı, kibarca kullanmalı.

Dün çıktık yine, Ramazan'da ben içki içmiyorum ama içkisiz de keyfimiz tamdı çok şükür. Çocuktan konuşmadık (aa nası başardık hakikaten), yaşam planlarımızdan, seyahatten, ramazan ve müslümanlıktan (eşimin ve çevremdekilerin islama bakışını nasıl değiştirdiğimden, tek bir insanın bile önyargılarını kırabilmenin ne büyük başarı olduğundan), arka masadaki kızla oğlanın ilişkisinin neden yürümeyeceğinden, Türkiye'deki hükümetin ne şekilde kurulacağından, barmenin hangi garsona yazdığından, Yunanistanda emeklilik yaşının 55'e çekilmesinin Alman ekonomisine getireceği yükten ve salondaki 25 kiloluk Lego'nun tozunun bu haftasonu mutlaka alınması gerektiğinden falan konuşup, taaa 22'de (:P) döndük evimize (evde uyumamak için dağları delen bi Akdenizli ve o istemedikçe uyutmayan ve bezini dahi değiştirmeyen "kişisel özgürlükler takıntılı" bir Batı Avrupalı kaynanam olduğu için, bu cümbüş eve dönüşte biraz ayaklarımın geri geri gittiğini söylemeliyim).

Önceki postlarımdaki kocamı duvardan duvara vurma isteğim duruldu. Evliliğimizi şu hemen yukarıdaki gibi dengesi sağlanmış hissetmeye geri döndüm. Sağa sola çatasım da kalmadı. Kuzu gibi oldum bin şükür. İşin sırrı Date Night bence. Çekinmeyin, siz de yapın derim.

18 Haziran 2015 Perşembe

Fıldır dırdır hafta

Fark ettiniz mi, ben geçen hafta depresyondaydım. Etmediniz tabii, nerden edeceksiniz, sosyal medyada olmayınca? Instagramımı kapattım arkadaşlar, zamansızlık falan değil direkt anlamsızlıktan. Güzel insanlarız ama ben de dahil paylaştığımız fotoğraflar hep aynı yahu; çiçek, bebek, kedi, yemek ve bunların türevleri. Hayat bu mu bize, öyleyse bir durup düşünmenin zamanı gelmedi mi sizce? Ben yokum bundan sonra instagramda, çok sıkıldım 1 ayda (şiirsel mi konuşuyorum?!)

Haber sayfaları, facebook ve bloglar tek sanal gezintilerim, onlar da 1,5 saati bulmuyor günde, 2 yaşında ve hala sıfır ekran ömrüyle büyüyen bir çocukla mümkün değil daha fazlası. Çikolata gibi zaten, ne kadar az kullanırsanız, o kadar az özlüyorsunuz. Bu durumda tüm haftayı fıldır fıldır gezmekle ve dırdırdır konuşmakla geçirdim. Bir takım kararlar aldım, verdim, yeni planlar projeler başladı, haydi hayırlısı.

Ama bu arada, tam da son yazımın üzerine Beyaz Atlı Prens öyle bir bomba patlattı kiiiii! Sevgili eşim tek başına bir proje yapmak istiyormuş ve bu proje 1 hafta evden uzakta kalmakmış. Kendisi tüm planları yapmış, bir akşam işten geldi ve dedi ki: "Sevgili eşim, ben Kuzey Kore'ye gidiyorum".

!!!

Demek ki adamın beni tek başıma tatile yollama çabalarının altında bu plan yatarmış, vay hin vay. İşin kötüsü öyle bir noktadan vurdu ki, gitme desem tipik "evli çiftin hatun kişisi gıcıklığı" sayılacak, git desem, ya adam Kuzey Kore'ye gidiyor! Deli midir nedir?! Neymiş challenge (kendi kendine meydan okuma) ihtiyacı içindeymiş, e buyur bebek bak!? Kuzey Kore diktatörlük, insanlar açlıktan, ambargodan perişan, insan hakkı yok, sansür çok. Hayır ille challenge ille diktatörlük diyorsan, gel seni Türkiye'ye götüreyim dedim, yok merak ediyormuş. Nasıl İran'a gittiysek, Hindistan'ı Afrika'yı sırt çantasıyla geçtiysek, şimdi de Kuzey Kore'ye gitmeyi istiyormuş. Kişisel gelişimi için, yaşam serüveni için önemliymiş (asıl derdi bence facebook'a foto yüklemek, sorana "ha evet ben de Kuzey Kore'ye gittim vauwww" demek, elalem parasıyla malıyla hava atar, bizimkisi seyahatiyle). Adam adam, evli çoluklu çocuklu adamsın desem klasik kaçacak, aslında herhangi bir bahaneyle gitme desem klasik evli kadın dırdırı gibi olacak, bana ters. Git desem acaba geri dönebilecek mi emin değilim.. Ayh. Koca haftayı bu tartışmalarla kapadık ve biliyorum ki gidecek sonunda çünkü ikimiz de aklına koyduğunu yapan burnunun dikine giden tipleriz. Evliliğimiz de sınırlar, kurallar ile bezeli değil. Offf. Kendim ettim kendim buldum. Herkesin kocası gibi beni anamın evine yollayıp kendi de neden salondaki koltukta soğan sarımsak yiyip osurup geğiren bi kocam yok?! Ay Allah korusun. Bak yine dedim. İşte biz buyuz yaaa. Modern evlilik. Bi yandan da heyecanlanıyorum aslında hakikaten güzel bir challenge, çocuk olmasa ya da bırakabilecek psikoloji içinde olsam ben de gidebilirdim ama yok yok gitmezdim ben, diktatörlüğü onaylamak, suça dahil olmak bence (eşim gelince Mülteci Kampı'na yüklü bir para yardımı yapıp kirli vicdanını temizleyeceğine inanıyor).

Dolayısıyla, bir önceki postumda sorduğum soruya atfen, cevap: Annenin değil ama babanın tek başına seyahat etme hakkı var arkadaşlar. Evet. Yoksa erkekler kendilerini kısıtlanmış, bağlanmış, özgürlükleri ellerinden alınmış, domestik kuzu edilmiş falan hissediyorlar. Evlilikten ve çocuktan önce kaplandılar ya ;) Napcaz, salalım gitsinler bari.. Döner inşallah geri.

12 Haziran 2015 Cuma

Anne'nin yalnız tatile çıkma hakkı var mı?

Ahahahahah sabahtan beri bir gülüyorum bir gülüyorum. Aklıma geldikçe koyuyorum kahkahayı gidiyor. Tek başıma tuvalette aklıma geliyor gülüyorum, trende geliyor o delici bakışlara aldırış etmeden gülüyorum, mutfakta tam turp doğrayacağım, ay bi gülme geliyor. Ahahahaha ay gülmekten yazamıyorum görüyorsunuz.

İlahi adam. Dün gece, kızı uyutabilmem tam 1,5 saat sürdü. 5 kitap okunmuş, 30dk aralıksız susmazcasına şarkı söylenmiş (ki 3 saniyede bir "değiştir" komutu alınmış değiştirilmiş, Türkçe, Almanca, İngilizce ve Fransızca ne kadar şarkı varsa nizama gelmiş gitmiş), bir ara yiteğğğr diye bağrınmış, bi ara göbekte bebek hoplatılmış kahkaha atılmış derkeeeen, saat 22.45 sularında, saç baş dağılmış, kan ter içinde kalınmış, tek göz sinirden seğirir halde salona geri dönülmüşkeeeen, Beyaz Atlı Prens'in o güzel köfte dudaklarından şu şahane cümle döküldü: "hayatım, bu sıra sen çok yıprandın, sana bi otel baksak bu haftasonu, tek başına?"

O andan beri gülüyorum yahu, gözlerimden yaşlar geliyor gülmekten, bak şu an bile vallahi klavye yaş doldu da yazamaz hale geldim, ay ilahi adam yahu. Tek başıma tatilmiş! Otelmiş ayol, Avusturya Alplerinde hem de! Alacakmışım arabayı, gidecekmişim 2 saat uzağa. Onlar baba kız kalacaklarmış haftasonu. Bak bak bak.

Yaw geçen hafta ben 39.9'C ateşle yatarken sen bu kızı alıp 3 saatliğine nehir kenaĞrına gittin de, dönüşte sinirden tek gözün seğirir halde gelmedin mi? "Sen tek başına her gün tüm gün nasıl başarıyorsun bu işi?" diye sormadın mı bana? Ben desem bunu "aha annelik hormonları nasıl da selektif hafıza yapıyor hahaha" der gülmez misin?

Bir Fatma Girik kadar olamasam da, ben de "Türk tipi anayım, ana!" Gidemem öyle Alplere dağ tepelerinde Heidi'cilik oynamaya, Ludwig no 2 misali turkuaz göllerde kuğular eşliğinde çimmeye falan.. Gidersem bu postta gördüğünüz fotoğrafların gerçek olacağını düşünürüm (ki en üstteki tren tamamen bizim evden bir görüntüdür, utanmaz arlanmaz ana-baba olarak bunu da yaptık yevrumuza evet). Bak daha doğum günüm şerefine aldığın dağdan atlayıp parasailing yapma aktivitesini dahi yapamadım (şaka yapmıyorum, böyle bir hediye verdi bana sevgilim, üstelik tek başıma tandem bi eğitmen adamla atlayacakmışım, ikimiz atlasak bari romantik diyeceğim, nedir bu bilemediğim gibi, durduk yere dağ tepesinden de hiç atlayasım olmadığını itiraf edeyim!) Ay sonra da bana "kocanın dedikodusunu yapıyosun, iyi ki Türkçe bilmiyo adam diyosunuz!

Bu Alman anaları gidiyor valla tek başına tatile, pek de bronz ve mutlu dönüyorlar. Pek yakından dostum gitti, bir de macera yaşamış (ayol evli kadının ne macerası olacak, işte İtalyan aşçı buna özel bi kadeh margarita mı neyin göndermiş, bu da adam bana yanık havasına girmiş garibim, bişey de diyemedik, en azından fantazi yapmış kendi içinde, bizde o da yok). Lakin bunlar çocuksuz ve de kocasız tatil yapabiliyor ve de vicdan azabı yaşamadan Pazar gecesi yuvalarına dönüyorlar. Böyle de bir ırk bu Aryan ırkı.

Biz yapamıyoruz tabii. Yoksa bizi nçık nçık nçık'larlar, başkaları yapmazsa biz kendimizi nçık'larız. Alışmamış dötte don durmuyor işte.. O nedenle gülüyorum, gülüyorum, gülüyorum.. Belki haftasonu kimsenin ateşi çıkmaz, kimse yatak döşek yatmaz ise, kader ağlarını örmez, bahtıma sıradan uyuşuk bir haftasonu düşüverir ise, 2-3 saatçik evde koltuğuma uzanır 2 haftadır 35 sayfasını okuyabildiğim kitabımı okuma şansı falan edinebilirim, daha fazla bir hayat lüksü düşünemiyorum bile.....

9 Haziran 2015 Salı

Anne'nin bencil olma hakkı var mı?

Tam 10 gündür ailemiz Karanlıklar Efendisi Sauron'un etkisinde. Doğum günü fotoğraflarını sosyal medyada paylaşmamı takiben, kimilerinin değimiyle nazar değdi, benim düşünceme göre coşmak ve terlemek, dev dondurma ve bol sulu oyunlar yaramadı. Sonuçta Maya ateşlendi, ondan bana geçti, benden eşime geçti, tamam artık atlattık derken, Maya dün yeniden ateşlendi. Kabus bitmiyor yahu! Yeteeer.

10 gündür yatak, banyo, salondaki sofa arasında geçiyor ömrüm. Çok daral geldiğinde hemen yürüyüşe çıkıyorum, akşamları bira bahçesine falan gidiyoruz ama 20mt yürüsem dizlerim titriyor, boğazımı sanki bir ejderha mesken tuttu, bir yanıyorum, bir donuyorum. Maya'ya odaklanmaktan kendime doğru dürüst bakamadığım, dinlenemediğim için şu ufacık yaz gribini atlatamadım tabii. Maya benden beter ama çocuk olduğu için 39'C ateşle yine aklı koltuk tepelerinde. Görünürde bişeyi olmayan, 15dk'da bir kontrol ettiği ateşi de 36.6'C (!)den öteye geçmeyen Beyaz Atlı Prens ise tabii ki en beterimiz. Erkekler hasta olmasın aman..

Aman gribi etrafıma yaymayayım çabasıyla 10 gündür Maya, Beyaz Atlı Prens, Peppa Pig, Heidi (ve kızla kocayı uyuttuğum ender anlarda kaçamak bazında gizli gizli iki nefes çektiğim Benedict Cumberbatch) dışında bir insan yüzü görmediğim için, devamlı mıymıntı ve inleme, ağlama ve yakınma duyduğum için, sinirlerim bozuldu. Saçma sapan şeylere çabucak sinirlenir, hastalıklarını abartan eşime ve kızıma ciddi bir hınç duyar haldeyim. Kendim dışında herkese odaklandığım için, Tükenmişlik Sendromu'ndan muzdaribim. Artık kırılma noktasına geldim.

Ve olan oldu. Dün Maya'ya daha fazla tahammül edemedim ve ona anlamadığı bir başka dilde bağırmadan, tüm nefretimi kustum! 2 senede bu 2. nefret krizi oluyor ve önce kendimi çok iyi ama sonra çok ama çok kötü hissediyorum. Biliyorum ses tonum çok korkutucu değil ve konuştuğum dili hiç duymadığı için anlamıyor ama yine de kendimi suçlu hissediyorum. Aklınıza olumsuz, uygunsuz ne gelirse, hepsi ağzımdan bir bir çıkıyor ve aslında düşünmediğim, hissetmediğim şeyleri de kusuyorum. Son cümlem şuydu mesela: "seni bir başkasına vereceğim ve bir daha asla geri dönmeyeceğim, seni düşünmeyeceğim bile" ve bu noktada Maya birden başını evet anlamında sallayıp ellerini çırpınca, birden bana bi gülme geldi ve nefret krizim de sona ermiş oldu. Sonra kucaklaştık vs.. Her şey normale döndü.. Fiziksel anlamda asla şiddet yanlısı olmadığım halde, söze ve psikolojik şiddet konusunda ne yazık ki kendimi durduramıyorum (yani 2 yılda 2 kez oldu ama oldu işte önemli olan nicelik değil nitelik sonuçta) ama mümkün olduğunca ses tonumu ve konuşma şeklimi "normal" tutarak, sadece kendi kendime konuşur gibi ve hiç anlamadığı bir başka dilde konuşmak.. offff. Bunun önüne nasıl geçeceğim, içimden bu patlamaya hazır bomba gibi tiktak'layan öfke nöbetlerini nasıl söküp atacağım? Yoksa bu normal, çocuğun farklı duyguları da öğrenmesi gerekir, pamuk şekerle kaplı bir dünyada yaşamıyoruz diyip, yanlış davranışı normalleştirip kabul mu edeceğim...?

Kriz anında çocuktan uzaklaşmak yöntemini kullanıyorum ve burada sizlere de önermiştim. Tam o anda yapabilsem çok daha iyiydi ama yapamadım. Doğru olan davranış buydu çünkü. Ama onun yerine ben bu sabah bu yanlışlıklar komedisi'ne bir halka daha ekledim:

Bugün işe gitmem gerekiyordu ve ben hasta çocuğu ve kendini hasta ilan eden kocayı başbaşa bırakıp, bilgisayarımı da çantama atıp evden çıktım. Ve işe gitmedim. Gitmedim işte. Patronu aradım, hastayım dedim (yalan mı?). Biliyorum hiç profesyonel değil yaptığım, onca insan benim sorumluluğumda ama sadece 1 yarım güncük herşeyden uzaklaşmaya öyle ihtiyacım var ki.. Bence bu bencillikse, benim şu an en çok bencil olmaya ihtiyacım var. Yine de hatalı, yanlış birşey yaptığım hissini duyduğum için, ne eşime, ne patronuma dürüstçe "çok yıprandım, bana yarım güncük izin verin" diyebildim.. Saman altından su yürütür gibi evden ve işten kaçtım işte.

Geldim Starbucks'da kahvemi yudumluyorum. Yanıma pusette bebeği olan bir kadın oturmaya meyletti ama bebek ağlar ağlamaz, yaşlı ve huysuz Alman'lardan öğrendiğim delici bakışlarla öyle kötü baktım ki kadına, kadıncaaz kaçtı. Dedim ya bencilim kardeşim bugün, evden kaçmışım ben bebek ağlamasından, bir de burada çekemiycem yani.. Gitsin başka cafe'ye, Starbucks'ta çocuk mu olurmuş! Burda hepimiz 2 euroluk kahvemizi almış çalışır gibi görünerek zaman öldürüyoruz, ciddi işler peşindeyiz. Bebek mebek getirmeyin buraya. (Huysuzum demiştim, ne şaşırıyorsunuz...?)

Biraz uzaklaşmaya ihtiyacım var.....

Hamiş: Yukarıdaki puzzle'ı çözebildiniz mi ;)

4 Haziran 2015 Perşembe

2 yaş kız çocuk odası

Bu seneki doğum günü hediyesi olarak, kızımızın odasını yaşına uygun olarak tekrar düzenledik. Aslında hem bebeklikten çocukluğa geçen cimcimenin artık "kendi mekanı"na sahip olma isteği, hem de onun tüm oyuncaklarının salonda yarattığı kaos ortamından kurtulma amaçlı bir hareket oldu bu. Ben sade ve minimalist dekorasyon seviyorum ve evimde ıvır zıvır biblodur, duygusal değeri olan birkaç şey dışında saçma sapan el işidir sevmiyorum. Bana göre yaşam alanı aydınlık ve ferah olmalı, perdelerle, yığın yığın mobilyayla doldurulmamalı.

Ama gel gör ki çocuklu evin en büyük sorunu, oyuncakların ve bebek eşyalarının sadece tek mekana (odasına) değil tüm eve yayılma durumu. Özellikle emekleme döneminde başlıyorlar taşımaya, artık 2 yaş civarı kaosun önünü alamıyorsun. Bu gidişata bir DUR! demek ve salonumu Maya'nın istilasından kurtarmak için doğum gününü bahane ettim ve birkaç hafta öncesinden başladım planlara, ufak değişikliklere, hazırlıklara ve doğum gününde de "taşınma" işlemini gerçekleştirdim. En büyük sorun, dikdörtgen şeklinde ve aslında dar bir oda olduğu için, odayı fazla doldurmadan fonksiyonel bir tasarım yaratmak oldu ama sanırım başardım.


Hakikaten zamanlama süper oldu çünkü yeni oyuncakların heyecanıyla Maya'yı odasına "kapatmayı" başardık ve salonumuz başta olmak üzere, tüm evimiz ferahladı gerçekten (bknz. yukarıda kanıtı). Ha tabii ki yine oyuncaklarını taşımaya yeltenecek, salonda geniş alanda oynamak isteyecek ama oyundan sonra o oyuncaklar geri odaya dönecek! Azimliyim, kararlıyım! Ve odada oynama ve vakit geçirme süresi ciddi düzeyde arttı, artık özellikle yemek vakitlerinde resmen odadan çıkaramıyoruz bizim cimcimeyi! Kendi mantığında haklı olarak ailecek kendi odasındaki masada yemek yeme talebi falan oluyor..


Gelin buyrun 2 yaşındaki kızımın yeni odasına! Küçük değişikliklere geçen ay başladım ve ilk olarak yatağı (3 yaşa kadar bu şekilde kullanmayı, sonra bir büyük boya geçmeyi düşünüyorum), pencere önündeki peluş oyuncakları aynı bırakıp, odasındaki giysi dolabını kendi odamıza aldım. Daha sonra IKEA'dan yere bir oyun halısı, masa ile sandalye, sevimli bir boy ölçüm tahtası, kutular aldım ve duvarlara bir sürü ufak çerçeve alıp, ETSY'den çeşitli kartpostallar ısmarlayarak yavaş yavaş duvarları renklendirdim.


Oynamaktan sıkıldığı tüm oyuncakları, eski kıyafetleri depolayıp kaldırdım. Son aşamada da, doğum gününde tüm sevdiği oyuncaklarını odasındaki kutulara koyup, kutuları da kendi istediği zaman açıp alabileceği şekilde yatay olarak duvara dayadım. Ayrıca tüm oyuncak kutularını türe göre (evcilik oyuncakları bir yere, trenler bir yere, toplar, arabalar, çeşitli ıvır zıvır bir yere) sınıflandırdım. Doğum günü hediyesi olarak anane, dede, büyük teyzeler, kuzenlerden gelen Mutfak Oyun Alanı (Nature & Decouvertes) ile oyuncak meyve, sebze, yiyecek ve mutfak aletlerini (Haba, Eichhorn, HaPe, Happy People ve Erzi) de odasına kurunca, bence bizim cimcimenin son derece özgün, rengarenk, musmutlu ve sevimli bir odası oldu. Siz ne dersiniz?

2 Haziran 2015 Salı

Doğum günü Vol.2 :)

Zaman hem ne kadar yavaş, hem de ne kadar hızlı geçiyor. Daha geçen gün doğmuş, dün 1 yaşına girmiş gibi hissederken, bizim minnoş 2 oldu bile!

Anne baba olarak, bu sene neler neler yaşadık, neler neler öğrendik ondan ve onu büyütürken geçen hayattan.. Boyu kilosu, fiziksel gelişimi ilk yıla göre yavaş, yapabildikleri, ifade edebildikleri, bilişsel ve duygusal gelişimi ise ivme yapmış haliyle apayrı hikaye zaten ama bir de işin "hissettirdikleri" kısmı var. İlk seneye göre apayrı bir anneyim ben (belki de bu nedenle, 3 senedir ilk defa bu sefer 31 Mayıs'ı 1 Haziran'a bağlayan gece horul horul uyudum). Geçen senenin o şaşkın, acemi, güvensiz halinden sıyrılmış, çocuğunu tanıyan, daha fazla anlayan bir anneye dönüştüm ben. O ilk yılın yarıdan fazlası boyunca, saatler süren, görünürde nedensiz, çığlık çığlık ağlamalar kendiliğinden mi sona erdi gerçekten? Yoksa ben onu dinlemeyi, anlamsız "mükemmel anne" uğraşından vazgeçmeyi, çevremdeki kimsenin ne düşündüğünü, kendi doğrusunu dikte ettirme uğraşını görmezden gelmeyi, bana sıkıntı veren insanlardan, olay ve duygulardan uzak durup, kendi iç sesimi dinlemeyi mi öğrendim? Bence her ikisi de, hem Maya uyum sağlamak için uğraş verdi, hem de ben.

Ve bugün geldiğimiz noktadan memnunum. Kızımın fiziksel, bilişsel, sosyal ve duygusal gelişiminden, kendi anneliğimden memnunum. Çünkü ne kendimi kimseyle kıyaslıyorum, ne de kimsenin kızımı başkalarıyla kıyaslamasına izin veriyorum. Ve geçmiş hatalarıma takılmak, gelecek endişesi yaşamak yerine, ANı doya doya, hissederek yaşıyorum. İşin sırrının BU olduğunu öğrendim. Ve bunu öğrendiğim andan itibaren içimdeki kozadan bir kelebek çıktı.. İşte 2. senenin özeti bu.

Ve duygusal söylevleri bırakalım da, gelelim asıl hepimizin beklediği 2 numaralı doğum günü kutlamalarına :)

Geçen seneki "ilk kez çocuğunun doğum gününü kutlayan anne-baba (bknz. görmemişin çocuğu olmuş :P) sendromu"ndan sonra (nasıl delirdiğimizi ve efsanevi doğum günü kutlamalarımızı burayı tıklayarak hatırlayabilirsiniz), bu sene benim ısrarlı mücadelem sonucunda Maya, Mama ve Papa olarak biz üçümüz, yalnız ve sade bir kutlama yapalım dedik. Benim annemlerin Türkiye'de olması, eşiminkilerin de tam o günün sabahında İtalya'ya tatile gidiyor oluşları (evet ayol, klasik bir Elf kaynanam klasiği, 1 gün geç gidemediler beeeh, yok ayol giden memnun kalan memnun) ve bizim kızlar ve hepsinin yaş günü dipdibe olan çocuklarla haftaiçi toplu bir doğumgünü etkinliği gerçekleştirecek olmamız nedeniyle, dileğimizin "YALNIZ" kısmını gerçekleştirdiysek de "SADE" kısmı tabii ki hikaye oldu. Klasik pembe vs. mavi renk konsepti, balon, konfeti, tütü üçlemesine ek son yılların "dev ebatta boş foto çerçevesi içinde mutlu aile fotosu çektirme" haline yanaşmadık biz ama yine de kutlamalar 2 gün 2 gece sürdü :)

Bavullarını hazırlamış yola çıkmak üzere olan babanne ve dedeyle şipşak sabah kahvaltısı ile, ilk parti hediyelerin açılımı, gelen bebek ve aksesuarları ile Maya'nın ilk sevinçten delirme krizini takiben, kutlamaların ilk günü sakin geçti. Maya heyecandan öğle uykusu uyumayacağını belli edince, kaptık kendisini ve ailecek burda sevilen bir konsept olan "Köy Evi"ne gittik. Etraf bol kum, su ve çamur, saman yığını, keçi, tavşan ve tavuk kaynıyor, ev yapımı tam buğday unlu hamhamlar ile yine ev yapımı çilekli böğürtlenli şahane dondurma kupları var ve salıyorsun çocuğu, keyfine bakıyorsun. Deli gibi koşturmaktan normalden 2 saat önce, akşam 7'de pili bitti tabii. O hor hor uyurken biz de sevgilimle şarap/çilek/aşk üçlemesine giriştik, missss.

Ertesi sabah daha gözü açılmadan, yatağa servis SKYPE ile anane ve dedeyle sanal kucaklaşmalar, sonra yatakta baba ve anneyle uzun uzun oynaşmalar ve bir Mr. & Mrs. Beyaz Atlı Prens klasiği olarak "yatakta mükellef kahvaltı"yı takiben, bu sefer de hooooop kaptık cimcimeyi hayvanat bahçesine! (Bir parantez açayım, ben hayvanat bahçelerine çok karşıyım, bana göre sirkler gibi bunlar da hayvan hapishaneleri, işkence merkezleri ama gel gör ki Münih'in Hayvanat Bahçesi çok doğal ve hayvan dostu bir yer ve hakikaten benim çok hoşuma gitti, buralara gelirseniz mutlaka gidiniz (hatta haber verin beraber gidelim) tam bir gününüzü alacak kadar geniş, eğlenceli ve özellikle çocuk bahçesi kısmı (anneler için de :P) çok keyifli). Bizim hayvan dostu kız coştu tabii, pisi pisi aslana selam, hoink hoink domuzu direkt eliyle beslemeler, kutupayısına 10cm (camın gerisinde) yaklaşmalar, suya dalan çıkan deniz ayısına kıkır kıkır gülmeler, penguenleri su altında yüzerken görüp şaşırmalar ne ararsanız yapıldı ve eve dönüşte arabada uyur sanılan çocuk tabii ki bu beyin bombardımanında yine öğle uykusu uyumadı.

Ve o babasıyla bahçede iki ot böcek bakarken, ben hemen pastasını ve hediyelerini hazırladım (ona anne babası olarak bu seneki hediyemiz odasını yaşına uygun yeniden düzenlemekti ve ananesi, dedesi, büyük teyzeleri, enişteleri, kuzenleri de buna destek olarak, bir sürü oyuncaklar göndermişlerdi). Kapıdan girerken pastasıyla karşıladım, ailede en son doğum günü onun olduğu için, artık doğum günü nedir, nasıl kutlanır biliyor ve hemen mumları üfledi, öpüştük, kucaklaştık, bidaha mumlar yakıldı, bidaha üflendi, bidaha kucaklaştık derken kollarını iki yana açıp "presents????" demesin bizim kız!!! Kızım az materyalist ol beri gel yaaa..

Gel kerata odana dedim, Kapı kapalı, hemen uzandı açtı, açmasıyla "aaaaaaaaaaaaa" :D Odayı azıcık değiştirmiş, tüm oyuncaklarını salondan odasına taşımıştım ama bizimki direkt paketlere daldı tabii. Hepsine aynı anda saldırıldı, özenle paketlenen hediyeler bir saniyede yırtıldı, parçalandı ve oyuncaklara dalındı :) 2 saat oyun oynadık anne baba ve çocuk, zevkten bayıldık bayıldık bayıldık!

Daha da oynardık oynamasına da, saat 17.30 olmuş, anne babanın midesi zil çalar hale gelmişti. Tırnaklarıyla oyun halısına yapışmış çocuğu ayaklarından tutup, sürükleye sürükleye odadan çıkarıp bisikletin arkasına attık ve bira bahçesine pedal bastık. Bu bahçe Beyaz Atlı Prens'in çocukluğunda sık sık geldiği, bizim evimize çok yakın olduğu için yazın neredeyse gün aşırı geldiğimiz, bazen piknik sepetimizle gelip sadece içeceklerimizi aldığımız, bazen de onların mutfaklarından geçindiğimiz, bol ördekli, bol balıklı, bol kestane ağacı altı klasik Bavyera Bira Bahçesi.

Yine sal çocuğu, bak keyfine. Çocuk ördekleri besledi, önce toza toprağa ordan çamura bulandı, bir saniye kendisini 10 basamaklı kaydırağın tepesinde dikilirken, diğer saniye başka çocuklarla koştururken, başka bir saniye Bavyera müziğinde gerdan kıvırırken gözümün ucuyla gördüğümü ama gideyim yanında durayım demeden sevgilimle keyfime baktığımı da itiraf edeyim. E bu gün biraz da benim günüm değil mi ayol? Sonuçta kimse ölmeden, kimse delirmeden 2. yılı geride bırakmanın haklı gururunu yaşıyoruz :P


Ve baktık akşam inmiş, Alman bebeleri yavaş yavaş ortamdan yok olmuş, bizim uykusuz Akdenizli birbaşına kalmış.. Demek ki bugün de bitmiş ve eve gitme zamanı gelmiş :) Evde bir posta daha kucaklaşmalar ve sonunda UYKUUUU. İşte 2 numaralı Doğum Günü böyle doğa ile oyun ile anne baba ile dopdolu ve musmutlu geçti. Artık resmi olarak bebeto'luktan cimcime mini-hanım'lığa terfi eden Maya'nın, inşallah tüm yılı da sağlıkla, mutlulukla, oyunla, kucaklaşmalarla, sevgi ile dopdolu geçer :)