30 Eylül 2015 Çarşamba

Ananeni mi seviyorsun, babanneni mi?

Beni ananem büyüttü. Sabah gidip akşam gelme gibi de değil, bil fiil 4 yaşıma dek 7/24 annelik yaptı bana. Biz Ankara'da, annemle babam yeni doktorluğa atandıkları Bursa'da, onları ancak haftasonları görerek, ananem ve dedemle büyüdüm. Ananemi 30 Ağustos'ta yani 2 sene önce, uçak biletimizi almış ve kızımı görmesine 1 hafta kala, evinin önünde yaşanan trafik kazasında kaybettik..

Ananem beni büyütürken, gelen giden "anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?" diye sorar ve her sefer aldıkları "ananemi!" cevabına "ne şakacı çocuk" diye gülerlerdi. 80'lerde çocuk psikolojisi tabii daha yerlerde sürünüyor, bu tip soruları sormak ve çocuğu ikilemde bırakmak bir nevi aile eğlencesi falan. Bilirsiniz canım, hepimiz 80'lerin 90'ların çocuklarıyız.. Ne emniyet kemeri, ne çocuk koltuğu, ne organik gıda, ne tv'nin zararları, çık sokakta oyna, ikram edilen çikolatayı asla geri çevirme hatta avuçla al, oldu bitti tamam (sahi nasıl hayatta kaldık biz?)

Geçen hafta Türkiye'deydik. Size bir önceki yazımda da anlattığım gibi ben perişan halde eve döndüm ama Maya açısından olaya bakarsak, anne ve babamın yanlış ebeveynlik tutumlarından kaynaklanan ve 2 yaşın verdiği genel doyumsuzluk ve huysuzluk krizleri dışında kalan zamanlarda, Maya mutluluktan delirmiş haldeydi tabii. Onlara baktıkça hep aklıma bu "anne mi, baba mı" sorusunun "anane mi, babanne mi" versiyonu geldi ve babannesini ananesinden çok seven kimse alınmasın ama, anane gerçekten de bir başka yahu.. Annemle babama baktım da, eğri oturalım doğru konuşalım, eşimin annesi ve eşinden çok farklı, çok daha içtenler benimkiler! Tamam tamam, insan kendi anne babasını tabii ki yüceltiyor ama yok ya, benim anne babam gerçekten başka..

Bir kere şu fotoğraflara bakın, çocukla çocuk olmuş, içten eğlenmişler değil mi? Sadece "bakım" vermemişler, oynamışlar, eğlenmişler. Bunlar kıvama gelmişler be blog. Yine arada "kıyamıyoruuuz" krizleri tutuyor, gereksiz tartışmalar, benden daha anne kesilmeler, benim hayır dediğimi hiç iplemeden hatta gizli gizli evet'lemeler falan yaşanıyor ama, yok yok 100 üzerinden 95 olmuşlar, pişmiş bunlar. Tadından yenmezler. Allah başımızdan eksik etmesin. Biraz kendilerine dikkat eder, güzel yaşlanırlarsa inşallah; bizim kızın çocukluğunu, ergenliğini, genç ve orta yaşını da görürler, tadını alırlar inşallah.

Babanne ise hem mesafeli bir Alman, hem de Maya'yı daha sık görüyor diye olabilir ama benim anne babam gibi değil. Hakkını yemeyeyim ama, özünde çok iyi bir kadın. Bir ihtiyacım olduğunda, mutlaka yanımda. Ama aramazsam söylemezsem de hiiiç karışmaz, sormaz. Şikayetçi asla değilim, ben kendim de bu akrabalık işlerinde biraz "yabani" olduğum, kendi özgürlüğüme düşkün olduğum için bu durumdan çooook memnunum. Ne fazla yakın, ne fazla uzak. Ama tabii bazen biraz uzak, biraz kendine odaklı. Bizim alışık olduğumuz anane babanne kalıbına ne görsel ne davranışsal açıdan hiç uymuyor. Olsun. O da bir başka renk hayatımızda..

Ama benim anne babam bi başka yahu.. Bedenen ve ruhen Maya'ya adamış haldeler kendilerini. Tek sorun, onların ebeveynlik tarzları (sıfır kural, sıfır hayır, çocuk merkezli, kendini kaybedecek derecede verici ve "sen bizim herşeyimizsin" mottosu) ile benim tarzım (az biraz kural, biraz kendimi de çocuksuz olarak düşünebilme, var olabilme arzusu ve "ben sadece anne değilim, çok daha fazlasıyım" mottosu) birbirine 180 derece zıt. Bu anlamda da "Allah'tan uzaktalar" diyorum, yoksa birbirimizi yerdik. Nitekim yedik de, ufacık bardakta ne fırtınalar estirdik ama aynı hızda durulduk falan. Çok duygusal bir milletiz yahu. Alt dudak titremeye, gözler sulanmaya anında hazır..

Alman babanne kapı gibi. Türk anane ve dede duygusal. İkisinin de sevgisi derece bazında aynı bence ama gösterme şekilleri çok farklı. Bazen bakıyorum, Maya'nın da onlara davranışı çok farklı. Babanneye daha sözel, daha "bak tek başıma neler başarıyorum, bak bunu da yapabiliyorum" diye "entellektüel hava atar"ken, anane ve dedeye sarılsın, öpsün, bedensel boğuşmalar, tepinmeler, ısrar etmeler, çığlık atmalar.. Alman babanneyle gidilen yemekte kızımın çıtı çıkmaz, çatal bıçakla yer, kendi kendine oyun oynar, aynen o gördüğünüz ve "ne yapıyo bunlarda böyle oluyo çocukları" dediğiniz Alman çocukları gibidir. Türk anane ve babanneyle ise masada durmaz, çatalı bile ağzına ister, illa ki ağlar, kriz yaşatır, kırar döker, ne kendi oturur ne bizi otutturur, sinir harbi içinde geçirtir zamanı. İnanılmaz haller.. Gülerek ve şaşırarak izliyorum, ufacık bedende bu denli psikolojik akrobasi yeteneği..!

Yani ananesini mi daha çok seviyor babannesini mi derseniz; görünürde anane tabii. Çünkü daha görsel bir sevgi. Ama bakıyorum da, babannesini anmasında, birlikte oldukları zaman takındığı hallerde falan aynı derece ama daha içselleştirilmiş, dışa vurulmadan da yaşanan yoğun bir sevgiyi de görüyorum.

Özetle; çok şanslı benim kızım. Hem ananesi, hem babannesi, hem de tam 3 dedesi var onu çok seven ve onun da çok sevdiği.. Bense ananemi çok ama çok özlüyorum be dostlar.. Mekanı cennet olsun, bunca sevgiyi kızına, tornunai tornunun kızına aktarmış ya, gerisi boş zaten.. Huzur içinde yat canım bitanecik ananem..

29 Eylül 2015 Salı

Hızlı yaşam sorunu

Bir Türkiye seyahatimizden daha perişan döndük eve, rahmetli ananeciğimin dediği gibi "yorgunluğun adını tatil koymuşlar". Topu topu 10 gün süren, ailecek birbirimize girdiğimiz, dönüş biletini uzatma mevzuu açıldığında bizimkilerin hayatımda ilk defa beni kibarca (ve çok haklı olarak) vazgeçirdiği, Maya'nın huysuzluğunun tavan yaptığı, benim canım diyene canın çıksın modunda geçirdiğim, ailemin psikolojik ve fiziksel yorgunluktan tamamen şut olduğu, hastalık ve sonra bezginlikten resmen (Allahtan şahane bir bahçesi olan) evden çıkmadan, hiç bir arkadaşımı telefonla bile aramadan geçen bir tatilden, son derece gergin ve yorgun döndüm. Son 3-4 Türkiye seyahatim bu şekilde geçtiği için, artık inanıyorum ki, Türkiye'de tatil yapmak artık olası değil, yapılan şeye anca ziyaret ya da seyahat denebilir, tatil değil..

Bu tatilde beni geren iki nokta oldu. İlki, ben istemediğim halde devamlı yardım ve destek önerilmesi. İkincisi de Türkiye'de yaşamın aşırı derecede hızlı, koştur koştur, haldır huldur akması. Lakin bu yazı, geleneksel "tatil sonrası vur aileye, dostlara" yazısı değil (okuyorlar ayol, yazamıyorum artık; hem çocuğa baktır hem sonra bıdı bıdı çemkir, olmaz, ayıp). Bu sefer olaya çok farklı bir noktadan bakacağım.

Sorunun bende ya da anne babamda olmadığını, tamamen çevresel kirlilikten etkilendiğimizi keşfettim bu tatilde! Ben Münih'in ses çıkmaz kervan geçmez ortamında iyice yavaşlamış, dingin bir Hint buzağısına dönmüşüm sevgili bloggercıklarım. Oysa Türkiye'de devamlı koşturulan, bağıra bağıra konuşulan, tüm duyguların son perdeden yaşandığı hayata bir de korna sesleri, çocuk ve anne çığlıkları, arka fonda nerden geldiği bilinemeyen bir müzik tınısı eklenmiş ve her anımızda bir "haldır huldurluk" var. Yaşam o kadar hızlı ki; insanlar devamlı koşmak, birbirlerine seslerini duyurabilmek için ev içinde dahi bağrışmak zorunda hissediyorlar. Oysa ben yavaş ebeveynlik, anı yakalamak, beş duyumla hissetmek gibi "tuhaf tuhaf" huylar içindeyim. Olmadı. Karşı zeytinliklere bakarak, sadece rüzgarın sesini duyumsayarak, düşüncelere ve hülyalara dalarak bir çay içemedim.. 

Bizim kız ağladıkça annemle babam telaşlandı. Zaten telaşlı insanlar, her işleri koşturmalı, şöyle bir toplanmamış kahvaltı masasını falan dert etmeden oturup sohbet etmek mümkün değil ama Maya'nın huysuzluğu çığlıklara dönüştükçe hepimiz gerildik. Ben gerildiğimi hissedince yavaşlıyorum, sakinleşmeye sadeleşmeye çalışıyorum ve Münih'te işe yarıyor. Alıyorum ağlayan kızımı karşıma, yetişkin gibi sakin tonda konuşuyorum. Biraz daha bağırıyor, sonra bakıyor ona gürültüyle karşılık veren yok, susuyor. Ama burada.. Kızım ağlayınca birden babam en yakın gözden bir sesli aparat bulup dibinde sallamaya, dikkatini başka yere kaydırıcam da susturucam diye "Maya bak bak bak, Maya, Mayaaaa" diye çırpınmaya, annem ellerini bilekten döndüre döndüre nanayda nananay diye oynamaya, ordan babam "acaba şusu mu var busu mu var" diye endişe krizlerine, annem "ay şusu yok busu yok da ondan ağladı" krizlerine, babam "hemen getireyim, alt kata koşayım" derken annem "yok dur üst kata koş, karnı açtır şunu ağzına ver, yemedi, öbürünü ver, olmadı getir çikolata hah yedi ohhh"lara başlıyor, bu hızda, gürültülü telaşta, zaten gürültü ve devinime bebekliğinden beri aşırı tepkili olan Maya iyice cozutuyor, o ağladıkça ben sinirleniyorum, anneme babama söylenmeye ve hatta kendim de telaşla oraya buraya saldırmaya, şunu yapın bunu getirin diye etrafa emirler vermeye ve en kötüsü de Münih'teyken hiç olmadığım bir "sinirli ve kaotik anne"ye dönüşüyorum. Vallahi ağlayan çocuğuma 3 defa da sinirle sesimi yükseltip bağırdım bu 10 günde.. Ben ki 2 senede sadece 2 defa sesimi yükseltmiştim ve arkasından kendime kızıp saatlerce ağlamış, neden böyle oldum diye kendimi paralamışım. 10 günde 3 defa! Ve hiç de yanlış gibi gelmedi bağırmak (itiraf edeyim çok da rahatladım)!

Sonra bir gece, (tabii uyku tutmuyor beni bu sinirli halimi düşünür ve nedenlerini ararken) bende ampül yandı. Teyzemin emaili de yardımcı oldu bu ampülün yanmasında. Demiş ki "Öğrenen Anne'ciğim, bunlar inan ki iyi niyetle yardımcı olma isteğiyle yapılan yanlışlar. İnsan tornunu bu kadar az görünce, geçirdiği her saniye onun çevresinde dönmek, doya doya şımartmak istiyor, en güzel zamanlarını geçirsin diye her dediğini yerine getirmek hiç üzmemek istiyor çünkü ilerde insan hep o güzel günleri, anane dedesi tarafından şımartıldığı zamanları hatırlamak istiyor. İnan benim annem de bizim ananemizle aynen senin yaşadığını yaşıyor, tatil dönüşü hep bu çocukları çok şımartmışsınız perişan olduk diye ananemize dert yanıyordu. Ama inan ki o günler hayatımızın en güzel günleriydi, bak kimse seni öyle şımartmıyor hayatta, topu topu 5-6 sene ananen şımartıyor, hepsi bu işte" dedi. Haklı. Vallahi haklı. Ben de bilmez miyim, ailem dünyanın en verici, en merhametli, hakikaten en iyi niyetli insanları benim.. Dünyada herşeyim gitse bu ailenin içine doğduğum için şükrederim ben her gece vallahi..

Ama bir de şu var. Bizim milletçe başımıza ne gelse vallahi bu "iyi niyet ve kıyamama odaklı beklenmediği halde hizmet, istenmediği halde yardım kültürü"nden geliyor. Sadece çocuk bakımında bana karışmaları ve sanki ben kendim çocukmuşum gibi devamlı şunu yaptın mı, bunu yap diye karışmaları ve beni bu nedenle "yetersiz hissettirmeleri" değil sorun; evin iki kat merdivenini aman yorulmasın diye (kendi dizleri belleri ameliyatlık derecede hastayken) kucakta çıkarttıkları, "ama çok güzel baktı da istedi, kıyamadık" diye yemek saatinden 5dk önce verdikleri koca koca çikolatalar sayesinde zaten iştahsız olan kızım hiç yemediği, istediği her şey anında yapıldığı için 2 yaşın verdiği huysuzlukla hep daha fazlasını istediği ve doyumsuz mutsuz bir çocuğa dönüştüğü için de.. Mutsuzum ve sinirliyim. Çünkü burada 10 günde verdikleri 5 yıldızlı hizmeti ben orada tek başıma bir başıma veremiyorum, bir psikolog olarak kendi sağlığım için vallahi kimseye istenmediği ya da gerekli olmadığı halde hizmet vermek de istemiyorum. Burada onların geçirdiği her "mutlu an" benim orada fitil fitil burnumdan geliyor. Ben de insanım ya.. Bir de arada kalan hep benim, kötü anne olan benim, hemen zorlanınca ağızlarından düşürmedikleri "annen izin vermiyor" ya da "bak annen kızıyor bize".. Yahu ben bi taraf siz bi taraf olmak zorunda mıyız??

Niye böyleyiz, neden herkes saçını süpürge etme halinde? Yahu bırakın, insan en güzel zorlanarak, deneyip yanılarak, kendi emeğiyle çalışarak öğreniyor, en çok (hatta belki de sadece) o kalıcı ve yararlı oluyor. Bırakın kimse kimseye istemediği sürece yardım ve yataklık etmesiiiiin. Bırakın kızım zorlansın, düşsün, ağlasın, istediği şeyler yapılmadığında ya da olmadığında kendini başka türlü mutlu edebilmeyi öğrensin. Ailesi olmadan da kendi başına durabilmeyi öğrensin. Bizim ebeveyn olarak nihayi amacımız bu değil mi?

Şımartmayın demiyorum; şımartın, sevgiye boğun, kucaklayın, boğuşun. Zaman verin, birlikte zaman geçirin. Zaten bunu şahane yapıyorsunuz, daha çok yapın! Ama ağlayınca paniklemeyin, çocuktur bu ağlar, herşeyi ister, verirsin daha çoğunu ister. Ağlayınca ihtiyacı olan kulağının dibinde şıklatılan oyuncak, karşısında oynamalar, yemek, giysi ya da binbir çeşit oyuncak değil; alacaksın kucağına sarılacaksın, öpeceksin ve yavaş yavaş konuşacak, sakin sakin "yavrum olmaz, bunu istiyorsun ama hayır veremem, bu senin için zararlı" diyeceksin. Anlamasa bile, sesinle sakinleştireceksin, SEN sakin kalacaksın ki, çocuk da sakinleşsin. O sana bakarak öğreniyor davranış kalıplarını..

Başka da diyeceğim yoktur canlar. Türkiye'de hayat aşırı hızlı, insanlar bu nedenle devamlı koşturma, bağrışma içindeler. Bir durun, nefes alın, yavaşlayın. İnanın tüm sorunlarınız sakinleşmeyle, yavaşlamayla, anı 5 duyumuzla hissetmeye çalışmayla çözülecek. Hem bir  klinik psikolog, hem de "yavaş ebeveyn" olarak bir bunu söylüyorum, başka hiç bir şey demiyorum..

20 Eylül 2015 Pazar

Evsiz bir prenses gibi..

2 aydır Maya kendi kendine giyinmek istiyor ve günlük kıyafetlerini de kendi seçiyor. Aman yanlış anlamayın bu bir başarı öyküsü değil; çünkü 2 yaşındaki sevgili kızım inanılmaz rüküş, renk ve kombin uyumundan bi'haber ve sanırım sanatçı babasına çektiği için oldukça aternatif bir zevke sahip. Onu anlamaya çalışmaktan vaz geçtim ve olduğu gibi kabullendim (akıl sağlığımı korumanın tek yolu buydu inanınız).

Kendim çok süslü ve hatta hiç kokoş değilimdir. Günlük koşturmada itiraf edeyim pantolon ya da jean'den çok elbiseler ve etekler giyerim ama altına da spor pabucumu çeker hop hop keyf ederim. Takıda da altından nefret eder, doğal ve göze batmayan sade malzemeleri tercih ederim. Saçlarıma düğünlerde bile fön çektirdiğim görülmemiştir, doğal dalgasını verir yıkar yıkar çıkarım. Makyaj benim için eyeliner ve hafif tonda ruj demektir, henüz hayatımda fondoten ya da BB krem kullanmadım. Kırışıklığım çok yok, olanı da ağız kenarında gülme izi diyor ve hiç takmıyorum. Ve fakat; kızım bana çekmemiş, bu kesin.

Pembe giydirmediğimi biliyorsunuz. Yine de dolabında anane ve babannesinden hediye gelen ve ayıp olmasın diye ara sıra giydirip kendilerine gösterdiğim birkaç pembe kıyafeti var ama şimdilik kendisinin de pembeye pek düşkünlüğü yok. Fakat rengarenk olmak, dönünce açılan etek giymek, aynada kendini süzmek ve benim takı kutumdan boynuna koluna takılar takmak çocuğun içinden geliyor yahu, şu yandaki fotoğraftaki haline, sol elindeki yüzüklere, sağ bileğinden dirseğine kaymış bileziklere ve tüm vücudun duruşuna bakın yahu, nedir bu?! Engellemiyorum tabii ki içinden gelen bu pakizeliği. Ama arkasına geçip kıs kıs da gülüyorum, ne yalan söyleyeyim.

Bu fotoğrafları da sizle beraber gülmek için çektim. Yüzünü sakladım siber alemde madara olmasın, internet asla unutmadığı için, ilerde keşfedilip zorbalığa maruz kalmasın aman! İşte evimizin "homeless princess"i (evsiz prenses'i) huzurlarınızda :)


Bunun bir dönem olduğunu biliyorum. Aslında genellikle 3 yaş civarı başlıyor ve ilkokula dek sürüyor, Maya'nın içten gelen kokoşluğu 1,5 yaş civarında biraz erken başladı ve "sarı eteğimi giyceeem" ya da "puanlı elbiseeem nerdeee" diye celallenmelerinin bizi güldürdüğünü fark edince iyice alevlendi. Bazen o kadar korkunç giyiniyor ve o şekilde sokağa çıkıyor ki, park ve bahçelerde pusu kurmuş acemi anne avlamayı bekleyen Türk teyzeleri görse çıldırırlar. Bence hiç sorun değil. Şansımı deniyorum, "kızım bak bu elbise güneşli havada giyilir, bugün yağmur yağıyor, üşümemek için pantolon giymelisin" diyorum.

Ya da "sarı eteği pijamaların gibi sadece evde giyiyorsun, dışarda giymiyorsun" diyorum. Bazen kabul ediyor, bazen de ısrar ediyor. Ben de fazla ısrar ettirmeden, inatlaşmasına olanak vermeden "peki bugün bu eteğini giymeyi çok istiyorsun sanırım" diyip bu şekillerde çıkmasına izin veriyorum. Doğrusu kimsenin dikkatini çekmiyor kokoşluğu ama çekse de sorun değil bence. Hayatta kafaya takılacak ve üzerinde inat edilecek daha önemli ebeveynlik durumları olsa gerek :) Çocuğumun zevksizliğinden ben niye utanayım ayrıca, benim üstüm başım gayet normal, demek ki olay bende değil.. E o zaman bana ne ayol, çocuk bir şekilde kendini ifade etme ihtiyacı içindeyse, bırakıyorum böyle evsiz prensesler gibi salınsın.

Bu dönemler de geçecek (Allahım yoksa pembe tütü mü geliyor sırada!? - Dehşet çığlığı -)

15 Eylül 2015 Salı

İyi ki feminist değilim!

Bu satırları büyük bir şaşkınlık içinde yazıyorum. Maya'dan önce (bilmem hatırlar mısınız, M.Ö. hayatımı) akademik kariyer yapıyordum, hatta slingdeki Maya'yla ilk 2 ay boyunca derslere girmeye, rapor ve sınavlarımı vermeye büyük bir çabayla devam ettim. Sonra bir gün, vallahi tahtada ders anlatan hocanın kucağında zırıl zırıl ağlayan Maya, elimde yarısı yerlere düşmüş not kağıtları, uykusuz altı mosmor gözlerim cayır cayır yanarken kafama dank etti ne kadar insanüstü ve anlamsız bir koşturma içinde olduğum ve o gün bıraktım akademiyi. Daha doğrusu ara verdim; önce 1 sene dediğim, 2 seneye uzayan, bu sıra tekrar dönüp dönmeme kararının arifesinde olduğum bir ara.. Şu güne dek bu kararımdan da asla pişman olmadım, asla "ayy onca emek çöpe mi gidecek" ya da "ya 2 sene sonra tüm bilim dünyası değişir ve ben geri dönemezsem, ev kadınına bağlarsam" gibi bir kaygım olmadı. Sonuçta akademi ya da başka alan; ben akademik birikimlerimle, sosyal zekamla, yaşam boyu eğitim inancımla ve sahip olduğum mesleki deneyimle nerde olsam iyi bir iş çıkartırım diyorum. 2+ sene annelikten sonra kariyere dönmek beni korkutmuyor.

Geçenlerde üyesi olduğum yabancıyla evli Türk kadınları grubundan biri "aman bir dostum akademik kadınların annelikten sonra yaşadıkları çocuk ve kariyer ikilemi üzerine bir çalışma hazırladı, aramızda akademik arkadaşlar var mı?" diye bir post atmış. İnsanın tezine denek bulmasının ne denli zor bir süreç olabileceğini bildiğim için hemen gönüllü oldum. Araştırmacı arkadaş e-mailime "kısaca durumunuzu özetler misiniz?" diye yazınca, ben de şunu yazıp yolladım:

"Ergenlikte bana “30’lu yaşlarını nasıl hayal ediyorsun?” diye sorsaydınız, “Bana örnek olan kendi annem gibi hem çalışıyorum, hem aileme bakıyor çocuklarımı büyütüyorum” derdim. Fakat gerçekte şu an çok farklı bir noktadayım. 34 yaşımda, “35’imden önce çocuk doğurMALIyım, yoksa çok geç kalırım” diyerek hamile kaldım ve hakikaten 35 olmadan anne oldum. Öncesinde 10 senedir uzman klinik psikologluk yapıyor, üniversite ve özelde çalışıyor, tam da “evet mesleğimde yavaş yavaş doruğu görmeye başladım” dediğim bir noktada bulunuyordum. 35 yaş gerçekten bir dönüm noktası oldu benim için. İlk başlarda bebeğimle doktora derslerine girdim, sınavlarımı verdim ve “tezi nasılsa evde bebekle de yazarım” diye düşündüğüm için, kendimi gönül rahatlığı içinde 1 yaşının sonuna dek annelik iznine ayırdım. Ayrılış o ayrılış; kızım şu an tam 2 yaşında ve ben hala annelik iznindeyim ve şu an “diploma bir kağıt parçası, olmasa da olur, önemli olan bu yolda öğrendiğim” diye kendimi avutuyor, “ben birikimlerim ve yaşam boyu öğrenme azmimle mesleğe her zaman geri dönebilirim ama kızımın annesine, kucaklanmaya, öpülmeye, oyuna ihtiyacı olan bu günlere geri dönemem” diyor ve bakıcısız, yardımcısız, tek başıma, 365 gün, 7/24 anneliğin öğrencisi ve çalışanı olmaktan hiç gocunmadığım gibi, kendimle gurur duyuyorum. Üstelik “35’inden önce anne olMALIsın” diyen o ses bazı geceler kulağıma “bir çocuğu büyütme uğruna onca emeği silip atmaMALIsın”, “bilişsel birikimini zamanın dişlerine atıp paramparça ettirmeMELİsin” diye fısıldasa bile, artık "başkalarının "ideal" diye tanımladığı hiç bir şeyi yapMALIyım diye bir zorunluluğum yok, hayat başarısının birden çok tarifi var ve herkes kendi yolunu kendi çizer, kendi mutluluğunu kendi yaratır" diyor, öbür yanıma dönüp rahatça uyuyorum."

Bu yazıma araştırmacıdan gelen cevap; hem bir anne hem de kendim de bir araştırmacı olarak beni çok şaşırttı. Meğerse araştırmacımız "feminist söyleve paralel bir success story (başarı hikayesi)"nin peşindeymiş ve benim "durumum" bu tanıma uymuyormuş. Onların tam olarak aradıkları profil örneği; çocuğunu doğurduktan ve süt izni bittikten sonra çocuğunu bakıcıya emanet edip hemen akademiye dönen, aslında üniversitenin esnek görünen çalışma saatlerinden yine de (haklı olarak) memnun olmayan, kendini akademik yaşam ile annelik arasında ikilemde hisseden ama bir başarı hikayesine uygun olarak yine de kariyerine devam edebilen (alt metinde mutsuz entellektüel) kadınlar. E haliyle ben bunlardan değilmişim.

Tamamen katılıyorum. Asla feminist olarak anılmak istemem doğrusu! Ayrıca kariyerimi kızıma tercih etmediğim, şu yaşına dek bakıcı tutmadığım ve üzgünüm ama hiç ikilemde olmayıp durumumdan mutlu olduğum ve sık sık şükrettiğim için de, vallahi hiç uymuyorum aradıkları "feminist başarı hikayesi"ne..

Vay be. Oysa ne güzel analizler yapabilirlerdi ben ve benim gibileri de bu hikayeye ilave ederek. Ama sosyal bilimcilerin istatistik biliminden korkması mıdır, aman fazla dağılmayalım "hiçbirşey hakkında herşeyi bilelim" takıntısı mıdır yoksa klasik feminist söylevde hakikaten benim gibi "mutlu ev kadınları" bir çeşit toplumsal yara olup, görmemezliğe gelinmesi gereken "error" sayısı mıdır, bilemedim ama üzüldüm yahu.. Araştırmacının kendi kariyerinin tek yönlülüğüne de, akademik bir kadının sadece akademide kalmayı tercihinin doğru olduğuna inanmasına da, "çalışan vs çalışmayan anneler savaşı"nda gelinen şu noktaya da üzüldüm.

İşin tuhafı, ne edersek biz kadınlar birbirimize ediyoruz. Erkekler dünyasında "akademi vs çocuk" falan gibi seçimler yok ama genellikle onlar kadınlar gibi çoklu düşünmedikleri için, aslında bu bir konu bile değil onlar için. Feminist söyleve takılırsak, bin yıllardır sömürülen ve aşağılanan kadın bir şekilde kendini anca eğitimle, kariyerle, meslekle "üstün" görebileceğine inandırıldığı için, aslında olmayan bir problemi hiç yoktan var ederek "evde kalan" kadını aşağılıyor - çünkü sosyal kast sisteminde kendinden daha aşağıda kalan bir tek o kadın var.. Hani kimin dişi kime yeterse durumu. Oysa hiç bir erkek "benim eşim ev hanımı" derken gerçekten utanmıyor (gömleğim ütülü, yemeğim önümde, düz mantıkla mutluyum), utanan yine kadınlar..

Tuhaf işte sevgili bloggercıklarım. Akademide benden daha üst noktalara gelmiş ama bu en temel gerçeği henüz anlayamamış, feminizmi "kadın erkek statü eşitliği" olarak indirgemiş, "mutluluk bilimi" de denen pozitif psikolojiyle yolu hiç çakışmamış, dolayısıyla yaşam standardının en önemli kriteri olan "mutluluk", "doyum" gibi değişkenleri araştırmasına hiç eklemeden "çocuk da yaparım kariyer de" sorunsalını anlamaya çalışan bir araştırmacı... Hey yavrum hey.. Belki de bilime hakikaten geri dönmeli, adam gibi bilim yapmalıyım, çok mu boş bıraktık ortamı bilemiyorum ki..

13 Eylül 2015 Pazar

Süper anne, kreşe karşı

Doktoradan sonra kreşe başlamak çok enteresan bir deneyim, sevgili minnoşdaşlarım. Şu 2 haftada gözlemlediklerimi ve deneyimlediklerimi, doktora derslerinde öğrenmedim vallahi!

Kreşe başlayalı tam da 2 hafta olmadı aslında. Geçen yazımda da bahsettiğim gibi, önceki hafta sadece 1,5 gün gittikten sonra bizim çürük yumurta hasta oldu. Haftanın geri kalanını evde göz göze, diz dize, dudak dudağa geçirdik. Tam çocuğu iyileştirdim, pazartesi kreşe yeniden başlamaya hazır hale getirdim; gittiysem bir de ne göreyim, tüm çocukların şırıl şırıl burnu akıyor, öğretmenleri dahil koro halinde hapşırıp tıksırıp öksürüyorlar. Bir de merkezi ısıtma bozulmuş (burda hava 14 derece şu an, haliyle ısıtmaya ihtiyaç duyuyoruz), üstüne tam Alman sistemi, temiz hava gelsin diye camlar devamlı üstten dört parmak açık; haydi gelsin size bir bilmece, bu hafta kaç gün kreşe gidecek bizim çürük yumurta Maya..?!

Bu ay işe gitmiyorum, onun yerine kreşe gidiyorum. Burada minimum 2 hafta anne ile çocuk kreşe beraber gidip geliyorlar ve bunun ilk haftası devamlı dip dibe, kucak kucağa geçiyor. İkinci hafta önce tuvalet bahanesiyle sonra artık bariz şekilde "işe gidiyorum" diye her gün 5'er dakika arttıra arttıra, yantiri yantiri ortadan kaybolmaya başlıyorsunuz. Son aşamada sabah beraber geliyor, günaydın şarkısını söyledikten sonra şen bir şekilde "hoşçakaaaal" diyip çocuğu öğretmenine teslim ediyor ve alemlere akıyorsunuz (ne düşündünüz bilemiyorum ama ben tabii ki eve, koltukta uyumaya koştum) ve en sonunda da kargoyu artık kapıdan teslim ve işe, okula, istediğiniz uğraşa geri dönüş (sky is the limit)! En az 2 hafta, bazen 2 ay sürebiliyor bu alıştırma evresi (Türkiye'de patrona "şekerim çocuğu kreşe alıştırıyorum 2 ay yokum baaaay" dediğinizi düşünemiyorum ama burada da patronun size "evli misiniz, hamile kalmayı düşünüyor musunuz?" gibi Türkiye'de leblebi gibi sorulan bir soruyu sorma hakkı yok, direkt cinsiyet ayrımcılığına giriyor, ağır suç. Eşim işveren olduğu için, aslında mis gibi olan bu kanun onun açısından da hiç hoş değil tabii, e ne oluyor, gizli cinsiyet ayrımcılığı, kadın çalışan yerine erkek çalışanı tercih etmek ve 1 senelik ücretli doğum iznine inşallah anne yerine baba çıkmaz diye umud etmek. O da sık olan bir durum gerçekten de).

Ben kendimi eksik, az, yetersiz hissederken, meğerse bildiğin - ve hiç tasvib etmediğimiz - süper anne olmuşum, kafayı yemiş, totoyu çizmişim, haberim yokmuş. Hemen bir önceki yazımda "Maya'ya disiplin uygulamıyorum ama kurallar ve sınırlar var, bu sayede de çocuğum mis gibi kendi işini kendi görüyor, başkasının alanına tecavüz etmiyor, kendi sınırlarını da koruyabiliyor" demiştim. Bu yazımda buna ilaveten hahahayt diyorum. Ben kreşe bir girdim, kreş bitti sevgili dostlar. Ayol elim dursa ayağım durmuyor. Hiç hazzetmediğim "her hoka boncuk" türü bir anaya dönüştüm ben kreş ortamında (evde ve kreşte farklı kişilikler sergilemek ve elalemi uyuz etmek sadece bebetolara özgü değilmiş işte, benim de kreşte ortaya çıkan bir Mr. Hyde karakterim varmış meğerse).

Şöyle ki; sanıyorum gün içinde 4-5 defa "biraz serin mi, benim elim ayağım buz kesti, acaba camı biraz kapasak mı, şu kapıyı ittirebilir miyim, kulunçlarıma doğru pek esti" türü cümleler kurarak, tshirt ve incecik taytlarla ortalarda hoplayan öğretmenleri sinir ediyorum. Yemek zamanı masadan 2 mt uzakta duramıyorum, milim milim yaklaştırıyorum sandalyemi ve çocuğumun elindeki kaşığı çatalı kapıp, kendi ağzıma sığacak büyüklükteki bir lokmaya saplamak suretiyle ağzına, olmadı burnuna, artık neresine denk gelirse depiştiriyorum. Dep Dep Coni Dep. Bu esnada şu sözler ağzımdan dökülmese olmuyor "Evladım bak suyunu da iç, hah afferim, iki elinle tut bardağı iki elinleee". Yemekten kalkıyor, oyuna oturuyoruz ama bir köşede oturuyor muyum, hayır, sadece Maya ile de değil, tüm çocuklarla oynamaya başlıyorum. Çocuklar bana bayılıyor, ilk haftadan öpen, sarılan, çiçekmişim gibi beni suluğuyla sulayan gani gani.. Sonra tuvalet saati geliyor. Çocuklar, öğretmenleri (ve en arkadan sinsi bir gölge gibi ben) tuvalete gidiyor ve oğlanların pipilerine bakıyoruz. Yok öyle değil ama dışardan öyle gözüküyor evet. Baktığımız aslında elalemin tuvalet adabı, aman allahım dişlerini öylesine fırçalamakla kalmıyor, ellerini illa ki unutuyor ve yıkamıyorlar, geldi tipisini tuttuğu eliyle arabayı tutuyor, burnu şırıl şırıl akıyor, "Maya dur o araba onun, bak burda üstünde sümük olmayan başka araba var sen bunu tut kızım".

He sonra ne oldu, "Maya annesiz durmaya hazır" dediler ve attılar tabii beni dışarı. Ben olsam ben de atarım ayol, nasıl bir anaymışım ben ahtapottan beter! Evde mis gibiyim ama kreşte no'luyo anlamadım bana.. 3. günden itibaren atıldım bir köşeye, aldım kitabımı, oturdum, şaşı şaşı bakıp kontrol etmekten gözlerim ağrıdı ama azmettim, kapadım bayramlık ağzımı. Kendi kendime şunu tekrar ediyorum: tüm bu veletler birbirinin mikrobunu alacak, bağışıklık sistemleri kaynaşacak bir olacak, anca o zaman rahat edeceğiz, en iyisi görmemek duymamak hele hiiiç laf etmemek. Ben 1, bu öğretmenler 1000 çocuk yetiştirdi; o zaman neymiş, "en iyisini ben bilirim" olmazmııış.

Lakin bu sefer de zihnim durmuyor. Kitap oku (açılırsın) dediler. Ay size demedim bak! Gelecek ay Benedict Cumberbatch'li Hamlet'e gidiyoruz (vallahi ayol, sizin için de bir öpücük kondurayım mı elmacıklara?) ve ben bilgilerimi tazeleyeyim "eser"i izlerken lök gibi kalmayayım, 4 saat Benedict'in gözleri, elmacık kemikleri bile olsa sadece izlemek çekilmez dedim, aldım Hamlet'i didik didik okuyorum. Fakat ne ağır bir İngilizcesi var orjinalinin yarebbim, tam kreşte okunacak kitapmış (heyhat!). Kitabı okuyor görünürken, devamlı veletleri gözlem halindeyim. Bu hengamede şunu fark ettim: Ben evde hakikaten abartmışım, Maya'ya 4 yıldızlı hizmet ve en has ananın maksimumda 2 saat sunduğu "birlikte kaliteli zaman"ı ben 7/24 sunar hale gelmişim! Yahu bu Almanların kreşten anladıkları resmen "kimse birbirini ya da kendini yaralamadan günü kotarmak" arkadaşlar! Ben evde kendimi yetersiz hissede hissede ne hale gelmişim, yazık be bana. Resmen o aslında içten ezik süper annelerden biri olmaya bağlamışım YUH.

Meğerse olay şuymuş; sakin sakin oturacaksın, çocuk boyayla mı ilgilendi, vereceksin eline kağıdı. Sıkıldı mı, toplayacaksın. Gel evladım bak kutu kutu pense, bak playdough ile heykeltraşçılık, bak doktorculuk seti, hadi oyna, ben de yanında durayım arada başını okşayayım, onay vereyim, öööyle oturayım. Kreşteki hayat resmen yavaş hayat, ne eğitim ne öğretim var. Çocukları salmışlar vallahi herkes bi köşede borusunu öttürüyor. İşin tuhafı çocuklar da rahat, bi bakıyorsun biri camı yalıyor, bi bakıyorsun ötekisi legoları indirmiş oynuyor, bi diğeri kendini köpek ilan etmiş, dört ayak üstünde hav hav diyerek dört dönüyor. Öyle bir deliler evi. Adına kreş denmiş.

Aslında zor olan; tek başına tek çocuğa bakmakmış yahu.. Ben nasıl aklımı kaçırmamışım kreş olmadan?! Bir sürü çocuk olunca bi şekilde birbirlerini oyalıyorlar, hakikaten öğretmenlere yapacak iş pek kalmıyor, anca totolarını topluyor, bakım veriyorlar kreşte. Vallahi "üstün teknoloji Alman kreşi"nde başka bir numara yok.. Rahat olunuz yani.

Bu hengamede Maya kreşine alıştı bin şükür; öğlen 1'de gelip aldığımda turşu gibi suratla bana bakıp "hayırrrrrrr burda kalıcam!" diyor yüzüme karşı cadı. Üstelik kreşte geçen sadece (yaklaşık) 2 haftadan sonra inanılmaz değişiklikler görmeye de başladım; mesela Almanca kelime dağarcığı inanılmaz ivme yaptı, beni devamlı dibine istemeden kendi başına oynuyor yahu evde, bir de "elleşme ben kendim yapıcam" takıntısı geldi çocuğa. Ayol 2 haftada büyüdü birden bizim kız, inanamıyorum! Ben de bu Pazartesi itibarıyle işime, okuluma, almanca kursuma ve hobilerime geri dönüyorum, yaşasıııın! :)

10 Eylül 2015 Perşembe

Bir meslek olarak diktatörlük ve tercihleri çocuğa bırakmak

Dün gece Beyaz Atlı Prens "bu Maya bir banka soygununa katılsa, soygunculardan biri değil de kaçarlarken arabayı kullanan kişi olur bence" dedi. Hak verdim. Böyle düşünmesinin nedeni de, kendini tehlikeye atmadan, diğer insanları yönetme huyuymuş. Ona daha çok hak verdim. Bence de bizim kız tam bir banka soygununda herşeyi ince ince tasarlayıp arabayı (ve de insanları) kullanan "arka plandaki beyin". Ama bana öyle geliyor ki, banka soygunu fikri patlarsa bir diktatör de olabilir bu bizim Maya. Özellikle Türkiye tatilleri dönüşünde bu potansiyeli görüyorum ben kendisinde. Fakat onun özündeki diktatörü dizginleyen, yavaş yavaş hizaya sokan ve kozasından bir kelebek olarak çıkma potansiyelini ona veren de yine benim anneliğim olacak..

Benim anneliğimi az çok biliyorsunuz; tamamen sıfırdan pırtladı. El yordamıyla, bol bol kan ter gözyaşı ile (evet aynen Fransız Devrimi yapar gibi) tek başıma geldim bugün bulunduğum yere. Özetle, baktın ki yapayalnızsın, o zaman başkalarının yazdıklarını ve yaşadıklarını çok çok ama çok oku, sentezlerken aklın karışsın ve çuvalla. Sonra deneme yanılmayla, karanlıkta el yordamıyla düze çık, derken hop yine çuvalla. Aslında benim anneliğim kızım tarafından biçimlendirildi çünkü ipler tamamen onun elinde. Ve evet, psikolog olarak kendimi hiç de yanlış yolda görmüyorum (zaten deliler de kendilerini hiç deli görmezler, tımarhaneler hep "yanlış anlama" sonucu orda olan kitlelerle doludur). Ama düşünmeyelim bunu ;)

Bizi dışardan izleyenler "sana şaşırıyorum, nasıl hiç sesini yükseltmiyorsun, nasıl kriz anlarında hep sakinsin, nasıl bu çocuğu HAYIR DEMEDEN büyütüyorsun" diyorlar. Valla. Bunu çok sık işitiyorum, özellikle çevremdeki tüm dostlar tek tek "2 yaş krizi"nin altında kalmaya başlayalı ve gün içinde 453627 defa hayır demeye başlayalıberi. İşin doğrusu, ben Akdeniz Kanı olan biriyim, tüm duygularımı dolu dolu yaşarım, bazen bir parlarım, bir bardak suda fırtınalar kopartırım, yaparım yani o densizlikleri. Ama evet, anneliğimde yapmıyorum, sakinim, çünkü ebeveynlik bunu gerektiriyor. Kendi davranışınıza çeki düzen vermeden çocuktan meyve beklemek olmuyor.

Maya'ya hayır demiyorum, çünkü onun hayır'larından bana fırsat kalmıyor. 2 yaş "krizi" denen şey, aslında bildiğin "büyüdüm ben, kendi kararlarımı kendim vermek istiyorum" çığlığı. Bu çığlığı da ağlayarak, tepinerek, hayır hayır hayır'larla dışa vuruyorlar. Ya inatlaşacak, o hayır dedikçe siz hayırı basacak, sinirlenecek, yorulacaksınız; ya da akıntıya karşı kürek çekmekten vaz geçeceksiniz, kendine ve çevresine fiziksel ve psikolojik bir zarar vermediği sürece bırakacaksınız deneyecek, düşecek, ağlayacak, kanayacak ama öğrenecek (bazen öğrenmesi 3-5 defa kanama ve ağlamaya bakıyor, sabır anahtar kelime). Sonuç; şu an diktatör gibi gözüken ama bir yıl sonra kendi ayakları üzerinde durabilen, ısrarcı olmayan, bağırıp çağırmayan bir çocuk. %100 garantili. Şu an henüz tünelin ucundaki ışık gözükmese de, o tepindikçe, sinir krizleri geçirdikçe, siz sakinliğinizi, ona güvenli liman sunmayı ve mantıklı cevaplarla karşılık vermeyi başardığınız sürece, bu sınavı da pekiyi ile vereceksiniz. İnanın.

Maya da her çocuk gibi bizim duygularımızı çok güzel okuyor, ona göre davranıyor. Bana ayrı, babasına ayrı, babannesine ayrı, kreşte ayrı, dışardaki insana apayrı bir çocuk. Öyle de olmalı, çünkü esneklik sosyal zekanın en önemli kriterlerinden biri.

Küçük bir diktatör yetiştirmekten hiç korkmuyorum çünkü ona sınırlar içinde esneklik ve seçenek veriyorum. Bu sayede "kendi kendine başarma" hevesini alırken, aslında etrafındaki insanları manipüle ettiğini sanarken, aslında davranışının sonuçlarını ve genel sınırları da fark etmeden öğreniyor. Ufak bir örnek vereyim:

Geçen haftasonu katıldığımız "sezonun -inşallah- son düğünü"nde 3 yaşında bir kız çocuğu vardı, bizim düğünlerde görmeye alışık olduğumuz küçük hanfendiler gibi giyinmiş, süslenmiş, belli ki saçları yapılmış, rugan ayakkabıları bembeyaz. Kızcağız belli ki tüm bu cümbüşte uykusunu uyuyamamış, alışkın olmadığı bir ortamda büyüklerin arasında huysuzlanmaya, devamlı annesinin eteğine yapışıp kucak istemeye ve alınmadığında da son perdeden ağlamaya başladı. Bir mankeni andıran annesi de mini ötesi elbisesiyle aynı desen yüksek ve ince topukluları giymiş, her dakika 14 kilo çocuğu kucağında taşıyabilecek durumda değil. Çocuk istedikçe "hayır" diyor, etrafındakilerle konuşmaya, birşeyler yemeye çalışıyor. Arada hayır'lar bağırma tonunda, arada çaresiz tonlarda çıkıyor ve tabii ara sıra çocuk kucağa inip çıkıyor. Gece 8'de ben Maya'nın uykusu için düğün ana yemeğini bile yiyemeden kalktığımda, bu durum aralıksız 6 saattir devam ediyordu ve bizden sonra olayı gözlemleyen Beyaz Atlı Prens'in raporuna göre de 2 saat daha devam etmiş, sonra çocuk koltukta uyuyakalmış, ailesi 12'ye doğru kalkarken onu da kucaklayıp gitmişler.

Buradaki hata, tek değil. Bir kere tutarsızlık var, hayır'ların evet'e dönüşebilme ihtimali var ve bu çocuğun ısrarcı olmasına neden oluyor. İkincisi, çocuğun çocuk olduğu unutulmuş. Tamam, sosyal ve bakımlı olmak bir kadın/anne için önemli ve gerekli fakat uyku ve beslenme gibi fiziksel ihtiyaçlar, güven gibi psikolojik ihtiyaçlar karşılandığı sürece. Sonuçta 3 yaşındaki bir çocuklasın, sadece sen değil, o da mutlu olmak, eğlenmek ister. İster istemez sosyallikle asosyallik arasındaki orta yolu bulmak durumundasın. Üçüncüsü, çocuk istediğinde kucağa alınır. Nokta. Çünkü çocuğun ten temasına ihtiyacı var, güvensiz ortamda kuşatılmaya ihtiyacı var, yorgun olduğunda başını göğsünüze dayama ihtiyacı var. İnanın çocuk KENDİ İSTEDİĞİNDE kucağa alınmakla şımartılmaz, ama ondan talep gelmeden ya da tamamen tembellikten istediği anlarda (merdiven çıkmamak gibi, oyuncağını kendi gidip almamak gibi) alındığında işte o zaman şımarır, kucağa alışır, ister ve ağlar. Başka nedenden değil. Fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarla, tembelliği de tüm anneler kolayca ayırır ;)

Kısaca; tercihleri çocuğuma bırakıyorum ve ondan beklentilerimi olabildiğince esnek tutuyorum. Kurallar var ama hepsi doğal kurallar; mesela camdan sarkmamak, trabzanlardan kaymamak, buzdolabının ya da dolapların basamaklarına tırmanmamak gibi direkt kendi sağlığını ya da diğer insanlara vurmak, zorla eşya almak, kaba davranmak gibi diğer insanların psikolojik ya da fiziksel sağlığını bozacak durumlarda, her aklı selim annenin koyması gereken kurallar. Ama "istediğin kadar ağla kucağıma gelemezsin", "gece tam 8'de yatacak ve tek başına uyuyacaksın", "o oyuncağı tek başına değil arkadaşınla paylaşacaksın" gibi anlamsız istek ve kurallarım yok. Kendi tercihlerini kullanıyor. Oyuncağı vermek istemiyorsa vermiyor. Ve inanın ben ısrarcı olmadığım, kararı ona bıraktığım sürece, 2-3 dakika sonra o oyuncağı kendi eliyle diğer çocuğa götürüyor ve beraber oynuyorlar. Durumu kendi kontrol edebildiği için, daha paylaşımcı oluyor.

Ya da bir başka "çok sık yaşanan" örnek: mesela ayakkabısını giymek istemedi ve dışarı çıkamıyoruz diyelim, hatta attı yere kendini, tepiniyor. Ne yapıyorum? Yanına oturuyorum ve başlıyorum dırdıra. Valla bak. Başlıyorum "peki, ayakkabılarını giymek istemiyorsun, o zaman dışarıya da çıkamayız çünkü yalınayak sokakta yürünmez. Ama dışarı çıkmak istemezsen burada beraber oturur bekleriz." Eğer mutlaka çıkmamız gerekiyorsa ve "havasında olmadığını" hissettiysem, normalden erken hazırlanıyor ve bu yerde tepinmeli teatral durum için kendisine 30dk ek süre veriyorum. Genellikle 30dk içinde zaten çözülmüş ve dışarı çıkmaya hevesli hale gelmiş oluyor, bu sayede de hiç bir yere geç kalmıyorum. Yok eğer alışveriş, gezme vs gibi çok önemli olmayan bir dışarı çıkma durumuysa, "peki, dışarı çıkmak istemiyorsun, bu sabah çıkmak zorunda değiliz, o zaman gel salona gidip kitap okuyalım" vs diyorum. Genelde yine sıkıldığı için, 30dk içinde dışarıya çıkmayı kendi ister hale geliyor.

Evet anneliğim çok esnek, yumuşak ve belki bir çok insana göre "çocuğa söz geçiremez" modeli. Ama benim de niyetim "söz geçirmek" değil çünkü o benim çalışanım değil, çocuğum. Hedefim ona hayatının sonuna dek destek olmak, yoluna engel değil ışık olmak, seçimlerine saygı duymak ve bence en önemlisi de onu herşeyden korumak yerine, tehlikeleri kendi görüp kendi uzak duracak şekilde, kendi ayakları üzerinde duracak şekilde yetiştirmek. Böyle düşününce, doğru yolda olduğumu biliyorum. Bu nedenle de, kim ne derse desin, kafama da hiç takmıyorum.

2 senenin sonunda; tabii ki hastalık, uykusuzluk gibi fizyolojik nedenleri ya da şu ünlü ve çözülemeyen 2 yaş krizinin dürtmeleri sonucunda yaşadığımız tarifsiz korkunç gün ve geceleri saymazsak (çünkü inanın hepimiz gibi biz de bol bol yaşıyoruz bunları) nedensiz yere ağlamayan, ısrarcılığı sıfıra yakın, son derece sosyal, paylaşımcı ve sevecen, kendi kendine gelişimine uygun görevlerini yerine getiren ve çevreden "ne kadar özgüvenli ve kendi kendine başaran bir çocuk" övgüsünü sık duyan bir evladım var ve bunun nedeni de tamamen "tercihleri çocuğa bırakma" türü ebeveynlik anlayışım. Ben ettim, beğenirseniz siz de edin :)

2 Eylül 2015 Çarşamba

Şimdi okullu olduuuk :)

Altı üstü kreşe başladı ama evde doçentlik pozisyonu kazanmış gibi geriliyor! Bir süredir o da ben de hazırdık, Gece'nin de sık sık dediği gibi, çocuk hazır olunca her adım ne kolay atılıyor. Gerçekten de 2 yaş üstü çocukların gerek sosyalleşme istekleri, gerek anneden uzak bağımsız bir birey olduklarını kanıtlama istekleri, gerekse "azgınlıkları" nedeniyle annenin artık tükenme noktasına gelmiş olması (en başta da bu zaten) minikleri "okullu olma"ya hazır hale getiriyor. Öncesi gerçekten erkendi, anne kuzusuydu, kucaklaşma sarılma ihtiyacı maksimum düzeydeydi. Ama şimdi kendi yaşıtlarını arıyor, annenin dışında var olmaya çalışıyor, kendi kendini "challenge" etmeye, hayatına yeni basamaklar katmaya uğraşıyor. E, ben de bittim tükendim hakikaten. O nedenle tam zamanı.

Kreşe alışma süreci herkes için farklı. Her annenin güvenli alanları var ya, yani mesela birimiz "ohooo uyku işi çok kolay koyarsın öpersin pışpışlarsın uyur ne olacak" diyor, onun çocuğu horul horul uyuyor; bir diğeri için uyku "eğitim" olarak verilmesi gereken hayatın anneler için özel hazırladığı bir çile, onunki baykuş. Ben klinik psikoloji uzmanlığından önce 2 sene de gelişim psikolojisi uzmanlığı yapmış ve bir anaokulunda genel müdür olarak çalışmış olduğum için, 3 yaş üstü çocuklardan korkmuyorum mesela. Henüz bir senesi daha var anaokuluna ama kreşe başlaması da benim için güvenli konulardan biri, yüzdüğüm denizi az buçuk tanıyorum, rüzgarı nerden eser, dalga suratıma nerden çarpar biliyorum en azından..

Kreş seçiminde çok ince eleyip sık dokuyan blogger'lar var, haklılar da çünkü Türkiye'de ne yazık ki kreşler standart değil. Bazı kreşler resmen ilkokul düzeyinde eğitim verir ve özel üniversiteden fazla ücret alırken, bazıları "kreşimizde tv var ve çocuklarımız Peppa Pig'i hem de ingilizce izliyor" diye ağlanacak hallerine övünüyor. Benim için kreş seçimi çok zor olmadı çünkü buradaki kreşler üç aşağı beş yukarı aynı standartta. Açıkcası üzerinde durduğum iki konu vardı; ilki eve yakın olsun, ikincisi de yüzölçüm başına az çocuk ama çok bakıcı olsun. Şansımıza ilk baktığımız kreş bu iki seçeneği de sağladı ve Maya sevinçle ellerini çırpıp koşturup durunca, hemen orda o an karar verip kayıt ettirdik. Eminim daha güzelleri de vardır ama olduğu haliyle bu kreş benim için yeterli. Zaten 1 sene gidecek, 3 yaşından itibaren burada çocuklar anaokuluna yazılıyor ve anaokulları da gerek eğitim, gerek sosyalleşme süreci, gerek eğlence bazında çok seçenekli, çeşit çeşit, rengarenk. O zaman daha ince elerim belki, bilmiyorum.

Kreşimiz evimize bisikletle 10dk uzaklıkta, üç katlı, geniş bahçeli bir binada. 0-3 yaş arası çocuklara hizmet veriyor ve her grupta 8-9 çocuk olmak üzere toplam 4 grup ve 30 öğrencisi var. Her 4 çocuğa 1 öğretmen ve grup başına bir temizlik ve bakım yardımcısı düşüyor. Maya'nın grubunda 8 çocuk, 2 öğretmen ve 1 yardımcı var. Almanya'da anaokulu öncesindeki kreş sistemi çocukları yaşa, cinsiyete ya da kişisel özelliklere göre ayırmıyor. Bu durum 3 yaşında gideceği anaokulunda değişecek, orada çocuklar arasında en fazla 6 ay olması ve kız erkek eşitliği sağlanması gerekiyor; o nedenle mesela "36-40 ay arası 1 adet kız çocuk alınacaktır" gibi ilanlar veriliyor. Siz online sistemde 7-8 anaokulu seçip başvuruyorsunuz, onlar kriterlerine uyan çocuklar arasından seçim yapıyor, mesela anaokuluna yakın ikamet gibi kriterleri de var. Karışık işler yani. Ama kreş rahat.. Şansımıza Maya'nın grubundaki tüm çocuklar 20-34 ay arası şu an ve hani hasretle beklediğim "sonunda birsürü kız arkadaşı olacak kreşte" vardı ya, totomla güldüm ama 8 kişilik gruptaki iki kızdan biri bizim Maya, diğeri de İran'lı "Permin". Benim aksime Maya durumu hiç tuhaf bulmadı ve hemen Finn ve yarı İrlandalı Colin ile kaynaştı. Permin'e de nedense hiç yüz vermedi. Sanırım Maya dünya üzerindeki tüm ufak çocukların erkek olduğunu sanıyor :P

Kreşte bizim Türk kreşlerine ters olarak, eğitim verilmiyor. Hatta Maya etrafa hava atmak için renkleri saymaya, "bak 3 elma var orda" falan demeye başlayınca öğretmenlerinden biri "aaaa yaşından çok önce öğretmişsiniz, lütfen anaokulundan önce öğretmeyin, sonra eğitimden sıkılır, öğrenmek istemez" diye beni uyardı - ki aynı görüşte olduğum için ve öğretmediğim halde sağdan soldan duyduklarıyla kendi öğrendiği halde utandım.. Maya ne yazık ki bu tip konularda "hava atma" huyu geliştirdi, sanırım büyük çocuklara özeniyor..

Eğitim verilmiyor da ne yapılıyor derseniz; anne babaların iş saatlerine bağlı olarak, sabah 7.30'dan 8.30'a dek çocuklar toplanmış oluyor. Maya'yı ben 08.15'te getiriyorum. 9'a dek hepsi halıda oturup hoşgeldin, günaydın vs şarkıları söylüyorlar. Sonra 9-9.30 arası hepsinin yuvarlak masaya oturup, elele tutuşup afiyet olsun şarkısı söyledikten sonra kendi kendine çatal bıçakla yedikleri kahvaltı var (dün mesela üstüne otlu krem peynir sürülmüş tam tahıllı ekmek dilimleri, bugün sütlü ve meyveli musli vardı) sonra hep birlikte masadan kalkıldı ve tuvalete gidip dişler fırçalandı (yine kendileri fırçaladılar) oyun başlıyor ama öğretmenler yönetmiyor oyunu. Mesela Maya boyama yapmak istedi, ona kalemler ve kağıt verdiler, bir başkası legolarla oynadı, bir diğeri doktorculuk setini indirdi, iki oğlan boğuştu koşturdu. Öğretmenler hiç karışmıyor, bir defa bile "hayır", "düşeceksin dur" falan duymadım. Ortamda zaten tehlikeli alanlar yok, istedikleri gibi tırmanıyor, salak saçma coşuyorlar. Bir ara öğretmenler parmak boyası, simler, kuş tüyleri falan getirdi masaya koydu, ilgilenen çocuklarla parmak ve sünger baskısı yaptılar. Sabah aktiviteleri genellikle 5 duyuya yönelik ya da bedensel aktiviteler oluyormuş, mesela el işleri ya da leğenlere su, toprak, yaprak falan koyup çıplak ayak içine giriyorlarmış ya da yakındaki bir ormana, parka falan gidiyorlarmış, ya da aşağıya bahçeye ya da bodrumdaki kapalı spor salonuna iniyorlarmış. 11.30'a dek bu şekilde geçiyor sonra öğle yemeği geliyor, 12'de de uyuyan çocuklar için uyku saati. Uyumayanlarla sessiz aktivite (kitap okuma, boyama vs yine) saati. Ben Maya'yı 13.00'de alıyorum ama akşam programına devam eden çocuklar için yine benzer bedensel ya da bilişsel aktiviteler, serbest oyun falan var. Bazı çocuklar 19.00'a dek kalıyor kreşte (yazık di mi yaa, bence de..)

Ben 15 gün boyunca "alışma programı"na katılıyorum, bu hafta Maya öğle yemeğinden sonra, uyku saati öncesi eve dönüyor, o saate dek beraberiz. Haftaya ben 5dk'dan başlayıp her gün 5'er dk uzatarak "tuvalete gidiyor" olacağım. Sonraki hafta ise yine uzayan aralıklarla tuvalet yerine "işe gidiyor" olacağım. Tabii ki ben olduğum sürece Maya mutlu ama bana evde de çok yapışık bir çocuk olduğu için eminim ayrılık anksiyetesi yaşayacak. Ben pek korkmuyorum çünkü bu sağlıklı, normal bir süreç ve eminim yavaş yavaş üstesinden gelecek. Gelemezse de zorlamayı düşünmüyorum, bu sene olmazsa seneye yeniden deneriz. Şimdilik en iyi senaryoya odaklanalım ve Maya umarım kreşine çabucak alışır ve tek başına kalmayı sever diyelim.. Kreşe alışma sorunlarında anne babanın sakin ve kontrollü kalması, çocuğu konuşarak ve anlatarak rahatlatması, okulun kadrosundan mutlaka yardım alması ve çocuğun kreşe gitmesinin bizim işe gitmemiz gibi olmadığını, sonuçta zevkli, oyunlu bir ortamda olacağını unutmamasını öneririm. Er geç alışacak..

Benim için olumlu noktalar şunlar: Öğretmenler sakin, telaşsız, çocukların her birine özel ama genel anlamda "yavaş ebeveynlik" yanlısı. Eğitim öğretim yerine oyun ve neşeli zaman geçirme öncelikli bir anlayış hakim. Çocuk istemediği hiç bir şeye zorlanmıyor; kurallar çocuğun istemesine bağlı olarak esnetilebiliyor, hiç bir şey "olmak zorunda" değil, hiç bir davranışta "-meli -malı" ekleri yok. "Kurallar" yerine "genel biçim" var, çocuğun topluluğa uyması, grup psikolojisine girmesi anlamına geliyor. Bu güzel.

Gruptaki çocukların hiç biri, çoğunluk erkek çocuk olmasına rağmen gürültücü ve şiddet eğilimli değil. Hepsi sessiz sakin, güler yüzlü, birbirine sarılan uyumlu çocuklar. Bir artı da hepsi gürbüz! Nasıl iştahlılar ve nasıl yiyorlar anlatamam, Maya ve ben gözlerimiz faltaşı açık izledik. Öğretmeni "Maya hep çok mu az yer böyle?" diyince biraz üzüldüm ama dur bakalım, gün ola kervan döne..

Pencere ve kapıların devamlı açık olması (hava burada 15 derece şu an) biraz beni düşündürdü, Maya'yı da bolca hapşırtıp ikinci günden hasta etti. Böylece evet bir yeni rekora da imza atmış olduk sanırım. Kreşe başlayan çocuklar ilk sene çok hastalanıyor derler de okulun 2. gününde dakika bir gol bir.. Haydi bakalım.. Pencere olayını soruşturucam ama sanırım Almanların "temiz hava" alışkanlıkları ve "Kötü hava yoktur, kötü kıyafet vardır" laflarına uygun davranmak ve sıkı giydirmek en iyisi. Hoş çocukların hepsi kısa kolluydu bugün, bir Maya uzun kolluydu ama neyse..

Bir diğer sıkıntılı nokta saat 12'de gidilen öğle uykusu. Maya 2'den önce uyumuyor malum. Ya o grup psikolojisine uyacak ve herkese özenip şu yanda bir örneğini gördüğünüz sevimli kutu yer yataklarında (harika buluş değil mi, bunları sahne gibi biryerin altından çekip çıkarıyorlar, uyku saati geçince geri itiyorlar - umarım içinde çocuk kalmadan hehehe - hem yer tasarrufu hem de şirinlik abidesi) tam 12'de uyuyacak ve 13'de uyandığında ben gelip alacağım ve tüm öğle sonrası beraberce coşacağız. Ya da uyumayan çocuk olup bir saat kadar öğretmeniyle özel takılacak ve ben 13'de alıp eve götürüp uyutacağım. Bakalım nasıl olacak, ben de merak içinde bekliyorum.. Tabii ki hepsinden önce kreşte arkadaşları ve öğretmenleriyle tek başına kalmaya alışması gerekiyor ve bunun için de daha en az 2-3 hafta var gibi önümüzde..

Kısacası, umuyorum ki uzuuun bir yolun ilk adımını attık, umarım gerisi de başarı ve mutluluk dolu gelir. Kim bilir belki o da annesi ve babası gibi tam hayal ettiği, istediği mesleği zevkle yapıyor olur? İnşallah! Haydi bakalım minik akademik, yolun açık, başarılarla ve mutluluklarla dolu olsun. Mezuniyetlerini, sevdiğin mesleğe atıldığını görmek de anne babana nasib olsun ;)

Dipnot. Fotoları kendi sitelerinden aldım, fark ettiyseniz hiç çocuk yok çünkü burada çocukların fotoğrafını çekmek özel hayata müdahale olduğu için yasak. Ben de "ay çocukları kadraja almadan çekicem" desem de izin vermediler, çekemedim. Web sayfalarına da iki tane foto koymuşlar, yatakların fotosunu özel internetten aramam gerekti. Bizde olsa çarşaf çarşaf foto basarlar "buyumuz da var, şuyumuz da var" diye di mi? Enteresan memleket.

1 Eylül 2015 Salı

Yarım günde tuvalet eğitimi (valla da billa da)

Bugün 1 Eylül, resmi olarak yaz mevsimi sona erdi, sonbahara girdik. Bloglardan okuduğum kadarıyla Türkiye'de park ve bahçelerde çocuk yetiştirme konusundaki engin bilgileriyle başımıza musallat olan Türk teyzelerini 3 aydır bir "totolara özgürlük" hırsı sarmış vaziyette. Maya'nın sadece yarım gün süren tuvalet eğitimi sonrasında, ununu elemiş, eleğini asmış bahtiyaaaar bir anne olarak; açıyorum bloglarınızı önüme, çekirdeğimi çitleyerek, kıs kıs gülerek okuyorum maceralarınızı, hiç alınmaca gücenmece yok!

Vallahi bizim eğitim sadece yarım gün sürdü ve gerisinde bir ömürlük izler bırakarak (umuyorum sadece koltukların ve benim psikolojimin üzerinde) sona erdi. Nasıl mı becerdim.. Buyrun şöyle:

Hiç unutmam, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, sıcacık bir Temmuz günüydü. Bana soldan soldan bir aydınlanma geldi (sonradan anlayacaktım ki, bu sadece yorgunluktan şekerimin düşmüş olmasıyla ilişkili bir baş dönmesi, göz çınlamasıymış). O an fark ettiğimi düşündüğüm şey şuydu: 2 yaşından önce ASLA tuvalet eğitimi vermeyi düşünmediğim (nedenlerini burada yazmıştım) bizim cimcime Maya, 1,5 yaşından beri yani son birkaç aydır BANA tuvalet eğitimi veriyordu. Nasıl yani?!

Şöyle ki, el kadar bebe hepimizi malum parmağında oynatıyor, en büyük zevki: "sen şimdi şunu yap, sen şimdi bunu yap, baba gitsin o koltuğa otursun, hayır o kalksın git sen otur, hayır hepiniz kalkın teddy oturacak ve teddy acilen ama çok acilen olmayan saçına şu benim kafamdaki tokayı takacak, nasıl olacak demiyorum, takacaaaak, taktıracaksıııın". Bildiğiniz 2 yaş ev halleri, uzatmayayım. Bu ev halinde konular son aylarda haftadır toto - kaka - çiş - tuvalet - bez - el yıkama - krem - sifon çerçevesinde dönüyor, sabah kalkıyoruz teddy bezleniyor, akşam yatıyoruz teddy'nin poposuna krem sürülüyor. Daha beteri kim tuvalete gitse Maya peşinde, olayı naklen izlemek istiyor, hayır dendiğinde 2 yaş krizlerine giriyor, tüm prosedürü öğrenmiş: "şimdi sifonu çek, şimdi git elini yıka, hayır o havluya değil bu havluya sileceksin" diye direktif veriyor. Baktım bu iş fena halde gündemimizde, yer gök kaka muhabbeti, duymamazlığa gelerek yırtamıyorum. O noktayı geçmişiz, işte yandaki fotoda görüyorsunuz; çıkmış kurulmuş tahtına, geri dönüş yok...

Ananem bana tuvalet eğitimini 1 yaşımda vermiş, ben her gün aynı saatte yapar, 1 yaşımda bıcır bıcır konuşur derdimi ihtiyacımı anlatırmışım (süper olan ben değil tabii ki benden önce 4 totoyu nizama sokmuş bulunan ananem). Lakin Maya saatle işleyen bir çocuk değil, kafasına ne zaman eserse hatta bazen gece uyurken bile.. Ve fakat, son zamanlarda bezine doldurduktan sonra "değiştiiiiiiiiiiiir" komutuyla "lolalet"e koşturuyor. Bir de dikkatimi çeken, bez değişirken mütiş iğreniyor, bacaklarını resmen kafasının üstüne kadar kaldırıyor ki aman bulaşmasın. Hiç öyle beh, ıyy demedik, nerden çıktı şimdi bu iğrenmeler?! Psikoloğuz ya, kakayla dostane ilişkiler kuruyoruz (o dostane ilişkilerin de fazlası zarar, dengeyi tutturmaya çalışırken tırlatıyoruz, ne ince işler bunlar). O nedenle baktım iş ciddiye biniyor, çocuk bi iğrenme ve korku geliştirmeden, şu hassas zamanı geçirmeden bu elzem işe bir el atayım dedim.


Çok cahilim ama. Dedim ya ben kendi çocuğumdan önce çocuk kakası hiç görmedim dostlar, kıvamı rengi kokusu nasıldır bilmem, bilmek de istemem ne yalan söyleyeyim (çocuğunun kakasından sağlık durumunu, günlük falını, geleceğini gören analar alınmasın ama işiniz mi yok bacım?!). Lakin bir de kabızlık sorunuyla mücadele halimiz var 5 aydır süregelen ve son 3 aydır ve en az gelecek 2 ay boyunca ilaç kullanarak durumu bir nebze sabitlediğimiz.. Bir de Maya'nın yaşı gereği pek "hayırlı" bir evlada dönüşmüş olması nedeniyle, ona birşeyler yaptırma konusunda ciddi sıkıntı çektiğim bir dönemdeyim. Bunu falan da düşünerek bu tuvalet eğitimi işine yanaşmıyordum (korkuyorum uleyn, başka açıklaması yok işte, resmen korkuyorum bu işi becerememekten, (kakayı) elime yüzüme bulaştırmaktan, çocuğu ya da büyük ihtimal kendimi travma etmekten).

Korkunun ecele faydası yok düsturuyla atıldım bu işe sevgili dostlar. Kitaplar "sakın haaa" dese de, bu işe Temmuz başındaki Türkiye seyahatimizde start vermeyi uygun gördüm, çünkü tek başıma değil 6 başımıza bir bebeyle ve onun totosuyla heralde mücadele edebiliriz diye düşündüm. Türkiye'de zaten devamlı benden bir "alışveriş komutu" almak üzere hazırolda bekleyen bir anane var sağolsun. Kendisi heyecana kapılıp tek totoya 3 farklı lazımlık ve tuvalet adaptörü almış. Bu sektör çok gelişmiş, müziklisi var, kapaklısı var, içinden canavar çıkanı var (yok o yok, dinliyo musunuz diye merak ettim, fazla uzadı konu malum). Ben de çeşit çeşit donlar aldım, işte bir örneği yanda (sağdaki 2 yaş bebesine uygun 92 beden don, soldaki benim victoria's secret donum, şaşı bak şaşır, nasıl iştir bu?!), ayrıca tanesi 49 euroya su içip çiş eden bebekler var kız ve de erkek (pipili ayol resmen) onlara da gözüm kaydı ama 35 boy küçüğünü 6 euroya bulunca gönlüm (daha ziyade mantığım) bu ufak bebekten yana oy kullandı. Bir kaç tane de kitap aldım ki bunlardan biri eşimin adaşı bir çocuğun tuvalet maceraları olunca, ben de onu babanın küçüklüğü diye anlatınca, ev bir şenlikli bir şenlikli oldu ki sormayın gitsin.


Velhasıl bu kadar hazırlığa Türkiye'de tık olmadı - hatta donu bile indirme fırsatı olmadı - çünkü seyahatte bu iş hakikaten olmuyormuş, çocuğun gündeminde lazımlığa oturmaktan öte, bahçede kedi kovalamak, çiçek sulamak, deniz keyfi falan gibi dikkat dağıtıcı işler oluyormuş. Tatil onun da hakkı yahu, kıyamadım..

Olsun. Dönünce baktım hava sıcak gidiyor, hem de okumuşum hatta hatim etmişim "3 günde tuvalet eğitimi" kitabını, iyice gaza gelmişim. Bir de Fisher Price marka şu yandaki havalı tuvaleti almış salonun ortasına (yeri ora mı olmalıydı tam da emin olamadan) germişim. Üstüne gitmiş 15 sayfalık rengarenk çıkartmalar, yıldızlar, yapıştırmalar almışım. Bitmemiş, bir de kendim bilgileneyim diye masaüstüme bir video kaydederken, Maya'nın ilgisini çekmiş, 5-6 posta "bidaha bidaha" diye diye üstüste nefes dahi almadan izlemiş. Haydi dedim galiba başlıyoruz!

Eğitimimiz tam 1 gün bile değil, yarım gün sürdü ve ikimiz de tarumar olduğumuz için - büyük ihtimalle sonsuza dek - rafa kaldırıldı.. Şöyle ki; hayatımın hatasını yaparak, ben işteyken Maya'ya bakan babanneye "tuvaleti hediye getirmiş" gibi yaptırıp, heyecanla Maya'ya kendim önceden gizlice bağladığım paketleri açtırıp, "hadi siz oynayın ben gelince de Rebecca'nın önerdiği gibi totoyu açar, denemeye başlarız" demiş bulundum. Tuvalet Maya'nın ilgisini baya bir çekince, babannesi totosunu açıp oturtayım demiş ve o noktada iş kopmuş. Maya nedense 1 yaşından beri babanne ve dedesine bezini değiştirtmiyor; bazen işten geldiğimde çocuğu beline kadar kaka, paçasına kadar çiş içinde buluyorum (o istemeyince zorla hiç bir şey yapmama taraftarı bizim babanne). E böyle "özelimi bi anam görsün"cü çocuk uluorta donunu çıkarttırır mı, tabii ki babanne dona asılmış bizimki asılmış derken, bizimki bu durumu direkt eve gelen tuvaletin yarattığı bir hoşnutsuzluk olarak algılayııııııp.. Üf evet. Başlamadan patladı yani benim plan.

Normalde çıplakken çok mutlu olan çocuk, kesinlikle bezi çıkarttırmadı, tuvalete oturmayı reddetti. Eskeza bez değiştirirken çıplak saldığımda "bezi taaaaak bezi taaaaaak" diye diye sinir krizleri geçirdi hatta sonra bildiğiniz gibi bir de hasta olup, çiş örneği için yapışkanlı sonda takan doktordan da öyle bir korktu ki, sırf çiş örneği vermemek için gece boyunca ve sabah uyandıktan sonra da 4 saat inat edip toplamda tam 14 saat çişini tutmaya başladı (bir önceki postta yazmıştım, baya dertliyim bu konuda hala). Kaka işine hiç girmiyorum o zaten 5 aydır inatla tutulmaktan kronik kabızlık derdi çekiyoruz, her sabah itinayla ilaçlıyoruz evladımızı, biliyorsunuz..

Kısacası "tuvalet eğitimi deneme 1" tam anlamıyla patladı. İşin tuhafı bezi olduğunda ve komşunun oğlu bize geldiğinde sırf hava basma fırsatı çıktığı için koştur koştur gidip, lazımlığına oturup, bezine şarıl şarıl işedi yani zilli aslında herşeyi biliyor ve fiziksel anlamda hazır. Ama psikolojik anlamda anladığım kadarıyla henüz o noktaya gelememişiz (o da, ben de). Bu nedenle ilk denemedeki sonuç: "tuvalet eğitimi canavarı: 1, maya: 0"

Tam bu noktada hem o hasta da olduğu için, hem de ben düşük yaptığım için (vallahi ne haftaydı, şimdi size yazarken fark ediyorum herşey hakikaten üstüme üstüme gelmiş, ben de altında kalmışım resmen) eğitimi kestim ve tuvaleti de sinirle bodruma attım. Bir süre gözgöze gelmek istemiyorum bu konuyla.. Üstelik durumumu paylaştığım tüm arkadaşlarım beni kınadılar yahu!! Meğerse Almanlar 3 yaşından önce bezi çıkarmaya çalışan anneye PSİKOPAT gözüyle bakıyorlarmış!! Hakikaten, şimdi tanıdık tanımadık tüm bebelere alıcı gözle bakıyorum da, totolar çok özgür burada. Bir de üzerine 3 yaştan önce tuvalet eğitimine kesinlikle HAYIR! diyen bir doktor amcanın yazısını okudum ve dehşete kapıldım (buraya tıklayınız). Özetle diyor ki bu uzman, "nice nice çocuklar geldi geçti elimden. 3 yaş altında tuvalet eğitimi verilmeyen çocuklarda kronik kabızlık, çiş tutma, buna bağlı idrar yolları enfeksiyonları ve psikolojik sorunlar, eğitim verilen ya da verilmeye çalışılan çocuklardakine oranla çok ciddi derecede az görülür (bu sorunlarla başvuran hastalarının TAMAMI 3 yaş altı tuvalet eğitimi verilen çocuklarmış!!!). Çocukların biyolojik yapıları da, bilişsel yapıları da 3 yaş altında tuvalet eğitimine hazır değildir, tüm yaşamları boyunca yaşayacakları idrar yolu sistemi odaklı bir çok sorunun nedeni bu eğitimdir" diyor ve daha da bir sürü korkutucu şey söylüyor (daha da korkmak için lütfen okuyun linkteki yazıyı). Bak şimdi Maya'nın çiş ve kaka tutması da bu tuvalet denemesinden sonra, üstüne hastalık sonda vs binince celallendi, haklı galiba adam yahu.. Bez sektörünün adamı da değil, normal bağımsız kendi halinde bir çocuk üroloğu bu. Yahu Almanlar da bu derece karşıyken, tüm bu insanların bi bildikleri var galiba.. (Hahayt, bu sene bu işten yırttık sanırım ;) çaldığım minareye kılıf da bulmuş gibiyim şu an).

Şu resimdeki garibana baktıkça vallahi içimden gelmiyor 3 yaştan önce tuvalet eğitimi vermek. Hem çevremde bezsiz çocuk hiç yok, hem bu doktorun yazısı, hem de Maya'nın zaten şu an hassas olan durumu nedeniyle; teyzem "Eylül sonu Türkiye'ye geldiğinizde biz ailecek bu konuyu çözeriz" diye bana umut verse de, sanırım ben bu işi ebediyete dek (ya da en azından 3 yaşına dek; ki o da ebediyet gibi gözüküyor bu noktadan) çözemeyeceğim be dostlar.. Vallahi bu bezi bu totodan çıkartmak, bir uzay mekiğini yörüngeden çıkartmak kadar ince iş gibi gözüküyor buradan, yani yazdıklarınızdan, yani yaşadıklarınızdan.. Korkuyorum yahu! Gözümün önünde ilkokula giderken bezlenen ve arkadaşları tarafından dalga geçildiği için sosyopat bir seri katile dönen bir yetişkin (ve altında yetişkin bezi) geliyor şu satırları yazarken. (Hemen de vazgeçtim bir balık burcu annesi olarak, fark ettiniz di mi?!) Kendime ve bu yaz bu işi çözememiş bulunan, toplum içine nasıl çıkacağını, park ve bahçelerde bekleyen uzman görüşlü teyzelere ne cevap vereceğini bilemeyen "yüzkarası" tüm annelere; benim moralimi her yerde ve her koşulda yükselten bir Pink Martini şarkısı olan "hang on little tomatoe" şarkısını armağan ediyor ve "Allahıma şükür park ve bahçelerdeki teyzelerin sosyal baskısına maruz kalmaktansa, 3 yaşından önce bezi çıkarana psikopat gözüyle bakılan bir toplumda yaşıyorum" diye diye halime şükrediyorum.

Not. Sakın ha 3 yaştan önce tuvalet eğitimi verene bıdı bıdı ettiğimi çıkarmayın bu yazıdan. Herkesin doğrusu da anneliği de farklıdır, tek doğru yoktur. Bir gün bu doktor çıkar sakın ha der, yarın başka doktor çıkar mutlaka yapın der. O nedenle, bezli bezsiz tüm totolara mutlu günler diliyor, sevgiyle kucaklıyorum.