29 Ekim 2015 Perşembe

Mutlu olmak için neler yapmalı?

Bir önceki yazımda, sizlere endişelerimi ve olumsuz ruh halimi nasıl dizginlediğim ve daha olumlu, dingin ve mutlu bir insan olabilmek için hangi adımları attığımı sizlerle paylaşacağımı yamıştım. Hem klinik psikolog olarak okuduklarım, öğrendiklerim ve mesleki tecrübem, hem de bir insan olarak içimki o daima daha iyiye odaklı ışığın rehberliğinde hissettiklerim bana bir "mutluluk listesi" oluşturmamı, bu listeyi her günüme yaymamı ve olumlu sonuçlar aldığım anda da diğer insanlarla paylaşmamı fısıldadı. Tamam bu bir anne bloğu ama çok iddialıyım, listem herkesin hayatına mutluluk getirecek maddelerden oluşuyor. Mutluluğun anahtarı sadece bu birazdan bahsedeceğim dörtlü teraziyi dengede tutmak!

Hemen şimdi bir excel dosyası ya da kağıt kalem alın ve 4 kollu bir terazi çizin, içine de şu maddeleri yazın ve yanına her bir hafta için birer çizgi çekin. Hedefiniz şimdilik 4 hafta olsun. Listedeki maddeleri gerçekleştirdikçe o çizgileri artı haline getirebilir ve hangi durumda olduğunuzu gözlemleyerek kendi kendinize motivasyon verebilirsiniz.

Terazinin ilk kolu, en önemli kolu; fiziksel sağlık. Fiziksel sağlık için sadece dengeli beslenme ve bilinçli yapılan spor yeterli değil. Bunları yaşam boyu uygulayabilmek için kişinin hayatına uygun hale getirmek, uyarlamak gerekiyor. Mesela haftada 3 defa spora git, 45dk koş, 25 şınav çek demek ve bunları 1 ay, 3 ay uygulatmak kolay. Zor olan; belirli bir rakama ya da hedefe kitlenmeden, yapılan sporun ya da dengeli beslenmenin tüm yaşama yayılması ve sürekli hale getirilmesi. Bunun için önünüze zor ve kantitatif (maddi) hedefler koymak yerine benim kalitatif (manevi) listemi kendi koşullarınıza uyarlayın ve deneyin:
1. Bu hafta fırsat buldukça bol bol yoga, Tibet egzersizleri, popo bacak karın kaslarını çalıştıran egzersizler yapacağım ve spor salonuma gideceğim (alternatifi: evde youtube eşliğinde spor yapacağım).
2. Bu hafta sağlıklı yemekler pişirecek ve kendimi kısıtlamadan ama dengeli besleneceğim.
3. Bu hafta her gün açık havada çocuğumla aktif oynayacağım (alternatifi: hızlı hızlı yürüyeceğim).
4. Bu hafta bir defa yüzmeye ve saunaya gideceğim.
5. Bu hafta bir defa (ama temizliğe gelen teyzeler gibi bağıra bağıra şarkı söyleyerek) temizlik yapacağım.

İkinci kol psikolojik sağlık:
1. Bu hafta her gün en az 30dk'mı sadece kendime ayıracağım ve görevim olan değil sevdiğim bir iş yapacağım (örnek: sıcak köpüklü bir banyo, yüz ya da ayak maskesi, sıcak bir içeceği iki elle avuç içinde tutarak yavaş yavaş yudumlamak gibi).
2. Bu hafta fırsat bulduğum her gün meditasyon ve gevşeme egzersizleri yapacağım.
3. Her gün en az 1 şeye sahip olduğum için sevinecek ve şükredeceğim.
4. Kısacık bile olsa, uyumadan önce dua edeceğim ve olmasını istediğim bir şeyi hayal edeceğim.
5. Felsefi düşünce egzersizleri yapacağım (mesela: beni mutlu eden şeyler nedir, bunlar insanlığa genellenebilir mi, sadece bana mı özel? gibi)

Üçüncü kol sosyal sağlık:
1. Eşime, çocuğuma, her gün yüzünü gördüğüm insanlara daha şefkatli ve sevecen davranacağım.
2. Bana sorulan sorulara içimden hayır demek gelse dahi daha az hayır, daha çok evet diyeceğim.
3. Bu hafta 1 gece / gün bir arkadaşımla dışarı çıkacak, sevdiğim bir içeceği içip sohbet edeceğim ve / ya da 1 gece / gün evimde sevdiğim bir misafiri ağırlayacağım.
4. Bu hafta 1 gece eşimle romantik bir zaman geçireceğim (örneğin, el ele tutuşup koltukta oturacağım ve sevdiğimiz bir tatilimizi konuşacağım).
5. Bu hafta 1 yeni hobi deneyeceğim, gönüllü çalışma olasılığını araştıracağım ve en az 1 yeni kişi ile tanışacak, belki de arkadaş olacağım.

Dördüncü kol bilişsel sağlık:
1. Almanca kursuna gideceğim, ödevlerimi yapacağım (alternatifi: beynimi kullanmama neden olacak türde yeni bir hobi / uğraş edineceğim ya da öğreneceğim).
2. Daha çok kitap okuyacağım.
3. Daha çok gazete köşe yazısı, dergi ve mesleki makale okuyacağım.
4. Kızımla evde Montessori aktiviteleri yapacağım (alternatifi: 1. madde)
5. Terapi süpervizyonuma devam edeceğim (alternatifi: mesleki gelişim / kişisel gelişim ya da yaptığım birşeyi daha iyi yapabilmek için uğraş vereceğim).

Ben bu hedefleri excel'e yazdım ve en az 4 hafta uygulama kararı aldım. İnanın daha ilk haftadan çok güzel sonuçlar aldım. Sanki sen uğraş verince evren de sana yardım ediyor, mesela dışarda temiz havada yürüyeyim derken şans eseri yeni 2 kişiyle tanıştım ve 5 dakika ayak üstü sohbette bile kafalarımız öyle uyuştu ki hemen ertesi gün buluşma ve bir kahve içme planı yaptık. Resmen 1 taşla 3 kuş! Bu listedeki her bir maddeyi uygulamaya özen gösterirken, kendimi tahminimden de fazla ev ve çocuk dışında bulmaya, sosyal kelebek falan gibi hissetmeye başladım. Ve ilk defa burnuma mis gibi sonbahar kokuları geldi bu hafta; kendi derdime o kadar obsesif bir şekilde takılmışım ki, az kalsın sonbaharı kaçırıyormuşum! Yani kıssadan hisse, daha 1 haftada çok olumlu sonuçlar aldım ve herkese de tavsiye ederim 5 maddeli 4 koldan oluşan bu mutluluk listemi.

Daha önce de bahsettiğim gibi, Kasım ayını biraz kişisel gelişime ayırmak istiyorum. Bir sonraki yazımda, zamanı kaliteli geçirebilme sanatı ve zaman yönetimi hakkında yazacağım. Ondan sonraki yazımda da çocuğumuza sinirlendiğimiz anda, ona ve kendimize zarar vermeden neler yapabileceğimizi yazacağım. Daha da sipariş yazı varsa listeye ekleyebilirim :)

26 Ekim 2015 Pazartesi

Rahatlamak için neler yapmalı?

Bizim deliler evinin hallerini haklı olarak merak ediyorsunuz, son 1 aydır keçiler dağlık arazide kayıp haldeler çünkü. "Mizah"ı kaybettiğim zaman, kendimi de kaybettim demektir, hakikaten zor günler geçirdim ve kolayca gülümseyebilen biri olduğum halde, bu son sınavda tepetaklak çakıldım.

Maya hala aynı, değişen hiç bir şey yok. Bazı günler 20 saate kadar çiş tutuyor, iyi günündeyse 14 saatte bir falan yapıyor. Yaparken ağlıyor. Gün içinde de olur olmaz nedenlerden ara sıra delirip kendini yerden yere vurarak falan ağlıyor. Genel anlamda huzursuz ve tepkisel. Yani değişen bir şey yok. Onun için yapabileceğim her şeyi yapıyorum; bulunduğumuz kentin en iyi hastanesinin Çocuk Ürolojisi bölümünden randevu aldım ve bölüm başkanı "bu vakayı" bizzat görmek istediği için anca haftaya genel kontrolden geçebilecek. Ultrason ve gerekli görülürse daha ileri ve ne yazık ki biraz kan ter gözyaşı içeren (kolonoskopi vs gibi) tetkikler yapılacak ama moralimizi yüksek tutuyor, inşallah gerek kalmaz onlara diyoruz. Onun dışında Ağlayan Çocuk Merkezi de tıbbi ve psikolojik açıdan takipte. Daha da başka bir şey kalmadı zaten yapılacak. Sizi bilgilendireceğim.

Fakat asıl değişiklik bende. En dibe batmadan çıkış yolunu göremiyor bazen insan ve hepinize tekrar teşekkür ederim, şu postuma bıraktığınız yorumlar hakikaten bana can simidi gibi oldu. Hani demiştim ya, o tekneye binmek için çırpınıyorum ve teknedeki o çocuk beni devamlı dibe itiyor diye.. Bu metafor üzerinde gitmeye başladığım terapistle konuşurken şunu fark ettim; bu tablodaki sorun sadece benim takıntılı şekilde tekneye çıkmaya çalışmam değil, aynı zamanda kendimi koca denizin ortasında tek başıma görmem.. Bu çok önemli. Mesela eşim nerede, can kurtaranlar nerede, tutunabileceğim simitler nerede ve en önemlisi kıyı nerede? Çünkü bunları manzaraya kattığım zaman aslında içinde bulunduğum umutsuzluk tablosu birden daha ferah bir hal alıyor..

Sizden gelen can simitleri farklı farklı renklerde olsa da, ortak noktada şu oldu: Önce kendini güvene al (boğulma), konuya dışarıdan (başka bir açıdan) bak ve (haline yakınıp duracağına) eyleme geç.

Kendimi güvene almak için, önce derin bir nefes almam gerekiyordu. Hemen kendim için ve bulunduğumuz noktada bana ve kızıma nasıl destek olacağını bilemeyen eşimle beraber gitmek için biri kişisel diğeri aile terapisti olan iki farklı terapistten yardım aldım. Eşim aynı metaforda kendini ne teknede ne de denizde göremediğini söylüyordu, önce onu hallettik. Sonra benim kendi kendimi rahatlatmak ve pasif endişeleri aktif adımlara dönüştürmek için neler yapabileceğimi saptadım. Bunları excel dosyasına kaydettim ve tek tek uygulamaya başladım; daha sadece 1 hafta olmasına rağmen hem kendim hemde çevrem üzerinde köklü değişimler yaratarak inanılmaz işime yaradığı için bir sonraki postta bunları sizinle de paylaşacağım.

Ve bazılarına göre tüm derdim fazla okumaktan gelse de, yine de dayanamadım, okumayı ve öğrenmeyi seven bir insan olduğum için okudum okudum okudum.. İnanılmaz faydasını gördüğüm siteleri tek tek buraya ekliyorum ki, yine aynı duruma düşersem ya da siz de benim gibi tükenmişlik sendromundan muzdarip olup, kendinizi nasıl bu kısırdöngüden çıkaracağınızı, hatta daha spesifik olalım, kendinize nasıl odaklanıp nasıl kendinizi rahatlatacağınızı bilemiyorsanız şu alttaki linkleri tıklayın derim. İlerleyen yazılarımda tüm bu konuları tek tek ele alıp; şöyle bir süre hep birlikte biraz kişisel gelişim, biraz rahatlama yöntemleri, biraz mükemmelliyetçilikten kurtulma konularına kafa patlatalım derim ben.. Dozu da kaçırmadan tabii, hayatın esprisini, mizahını kaçırmadan..

Daha az tükenmiş, daha fazla "ben" dolu günler dileğiyle..

Kaynaklar (kusura bakmayın hepsi İngilizce ama www.translate.google.com'a girip ilk kutucuğa sayfanın linkini kopyala yapıştır yapıp dilini de ingilizce seçip, ikinci kutucuğun dilini türkçe seçer ve tamam'a basarsanız tüm sayfanın Türkçesi karşınıza çıkıyor, ufak bir de bilgi)

1. Bu site ve video beni kendime getiren ilk çimdik oldu, başlamak için buraya tık tık.  
2. "Annelikten istifa ettiğim gün" başlıklı bu yazı yalnız olmadığımı hatırlattı, buraya tık tık.
3. Aslında tüm bir kuşağın benim gibi hissettiğini buraya tık tık yaparak fark ettim.
4. Nörobilim alanında da çalıştığım için, duygularıma illa fiziksel anlamlar bulabilmek için bu kitabı aldım ve çok faydalandım, azıcık bu alanda bilginiz varsa tavsiye ederim.
5. En çok faydalandığım, adım adım rahatlama ve kabullenme ezgersizleri içeren, inanılmaz tavsiye edecegim bu 40 günde farkındalık odaklı blogu okumak için buraya tık tık.
6. Her günümüz iyi geçmiyor, peki kötü geçen bir günü nasıl kotaracağız buraya tık tık.
7. Azıcık elma toplayalım rahatlarız diyenler buraya tık tık.
8. Anne olmasa da başarılı olan insanların içime işleyen sözleri de bu sitede karşıma çıktı.
9. Her gün biraz daha mutlu hissetmenizi sağlayacak 22 şey için buraya tık tık
10. Sadece benim çocuğum mu manyak ya? dediğiniz an can simidi babında buraya tık tık.
11. En sona bıraktım ama, aslında en güzeli de bu; bir meditasyon deneyimi için buraya tık tık.

24 Ekim 2015 Cumartesi

Benedict Cumberbatch'i öz kızıma tercih etme hikayem

Geçen ay henüz bizim kız 2 yaş krizinin tepelerinde gezinmeye azmetmemiş, çişini 20 saate kadar tutarak bu alanda Ortadoğu ve Balkanlar'ın rekorunu kırmamış ve ben de keçileri dağlık arazide kaybedip dellenmemiş ikeeeen, gitmiş Londra'yı zangır zangır sallayan popüler sanat olayına, Benedict Cumberbatch'in Hamlet'ine bilet almıştım. Bir ay içinde öyle çok badire atlattım, öyle ağzım yandı, öyle sürüm sürüm süründüm ki; aldığım bilet de, kızım bir atkı misali boynuma dolanmamış halde evden burnumu çıkarabilme olasılığı da aklımdan çıkmış. Velhasıl Beyaz Atlı Prens dürttü, "yarın tiyatro var, annemi de ayarladım, gidiyoruz" dedi.

Beni aldı bir panik krizi.. Nasıl olur, yavru bedenime bir koala gibi yapışmış, tuvalete bile tek başıma gidemez, her sabah duşumu bile onun nazarında alır haldeyim. Babanneyi gördüğünde bırakılacağını anladığı için çığlıklar atarak (babanneye "hayııır, o gelmesiiin gitsiiin" diyerek hem de, ay ne ayıııp) kaçıyor! Tam bir "Alman anası" olan babanne bile aralıksız 45dk ağlayarak tepinen çocuğa odasına kapatmak dahil (ki bunu duyunca ben delirdim haliyle, tamam kadıncağız bakmış kendi de sinirleniyor, en iyisi çocuktan uzaklaşmak demiş ve uzmanlarca doğru bir yöntem seçmiş ama bir ana olarak biricik yeeevrumun emanet edildiği kişi tarafından odasına kapatıldığını duymak tüylerimi diken diken etti işte) hiç bir numara sökmediğini görüp, şok olup "kusura bakmayın, ben böyle çocuk görmedim, babası hiç böyle değildi, ben bakamayacağım" demiş havlu atmış.. Bu ahval ve şeraitte ne Benedict'i ne Hamlet'i görecek göz mü kalmış..

Fakat, gittim. O çocuğu ciyak ciyak ağlarken bırakıp o kapıdan çıkmak inanın giyotine gitmekten zor oldu ama gittim. Elime bir buket çiçek ve tiyatro biletini tutuşturup beni sürükleye sürükleye kapıdan çıkaran Beyaz Atlı Prensimi de koluma taktım, gittim.

Çünkü gitmem gerekiyordu. İnsan olduğumu, yetişkin insanlarla entellektüel mecralarda zaman geçirmem gerektiğini anlamam gerekiyordu. Ve çok da beğendim. Yapımı ve sahne düzenini inanılmaz beğendim, orjinal dizeleri modern bir yorumla sunmalarına bayıldım, oyunculuğu da eh işte fena bulmadım. En güzeli de gerçekten sevgilimle tiyatroya gidebilmiş olmayı, karanlıkta el ele 4 saat oturmayı ve ara sıra onun kulağına ağdalı ağır Shakespeare İngilizcesi'nin mealini, ne olup bittiğini fısıldayarak kendimi bir çeşit entellektüelmişim gibi hissetmeyi ve onun da her sefer bana "şimdi mi diycek "to be or not to be", dedi mi, Allah diyo galiba, vallahi dedi, demedi mi, ne dedi?" falan diyip göz kırpıp gülmesini beğendim. Ayh. Oh be.

Yaşasın yetişkinlerin hayatı..!

Bu arada, Benedict dedi ki "baba olduğum için bu role uygun olmadığımı, Hamlet'in trajedisini gerçekten anlayamayacağımı düşündüm".. Çok düşündürücü gerçekten, çünkü insan ana baba olduktan sonra gerçekten bazı varoluşsal kaygıların bir nokta ötesine geçiyor ve hayatın anlamı konusunda bir gıdım yol alamasa bile yine de arayış noktasında bir hafiflik hissediyor. Hamlet'in trajedileri (ki eserin gerçek adı da budur aslında) aslında evde bir çocuk olunca insana ayrı bir boyut gibi geliyor, hani teğet geçtiğin, artık vakit bulup da üzerinde çok fazla düşün(e)mediğin bir boyut. Bu anlamda çocuk sahibi olduktan sonra hayat basitleşiyor, belki anlam kazanıyor, belki de anlamını yitiriyor.. Öte yandan, yine Benedict'in dediği gibi, aslında "herkesin içinde bir Hamlet var", herkes aslında her an kendi içinde hayatın anlamını arıyor, sevdiği birini kaybetmenin bıraktığı boşluğu bilen herkes aslında biraz Hamlet.. Bu nedenle evdeki "ağır kayıp yaşamakta olan" küçük Hamlet'i daha fazla delirtmeden döndük ve kucakladık kendisini. Babanne delirmemiş bu sefer, hazırlıklı gelmiş, o da 1 saat bangır bangır ağlamış sonra susmuş, başlamış oynamaya. Çocuk işte, dünyası "adaptasyon".. Keşke bizler de onun kadar esnek olabilsek değişimlere, kayıplara, acılara karşı..

Dipnot. Nasılsın diyenlere teşekkürler, durumda pek değişiklik yok hala tıbbi tetkikler ve görüşmeler sürüyor, sizleri haberdar edeceğim yakında.. Sağ olun, var olun..!

Dipnot2. Geçenlerde Washington Post'ta çıkan şu yazıda da diyor ki, eşimi evden sürükleyerek çıkarıyorum çünkü evden çık dediğimde acaip bir vicdan azabı duyuyor ve çıkmak istemiyor, çünkü annelerin üzerinde inanılmaz bir toplumsal baskı var. İlginç bir yazı, tavsiye ederim.

6 Ekim 2015 Salı

Annelerde tükenmişlik sendromu

Geçen yazımda "artık bittim tükendim, tek başıma artık başa çıkamıyorum" demiştim. Bir önceki yazıma yapılan yorumlar için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim, bu kadar insanın bir araya gelip benim derdimle ilgilenmesi, çözebilmem için benimle kafa patlatması ya da sadece destek olması benim için gerçekten çok önemli.. İyi ki varsınız!

Ben içinde bulunduğum durumu depresyon sanarken, çok şükür ki, bu tanıma uymadığım ortaya çıktı. Ama depresif ruh hali ve buna eşlik eden bir tükenmişlik sendromundan (halk dilinde zorlanmış anne sendromu da deniyor) muzdaribim.

Tükenmişlik sendromu, aslında her parmağında ayrı bir iş ve uğraş olan günümüz kadınının en sık karşılaştığı sorunlardan biri. Genel belirtileri; yorgunluk, depresif ruh hali, sürekli endişe içinde olmak, eskiden yapmaktan hoşlanılan aktivitelerden (hobiler, dostlarla görüşmek vs. gibi) artık hoşlanmamak, baş ağrıları, eklem ağrıları, mide ve hazım problemleri, uyku sorunları, çarpıntılar, unutkanlık ve dikkatini bir işe verememe ve hatta sık sık grip olmak. Bende yorgunluk ve depresif ruh halinin yanında bir de burun kanamaları ve kulakta uğultulu resmen koltuktan kaldırmayacak derecede baş dönmeleri de vardı. Üstelik bir çok işi sıralamış, hiçbirine başlayacak zamanı bulamamış ve bu "tembellik" için de endişelenmeye başlamıştım. 1-2 haftadır kapama düğmesinden kapatmadığım bilgisayarımın ekranında her daim en az 10 pencere açıktı ve bunlar arasında eskiden olan sosyal medya ya da gazeteler değil, "2 yaş uyku ve beslenme sorunları", "kreşe adaptasyon problemleri", "kronik kaka ve çiş tutma ve çözümü", "tutturma ve ağlama krizleri" gibi nice konuda bilgi içeren makale ve görüş sayfaları vardı. Aynı anda en az 5 çocuk problemiyle savaşıyordum, çok endişeliydim ve bunlara ek olarak yazdığım blog yazılarından alınan ailemi oyalamak, "artık Maya kreşe başladı heralde eskiden olduğu gibi her gün harika bir yemek yaparsın di mi hayatım" gibi tuhaf istekleri olan kocaya anlamsızca bakakalmak, kreşe başladı diye hemen alıştı ve ben de full time işe odaklanacağım sanan işyerimle aldığım 1 aylık izin nedeniyle papaz olmak, arkadaşlarımın tel nosunu bırak adını dahi hatırlayamamak falan da vardı. Son yazımdaki gibi "artık ben bitmiş tükenmiş"tim..

Psikolog olduğum için; tükenmişlik sendromu, depresif ruh hali ve endişelerimin farkındaydım ve yavaş ebeveynlik, süper anne olmaya çalışmamak, ana ve duruma odaklı yaşamak, kendimi rahatlatacak ve motive ettirecek yoga, meditasyon ve planlı yaşam gibi önlemleri de alıyor fakat yine de gidişatın önüne geçemiyordum. Üstelik dinleneceğim sanarak gittiğim Türkiye seyahatinden tamamen sinirlerim laçka olmuş halde döndüm ve kendisine hiç bir surette hayır denmeyen çocuğum da kural ve sınırlara uymada ciddi adaptasyon güçlükleri çekmeye ve sosyal, fiziksel ve psikolojik anlamda çok ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. O noktada durumun benim kontrolümden çıktığını ve bir uzman yardımına başvurmamın gerektiğini fark ettim. Belki de son aylarda kendim ve çocuğum için aldığım en doğru karardı!

Klinik psikologların meslek kuralı gereği mutlaka kendi süpervizörü olur yani her terapistin bir terapisti vardır. Uzun yıllar boyunca danışanlarla çalışırken benim de bir terapistim vardı ve gerek mesleki sorularımı, gerek danışanların bende bıraktığı etkileri danışırdım. Burada çalıştığım kadronun yapısı uygun olmadığı ve danışan değil grupla çalıştığım için, ne yazık ki uzun süredir süpervizyon almıyorum fakat ne çok ihtiyacım varmış. Sen kapıdan gir, başla ağlamaya! Nasıl dolmuşum, nasıl biriktirmişim. Kendimi süper anne olmaya çalışmıyorum diye kandırırken, aslında kendimi ne çok zorlamışım! Ne hunharca kullanmışım kendimi!

Psikolog bana "seni yargılamayacağımı biliyorsun, lütfen şu an gerçekten söylemek istediğin o cümleyi söyle bana" dedi. "Yorgunum" dedim, "bu değil" dedi, "bunaldım" dedim "bu da değil" dedi, "tek başıma olmaktan bıktım", "öz ailem bile devamlı beni eleştiriyor", "devamlı insanları mutlu etmek zorunda hissediyorum", "kendi kızımın devamlı mutsuzluğu (ağlaması) beni çok üzüyor", "devamlı bir yetersizlik hissi içindeyim" dedim, "hayır bunların hiç biri değil" dedi. Birden ağzımdan şu döküldü: "annelikten bıktım! herşeye mızmız herşeye ağlıyor, herşey sorun, herşey uğraş, herşey onu sinirlendiriyor, bir türlü mutlu değil, çok doyumsuz, verdikçe daha fazlasını istiyor, sonu asla yok" dedim. "Tamam, şimdi söyle o cümleyi" dedi. "ÇOCUĞUMDAN NEFRET EDİYORUM, keşke hiç olmasaydı!" dedim! Vallahi dedim. Birden sanki üzerimden bir taş yok yok bir kaya kalktı! Bana öyle bakıyor, ne bir nçık nçık nçık, ne bir ayıplama, ne bir acıma ve tiksinme.. Öyle bakışıyoruz psikologla.. Ben sanki ondan daha çok şok oldum ağzımdan çıkan sözlere.. Nasıl derim ben bunu, ya Allah korusun birşey olursa yavruma, nasıl böyle büyük konuşabilirim, elalem bir evlat için yıllarca beklerken, çocuklar hasta olurken, ölürken, kaybolurken.. Gül gibi evladımı ben nasıl...?

Ama hiçbirini demedi bana. Ben ışık hızıyla geçirdim bu düşünceleri hemen pişman oldum ağzımdan çıkanlardan. Ama öyle de bir rahatlama hissi gelmişti ki üstüme. Bir yandan da şaşırıyorum gerçekten "Maya'dan nefret ediyorum" cümlesinin beni bu kadar rahatlatmış olabileceğine.. 

Sonra dedim "nefret etmiyorum aslında çok seviyorum.. ama o kadar zorlanıyorum ki.. diğer çocuklarla kıyaslamak istemiyorum ama gülen oynayan o çocukları gördükçe - biliyorum onlar da ağlar mızmızlık yapar, yapmaz mı.. - ama benimki boru gibi sesiyle kendini duvarlara çarparak, yerlere atarak ağlıyor. Neden bu kadar öfkeli? Neyi yanlış yapıyorum? Neden mutsuz? Neden her yeni günde yeni bir problemle savaşmak zorundayım ben? Neden herşey kolay olmuyor?

"Dur orda" dedi. Hayatta bir çok şey benim için çok kolaydı.. Ailem mesela, eğitimli, hali vakti yerinde, birbirini seven ve sayan, çevreye kibar düşünceli insanlar. Bir dediğim iki olmadı ama mantık sınırları dahilinde şımartıldım, öyle dengesiz ve sevgisizce değil. Sonra eşim, gerçekten Beyaz Atlı Prens diyorum ya, abartısı yoktur. Benim psikoloğum, gurbetteki anam babam, en yakın dostum, kolum kanadım. Yaşadığım kent pleasantville gibi bir yer, yemyeşil, sessiz sakin, yine bu kentin de sosyo ekonomik düzeyi en yüksek bölgesinde yaşıyorum. Çok şükür yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkamızda, evimiz sıcak. En önemlisi sağlığımız yerinde, biraz çürük yumurtayız ama çok şükür ciddi bir hastalıkla sınanmadık hiç. Mesleğimi seviyorum, aklım yerinde, şükredebiliyorum en önemlisi.. Yani evet, çocuk yetiştirme kısmına dek el bebek gül bebek, hayat bana çok torpil yaptı.. Benim de sınavım bu annelik belki de. Hayatta beni hiçbir şey bu kadar zorlamadı çünkü.. Diğer çocuklar gibi "kolaycacık" oluverseydi, belki de şu hayattan hiç bir şey öğrenemeden geçip gidecektim. Evet belki de bu nedenle kolay değil Maya'yı büyütmek. KOLAY OLMAYAN MAYA DEĞİL, MAYA'YI BÜYÜTMEK..

Ama o boru gibi sesiye haykırırken tüm bunları düşünebilme yetim yok oluyor. Benim kendi kişisel güvensizliklerim, onun ağlaması üzerinden kendimi yetersiz hissetmem (ve hissettirilmem), mantıklı ve sakin düşünmemi ve davranmamı engelliyor. Kızımdan nefret ettiğimi bile dile getiremezken, ona fiziksel ya da psikolojik zarar vermek aklımdan geçemezken aslında hep kendi içime atıyorum. İçime attıkça öfkem yükseliyor, attıkça yükseliyor ve taşıyor kasıp kavuruyor. Önce beni, sonra beni "okuyan" kızımı, çevremi, sanki tüm dünyamı..

"Eğitimli, çalışkan, titiz, mükemmeli hedefleyen" annelerin belası; tükenmişlik sendromu. Çünkü asla yeterli göremiyoruz kendimizi, mutlaka suçlayacak birşey buluyoruz. Kendimize çok büyük sorumluluklar yüklemişiz; çocuk da yaparım, kariyerime de devam ederim, evime de bakarım, arkadaşlarıma hobilerime de zaman ayırırım. Ve ayırıyorum da ben! SORUMLULUK GÖREVİM OLMUŞ! Nasıl oluyor bilmiyorum, sanırım zaman planlama konusunda dahi falanım ama bir şekilde yürüyor işlerim. Fakat gel gör ki, kriz anlarında en dipteyim ve son zamanlarda bu anlar çok sık tekrarlanmaya başladı. Üstelik aman şeker yemesin aman tv ekranını bilmesin derken derken, çocuğu bu ikisinden daha beter olan "tükenmiş anne" ile başbaşa bıraktığım için çocuk da gevşeyememeye, rahatlayamamaya, sürekli beni yanında istemeye (ama sadece yanında değil, %100 bilfiil aklen ve bedenen yanında istemeye), ne verirsem daha da fazlasını istemeye, mızır mızır mızırdanmaya, herhangi bir hayır cevabını duyduğunda haykırarak ağlamaya, kendi işini kendi görmek yerine başkasına yaptırmaya ve en kötüsü de doyumsuz, memnuniyetsiz ve haline "şükretmeyi" bilmeyen bir insan yavrusuna dönüşmeye başladı. Meğerse "tükenmiş anne sendromu"nun çocuğa yansımaları birebir bunlarmış, bir de sıkı durun: sık sık hasta olma hali! Şaka gibi! Psikolog olarak kendi söküğümü dikmeyi bırakın, fark edememişim bile!

Peki ne yapıyoruz şimdi psikolog hanım..? 

Hayatı yavaşlatıyoruz, bu biiiir. Yavaştık zaten ama yetmiyormuş, iyice yavaşlayacakmışız. Yani bırakıyoruz çocuk 2 saat bahçede çöp toplamak istiyorsa ve evde tamtakır kuru bakır yemek bile yoksa bile bırakıyoruz çocuk çöp toplasın (çünkü ben 1 saatten sonra yine de çocuğa hadi artık yeter diyordum eskiden, market alışverişi günlük ya bizde, yapmazsam açız eyvah diyordum. Şimdi pizza ısmarlıyorum mis gibi katkı maddeli falan hepimiz afiyetle yiyoruz). 

Çocuğu hayatın merkezinden çıkarıyoruz, bu ikiiii. Zaten merkezde değildi diyeceğim ama artık kendim bile gülüyorum, resmen çocuk dışında iki laf edemez, çocuğu kucağımdan indirip tuvalete dahi oturamaz haldeyim bu sıra. Yapışık ikizler diye dalga geçti Beyaz Atlı Prens (kızdım tabii, sonra da doğru diye ağladım, sağım solum belli olmuyor). Daha çok kural ve sınır koyuyoruz, hayır diyoruz ama daha çok seviyoruz, öpüyoruz boğuşuyoruz. Çünkü çocuğu HAYIRlar ve kurallar değil, bunun yanında tükenmiş, mesafeli ebeveynlik ve sevgisizlik bozuyor. Yoksa çocuk sınırları kuralları istiyor, kendini bu şekilde "korunmuş" ve "güvende" hissediyor, diyor ki "haaa demek ki annem bana hayır dedi, beni bu davranışın sonuçlarından korudu, demek ki başıboş değilim, beni seven koruyan kollayan bir EBEVEYNim var". Hayır demek önemli dostlar... İtiraf edeyim ben fazla hayır diyemiyordum hatta böbürlenerek de yazıyordum size hayır demeden büyüttüğümü. Yanlışmış, bundan sonra yapmayacağım bunu.

Son olarak da; O ÇOCUK, O KREŞE Gİ-DE-CEK. Nokta. Artık zamanı; o da hazır, ben de tükenmişim, yarım gün kreşe gitmenin çocuğa ve bana zararı değil yararı var. Şimdi kreşten alıp dizimin dibine oturtursam, hem ben deliririm hem de aynı süreci seneye, olmadı seneye ama illa ki yaşarız. O zaman bu konu tartışma dışıdır, 2 saat ağlasa ölmez zaten evde kalsa da aralıklı olarak o miktar ağlıyor :P Mevzu sonlanmış bahisler kapanmıştır. Nokta :) 

Hamiş: Bir ay sonra hem psikologa tekrar gidecek durum değerlendirmesi yapacak hem de güncelleyeceğim bu yazıyı, unutursam hatırlatın. Bakalım neler değişmiş göreceğiz..

2 Ekim 2015 Cuma

Nasılsın? diye sorarsan..

Nasılım biliyor musun, aynen şöyleyim:

Bir deniz düşün; masmavi, engin, hafif dalgalı. Üzerinde bir kayık düşün; fıkır fıkır oynuyor dalgalarla. Kayıkta değilim, denizin engin maviliğindeyim ve kayığa binmek için çırpınıyorum. Kayıkta bir çocuk var. Güneş gözümü aldığı için tam emin değilim ama iri yarı, güçlü kuvvetli, ara sıra kahkahaları kulağıma doluyor. Ve o çocuk beni o kayığa bindirmemek için uğraşıyor. Sırf domuzluğuna uğraşıyor. Sırf benim çırpınmamı izlemeyi eğlenceli bulduğu için uğraşıyor. Ellerimle kayığın köşelerine tutunacak bir yerine sarılmaya çalışıyorum, o geliyor çizmeli ayaklarıyla tutunan ellerimi tekmeliyor, üzerime tükürüyor, başımı devamlı suya ittiriyor. Ben çırpındıkça o beni denize geri ittiriyor. Ve ben devamlı kayığa çıkmaya çalışıyorum, herşeyi deniyorum, çırpınıyorum engin mavilikte, can havliyle tutunmaya çalışıyorum. O başımı suya itiyor. Suya batıp çıktıkça kahkahaları çınlıyor kulaklarımda. Zorba bir çocuk, kurbanıyla hayati derecede ciddi bir oyun oynuyor. Ve ben kurbanlığıma değil, eğer o kayığa çıkamazsam olacaklara endişeleniyorum. Başında şapkası yok, güneş geçecek diyorum.. Ya benimle uğraşmak yerine denize atlamaya kalkarsa diyorum.. Ya bir köpekbalığı tekneye musallat olur, kolunu bacağını koparıverirse diyorum.. Çırpınmayı bırakıp engin maviliğe gömülürsem, o çocuğun masmavi denizin ortasında yapayalnız kalması, oyunsuz, eğlencesiz kalması olasılığına korkuyorum. İhtiyacım olanın tekneden biraz uzaklaşıp, çocuğun benimle oynama zevkini engellemek ve bu kısırdöngüyü kırmak olduğunu biliyorum ama bir türlü tekneden uzaklaşamıyorum! Nefes alamazken, ciğerlerim yavaş yavaş tuzlu suyla dolarken, kollarım ve bacaklarım artık mücadele etmekten yorgun düşerken, "neden?" diyorum.. "Neden benimle bu kadar uğraşıyorsun, neden beni tekneye almıyorsun? Neden?". Ve o zorba çocuk kahkahaları arasında cevap veriyor "çünkü debelenmezsen beni eğlendiremezsin ki.."

Mücadeleyi bırakıp o masmavi sularda, yavaş yavaş dibe çökmek. Dibe uzanmak, denizin örtüsünü üstüme çekmek ve hiç olmadığı kadar dingin, huzur dolu bir uyku uyumak..

Ya da tekneden uzaklaşmak biraz. Çocuğa ne olursa olsun demek ve tekneye çıkmaya çalışmak yerine kendimi karaya atmaya çalışmak..

O teknedeki o zorba çocuğa duyulan hastalıklı sevgi, onu hayatımı verecek derecede mutlu etme isteği, bunun ona da eninde sonunda zarar vereceğini gözardı edecek kadar yorulmak, tükenmek ve sadece o tekneye çıkabilirsem onu kurtarabileceğime dair bir körlük..

Ve hızla ciğerlerime dolan tuzlu su.

Saat daha gecenin 04'ü ve ben işte tam olarak böyle hissediyorum.