27 Kasım 2015 Cuma

İki yaş krizleri antolojisi - 2

Kaldığımız yerden devam :D 

- Yolda yürürken gölgesini gördü, "benim gölgeeem" dedi. Sağına baktı, benim gölgemi gördü, "annemin gölgesiii" dedi. Sonra zınk diye durdu, sağına baktı soluna baktı gerisine döndü çılgınca arandı ve "babamın gölgesi nerdeeee?" diye 15dk ağladı. "Yevrum babanın gölgesi babanla işte, akşam gelicek" diyorum, hayır gölge gelsin diye daha da celalleniyor..

- Küçük parmağımı mobilya köşesine çarpıyor ve o tarifsiz acıyla "boş bulunup" ayyyyy! diyorum. Bu tip şeylerden hiç hazzetmez; hemen "ne oldu? acıdı mı? üzüldün mü?" başlıyor. Yok yok iyiyim diyip hemen o gülen maskeyi takıyorum ama huylandı ya bir kere, "acıdı, öpücem geçsin" diye tutturuyor ve ayak parmağımı öptürmediğim için son perdeden 15dk ağlıyor. Akşam babası gelince de "parmağımı çarptım acıdı ama annem öpmedi" diye olayı kendine mal edip, anayı "mal" ediyor.. 

- Bu gece ay neden ay şeklinde değil (dolunay şeklinde) diye 15dk ağladı.

- H&M'den aldığım çoraplar meğerse kreşteki J'de de varmış, "bunlar J'nin çorapları, giymiycem" diye 10dk ağladı (e tamam giyme al başka çorap dediğim halde tabii ki, sormanız ayıp!)

- Her kaka yapışında kuş kadar bir çikolata ödülü var (malum sorunu nedeniyle), meğerse çikolata sevmezmiş (2,5 senelik çocukta yeni yeni huylar) "hayır kaka yapmıycam, çikolata vermeeee" diye gün boyu aralıklarla ağladı ve tüm gün de tuttu yahu! "Ya tamam vermiycem zorla çikolata, manyak mıyım?" diyorum daha çok bağırıyor..

Yetmedi mi? Daha önceki krizlere de gülmek için buraya tıklayabilirsiniz.

26 Kasım 2015 Perşembe

Açılmayan yorgan projesi

Bebekler doğduktan 1 yaşına gelene dek, boğulma riski nedeniyle yastık ve yorgan kullanılmaması gerekiyor. O dönemde çoğu anne bebeğini yazın badiyle, kışın tulumla, en soğuk günlerde de tüm vücudun girdiği, kolların ve başın dışarda kaldığı, uyku tulumunu andıran kalın tulumlarla uyutuyor. Fakat bebekler yaşlarını geçtikten sonraki kış, her anneyi bir "yorgan sevdası" sarıyor, aman üşüyecek, aman yastığını yorganını süslü sevimli alayım hazırlayayım, aman yumuşacık olsun, hava alsın, çişlendiğinde kolay temizlensin derken derken uzay teknolojisi bir yastık yorgan bulunuyor alınıyor, yatağa seriliyor veeeee bebecik bir tekmeyle yorganı bi tarafa, yastığı bir tarafa fırlatıyor.

Oldu mu şimdi?! İtiraf edeyim geçen sene bu zamanlar yaşadıklarım bu şekildeydi ve amaaağn kim uğraşacak şimdi yorganla diyip aldığım ürünleri fırlatıp atmış, bebeği de aynen önerildiği gibi 19-20 derece odada tulum üstüne H&M'in uyku tulumunun bacaklısı şeklindeki o mütiş ürününü giydirip koca bir kış sıcacık sere serpe uyutmuştum. Bizim kız zaten doğduğundan beri özgür bir ruh, daha 2 ayı falan beklemeden, şak diye yana dönmüş, sonra da bu "başarı"sının cacığını çıkartıp gece boyu bir o yana bir bu yana dönüp durmuştu. Hala çok deli uyur, uykusunda konuşur, jimnastik yapar, sabah mesela 180'C ters dönmüş bulduğum çok olur. Anasına çekmiş. Babası en sıcak yaz gününde bile sarılacak bir örtü ister. Hoş anası da sever örtüyü, ne kadar dövüşse savaşsa da ayacıkları hep örtü altında olsun ister (mazallah yatak altı canavarı kapar). Ama bu kızı yorganla hoşbeş edemedik..

Mevsimler geçti, geldi yine kış ayları. Burda da aksi gibi kış Eylül ortası bir geliyor, Nisan ortası kovalasan gitmeyebiliyor. Ben afedersiniz ayı gibi sarınmışım yorgana, yavru artık uzayan bacaklardan tuluma da sığmaz oldu, öyle aksıra öksüre yatıyor. Yine böyle uykularımın kaçtığı bir gece birden bana bir aydınlanma geldi.

Şu yanda gördüğünüz zihni sinir projesini ilk ben mi yarattım bilmiyorum ama hiç bir yerde görmediğim için küstahça benim buluşum diyorum; ismini de "küçük çocuklar için açılmayan yorgan projesi" koydum gitti. İlk gördüğünde eşim "neaağğ yavruyu yatağa mı bağlayacaksın?" gibi bir tepki verse de (evet biraz korku filmlerindeki akıl hastanesinde aslında deli olmadığı halde yanlışlıkla bulunan masumlar için yaratılmış bir deli koltuğuna benzediğinin ben de farkındayım :P) Fakat işe yarıyor, vallahi 5 gün oldu, üstü açılmadan uyuyor yavru! 

Yalnız bir kaç önemli nokta var. Şimdi en kalınından gittim don lastiği aldım (Almanya'da don lastiği aramak) ve en kocamanından 2 adet düğme aldım ki yavru mazallah ağzına mağzına sokup yorgan uğruna boğulmasın. Düğmeler vallahi 6cm çapında (normal hayatta nasıl kullanılır hiç bilemedim). Don lastiğinin iki ucuna düğmenin sığacağı şekilde delik açıyor ve uçlarını dikiyorsunuz ki pörçük pörçük çıkmasın. Düğmeleri ise yorganın nevresiminin baş tarafının yaklaşık 15-20cm altına, en kenarlara dikiyorsunuz (ki çok dikkat çekmesin oyun aracı olmasın). Sonra lastiği yatak bazasının altından (baza ile yatak tahtası arasından) geçirip nevresimin iki ucundaki düğmelere iliştiriyorsunuz. Bu noktada lastiğin gerinliği önemli, çok gergin olmasın ama çok salmasın da, ölçe ölçe bulursunuz gerginliği, bu şekilde çocuk rahatça yorganın altında dönebiliyor, çok daralırsa tekmeleyip açabiliyor ama uyku sırasında çok da kolay açamamış oluyor.

Ben yorganın bir ucunu sabitledim yani devamlı açıp kapamıyorum, diğer ucunu ise açık tutuyorum ve uyuduktan sonra yavaşça ilikliyorum. Gece boyu o şekilde açılmadan ve kaymadan kalıyor! Daralmıyor çünkü rahatça hareket edebilecek kadar gevşek. Ayrıca kirlendiğinde hop çıkar nevresimi yıka, düğmelerle beraber.. 

Ay süper bir buluş yaptım vallahi patentini alıp acaba seri üretime mi geçsem? Sizin çocuklar da sık dönüyorsa bence bir deneyin bu yöntemi, gece boyu 1000 kez kalkıp üstünü açtı mı açmadı mı endişesi yaşama derdine son (reklam ağzını da hemen öğrendim, abilerim ablalarım..) 

Aslında bu geçici bir çözüm, daha ilk haftadan Maya bakıyorum yorganını sevmeye ve sabahları sarılmış uyanmaya başladı, cicili bicili nevresimlerine de bayıldı, şimdilik iyi gidiyor proje. Ama umuyorum yorgana iyice alışınca kendi açmadan uyumaya da başlayacak ve ben de "evladını yatağa bağlayan ana" olmaktan kurtulacağım :P Umarım.. Hadi bu yandaki foto da bonus olsun; yaşasın yaratıcı anne projeleri :D

25 Kasım 2015 Çarşamba

Gizli tatil planı :)

Haftasonuna bir iki gün eklenip yaratılan tatiller ne hoş oluyor! Hem dinleniyorsunuz ve enerji bataryalarınız yenileniyor, hem rutinden tatlı bir kaçış oluyor, hem de fazla uzatmadığınız için geri dönüşte adaptasyon sorunları yaşamıyor, "tatil sonu depresyonu"na girmiyorsunuz. Hafta ortasından sonuna 5 gün Kuzey İtalya'daydık; aslında bize arabayla çok yakın olduğu için senede bir gidiyoruz Süd Tirol'e ama ilk defa Bologna'ya indik ve ne güzel bir şehirmiş; sanat var, tarih var, sokaklarda renk ve müzik var, insanların gözlerinde gülümseme ve hafiflik var, yeme içme desen bin kat var (ama spagetti bolognese yok, çünkü tagliatelle ile yapılıyormuş asla spagetti ile değil!). Görmediyseniz 3-5 günlük bir tatil için çok tavsiye ederim.

Maya'ya da bize de iyi geldi bu ufak değişiklik. Aslında biz çok gezen bir çifttik ve bebekle de çok geziyorduk ama son yarım senedir nedense şehrimizden kımıldamıyoruz. Biraz iş yoğunluğu, biraz Münih'in gerçekten yaz döneminde şahane bir şehir oluşu, biraz da tembellik işte.. Ama yapmamak, daha çok gezmek lazım.. Dünya hem çok küçük, hem de yaşam çok kısa. Görmek lazım..

Bebekle seyahat konusunda ara sıra yazıyordum ama artık minik bir baĞyan olan kızımla seyahat daha farklı oluyor. Bir kere ilgisi ve dikkati artık daha yoğun, hafızasında daha çok anı biriktiriyor. Daha çok soruyor; bu ne, bu niye böyle, neden neden neden diye.. Fiziksel ihtiyaçlarını ve konforunu, eğlenmesini sağlamak gibi ufak bir kaç noktaya dikkat ederseniz vallahi çok keyifli çocukla seyahat etmek! Bu konuda bir derya olan Gezgin Anne'ye bir bakın derim.

Ben Maya'dan sonra hiç tek başıma ya da eşimle tek başımıza seyahat etmedim. Bu konuda çok fazla "motivasyon" alıyorum (gidenler dönmek istemiyor) ama henüz cesaret edemiyorum. Benim düşünceme göre, bizim şartlarımız için henüz erken. O günler de gelecek elbette, onu bırakıp sevgilimle başbaşa tatile çıktığımız ya da onun bizi bırakıp (sevgilisiyle, amanın!) başına buyruk tatile çıkacağı günler.. Ama şimdilik üç seyyah olarak iyiyiz, azıcık daha büyüsün, mesela 4-4,5 olsun da ben tek başıma, gözüm arkamda kalmadan gidebileyim. Neden bu yaş derseniz, bu herkese göre değişir, özel bir yaş değil ama ben biraz neden gittiğimi anlatabilmeyi, onun neden geride kaldığını anlamasını isterim. Bana göre bu mantığı o yaşlarda anca kurabilecek benim kızım. Bazı çocuklar daha erken, bazıları ise çok daha geç kurabilirler bu "terk edilmemişlik" mantığını. Ha ama önümüzdeki aylarda babasıyla başbaşa bırakıp 1-2 günlük kaçamak tatil planları da yapmıyor değilim, yavaştan başlamak lazım artık alıştırmaya. Yoksa 4,5 yaşına kadar dipdibe oturup o yaşta babayı da alıp birden ortadan kaybolursam hiç olmaz tabii. Yavaş yavaş..

Maya şu an gündüz 8-9 saat babasıyla tek başına kalabiliyor ama gece benim dışımda kimsenin uyutmasına rağzı değil. İlk aşamada onu babasına bırakıp 1 gece yakın bir otelde spa keyfi yapmayı düşünüyorum (düşünsene blog, ben, kendim ve sadece ben, belki 1 kadeh beyaz şarap, bol köpüklü bir banyo, yumuşacık bornoz, bir akşam yemeği, sonra koca yatakta tek başıma deliksiz bir uyku! olabilir mi böyle bir şahanelik?!). Bunu başarırsam belki bir haftasonu bizim kızlarla ufak bir kaçış planımız var böyle kendimizi dağlara vurmalı falan, sıra ona gelebilir. Sonra ver elini 6 ay motorsikletle Güney Amerika (dermişiiiim, yok daha neler, geçti bizden o, anca emekliliğe artıki hani yanında yolcu bidonu olan pıt pıt motosikletler var ya hahaha ya da bir "tuk tuk" kiralayıp Hindistan'ı (tekrar, yeniden, geçen seferki gibi doya doya) gezmek.. Ahhh hayaller hayaller..

Son olarak; gittiğim son Türkiye seyahatimden boyumun ölçüsünü alarak döndüğüm için (annemler hala kendilerine gelemediler, ne zaman geliyorsunuz diyorum inşallah maşallah ile geçiştiriyorlar) bu konuda şahane bir email aldım isim vermeden paylaşmak istiyorum:

"Biz her sene eşimle ve çocuklarla ailelerimizden kimseye geleceğimizi haber vermeden Türkiye'nin Güney ve Batı sahillerine, böyle turkuaz sulardan bembeyaz kumlara, sessiz sakin bir butik otele tatile gidiyoruz! Söylersek aileler de gelmeye kalkıyor ve aynen bu yazdıkların tatil köyünde yaşandığı için daha da berbat paranla rezil olup hiç dinlenemeyip, sinir harbi içinde bir tatil geçirip dönüyorsun. O nedenle ben bu gizli tatilleri önereceğim, arada da aileyi görmeye en fazla 3-4 gün haftasonunu falan birleştirip gidiyorum. Çok rahat oluyor."

İşte bu fikir beni çok güldürdü. Ergen gibi aileden gizli tatil planları :))) Şahanesiniz, ne diyeyim. Bence de çok güzel fikir fakat ben asla yapamam gizli işler, yalan söylemeyi hiç beceremediğim için anında ortaya çıkar ve hep başımda patlar. İstemem böyle şekillerde aileme yakalanmayı. Biraz da sıkılırım gibime geliyor çünkü ailem olmadan Türkiye anlamsız ve bomboş bence.. Allah onları başımızdan yanımızdan eksik etmesin, daha uzuuuun yıllar beraber tatiller yapalım inşallah. Ama fikir çok güzel, mesela aileme 3-5 gün ayırdıktan sonra, eşimle kızımla başbaşa ya da eşim yoksa çok sevdiğim bir arkadaşımla eskiden yaptığım gibi özgürce tatile çıkma fikri çok mantıklı geldi bana birden. İyi fikir verdiniz!

Ben bu fikri aldım ve kocayı ve aileyi aynı anda şutlayıp, en yakın arkadaşımla (ve bonusgillerden Maya ile tabii) başbaşa bir tatil planına dönüştürdüm. Kışın en karlı zamanında şu yandaki gibi bir yere kaçma planımız şu an bilet alma aşamasında (oleeey, vallahi de yapıyoruz, billahi de yapıyoruz!)

Siz bu fikre nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum ama bizde sevgilinin yeri ayrı, dostun yeri ayrıdır ve evli olsak da dostla çıkılan yemek, tatil bizde çok mübahtır. Eşim de, ben de bu fikre sıcak bakar, destekleriz çünkü dostla başbaşa geçirilen zaman çift olarak geçirdiğimiz yaşamın kalitesini arttırıyor. Biraz uzaklaşmak, dost sohbetlerinde kendini, özünü bulmak.. Çok önemli! Yani ille tropik bir adaya seyahat edemeseniz de, bir kahve içimlik bile olsa dostlarınıza zaman ayırın "evlendi ya da çocuğu oldu koptu bizden" olmasın aman.. Bak nasıl mutlu ve enerjik döneceksiniz eve ;)

17 Kasım 2015 Salı

2 yaş çocuğuyla rengarenk rutin hayat

Yorumculardan biri hatırlattı, sağolsun. Kızımın 1 yaş günlük rutinini burada yazmıştım ama yeni yaşının rutinini ve yeni aktivite ve oyunlarını yazmayı unutmuşum. Aslında Eylül ayında başladığı kreşe dek 1 yaş rutini aynı şekilde devam etti ama kreşe başlayan dünkü çocuk birden büyüdü kocaman bir sıpa oldu ve rutini de birden değişti.

Zamanından önce kreşe yollamak ne kadar sakıncalıysa (bknz. bu yazıda nedenleri), zamanından sonra kreşe yollamak da bir o kadar sakıncalı, çünkü hem anneler tükenmişlik sendromundan muzdarip, hem de sosyalleşmesi, kuralları ve sınırları öğrenmesi gereken çocuk bu kazanımdan geri kalıyor, eksik kalıyor. "Ne zaman kreşe yollamalı?" derseniz, o sorunun cevabı her çocuğa ve içinde bulunduğu koşullara göre değişir bence. Fakat çocuğu dikkatlice gözlemlerseniz genellikle 2 yaş civarı diğer çocuklarla daha çok zaman geçirmeye ilgili olduğunu, tek başına birşeyleri başarmaya çalıştığını yani kısaca "hazır olduğunu" görürseniz, o değerli anı yakalayın derim çünkü kreş hakikaten can simidiymiş! Meyvelerini sadece çocuğumuz üzerinde değil, ana baba olarak kendi psikolojimiz üzerinde de inanılmaz bir hızla topluyoruz.

Rutini kreşe başlayınca değişti demiştim. Mesela artık öğle uykusunu uyumuyor ve eskiden bu beni deli gibi korkuturken (çünkü uyuduğu o 1-2 saat benim gün içinde tek dinlenebildiğim, totomun koltuk gördüğü hatta arasıra yanına kıvrılıp 10-15dk'lık güç kazanma uykusu uyuduğum yegane zamanımdı) başıma gelince birden hiç de öyle korkulacak bir şey olmadığını fark ettim. Meğerse sorun uyumayan çocuk değil, yorgun ve tükenmiş anneymiş. Şimdi Maya 08.30'dan 13.30'a kreşte aktivite ve oyun işiyle iştigal ederken, ben de iş yerimde çalışıyor ya da boş günümse spor sonrası keyif yapıyor oluyorum. Ve çocuk dışında kendi hayatıma odaklandıkça, çocukla geçirdiğim zamanın da daha çok keyfine varıyor, daha enerjik oluyorum.

13.30'da Maya'yı kreşten aldığım gibi, hava şartları ne olursa olsun uygun kıyafeti giydirip, her gün bir başka parka götürüyorum ve en az 1 genelde 2 saat dışarda koşuyor, oynuyor. Bazen kreş dışındaki arkadaşlarıyla da parklarda buluşuyor, beraber zaman geçiriyoruz. 15.30 gibi eve dönüyor ve beraber ufak birşeyler (beraber yaptığımız ev yapımı pizza, meyve, fındık fıstık vs) atıştırıyoruz (Maya 9'da kahvaltı, 11.30'da öğle yemeğini kreşte yiyor ya da yemiyor, yeme konusunda ben tuhaf şekilde takıntısızım artık! Valla merak bile etmiyorum, "yedi mi" değil "oynadı mı" diye soruyorum desem?!)


Atıştırma saatinden babası 18'de gelene dek evde faliyet ve oyunla geçiyor (hala bu zamanın en az 2/3'ünde benim aktif olarak ona katılmam gerekiyor ama kreş sonrası tek başına oyun becerisi de hızla artıyor, yalnız oyunun faydaları için buraya). Babası gelince ben yemek işlerine, onlar da legolar ve tahta bloglara girişiyorlar. Yemek sonrası bu sefer ailecek boğuşma, tepinme ya da bizim kocaman yatakta zıplama işlerimiz oluyor ve 20.30 gibi de "çocuklu gün" vuslata eriyor, "yetişkin saatleri" başlıyor. Biz de 23 gibi yatağa gidiyoruz. Haftaiçleri gece çıkıyorsak (eşimle ya da arkadaşlarla haftanın bir gecesi akşam yemeğine, sinemaya, bir konsere ya da bizim kızlarla geleneksel olarak 2 haftada bir içmeye gidiyorum ama yine de 20.30 ya da taş çatlasa 21'de eve dönüyoruz (eşim geçenlerde "sırf anne babalara açık night club'lar olsa, akşam 6-9 arası çalışsalar, amma iş yaparlar" diyordu) ama gece yarılarına kadar dışarda olmadığım için şikayetçi değilim çünkü Maya'yı yatağa götürmekten ve uyuyana dek koklaşıp öpüşmekten daha çok zevk alıyorum.


Haftasonları da aşağı yukarı aynı programı uyguluyoruz, sadece öğle öncesi genellikle baby-gym'e gitmiş ve dönüşte de arabada 15dk falan uyuklamış oluyor. Öğleden sonraları da genellikle yakın bölgelere bisiklet (Maya'nın croozer'ı ile ilgili yazım burada), araba ya da tren seyahatleri yapıyor, kentteki festivallere katılıyor, genelde kahvaltı ve yemekleri ailecek ya da arkadaşlarla buluşup dışarda yiyoruz yani cuma ve cts geceleri Maya biraz daha geç uyuyor ama tabii ki sabahın köründe ailecek kargalarla kahvaltı yapma fırsatını asla kaçırmıyoruz.. Bu da beni mutlu ediyor çünkü ben Maya'dan önce de çok erken kalkan, günün o sesssiz huzur dolu saatlerini seven bir insandım.

Gelelim aktivite ve oyunlara.. Bizim evde hastalık zamanları dışında TV ve tablet izlenmiyor demiştim, o nedenle bu aktivite ve oyun işini ben baya ciddiye alıyorum (yoksa delirmeden zaman geçiremem 2 yaşındaki bir çocukla). 2 saate yakın açıkhavada olduğumuz için, aslında en güzel oyuncak ve oyun arkadaşı doğa. Fakat doğaya çıkma şansı olmayan kent çocukları için de park ve bahçeler baya enerji attırıyor. Bir de özellikle hareketli çocuklar için gymboree ya da baby gym gibi spor alanları çok keyifli oluyor. Bazı alanların anne babalar için kafeleri falan da mevcut (aslında bu tip bir iş alanı Türkiye'de çok bakir, işe dönmeliyim ama çocukla da ilgilenmeliyim diyen girişimci okurlar varsa değerlendirin bu fikri derim!)


Ayrıca bizim haftada bir gittiğimiz bir sanat atölyesi var ve burada 2 yaş çocukları çekiçle çivi çakmak, makasla kağıt kesmek, uhu ve boyalarla uğraşmak gibi "kontrollü tehlikeli" aktiviteler yapıyorlar. Bu atölyeden öğrendiklerimizi bazen hafta içi bir başka gün tekrarlıyoruz, bildiği bir aktiviteyi farklı bir ortamda yapması, öğrenmeyi de pekiştiriyor. Özellikle suluboya ile çalışmalar, farklı renklerdeki gıda boyalarının farklı kaplarda karıştırılması, playdoh'dan bebeklerine elbise yapmalar, düğme, bağcık ve boncuk dizmeler, kolye tasarımları (ve sonra üçer beşer takmalar) bu sıra çok hoşuna gidiyor.

Bizde yemek yapmak bile bir oyun aslında. Maya'yı ben mutfak robotu olarak kullanıyorum, fazla keskin olmayan bir bıçakla sebzeleri ve meyveleri kesiyor, pizza ve muffin gibi yemeklerin malzemelerin karıştırılmasından süslenmesine tamamını kendi elleriyle hazırlıyor (bir yumurta kırışı ve akını sarısını bilimadamı edasıyla ayırışı var, efsane mesela), masa hazırlanmasına ve toplanmasına yardımcı oluyor (öyle fırlatma da değil ha, çatalın bıçağın heşeyin yeri milimetrik düzende, deli midir nedir). Anlayacağınız tembel anne olarak, ev işlerinde "ödev değil oyun" mantığıyla çok güzel kullanıyorum bu obsesif çocuğumu :P

Maya'nın kitaplarını kütüphaneden alıyorum, çok bağlandığı bir hikaye olursa anca o zaman gidip satın alıyorum. Ayrıca bu dönem kuklalara fena halde sardırdığı için evdeki malzemelerden kukla tiyatrosu yapıyorum ya da oyuncakları kullanarak hikayeler anlatıyorum. Kendi de tüm teddy'leri seyirci mantığıyla karşısına dikip, sesini değiştirerek, farklı şekillerde konuşarak, kendi tiyatrosunu oynuyor bazen. Hikaye anlatımının çocuklar üzerinde çok çok olumlu etkileri var malum..

Ve tabii ki artık çocukluk dönemi oyunları tam gaz başladı; evcilik, doktorculuk, araba yarışları (ve park yeri savaşları), en üstteki fotoğrafta ne kadar profesyonelce icra edildiğini gördüğünüz (!) saklambaç, top oyunları ve hatta elinde hiç oyuncak olmasa bile hayali oyunlar, gün içinde ona ilginç gelen konuşmaları taklitler ve bebekleri giydirme, yedirme, yatırma, kaldırma, 2 yaş krizi geçiren (!!!) ya da çiş yapması gerektiği halde yapmadığı için ağlayan (!!!) bebekleri sakinleştirme teknikleri yaşam günlüğünde en üst sırada olduğu için, bu sıra en sık oynadığı oyunlar arasında. Ve ben onun kendi kendine oynamasını zevkle izliyor, mantık ilişkileri, analitik düşünme ve problem çözme becerisinin gelişimiyle gurur duyuyor, yaşından çok önce gelişen empati yeteneğine şaşırıyor ve bazı ebeveynlik sorunlarımın çözümünü onun oyunlarında buluyorum. Oyun; hakikaten çocuk için yemek ve uyku kadar önemli!

Yeni oyunlar icad etmekte kendi "tek çocuk"luk dönemimden beri yetenekliyim gerçekten ama ara sıra özellikle buraya ve şu sayfaya ve bu sayfaya ve bu site ve şu sayfa'ya ve de bu sayfaya ve de buraya ve buraya hatta buraya bakmak da çok işime yarıyor. Tavsiye ederim..

Uyku rutini öncesi hafıza ve dil becerisi geliştirme oyunları

Maya 1 yaşına bastığından beri uyku öncesi ritüelinde beraber ufak bir kaç hafıza geliştirme oyunu oynuyoruz. Özellikle uyku öncesi yapılan bu bilişsel aktiviteleri iyi bir uyku da takip ettiğinde, çocukta %100 faydasını gördüğüm için sizlere de yazmak istedim.

İlk oyunumuz hafıza geliştirmeye yönelik. Uyku ritüelinin son aşamasında, yani tüm o şarkılar, öpmeler, koklamalar bittikten sonra, henüz sersemlememişken "sana bugünün hikayesini anlatayım mı?" diyorum ve heyecanlı ve el çırpmalı bir "eveeet" cevabından sonra yaklaşık 10-15 cümleyi geçmeyecek şekilde ona uyku zamanına dek neler yaptığımızı anlatıyorum. Maya artık öğle uykusu uyumuyor ama siz eğer öğle uykusuna yattıysanız, sabahtan öğlene ve gece uykusu ise sadece öğleden sonra olanları tabii. Gece uykusu öncesi tüm günü anlatmaya çalıştığınızda, özellikle sıradan bir gün geçirdiyseniz sabahki kısmı hatırlayamadıklarını ve sıkıldıklarını fark edeceksiniz, bu özellikle 1,5 yaş öncesinde beyin kendini uykuyla yenilediği için çok normal. Şimdi bahsedeceğim türde bir hafıza egzersizi ile yaş da büyüdükçe, geçmiş günlerden hatta haftalardan bile ne kadar çok şeyi hatırladığına şaşırarak şahit olacaksınız.

Beraber yattınız ya da yatağının kenarında oturdunuz diyelim. Ona "bugünün hikayesini anlatıyorum şimdi" diyerek başlıyorsunuz. Mesela şöyle bir hikaye olabilir: "Bu sabah erkenden uyandık ve panjurumuzu açıp günaydın dedik. Sonra bezini değiştirdim, bu sırada sen ördeğinle oynuyordun. Ördek ne diyordu? (çocuğunuz: vak vak) Eveet, ördek vak vak diyordu. Sonra yeşil elbiseni giydin, hatırlıyor musun, yanlarında çiçekler var hani.. (çocuk: kırmızıııı) eveeet, kırmızı çiçekleri var, sarı çiçekleri de var. Sonra beraber bir bardak meyve suyu içtik ve hazırlanıp dışarıya yürüyüşe çıktık. (çocuk: güneş parlıyor!) Eveet, bugün güneşli bir gündü. Oyun parkına yürüdük beraber ve sen orda arkadaşın Emma'yı gördün (çocuk: emma, salıncakta) Eveeet, Emma salıncakta sallanıyordu, sonra o inince sen sallandın. Peki beraber kumdan kale yaptınız mı? (Çocuk: hayır). Ama ben yaptınız diye hatırlıyorum, hatırlıyor musun nasıl kumları kovaya dolduruyordun? (Çocuk elle kum doldurma hayali oyunu yapıyor). Sonra beraber V.'ye gittik ve öğle yemeğimizi yedik (Çocuk: adam hazırladııı) Eveeet, garson yemeğimizi masamıza getirdi ve biz de yedik (Çocuk: ham ham ham) Evet, çok lezzetliydi. Sonra ne yaptık? (Çocuk ...) Sonra eve geri yürüdük, geldiğimizde sen yorulmuştun, o nedenle hazırlandık, elimizi yıkadık, dişimizi fırçaladık, pijamamızı giydik ve şimdi de yataktayız. Birazdan uyuyacağız ve uyandığımızda oyunlar oynamaya devam edeceğiz" gibi.

Bu oyunu çok faydalı buluyorum çünkü günün ritmini öğretirken, aynı zamanda zihnin uyku öncesi kısa bir "bilanço çıkarma" ve rahatlama şansı yakalamasına da yarıyor.

İkinci ritüelim ise ona iyi geceler demeden hemen önce "Maya seni çok seviyorum. Seni neden çok seviyorum biliyor musun? Çünkü ......" diye o günle ilgili bir cümle kurmak. Bu mesela; "çünkü bugün oyuncaklarını Emma ile paylaştın ve bu çok kibar bir davranıştı" da olabilir "çünkü kocaman dondurmayı yerken tüm ağzına bulaştırdın ve çok güldük" de olabilir. Yeter ki o günden aklınızda kalan olumlu, onun davranışına ya da direkt kişisel özelliklerine gönderme yapacağınız bir cümle olsun. Asla olumsuz cümle kurmuyorum, fakat içinde gizli olumsuzluk olan cümlelere de özellikle dikkat etmek lazım, örneğin "bugün çok huysuzdun, çok ağladın ama yine de sustun" ya da "bugün babanla oynarken düştün ama ağlamadın" gibi. Gizli olumsuzluk da en az açığı kadar çocuğu boşu boşuna negatife odaklar.

Bir diğer oyunumuz sadece hafıza değil, dil becerisini geliştirmeye de yönelik. Five little monkeys şarkısını Maya bebekliğinden beri çok seviyor. Daha konuşamadığı zamanlarda yatakta zıplayıp tek tek düşen bu yaramaz maymunlar orasını burasını yaralarken, ben de elimle yaralanan bölgeyi tutuyordum ve Maya da beni taklit ediyordu. 1,5 yaş civarı hem vücut bölümlerini göstermeye hem de ismini hatasız söylemeye başlayınca, ben de bu oyunu tüm vücuda yaydım. Sonra baktım oyunu farklı kavramlarla geliştirebiliyorum, mesela üzerindeki tulumda renkli yuvarlaklar kareler varsa, Maymun düşüp mesela kırmısı karesini ya da sarı üçgenini yaralamış olabiliyor. Bazı çocuklar fazla bilgiyle sıkılabiliyor ama ilgisi varsa ve soruyorsa, şekil ve renkleri de kolayca öğretebilirsiniz. Dediğim gibi, iyi bir uyku öncesi oynanan hafıza oyunları gün içinde oynanan oyunlardan daha etkili oluyor çünkü beyin uykuda öğrenileni hazmediyor. Yetişkinlerle yapılan araştırma sonuçları da, uyku öncesi öğrendikleri bir bilgiyi hafızada daha uzun süreli tutabildiğimizi gösteriyor bu nedenle. Deneyin ve görün derim.

Dipnot. Konuyla biraz alakasız olsa da bu şipşirin oda görselleri pinterestten. İnsanın içi gitmiyor mu ama!? 3 yaş oda tasarımına şimdiden yavaş yavaş hazırlanalım ;)

13 Kasım 2015 Cuma

Çocuğuma sinirlenmemeyi nasıl başarabilirim?

Öğrenen Anne'den yine çok ses getirecek bir "çocukla hayatta kalma rehberi" etkinliğine hoş geldiniz :) Malum yavrular dünya üzerindeki 2. yıllarını tamamlar tamamlamaz (hatta büyük çoğunluğu "daha adı üstünde "2 yaş krizi" beklesene azcık yavrum" desek de, rakamlara fazla mahal vermeden) adet yerini bulsun diyerek keçileri dağlık araziye doğru kışkışlamaya başladılar. Helal olsun onlara; daha önce de yazmıştım, 2 yaş krizine girenden değil girmeyenden korkun bacılar. Çünkü bu krizin "benlik gelişimi, sosyal yaşam kurallarını öğrenme" gibi biz psikologların dillerinden düşmeyen kazançları dışında, ilerde yetişkin olduklarında işlerine çok yarayacak bir de "sosyal baskıya başkaldırma ve grup psikolojisine uygun pasif hareketler değil; aksine, genel etik ve adalet anlayışıyla paralel düzeyde (olduğunu umduğumuz, çünkü bu paralelliği çocuğumuza kazandırmak da bizim ebeveynlik görevimiz) kendi düşüncelerini, haklarını savunacak aktif davranışlar içine girme" davranışının kazanılması açısından da çok hayati önemi var. Sonra diyorsunuz niye bu millet koyun gibi yönetilmek istiyor? İşte bunun önüne geçmek için 2-3 yaş ve ergenlik döneminde yaşanan "başkaldırı"yı önemsemek ve uygun şekilde desteklemek gerekiyor.

Fakat; bazen öyle şeyler yapıyorlar ki.. E biz de yorgunuz; aynı anda on kulvarda birden koşu yarışındayız, belki patrona kızmışız, belki kocaya delirmişiz, belki kaynana kafamızı ütülemiş.. Uyumamışız, kahve içememişiz.. Sabrımızın sınırındayız.. Ve o anı yakalıyorlar, illa ki yakalıyorlar!

Çocuğumuza sinirlenmemeyi başarmamız mümkün değil çünkü sinirlenmek de en az sevinmek, üzülmek, endişelenmek, neşelenmek kadar insani bir duygu. Duygularımızı kontrol edemeyiz fakat duygularımızın yarattığı ya da neden olduğu davranışları kontrol edebiliriz. Yani daha önce de yazdığım gibi; 2 yaş krizindeki çocuğu değiştiremiyorsanız, 2 yaş krizindeki anneyi değiştirin! Nasıl mı; aynen şu yazımda değindiğim gibi; öfkenizi kontrol altına alarak.

Yazıda çok ayrıntılı anlattığım için tekrar etmek istemiyorum, fakat bir iki eklentim olacak:

Çocuğunuza vurmak, fiziksel cezalar vermek kabul edilemez tabii fakat bir çok anne "bağırma"nın çok da sorun olmadığını düşünüyor. Oysa çocuğa bağırdığınız anda, çocuğun hissettiği tam olarak şudur: kendinden fiziksel olarak 3 kat büyük ve sinirli bir kütle ona doğru geliyor, bu büyük kütlenin büyük gözleri, elleri, kızarmış bir yüzü ve görünen dişleri var ve çok yüksek sesle, bağırarak konuşuyor ya da uluyor. Oysa bu kütle onun yiyecek, barınma, güven ve öğrenme ihtiyaçlarını karşılayan, tamamen bağımlı olduğu, dünyayı onun üzerinden kurduğu tek varlıktı.. Siz olsanız ne hissederdiniz? Evet; korku, çaresizlik, kaybolmuşluk hissi, tüm güven duygunuzun yerle bir olması. Ve bu mantıklı bir yetişkinin hissettikleri, şimdi bir de mantığı, yargıları, sosyal becerileri hiç gelişmemiş 2-3 yaşında bir çocuğun ne hissedebileceğini düşünün!

Dolayısıyla lütfen çocuğunuza bağırmak istediğiniz anda, onun yerine kendinizi koyun ve bu bahsettiğim manzarayı düşünün. Çocuğunuz sizi ne kadar sinirlendirirse sinirlendirsin, öfkenizi kontrol altında tutmak ZORUNDASINIZ çünkü o 2 yaşında, sizse bir yetişkinsiniz ve şu an çocuğunuza "öfkenin dışavurumunu öğretme" dersi veriyorsunuz. Onun öfkelendiğinde nasıl davranmasını istiyorsanız, bıkmadan, usanmadan, devamlı, sürekli ona örnek olacak şekilde davranmak zorundasınız. Ya da bırakırsınız, o da öfkelendiğinde sizin gibi vurur kırar, bağırır, çağırır.. Fakat unutmayın, bugün elinizin altındaki küçük çocuk yarın sizden daha uzun, daha güçlü bir insan olacak ve öğrendiği bu tekniği siz nasıl onun üzerinde kullandıysanız, o da sizin üzerinizde kullanma hakkını kendinde bulacak. Her zaman dediğim gibi; yaptığınız ebeveynlik "bu an" için değil "yıllar sonraki bir an" için..

Peki, ne yapacağız? Çocuğunuza sinirlenmemenin en kolay yolu; onun sizi nasıl ve neye sinirlendirdiğini keşfetmek ve çocuğunuz sizi sinirlendirmeye başlamadan çok önce bu kısırdöngüyü kırmak. Bunun için daha önceki yazıda bahsettiğim "günlük tutma" yönteminden yararlanabilirsiniz ve gün içinde nelere sinirlendiğinizi (örn. o kalemle duvarları boyama dediğim halde inatla boyadı), öncesinde ne hissettiğinizi (örn. bulaşık yıkıyordum ve ona devamlı yapma etme demekten yorgundum), sinir anında nasıl davrandığınızı (örn. hırsla gittim elinden boyayı aldım, bağırdım, poposuna vurdum) ve siniriniz geçtiğinde ne hissettiğinizi (örn. 30dk sonra sakinleşmiştim ama poposuna vurduğum için kendimi berbat bir anne gibi hissediyordum, içimden ağlamak geliyordu) ve aslında nasıl davranmanızın gerektiğini (örn. vurmak yerine odadan çıkıp 2 dakika banyoya gidip yüzümü yıkayabilir, derin nefes alıp geri dönebilirdim) yazarak kişisel bir farkındalık listesi hazırlayabilirsiniz. Bu liste kabardıkça size "yorgundun, müsamaha düzeyin düşmüştü, birden sinirlendin ve yapmaman gereken bir davranışı yaptığın için üzüldün, kendini suçladın" kısırdöngüsünü gösterecek ve "demek ki yorgunken aynı anda birçok işle uğraşmam beni daha sabırsız yapıyor, çocuğum ilgi istediği halde ilgi göremeyince sırf ilgimi çekebilmek için yapma dediğim şeyi özellikle yapmaya başlıyor, kurallarıma uyulmaması beni sinirlendiriyor ve çok çabuk parlıyorum" dedirtecek ve "peki ne yapmalıyım?" diye düşündürecek. Bu listedeki olaylara baktıkça "demek ki aynı anda bir çok iş yapmayacağım, sakinleşeceğim, yavaşlayacağım, çocuğum ilgi istediğinde işimi bırakıp 5dk bile olsa tamamen onunla ilgileneceğim" diyeceksiniz. Ayrıca belki koyduğunuz kuralların ne derece geçerli ve uygulanabilir olduğunu sınayacak, daha esnek olarsak yeniden düzenleyeceksiniz (örn. çocuğa kağıt kalem vermek ya da ilgisini kalemlerden oyun hamuruna çekmek gibi).

2 yaş krizlerinin ortasında bulunan tüm anneler bilirler ki; bazı savaşları kazanamayız. Çocukla "güç savaşına girmemek" hakkında şu makaleyi okumanızı öneririm. Bazı küçük savaşları (kendisine ve çevresine fiziksel ya da psikolojik zarar vermediği sürece) kazanmasına izin vermeliyiz. Fakat aynı zamanda da tutarlı olmalıyız, bugün evet dediğimize yarın hayır dememeliyiz. O nedenle; çocuk bir şey için ısrar ediyorken kendinizi hop geri çekin ve 1-2 saniye düşünün, evet mi hayır mı? Evet ise, hangi koşullarda evet, hayır ise değişme ihtimali var mı? Sizin koyduğunuz kuralı başkası yıkacak mı, evde uyguladığınız kuralı dışarda uygulayacak mısınız? Ebeveyn olmak "planlı olmak" demek, sadece bugüne değil, yarına dair planlar yapmak demek. Tutarlı olmak çok önemli. Tutarlı bile olsanız göreceksiniz çocuk aynı kuralı en az 8-10 defa yıkmayı deneyecek, farklı kişilerle farklı ortamlarda uygulamayı deneyecek. O nedenle birşeye hayır derken, iki kere düşünün. Bu yaştaki çocuklar "hayır" lafını duydukça kendileri de "hayır"cı olurlar, o nedenle küçük savaşları bırakın "evet" kazansın, "hayır" sadece gerçekten gerekli olan kurallar için uygulansın ve değişmez bir değeri olsun. Fark ederseniz önemli "hayır"ları çocuklar çok çabuk öğrenir ve ikinci bir defa sabrınızı denemezler, ama esnek bir "hayır" defalarca denenmeye mahkumdur..

Son olarak, kriz anında siz de öfkeliylen eyleme geçmeyin. Bırakın yerde tepiniyorsa tepinsin. Bırakın sinirliyseniz siz kendi içinize çekilin ya da çok uzun süreli olmamak kaydıyla (2 yaş için 2 dakika, 3 yaş için 3 dakika kuralı uygulanabilir mesela) odayı terk edin. Döndüğünüzde de sakin bir ses tonuyla "yavrum demin çok sinirlendim ve odadan çıktım çünkü bu davranışı yapmanı şu nedenle istemiyorum. fakat şu an sinirim geçti, eğer senin de ağlaman bittiyse istersen kucağıma gelebilir sarılabiliriz" diyebilirsiniz. Sarılmak istemeyen çocuğu zorlamayın. Fakat burada önemli bir nokta var; bazı çocuklar (benimki de bunlardan biri) ağlamayı çok fazla uzatıp, sonunda neye ağladıklarını da unutup sadece sinirden değil, "kaybolmuşluk" hissinin verdiği çaresizlik ve üzüntüye de çevrilebiliyorlar. Bu çocukları kasılmış, yerlerinden kıpırdayamaz, konuşamaz halde ağlarken grürsünüz. Ayrıca anneler ağlamanın tonunun da değiştiğini fark ederler, sanki daha "içli" bir ağlama başlamıştır. O noktada çok dikkatli olmak, kaybolan çocuğu mutlaka bulunduğu karanlıktan geri getirmek gerekiyor. Çocuğa sakince yaklaşmak, "çok ağladın, hadi artık susalım, gel sarılalım" demek ve kucağa almak, kucakta ağlamasına izin vermek, bu esnada da konuşarak "evet şuna sinirlendin ve ben de onu bu nedenle yapamayacağını söylediğim için ağlamaya başladın. fakat susmayı unuttun, çok ağladın, haydi artık susalım ve gel beraber yüzümüzü yıkayalım, gel şimdi şu oyunu oynayalım" vs gibi tekniklerle çocuğu o kısırdöngüden çıkarmak en azından bizim evde işe yarıyor. Fakat dediğim gibi, o geçiş anını yakalamak çok önemli, çocuk hala öfkeliyken kucaklamaya çalışmak sadece krizi daha da uzatıp şiddetlendiriyor. O nokta önemli.

Çocukla yaşanan gerginliklerin çoğu günlük rutin davranışlarda çıkıyor. Mesela bizim evde 2 yaşına dek günde 2 defa fırçalanan dişler, geçen ay birden kıymetlendi. Ne yazsak ne etsek inatla hayır dendi. Bizim evde merdivenlerden bisikletle inmemek kadar önemli bir kural günde 2 defa diş fırçalamaktır ve asla ödün verilmez. Rica ettim olmadı, anlattım olmadı, hatta yatırdım üstüne çullanıp zorladım yine olmadı. Adeta "diş fırçalama alışkanlığı edinsin" amacından uzaklaşmış zorla çocuğa iş yaptırma derdine düşmüştüm! Neyseki tam o zamanda karşıma çıkan, çocuğa iş yaptırırken özgür iradesini ve kendi zamanını kullanmayı (yavaşlamayı) öneren Bu makaleyi okudum ve diş fırçasını kendisine takdim ettim. Hemen o anda çözüldü sorun. şimdi her ay yenilediğim kendi fırçasını kendi seçiyor, macununu kendi sıkıyor, dişini kendi fırçalıyor, fırçasını yıkayıp kendi kaldırıyor ve bu küçücük görevi layıkıyla yerine getirince de kendini "büyük insan" sanıyor.

"Zamanlama" ve çocuğa uyarak yavaşlama konusu çok önemli, onu başka yazıda ele alacağım yine.

Öfke yönetimi konusunda sıkıntı çekiyorsanız şu yazıyı ve onun üstüne de bu yazıyı okumanızı öneririm.

10 Kasım 2015 Salı

İki yaş krizleri antolojisi - 1

İşte 2 yaşındaki minnoşumuz, şirinemiz, horoz şekerimiz, yaşam sevincimiz biricik kızımızın kendini duvardan duvara vurarak, yerlere çalarak, son perdeden ağladığı şeyler tam olarak bunlar (her yeni vukuatı bir bir yazayım da beraber gülelim, yoksa tek başıma gülünce deli diyollaa bana - desinler değişemem nıynıynıy):

- Ayakkabısını kendi giyecek, hay hay. Fakat solu sağa sağı sola giymek için ısrar etti, bak ters oluyor düşebilirsin dedim. Bana mısın, illa ters giymek için ayakkabılığın önünde yere yattı ve 15dk hem giymeye ve yürümeye uğraştı, hem sinir krizi geçirdi. Sonunda da giydi öyle ters ve düştü tabii, bir de 15dk ona ağladı.

- Dişini fırçalamamak için tepindi, pes edip tamam dediğimde bu sefer fırçalamadığım için 35dk ağladı (ara ara fırçayı uzattığımda ve "tamam fırçala o zaman" dediğimde de hayır diye ağlamaya devam etti), sonra akşam gelen babasına beni "dişimi fırçalamadı" diye şikayet etti!

- Ispanaklı pizza istediği ve aldığım ıspanaklı pizzanın içinde kaşar peyniri de olduğu için pizzacının kapı eşiğine iki seksen uzanıp 30dk ağladı.

- 10 derece havada üzerine sadece askılı sarı elbisesini giyip sokağa çıkmasına izin vermediğim için gardrobun önüne yığılıp 45dk ağladı.

- Evimin kapısını anahtarla kendisi değil de ben açmaya cüret ettiğim için ve sonra yaptığım hatayı anlayıp, anahtarı kendisine verip "o zaman kapıyı aç ve içeri gir" dediğim için, koridora yatarak ve anahtarı yumruk ettiği elinde sıkarak 45dk ağladı.

- Bu sabah bisiklet üzerinde merdivenlerden aşağıya inmesine izin vermediğim için bisiklet selesine yapışmış şekilde 30dk ağladı.

- Gece saat 3 civarı birden uyandı ve 15dk boyunca "çoraaaap" diyerek ağladı, çorabı giydi, bu sefer de çıkar diye ağladı, çıkardık, bu sefer de.... toplam dellenme: 45dk.

- Bu sabah BENİM duşa girmemi ve ıslanmamı istemediği için 45 dk. banyo minderini tepe tepe ağladı.

- Doğum günü olmadığı halde mum üflemek ve hediye almakta ısrar ettiği ve dudağını düktüğü an tamam tamam diyip ışık hızıyla mum yaktığım ve doğum günü şarkısı söyleyerek 5 defa üflemesine izin verdiğim için ağlamadı (hehe) ama 10dk sonra hediye paketi içinden eski bir oyuncağı çıkınca sinirlenip 15dk ağladı. Susunca da oturdu oyuncakla oynadı.

- Aslında mavi olan yastığın kırmızı olduğunu iddia ettiği ve renkleri artık gayet iyi bildiğinden ben de "hayır ama mavi bu yahu" dediğim için yastığı tepe tepe 15dk ağladı.

- Kreşte öğrendiği ve içinde bir takım ördeklerin yüzerek annelerinden uzaklaştığıyla ilgili birşeyler geçen bir şarkıyı benim bilmediğimi ve söyleyemeyeceğimi kabul edemediği için 30dk ağladı.

- Bu gece yatmadan önce muz istedi ve "sen soy" dedi, yarıya kadar değil tam soyma cüreti gösterdiğim muzu yanlışlıkla kabuktan ayırdığım için "geri taaaaaaaaak" diye 15dk ağladı. Tabii ki evde başka muz yoktu ve bu memlekette marketler akşam 7'den sonra kapalıydı.

7 Kasım 2015 Cumartesi

2 yaş, kaka ve çiş tutma problemi

Sabahın 03.38'inde yine bir endişe kriziyle karşınızdayım kuzucuklarım. Ama bu sefer yakınmayacağım, son yazılarımda da gördüğünüz gibi başka teknikler deniyorum. Baktım uyku tutmadı kalktım, vallahi salon karanlık sessiz bir güzel ki, keyfini çıkarıyorum.

Bizim hatun 9 aydır kakasını, 3 aydır buna ilaveten çişini tutuyor. Dün ve bugün 20 saat tuttu mesela çişini, öyle bir sorunumuz var. Arama motoruyla gelenler için kısaca özetleyeyim; dünya üzerindeki tüm teknikleri denedim ve hiç bir teknik işe yaramadı. Şu an çok fazla üstünde durmama, yaptığı zaman ise çok fazla sevinç gösterisi içine girme tekniğini kullanıyorum ve ondan da önemlisi kendi psikolojimi dengeli tutmaya, neşeli ve rahat bir ev ortamı yaratmaya özen gösteriyorum. İşe yarıyor mu, hayır ama bu çoook uzun bir yol. Umuyorum uzun vadede yarar. Şu an sadece yaparken çığlık çığlığa ağlaması %85 oranında azaldı, "aa çiş yaptım, üstüm ıslandı, değiştir" dışında tepki vermemeye başladı ki bu bile büyük bir adım bence..

Peki nedir beni geren, sabahın bu saatinde baykuş eden? Dün "doktorların toplanması ve durumu son bir defa değerlendirmesi günü"ydü. Gelen haberler biraz şok edici. Maya'nın kalın bağırsağında oldukça iri (hamileliği süresince bebeği görememiş biri olarak ben bile gördüm ultrasonda) bir "taşlaşmış kaka kütlesi" var (ya ben diyordum bu çocuğun bağırsağında bişey var diye, kimse beni iplemiyordu, al işte! şükürler olsun ki benim tahminim gibi kist falan değil bildiğin taşlaşmış kaka çıktı) ve bizim ilaçla yumuşadı sandığımız günlük kakalar bunun çevresini dolaşarak çıkıyor (kling etti kafamda birşey, ondan bu çocuk yumuşak kakada bile canım acıyor diyor, zorlanıyor). Ve daha beteri bu kitle direkt mesaneye baskı uyguladığı için çocuğu çişte de zorluyor.. Yapılması gereken lavman ve sonrasında sıkı bir ilaç kullanımı ve diyet.

Tamam da.. 2 yaşındaki çocuğun tek derdi zaten poposu (Freudian Anal Stage), bu hassas dönemde yapılmaması gereken şeylerden biri de lavman, fitil vs gibi popo odaklı girişimler. Üstelik bizim kız şu an bu dönemin en celalli noktasında (hayır dönemi, 2 yaş krizleri vs). Dolayısıyla popoyu açalım derken psikolojisini çok ciddi yaralayabiliriz. Kaldı ki açmıyor da popoyu, temizlemek bile bir dert, öyle kasmış vaziyette (ayrıntıya girmiyorum anladınız). E ne yapıciyz?

Çocuk üroloğu ile bizim ünlü Cronjager bir araya geldiler dün ve bize aldıkları kararı açıkladılar: "psikolojik durumundan ötürü anestezi olmadan lavman yapılması sakıncalı". Piki. Ne yapıciyz?

2 hafta ilacın dozunu arttırıp deneyeceğiz (aksi gibi de bu Dr gidişleri vs nedeniyle Maya yine 4 gündür kaka yapmıyor) bu arada yine evde huzur ve esenlik devam edecek, aynen bizim klinik psikolojide çok kullandığımız "yanlış davranışı görmezden gel, doğru davranışı ödüllendir" tekniğine devam. Bakıciyz ne oluyor (ben söyleyebilirim, hiçbirşey olmayacak). 2 hafta sonra hastaneye yatış olacak (3 gün!) ve genel anestezi ile sadece lavman değil yapılabilecek tüm testler yapılacak, çünkü kabızlık ne yazık ki birkaç ciddi hastalık ile ilişkili ve nedeninin bulunması gerekiyor. Bu testler içinde ne yazık ki bağırsaktan biyopsi alınması gibi işlemler de var..

Tabii ki her ameliyatta olduğu gibi, anestezinin riskleri var. Fakat her iki doktor ve biz de Maya tamamen uyumadan yapılacak bu popo işlemlerinin ona ciddi zarar vereceğinde hemfikiriz. Gel gör ki, biyopsi olmadan sadece lavman için uyutmuyorlar (tıbbi etik). Hem de sadece lavman yapıp test yapılmazsa kronik kabızlığın nedeni anlaşılmayacak ve 2 hafta sonra yeni bir taşlaşmış kaka sorunu yaşanabilir. Dolayısıyla sevgili günlük, yine bir "iki ucu hoklu değnek" vakası ile karşı karşıyayız.

Cronjager bu işin çok büyük olasılıkla 2 yaşa özgü psikolojik "tutma" olduğunu, bir de üstüne Maya'nın beslenme sisteminin berbatlığı eklenince zorlandığını söylüyor ve ekliyor "ama vücutta ya da bağırsakta da bir sorun olabilir (bazı hastalıklarda bağırsakta mukus koyu oluyor ve bu kabızlığa neden oluyor) ve bunu göz ardı etmememiz gerekir". E adam haklı.. 2 hafta neden bekliyoruz, ben hala onu çözemedim ama diyor ki "sadece psikolojikse ve şu an %85 oranında rahatsa belki gelişim dönemi birden geçer ve tutmayı da bırakır" (e ben bunu 3 aydır bekliyorum ama değişen birşey yok ki?!) Velhasıl benim anne babam da doktor, o nedenle doktorları anlamaya çalışmayı uzun yıllar önce bıraktım ben.. İşin uzmanı onlarda, kararı alacak olan da onlar.. Biz sadece ana baba olarak son aşamada evet diyeceğiz..

Beklemedeyiz. Ne kıymetli kakaymış, çişi bile etkiledi.. Daha da o diyarda tutulacak bişey olsa onu da tutacak (bakınız ilerki yaşamda vajinismus, al başına belayı) ama neyse ki minnak daha.. Bazı insanlar bu bahsedilen mukus hastalığının hafif versiyonuyla ömür boyu kabızlık çeker de bilemezlermiş yazık.. En azından onu bileceğiz, biyopsi alınırsa o bölgede yeterli sinir hücresi olup olmadığını, dolayısıyla aşırı tutma / gevşetme sorunu olup olmadığını bileceğiz falan filan. Bilince ne yapacağız, ondan henüz bahsedilmiyor.. Yine kuru kayısı demesinler artık, valla tırlatırım..

Sabahın bu saatinde mevzuu kaka, çok pardon lakin benim gibi analar vardır belki bu saatte google'dan 2 yaşındaki yevrum kakasını çişini tutuyor, "kıymetlimsss" ediyor, ne halt yemeli diye soruşturan. Yalnız değilsiniz bacım.

Ay ne dertmiş eşek sıpası, geçsin şu Freud'un Anal dönemi diyeceğim ama Fallik dönem sırada (minik yevrum masturbasyon yapıyor feryatları..) ve sonra çok şükür bir Latent dönemi bir soluk alacağız derken hop ergenlik.. Freud ile "demode" diye çok dalga geçtiydim zamanında çooook.. Karma kadar başıma DAŞ düşsün (o taş gibi kaka da beze düşsün).. Gecenin 4'ünde neyi çözeceğim bilmiyorum ama fosur fosur endişe.. 3 gün hastanede kalınca heralde 5 ayda zor toparlarım psikolojisini... Yine de Allah daha büyük dert vermesin, sorun sadece bir taş kaka olsun, o da ilaçla hadi bilemedin lavmanla aksın gitsin.. Bitsin ya bu dert!

6 Kasım 2015 Cuma

Çocukla (ya da çocuksuz) kaliteli zaman geçirmek

Çocuğunuzla kaliteli zaman geçirmek istiyorsanız, yapacağınız tek bir şey var: önce kendinizle kaliteli zaman geçirmek! Daha önce şuradaki yazımda daha mutlu bir insan olmak için gününüzü nasıl planlayabileceğinizi, şu yazımda ise gününüzü planlarken ve zaman yönetimini yaparken nelere dikkat ederseniz daha verimli olacağınızı yazmıştım. Tabii tüm bunlara başlamadan önce yaşam hedeflerinizi gözden geçirmeniz, mümkün olduğunca yaşamı sadeleştirme ve basitleştirmeniz gerektiğinden de şu yazımda bahsetmiştim. Şimdi gelelim fasülyenin faydalarına..

Günümüz annesi belki de çağlar boyunca yaşamış tüm annelerden daha iki ucu mis kokulu değnekle karşı karşıya. Teknolojinin getirdiği bilgiye kolayca ulaşma lüksü aslında sadece ihtiyacımız olan kaliteli bilgiye değil, yanlış ya da eksik bilgi çöplüğüne de maruz kalmamıza neden oluyor. Eskiden sadece konu komşuya bakarken, şimdi taaa dünyanın bir köşesinde sosyoekonomik ya da felsefi şartları bizden çok farklı annelerin bloglarını eşeliyor, kendimizi onlarla karşılaştırıyor ya da gerçekte öyle olmadığı halde "mış gibi" görünen insanların yaşamlarına özeniyor, hiç yoktan gerginleşiyor, mutsuz oluyoruz. Üstelik sadece kendimiz de değil, dışardaki teyzeler, amcalar, çocuğumuzu bizden daha iyi tanıyorlarmış gibi bize karışma, kendi doğrularını dikte ettirme çabası içindeler. Bir bakıyoruz "aaa 1 yaşındaki çocukla evde Montessori uygulamasına başlamadın mı?" diyorlar, bir bakıyoruz "inanmıyorum yedikleri organik değil mi yoksaaaa?" diyorlar, bir bakıyoruz "ay ben çucuumu 47 ay emzirdim, 56 ay slingde taşıdım, kat-i surette yapancıya dokundurtmadım, sen de öyle yap" diyorlar. Ne yaparsak hatalı oluyor, eksik oluyor; anneliğimizle kimseyi mutlu edemiyoruz. Oysa hata tam da burda! Mutlu etmemiz gereken kişi sadece KENDİMİZ!

Eşimin bir sözü vardır; ben ne zaman "ay annemle babam şunu dedi, bunu dedim de uygulamadılar, ay ay vay vay" diye başlasam, eşim beni hemen susturur ve der ki: "onlar Maya'nın annesi babası değil, onların dedikleri doğru bile olsa, biz onun annesi babasıyız ve bizim dediğimizi koşulsuz yapmak zorundalar. Bunun şartı şurtu yok. O nedenle onlar bu hatalı davranışı yaptıklarında sen kulağını tıka geç ve onlara güçlü olduğunu, Maya'nın bakımında onların sana güvenmek zorunda olduklarını hissettir" der.. Gerçekten de doğru çünkü en cömertçe verilen şey genelde nasihat oluyor ama bu nasihat cümleleri içinde "melisin, malısın, şöyle yapsan daha iyi olur" türü ekler içerince, tüm etkisini yitiriyor. Onun yerine gerçek deneyimlerin samimiyetle paylaşılması, kısaca "ya ben de çok tökezlemiştim o konuda ama şöyle şöyle yaptım ve bende işe yaradı, tavsiye ederim istersen sen de dene" denmesi ve kişinin çözümü kendisinin aktif olarak bulmaya çalışmasını sağlamak 1000 nasihatten iyidir bence. Çocuklarımıza da böyle davranmamız ve davranışlarımızla örnek olmamız ama ASLA nasihat vermememiz öneriliyor (bakın burada).

Dolayısıyla; çocuğumuzla kaliteli zaman geçirmek için, kimsenin ne dediğine aldırış etmeden, öncelikle kendimizle kaliteli zaman geçirmemiz şart. Önce kendimiz deriiin bir nefes alacağız, yavaş yavaş hissede hissede vereceğiz sonra gözlerimizi açıp çevremizdekilerin ihtiyaçlarına odaklanacağız. İnanın bana; saçınızı süpürge etmediğinizde, başkasının işini kendinize görev edinmediğinizde, (çocuğunuz bile olsa) başkaları için yaşamadığınızda birden o koştur koştur hayatın sakinleştiğini, kendinize daha fazla zaman ayırabildiğinizi ve otomatik olarak bu zamanı daha verimli geçirdiğinizi göreceksiniz.

Mesela Maya'nın kreşe gittiği saatlerde ben işime, okuluma, hobilerime, sporuma, kişisel bakımıma dengeli ve önceden planlanmış, esneklik marjini geniş tutulmuş bir şekilde zaman ayırıyorum ve bu zaman beni öyle güzelleştiriyor ki; Maya'nın kreşten dönmesini iple çeker, onunla daha ilgili daha güleryüzlü bir şekilde vakit geçirir, daha yaratıcı ve kaliteli aktiviteler yapar, dışarıda geçirdiğimiz zamanda daha enerjik atlar zıplar ve yarattığı 2 yaş krizine daha toleranslı davranır, daha çok güler, tiye alır hale geldim! Resmen hayatla mücadele anlamında bağışıklığım güçlenmiş gibi hissediyorum!

Üstelik çocuğumun benden asıl isteğinin "güçlü ve dengeli bir anne" olduğunu fark ettim. Dikkat edin; oyuncak ya da beraber oynamak, zamanı en kaliteli ve verimli şekilde geçirmek ve beyindeki gri hücreleri beslemek falan değil, işin en özünde "dengeli, güçlü, yaşamı doya doya yaşayan bir anne olmak" yatıyor. Çünkü çocukla ne yaparsanız yapın unutacak ama aklına kalacak tek resim "annenin hayata karşı duruşu" olacak.. Siz devamlı yorgun, hayattan zevk almayan, asık suratlı olduktan sonra isterseniz evde ve dışarda aktivitenin dibine vurun, çocuğu satrançtan piyanoya taşıyın.. Vereceğiniz tek mesaj: "ne yaparsan yap, hayat boktan". Oysa tüm duyularınız açık ve gerçekten oyanında orda olmayı isteyerek yanına oturup onun çizdiği resme sadece bakmakla ve "hmmm, ben çok beğendim, sence de güzel oldu mu bu yaptığın?" demekle bile yetinseniz, gün boyu yaptığınız herşeyden daha değerlidir çünkü çocuğun aklında kalacak olan "annem yaptığım resmi beğendi, annem mutlu oldu" olacaktır. O nedenle çocuğa odaklı değil, kendimize odaklı yaşayalım ve yaşamın dolu dolu yaşanmaya değer bir şey olduğunu kendimiz örnek olarak gösterelim, yapacağımız en kaliteli aktivite, beyni en geliştirecek aktivite budur çünkü çocuğun yaşama karşı merak ve ilgi duymasını sağlamış oluruz. Hepi topu budur.

Başlangıç seviyesindekiler için bir iki örnek vereyim, burdan yola çıkıp kendinize uyarlayabilirsiniz..
- Yüzün. Suyun sakinleştirici etkisi gz ardı edilemez, yüzün ya da küveti doldurup, musluğu sadece saniyede 1 damla akıtacak şekilde ayarlayıp 30dk o tıp tıp tıp sesini dinleyin, müzik dinleyin, kafanızı dinleyin.. Küvet yoksa, her sabah güne duş alarak başlayın.
- Sevdiğiniz bir arkadaşınızı telefonla arayın ve çocuk dışında, dert dışında, sağlık ve memleketin hali dışında birşeylerden konuşun. Ya da eski bir dostla konuşuyormuşçasına bir kağıda aklınıza gelen olur olmadık şeyleri yazın.
- Evden çıktığınız an kapının önünde 1-2 saniye durun ve havayı koklayın, ne koktuğunu ayrımsamaya çalışın, kokunun sizi götürdüğü bir anıyı birkaç saniye yad edin.
- Gerçekten mutlu olduğunuz bir yaşam anını düşünün ve bunu daraldığınızda, korktuğunuzda, endişelendiğinizde "alternatif düşünce" haline getirmek için detaylandırın, hafızanızdaki o anı mümkün olduğunca uzatmaya çalışın.
- Bir ev bitkisi ya da çiçek alın, kimseye elletmeyin, sadece siz bakın, suyunu verin, ışığını dengeleyin, onunla "sadece iyi davranışları olan bir çocuğunuzmuş" gibi konuşun (iyi bir yerden alın ve alırken nasıl bakılacağını sorun da ölmesin hemen).
- Ellerinize krem sürün, oje sürün, dokunduğunuz eşyalara ve insanlara sertçe değil, bir balerinmiş gibi nazikçe dokunmaya çalışın.
- Bir işi en az sizin kadar iyi yapabilen birini bulduysanız o işi tatlılıkla ifade ederek ona yaptırın :D Valla bak, hem yükünüz azalır, hem zamanınız çoğalır, hem de diğer insana her zaman yaptığınız bir işin sorumluluğunu vermek o insana değer verdiğiniz, güvendiğiniz anlamına geleceği için (özellikle kocalar için çok geçerlidir bu) o insanı da mutlu eder.

3 Kasım 2015 Salı

Yaşamı sadeleştirmek

Bu yazımı geçen sene annelik konuları dışındaki diğer kişisel bloğumda yayınlamıştım. Tekrar için özür dilerim ama yazacağımı yazmışım, fikirlerim ve uygulamalarım o günden bu güne değişmemiş. Buyrunuz okuyunuz; yaşam nasıl sadeleştirilir?

Son 10 senedir yaşamımı sadeleştirmeye çalışıyorum. İlk olarak maddiyattan başladım, fazla eşyalarımı, kıyafetlerimi ayırıp, yeni ve güzel olanları yıkayıp güzelce paketleyip ihtiyacı olanlara, eskileri ise çöpe yolladım. Kıyafet verme konusu hassas bir konu, tekstil artık çok ucuz ve çeşitli olduğu için gerçekten değerli, yeni ve temiz kıyafetleri vermek ve ihtiyaç sahiplerini eskilerle rencide etmemek gerekiyor. Eşyalar daha kolay; hatırası olanları ayırdıktan sonra büyük eşyaların bir kısmı önce annemlerin alt katına, ordan yazlığa gitti. Büyük çöp poşetleri içinde geri dönüşüme gidenler de azımsanmayacak kadar fazlaydı. Ne çok "biriktirmişim", ne gereksiz yüklerle yaşamışım.. Evim, dolaplarım ferahladı; ruhum ferahladı. Gerçekten "az; çok demek"miş! Senede bir yine maddi yüklerimden kurtuluyorum ama her geçen yıl daha da azalıyor yüklerim ve çöp poşetlerim. Çünkü sadeleşmeyi öğrenirken, sadece ihtiyacım olanı almayı ve eşyalarımı verimli kullanmayı öğrendim.

Sonra sıra geldi manevi yüklere. Bu kısım daha zor, daha incelikli, daha duygusal. Her tek çocuk gibi ben de büyürken, kendi kendimle mutlu zaman geçirmeyi öğrendiğim kadar, aynı zamanda da kolay sosyalleşmeyi, çabuk arkadaş edinmeyi de öğrendim. Yaşamımın hiç bir döneminde kendimi yalnız hissettiğim, arkadaşsız kaldığım olmadı. Tuhaf ama insanlar bana çabuk ısınıyor, hatta sık sık yüzüme "sende çok tuhaf bir enerji var, odaya girince insanın gözünü alıyorsun" diyorlar. Ne mutlu bana. Ama bunu gerçekten tek çocuk olmaya ve ailemin beni eve tıkmak yerine "git bak orda senin yaşında bir çocuk var, tanış" diye destekleyip dışarı itelemelerine ve bir çok yaz okulu, kamp, sanat, spor aktivitesine yazdırmalarına da borçluyum (bu aynı zamanda biraz maymun iştahlı olmama neden olduysa da..). 

Bu sayede "ilk tanışma" konusunda çok erken uzmanlaştım, sonra yaşadığım bir çok ülkede de sıfırdan bir çok tanış, arkadaş hatta dost edinme deneyimim oldu. Çevremi kalabalıklaştırmak konusunda sıkıntım hiç olmadı. Fakat benim sıkıntım, özellikle de son 10 senenin "sadeleşme" hedefinde, çevremdeki bu insanların bir kısmından "ayrılmak" oldu. Yani sosyal anlamda sadeleşmek. Neden buna ihtiyaç duydum, çünkü insan yaş aldıkça aslında önemli olanın çok geniş bir çevre değil, samimi ve öz bir çevre olduğunu öğreniyor. İnsanın 15 tane "en yakın arkadaş"ı olmaz, olsa olsa 5 belki 7, o da yıllara yayılan, tortu gibi suyun dibinde kalan.. Bunu fark ettiğimde, aslında bir çok insanın beni yükseltmediğini, bana ağırlık verdiğini ve dibe çektiğini de fark ettim. Öyle insanlar var ki, ne yazık ki özünde ve sözünde çok farklılar, kendi komplekslerini sizin üstünüze atmaktan, sizi bir psikolojik yastık olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Dertsiz insan olur mu, olmaz, varsa da asıl derdi içinde saklıdır. Ama benim dediğim hep dert, hep olumsuzluk dinlediğiniz insanlar. İltifat bile almayı beceremeyenler, "yok kilo vermedim, yorgunum da süzgün gözüküyorumdur"cular.. Ya da daha kötüsü, sadece kendine değil, size etki etmeye çalışanlar, "bak sen böyle yapıyorsun ama doğrusu budur, böyle davran sen"ciler. Sizi olduğunuz gibi kabul edemeyenler, sizden değişim bekleyenler (ya da sizin onların değişmesini ummanız..)


Şu an yine çevrem kalabalık ama bu kalabalık benden sürekli birşeyler bekleyen, talep eden, beni eleştiren, yargılayan ve değiştirmeye uğraşan insanlardan oluşmuyor. Bu çevre sade, kendi gibi yaşayan, kimsenin yaşamına karışmayan, olumlu düşünen, "hafif" insanlardan oluşuyor. Bir kısmı doğal sade, doğal sarışın gibi, içten gelen bir ışığı var. Bir kısmı benim gibi tırnaklarıyla kazıyarak, kendiyle ve çevresiyle çok sınavlar vererek, çok fedakarlıklarda bulunarak bu yere gelmiş. Daha da tam gelememiş aslında, daha çok yol var..

Bunları hayatımdan bir bir çıkarttım. Bahane uydurup görüşmemek değil, o zaman insan sadece fiziksel ortamından çıkarıyor, aklından çıkaramıyor. Bizzat "kusura bakma, ben seni çok olumsuz buluyorum, şu an benim olumsuzluğa değil, umuda ihtiyacım var, bu şekilde bir dostluğu daha ileriye götüremeyeceğim" dedim kiminin yüzlerine. Acıttı mı, evet. Onu da, beni de ama yapılması gerekiyordu. Bencilce görmüyorum. O insana daha önce bir çok şans vermiş, sırtınızda uzun yollar taşımış, olumsuzluğuna umut olmaya çalışmışsanız ve başaramamışsanız; bencillik değil. Olumsuzdan uzaklaştıkça, karmaşık insanları (entellektüel anlamda değil, hep aynı hataları yapıp ders almayan, hayatını karmakarışıklaştıran insanlar anlamında) hayatınızdan attıkça, çevreniz sadeleştikçe birden aslında hayatın ne kadar basit, duru ve öz olduğunu fark ediyorsunuz. Hayatımdan çıkardığım insanlar adına hiç bir pişmanlığım yok.


Yaşam planımı sadeleştirmek, en zoru oldu. Yani azla mutlu olmak öğreniliyor ama bir denge tutturmak ve yaşamı nihilizme kaymadan yaşamak, "önemsizleştirmemek" ince bir ayar. Benim "lüks"lerim de sadeleşti, mesela çok lüks bir araba ya da takı sahibi olduğumda, rahatsız olduğumu fark ettim. Sahip olduğum bu eşyalar bana yük gibi gözükmeye başladı. Ben günlük yaşamımda rahatça kullanabildiğim, onları düşünürken hayatın anlamını kaçırmadığım eşyalar kullanmayı tercih ediyorum. Hani içinde yaşayanlara kapalı olan "misafir odalı" evler gibi, ben de bu tip lükslerimi bir kasaya kapattım, varlıklarını bile unuttum. Allah varlıklarını hatırlamaya muhtaç etmesin.. Onun yerine lüks anlayışım (eşim de aynı anlayışı benimsedi), günlük yaşamımı dolu dolu yaşamak ve yılda 2 yeni ülkeye seyahat etmek. Bu işi emekliliğe bırakmıyoruz ve şu ana dek gördüğüm 57 ülke, okuduğum, yaptığım, öğrendiğim herşeyden daha kıymetli bir "eğitim" verdi bana. Ömrümün sonunda, arabalar evler takılar tokalar sahibi olmak değil ama dünyanın en azından 100 ülkesini görmek istiyorum.. Bence asıl zenginlik insanın beyninin içindeki bilgiler, kırıntılar.. Gördüğünüz gibi; çok para kazanma, evler arabalar eşyalar sahibi olma hırsım hiç yoktur. İnsan sevdiği bir işi yapabildiği en iyi şekilde yaparsa para da gelir mal da diye düşünüyorum. Onun yerine ben bilgi ve kitap biriktiririm; ilkini aklımda, ikincisini gurur duyduğum kütüphanemizde. 


Ve en önemlisi, gün içinde bazen bir çiçek gördüğümde, bazen bir hoşluk hissettiğimde, hemen şükrederim "Allahım teşekkür ederim bunu bana gösterdin, yaşattın, bilincinde olmamı ve keyif almamı sağladın. Seni ve yarattıklarını saygıyla seviyorum, yolundan ayırma ve hayatıma verdiğin bu güzellikleri katlayarak arttır, sana daha çok şükretmemi sağla" derim. Sağlığıma şükretmek için hasta olmayı beklemem yani..

Bu anlamda, son 10 senedir yavaş yavaş yürüdüğüm sadeleşme yolu beni daha mutlu bir insan haline getirdi diyebilirim. Hırsı olmayan, kimseyle kendimi karşılaştırmadığım, sahip olduklarıma şükredip yetindiğim, yaşamı kabullendiğim bir yol oldu sadeleşme yolu. Bu nedenle, sizlere de tavsiye ederim.

1 Kasım 2015 Pazar

Çalışan ya da çalışmayan tüm anneler için zaman yönetimi

Hani bazı insanlar sık sık "gün keşke 24 değil 34 saat olsa, ay hiç bir şeye yetişemiyoruuum, yetemiyoruum, deliriciym" diye yakınırlar ya, hatta ebeveyn olduktan sonra sanki gün daha da kısalır, saatler koşar.. Sadece saatler mi; günler, aylar hatta yıllar koşar ve siz kendinizi "daha dün üniversiteden mezun olmuştum, üzerinden 10 sene ne zaman, nasıl geçmiş!?" diye düşünürken yakalarsınız ve birden o meşhur, o korkutucu "ömrüm geçiyor ve daha yapmayı hayal ettiğim bir çok şey var, hiç birini yapamadım!" hissi gelir çöreklenir yüreklere. Hayatı boşa geçirmek.. Pişmanlıkların en büyüğü.. İşte bugün bunun önüne nasıl geçeceğiz, onu yazacağım.

Çok iddialı değilim ama zamanı yönetme ve verimli kullanma (kaliteli zaman geçirme) konusunda küçük yaşlarımdan beri başarılı olduğumu düşünüyorum. İtiraf edeyim, günü uzatmak isteyen insanlar beni şaşırtıyor çünkü beni günün 24.0001 saat olma riski dahi korkutur, yok yahu, bence gün yeterince uzun, daha da uzatmanın alemi yok, vallahi bakınız. Yoksa Cuma akşamı nasıl gelir, yorgun ruhumuz haftasonu denen cennete nasıl ulaşır canlar, aman diyeyim!

İşin sırrı tek cümlede; önceden planlama, yapılması gereken, istenen, hedeflenen işleri sınıflama, önem listesi oluşturma ve planlanmış işler için realist zaman süreleri biçebilme sevgili dostlar. Bu cümleyi anlayıp içselleştirdiyseniz, zamanınıza yazık, gerisini okumayın çünkü şimdi vır vır vır uzata yaya sadece bu cümleyi anlatacağım size..

Vakti zamanında, severek takip ettiğim bir blog arkadaşım sayesinde Celestine Chua'nın bazı kişisel gelişim makalelerini okumuştum. Hakikaten öfke yönetiminden olumsuz geribildirimlerle mücadeleye, çok çeşitli alanlarda güzel makaleleri var; bize Batı'dan daha "yakın" olan "Uzak Doğu"lu kişisel gelişim uzmanının. Celes'in "big rocks first" ilkesi çok önemlidir, yani otur yapılması gereken ya da gerekmediği halde yapmak istediğin işleri bir bir yaz ki sadece düşünmek, planlamakla kalmasın, soyut düşünceler görsellik de kazanarak "somut hedeflere dönüşsün". Sonra bunları önem sırasına diz ve yanlarına ne kadar zaman alacağını ya da hangi zaman diliminde yapılacağını yaz. Mutlaka yapılması gereken maddeler büyük taşlar gibidir, keyif maddeleri ise küçük taşlar ya da su gibidir. Günü kavanoz gibi düşünürsek, önce suyla kumu koymaya kalkarsan, büyük taşları kavanoza sığdıramazsın. Ama büyük taşları önce yaparsan, belki günün sonunda az iş görmüşsün gibi gözükse de, "bugün önemli işler gördüm" hissini duyarsın.

Örneğin benim dün (Cumartesi günü) yapmak istediklerim, önem sırasına göre şu şekildeydi:

1. Ev temizlenecek, balkonlar kışa hazırlanarak kapatılacak, çamaşırlar yıkanacak, asılacak (2 saat).
2. Akşam yemek için şehir merkezine gidilecek, mümkünse bir kadeh şarap içilecek, eve gelip Maya uyuduktan sonra biraz kocayla ilgilenilecek :) (saat 18.00-20.00 arası yemek, 20.00'den sızana kadar koca)
3. Pazar akşamı X'ler yemeğe geleceği için; menü oluşturulacak, alışveriş yapılacak (1 saat).
4. Maya ile çocuk kütüphanesine gidilecek ve 2-3 yeni kitap alınacak (2 saat).
5. Sabah spa'ya gidilecek, öğlen kayınvalidemle yemek yenilecek 10.00-11.30 arası spa, 11.30-13.00 arası yemek).
6. Öğleden sonra Maya uyuduğu saatlerde clinical neuropsychology dergisindeki makale okunacak (1 saat).

Bu liste yazılı olarak değil, kafamda son 3-4 gündür duruyor, bazı maddeler ekleniyor, bazıları çıkıyordu. Yazılı hale getirmek, yapmaya başlamanın ilk adımı. Maddeleri önem sırasına dizmek aslında onlara bir vücut veriyor ve diyelim 10 maddelik bir liste hazırladıysanız, bazen "yuh artık, ne kalabalık olmuş bu liste, şunu şunu şunu atayım da azıcık soluk alacak zaman çıksın" diyebiliyorsunuz. İyi yapılmış bir planlama, aslında en önemli ilk adım. Realistik zaman belirleme ise en önemli diğer adım.

Mesela ilk madde, ev temizlemek. Neden bu kadar önemli? Ben titiz bir insan değilim ama temiz ve düzenli bir ortamda yaşamaktan keyif alıyorum. Öyle şunlar illa şurda duracak, bunların tozu her sabah alınacak falan türlü takıntılarım yok, evim de çok pırıl pırıl parlamıyor ama şöyle bir koltuğa rahatça oturup keyifle çayımı içecek ve evime bakıp "oooh ne rahat, ne ferah" diyecek düzeyde temizim, düzeniyim. Çünkü inanın temiz ve tertipli bir ev içinde yaşayan insanları gerçekten rahatlatan hatta dinlendiren bir unsur. Benim evim 90mt2 ve minimalist düzenlenmiş sade ve beyaz renk ağırlıklı şu yandakini andıran hatta halısı ve perdesi bile olmayan bir ev. Öyle etrafta vazodur biblodur bulundurmuyorum, çocuğumun eşyaları kendi odasında durur, kutular içinde istediği odaya taşır ve oyunu bitince tekrar kutulara konup odasına kaldırır. Dolayısıyla her hafta 1 dipköşe, 1 de elektrikli süpürgeyle silme türü temizlik bize yetiyor. Bazı insanlar aynı evi koca bir günde temizleyebilir, bazıları ise 1 saatte şipşak temizler çıkar. Dolayısıyla süre belirleme tamamen kişisel ve yapılacak işin detaylarına bakıyor. Hayatınızı ne kadar az süsler, minimalist düzeyde eşya sahibi olursanız, aslında eşyaların bakımı ve sürdürülebilirliği de o derece kolaylaşıyor (aslında bu sade yaşam konusunda da yazmalıyım çünkü bence düzenli ve planlı bir hayatın ilk basamağı gereksiz yüklerden kurtulmak ve hayatın her alanında sadeleşmek, yazayım mı onu da bir sonraki sefere?)

Mesela önem listemdeki ikinci madde aslında size çok önemli gelmeyebilir fakat dün yapmayı en çok istediğim şeylerden biri 1 bardak kaliteli beyaz şarap içmekti! Ağzımda duyacağım o kekremsi tad benim için önemliydi, sanki günün kapanışında "evet bugün güzeldi" diye hissedebilmem bu beyaz şarabın ağzımda bıraktığı hoşluğa da bağlıymış gibi.. O nedenle önem listesinde 2. sırada, yaşam listesinde mutlaka bulunması gereken "kendine ve beraber yaşadığın insanlara zaman ayır, tüm bedenin ve ruhunla, başka hiç bir şey düşünmeden ve yapmadan sadece onlarla otur, konuş, gülüş" maddesi..

3. ve 4. maddeler yine çok önemli çünkü alışverişin mutlaka dün yapılması (Pazar günleri marketler kapalı bu memlekette) ve Maya'nın yeni kitaplarına dün kavuşması (çünkü bugün ayın 31'i ve bizim evde her ayın son günü Maya ufak bir hediye alır) gerekiyordu. 5. madde yine keyif ile karışık sosyal, psikolojik ve fiziksel aktivite ve genel haftanın yükünü atma ve gelecek haftaya motivasyon sağlama açısından önemli. Son madde ise bilişsel denge açısından ve söz konusu makale hakikaten ilgimi çektiği ve okumayı dört gözle beklediğim için önemli ama Maya çoğu öğle uykusunu artık uyumuyor ve yine dün de uyumadığı için bu madde az kalsın safdışı kalacaktı (olsun.. çok önemli değil, kavanozdaki en küçük çakıl bu çünkü) ama sürpriz bir manevrayla spa'ya makaleyle gittim ve ayaklarımı uzatıp büyük bir keyifle makalemi okudum (bingo!).

Gördüğünüz gibi, planlarımı bir önceki yazımda bahsettiğim 4 kollu teraziye göre planladım. Sosyal, psikolojik, fiziksel ve bilişsel açıdan dengeli bir plan yaptım. Üstelik zaman biçme konusunda realist davrandım ve esneklik payı marjinini geniş tuttum. Maddelerin tamamını olmasa da büyük çoğunluğunu gerçekleştirebileceğimi düşündüm ve yandaki zaman aralıklarını da dikkate alarak işe başladım. Sonuçta da listedeki tüm maddeleri gerçekleştirebildiğim hoş bir Cumartesi günü oldu. Ha ama listedeki maddelerin sadece 2 ya da 3 tanesini gerçekleştirebilseydim yine de yeterli olurdu çünkü en azından büyük taşlardan kurtulmuş olurdum..

Ha bu noktada şunu belirtmek isterim. Benim çocuğum da çoğu çocuk gibi en geç 7'de ayaklanır ve Duracell tavşanı gibi pili bitip yatağa yığılana dek tam gaz koşar, oynar, sıkılır, yanına ister, kucak ister, ilgi ister. Fakat ben yıllardır biyolojik saatimi sabah 07'den gece 23'e ayarladığım için, her sabah mutlaka B-D vitamini aldığım için, yoğun günlerde soldan soldan gelmeden hemen bir bardak kahve ya da diyet kola içtiğim için, öğle uykusu uyuduğunda ben de yanındaki koltukta 15-20dk'yı geçmeyecek şekilde "power nap" (güç toplama uykusu) yaptığım için, doğrusu bu enerji beni yormuyor (beni yoran ve iş görmemi engelleyen mızmızlık, sonu gelmeyen istek listesi vs. onlar ayrı hikaye). Yani güne erken başlayın, gece yarısını görmeden uyuyun, artık 8 saat uyku hepimiz için ütopik ama mümkün olan en geniş uykuyu alın derim. Gün içinde şekerli besin tüketmemek, muz ve kafeini cansimidi bazında tüketmek de işe yarıyor.

Ha bir de en önemlisi; güne mutlaka ama mutlaka sıcak bir duşla başlayın, geceden kalma hamlamalar, isteksizlikler, ağırlıklar aksın gitsin (Türk insanımız hergün yıkanmayı pek sevmez ama sadece 15dk alır ve inanılmaz bir enerji verir, inanın). Bu yandaki fotoğrafa çok güldüm, her cm2'lerinden zevksizlik akan Rusların köpüklü romantik banyo anlayışı buymuş :P Ama kadın (yoksa adam mı?) memnun gözüküyor, biz ona bakalım.

Kahvaltıyı haftasonu dışında uzun tutmam, uzun tutunca öğlen yemem ve hemen kahvaltı sonrası hedeflediğim listeme başlarım. Hafta içi işe gitmek, çocuğun bakım ve eğitim gerekleri ev işlerine zaman ve enerji bırakmıyorsa, yemek, çamaşır, temizlik gibi işleri haftasonuna bırakırım ama günün yarım saatini mutlaka "benim zamanım" yapar, asla ödün vermem çünkü bu da enerjinizi yükselten en önemli şeylerden biri. O yarım saatte isterseniz alın elinize bir sıcak içecek tavana bakın, isterseniz okuyun, isterseniz ayaklarınıza kırmızı oje sürün ama asla bir başkası için "yapılması gereken birşeyi" ya da bir görev / sorumluluğu yapıyor bulmayın kendinizi. Bu noktada "yaw 30dk nasıl nerden buluyorsun" derseniz, ben 1997'den beri tv izlemiyorum ve inanılmaz zaman kalıyor tv gidince arkadaşlar. Dünyadan haberimin olmasını tamamen sosyal medyada takip ettiğim gazetelere ve dergilere borçluyum (yetiyor) ve çok popüler dizi ve filmleri de haftanın 1-2 akşamı çocuk uyuduktan sonra internetten izliyorum (o da yetiyor). Tv gerçekten çok zaman öldüren ve öldüremediğini de kalitesizleştiren birşey bence. Siz de tv dışında bir başka şeyin (sosyal medyaya ya da zamanı boşa geçirmenize neden olan herhangi bir başka şeyin) tesbitini yapın ve kurtulun ondan.

Başlıkta özellikle çalışan ve çalışmayan tüm anneler için dedim, çünkü nedense çalışan anneler çalışmayan annelerden daha bir yoğunmuş gibi lanse ediliyor, buna asla katılmıyorum çünkü çalışmayan annelerin de başka türlü sorumlulukları ve yaptıkları başka işler var (ha çalışmayıp, hobisi ya da öğrendiği, kendini geliştirdiği hiç bir şey de olmayan, öyle tüm gün evde yatan analar da mutlaka var ama onlar zaten zaman yönetimine gelene kadar daha çok farklı alanlarda kendilerini değiştirmeli, hatta iddialı olacak ama kişisel gelişim değil direkt psikolojik terapi görmeliler, hayatı bu kadar boş, hiç bir şeye dokunmadan, hissedemeden yaşamak bir hastalık çünkü). O nedenle çalışan ya da çalışmayan tüm annelerin "yapılacaklar ve önem listeleri" farklı maddelerden oluşsa da, zaman yönetimi konusunda aynı yoldan geçtiklerine inanıyorum. Çalışan anneler için ev işleri konusunda alabildikleri tüm yardımı almalarını önereceğim, o iki bardak bile o makinaya girsin arkadaşlar, elde yıkanmasın. Çamaşırlar makinada yıkanıyor zaten ama ütü (özellikle ütüye meraklı değilseniz, var böyle insanlar, terapi babında..) bırakın işi uzmanları halletsin (bu insanlar da kazansın, ekonomi işlesin) yani kısaca, alınacak yardım alınsın, 2 saat bile kazandırsa kardır yanınıza ve çocuğunuzla, eşinizle, kendi kendinizle geçireceğiniz zamana ve verdiğiniz paraya değer inanın!

Son olarak; 0'dan 100'e bir anda çıkmayın. Zaman yönetimi ve kaliteli zaman geçirmek bir günde öğrenilmez, tek bir yazıda da öğretilmez. Mesela hemen yarın için normal günlük hayatınız dışında ekstradan tek bir hedef koyun, ne kadar zaman alacağını yazın, yapın. Ertesi gün 2 hedef koyun, daha ertesi gün 3 hedef koyun. Gerçekleştiremezseniz de üzülmeyin, bu bir öğrenme süreci, yılmayın, ertesi gün baştan başlayın.

Yazı çok uzadı, kaliteli zaman geçirme konusunu da bir sonraki yazıda ele alayım, olur mu?