28 Mart 2016 Pazartesi

Bahar mı geliyor ne?! :)

Paskalya gelmeden bahar gelmez diyorlar burada.. Paskalya tatilini Maya'nın idrar yolu enfeksiyonu sonrası ağır soğuk algınlığı sonrası anjin sonrası bana pas vermesi ve benim de hemen akabinde hapı yutmam ve kamyon çarpmış gibi hissettiğim tuhaf bir grip ve çoklu enfeksiyonlar (göz, karın ve ağız içi) ile geride bıraktık. Bugün ilk defa ateşsiz ve "aaa kuşlar cıvıldıyo" diyerek uyandık. Çapaklı gözlerimizi saf su ile temizledikten sonra güneşli bir gün olduğunu da fark edip, daha da sevindik. Hele biz yatak dşek yatarken, komşuların mahallemizi paskalya yumurtalarıyla süslediklerini fark edince... Eh artık kabul etmek lazım: Bahar geliyoooor!

Bu sabah yumurtaları kaynattım, Maya ile beraber boyadık, üstüne çıkartmalar falan yapıştırdı, sonra bizi odadan çıkartıp tamamen kendi buluşu olan "çok gizli" mekanlara sakladı onları tek tek. Sonra çağırdı bizi, "arayın!" dedi. Ama dayanamadı, kendi parmağıyla "hayır, oraya değil buraya bakıcaksın, hayır kapının arkasına bak" diye gizli mekanlarını bir bir gösterdi :)

Bu sene çikolata şeker yerine boyanmış yumurta değiş tokuş ettik dostlar ve akrabalarla, yoksa hepimiz 3'er kilo alıyoruz paskalya tatilinde. Bizimkiler böyle yandaki gibi oldu.. Bu iş için hazırlanmış boya takımları var, azıcık suya katıp biraz da parlak olması için sirke katıyorum. Kuruyunca da Maya üstlerine çıkartmalar yapıştırıyor ya da kalemle surat falan çiziyoruz. Sevimli oluyor.

Sokaklarda insanlar ağaçlarını renkli plastik yumurtalarla ve evlerini tavşan, yumurta, civciv temalarıyla süslüyorlar. Aslen paskalya "diriliş yortusu" denen dini bayram hıristiyanlarda, yani Hz. İsa'nın çarmıha gerilip, cennete yükselişi ve 3. gün bir daha dünya üzerinde görülüşünü içeren 3 günlük bir dini bayram. Noelden sonraki en önemli dini bayram. Aslında bana hep Hz. İsa'nın doğumu olan Noel'in kutlanışı çok ağır ve duygulu, ölümü olan Paskalya ise çok neşeli geldiği için tuhaf bir karışıklık hissederim ama ölüme farklı bir bakışla "diriliş" yani tanrıya kavuşma düşünülünce bayram olarak kutlanması da normal sanırım. Zaten daha önce de bahsetmiştim, Hıristiyan cenazeleri çok ağır, ağlamalı geçmez, yaşam kutlanır ve yenip içilir genellikle. Sanırım biz müslümanlar ölümü daha olumsuz algılıyoruz..

Neyse kısaca sokaklar ve evler süsleniyor. Biz de evdeki uzun boylu bitkilerimizi süsledik. Bu gariban benjamininim alt yaprakları bir takım cüce şahıslar tarafından ellenmekten yolunmaktan böyle kelleşti. Zavallı çiçek kendini korumak için alttaki yapraklarını döküp uzun boylu tepesinde bir sürü yaprak olan tuhaf bir bitkiye dönüştü.. Ben evde çiçek ve bitki çok seviyorum ama kedili ve çocuklu evlerde bir sürü bitki ve çiçek bakmak ne zor yahu!

Hastalık nedeniyle bu sene bizim evde verdiğimiz efsanevi paskalya kahvaltısı davetlerini veremedik malesef.. Oysa geçen senelerde bir çok dost ve aile ağırlamıştık, biraz buruk hissettim o nedenle. Olsun, seneye iki kat yaparız inşallah..

İşte böyle geçti Paskalya Bayramı.. Bu memlekette Mayıs'ın 12sinde kar yağdığına şahit olduğum için baharın gelmesi fikrine hala temkinli yaklaşıyorum ama kuş cıvıltıları da aklımı çelmiyor değil :)

23 Mart 2016 Çarşamba

Saat 11.30 ve kreşten aramadılar, ne iş?!

Diye düşünürken yakaladım kendimi.. Hayat beni ne hale getirdin! Koşa koşa gidip arkasına bile bakmadan girdiği kreşten nefret ediyor, bir yolunu bulup kendini kahvaltı sonrası eve şutlatıyor. Araya haftasonu girdi unutur dedik ama nafile..

Haftasonu şahane bir Çek Cumhuriyeti kaçamağı yaptık. "Cesky Krumlov" diye Münih'e arabayla sadece 3,5 saat uzaklıkta, son derece tarihi, sevimli mi sevimli bir kasabaya gittik. Prag turlarından sıkılanlar için, şiddetle öneririm. Ortaçağ etkisinde nehrin kıvrım kıvrım böldüğü minicik bir kasaba; kalesi, kulesi, antik köprüleri, bir de efsane "işkence müzesi" var ki, çocuk sahibi olmadan önce bu şey nasıl bir şey diye anlamak isterseniz (tamam ya o kadar da değil) uzmanından parasını verip "turistik işkence" de görebiliyorsunuz (valla). Yazın kano turları, dört mevsim yürüyüş ve trekking mutlaka öneriliyor, biz ilk gün gezip ikinci gün hasta olan kocayı pışpışlamakla geçirdik haftasonumuzu ve ateşler içinde evimize döndük. Yine de güzeldi, çok romantikti.. Biz yine gelecek!

Pazartesi sabah Maya'yı itinayla "tıktığım" kreş, yarım saat sonra tam işyerimde masama kurulmuş, danışanlar üstüme çullanmadan hemen önce aldığım ve "bu sefer sıcak içeceğim sanki" diye düşündüğüm kahveyi dudaklarıma götürdüğüm anda cebimden arayıp "Maya idrar yolu enfeksiyonu geçiriyor" dedi (kendileri sadece psikolog değil aynı zamanda doktorlar) ve o panikle patronun salatalık turşusu gibi suratına bile bakmadan koştura koştura çıkıp, çocuğu kapıp doktora yollandım. Ufak bir enfeksiyon geçirdiği doğruymuş ama bizim kız sırf kreşe gitmemek için ya da ertesi gün şaşkınlıkla göreceğim üzre sırf 1 saatliğine babanneye gitmemek için tam kapıdan girişte "acıyooo, çiş yoook, acıyoo" diye yaygarayı basıp olayı da pireden deve ediyormuş.. Neyse eve aldım 2 gün, gayet mutluydu. Ben de vitamin desteği ve öğlen 30dk göz dinlendirme arası niyetine eline verdiğim 18 adet (hayır sayıyı abartmıyorum) kitap sayesinde ve hatta akşam babasının gelişine 1 saat kala da önüne tv, tablet, allah ne verdiyse koyarak bir şekilde bu "hastalık üstüne hastalık üstüne hastalık yettin uleyn dönemini" delirmeden geçirdim.

Bu arada bu tv işine yeni başladığımız için, ne izlenir ne sevilir, bu işin raconu nedir bilmiyorum, lütfen bilenler Peppa Pig dışında ama o ayarda öğretici olmayan (bayıyorum ayol herşeyden ders çıkarttıran programlardan) ama eblek de etmeyen öneriler veriniz.. Şarkı türkü, oyuncak tanıtımı ya da şu sürpriz yumurta videolarına ben çok karşıyım ama çizgi film ya da tablette app olabilir. Ben de size Peppa Pig dışında çouğunuzun yanına oturup izlerken gülebileceğiniz "Furchester Hotel", "Masha and the Bear" ve "Mr. Bean Cartoon" önerebilirim şimdiden :) Bir de sesame street'in appleri var, dondurma koymaca falan, onlar da güzel. Maya şu an haftanın 2-3 günü 30dk izliyor, artık 2,5 yaşını geçti, ekransız bu yaşa getirdim yeter bence de :) Ama çok acemiyim, içim dışım Peppa Pig oldu (oh dear..) lütfen yardııım!

Neyse bugün Çarşamba, kreşe geri yolladım ama önceden hazırladım, "bugün kreşte paskalya partisi var, yumurta boyayacaksınız saklayacaksınız ooo partiii vuuu" falan diye gaza getirdim, söylenmeden gitti, arkasına bakmadan girdi ve telefon da gelmedi demek ki bir şekilde duruyor içerde. Yarın gider mi bilmiyorum, çok ısrarcı değilim çünkü Cuma'dan itibaren tam 2 hafta tatil ve yarın gitse de biiir gitmese de.. Ama giderse çok süper olacak çünkü tam 5 aydan bu yana kuaför yüzü görmemiş saçlarımı boyatacağım - biraz da korkuyorum bu sıra başıma gelen dizi felaketlere bir de saçları boyuyoruz diye yakmak falan eklenir mi diye :P Olmadı yandaki gibi keltoş keltoş devam ederiz, ne yapalım..

Paskalya sosyal anlamda biraz yoğun geçecek, dönüşte görüşmek üzere hepimize sağlık, huzur, mutluluk diliyorum!

Not. Meraklısına dipnot; bahar hala gelmedi, sabah kar atıştırıyordu. Hahoyt.

16 Mart 2016 Çarşamba

Hayat bi nefes aldır be!

Ayyyh, yine çöküş.. Bıktınız değil mi, ben de bıktım inan ki.. Bu sefer ne oldu; vallahi evde herşey günlük güneşlik gidiyordu, kreşten 3 gün önce yediğim "şamarı" (anlatıcam dur, şaşaalı bir giriş olsun dedim) bile kafaya takmıyordum ama bu sabah.. Moraller yine yerde.

Bizim kız evde bir melek son günlerde. Fakat her sabah kreşe gitmiycem diye yırtınıyor. Üzerinde durmuyorum çünkü işe gitmem lazım, bazı rutin doktor kontrollerim var, saçımı boyatmam lazım, bir de onsuz 2 saatçik kendime zaman ayırmam, bir sıcacık kahve olsun içmem lazım. Lazım işte, yoksa ben tırlatırım, benim tırlatmam demek tüm ailenin cortlaması demek..

Neyse 1 haftadır yataktan karga tulumba kreşe götürüyorum, o gün imkanım varsa biraz uzun uyumasına ya da evde az keyif yapmasına izin verip biraz geç bırakıyorum, mümkün olduğunca erken alıyorum yani huyuna gidiyorum ama her sabah "gitmiycem" diyor. E normal, her çocuk yapar.. Fakat Pazartesi almaya gittiğimde iki öğretmen birden üstüme çullandılar. "Geçen hafta evinizde bir değişiklik mi oldu, Maya birden çok huysuzlaştı, anlam veremediğimiz bağırma ve ağlama nöbetleri oluyor, aşırı ilgi istiyor ve diğer çocuklarla kesinlikle iletişim kurmuyor, oynamıyor, hatta göz teması dahi kurmuyor, kendi içine kitleniyor" dediler. Normal bir ana paniklerdi ama ben "amaaaaan, bizim kızın dnemsel huysuzluğu, yeni hastalıktan kalktı" dedim geçtim. Salı günü yine benzer bir serzeniş. Bu sabah eşimle götürdük, bizi çektiler bir köşeye, ağzımıza güller diktiler.. Altmetinde "kızınızın otistik olduğundan şüpheleniyoruz" yatan, sözel hafifletmeyle "göz teması ve iletişim kurmaması ve uyum sorunları bizi düşündürüyor, acaba bir uzmana götürseniz" vardı bugün laf salatamda.. Ağır di mi sevgili dostlar...? Ağır ki ne ağır.. Klinik psikolog olduğum için kızımın otizmi olmadığını biliyorum ama otizm yelpazesinde bir sürü hastalık var ve itiraf edeyim, içimdeki psikolog "yok daha neler" dese de, içimdeki anne yine de evham yapıyor ve kitaplarımı açıyorum, kriterleri başkasının çocuğuymuş gibi önüme serince, yani zorlasan biraz otizm yelpazesinden bazı şeylere uyuyor işte.. Bir an "teşhisi koy rahatla be, ne değişecek ki hayatında?" gibi anlamsız bir düşünce geçiyor ama elimin tersiyle iteliyorum "kuruntu yapıyorsun..!"

Fakat söylenenler de içime işledi bu sabah, biraz sıkıldım. Özellikle bir gerçek var ki; tokat gibi çarpan da o zaten.. Göz teması ve iletişimi sadece yetişkinlerle kuruyor Maya, çocuklarla oynamayı sevmiyor, dahası çocuklardan korkuyor ve içine kapanıyor ama ne kapanma, kitleniyor sanki.. Bebeklikten beri gelen arkadaşlıklarında bile temkinli, beraber oynamayı ve iletişim kurmayı çocukların anneleriyle yapsa daha mutlu diyeyim.. Pek normal değil evet ama sonuçta 2,5 yaşında yahu; pohpohlanmak, devamlı aferin duymak, asla eleştirilmemek ve dünyanın merkezi olmak istiyor. Çocuklardan pohpoh alamadığı için büyüklere yöneliyor, güçte eşit ilişkilere açık değil çünkü..

Alman sistemi ona pek yaramıyor. Türkiye'de bloglarınızdan görüyorum kreşte çocuklar kucaklanıyor öpülüyor, okşanıyor sanırım. Burda fiziksel temas pek yok hele öyle öpme falan asla yok. Maya biraz kucak seven bir çocuk, doğduğundan beri böyle. Burada en özel kreşler bile "okul", kuralları var ve hiçbir çocuk özel değil, herkes eşit derecede bakım alıyor, herkesin sorumlulukları var. Alman toplumu bu şekilde. Fakat Maya... Maya gerçekten biraz fazla duygusal ve "sensitive" yani hassas bir çocuk, bedensel temasa, devamlı aferin almaya, başarısının övülüp hatasının görmezden gelinmesine alışkın. Evde bu şekilde ve doğrusu şu an işe yarayan yöntem bu.. Kuralcı ve anne baba odaklı yetiştirme şekli sadece onu 2 yaş krizine sokmaya, daha huzursuz ve hırçın yapmaya neden olunca, ben sistemi daha yumuşak, çocuk odaklı ebeveynliğe çevirdim ve rahatladık. Ama kreşte böyle değil ve kaç kreş ya da okul değiştirsem de asla bu şekilde olmayacak çünkü Alman sistemi böyle değil.

Dolasıyısıyla ne oldu; Maya'nın 2 yaş krizi evde bitti, herşey süt liman ama kreşte feci şekilde devam ediyor. üstüne de öğretmenler (3 kişi) 8'i bebek 12 çocukla ilgilendikleri için (anaokulda 2 öğretmene 25 çocuk olacak bu sayı), kimseye özel ilgi de gösterecek durumda değiller.. Ne oluyor, Maya'yı bırakıyorlar bir köşeye, kapanıyor içine ya da ağlıyor yarım saat..

Çok sinir bozucu.

Kreşe yollamamayı düşündüm evet. Fakat evde bakma imkanım artık yok, işim ve diğer uğraşlarım bir yana, artık 2,5 yaş çocuğuyla aktivite bulmakta zorlanıyorum, gün geçmiyor. Zaten 8.30 da bırakıyor, 13'te alıyorum, çok uzun bir kreş zamanı sayılmaz. Evde (ve hava elverdiğince dışarda tabii) 5 saat başbaşayız babası gelene dek. Yani vicdan yapmama gerek yok biliyorum.. Onun yeri ev değil sosyal bir ortam olan kreş olmalı bu yaşta.

Fakat öyle çok ağlıyor ki; sabah gitmemek için ağlıyor, bıraktığımda anne diye yalvara yalvara ağlıyor, gün içinde en az 30dk-1 saat çeşitli ve nedensiz ağlamaları oluyormuş. Eve gelince cennetlik.. Akşam yatarken aklına sabah kalkması geldiği için "kreşe gitmiycem" diye bir daha ağlıyor.. İçim parçalanıyor. Yollasam bir türlü, yollamasam başka türlü dert...

Üstüne de bu otizm iması.. Şahane oldu gerçekten.

Maya'nın "farklı" olduğunun farkındayım. Zorlanıyorum hem de çok. Çocuk bakımında uzman olan bu kişiler bile Maya'nın onları çok zorladığını söylüyorlarsa, demek ki sorun bende değil dedim az biraz rahatladım :P Pollyanna kaçmış içime. Ama bu fark bence bir hastalık değil; sadece biraz karakter meselesi, biraz kreşin ve evin farklı disiplin uygulaması, biraz kreşteki 4 büyük çocuğun da hasta oldukları için yokolmuş olmaları (zavallı çocuğum bebeklerin arasında kaldı iyice) ve biraz da uzun süredir gelip geçmeyen hastalıklar dizisi (bu sefer de streptekok salgını başladı etrafta).

Ayh ne yapıcam bilmiyorum. Çok daraldım yahu.. Bir süre yollamasam mı? Ama evde başbaşa delireceğimizi biliyorum, bu sefer daha beter oluyor ikimizin de psikolojisi.. Yoksa inatla, bir Alman sertliğiyle "senin yerin kreş" diyip yollasam ve en azından kendi psikolojim mi normal kalsa?

Ayh hayat bi nefes aldır be... Otizm miş.. Üfffff. Psikolog olmasam bir de buna takılacağım şimdi hiç yoktan. Üf ben bir Dr.Nazi randevusu alayım en iyisi, çocuğun senelik bakımı da gelmişken..

Not. Bu arada beze geri döndük çünkü çılgınlar gibi ağlayıp bez üstüne don giyme modasında inat etti. Hanginizin nazarı değdi zilliler?! :D Anlatmıycam bundan sonra size hiç bi başarımı, hıh! :P Şaka şaka, çocuk işte bi uzay profesörü, bi bildiğin palyaço.. Ay az soluk, huzur, sağlık, nefes, mutluluk, biraz güneş ışığı ne oluuuuuur..!

15 Mart 2016 Salı

Olumlu enerji, lütfeeen!

Haftasonu eşimin annesinin 70. doğum günü vardı. Korktuğumuz gibi depresyona girip kendini alkole vurmadı, gayet olgun ve neşeli karşıladı bu yeni rakamlı yaşını. Kadın 45 gösteriyor zaten (bir avuç multivitamin yutmak, vichy dışında yüz kremi kremi kullanmamak ve nazik bedenini hiç bir şey için yorup üzmemek dışında pek bir sırrı da yok) ailesinin yaşam süresini düşününce, daha da önünde 30 sene falan var, o nedenle hakikaten 70 de korkulacak bir yaş gibi gelmedi hiç birimize..

Bir yandan da düşündüm; kadın neredeyse benim 2 katım kadar yaşamış.. Sonra şunu düşündüm, ben 25ken o 60tı yani iki katımdan fazlaydı. Matematik tuhaf şey, gerçekten de 25 ile 35 arasında hayat insana çok fazla şey öğretiyor, o nedenle yaş ilerledikçe aradaki "fark" da azalıyor.. Hayat ve matematik..

Sonra dün sabah beni sinirlendirdi. Doğum günü pastasını üstünden 3 gün geçmiş, yiyememiş çok gelmiş, kalan 1/3lük kısmı bize getirmiş.. Te Allahım, 3 günlük yaş pasta! Ayıp be, 3günlük ve 2 dilim pastayı atıvereceğine.. Sinirlendim. O sinirle yine "kullanmadığı" için (atamayıp) bize verdiği asırlık tost makinasını da pastaya kattım ve doğru çöpe yolladım. Tost zaten yapmıyoruz ama bir defa özenip yapmaya kalkınca tüm tostlar makinaya yapışıp geriye tattan çok bulaşık bıraktığı için ayrıca sinir olmuştum. Bu vesileyle ikisinden birden kurtuldum..

Evliliğimizin 6., ilişkimizin 12. yılında eşimin "kıymetlisi" şeyleri ona hiç sormadan ve onay falan da düşünmeden çöpe atabilme davranışı geliştirdim ben. Eskiden "aman özeli" der sorar ve mutlaka "aaaa hayır atma tabii ki o benim kıymetlim" cevabını alırdım. Baktım minimalist evim bu kıymetlimsss'ler yüzünden çöp eve dönüyor, atıverdim bir ikisini. Baktım hiç aklına bile gelmiyor, bir gazla hepsini attım, oh bir ferahlama geldi ruhuma. Çok özel bir anısı olmadığı sürece, eşyaya bağlanmaya karşıyım.. Bir arkadaşım da fotoğraflarını çekip sonra atıyormuş, hani özlem duyarsa ilerde fotoğrafından hatırlamak, anmak için..

Neyse sonra kar yağmaya başladı. Ona sinirlendim bir posta da.. Ben sinirlendikçe lapa lapa yağmaya ve tutmaya başladı, daha da sinirlendim..

Zaten memleketten gelen haberler o kadar iç karartıcı ki, mutlu bir insana rastlasak "ruhsuz" de, kınar olduk, kendimizi mutlu hissedince bunu saklar, utanır olduk; kısacası hepimiz anormalleştik..

Bugün benim için çok önemli, çok stresli, hatta geleceğimi belirleyecek bazı gelişme ve haberler alacağım bir gün. Sadece biraz iyi dilek, biraz dua, biraz iyi niyet takviyesine ihtiyacım var. Lütfen olumlu enerjilerinizi yollayın! <3

Tam derken bunu, annemin geçen hafta şişirdiği ve Maya'nın raf üstüne istiflediği rengarenk balonlar, su kaynıyormuş gibi bir fokurdama sesi eşliğinde birdenbire, nedensiz bir şekilde yere düştü :D Haydi bunu olumlu bir işaret olarak alıyor, bir gülümsemeyle güne devam ediyorum!

13 Mart 2016 Pazar

Baharı beklerken..

Çiçekli böcekli bloglarınızı çok kıskanıyorum. Kızıma şu yandaki ev nergisini (süs köpeği gibi anlamsız bir sıfat tamlaması oldu) aldım. Sorumluluk öğrensin derken, benim sabırsız kızım "ne zaman açacak, daha çok su vereyim daha çabuk açsın" mantığıyla çiçeği 4 günde açtırıp sonra da aynı hızla çürüttü. Şimdi "kayıp ve yas" öğreniyor :P

Burada sokak köşelerine kar küremişler, toktağan kar gibi bir şey olmuş, çok sinir bozucu bir manzara. Hava 4-5 derece, etraf gri, tomurcuk yok ve ben Mart başı doğumlu biri olarak kendimi hep "bahar çocuğu" sanarken, aslında son 4 senedir Almanya'da bildiğin "kışın en celalli zamanı çocuğu" olduğum gerçeğiyle yüzleşiyorum. Artık öğrendim; Paskalya'ya dek bahar gelmeyecek ve bu sene Paskalya oldukça geç geliyor.

Klasikleşen Şubat ortası yaz tatilimize çıkamadık bu sene, o nedenle mevsimsel depresyonun dibine vurdum, ben vurunca tüm aileyi de dibe çekiyorum. Kızımın belki de benim genel ruh halimden etkilenen bağışıklık sistemi cortladı, eşimin ayağındaki bir görünüp bir giden kronik ağrı sorunu "bunu daha çok koşarak çözeceksin" diyen tuhaf doktorun sözüne kanıp, gün aşırı sabahın köründe 45dk koşuya çıktığı için (tıp 2. sınıftan terk uzman doktor ben'im gözümde) kendisini seke seke yürür hale getirdi. Adama "hem kel hem topalsın" dedim dün (içimden tabii ama o da son tuvalet kağıdını kopartıp yerine yenisini koymayarak bunu fazlasıyla hak etmişti). Ben hayatına girmeden önce rapunzel gibi saçları, upuzun bacakları, şahane de bir poposu vardı halbuki.. Hiç üstüme alınmıyorum, adamı cortlattığım gerçeğini..

Annem aramızda geçirdiği kabus dolu 1 haftadan huzur dolu evine geri dönerken, sağolsun klasik Türk anaları gibi koca bir zarf bırakmış, bu yaşta ana baba parası almak çok gurur kırıcı bir şey diye düşünerek sol cebime usulca yerleştirdim. İnsanın gözünün önünde para olması kötü birşey. İçimdeki liboş-kapitalist dürtüp duruyor, aslında kızımla benim öğle yemeklerimiz ve zaruri ihtiyaçlarımız için olan bu aile yardımını ucundan kıyısından tırtıklayıp, kendimi ihtiyacım olduğuna inandırdığım bir takım gereksiz harcamalar içine giriyorum. Mesela baharın B'si görünmemişken gittim kızın bahar ve hatta yaz için ihtiyacı olabilecek herşeyi aldım. Kış ortasında resmen askılı elbise aldım kendisine, artık içimdeki yaz özlemi ne haddeye vardı ve beni delirttiyse.. Hem de Almanya'da askılı elbise giyilmesi görülmüş şey değilken "olsun bu yaz inşallah Türkiye'de giyer, birazcık da uzun kalırız, çok lazım bu çiçekli elbise" diye düşünüp, aldım.

Aslında ben pek alışverişi sevmem ve zaruri ihtiyaçlar çıkmadıkça da gitmem fakat üç nedenle bu iş zaruri hale gelmişti: 1). Maya bezi bıraktı (zil çalıp oynayalım evet ama her an geri dönebilir korkusuyla bir de "Maşallah" diyelim) ve kendisine mutlaka önünde prensesler olan, en oryantal, en pembe, en simli külotlardan almam icab etti. Çünkü gittiği kreşte "don trendi" bu şekilde ve kendisi benim aldığım minik kedili ya da ufacık kalpli minimalist sade külotlara kat-i surette yüz vermiyor. 15 adet "don" yanında tabii artık adettendir, eşit sayıda da atlet aldım, sonra içimdeki Türk anası "ay belceğizi açılır, donar be bu çocuk" diye dürttü, gittim bir kasa da kısa kollu beyazlı pembeli içe giymelik tshirtler aldım. Alem çocuk; her gördüğüne pantolonunu indiriverip, eteğini yukarı kaldırıverip "baaaaak ben artık don giyiyorum hem de prensesliii" diyerek gösteriyor! İzmirliler anladı burdaki ince lügatı :P

2. neden ise; inşallah kısmetse gelecek ay birkaç seyahat planlıyoruz ve ben bir de aileceğizimi görmeye Maya ile Türkiye (Ankara)'ya geleceğim. Nedense ben gelince ailem hep birşeyler almak istiyor ve ben sınırlı günü alışverişle geçirmek istemiyorum. O nedenle herşeyi aldım hazır ettim ki orda sadece birbirimize doyalım, oturup konuşalım, yiyip içelim. Burdan bloğumu okuyan ve söylediğimde duymamazlığa gelen tüm aile üyelerine selam olsun; sakın bize birşey almayın, ucuz bilet buldum ve sadece el bagajıyla gelebiliyorum, alırsanız aynen iade etmek durumunda kalacaksınız.

Son neden ise; Maya'ya hala ve inatla çıtçıtlı badiler giydiriyordum ben. Beli bıkını açılmasın mantığıyla tabii. E bu Almanlar çocuğun tuvalet eğitimini "çocuk kendi soyunup, tuvalete oturup, çişini yapıp, kendini temizleyip, tekrar giyinmek" olarak tanımladıkları için (bu durumda bizim ülkede ilkokul seviyesinde hala tuvalet eğitimini tamamlamamış yavrular var yahu), çıtçıt işi biraz süreci aksatıyordu tabii.

O nedenle, hazır soldan soldan bir alım gücü de gelmişken, gittim biraz dışlık tshirt, uzun kollu bluz de alıverdim, sonra bir posta onlar arasından olmayanları değiştirdim, değişim yaparken gözüme işte o yeni sezonluk elbiselerle o Zara'daki mini etek takıldı, onları alınca zaten artık kendimi kaybetmiştim, bari 2-3 de hırka alayım derken bir de yazlık mont aldım (o ne be? diyeceksiniz haklısınız, yazın burda bizim memlekette Mart ayında bizi darlayacak kalınlıkta montlar giyiyoruz). İki de külotlu çorap attım sepete, derken aklıma ayaklar geldi.. Sevdiğim iki marka var; Elefanten ve okul ayakkabısı olarak yumuşak Superfit. En güzeli çocuğa numarayı dükkanda denettirip, internetten almak bence. Amazon Prime üyesiyseniz, hemen 3-4 günde teslim ediyor. 1 adet yağmurlu çamurlu günlerde, şu bahar döneminde de üşümeden giyebileceği kalın sağlam bir ayakkabı, 1 adet yazlık hafif spor pabuç, bir adet de "delikli delikli" sıcak gün ayakkabısı, bir adet de suya da girmelik patik ayakkabı şeklinde şak diye aldım internetten, bu hafta kapıma teslim edilecekler ve bu kapıldığım kısa süreli ama yoğun alışveriş çılgınlığı da teeee kışa dek bitmiş olacak!

Kısacası koca bir haftayı alışverişle geçirdim; gayet minimalist, "az çoktur!" diyen, AVM'lerden nefret eden bir insancağızken nasıl bu hale geldiğime ben bile inanamıyorum. Fakat ne kadar boş ve rahat bir hayatmış bu, sabah çıkıyorsun önce gözlerini süze süze bir kahveni içiyorsun, ordan yayıla yayıla dükkan geziyorsun, elindeki paketler birikince eve dönüyorsun ve evde gözlerini süze süze aldığın şeylere bakıyorsun. Allahım ne boş ne tasasız ve de ne anlamsız bir hayat.. Böyle yaşayan hatunlar var yahu, bu şekilde! İnsan delirmez mi bu boşlukta, anlamsızlıkta..?

Ha bu arada bu kadar alışveriş içinde kendime ne aldım derseniz; ilk gün 1 adet kaşarlı tost, ikinci gün vanilyalı dondurma, üçüncü gün 1 adet toka, dördüncü gün yazı defteri. Eşime de H&M'den 10lu paket siyah çorap. Bizim dolaplar gayet minimalist ve yeterli devam ediyor ama Maya'yı "2016 ilkbahar yaz sezonu"nda moda ikonu edecem, kararlıyım :P

Biz bahara hazırız.. Şimdi geriye kalan; o minik kuşların gelmesi, o tomurcukların belirivermesi, o havaya yayılan şekerli baygın koku, griden maviye dönüşecek gökyüzü! Hadi gel artık ne olur..!

8 Mart 2016 Salı

Dayanamadım, geldim :)

Ben geldiiim! :) 2-3 hafta demiştim ama dayanamadım, geldim. Öncelikle moralimin bozuk olduğu zor dönemimde bana verdiğiniz güzel dilekler, dualar, enerjiler için çok teşekkür ederim. Malum Şubat ve Mart ayları, dengesiz hava, ortalıkta kaynaşan virüsler derken hastalıklarla geçiyor. Biz de nasibimizi aldık, 1 aydır çeşit çeşit hastalıklarla mücadele ederken de fiziksel ve psikolojik anlamda yoruldum, tükendim. Bu çok normal, hayat her zaman güllerle gelmiyor ve isyan etmek de gülmek kadar doğal bir duygu. İnsan olmak, farklı duyguları yaşayabilmek demek..

Benim çocuğum zor bir çocuk. Psikolog olarak "etiketleme"ye tabii ki karşıyım ama zorlanırken de "oy oy çocuğum bir melek, tüm suç benim beceriksiz acemi anneliğim" diyemeyeceğim çünkü bu doğru değil ve kendime yüklenmek içinde bulunduğum durumun gerçekliğini değiştirmeyecek. Zor bir çocuk olması onu ortalama bir ebeveynin çocuğunu sevdiğinden daha az seviyoruz anlamına gelmiyor ama gerek mesleki deneyimim, gerek sosyal çevremde gözlemlediklerimle çok rahat söyleyebilirim ki; çocuğum diğer çocuklardan daha fazla ilgi isteyen, duygusal konularda algısı daha açık ve daha çabuk etkilenen, etkilendiği olayı atlatması daha uzun ve zor bir süreç alan bir çocuk. Bunu kabul etmemek, "ben bu işi beceremedim, belki daha deneyimli bir anne olsam, belki çocuğumu daha fazla anlamaya çalışıyor, tüm enerjimi ona veriyor, yaşamımı onun ihtiyaçlarına göre şekillendiriyor olsaydım o da daha rahat bir çocuk olurdu" demek, hem doğru değil hem de gerçekçi değil. Kaldı ki saçı süpürge anaların Tükenmişlik Sendromu'na daha sık yakalandıkları ve mutsuz doyumsuz çocuklar yetiştirdikleri de bilimin kabul ettiği bir gerçek artık. "Kabullenmek", zorlandığımız bir konuyu çözebilmek için atılabilecek ilk adım, çünkü sorunun varlığını kabul edersek, algımız daha açık olarak bakıyoruz ve daha nötr bir çözüm üretebiliyoruz.

Daha önceki yazılarımda her annenin bir hassas noktası olduğunu ve çocuğun bundan etkilendiğini ve anneyi bu noktada zorladığını anlatmıştım. Kimininki uyku, kimininki yemek, kimininki çabuk sıkılma.. Fakat bir de bunun daha geniş yelpazede yaşandığı çocuklar var, yani "o da var, bu da var, ne ararsan var" der anneler hani.. İşte benim kızım da biraz öyle çıktı. Hikayemizi en baştan takip edenler biliyor, tam 8 ay emmediği ve uyumadığı zamanın %95'inde ağlayan bir çocuktu benim kızım. Bitkisel ilaçları, beslenme ve uyku şekli düzenlemelerini, ailecek psikolojik yardım almayı, hepsini denedik. Olmadı. Sonra bir gün, baktım normalde tüm gün ağlarken 1-2 saat gülmeye başlamış, sonra o oldu 3-4 saat, o oldu 5-6 saat, derken rahatladı. Büyüdü dedik. Bu sefer büyümenin getirdiği dertler başladı, diğer çocuklarla sosyalleşirken sık hastalanma, bugüne kadar getirdiği çok ağır bağırsak sorunları, üstüne 2 yaş bağımsızlık savaşları, o geçti derken duygusal anlamda aşırı hassas oluşu nedeniyle yaşadığı psikolojik ve sağlık sorunları.. Yani çocuğumu yere koyup oynamasını izlemek ya da en yakın aile üyesi bile olsa bir başkasına emanet edip de çıkmak nedir bilmedim ben. Çocuğum beni istedi, ben de onu itmedim, aldım hep kucağıma, o bağırdı, ben seni seviyorum dedim, o itti ben sakin kalmanın yolunu öğrenmek için kurslara gittim. Yanlış anlamayın, bunlar ebeveynlik görevimdi, pişman değilim. Ama çok yoruldum, bir çocuk büyütürken 10 çocuk büyütmüş kadar yoruldum.. Ve bana gelip de, benim şartlarımı hiç bilmeden, insanların "bunu böyle yapmıyorsun da ondan" ya da "bırakıver canım rahat ol azcık" demelerinden yoruldum..

Bırakamıyorum evet. Nedeni; bırakma şansım yok. Geçen hafta annem geldi biliyorsunuz. Maya yeni hastalıktan kalkmıştı, oh ne güzel oynayacaklar derken, annemin gelişinin ikinci günü hastalandı. Bu sefer aşırı ateşlenmedi (38.7 bizim evde ateş sayılmıyor) ama aşırı bir bağlanma ve huysuzluğu oldu. Annem Maya'yı bırakın kucağına almayı, göz teması bile kurmayı başaramadı çünkü Maya kendini kucağıma gömdü, anneme sırt değil resmen yüz çevirdi, bağırdı, ağladı, kendine dokundurtmadı. Öyle tam 6 gün sabahtan akşama dek aynı koltukta kucak kucağa oturduk, kitap okuduk, çizgi film izledik ve uyuyabildiğimiz zaman uyuduk. Annemse bize yemek yaptı, evimizi topladı sağolsun ama Maya'yı yüklenme kısmında bir yardımı olmadı. O zaman da anladım ki; ben bu işte yapayalnızım. Benim kimsem yok. Ben tamamen tek başımayım..

Bu çok zor bir duygu. 6 gün boyunca sadece koltukta oturduğunuzu düşünün, kıpırdamadan, devamlı anne diye ağlayan bir çocuğa sarılarak. Tamam Allah korusun, beterinden saklasın, kronik hastalığı olan çocukları düşününce bu hiç dert değil, şükrediyorum.. Ama yine de zor işte, herkesin derdi kendine zor. Basit bir reflü diyorsunuz, yaşayana sorun.. Basit bir alerji diyorsunuz, geçirene sorun.. Zorlandım işte, hastalık dönemleri benim için zor ve ne yazık ki bizde çok sık yaşanıyor. Sık yaşanınca, bir noktadan sonra uykusuzluk, fiziksel ve psikolojik yorgunlukla tükeniyorum.. İsyan ediyorum, ne yapayım? İnsanım ben de..

Ama "hayat döngüsü" denen şey var neyse ki.. Hayat zorluklarla geliyor, üzülüyoruz ağlıyoruz isyan ediyoruz.. Dua ediyoruz, sabrediyoruz, geçecek diyoruz.. Sonra biraz düzlüğe çıkıyorsun, iki yüzün gülüyor, mutlu oluyorsun, birden geçen hafta görmediğin, dışardaki çiçeği böceği görüveriyorsun.. Şanslıysan az soluklanıyorsun, biraz ara veriyorsun, güç ve enerji topluyorsun. Sonra yine aynı döngü.. Hayat bu.

Genel anlamda mutlu bir insanım ben. Ama çok duygusalım, hayat da beni zorluyor, çok çiçek böcek geçmiyor. Geçse de hayat bomboş gelirdi, "bir şey öğrenemeden, bir anlam yakalayamadan gidiyorum" derdim, düşünen bir insanım çünkü. Çağın hastalığı; düşünmek.. Olsun, hastalığım bu olsun. En azından "yaşıyorum!" diyorum, iyisiyle kötüsüyle, mutluluğuyla hüznüyle delirmeleriyle kendimi "yaşıyor" hissediyorum ya, bu da yeter..

Kısaca; 2-3 hafta demiştim ama dayanamadım geldim. Annem döndü, Maya kreşe, ben işe ve diğer işlere.. Kreşte ateşli ishal salgını başlamış bu arada, bakalım bize ne zaman vuracak. Az biraz soluklanabilirsem, biraz güçlenmek istiyorum, bu sıra çok zor geçti..

Birkaç yeni plan ve projem var sevgili bloggercıklarım.. Bunları size nasıl anlatacağım henüz bilemiyorum. Bu ayın sonunda şekillenecek gibi hissediyorum. Yaşamımda büyük değişiklikler planlıyorum ve bu, bloğu direkt etkileyecek gibi görünüyor. Fakat önümüzde biraz daha zaman var, biraz daha yaşam var, biraz daha yazı var.. Sağlık ve huzurla.......

Bu sıra okuduğum, önerdiğim kitaplar: Jesper Juul "Raising your competent child" ve "your competent child".