23 Nisan 2017 Pazar

Streptokoklara gelesiceleeer..

Bundan sonra çok canımı yakan biri olursa, bu şekilde beddua edicem! Bu ne yahu, kış sezonunu Ekim ayında streptokokla açtık, kış boyu iç güveysinden hallice takıldık, Nisan sonunda yine streptokokla bitiriyoruz. Biz bittik streptokok bitmedi.. Haydi yine aile boyu penisilinler - Allahtan eskinin iğneci bacıları kalmamış, mis gibi çilekli çilekli şurup veriyor doktor amcalar.

Ayh, bu vesileyle de benim analığımın "içyüzü" açığa çıkmış oldu; "biricik yavrunuzda, gözbebeğinizde yine streptekok bulduk hanfendü" diyen doktor amcaya, ilk sorum hiç utanmaz arlanmaz bir şekilde "peki ne zaman anaokuluna geri yollayabilirim?" oldu. Hiç göz devirip nçık nçık nçık'lamayın, pazar akşamları çocuk yatağa gidince nasıl bir "ohhhh bu haftasonu da ölmeden öldürmeden geçti" çektiğinizi ben biliyorum, burda 40 kişiyiz, hepimiz birbirimizi biliriz, ona göre..

Velhasıl çocuk, çocuk değil ortadoğu çatışma yönetim uzmanı. 2-3 gündür ben biliyorum bi tuhaflık var kendisinde, normalde gün içinde sadece 5243 defa hayır! diye çığıran melek yavrum son zamanlarda bu sayıyı bir tık daha arttırdı. Ayrıca öğle uykusu uyumayan çocuk "şu koltuğa bi kıvrılayım 2 dakika" modunda. Bir iki defa "karnım ağrıyo" dediyse de klasik 5 gün inatla tuttuğu KK'dan olacağını düşünüp atlamış olabilirim ama her dediğimi "ne??" diye 2-3 defa söyletmeye başlayınca, köfteyi çaktım. Sessizce arkasına gidip "bööö" dedim hiç oralı olmadı! Gel kulaktan kulağa oynuyoruz dedim, fısıldadım, normal konuştum, az bağırdım, anaaaaam çocuk duymuyor! Tek kulak 90'lık Cevriye ninemgillere dönmüş.. "Yavrum nen var, biryerin mi ağrıyor?" diyorum "hayıoooor" diyip Wallace (and Gromit) misali sırıtıyor. Hiç huyu değil böyle gereksiz şirinlikler halbuki!

Meğerse doktordan korkuyor, götürülmemek için koca kulak iltihabını, boğaz ağrısını, streptokoku gizlemeye çalışıyormuş!!! Anam bu 3 yaşında böyleyse bizim durumumuz çok yakında cort..

Lakin; bu yeni modeller böyle oynak diyor ve size de benim gibi atlamamanız için streptokok hakkında ufak birkaç bilgi sunuyorum:

- Bu arkadaşlar bakteri olup ancak boğaz kültürü ile belirleniyor ve penisilin grubu antibiyotikle 3-5 günde iyileştirilebiliyorlar.
- Boğaz ağrısı, boyundaki lenflerde şişlik, karın ağrısı, kaşıntılı gözler, yorgunluk ve özellikle "yahu hasta oldu huyu değişti çocuğun", en tipik belirtileri.
- Bazı doktorlar bu hastalığın özellikle okul çocuklarında çok yaygın ve sık yaşanması nedeniyle antibiyotik tedavisi vermeden, vücudun kendi kendine yenmesini daha mantıklı görürken, diğerleri "aaa olur mu canım öyle şey, ya vücut yenemez de hastalık maazallah romatik ateş türü bir kalp hastalığına ya da boğaz apselerine dönüşürse!" diyor ve hemen tedaviye başlıyorlar.
- Çocuklar ilk antibiyotiği aldıktan 24 saat sonra artık bulaşıcı olmadıkları için, okula dönebilirler ;)

22 Nisan 2017 Cumartesi

Bir tırlatma nedeni olarak Lego

Bizim evde ben diyeyim 100, sen de 250kg kadar Lego parçası var arkadaşlar. Bunlar baba kız Lego hastası ve ben tırlatmak üzereyim. Evet, Lego'yu ben de seviyorum ama sevgim koşulsuz değil, bazı beklentilerim var bu ilişkiden. Mesela legolar etrafa saçıldıktan sonra 12 saat içinde geri toplanmış olacak, mesela ayaklarımın altında tam küççük pembik narin parmağımın arasında değil, bu iş için üşenmeyip 30km yol gidip, evimizin herşeyi mağazasından aldığım altı tekerlekli plastik kutular içinde duracak ve en önemlisi, modele dönüştürülen legolar kaderine terk edilmeyecek, ayda bir olsun tozu alınacak, mümkünse ılık bir duş ettirilecek.. Çok mu şey bekliyorum hayattan?!

Tamam Lego en güzel oyuncak, hem beyni hem elleri geliştiriyor, bir nevi terapi bile denilebilir AMA yeter uleyn. Seviyorsak da bir sınırı olmalı bu işin! Belki de uzaktan, gözümle sevmek istiyorum, sevda bu muğğğ, ayrılık bu muuuğ diye arabesk arabesk ağlaşmak istiyorum?! Ayrılamadık ki, salonun en has köşesinde - ya da minnak parmak arasında - bir dağ gibi istiflenmiş duruyorlar yine. Sabah saat 06.15 ve 10-100-1000 legocuk karşıdan bana el sallıyor!

Bu iş bu noktaya nasıl geldi anlatayım..

Herşey o ilk Duplo ile başladı, o sıra Madam M. sadece 6 aylıktı. Renkler ilgisini çekiyordu, duplo ağza sığmıyor, tehlike yaratmıyordu (bilakis, şu an geldiğimiz noktada benim ağzıma mütemadiyen isim benzerliğinden ve sinirden Kinder duplo'lar gayet güzel sığıyor ama bu bambaşka bir yazının ve başka bir ürünün konusu..) Fakat Lego Duplo sevdası normalde 3 sene gider derken, bizim evde çok kısa sürdü.

Madam M. babasının izinden gitmeye karar vermiş ve kaba saba duplolardan 1,5 yaşında çoktan sıkılmıştı. O sıra kısa bir dönem Lego friends serisinin pembeli renkleri evimizi şenlendirdiyse de, 2 yaş döneminde Lego Junior'a geçmek farz olmuştu. Bu noktada kreşe de başlayan Maya, oradaki çocukların "kaba saba" duplo ile kule yapıp sonra bam diye devirmelerini "çok banal" bulmuş, Junior'un minik parçalarının neden kreşe götürülemeyeceğini "ama lego yenmez ki?!" diyerek akıl dışı ilan etmiş, bir türlü kabullenememişti.

Normalde 3-6 yaş arası evimizi şenlendirmesi beklenen Junior; 2 ila 3 yaş arası (son aylarda ittirmeyle) idare etti ama 3. yaş gününde Maya artık "kocaman" bir insan olduğunu ilan ederek, babasının Lego classic'lerine bodoslama daldı. Bu noktada eşim bir terapistten (ben oluyorum o terapist) destek almak durumunda kaldı çünkü 35 yaşında bir adamın kızıyla legolarını paylaşması zordu, çok büyük bir "yaşam adımı"ydı. Özellikle de, yıllar yıllarca yapılıp kaderine terk edilmiş bir takım eski dostların "sökülmesi" aşamasında, eşimde yüksek tansiyon, dinmeyen migrenler, gastrit ve de sanskrit(çe sövmeler) baş göstermişti. Evimizde huzur kalmamıştı arkadaşım!


Şu an geldiğimiz son noktada, baba kız Legolarını paylaşmayı öğrendiler. Efendi gibi oturup beraber oynuyorlar, arada birinden biri mızmızlanınca, içerden gelip ellerimi belime kıvırıp iki carlayıp bağırmak ve asayişi berkemal etmek durumunda kalıyorum ama genel anlamda beraber oynamayı ve birbirlerinin sınırlarına müdahale etmemeyi (birinin yaptığını diğerinin saldırıp sökmemesi gerektiğini) öğrendiler. Yalnız şimdi de ortaya, oturduğu yerden "iiivk, meeeeeeğk" diye çığlıklar atıp ellerini ve ayaklarını "tel sarar lukas, tel saaaaarar" modeli kıvıra kıvıra oyuna katılmak istediğini anlatmaya çalışan bir Lukas değişkeni çıktı. Önüne duplo atıp susturmaya çalışıyorlar ama nereye kadar, bilmiyorum..

Lego; "ya sev ya terk et".. Lego; "bugüne dek üretilmiş en şahane oyuncak".. Lego; "leyn yine mi amazon prime'dan ertesi gün elime geçmesi garantili, mikroskobik bir parçaya 50 euro verdin?".. Lego; "ama bunlar özel üretim, hayatım..".. Lego; "daha fazla beyaz almam lazım!".. Lego; "toplayın şunları ya salonun ortasından".. Lego; "ay ay ay kim verdi eline o parçayı Lukas'ın, bak ağzından aldım".. Lego; "ama anne yaaa Lukas legomu salya ediyooo".. Lego: "çocuklar yatınca biraz lego oynayabilir miyim hayatım?".. Lego; "çıkır çıkır çıkır, beynim zonkluyo yeminne!".. Lego; "hayatta üç türlü acı vardır; fiziksel acı, psikolojik acı ve lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı..".. Kısacası; Lego; "sen bizim herşeyimizsin!"

Legoseverseniz; şu blog şahane, bu blog da güzel, Maya'ya duplo hediye edenin kafasına fırlatıyor "ben bebek miyim?" diye ama "normal" bir "sevimli kız çocuk" için şu prenses temalı doğum günü seti ve partisi'ne de bir bakın derim, şeker gibiiiii ve de çıktısı alınıp aynen uygulanabilir!

19 Nisan 2017 Çarşamba

Speed dating* gibi playdate* etme raconu

*Speed dating; tohuma kaçmak üzere olup, komşu teyzelerin görücü usulünü de bayağı bulan günümüz modern bekarlarının, çağımızın "hızlı ve etkili" yaşam tarzına uyarlanmasıyla ortaya çıkmış bir eş bulma amaçlı buluşma uygulamasıdır. Vakit nakittir diyen günümüz bekarları, aynı anda tek bir kişiyle görüşmek yerine, bir çok kişiyle görüşüp, en uygununa etkin ve verimli şekilde karar vermektedirler. Aynı terim ayrıca "benim evlenmeye niyetim yok bebek, lakin az zamanda çok skor yapayım" diye düşünen gençliğin de sık başvurduğu bir yöntemdir.

*Playdate ise; iki ya da daha çok çocuğu bir araya getirip "hadi evladım oynayın" demenin ve annelerin kafası uyuştuğunda da tadından yenmeyen, kahveli şaraplı sal çocukları sen kendini anlat'lı anne sosyalleşmesi hallerinin İngilizce'sidir.

Kavramları açıkladık şimdi ayrıntıya girelim. Ben çocuk bakıcısı olayını başaramadım gençler. Lukas'a hamileyken oyun ablası çok gelip gidiyordu ve ben hoplayıp zıplayamadığım için onu hoplatıp zıplatmak da çok işime yarıyordu. Ayrıca hala kırk yılın başı BAP (artı Luki Luk pek tabii) ile romantik (Luk'la romantizm siz düşünün artık..) bir akşam kaçamağı yapmaya niyetlendiğimizde tabii hemen bakıcıyı çağırıyorum amaaaa.. Ne bileyim, bunun dışında parayla bir yetişkini tutup çocuğumla oynatmayı biraz içime sindiremiyorum, o işi benim yapıyor olmam lazım diye düşünüyorum (neden? çünkü kariyere ara verip çocuk bakıyorsam bu işi layıkıyla yapmalıyım, kendimi tüketmeliyim salaklığından hala sıyrılamadım). Bir de aslında şöyle hem dişime uygun enerjik, çocukla çocuk olabilen, atlayıp zıplayabilen, neşeli, hem de güvenilir, çocuğu oynatıp yedirip yatırabilecek Nanny McPhee türü bir bakıcı bulamadım yahu.. Güvendiğim iki bakıcım, Maya'nın eski kreşindeki bakım ablaları ancak akşam 6-8 arası müsaitler, oyun ablası olarak gelen Filipinli tatlı kız ise 3 ay için memleketinde..  Neyse anlayacağınız iş başa düştü ve fakat evde bebek de olunca ilk çocuğun gün be gün artan oyun ve kudurma ihtiyacına yetişmem imkansız hale geldi. E saçımı süpürge etmeden, tükenmeden bu işi nasıl kotarabilirim? Tabii ki Playdate ile!

Doğumdan beri görüştüğüm arkadaşlarımla ayda bir çocukları olmasa da kendimizi bir araya getirmeye çalışıyoruz ama gerek hepimizin yaşam rutinleri, gerekse çocukların büyüyüp farklı anaokullarına gitmeleri bizi biraz zorluyor. Hala Noe'ciğimle, Susi ve oğlu K. ile sık görüşüyoruz (yukarıdaki ilk resim kalp ben, evet hala biz bunları beşikten kertmeye niyetliyiz, yakışmıyorlar mı ama, allasen söyleyin!), diğerleriyle ise 1-2 ayda bir buluşuyoruz, buna da şükür..

Anaokulu ise şahane bir şey, playdate için en güzel ortam! Şöyle açıklayayım: Bizim grupta 14 çocuk var, bunların 7'si kız. Maya genellikle kızlarla oynuyor ama "Miki" diye bir çocuk dilinden düşmüyor (gül gibi K. duruken, sen git Miki mi Ciki mi nedir.. töbe töbe) ve Ferdinand (bu da avusturya germen imparatoru gibi bir çocuk) ile de kanka. Bizim en minikler grubunun dışında 2 grup daha var ve ister kar ister yağmur ister güneş, her tür havada mutlaka her gün öğle yemeği öncesi tüm gruplar bahçede tam 1 saat bir araya geliyor. Bu sayede çocuklar birbirleriyle kaynaşıyor, küçükler büyüklerden öğrenirken, büyükler de küçüklere nasıl davranılacağını öğreniyor. Maya büyük erkek çocuklardan korkuyor ama kızlara özeniyor. Klasik..

Ben de ne yapıyorum, her hafta anaokulundan bir çocukla Speed dating tadında Playdate! Bazen bizim evde, bazen onların evinde, bazen de dışarlarda parklarda bahçelerde müzelerde.. Çocuklar zaten anaokulundan kanka, yoksa da birbirlerine aşina, siz de yeni annelerle speed date ediyorsunuz, hem size yakın oturan diğer çocuklu aileleri tanımış oluyorsunuz, hem de çocuklar anaokulu dışında görüştükleri zaman arkadaşlık bağları da kuvvetleniyor.


Fakat bazı kurallar var, yoksa cortlayabilirsiniz! Aman dikkat! Mesela acemilik dönemlerimde, hedef aldığım çocuğun annesinin cep telefonuna ya da çocuğun anaokulundaki kutusuna "sevgili x. cuma günü anaokulundan sonra bize oynamaya gelir misin?" türü sevimli notlar bırakıyordum. Bu Almanlar çok enteresan insanlar, çok "precise" yani ayrıntıya kaçan direktiflerle yaşıyorlar o nedenle ne demek istediğinizi açık söyleyin, yoksa "tabii gelirim" diyen çocuğun anası, çocuğu size kitleyip tam 3 saat ortadan kaybolabiliyor ve siz kendinizi tek başınıza iki canavar çocuk ve bir bebekle "beleşe bebek bakıcılığı" yaparken bulabiliyorsunuz! Bu durumda playdate sonrası evin halinden kesitlerle görsel olarak uyarayım sizi:


Sonra bir de mesela sizin çocuk davet edildiğinde, mutlaka "anneler ve bebekleri de gelebilir mi?" diye sormanız gerekiyor, muhtemel "hayır" cevabında ise çocuğunuzla ne tür bir aktivite planlandığını öğrenip ona göre yanına prenses kostümü üstü çamurda tepinme amaçlı yağmurluk tulum vermeniz gerekebiliyor ya da parkta kudurup dili damağına yapıştığı halde "matarasını vermemişsiniz" diyebilen annelere şaşı bak şaşır durumuna düşebiliyorsunuz, hazırlıklı olun.

Bir de davet ettiğiniz çocuğun sümüklü burnunu silme - hatta daha kötüsü çay takımından sümük kazıma - durumu var ki, evi tertemiz temizlediğiniz o ulvi günün ertesinde değil, öncesinde çağırmak akıllı bir çözüm. Tabii ki kocanızın legolarını (bu konuya gelicem, hiç açmayın şimdi), sizin "evcilik oyununa kurban edilecek" mücevherlerinizi (gelinlik duvağımı bile bulup giydiler ya!) saklamanız, hatta evi tümden kanlı suç mahaline dönmemesi için plastikle kaplamanız şart (şaka ayol). Fakat gerçekten biraz evi düzenleyip çok aşırı önem verdiğiniz biblo neyin varsa (çocuklu ev ve biblo, ciddi misiniz?) onları 120cm'nin üzerindeki tercihen kapaklı alanlara kaldırmanız akıllıca olabilir..


Ha bir de gıda alerjileri durumu var, o nedenle aman eve çocuk alıyorsanız ve önlerine atıştırmalık birşeyler koyacaksanız (Murphy kural 647262: normal zamanda asla yemeyen çocuklar bir araya gelince evi bile yiyecek kadar aç oluyorlar) misafir çocuğun annesine alerjisi olup olmadığını sormanız da önemli.. Bazı anneler sadece sağlıklı atıştırmalık isteyebiliyor, organik kereviz sapını bulmak zaman alabiliyor, o nedenle birkaç gün önceden konuşmakta yarar var. Yine benzer bir mantıkla gidilecek eve de "çay için küçük birşeyler" götürecekseniz, aynı şekilde bu "küçük şeyler"in ne olduklarını en ince ayrıntısına dek önceden teyit etmek gerekebiliyor.

Oğlanları davet edecekseniz, üstünüze zırhlı bir kıyafet, kask falan giyin ya da en temizi oğlanları asla eve davet etmeyin, parklar bahçeler ve teknoloji müzeleri bu iş için ideal mekanlar. Ortamda en az 2 bisiklet 3 top, kazma kürek kepçe greyder falan olacağı için, yanınıza ufak bir ilkyardım çantası almayı da unutmayın (Murphy kural: 242657, o top illa ki sizin kızın yüzüne çarpacak, o dal illa ki birinin kıçına batacak, o bisiklet mutlaka o duvara çarpacak bu kaçınılmaz..) Çocuğunuz 4 yaşına geldi gelecek, siz hala ilkyardım öğrenmediyseniz, e yani siz bu playdate işine hiç girişmeyin bence..

Kızlar ve Elsa..... Offff. Bu konuda ayrı bir post yazmam lazım ama bir doğum günü partisine davet edildiyseniz (ki bu memlekette bu bir onur çünkü "çocuğun yaşı artı bir" kuralı mutlaka uygulanıyor yani davet edilen 5 çocuktan biri olmak hakikaten büyük bir başarı!) bilin ki bu mutlaka ama mutlaka bir Elsa partisi ve eğer sizin kız mavi tütüyle, ya da en azından bir tütüyle gitmediyse, Elsa temalı bir donunuz bile yoksa, bittiniz..


Ayrıca biz bu "top 5'e girme başarısını" geçen hafta ilk defa elde edince (bakınız üstte el işi göz nuru kart!) bir şaşırdık bir gururlandık, elimizi kolumuzu nereye koyalım bilemedik, dahası 4 adet beyaz sarı saçlı Elsa kılıklı kızın arasında benim "gariban bahtsız, prenses kardeşi kumral Anna" bozmam da nasıl güzel durdu diye bi duygulandık.. Sonra burda adetten, davete katılan seçilmiş elit upper class çocuklara doğum günü çocuğu tarafından, Elsa baskılı bir çevre dostu plastik poşet içinde, koruyucu içermeyen sağlıklı şekerlemeler ve Elsa temalı bir oyuncak - en olmadı don - armağan ediliyor. Yavrucanınız doğum günü partisinden hediyeyle dönerse, şaşırmayın. Hatta hazırlıklı olun, o sizin elinize hediyenizi tutuşturmadan önce, siz onun eline el emeği göz nuru ile çocuğunuza hazırlatmış (Tercümesi: kendiniz hazırlamış) "davetiniz için teşekkürler" yazılı kartı tutuşturun!

Ha tabii doğum günlerine anne babalar davetli değil, onu da hatırlatalım. İnsan bu devirde biraz şüphe ile yaklaşıyor, malum sağımız solumuz tacizci dolu, özellikle de aileye yakın kişiler, iyi görünümlü aile babaları, akrabalar taciz ettikleri için, insan bu tip partilerden huylanıyor. Minik yavrum tacize uğramasa bari diye yusufluyor ve partinin bitimine 45dk kala "ani bir sürpriz ziyaret" yapıp aklı sıra uyanıklık edip yavrusunu "gaddar parti sahibi"nden kurtaracağını düşünerek kapıyı çalıyor ki o da ne? Doğum günü sahibinin annesi ve babası 5 tane minik Elsa bozması (ve bir Elsa olmak isteyen Anna, unutmayalım..) ile oturmuş körebe, evcilik, Allah ne verdiyse oynamakta! Utanç utanç utanç.. Ben birine bakamazken, bunlar (hem de saat 16-19 arası) 5'i 1 yerde'yi idare etmek ne demek resmen eğlendiriyorlar.. Tabii yavrucanınız sizinle erkenden eve dönmek istemiyor, kendini yerlere vurarak ağlıyor, bir posta da kapıda rezil oluyorsunuz falan fişman..

Son olarak; biz bakıcı yerine playdate olayına girdik. Seri bir şekilde, her hafta en az bir defa speed dating eder gibi playdate ediyoruz. Düşünsenize sınıftaki 7 kız (+2 oğlan, başımın derdi Miki ve İmparator 18. Ferdinand) etti sana 9 haftalık eğlence, birer defa da sen onlara git, etti mi 18 hafta.. Vallahi şahane. Üstelik kafan uyuşursa al sana en temizinden yeni sosyal yakınlaşmalar.. 40'ına merdiven dayamış bir anne olarak bundan iyi şans mı güler yüzüme.. Yürrü be Öğrenen Anne!

14 Nisan 2017 Cuma

Lukas'ın diş buğdayı

Lukas'ımızın Mauritius tatilimize ekstra güzellikler katan diş çıkarma azminin başarılı meyvesi, tatilin son günü aramıza katıldı. Artık kendisi 1 adet süt dişine sahip kahraman bir çavuş. Maya gibi o da 6. ayında ilk dişini çıkardı, o da gecenin bir saati rasgele bir deneme "ısırışı" yapıp beni "amaniiiin" diye bağırttı. Emziren anneler için kabus dolu bir yeni dönem de böylece başlamış oldu. Maya "analar ısırılmaz" kuralını çabuk öğrenmişti, bakalım Lukas bu konuda başıma ne çoraplar örmeyi düşünüyor, imdak!

Ben biliyorsunuz, bazı gelenekleri yapmaktan hoşlanıyorum. Mesela kırk banyosu ve uçurması, mesela Maya'ya yaptığım ve bizim kızların hala konuştuğu efsanevi "sağlıklı diş buğdayı" partisi.. Hem gurbet ellerde tek başımıza olunca biraz sosyalleşme bahanesi oluyor, hem farklı coğrafyadan insanlar adetlerimizi öğreniyor, ben onlarınkini öğreniyorum, hem de aslında her kutlama bir "zorlu dönem"in sonunu müjdelediği için, sanki hayat daha bir çekilir, daha bir güzel hale geliyor.. Biraz da kendimden birşeyler katmayı, mesela bu diş buğdayı geleneğinde tarifi biraz değiştirip, sağlıklı hale getirip, eski geleneklere yeni bir gözle bakmayı da seviyorum.

Çok fazla gelenek görenek kalmadı tabii artık modern yaşamda ama Maya'ya yaptıklarımı Lukas'a da yapmak istiyorum. Diş buğdayı da bunlardan biriydi ve sanırım alnımın akıyla kalktım altından. Tarif, uygulamalar falan Maya'nın yazısında ayrıntılı şekilde var, tekrar etmeyeyim. Bu seferki tarife farklı olarak çilekli yoğurt ve üstüne de kuru meyve ve tuzsuz kuruyemiş koydum ve yine bir diğer fark; bu sefer diş buğdayını Türkiye'de anane ve dedeyle yaptık ve bu seferki çocuk ilk çocuktan farklı olarak gitti ananesinin oftalmoskop'unu seçti (alternatifi prensesli bir kitap (maya tarafından özenle önüne atılmış vaziyette gördüğünüz bu kitap bence akademisyenlik ya da yazarlık, maya'ya göre ise bildiğin prenseslik anlamına geliyordu), bir adet peluş hayvan (belki veteriner olabilirdi), bir adet hesap makinası (tüm finansal ve matematiksel meslekleri temsilen) ve sosyal meslek alanlarını temsilen de bir adet cep telefonu). Bu da demek oluyor ki, doktorlar kulübü gibi aileye yeni bir üye daha gelebilir ilerde.. :D

Kafasındaki buğdaylar da Maya tarafında özel olarak tek tek seçilip, ingilizce almanca ve ananesinin ittirmesiyle türkçe olarak 1'den 20'ye dek (20 sağlıklı, beyaz, güçlü süt dişi anlamına geliyor) tek tek sayılarak, özenle döküldü (hatta uzun süre kafasında durması için de apayrı bir emek verildi - neden derseniz, bilemiyorum.. Maya: o buğdaylar kafada duracak, nokta! (nedir bu ikinci çocukların çektiği işkence, yarebbim..)

Böylece civcivimin ilk dişi de kutlanmış, kendisine ilerleyen 19 dişlik macerasında moral desteği ve motivasyon verilmiş olundu. Haydi inşallah sağlıklı, bembeyaz, güçlü dişlerle güzel gülüşlerle dolu upuzun bir hayatı olur (bir gerekli bilgi: biberon emzik kullanmayan, sadece anne sütü alan çocuklarda dişlerin temizlenmesine gerek yok fakat hazır mama, çay, meyve suyu ve ek gıdaya geçildiği anda biberon çürüğü denen tehlikeyle karşı karşıyalar ve bu ilerde kalıcı dişleri de olumsuz etkilediği için önemli bir durum. Temiz bir tülbentle dişlerin temizlenmesi ve 1 yaşından itibaren de yaşa uygun fırçayla ve macunla fırçalanmaya başlanması, 6 aylık diş doktoru kontrollerinin aksatılmaması gerekiyor. Bir de gereksiz bilgi: insanların yaklaşık 100 yaşından sonra tekrar süt dişi çıkardığını biliyor musunuz?! Yaaaa evet.)

11 Nisan 2017 Salı

Bebeklerde kolik neden olur, nasıl geçer?

Bu yazı çok yeni anne Tuğba'ya ve diğer tüm bunalmış yeni annelere gelsin :)

Biri kolikli diğeri koliksiz iki bebek büyüttüm. Kolik; kızımda beni tam 8 ay süründürdü. Saat gibi, kitaplarda yazdığı gibi tam 15. günün akşamı bir başladı, tam 8 ay, bazen 2-3 saat hiç kesintisiz, ortalama 8 saat viyak viyak ağladı. Düşünün, normalde yenidoğan bebekler günün 20 saate yakınını uykuda geçirir, hadi diyelim 8 aylık bebek de günün 15 saatini uykuda geçirir (demiş Tracy Hogg), geriye kalan 9 saatin 8'inde sanki etinden et koparıyorlar gibi ağlayan bir çocuk düşünün! Aklımı kaçıracaktım.. Denemediğim şey kalmamıştı, artık o kadar umutsuz bir durumdaydım ki, kim ne dese, birbiriyle çelişse bile her şeyi deniyordum. Çocuğun göbeğine sürmediğim şifalı bitki kalmamıştı, daha önce adını bile duymadığım sebze ve meyveleri 10 öğün yemiş, üstüne avuç avuç kimyon yutup Ağustos sıcağında yün çorapla gezmiştim. Eşimle önce kanlı bıçaklı olmuş, sonra kader kurbanları gibi birbirimize kenetlenmiştik, aylar boyu "neden neden neden?" diye sormaktan içimiz dışımıza çıkmıştı. Öz anam babamla "niye ağlıyor, yazık çocuğa bir derdi var neden anlamıyorsun?" imaları nedeniyle papaz olmuştum. Sonra, aynen başladığı gibi, yine nedensiz bir şekilde birden kesildi.

İkinci çocuğumda ise kolik olmadı, daha doğrusu, ilk 3 ay süresince gaz sancısı oldu ama ağlaması susturulamaz dereceye hiç varmadı, ağlasa bile "kibar kibar" ağladı ve sustu. 3. aydan sonra bu ağlamalar da bitti. Kolikli çocuktan sonra bahtına koliksiz çocuk düşmüş her ebeveyn gibi biz de "aman Allahım, koliksiz çocuk büyütmek ne kolaymış, ya biz ne çekmişiz, yazık bize be" dedik vallahi aylar süren bir deniz yolculuğundan sonra karaya çıkar çıkmaz toprağı öpen garibanlar gibi olduk.. Diyeceğim odur ki; şu an kolik çeken bir ana babaysanız ve yolunuz bu bloğa düştüyse, Allah sabır versin ama yalnız değilsiniz, suçlu hiç değilsiniz, neden bak anlatayım:

Kolik tamamen şans işi, yazılan çizilen herşeyi atın bir kenara beni dinleyin. Diyorlar ki;

1. Doğum zor geçerse, çocuk ya da anne doğum travması yaşarsa kolik olur. Hatta bazı açıkgözler bu "teori"yi direkt nakte dökmüş vaziyetteler, sizi alıyorlar, soyuyorlar, bebeği çıplak karnınıza ters şekilde koyuyorlar ve doğumu sözümona daha güvenli ve mutlu bir şekilde yeniden gerçekleştiriyorlar ve kolik bitiyor. Hahayt. Yok öyle bir şey tabii ki. Ha şu var; bebeklerde bazen doğum sırasında omurgalarda basılar oluyor ve işin uzmanları tarafından uygulanan bir tür baş-boyun-omurga masajı (chiropractic manipulations for colic diye bakabilirsiniz) sonrasında bu bebekler tık diye düzeliveriyor. Bu gerçekten var ve doktorunuza danışmakta, bir araştırmakta fayda olabilir.

2. Doğum sonrası stres bozuklukları, annenin ruh hali hatta mükemmelliyetçi kişilik yapısı, annenin ayağını sıcak tutmaması, gaz yapan besinleri çok tüketmesi vs. koliğe neden olur. HAYIR! Vurun anneye, kolik de onun suçu, her şey onun suçu zaten.. Yok canım! En sinir olduğum demeçler bunlar.. Gaz yaptığı söylenen besinlerin büyük çoğunluğu (soğangiller, baklagiller gibi) süt de arttıran besinler ve annenin bu besinleri kısıtlamasının koliği azalttığına dair HİÇ bir bilimsel veri yok. Üstelik bazı durumlarda annenin sütü stres ve yanlış beslenmeyle gerçekten azalıp, bebek aç kaldığı için ağladığı halde kolik damgası yiyebiliyor. Yine kolikle çok karıştırılan ve çok sık görülen "bebek reflüsü" ve "laktoz intoleransı" da mutlaka doktora sorulmalı ve elenmeli. Stres konusu ise ayrı bir derya.. Tabii ki annenin stresli olması bebeğin de huzursuz olması anlamına gelecektir, aksi düşünülemez. Fakat hangi anne ilk 3 ayda stressiz ki? Yepyeni bir düzen kuruyorsunuz, hiç düşünmediğiniz endişeler devamlı aklınızda dönüp dolanıyor, tamamen size bağlı bir canlının sorumluluğu sizi korkutuyor.. Bundan doğal ne olabilir ki.. Bir de bunun üstüne "al işte sen streslisin, ondan huzursuz bu bebek" denmesi.. Resmen yangına körükle gitmek.. Lütfen bunu diyenleri çevrenizden uzaklaştırın ve kendinizi rahatlatacak aktivitelere, sizi mutlu edecek insanlara yönelin.

Peki ne yapmalı?

Bekleyeceksiniz.. Gerçekten, tek yol bu. İnanın geçiyor, az kaldı, tünelin ucunda ışık var. Kimine vuran bu şans, kimine vurmuyor ve bu hiç adil değil, biliyorum çünkü yaşadım. Ama geçiyor ve bir gün ağlamayı bırakıyor, gülümsemeye başlıyor, sonra yavaş yavaş, çok güzel bir çocuğa dönüşüyor. Diğer sakin bebeklerden daha renkli, daha eğlenceli olması da cabası - ciddiyim, kolikli bebekler büyüdüklerinde çok ilginç insanlar oluyorlar, onlar çevrenizdeyken asla sıkılmaya fırsatınız olmuyor, bu bir gerçek ;) Hatta bazıları diyor ki, tuttuğunu koparan, farklı düşünen, toplumu ileriye götüren liderlere dönüşüyorlar. Olabilir. Bekleyip göreceğiz..

Beklerken; şunları deneyebilirsiniz:

- Şu kitabı okumak
- Bebeği kolunuzun üstüne göbeği geçecek şekilde yüz üstü (kaplan pozisyonunda) taşımak
- Beyaz gürültü videoları, elektrikli süpürge, mutfaktaki aspiratör ya da Beatles dinletmek
- Tane kimyon ve rezene çayı içmek (anne için, süt de arttırıyor)
- Öğrenen Anne'nin diğer yazılarını (burada ve de burada) okumak ;)

Kolaylıklar ve sabır dileklerimle..

8 Nisan 2017 Cumartesi

Bir küçük çocuk ve bir bebekle Mauritius tatili

Biz seyyah bir aileyiz, bazen çevremden "vay be helal olsun nasıl cesaret edebildiniz" sözünü duyuyorum. Biliyor musunuz, benim için iki çocukla 14 saat uçak yolculuğu ya da upuzun bir tatil, iki çocukla haftaiçi 16-20 saatleri arasında evde başbaşa kalmaktan daha az korkutucu bir hadise! Neden böyle diye çok düşündüm, buldum: çünkü her annenin "güvenli alan"ları var, ne bileyim mesela bazımız için çocuğun uyku düzeni "amaaan kolay canım nolcak, yatağına koyarsın uyur" kadar basit, bazımız için "ya azcık ağlasın bırak, rahatlar deşarj olur çocuk" mottosu can, bazımız için de "seyahat mi, çocukla mı? missss!" Yani herkesin güvenli alanları başka başka.. Tabii güvensiz alanları da.. Benim için de, gençlik hatta çocukluk yıllarımdan beri sırt çantamla aylarca Hindistan'a, Afrika'ya gitmek, mahallenin köşe başındaki bakkalına gitmek tadında olduğu için, "e ne olacak, çocuklarla da gidilebilir" diyebiliyorum rahatça, ama saat 16-20 arası çocuklarla tek başına evde kalacaksın dediklerinde, dudağım uçukluyor, gözlerim pörtlüyor, alnımdan totoma doğru soğuk terler dökülüyor o ayrı..

Velhasıl gittik Mauritius'a biri bebek, diğeri 3,5'luk iki çocukla. Ayrıntılar seyahat bloğumda, burda tekrar olmasın, merak eden buyrun burdan okusun. Kızın 15. ülkesi, o artık uzman çavuş ama ufaklıktan tam emin değildim, zira ilk dişini çıkarmaya azmetti (ve başardı) ve ilk defa böyle upuzun bir uçak yolculuğu yaptı. Ama ailenin "seyyar köfteci" testini o da geçti. Adam bir de sonbahar çocuğu ya yazık hiç ayak parmaklarını görmemişti, cıbıl cıbıl soyunuverince sen bir şaşır, bir sevin. 3 hafta ayak parmaklarıyla oynar mı bir insan yavrusu, oynarmış!

Yani özetle, gittik gördük sevdik.

Çocukla gidilecek yer mi, evet. Aslında bana göre, savaş muhabiri falan değilseniz, sizin gidebildiğiniz her yer, çocukla da gidilebilir. Biliyorsunuz biz çocukla Afrika'da safari de yaptık, romantik tatiller de. Hiçbirinden de pişman dönmedik, tam tersine "bak bunu da sevdi, o zaman seneye "bi tık" daha atlatalım mı?" diye diye döndük. Eşimle 2,5 ay kaldığımız ve unutamadığımız Hindistan mesela, hep aklımızda çocuklarla gidelim diye ama azıcık büyüsünler, sokaktan buldukları her şeyi ağızlarına götürmesinler, biraz "anlasınlar" gördüklerini, hatırlayabilsinler falan istiyorum.. Mesela 3,5'luk Maya 2,5 yaşında gittiği Malezya'yı hatırlıyor ve "aaa bu çiçekten Malezya'da da vardı" diyebiliyor, Lukas da o kıvama gelsin istiyorum.. Az kaldı az ;) 3 seneye kalmaz biz bu çocukları Ganj'a bi sokup çıkarırız (şaka ayol, o kadar da değil, belki ucundan minnak parmak?)


Hiç dellenmedim mi derseniz, ay dellenmem mi.. Maya'nın kum fobisiyle Lukas'ın bu ayak neden ağzıma girmiyo çığlıkları üzerine benim gibi bir hayvanseverin bile çok fazla bulduğu başıboş köpekcikler ve akşam üstlerini kabusa çeviren, Maya'yı onlarca yerinden ısırıp, alerjisi nedeniyle 2cm'lik kırmızı yuvarlaklar şeklinde kabartıp, bana panikle koştura koştura açık eczane aratan sivrisinekler biraz biraz sinir etti ama e olacak o kadar artık. Gerisi turkuaz, sıcak ve güzeldi. Küçük çocukla tatilde dellenmemek için ne yapmalı mesela uçakta bebek nasıl oyalanır diye şurada ve bebekli tatillerde gerekenler listesini de şurada uzuuun uzun yazmıştım, bu vesileyle de ilk defa bebekle tatile gideceklere tekrar hatırlatalım. Eski seyahatlerimizi hatırlamak içinse şuraya tıklayabilirsiniz.

Yalnız ahdım var, ben bu kızı az büyüsün kuma gömüp üstüne de foşşş diye bir kova soğuk su dökmezsem... ;) Az büyüsün, öcümü alacağım ben ondan.. Daha bugün 9-10 yaşlarındaki okul çocuklarının gittiği okul kampıyla ilgili bir kısa film izliyordu ve bana "neden anneleri yok yanlarında?" diye sordu. Ben de ona "sen de büyüyünce annesiz tatillere gideceksin onlar gibi" dediğimde de "hayır ben hep annemle gidicem" demesin mi? Ay eridim eridim, hadi ordan, en fazla bi 10 senemiz var seninle tatillere gidebileceğimiz, sonra "ayyy anne sen gelmeeee"ler başlayacak (o zaman biz üzülecek miyiz, hayııır, bilakis BAP ile ver elini romanssss). Seneler ne hızlı geçiyor! İçlerini güzel hatıralarla doldurmak lazım..

1 Nisan 2017 Cumartesi

Hayalimdeki cocuk ve gercekler..

Gecenlerde FB'dan bir arkadasim citlembik gibi bir kiz cocugu videosu paylasmis ve altina "iste bu tam benim kizim" yazmis. Arkadas bekar oldugu icin yorum yapamadan totomla guldum :) Gercekler acidir bebek, biber de acidir, biber gercektir..

Simdi bacilar, ben de bekar ve basindan 3 yas alti tarafindan ozenle hazirlanmis bin turlu badire gecmemis saf ve masum bir kizcagizken, tabii ki benim de hayallerim vardi. Bu hayallerden biri de "kizim olsun!" idi. Simdi kiz cocuk annesi olmayanlarimiz okumaya devam etsin, digerleri kis kis gulerek dagilabilir. Gencler; benim bu kiz cocuk hayalim tam olarak soyleydi: sarisin kivircik mavis gozlu bir kiz cocukla, kumsaldayim. Ustumuzde sadece bikinilerimiz, ellerimizde kovalar, kurekler, ayaklar ciplak, kum icindeyiz. Deniz kabuklariyla oynuyoruz, ellerimizi cirpiyor kahkahalar atiyoruz. Valla boyle cok gorsel bir hayalim vardi..

Gercekler ise soyle; acik kumral duz sacli ve ela gozlu bir kiz cocukla, kumsaldayim. Gunes tepede oldugu ve cocuk Alman beyazi oldugu icin bikini ustu uzun kollu UV tshirt sapka ve gunes gozlugu giymek durumunda ve acik kalan her cm2'si gunes kremiyle kapli. Hatta bu isi Alman babasi o kadar ciddiye aliyor ki, kulaklarinin tepesine, ayaklarinin en kucuk parmaginin ucuna bile bir ton krem surdugu icin cocuk yagdan parliyor, tatile krem peynir gibi gelip ayni beyaz otesi tonda eve geri donuyor ve gunes kremi mevzuuna kimyasal nedenlerle hep mesafeli durmus olan, cocugu 10.30-16 arasi gunese cikarma ama birak bu saatler disinda cocuk biraz gunes gorsun, D vitamini alsin, kemikleri gelissin'ci anasi da konuyu her actiginda babasi bosanma mevzuunu acayaziyor.. Neyse. Hayallerimin zitti olan gercek cocugum, obsesif oldugu icin, kumdan nefret ediyor ve kati surette ayakkabi ve corap!!!siz kumsalda yurumek istemiyor, denize bile kucakta tasiniyor, parmaginin ucu kuma degse ciglik cigliga agliyor (bakiniz yandaki foto), psikolog anasi 3 senedir onu kumla oynamaya ikna etmeye calisiyor falan filan.. Anasi sabah tek basina terapi niyetine yuzmeye gittiginde bir suru deniz kabugu toplayip geliyor, kizina gosterdiginde onun tepkisi "öö igreeeeeenc!" oluyor ve tum bunlara bu sefer ana ciglik cigliga aglamak istiyor falan filan.. Yani tam bir fiyasko!

Hayalimdeki camura bulanmis, dogada buyuyen kiz cocugu hanginize düstü bilmiyorum ama ona iyi bakin bacilar.. (NOT. Gecen hafta ben bu yaziyi yazdiktan cok sonra, tesadufen gonderdigi videoyu izleyince, o tatli kizin sevgili Ö.'ye dusmus oldugunu ogrendim ve cok guldum, gule gule buyutsun insallah!) Benim gibi bir hatundan nasil boyle kokos bir metropolitan cocugu cikti bilmiyorum cunku dogdugundan beri dogada, cicekle bocekle asiri derecede icice buyutuyorum, ailede temizlik takintisi duzen takintisi yok, babasi da ben de deniz asigiyiz.. Ustelik asla zorlamadik, hep kendi atti adimlarini, belki de hatamiz bu oldu. Belki ilk iii öö dediginde oturtsaydik zorla kuma, ya da prenses kostumu istiyorum diye bagirdiginda biz de ona hayiiiir, sen benim istedigim hippi cocuk olacaksin, dogal buyuyeceksin uleeeeyn, deseydik boyle olmayacakti ama o da fikren özgürlük, cocuga saygi, kendi haline birakma takintili bana tersti.. Lakin sirf ozgurluk diye goz gore gore hayalimdekinin tam tersi bir cocuga donustugunu gormek.. Iste karakter, bazi seyler karakter.. N'apalim, eldekini seviyos!

Ayrica bakiniz, biraz ittirmeyle agaca da tirmandi :D Yok zorlamadim, ben tirmandim, ozendi, pesimden sak sak sak hic yardimsiz tirmandi, valla annelerin bir numarali lafi "bak istediginde oluyomus!" dilimin ucuna gelmedi desem yalan olur.

Velhasil hayallerimdeki kiz cocuguna sahip degilim ama uzgun de degilim, onun karakteri illa benim istedigim gibi olacak diye bir kural yok. Ben ne kadar dogalciysam, o da o kadar cart pembe prenses kostumu giyip kiritan cins olabilir. Dusuncesi bile berbat ama boyle olmak istiyorsa, olsun.. Bögrüme DAŞ basip, o hayalimdeki kumla oynayan, agaca tirmanan, dizleri hep mosmor, tek disi eksik (o kadar da degil ayol) gelecegin astrofizik uzmani kiz cocuguma kavusamamanin acisini icime gomeeeeeer, yoluma oglumla devam ederim hahahaha (ikinci cocuk ikinci sans). Saka bir yana.. Cocuklarimiz bizim malimiz degil (bakiniz Halil Cibran siiri).. Ustelik bir psikolog olarak biliyorum ki, bu yasinda prenses olmasini engellersem, bir sekilde icinde kalacak ve koca kadin oldugunda sacma sapan giyinen, abarti suslenen frapan bir kadina donusme riski daha fazla..

Cocuk yetistirmek satranc oynamak gibi, hep 5-6 hamle sonrasini dusunmek zorundasiniz..

25 Mart 2017 Cumartesi

Ölüm çocuklara nasıl anlatılır?

Eşimin annesinin eşi, yani kayınpederim "Opa Claude"; 4 aylık bir kanser sürecine yenilerek, malesef geçen hafta vefat etti. 71 yaşındaydı ve yattığı hastanede durumu ağır değildi yani uzun vadede beklenen ama aynı zamanda ani ve erken bir ölüm oldu (hangi ölüm erken değildir ki..). Hiçbirimizle kan bağı olmasa da, gönül bağımız vardı; ailemizdi.. Çok üzüldük, onu çok özleyeceğiz..

Bu vesileyle, Maya'ya ölümü nasıl anlattığımızı ve cenaze törenine nasıl katıldığını yazmak, deneyimimizi paylaşmak ve uzman klinik psikolog olarak bir kaç yol gösterici noktaya değinmek istiyorum.

Çocuklar ölüm kavramını ilkokul döneminden önce pek anlayamıyorlar. Bu dönemde ölüm kavramını, ancak onlar sordukları zaman ve onların sorduğu konu dışına fazla çıkılmadan anlatmalı diye düşünenlerdenim. Tabii ki okul öncesi dönemde mutlaka çocuklar ölümle tanışıyorlar; bu bazen bir hayvanın ölüsüyle karşılaşmak, bazen pek sık görmedikleri, uzaktan tanıdıkları birinin ölümüne şahit olmak, bazense ne yazık ki yakın, onlara bizzat bakım ve sevgi veren birinin ölümüyle yüzyüze kalmak anlamına geliyor. Özellikle bu tür ölümlerde, çocuklar büyükler kadar açık belli etmeseler de, yine de yas sürecini mutlaka yaşıyorlar, dillerine getirmeseler de akıllarına bir çok soru geliyor. Bu soruları onlar size sormadan, siz üzerinde düşünüp cevaplarınızı önceden hazırlarsanız ve çocukları kendi endişe ve üzüntünüzü katmadan, daha sakin ve onları güvende hissettirecek şekilde yanıtlayabilirseniz, çocuklar da yas sürecini daha sağlıklı bir şekilde yaşıyorlar.

Opa Claude, Maya'nın bebekliğinden bu yana düzenli olarak yaklaşık 20 günde bir gördüğü ve beraber oynamaktan, mahallemizdeki derelerde yüzen ördekleri beslemekten, yazın çilek toplamaktan çok zevk aldığı büyükbabasıydı. Onunla bu yaşına dek bir çok anı biriktirmişti. Hastalığını öğrendikten sonra, hastanede birkaç defa ziyaretine gitmişti. Yani hasta olduğunu ama doktorların onu iyileştirmek için ellerinden geleni yaptıklarını biliyordu. Yine de aklımıza ölümünü getirmemiştik, hatta o kadar rutin gidiyordu ki, hastaneden rehabilitasyon merkezine geçecekti ve biz de tatil dönüşü onu bu merkezde tekrar ziyaret edecektik.. Ne yazık ki, tatilimizin ikinci haftasında birden durumunun kötüleştiğini öğrendik ve ertesi gün hemen biletimizi değiştirip dönüşe geçtik ama vefatına yetişemedik.

Hıristiyan cenazeleri genellikle vefattan 1 hafta sonra oluyor çünkü cenaze için bedenin hazırlanması, cenaze töreni için belirli seçimlerin ve düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu 1 haftalık süre zorlu geçecek ve eşimin annesinin yanında olması gerekecek diye, ben çocuklarla Türkiye'de kaldım ve cenazeden 1 gün önce Almanya'ya döndüm. Bu süreçte Maya'ya hiç bir açıklama yapmadım çünkü Maya anane ve dedesine kavuşmanın sevincini yaşıyordu. Almanya'ya dönüşten 1 gece önce konuşurum diye düşünmüştüm ama yine dilime gelmedi.. Açıkcası kendim de öteleyip durdum, kendi mesleğim olmasına rağmen, başkalarına ezberden söylediğim uygulamalar, kendi başıma gelince beni de zorladı.. Çocuklarımıza ölümü, özellikle de sevdikleri birinin ölümünü anlatmak, gerçekten ebeveyn olarak bizi en çok zorlayan konulardan biri..

Maya ile konuşmadan önce, eşimle konuşup fikir birliğine vardık. Maya'nın cenazeye katılmasını istemedik çünkü hem onun pek anlamayacağını ve etkileneceğini, hem de açıkcası bizim Claude'a hoşçakal derken ayağımıza bağ olacağını düşündük. Sonuçta 3 yaşındaki bir çocuk, özellikle de ortamda anlayamadığı ve onu korkutan bir durum olduğunda devamlı kucak ve ilgi isteyecekti ve ben açıkcası duygusal anlamda kendime güvenemedim. Ben hassas biriyim, cenazelerde mutlaka ağlıyorum, gidenle içimden konuşmak, hoşçakal demek, yas sürecimi insani duygularımla yaşamak istiyorum.. Tabii sakin ve abartısız oluyorum ama yine de Maya etrafımda olmasın istedim, biraz bencilce, biraz da onu korumak adına..

Cenazenin 1 gün öncesinde Almanya'ya döndükten sonra, eşimle Maya'yı kucağımıza aldık ve ona sarılarak şu şekilde olayı anlattık: "Maya, seninle önemli bir konuda konuşmak istiyoruz. Bu çok üzücü bir konu. Biliyorsun Opa Claude hastaydı ve uzun süredir hastanede yatıyordu. Hatırlıyor musun, seninle ziyaret etmiştik. Doktorlar onu iyileştirmeye çalışıyorlardı. Fakat bazen, insanlar çok yaşlanır, kanser denen bir hastalığa yakalanır ve doktorlar ne kadar uğraşsa da onu iyileştiremezler. işte Opa da kanser olmuştu ve ne yazık ki doktorlar onu iyileştiremediler. Opa artık eve dönmeyecek.. Çünkü o öldü". Burda 1-2 dakika durduk. O da konuşmadan bir süre bunu sindirdi ve sonra "peki Opa nerde?" dedi. O zaman önceden hazırladığımız ve eşimle ortak inancımızı yansıtan cevabımızı verdik "Opa öldü, şimdi meleklerle birlikte" dedik. "Onu ne zaman göreceğim?" dedi, "Opa'yı artık göremeyeceğiz çünkü o öldü ama özlediğimizde mezarlığa gideceğiz ve orada Opa'nın üzerinde adı olan bir taş olacak, oraya çiçekler götüreceğiz, istersen resim yapar onu da götürebiliriz" dedik. Daha fazla soru sormadı, biz de daha fazla şey söylemedik. Maya şimdilik tanrı kavramından haberdar değil çünkü dini konuları anlayacak yaşta olduğunu düşünmüyorum (çocuklara tanrıyı anlatmak konulu yazım için burayı tıklayabilirsiniz).

Ertesi gün cenaze törenine Maya'nın katılmamasına karar vermiştik. Tören kilisenin bahçesinde yapıldı. Tabut önünde mumlar ve çiçeklerle Claude'un fotografı vardı ve bir teolog konuşma yaptı. Daha sonra, bence Claude'u çok iyi anlatan, Frank Sinatra'nın "I did it my way.." şarkısı eşliğinde onu andık ve sonra hep beraber mezarlığa geçildi, tabut mezara indirildi, dualar okundu ve bizdeki gibi, herkes ufak bir kürekle biraz toprak, biraz çiçek ve biraz da su atıp özel olarak hoşçakal dedi. Sonra görevliler toprağı kapattı ve çiçekleri mezarın üstüne koydular. Maya bu törene katılmadı. Fakat törenden sonra, anma yemeği yendi ve Maya bu yemeğe katıldı.

Onu anaokulundan alıp yemeğe götürürken, "Maya dün seninle konuşmuştuk, biliyorsun Opa öldü ve bugün onun cenazesi vardı. Şimdi Oma ve Oma'nın arkadaşlarıyla buluşup Opa'yı anmak için beraber yemek yiyeceğiz, baban ve kardeşin şu an orada, ben de seni aldım, onlarla orada buluşmaya gidiyoruz" dedim. Bunun üzerine Maya biraz huzursuzlandı ve "Opa da orada olacak mı?" dedi. Tekrar "hayır Opa öldü, artık Opa'yı göremeyeceğiz" dedim ve o zaman "ama ben Opa'yı çok özledim, biraz görsem, sadece çok kısa görsem" falan dedi, ben yine "ben de özledim Maya'cım ama artık Opa'yı göremeyeceğiz ama istersen yemekten sonra Opa'nın taşını görmeye gideriz, çiçeklerine bakarız, istersen sen de çiçek koyabilirsin" dedim. "Tamam" dedi ve konuyu kapattı.

Yemek gerçekten güzeldi, hüzünlü değildi, daha ziyade bazı hatıralar konuşuldu, sakin ve rahattı. Daha sonra söz verdiğimiz gibi Maya'yı mezarlığa götürdük ve Maya da mezara çiçek koydu. Ertesi gün Oma'ya kahvaltıya gittiğimizde Maya "Opa şimdi meleklerle birlikte, belki kanatları vardır" dedi ve bir kaç defa da Opa'nın fotoğraflarına baktı ama ölüm konusunda başka soru sormadı. Törenin üzerinden bir süre geçmesine rağmen, "Opa öldü, onu artık görmeyeceğiz ve özlediğimizde taşına çiçek götüreceğiz" dışında çok fazla yorum ve sorusu olmadı ve olsa da bu yaşında buna benzer sorular dışına çıkacağını düşünmüyorum. Onun şu an ihtiyacı olan, anne babası başta olmak üzere çevresindeki insanların "kalıcı" olup olmadığını anlamak ve sanırım bu süreçte buna dair bir endişe oluşmadı (bakınız çocukluk korkuları üzerine yazım burada).

Bu vesileyle bir kaç önemli noktaya dikkat çekmek istiyorum:

- 0-6 yaş arasındaki çocuklar soyut kavramları anlayamadıkları için, ölümü anlatırken seçtiğimiz kelimelere dikkat etmeliyiz. Örneğin "insanlar doğar büyür yaşanır ölür" dersek, çocuğun çevresindeki tüm yaşlıların yakında öleceği endişesini yaşamasına, hatta kendisinin de büyüyüp ölmemek için yemek yememeye çalışmasına şahit olabiliriz. "O uykuya yattı, bir daha uyanmayacak" cümlesi de aynı şekilde uykudan kaçınma davranışına neden olabilir. Bunların yerine "o kanser hastalığına yakalanmıştı, kanser nedeniyle öldü" demeyi tercih ettim.

- "O cennete gitti, biz de ölünce cennete gideceğiz" cümlesi, çocukların "ben de ölmek istiyorum, annemin yanına gitmek istiyorum" türü tehlikeli düşünceler ve hatta eylemler gerçekleştirmelerine neden olabilmektedir. Ayrıca bu yaş çocuklarının anlamayacağı soyut kavramlar olduğu için, tanrı, cennet, cehennem vs konularında gereksiz yere size sorular sormalarına, akılları karıştıkça da daha da endişelenmelerine neden olacaktır. Bu konuları onlar açmadığı sürece, ben okul döneminin iki haneli yaşlarına dek bu kavramları gündeme getirmeyi gereksiz buluyorum. Fakat bu kavramlar çocuğun çevresinde sık kullanılıyor ve başkasından duymasını da istemiyorsanız, yaşına uygun az ve öz şekilde açıklamakta da yarar var.

- Özellikle temel bakım veren kişinin kaybında, çocuğun en önemli korkularından biri "bundan sonra bana kim bakacak"tır ve bu yaşın ego odaklı düşünce sistemi nedeniyle bu çok normal karşılanır. Bu durumda çocuğa mutlaka yakını tarafından "ben hep senin yanındayım" türünde cümlelerle destek ve güven verilmelidir. "Ya sen de ölürsen?" diyen çocuğa "bunu bilemeyiz ama ben gencim, hasta değilim, sen büyüyünceye dek senin yanında olmak istiyorum ve bunun için kendime çok dikkat ediyorum, merak etme" denebilir. Yine bir diğer endişe, "benim yüzümden öldü" endişesidir ve bu mutlaka dile getirilmeli, bu endişe mutlaka giderilmelidir.

- Cenaze törenine anaokul dönemindeki çocukların götürülmesine, özellikle cenazenin tabut içinde olduğu ya da dıştan gözüktüğü durumlar yaşanacaksa ben şahsen karşıyım ama çocuğun ölümü somutlaştırabilmesi için, yas sürecini mutlaka yaşamasına izin verilmelidir. Sakin bir zamanda, ona yakın kişilerce mezarlığa götürülmesi, "bu taşın üzerinde onun adı yazıyor, istersen özlediğinde buraya gelip ona çiçek getirebilirsin" denmesi bence yeterlidir.

0-6 yaş gurubu çocuklar için, uzman psikolog olarak önerilerim;

1. Ölümü kısa ve açık cümlelerle, sakin bir tonda anlatın.
2. Çocuğun sorularını geçiştirmeyin, gerçekte neyi öğrenmek istediğini anlayın ve doğru ve kısa cümlelerle cevaplayın.
3. Sizin duygularınızı görmesine, anlamasına izin verin, neden üzüldüğünüzü anlatın ama abartılı duygulardan, yasın çok aşırı duygularla yaşandığı ortamlardan uzak tutun.
4. Dini açıklamalar ve belirsiz soyut kavramlardan uzak tutun, gerekirse çevrenizdekileri uyarın.
5. Çocuğun sorularına cevap verseniz dahi, devamlı aynı soruları sorması normaldir, siz de devamlı aynı açık sakin tonda cevaplayın.
6. Ölüyü unutması için uğraşmayın, aksine güzel, komik, neşeli anıları yaşatmaya çalışın.
7. Çocuğun yaşam rutinine ve "normal" yaşamına en kısa sürede geri dönmesine çalışın.
8. Hamilelikteki düşükler ya da ev hayvanınızın ölümünü de normal bir yas süreci olarak kabul edin ve çocuğunuzla bu konuları da ölüm konusu altında konuşun.
9. Ulusal yas durumları, terör ve doğal afet durumlarında çocuğunuza "seni güvende tutmak için herşeyi yapacağım" fikrini mutlaka verin ve onu rahatlatın.
10. Yas sürecinde "mükemmel ebeveyn" olmaya çalışmayın, bu sizin de yasınız, lütfen kendinizi de düşünün, gerekiyorsa uzman yardımı almaktan çekinmeyin.

17 Mart 2017 Cuma

Cadı kızım, melek oğlum


Bir önceki yazımı tekrar okuyunca, sanki "cadı kızım, melek oğlum" ayrımı yapmışım gibi hissettim. Aslında kızımla oğlumun karakterleri gerçekten çok zıt ve insan ister istemez karşılaştırma yapıyor ama bu demek değil ki, birini diğerinden önde tutuyorum ya da daha çok seviyorum. İki çocuk tabii ki aynı sevilmiyor, her çocuğu farklı seviyorsunuz ama bu fark miktarda değil, manada gizli..

Açıklayayım.

Evet ikinci çocukta biraz daha "bildik sularda yüzmenin güveni" var ama ben hala anneliğin deneyim kadar karşındaki çocuğun karakteriyle de şekillendiğini düşünüyorum. Kızımın karakteri doğumdan baskın, mücadeleci, azla yetinmeyen özellikte. Bazi cocuklar boyle, daha fazla ağlıyorlar, daha talepkarlar, daha zorluyorlar, buna bir neden aramak bosa kurek cekmek demek. Bunu kabullenip, bu cocuk boyle diyip, kendi psikolojinizi bozmamaya odaklanacaksiniz. Yoksa neden nasil aramaya kalkarsaniz kayboluyorsunuz. Bu cocuklar boyle..

Sizin yaptiklariniz yanlis ya da dogru, karakterden geleni cok fazla etkilemiyor. Ha cocuk celallendiginde size dusen sakinliginizi koruyabilmek, onun seviyesine inmemek. Yavas yavas bu konuda uzmanlastıkça, siz sakin ve tutarlı kaldıkça, çocuk da sakinleşiyor mu yoksa yaşı büyüdüğü ve iletişim becerisi arttığı için daha mı kolay atlatılıyor kriz anları, onu bile bilmiyorum. Kızım bana tüm oğrendiklerimi unutturup, kendi kitabını baştan yazdırdı.. O nedenle evet bağlanma odaklı, yavaş, çocuk odaklı ebeveynlik falan eyvallah ama kendimizi de cok hırpalamayalım, bazı şeyler karakter, doğumla geliyor hayat boyu değiştiremiyorsun.. 7sinde neyse 70inde o diye boşuna dememişler.. Fakat bir konudan eminim, bu çocukları bir şekilde aklınıza mukayyet olup da büyütmeyi başarırsanız şahane insanlar oluyorlar. Çok bol sabır, ciddi uğras, ilgi ve zaman verebilirseniz, bence 3 yaştan itibaren diğer "normal" çocuklardan çok daha eğlenceli, farklı, yaratıcı, komik oluyorlar. Simdi mesela bakıyorum, çevremdeki uslu bebekler hep birer sevimli ufak insanlar oldular ama "canavar" bebekler hep renkli, arkadaşları tarafından aranan, girdikleri ortamda hemen kendini belli edip iz bırakan (tabii her zaman güzel izler demiyorum), yani akılda kalan, sıradışı insanlar oldular. Daha 3 yaşında, ortalamadan çok daha rengarenkler. Bir de yetişkin olduklarını düşünün! Bizim böyle sürüden farklı giden insanlara ihtiyacımız var!

Ben Maya'nın huysuzluğundan nefret ediyorum. AMA onun renkliliğiyle de gurur duyuyorum. Beni perişan ediyor AMA onun diğer çocuklardan farklı ve tamamen kendine özgü olmasını çok seviyorum. Bir nevi stockholm sendromu yaşıyorum anlayacağınız :)

Gelelim Lukas'a. O da aslında her bebek kadar ağlıyor, huysuzluk yapıyor ama normal sınırlarda ve genelde nedenlerini anlayabiliyorsunuz. Ama bu "normal" hali bile kızımla o kadar kontrast ki, otomatik olarak "melek oğlum" diye düşünmemize neden oluyor. Tabii bu düşüncenin kardeşi de "cadı kızım".. Üstelik sadece ben değil, etrafımızdaki herkes ister istemez bu göz alıcı farklılığa mutlaka bir yorumda bulunuyor ama annelik işte, insan iki çocuğunu yine de ayıramıyor ve bazen bu ayrımı düşünmek bile beni üzüyor, vicdan azabı duymama ya da yorum yapanlara sinirlenmeme neden oluyor.. Oğlan daha çok küçük tabii ki daha az karmaşık bir organizma ve sesi daha az çıkıyor, kız büyük tabii ki istekleri farklı, tepkileri farklı.. Biz onlara isim takarsak, önce biz, sonra onlar inanacaklar bu isimlere ve karakterleri de ona göre yontulacak, şekil alacak. Kızıma cadı dediğim her sefer, onun cadılığı tescillenecek, üzerine yapışacak! Mesela benim annem çocukken aşırı yaramazmış ve herkes ona yaramaz dedikçe, zararcı dedikçe, "daha da yapasım gelirdi, kendimi tutamazdım" diyor. Yani üzerine atfedilen rollere uymak zorunda hissediyorsun, işte insanları etiketlemenin ve önyargıların en korkunç tarafı bu; onları şekillendirmesi.

Bir de şu var, çocukluğu çok kolay ve sakin olanın büyüdüğünde hali çok çetin olur derler. Bebekken melekti, ergenlikte tam bir şeytan oldu diye biz psikologlara başvuran çok anne-çocuk vardır.. İnsan elinde olmadan düşünüyor; acaba çocuk aynı çocuk da, sen mi bu özel döneme hazırlıksız yakalandın diye..

O nedenle, evet oğlanla kız çok farklılar bizim evde ama bu karakter mi, cinsiyet farkından doğan bir durum mu, yoksa biz ebeveynlikte biraz piştik, oğlanı baştan beri (gereğinden) fazla ilgi göster(e)meden büyütüyoruz, oğlan da bu nedenle ne görse onu kabul eder hale mi geldi, işte o konuda hala kesin bir fikrim yok. Ama birşeyden çok eminim; kızımı, yaratıcılığını, farklılığını, içindeki potansiyeli gördüğüm için, ilk çocuğum olup bana anneliği öğrettiği için, 3 yaşından beri özellikle sohbetine doyum olmadığı, bizi çok şaşırtıp çok güldürdüğü için çok seviyorum. Oğlumu ise, ablası gibi olmadığı için :) biraz sakinlik ve huzur getirip, bozulan dengeyi tekrar sağladığı için, özellikle şu dönemde yumuk ellerini emip durmak dışında hayattan pek bir beklentisi olmadığı için, benden de herkesinki kadar normal bir çocuk da çıkabiliyormuş diye düşünüp rahatlamamı sağladığı için çok seviyorum. Yani ikisini eşit değil, çok farklı ama çok seviyorum.

Yalnız; eminim bu yazdıklarımı zaman bana yalatacak çünkü oğlan biraz büyüsün, gözü biraz açılsın bizim ailede hafif çılgın olmadan barınabilmenin mümkünatı pek yok, o da anlayacak. Bakınız Şekil 1-A :)))) Çevirisi: Lukas'ın sevgili ebeveynleri, yarın okul kapalıdır. Oğlunuzun okula gelmesi gerekmemektedir. Sevgilerimle, Lukas'ın öğretmeni.


12 Mart 2017 Pazar

İkinci çocuk "kolay çocuk" mu?

İkinci çocuk aramıza katılmadan önce herkes ağız birliği etmiş gibi "bak göreceksin ikinci çok kolay olacak" dedi durdu. İtiraf edeyim, evet, ikinci ilkinden kolay. Ama neden kolay? O mu kolay yoksa anne mi değişti? İşte bunun cevabını arayacağım bu yazımda..

Kızım çok zor bir bebekti (bakınız yanda ayak öptürürken bile suratın hali..), hala da zorlanıyorum ama ilk 3 sene gerçekten korku tüneline sokup sokup çıkardı beni, sağolsun. Kızımın en önemli özelliği aşırı büyük gözleri ve bu gözlerle herşeyi en ince ayrıntısına dek incelemesidir. Onu tanıyan herkesin dikkatini ilk bu "gözlemciliği" çeker. Daha doğduğu anda bile gözleri faltaşı gibi açıktı, büyük bir ilgiyle etrafa bakıyor hatta benim yüzüme odaklanıyordu. Sonra 8 ay çılgınlar gibi ağladı. Öyle 15-45 dakika değil, ben Maya'nın susmadan 8 saat ağladığını biliyorum! Derdi nedir, neye ağlar anlayamadık, aç değildi, bezi temizdi, uykusu yoktu.. Neden? diye düşünmekten delirecek hale gelmiştik. Gitmediğimiz doktor, psikolog kalmadı. 1. senenin sonunda "developmental disorder of sensory processing" (gelişimsel bilişsel işleme bozukluğu) teşhisi kondu yani beyine aşırı uyaran geliyor, beyin bunları ayıklayamıyor ve çocuk kendini rahatlatabilmek için deliler gibi ağlıyordu. Bu nörolojik kaynaklı bir hastalıktı ve beynin süzgeç mekanizması çalışmadığı için, gelen her uyaran eşit şekilde beyne giriyordu. Gerçekten de Maya dışardaki trenin düdüğünü, evde kaynayan çayın sesini ve benim konuşmamı aynı anda ve aynı derecede duyuyordu ve bundan rahatsız oluyordu (neyse ki 2 yaş sonunda bu teşhis artık geçersizdi, bizim de yoğun destek ve çalışmamızla Maya büyük oranda bu durumun üstesinden geldi). Üstüne bir de benim idealist anneliğim ve psikolog oluşumun kurbanı olmuştu. Doğduğu andan itibaren çocuğu rahat bırakmamıştım; hemen göz teması kursun, agu mu dedi agugu diye cevap vereyim, aman kurslara götüreyim, aman oyun gruplarına götüreyim, aaa benim rutinime uyacak tabii, gezmeme sosyal aktivitelerime hatta doktora sunumuma katılacak! Yani çocuk, aşırı uyarana karşı hassaslığı ola ola, benden daha da fazlasını aldı. Onun zor bebek olması, hem kendi getirdiği kişilik özelliği, hem de benim acemi ve idealist anneliğimin birleşimi oldu.

Oğluma hamileyken, "kızıma ne yaptıysam ona tam tersini yapıcam, dur bakalım ne olacak" dedim. Daha doğduğu andan o da kendine özgü bir kişilikle geldi. İki saniye bile bakmadı etrafına, ellerini yumruk yaptı, koynuma alır almaz kapattı gözlerini. O da kızım gibi kolik ağrısı çekti, her bebek gibi o da ağladı ama bu sefer nedenini biliyorduk; ya açtı, ya uykusu vardı, ya bez değiştirilmesi gerekliyordu ya da sıkılmıştı, eğlence istiyordu. Bunlar yerine getirildiğinde fazla uzatmadan susuyordu.

Aslında kızıma da oğlum kadar özenle (hatta daha fazla özenle, gereğinden fazla özenle) baktım, isteklerini anında yerine getirmeye çalıştım ama ikinci anneliğimde çok bariz bir kaç fark var:

1. İlkinde gittiğimiz Ağlayan Çocuk Merkezi'nden öğrendiğim en önemli kuralı ilk günden uyguladım: Bebeğin ne kadar uyuduğu değil, uyandıktan sonra ne zaman tekrar uykuya gittiği önemlidir. Yani kural: Bebekler en geç 2 saatte bir uyur nokta. Onların eğlendirilmeye, uyanık kalıp sosyalleşmeye, bilişsel açıdan geliştirilmeye ihtiyaçları yoktur. Bebekler sıkılmaz. Bebekler süt içer, altını kirletir ve uyur. Başka ihtiyaçları yoktur. Gerçekten de oğlum bazen 15dk bazen 1 saat uyusa da, uyandıktan sonraki 1,5 saat içinde tekrar uyumak istiyor, bu süre nadiren maksimum 2 saate uzuyor, onda bile oğlan aşırı yorulmuş ve mızmızlanmaya başlamış oluyor. Kızım uyandıktan sonra 4-5 saat uyanık kalabiliyordu, uykusunun geldiğini gösteren hiç bir işaret vermiyordu üstelik ve belki de sorun sadece buydu. Uyumamak..

2. Bebekler ağlar. Bazen ihtiyaçlarını anlatabilmek için, bazen de bildikleri sadece bu olduğu için ağlayabilirler. Bebek ağladığında önce yanına gidip görünürde onu rahatsız eden bir şey olup olmadığını kontrol ediyorum. Sonra hemen altını açıyorum çünkü bazen bez sıkışıklık yapıp rahatsız etmiş olabiliyor. Yine geçmezse emziriyorum, sakince konuşup pışpışlıyor, uyutmaya çalışıyorum. Bunların hiç biri ağlamayı durdurmadıysa "sıkılmış" olduğuna kanaat getirip oyun minderine bırakıyorum. Yine ağlıyorsa, yatağına geri götürüyorum ve uyutmaya çalışıyorum. Fakat itiraf edeyim, oğlumun ağlaması beni rahatsız etmiyor. Kızım ağladığında hemen yanına koşardım ve ağlamasını "durdurmak" için çabalardım, oğlumda ise amacı ağlamayı durdurmak değil, nedenini bulmak da değil, sadece rahatsız olduğu etkeni ortadan kaldırmak ama ağlamak istiyorsa ağlamasında sakınca görmüyorum. Hatta ortamda onu rahatsız edecek bir şey yoksa ve totosundan koku gelmiyorsa hiç ellemeden 5-10dk süre verebiliyorum (çünkü biraz ağlayıp susunca tam kaymak oluyor!) hatta kızımın uyku ritüeli başladığında oğlan ağlamaya başladıysa ve evde tek başımaysam, tepesindeki dönenceyi açıp maksimum 45dk bile ağlatabiliyorum. Sanırım kızdan sonra baya sınırlarım (vidalarım) gevşemiş..

3. Oğlana aşırı ilgi göster(e)miyorum çünkü kızım hala çok fazla vaktimi ve enerjimi alıyor. Ondan kalan zamanlarda ancak oğlanla ilgilenebiliyorum. Dolayısıyla oğlan oyun minderinde, anakucağında ve dönence altında büyüyor. Kızımla daha 2 aylıkken ne oyunlara başlamıştık, oğlumun bir iki diş kaşıma oyuncağı (o da kızımdan kalma) ona yetiyor. Fakat o da kendine göre bir sistem geliştirdi. Uykuda sarmaş dolaş, genelde 2 saatte bir uyanıp emiyor (kızım 4-5 saat uyurdu) ve kızımdan fırsat kaldığı anda tam bir kucak bebesi, kucağa gelsin, yumruklarını sıksın, yumulsun uyusun, tek isteği o.. Yani daha az ilgi, daha rahat çocuk anlamına
geliyor. Fakat çocukların karakter yapıları da insanın annelik tecrübesini ve algısını çok etkiliyor.

Aslında, benim olaylara bakışım da biraz değişti. Eskiden önemli ya da zor olan şeyler artık zor gelmemeye, önemsiz gözükmeye başladı. Yemiyor mu, yemesin.. İki saatte bir uyanıyor mu, bu da geçer.. Mızmızlığı had safhada mı, gitsin odasında ağlasın, 10dk sonra yumuşacık gelir nasılsa.. Bazen tek çocuklu annelerin yakındıkları durumları "e benimki de öyle, hepsi böle bunların, sen "survive" edebilmenin bi yolunu bulacan bacım" diye geçiştiriyorum. Ha zorlanmıyor muyum, deli gibi zorlanıyorum. Hele tek başımayken. Ama kendimi kaybedip 3 yaşındaki çocuk gibi bağrınmak ya da mız mız mız "vah durumum ne hoktan" diye acındırmak, kabak tadı verdi. Hepimizin durumu hoktan sevgili ana babalar, durum budur, dağılalım şimdi..

Soru ya da dilema şu: İkinci çocuklar mı rahat yoksa anneler mi rahatladı ya da çocuklar rahat diye mi anneler rahat, yoksa anne rahat diye mi ikinciler rahat?

Yoksaaaaa, kızlar biraz cadı da erkek çocuklar daha mı masum ve tam da bu nedenle kızlarımız en vaz geçilemezlerimiz? :D Hepsinden ortaya karışık galiba..

Dipnot: Bu yaziyi yazdim ve taslaga attim, bugun Lukas ilk disini cikartiyor ve tam bir cilgina donustu kendisi, cigliklar esliginde gece yarim saatte bir uyanarak tam bir zombiye cevirdi beni sagolsun.. Yalattin bana yazdiklatimi yine, kahpe kaderrrrr!

8 Mart 2017 Çarşamba

İki çocuktan sonra insan kalabilmek için..

.. ne yapmalı daha tam çözemedim ama bu bloğu tekrar açıp yazmak yazmak yazmak, bir nebze işe yarıyor. Kimse okumasa da kendi kendime, yazarak düşünüyorum.. Bazen düşüncelerim o kadar hızlı geçiyor ki beynimden, onları takip edemiyorum ama yazarken, biraz daha yavaşlıyorum, daha yavaş düşünüyorum, daha net görebiliyorum.

"Sadece anne" olmamak benim için önemli. Çünkü anne olmadan önce "çok fazla bir şeyler"dim, mesleğimi seviyordum, yıllarca eğitim almıştım ve bu eğitimi sonunda kullanabiliyordum. Üstelik sevdiğim şeyi yaparken bir de üstüne para kazanıyordum, ayaklarım üstünde duruyordum, insanlara yardım ettiğimi, birşeyleri değiştirdiğimi hissediyor ve bu yönde geri bildirimler alıyordum. "Çok teşekkürler" diyorlardı, "siz benim hayata bakışımı değiştirdiniz, artık ben çok farklı biriyim, bu yeni ben'den çok mutluyum, çok teşekkürler.." Bunu duymak bizim mesleğimizin en güzel yanı.

Bazen bu blogda da buna benzer sözler duyuyorum, sanırım ondan bağlılığım ya da bağımlılığım buraya.. Sanırım herkes, hepimiz, bir şekilde "işe yaradığımızı" duymak istiyoruz. Sevilmekten bile öte, "işe yaramak.."

Anneliğimde işe yarıyor muyum diye kafama çok taktım. Günlük olaylarda bunu anlamak zor ama bazen bakıyorum, mesela Maya'nın 2 yaşıyla şimdiki hali arasında dağ kadar fark oluşunu sadece "büyümek"le ilişkilendirmemek lazım. Ben bu süreçte tüm o idealist ebeveynliğimi değiştirip daha gerçekçi bir yaklaşım benimsedim çünkü. Benim ebeveynliğim yavaşladıkça, "olduğu kadarı yeterli" diye düşünmeye başladıkça, kimseyi değil sadece kendimi ve çocuğumu baz aldıkça ve en önemlisi de onu değiştirmeye değil, kendi davranışlarımla ona nasıl davranılması gerektiğini göstermeye odaklandıkça ve bunu sabırla, her gün, günler aylarca yaptıkça, gerçekten tüm yaptıklarımın "işe yaradığı"nı hissetmeye başladım. Bugün Maya'nın annesi ne olursa olsun kendini kaybetmiyor, bağırmıyor, ağlamıyor, ona "hayır" diyor, kural ve sınırları koyabiliyor; yani 3 yaşındaki çocuğun karşısında çocuk gibi değil, yetişkin gibi duruyor. Bu çok büyük bir adım ve ben bunu başarabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Anne olarak "işe yarıyorum".

İnsan kalabilmek için, diğer insanların arasındaki davranışımızın "insanca" olması gerekiyor. Yani karşımızdakinden ne bekliyoruz? Saygı mı? O zaman önce biz saygılı olacağız. Güler yüz mü? O zaman biz kendimiz güler yüzlü olacağız. Bizi sevsinler istiyorsak, biz de seveceğiz.. İster büyük insanlarla, ister çocuklarla ilişkimizde ne bekliyorsak, onu önce biz vereceğiz.

Eğer eve kapanır devamlı yemek veya temizlik yapar, saç baş karışmış bakımsız pijamalarla dolanır, çocuktan önceki ben'i unutur, "ben artık anne oldum, ben olgunlaşmalıyım, öyle herşeye gülünmez, hayat zaten zor, rutin, anlamsız" dersek; bu bizim gerçekliğimiz olmakla kalmaz, bizi bu şekilde görmeye alışan çocuklarımız için "annem kendine değer vermiyor, demek ki annem değersiz biri" anlamına gelmeye başlar. Çocuklarımız çocuk kalmayacak, büyüyüp yetişkin insanlar olacaklar ve biz onların yetişkin halleriyle nasıl bir ilişkimiz olsun istiyoruz acaba? Mesafeli ve değersiz mi, yoksa iki yetişkin olarak karşılıklı oturup arkadaş gibi konuşabileceğimiz bir ilişki mi istiyoruz? O zaman kendimize yatırım yapmak zorundayız; gündemi takip etmeli, insan gibi yaşamalı, kendimize özen ve bakım vermeliyiz.

Ben şunları yapıyorum:
- Çocuklar dışındaki konularda araştırıp okuyorum, mesela dünya güncel politikası ve sosyal sistemleri çok ilgimi çekiyor ve bu konuda belgeselleri, podcast yayınları, makaleleri takip ediyorum.
- Anne gibi değil kadın gibi görünmeye çalışıyorum, kendimi zorluyor, vakit ve enerji yaratıyorum.
- Çocuksuz ve kafamın uyuştuğu biri varsa ona yapışıyorum, kendimden gençlere hele ki gündemi takip eden zeki gençlere yapışıyorum, sağlıklı ve aktif yaşlanmış insanlara yapışıyorum, onlarla zaman geçirmek için ekstra enerji harcıyorum.
- Hayal kuruyorum. Sık sık kendimi çocukların büyüyüp evden ayrıldıkları zamanda yapacaklarımın hayalini kurarken, tatil ya da gezme hayalleri kurarken ya da çok basit seneye bu zamanlar nerde olduğumu ne yaptığımı düşünürken yakalıyorum.
- Başkalarının - hele ki internette kendini parlatıp duranların - değil, kendi hayatıma odaklanıyor, anımın keyfini çıkarmaya ve yolunda gitmeyen şeylerin elbet değişeceğine, umarım ki düzeleceğine inanmaya çalışıyorum. Umudumu yitirmemek için, "hayat akar, herşey geçer" diyorum.
- İyi yönlerimi düşünmeye, başarılarımı hatırlamaya ve bunları bir kez ben yaptıysam yine yapabileceğime kendimi inandırmaya çalışıyorum "her şey bende başlar" diyorum.

Peki siz neler yapıyorsunuz?

24 Şubat 2017 Cuma

İki çocuklu hayatın en zor ve en güzel yanları


Beni biliyorsunuz, tek çocuğum. Eşim de öyle. Türkiye standartlarına göre 34 yaşımda, oldukça geç anne oldum. İkinci çocuğu da 37 yaşımda doğurdum - 40'ından sonra azanı teneşir paklar dediler diye biraz acele ettik - üstelik ben kendim iki çocuklu olsam da hala "kardeş asla şart değil hatta çocuk bile şart değil"cilerdenim. Çok samimi söyleyeyim, iki çocuklu hayat çok zor. 1 defa güzel dersem, 5 defa zor derim, anlayan anladı..

Anlamayan için anlatayım.. Şimdi biz gurbet ellerde yalnızız. Anane, babanne, eve yardımcı, çocuğa bakıcı, Münir Özkul gibi sıcak kalpli bir kahya ve Adile Naşit gibi tontiş bir lala lüksümüz yok. Tabii bunun yanında 2 seneye varabilen ücretli / ücretsiz, sen seç beğen al bacım türü annelik izni falan var ama bunu da yaşı, eğitimi, hayattan beklentileri, kişisel kişisel gelişişmeleri belli bir seviyeye varan modern kadın/anne'ler ne kadar değerlendiriyor orası tartışılır. Velhasıl, ben bu "risk"i ya da "şans"ı kullanmaya, evimin kadını çocuklarımın anası olup kariyerime 2 + 2 = 4 sene ara vermeye karar verdim. Ay vallahi ben bunu hep yapıyorum ama yine aynen ilkindeki gibi tam işe tam zamanlı dönmüşken daha ilk haftadan hamile kaldım. İşverenim de bu naneyi özellikle yaptığıma inandı, artık beni 2 sene sonra davul zurnayla mı karşılar, yoksa buyur kapı, buyur sapı mı der bilemiyorum.. Bizim meslek, yani klinik psikologluk, ne yazık ki uzun aralar vermeyi pek kaldırmıyor ama Türkçe konuşan terapist de altın değerinde, o nedenle çocukları anaokullu edip mesleğime kaldığım yerden devam etme konusunda "fifti-fifti" şansım var canlar..

Sadece ana değil, iki çocuk babaya da zor. Mesela bizim bey babalık izninin sadece 1 ayını kullandı (aslında çok bile ama ben mastit denen meme iltihabı illetiyle hastanelik olunca, kızcanımıza o baktı, sağolsun) bu kadarcık izinle bile işi durma noktasına geldi. E biz zengingillerden değiliz, evde aç bekleyen 4,5 boğaz var (1,5 "pilav üstü kuru" kısmı benim, bilahare anlatıcam bunu..) ikimiz de yan gelip yatıp yeni bebenin lavicert buğulu gözlerine methiyeler düzemiyoruz, birimiz illa ki çalışacak.. Bu, yani kariyer sahibi olup iki çocuk yapmak, zor tabii. Ama daha zor noktalar var.

1. Kendine, eşine ve ilk çocuğuna zaman ayırabilmek.

"Tek çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk" lafı doğru. İlk çocukla en azından kendine, çocuk uyuyunca eşinle birbirinize ve en çok da çocuğuna doya doya zaman ayırıyorsun. Ben neydim ne oldum bakın. Hadi kendin ve eşin neyse de.. İlk çocuğa zaman ayıramamak berbat bir şey. "Anne benimle oynar mısın azıcık?" en korktuğum soru çünkü çok istiyorum onunla oynamak ama bir türlü başaramıyorum! Yani kitap okumak sevip okşamak tamam da, eskiden kurduğumuz oyunlar, koşmalar atlamalar, yepyeni aktiviteler nanay. Üstelik, ben kızımı çok ama çok özlüyorum! Bazen sadece uyuduğu zaman, bebek de uyumuşsa gidip yanına uzanıyorum bir 15dk, nefesini dinliyorum.. Bebeğin bakımı ve ihtiyaçları öyle çok zaman ve enerji alıyor ki, onunla oyun oynamaya ne vaktim var ne de isteğim! En kötüsü de isteksizlik.. Sanki onu ihmal ediyorum, ikinci plana atıyorum gibi bir vicdan yükü.. Ne kadar sarılırsan sarıl geçmiyor. Oyun lazım, koşturmak, çığlık atmak istiyor ve bu bebeği uyandırıyor. Bebek uyanınca anne ortadan kayboluyor.. Emzirirken, bazı basit bakım işlerinde bazen aynı zamanda büyükle doktorculuk, misafircilik falan oynuyorum. Öyle seviniyor ki, benimle ne oynayacağına karar veremiyor, bazen o karar verene dek bebek huysuzlanıyor. Hop anne yok oluyor.. Çok berbat bunun vicdanı..

Daha zor durumlar var. Mesela, bizim bey daha çok mesaiye kalır oldu, ki bu yeni babalarda çok görülen bir endişe halinin sonucu.. Onun mesaiye kaldığı geceler, geceleeeeer, ah geceleeeer modundayım ben. Allahım, saat akşam 4-7 arasına İngilizler boşuna "cadı saatleri" dememiş.. Zaman geçmiyor yeminle.. Hele 7-8 arası, yani büyüğün yatma ritüellerinin tamamlanması ile gözlerin kapanma aralığı tam çılgınlık artık.. Ne yapıyorum, büyüğü çiş-diş-pj'e talim ettirirken, küçüğü Ferber metodu ile işkenceye talim ettiriyorum! Evet, ben! Ferber'e nefret duyan ben.. Valla oğlanı beşiğine yatırıyorum, tepesine dönenceyi açıyorum ve ortadan kayboluyorum. Bazen ağlamaktan yorulup uyuyor, bazen kız sağolsun 173625 defa su istenme, çişe kalkma, masal isteme, el tutmaca, sırt kaşıtmaca ritüellerini makul ayarda tutup, çabuk uyuyunca, hemen deli danalar gibi oğlana koşuyor, bu sefer onu uyutmaya çalışıyorum. Yazık bazen alı al moru mor ağlamaktan.. Ama başka çarem yok, kız odasına oğlanı istemiyor, çok gürültülüymüş. Hakikaten adam da gürültülü, cok cok cok emmiyorsa, zaaart diye osuruyor, o olmazsa hıçkırık tutuyor..

2. İki çocuğa aynı anda yetebilme kısmından da "sıfır, otur!"u aldım.

Hele ki ikisinin birden ağlaması yok mu, aynı anda. Burda durum basit, kim daha çok ve ciddi ağlıyorsa, kucağa o geliyor. Genelde kız tabii. Oğlanı bu şekilde terbiye ettik, kendisi tam bir Beyoğlu Beyefendisi oldu, içini çeke çeke sırasını bekliyor garibim. Aslında "babanız yok, gelin yatağıma ikiniz de" desem belki daha kolay olacak ama onun da suyunun çıkacağından endişe ediyorum.. Bir de birini memede uyuturken öbürünün sırtını kaşımak için yogada 5. seviye uzman olmak gerekiyor.

Vicdan kısmı çok berbat. Tek başınaysan illa ki biri diğerinden geride kalıyor. Bu işi dengede tutmaya çalışıyorsun ama anlatamıyorsun.. "Sen büyüdün artık" demedim hiç çünkü o da 3 yaşında daha ama "Lukas küçük, beklemeyi bilmiyor, izin ver onu uyutayım sonra söz seninle oynayacağım" dedim. Sonuç: 2dk'da bir "uyudu mu?" diye yokladı, kimse uyuyamadı, sinirler gerildi, keçiler dağlık arazide kayboldu. Bir de oğlana karşı duyulan vicdan azabı var, o da berbat. Kızla öpüşüp koklaşıyoruz, oğlan bi köşede beyaz duvarlara bakıyor ya.. Ya da tek çocukla bebekken ne aktiviteler yaparmışım ya.. Oğlanın gülümsemesi de yandan yandan, öyle güzel ki, gülümseyecek ana bulursa.. Sadece ana değil, büyükanneler babalar da aynı şekilde, varsa yoksa kız, oğlan hep ikinci sırada..

3. İdealizm'i at çöpe.

Oğlan daha 4 aylık ama kızın yemek sonrası 30dk tv izleme hakkından o da ister istemez faydalanıyor. Memede uyutmanın ne kadar korkunç sonuçlar doğurduğunu bildiğim halde, yine memede uyutuyorum çünkü gerekçem "daha 6 aylık olmadı, daha çok küçük". Kızı 19 ay emzirdim, oğlanı 12'den bir gün fazla emzirmek istemiyorum çünkü meme bitince hayatımız değişti resmen. Yine de ilk hedefim 6 ay, inşallah 12 aya uzar ama sonra benden paso.. Kıza verdiğim sosyal ortamları, oyun gruplarını, beraber göz göze oturup koklaşmaları da hiç yapamıyorum çünkü zaman yok. Bazen tek başına odasındaki beşikte duruyor. Üstüne bir dönence astım, ona bakıyor, bir de emektar Sophie var, onunla dişlerini kaşıyor. Tek bilişsel aktivite hayatı bu. Fakat dedikleri gibi olmadı. Çok ağlayan bir bebek değil, daha doğrusu ağladığında nedenini anlatabilen bir bebek. Ayrıca ben de onun ağlamasına çok takılmıyorum, Maya'dan idmanlıyız sonuçta 45dk bile ağlasa "vah garibim" demiyorum "ciğerleri açılır" diyorum çünkü Maya'nın ilk 8 ay aralıksız günde 8 saat ağladığını biliyorsunuz, bana komaz bunlar.. Ama yine de 45dk sınırım var, sonrası kendim rahatsız olduğum için..

Fakat; güzel yanları da var tabii. İkisi birbirine sarılıyor şimdilerde. Oğlan daha ziyade saç çekme, yanak emme modunda ama kız baya şefkatli (bazen elinin ayarı kaçıyorsa da..) bazen de salyasını siliyor, güldürmeye çalışıyor. Annesinin küçük yardımcısı. Kıskanması diğer çocuklar gibi huysuzluk olmadı, kıskandıkça aşırı yapıştı öpmeye falan çalıştı, biraz da mıncırdı ya da kendisi de bebekleşti, bir dönem emeklemeye agu gugu demeye sardı, birkaç defa da gece yatağa çiş kaçırdı ve bez istedi (vermedik). Ama bunun dışında büyük bir vukuatı olmadı.

İkinci çocuğun güzel yanı, sevgi hakikaten katlanıyor, daha çok gülüyorsunuz. Kötü yanı, emek 5 kat artıyor, zaman programlama, özellikle de kendinize zaman ayırma nanay. Mesela eskiden yemekte herkes yerine oturup güzelce yerdi, şimdi benim kucağımda Lukas, eşimin kucağında Maya (çünkü Lukas kucakta, o eksik kalır mı?) tek elle yemek yeme çabaları.. Çoğu zaman "bırak ya, bu ne cefa, aç kalkayım" diyorsun ve sonra saat 9'da atıştırmalıklar gelsin, boş gıdalar gitsin, 1,5 "pilav üstü kuru" olayı bu işte.. Doğumdan sonraki hafta hamilelik öncesi kilomdaydım ve göbeğim dümdüzdü. Şu an doğuma girdiğim kilomdayım ve hayatımda ilk defa nurtopu gibi bıngıl bıngıl bir göbeğim var! Rejime ve spora başlayacağım diyorum ama hastalıktan vakit bulamıyorum. Zaten elim ağzım da durmuyor, spor yapılacak tek zaman dilimi, gün içinde boş olan tek zaman dilimi 06.30-07.15, sabahın köründe insanda motivasyon olmuyor ki..

Fakat pişman değilim. Yorgunluktan geberiyorum hatta tam 8 hagftadır Bronşit üstüne Zona üstüne pnömoni vs vs oldum ve normal bir insan bu haliyle ve bu ağrılarla yataktan dahi çıkamaz ama ben çıkmak zorundayım.. Allah sağlık versin, elbet başarılır, bu günler de kolaylar, çocuklar büyür.. Aslına bakarsanız ikinci çocuk çok aşırı hızlı büyüyor, nasıl oluyor bilmiyorum ama zaman çok hızlı geçiyor! Ve tuhaftır, bu benim son çocuğum diye, anneliğim öyle farklı ki.. Kıza ne yaptıysam oğlana ya yapamadım ya da tam tersini yaptım ama sanki bu çocuk daha rahat büyüyor, hem kendi hem benim için.. Yazıcam bunu da. Öğrenen Anne resmen Taş Devri Analığı'na bağladı ve işin sırrı buymuş! Azzzz sonra :)

14 Şubat 2017 Salı

İki çocuktan sonra sevgili kalabilmek

14 Şubat şerefine, samimi bir yazı olsun istedim, buyrun okuyun:

Tek çocuktan daha zormuş.. İlk zamanları demiyorum, o hormonların celalli olduğu, sana "canım" dediğinde "canın çıksın!" diye bağırmak istediğin, uykusuzluğun, yorgunluğun, bebekli hayata alışmaya çalışmanın, baştan aşağı kolik denen belaya battığın ve senin kendinin bile tanımadığın birine dönüştüğün o ilk zamanlar ayrı hikaye. O zamanlar geçiyor. Mesela bir gün gecelik üstüne sabahlık giymekten vazgeçiyorsun, ertesi gün biraz makyaj, daha ertesi gün yürüyüşler, hadi bebekli bir arkadaşla buluşayım iki nefes alayım derken yeni hayatına alışıyorsun, eskiden yaptığın sporunu, sosyal hayatını bebekle de revize ediyor, bir yolunu buluyor, devam ediyorsun. Sonra eşinin bebeğe davranışı var, adamı ilk defa senden başkasına aşıkken görüyor, bu eski adamın yeni haline aşık oluyorsun. Erkekler için de öyle, annelik kadını güzelleştiriyor, köşelerini falan törpülüyor, yuvarlaklaştırıyor ve onlar sana yeniden aşık oluyorlar.

Sonra ikinci çocuk geliyor ve bu denge yeniden alaşağı oluyor. Üç tekerlekli bisiklettense dört tekerlekli araba daha dengelidir, daha rahattır falan diyorsan.. Yanılıyorsun. İkinci çocuktan sonra sevgili olabilmeyi, sil baştan öğrenmen gerekiyor..

Çok zorlandım. Evet, itiraf ediyorum, bu sefer çok ama çok zorlandım. Bulaşık makinasının üstünde tezgaha konmuş (hemen alttaki makinaya konamamış) bardakları, yatağın altından çıkan çorap teklerini, senelerdir aynı yerde durduğu halde hala "nerdeeee?" diye sorulan eşyaları çok taktım kafama. Ya da bebek ağlıyor, ertesi gün işe gidiyor diye (çünkü ben evde boş boş oturup çerez yiyip film izliyorum bütün gün) kulaklığı takıp uyumasını, uykusuzluktan çöken bağışıklık sistemim yüzünden devamlı hasta olup bronşitten öksürük krizlerine giriyorum diye yastığını yorganını alıp salona "beyin göçü" gerçekleştirmesini, "offf pizza dışında bişey yemeyi özledim" ya da "saçların çok dökülüyor, benim gibi kel kalıcaksın hahaha" demesini falan çok taktım. Sonra, eski, çocuktan önceki değil de tek çocuklu halimizi özledim, çocuğu bakıcıya bırakıp gece çıkmalarımızı (bebeği bırakamam ki) ya da yatırıp, elimize şarabımızı myve çayımızı alıp salonda el ele oturup sohbet etmelerimizi.. Ya da birimiz çocuğa bakarken diğerimizin kendine zaman ayırabilmesini, arkadaşlarımızla buluşabilmeyi.. Hatta 3 yaştan itibaren onu da götürdüğümüz yerlerde onun oyuncaklarına, kitabına ya da diğer çocuklara falan dalıp, bizimde insan gibi iki çift laf edebildiğimiz, sanattan, güncel konulardan, politikadan falan konuşup kendimizi "hayattan uzaklaşmamış" hissetmemizi, "çocukluyum ama bak işte seyahat de ediyorum, kendime de bakıyorum, eşimle de aşığız" diyebilmeyi..

Tek çocukla en azından biriniz serbestsiniz ya da tek eliniz serbest.. İki çocukla böyle bir lüksünüz kalmıyor, biriniz birine, öbürünüz öbürüne. Bazen birbirinize zaman bulamıyorsunuz. Bazen zaman buluyorsunuz, enerji bulamıyorsunuz. Bazen sevişmektense uyumayı tercih ediyor, öpüşmeyi sarılmayı bile "vakitsizlikten" erteliyorsunuz. Doğruya doğru. Lojistik de zorlaşıyor, aynı anda uyumuyorlar, bebek hemen uyanıveriyor, o ağlarken büyüğü uyandırıyor ve bu bütün gece tekrarlanabiliyor. Bir de bedenen yorgunsunuz, kendinizi çekici bulmuyorsunuz, bazen bacaklardaki tüyler alınmamış oluyor, bazen eşinizin saç sakal birbirine girmiş oluyor, bazen yatak çarşafları mis gibi değil de dün geceden kusmuk ya da çiş kokuyor.. Bir de kendi bedeninizle barışma kısmı var, doğumdan sonra bedeniniz size bile yabancı..

Kaliteli zaman geçirmek lafını ebeveynlikle bağdaştırırız da, nedense sevgilimizle kaliteli zaman geçirmek ya da hatta daha önemlisi kendi kendimizle kaliteli zaman geçirmek kısmı hiç aklımıza gelmez! Halbuki işin sırrı bu, önce sen kendine zaman ayıracaksın, kendini seveceksin, seni neyin mutlu ettiğini öğreneceksin.. Sonra sıra çocuklara, sevgiliye geliyor. Halbuki ikinci çocuktan sonra ben de dahil, çoğumuz önce çocuklar, sonra eş ve ev işleri, genel zaman planlaması, hayatın akışı derken, kendimizi en son sıraya atıyoruz. Ben ikinci çocuktan sonra, kendime zaman ayıramadım, vicdan azabı duymadan şöyle kendimle başbaşa bir sütlü kafeinsiz kahve içip kitabımı yazamadım, masaja gidemedim.. Kendime zaman ayıramayınca, sevgilime nasıl ayıracağım, ilk bulduğum fırsatta "duşa girmek" gibi bir hedefim varken (ve duşa girdiğim anda bile, kulağıma aslında gerçekte olmayan ağlama sesleri geliyorken - sanki 3,5 senedir devamlı ağlama, mızırdama, çığlıklar öyle içime işlemiş ki, sadece sesslizliği kabul etmiyor beynim), "aşk meşk" listede o kadar geri sıralarda ki..

Mutsuz değilim. Evliliğimden, ilişkimizden memnunum ama birşeyler eksik ve kekremsi, bu da beni üzüyor. "Eskisi gibi" olmak istiyorum ama öyle yorgunum ki, "yarın eskisi gibi oluruz" diyorum.. Günler geçiyor, hayat geçiyor, belki de asla eskisi gibi olamayacağız..

Oysa o kadar kolay ki, biraz zaman biraz enerji ayır. Çok şeye gerek yok, çocuklar uyur uyumaz, belki 30dk sürecek deme, ona bir şarap ver, kendine meyveli çay koy, kıvrıl yanına, tut elini. İlle sevişmek zorunda değilsin ki, aşk sadece cinsellik olsaydı, tek bir çift 1 seneden fazla birlikte kalmazdı! İçinden ne geliyorsa öyle yap ama birşeyler yap, erteleme..

Ha bir de, hani diyorsun ya, bazen kendimi çok "anne" hissediyorum, sanki eski ben değilim, sanki bazen karşımdakiyle sohbet ederken, acaba "zavallı çocuklu ev kadını" diye mi düşünüyor diye düşünüyorum.. Eski hayatımı hatırlıyorum, mesleğimin zirvesindeki, entellektüel anlamda tepede olduğum, günün en moda terimlerini, jargonu takip ettiğim, genel kültürümün insanları büyülediği o geçmiş zamanı.. Ha işte o anlarda kendine de ki; ben olduğum şeklimle yeterli ve iyiyim! Ben şu an kafamı çocuk yetiştirmeye takmış olabilirim ama bu geçici bir süreç ve ben "sadece anne" değilim. Ben içimdeki potansiyeli biliyorum, biraz çaptan düşmüş olabilirim ama o eski günler yeniden gelecek..!

İşin doğrusu, biraz da algıda sapma var, anneliğin verdiği doğal yetememe hissi (özgüvenimiz tam olsaydı, annelikte ne hatalar yapar yine de aman boşver der olsaydık, etrafta aklen ve bedenen sağlıklı çocuk kalmazdı, bu nedenle genetiğimize işlenmiş kafaya takmak), bize aslında gayet iyi giden bir şeyi bozukmuş gibi gösterebiliyor. "Olduğum kadarıyla yeterliyim" diyebilmek bu nedenle önemli. Çocukların karnı tok mu, başlarının üstünde bir çatı var mı, onları seven, koruyan ve bunu bir şekilde onlara hissettiren bir anneleri var mı, bu anne elinden geleni yaparak onlara düzenli, güvenli bir hayat sunmaya çalışıyor mu? Tamam. O zaman o anne yeterince iyi bir annedir de, geç ve sıra kendine gelsin artık..

Bu akşam özel bir planımız yok, birbirimize hediye falan almadık, beklemiyoruz da. Adetimiz değil. Ama bu akşam ona zaman ayıracağım. Çocukları uyuttuktan sonra, ne kadar yorgun olursam olayım, yanına oturacağım, elini tutacağım ve "sen benim için değerlisin" diyeceğim, "bunu son zamanlarda çok sık söyleyemiyorum ama sen benim için çok değerlisin.." Ve onun da ne cevap vereceğini biliyorum, çünkü hep aynı cevabı verir. "Sen benim hayatımdaki en değerli şeysin" diyecek yine. Ve biz eskisi gibi olacağız, sevgili olacağız. Biliyorum.

Herşey sende başlıyor.