17 Ekim 2017 Salı

Yeneği var ama istemiyor diye zorlamalı mı?

Maya geçen sene 3-3,5 yaş arası çok severek baleye gitti. Ta ki ben doğum yaptığım için o haftaki kursa babası tarafından götürülüp, yanlışlıkla 3-4 yaş grubu yerine 5-6 yaş grubuna katılana ve onlar gibi dans edemediği için üzülüp "ben bi daha baleye gitmiiiicem" diyene ve eski grubuna bile dönmek istemeyene dek.. Bir 6 ay ara verelim dedik ve bu hafta tekrar bir deneme yaptık; önce bu yandaki gibi kalkıp 5dk denedi, sonra alttaki fotodaki gibi kucağıma oturup izlemeyi tercih etti ve sonuç: "istemiyoruuuum, assssla gitmiyceeem".

Maya'yı yapmak istemediği hiç bir şeye zorlamadım. Fakat, bu bale konusu içime dert oldu. Çünkü gerçekten vücudu baleye çok uygun ve yeteneği de var (ay "herkesin çocuğu kendine süppeeer" olayı değil valla, ben de 5 sene bale yapmış bulunduğum için bu işten az biraz anlıyorum ve Maya'yı izlerken "hah sonunda yeteneği olan bir şey bulduk galiba" demiştim). Fakat yine baleden ve camiasından biraz anladığım için, "aman sevmiyorsa hiç yapmasın çünkü bu balerinlerin çoğunda psikolojik beden algısı sorunları, sahne ve performans kaygısı ile hırsın getirdiği sosyal ve kişilik bozukluğu sorunları çok görülüyor, aman yazık ya, bir sürü meslek var boşversin" de diyorum (bakınız, izlemeyenler için Black Swan). Ayrıca ben bıraktıktan sonra devam eden arkadaşlara, öğretmenlerimize bakıyorum da; psikolojik durumu bırak hepsinin ayak sorunları, yaralanmalar ya da aşırı kullanım sonucu bedensel sorunları almış başını gitmiş.. Kıyamıyorum kızıma.

Öte yandan; Maya bir konuda (daha) bana çok benziyor. Hırs denen şey Maya'da sıfır. Eğer bir şeyi maymun iştahıyla merak edip denedi ve ilk seferde yapamadıysa, "yapmıycam istemiyorum" diyor ve ne dersen de ikna edemiyorsun, asla ikinciye denemiyor. Özellikle bedensel uğraşlar (jimnastik, dans, ritm) konusunda biraz da yeteneksizliği var. "Antalya'ya tatile gelmiş, otelin animasyon ekibinin gazabına uğrayıp tiyatroya çıkıp oryantal dans denemek zorunda kalmış Alman turist misali, bir odun gibi kıvırtıyor" örneğini biraz aştı iş, belki solaklıkla da ilişkili bir bedensel sakarlık ya da bedensel disleksi falan gibi bir hal aldı.. Ama bizim evde de çocuklarla böyle müzik açılıp dans etme olayı hiç olmadı (sevmem ben de) yani çekirdekten geri kaldı yavru. Neyse yani bedensel anlamda, spora falan gittik ettik ama Maya pek sevmedi, genelde tek dönemlik denemelerle sınırlı kaldı. Ben de üstüne gitmedim, daha nasılsa çok küçük, koşma oynama yaşı yeni başlıyor. Severse okul çağında gider dedim.

Bir de artık 4 yaştan itibaren artık "anne ile" yapılan spor kalmadı pek. Burada çocukları kapıdan bırakıyorsun, aynı odayı bırak, dışarıda bile beklenmiyor. Ama Maya hala yabancısı olduğu ortamda bana yapışık ve ilk derste değil en az 5 derste anca açılıyor, kendini güvende hissediyor. Ama bunda da hata genellikle benim, çünkü diğer annelere bakıyorum kapıdan ağlayarak bırakıyorlar çocukları, çocuklar gerçekten de 5dk sonra anne falan aramıyor. Yani "zorlama" konusu Almanlar için "motivasyon" ile eşdeğer ve sakınca görmüyorlar.. Ben yapamıyorum.. Bana göre onun ağlaması, kendini terk edilmiş hissetmesi falan 1 saatlik beden eğitiminden daha önemli bir konu. Özellikle de yapması "gerekli" olmayan durumlarda (mesela konu okul ya da sağlık kontrolü falan olsa hiç acımam bırakırım tabii ki).

Öte yandan; şu ikilemdeyim. Biraz hırs ve hafif kaygı düzeyi hayatta başarılı olabilmek için çok gerekli. Biz anne babaların temel görevi çocuklarımızın "yetenekli" olduğu alanlarda onlara motivasyon ve destek vermek. Bu bazen "zorlama" anlamına gelse de.. Mesela benim ailem aynen benim şu an yaptığım gibi "tamam yavrum yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan bırak" düsturu ile büyüttü beni ve işin doğrusu böyle "asıldığım" hiç bir hobim yok. Her yeni şeyi denemekten çok hoşlanır, 1-2 dönem yapar, sonra "sıkılır" bırakırdım. Bazen derslere gitmediğim için geri kalır, diğerleri gibi yapamadığım için bırakırdım. Oysa beni zorlasalardı, mesela teyzemin oğluna yaptığı gibi "hayatta 1 spor, 1 müzik aleti mutlaka olmalı" deselerdi..

Şimdi de çok heyecanla başladığım, sonra "amaaan sıkıcı" diyip bıraktığım bir sürü yarım yamalak hobim var.  Farklı spor türlerini yapıyorum, bir iki enstrümanı işte öyle çalabiliyorum, birkaç keyif aldığım hobim var. Aslında eşim "çok farklı alanlarda bilgin var, bu seni ilginç ve çekici yapıyor" dese de, mesela tek bir ya da iki alanda uzmanlaşmış olmayı tercih ederdim. Mesela benden harika bir vurmalı çalgılar üstadı olabilirdi (Yeni Türkü'nün bateristi demişti bunu bana, kendi kendime uydurmadım yahu) ya da balerin olabilirdim bak, kara kuğu Öğrenen Anne.. Yani keşke asılsaydım bazı hobilerime de bu işin üstadı olabilseydim! Annemler zorlasaydı, ağlaya sızlaya da olsa her haftasonu beni götürselerdi bu kurslara acaba olabilir miydim ki?

Olurdum belki ama ne derece yaptığım işten zevk alırdım işte onu bilmiyorum.. Çünkü insanın gerçekten içine o işin "aşkı"nın düşmesi gerektiğine inanıyorum ben. Yoksa binlerce mutsuz balerinden biri olursun diye düşünüyorum..

Kısaca; ben kızımı zorlamıyorum. Bunun sonucunda maymun iştahlı, benim gibi her şeyi denemekten zevk alıp, hiçbir şeyi tam anlamıyla yapamamış bir insan olması ihtimaline rağmen, zorlamıyorum. Ama bir yandan da "kolaya kaçmasına" izin veriyorum.. Yani hırs yapmamasına, asılmamasına, biraz zorlanarak kazanılan başarının zevkini öğrenememesine neden oluyorum. Halbuki "hadi kızım, bu kursa yazıldık bu dönem boyunca gideceksin, yine sevmezsen bir sonraki dönemde kayıt olmayız ama bu dönem deneyeceksin" şeklinde katı ama sakin bir tonda ikna edici davransam inanıyorum gerçekten de keyif alabilir. Çünkü bir yandan da istiyor, diğer çocuklara özeniyor, eve geldiğimizde bale kıyafetlerini çıkarmadan 1 saat orda gördükleri gibi, tek bir hareketi yanlış yapmadan ve gerçekten yetenekli diyebileceğim kadar mükemmel dans ediyor! Valla ben bu kızı çözemedim :)

(Çözdüm ayol, bildiğin performans kaygısı ve çözümü de olumlu motivasyonla adım adım o uğraşı sevdirmeyi, başarı için değil zevk almak için yapma fikrini aşılamayı denemek ama artık bik bik bik psikoloğum ben.. Böğk yani)

Spor kaygısı konusunda şurda güzel bir yazı var, tavsiye ederim.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Sevgili Günlük

Çok sevdiğim Mari tam 14 gün önce bir "çelınc" başlattı, "sevgili günlük" diye her günümüzün bize kalan tortusunu, en ince ayrıntısına dek kayda almak. Sevdiğim diğer bloggerlardan bazıları da katıldı, ben de keyifle okuyorum ama iş bana gelince "amaaağn benim iki çocuklu rutin hayatımı kim ne etsin" diye düşündüğüm için yazmıyorum. Ama bugün bu çelınc'a 1 günlüğüne katılacağım, hem Mari'nin hatırına, hem de "bu da iki çocuklu bir annenin rutin günü bacım.. buyur burdan yak" demek için. 1 gün ama neredeyse her gün aynı şekilde geçiyor..

Dün sabah "resmi olarak", gece Lukas'ın 10-100-1000 baloncuk kere uyanmalarını saymazsak, normalin 1 saat öncesinde 05.00'da başladı. Kalk borusu bu sefer Maya'dan "babaaaağ, monster traum (canavarlı rüya) görüyoruuuum, yetiiiş" ritmiyle çalındı. Biz BAP'la aynı yatağın iki tarafındaki aynı konsollara kurulu, aynı marka birer bebek radyosuyla uyuyoruz, kimin "bebeği" arıza verirse o kalkıyor, diğeri direkt totosunu dönüp fosura fosura uyuyor. BAP kalktı. Ben de tam gardımı almış uyuyacağım, birden Maya ile BAP tepemde bittiler. Maya "anne ben bi tane monster traum görünce kendim uyuyabiliyorum ama bu sefer bin tane monster traum gördüm" diye beyan verdi ve girdi yatağın tam ortasına. Girer girmez de sarmaş dolaş uyudu(lar) BAP'la ikisi.

Ben uyuyamadım, kalktım. 06.00'da Lukas kalktı. Onunla oynadım biraz. 07.00'da BAP kalktı, sırayla (beraber değil) duşlarımızı aldık sonra o oğlanın altını değiştirip giydirirken ben Maya'nın anaokulu için kahvaltısı ve öğle yemeğini hazırladım. Sonra bizim 3. çocuğa dönen "Dolores" (Stephen King'den evet) adını verdiğimiz kefiri bardağa aldım, duş yaptırıp yeni süte koydum. Bu arada BAP'la Lukas musli yiyerek kahvaltı ettiler. BAP'ı öpüp işe yolladım, Lukas yerde oynarken Maya uyandı. Lukas her sabah Maya'yı görünce aşırı sevincinden kakasını yapıyor, huy işte. Onu değiştirirken Maya'ya kabızlık ilacını içirip tuvalete yolladım, ikisine de önce D vitaminlerini (bu kış Maya'ya da deneme amaçlı D vitamini vermeye karar verdim) sonra diş fırçalarını verdim. Karşılıklı diş fırçalayıp gülüştüler, kardeşlik ne güzel diye düşünüp gözlerimi nemlendirmeye fırsat bulamadan ilk hırlama yaşandı: "anneağğğ Lukas diş fırçamı aldı tuvaleti fırçalıyoooo". Derin nefes aldım verdim. Sonra Maya 5dk boyunca elbise seçti, beğenmedi, başka giydi, saçını at kuyruk istedi beğenmedi Elsa örgüsü istedi, yanlışlıkla Anna örgüsü yapmışım (tam bilemiyorum farkını, bilen varsa Allah rızası için anlatsın) baştan yaptık. Bu arada çorabını ters giymiş, onu çıkartıp baştan giydirdim. Fanilasını Türk tipi donunun içine sokmaya çalıştım, çok sinirlendi. Klasik bir sabah hazırlanması ve didişmelerden sonra 08.30'da evden çıktık.

Bebek arabasını asansörle indiriyorum, her sabah düğmeye kim basacak kavgası veriyoruz. Bu sabah Lukas bastı Maya ağladı, "yarın sen basarsın Maya, Lukas ağlar merak etme" diye onu teskin ettim. İşe yaradı, sustu. Okula yürürken 4 solucan gördük. 3'ünü elimizle sevmemiz icab etti, sonuncusu "derin uyuyordu", rahatsız etmedik.

Maya'yı okula tıktık, Lukas'la günlük alışverişi yaptık ve eve döndük. 10'da N. ile Lukas'tan 3 ay küçük kızı F. kahvaltıya geldiler. En yakın arkadaşımla 2 aydır görüşemediğimi fark ettim. 11'de Lukas aşırı yorulduğu ve kendini bilmez F. itfaiye arabasını ağzına sokmaya cüret ettiği için sinir krizi geçirerek yatağa giderken, N. ile F.'de "English exit" (brexit'in halk ağzına düşmüş kullanımıyla "selamsız sabahsız bir mekanı terk etme hali") tabir edilen şekilde koşar adım evimizi terk ettiler. Ben de biraz Lukas'la kestirdim sonra kalkıp evi toparladım, biraz boş boş internete baktım, US vize iptalinin yankılarını falan okuyup endişelendim vs. Lukas uyandı, hazırlandık, çıktık. Maya'yı anaokulundan aldık. Maya bana yine 5 tane sanat eseri hazırlamış. Oldukça postmodern tabir edilebilecek birkaç kesme yapıştırma işinin altına imzasını da çakmış: "AYMA" olarak. Ayma olarak okuyunca kızıyor, "hayır Maya yazdım sen okuyamıyorsun" diyor.

Ayma, Ayma'nın aynen verdiğim gibi geri aldığım (tamam yoğurtla 3 tane üzüm yemiş şimdi günahını almayalım) beslenme çantası, giymek istemediği paltosu ve ben çıktık anaokulundan. Arabada "anne bugün sürpriz ne yapıyoruz?" dedi, normalde spor ya da oyun randevusu olmayan günlerde anaokulundan çıkınca "sürpriz" pasta yemeye gidiyoruz (öğle yemeğini neden yemiyor sorusunun cevabı da bu aslında) ama bugün bizim mahalledeki şatolardan birinde (ay evet birkaç taneler) "1 günlük prenses" diye bir etkinlik vardı. Ben de Maya'yı yazdırmıştım, şatoyu gezip, orada yaşayan "prenses"in hikayesini dinleyip, sonra da prenses kıyafetleri giyip makyaj falan yaptılar. Sonuç bu oldu :D Maya Antuanet.. Ekmek bulamayan, her gün pasta yiyen Maya Antuanet..

Şato ile ilgili çok güzel detaylar öğrendim, mesela ortaçağda prensesler asla pembe giymezmiş çünkü pembe ve kırmızı agresif renkler olup erkeklerin renkleri ve prensesler için sadece yeşil ve sarı uygun görülürmüş. Maya da prenseslerin asla yıkanmadıklarını özellikle de saçlarını yıkamadıklarını duyunca baya ilgilendi konuyla. Bu iyi olmadı.

Ordan 17 gibi eve döndük. Çocuklara meyve dilimledim. Maya şatonun müzesinden aldığım boyama kitabını boyamak istedi, Lukas da onun odasında legolarla oynamaya daldı. Ben de akşam yemeğine giriştim. Fırında hokkaido kabaklı, kırmızı yağ biberli, patatesli tavuk yapıyorum. Kabağı kesmekle uğraşırken içerde güzel güzel oynuyorlar, sessiz sakin.. Hatta fazla sessiz sakin. Kıllandım.

Bir gittiysem........ Maya güzel güzel boyama yapıyor, dünyadan haberi yok. Lukas kalemleri almış, en ispirtolo ve en siyahını tabii sokmuş ağzına, kalemi kemirirken kemirirken açmış, tüm ispirtoyu emmiş, halı, yüzü gözü ve dahası tüm ağzı simsiyah! İşte bu, oğlan Addams Family'ye dönmüş:


O panikle "kızım hiç mi bakmıyorsun kardeşine!" diye bir bağır ben.. Bre salak, 1 yaşındaki çocuğu emanet ettiğin de 4 yaşındaki çocuk! Ay hemen doktoru aradım. Bu doktoru biliyorsunuz artık, dünyanın en sakin ve en Kaptan Picard adamı.. Ulaşamadım. Panik oldum. Oğlan zehirlendi diye BAP'ı aradım. BAP hemen ordinaryüs prof dr. google'a danıştı, elini eteğni öpem gugıl ya, Allah senden razı olsun, "bişi olmaz yeaaaa" dedi gugıl bize ama çok laubali gibi geldi hali tavrı, Münih'te zehir danışma merkezi var, hemen onu aradık. Neyse, "korkmayın" dediler. Oğlanı banyoya soktum, akladım pakladım, halıyı sildim, Maya'dan özür diledim "tabii ki sen Lukas'ın bebek bakıcısı değilsin Maya'cığım, birden çok korktum zehirlendi diye, heyecandan sana bağırdım, yapmamalıydım" dedim. "Tamam anne yarın yine kalemi yerken haber veririm" dedi. Nefes alıp verdim.

BAP mesaj attı, "geç geleceğim fizyoterapim varmış" diye. İçimden asıl fizyoterapiye benim ihtiyacım var diye geçirdim çünkü 3 haftadır geçmeyen bir bel tutukluğum var. Sol tarafımdaki en alt kaburgamda uzun süredir bir ağrı var, özellikle nefesimi ve karnımı içime çektiğim zaman artıyor, üstüne bu bel ve kalça ağrısı çıktı. Sanırım Lukas'ın kucak sevdasının da etkisi var. Kendimi soru işareti gibi hissediyorum. Tüm bunları düşünüp, "bir masaj randevusu alayım" derken, çocuklara yemeklerini verdim. Kız "babam gelmeden yemem" dedi, oğlan da "Maya gelmezse yemem" moduna girdi. Bekledik.

BAP geldi, yemek yedik, Maya 1 bölüm Masha, 1 bölüm Peppa izledi. Ben etrafı toplar BAP telefonunu kurcalarken, Lukas mutfaktaki mıknatıslarla oynadı. Sonra çocukları yıkadık (beraber değil yine sırayla), dişler fırçalandı, Maya'nın tuvatele oturtulması krizi sırasında ben Lukas'ı hazırladım. Lukas 15dk'dır tuvalette oturan Maya'ya iyi geceler diyip el sallayacağına, şaşkınlıktan el çırpıyor her gece, aynı espriye her gece gülüyoruz. Lukas uyudu, Maya'yı hazırladık, hikayesini okuduk, Maya tekerleme gibi bir şarkı öğrenmiş "oo piti piti"nin Almancası, uyku öncesi kimin yatak yanında oturacağını böyle belirliyor. Piyango BAP'a patladı, ben hain hain sırıtarak ışığı kapayıp çıktım.

Çocukların ikisi de uyuyunca, yine bebek telsizlerimizi alıp salondaki koltuğun 1mt2'lik alanında aşk tazeledik. Birer elma yedik. Netflix'ten izlediğimiz dizilerden bir bölüm daha izlerken ben koltukta sızdım. BAP "uyuyorsun" diyince de sinirlendim, homurdanarak kalkıp tuvalete gittim, dişimi fırçaladım ve yatağıma yatar yatmaz horul horul uyudum. Tabii gece boyu yine 10-100-1000 baloncuk uyanmaya uyku denirse. Maya da sanırım 1 defa su istemeye BAP'ı çağırdı. Bugün de böyle geçti işte..

9 Ekim 2017 Pazartesi

"İnşallah oğlun olur" diye beddua etmek!

Haftasonu bizim mahallenin "bit pazarı" vardı. Bu mahallelere özel bit pazarları, Münih'te belli başlı mahallelerde senede bir defa yapılan ve benim çok hoşuma giden bir gelenek. Önceden belirlenmiş bir tarihte herkes elden çıkarmak istediği eşyasını kapısının önüne çıkartıyor, bazen ev yapımı kekler, kanepeler ve kahve / sıcak şarap servisi de oluyor. İster bisikletle, ister yürüyerek, haritada nokta şeklinde gösterilen evlerin sattıklarına bakıyor, bazen çok ucuza inanılmaz yeni ve güzel eşyalar (genellikle çocuk oyuncakları, kızaklar, kayaklar, bisikletler vs.) alabiliyorsunuz.

Ben kıyafet konusunda biraz huyluyum, ikinci el tanımadığım birinden almak ve giydirmek istemiyorum zaten Lukas hala ve daha uzunca bir süre Maya'dan kalanlarla geçiniyor, çocuk resmen bedavaya geldi. Ama oyuncak konusunda biz eşimle biraz eli açık davranıyoruz ("çocuğun oyuncaktan başka nesi var ya yazııık!" felsefesi var bizde) ve çok oyuncağı olan her çocuk gibi bizimkiler de çok çabuk sıkılmaya meyilliler (her konuda minimalist ve kontrollüyken neden bu oyuncak konusunda böyle olduk bilmiyorum ve psikolog olarak "deşmek" de istemiyorum). Dolayısıyla bit pazarlarına resmen nur yağıyor..

Bu haftasonu Greta'nın anasıyla (yahu biz baya baya yakın arkadaş olduk!) kızları alıp bit pazarına çıktık. Greta'nın anası kendine yeni bir yarı zamanlı iş kurdu, "oyuncak kiralama" işi. Yani bildiğin oyuncakçı gibi ama satın almak yerine, çok daha cazip bir ücrete 1 ya da 3 aylık dönemler için oyuncakları kiralıyorsun. Acaip iyi fikir bence. Hem ona temiz ve çeşitli oyuncaklar bakıyoruz, hem bize kızak bakıyoruz, hem de anaokulu dedikodusu eşliğinde yürüyüş yapıyoruz. (Aslında asıl bomba, Greta'nın anası 3.ye hamile! Neyse..)

Gezerken gezerken, birden 4 yaşında bir kızın sahip olabileceği en şahane (ama hakikaten ennn şahane) oyuncakla burun buruna geldik: mobilyalı 3 katlı, havuzlu, kaydıraklı bebek evi. Çok gafil avlandık, köşeyi dönünce birden önümüze çıktı. Yoksa bu tip durumlarda kimin gözü şahinse, o hemen duruma el atıp çocukları karşı kaldırıma "sürüyor".. Bu sefer şahin bakışlı Greta ile kurnaz tilki Maya ve tuttuğunu koparan Sophia bizden hızlı davrandılar ve "anneaaaaaaağ" çığlıkları eşliğinde soluğu bebek evinin önünde aldılar. Küçük kızları bilirsiniz, böyle zıplaya zıplaya sevinme halleri vardır. İşte tam o durum. Çocuklar pire gibi zıplıyor evin önünde..


Tabii bendeniz ne de olsa ortadoğuluyum, üstüne psikoloji okumuşuz, olaya böyle bodoslama dalınmayacağını biliyoruz. Önce başka şeylere bakacaksın, o asıl almak istediğin şeyle ilgilenmeyeceksin hatta "ıyyy bu da ne ya, pis mi eski mi biraz" moduna gireceksin ki, karşındaki daha baştan malını övemeyecek dolayısıyla fiyat kırılacak. Ama bizim kızlar bodoslama dalıp "anne nooooolur"a başlayınca hatta "hayır senin değil benim annem ilk gördü" diye kavgaya da tutuştular mı, olaya zaten baştan yenik başladık.. Üstelik, ben Maya'yı ikna etmişim "sadece kızak bakıyoruz" diye ve baştan hevesini kırmak için üstü pullu acaip çingene işi bir bozuk para çantasıyla da kandırmış susturmuşum, haydiiiii. Bebek evine geeeel.

Fakat ev hakikaten şahane, ayrıntılar malzeme ve işçilik korkunç güzel. Ben gördüm valla benim oynayasım geldi, "of şu kaydıraktan şöyle kaydırırım bebeği, amanın yatağın yanındaki ufacık sürahilere bak, yiriiim" moduna girdim. Greta'nın anası zaten benden tav; kadında 1 değil 2 kız çocuğu var, içi dışı pembe minnoş evciliksel hadiseler olmuş. Tam bir Alman gibi çöt diye sordu "bu ne kadar?" diye, offff ya hiç mi pazardan deve almadın kadın yaaa! Satan kadın da tam bir Alman gibi "70 euro" dedi. O an benim yelkenler indi zaten. Oha yani 70 euro, tamam çok minnoş çok güzel ama 70 euro yahu, napıyorsun kadın! Bu bit pazarı 2 euroya kayak satmış, 10 euroya bebek oto koltuğu satmış yer! 70 euro!

Fakat aslında ben bu seti malesef biliyorum, ünlüüüü le toy van marka bebek evi bu. Maya'da bu yandaki peri kızları var, 3 kız kardeşe 20 euro verdiğim için (çok belalı bir gündü; 1,5 aylık Lukas ve Maya ile kışlık palto almaya çıkmıştık, sıkılan çocuklar ve benim lohusa kafamla olay kopmuştu, basbas bağıran Maya'yı ancak bu bebekleri satın alarak sakinleştirebilmiş ve aklımı koruyabilmiştim) yani ben bu seti gayet iyi biliyorum.. Neyse kadına dedim "50 olursa alırız" (neden dedim bilmiyorum, galiba gözümü kan bürümüştü). Kadın da tabii blöfümü yemedi ve dedi "70 euro son fiyat"..

Ben pazarlık konusunda çok yeteneksizimdir. Hele o "siftah abla, içinden ne geliyorsa" cümlesi benim korkulu rüyamdır. Ama 3 kız çocuğu ve Greta'nın anası gözümün içine bakıyor! Offf ne Eminönü ağzı varmış bende, açtım ağzımı yumdum gözümü, nasıl psikolojik oyunlar oynuyorum..


Aldık sandınız di mi.. Hahahaha. Alamadık. Kadın anasının gözü çıktı 70 diyor, 69 demiyor! Hatta bir 10dk yürüdük geri geldik, bir daha denedik, yok, 70! O da bize çok geldi, aslında olay 20 euro değildi sanırım kendimizi pazarlığa aşırı kaptırdık ve iş her iki taraf için de gurur meselesine döndü. Kadın son olarak "70 son fiyat, satamazsam da kendi torunlarıma saklarım nıhahaha" diye gülünce ben bu iş olmayacak anladım ve "tamam o zaman, iyi şanslar" dedim. Tam arkamı döndüm yürüyorum (bu noktada genelde "duruuuun, tamam verdim 50'ye" gelir filmlerde ve ortadoğuda.. ama hayır, gelmedi onun yerine:) cılız bir ses şu cümleyi kurdu: "işşallaaaaa torunları oğlan olur, hiç kız torunu olmaz hıh!"

OHA.

Greta'nın anası!

Baya şok oldum. Tamam işşallaaa demedi onu ben uydurdum ama konsepte çok uyuyor napiim. Neyse Greta'nın anası ki burda bir parantez açıp, 3. (yine işşallaaa) oğlan olur diye isteyen iki kız çocuk anası olduğunu da belirteyim, beni inanılmaz şaşırttı! Yani kadının beddua edebilecek biri oluşu bir yana, oğlan olsun da gör gününü diyebilecek biri olmasına da şaştım, oğlanların bebek eviyle oynamalarını anormal görmesine de, bir oyuncak ev için düştüğümüz şu hallere de.. Vay be..!

Fakat asıl merak ettiğim şimdi şu; acaba "karma" Greta'nın anasına ne yapacak şimdi? Acaba oğlan istiyor diye 3. kızı mı verecek, yoksa öyle bir oğlan verecek ki yaramazlığından "oğlun olsun işşallaaaaa da gör gününü" lafını hatırlatacak mı? :D Ay çok merak ediyorum!!!

6 Ekim 2017 Cuma

En harika oyuncağı buldum!

Geçen gün şans eseri girdiğim bir markette, anne babalar alışveriş yaparken çocuklar sıkılmasın diye oluşturulmuş ufak oyun alanında, bugüne dek yapılmış - gelmiş geçmiş en harika oyuncak ile karşılaştım sevgili dostlar! Hatta öyle ki, sadece 2-3 dakika sürecek alışverişim bittiği halde çocukların ayrılmamak istemesi nedeniyle, tam 30dk sonunda ben yere oturmuş, onların oyununun bitmesini bekler haldeydim! Aramızda "kendin yap" (DIY) akımının ateşli savunucuları olduğunu da bildiğim için, sizlerle paylaşmak istedim. İşte şahane oyuncak bu:


Aslında yaş grubu bence 6 ay - 2 yaş gibi ama benim 4 yaşındaki kızım ve ondan biraz daha büyük bir oğlan da oyuncağın başından kalkamadılar. Tabii onlar için bir iki sefer sonra sıkıcı olur ama iddia ediyorum ilk 2 senenizi kurtarır bu oyuncak!

Biraz eşek kadar olduğuna bakmayın, bebekler böyle asılıp kalkmayı, onu bunu kurcalarken ayak ve kol kaslarını çalıştırmayı çok seviyorlar. Bundan al / yap, koy salonun ortasına valla bulamadığın tüm o "kendime ait azıcık zaman"ların hepsine kavuş! Çözüm bu!


Hemen eve koştum ve internetten benzer bir şeylere baktım. Evet ufak kutular var, mesela şöyle dolu:


Ama böyle kocaman, tamamen tahta ve çok amaçlısını bulamadım. Resmen montessori felsefesini almışlar tüm kutuya yaymışlar. En az 20 oyun saydım ben bu kutuda, o nedenle de 2 yaşa dek asla sıkıcı olmaz bence. 

Ben aslında el işine meyilliyim ama bu kadar ayrıntılı yapamam, yine de yapılması çok zor gibi gelmedi. Biraz marangozluk, biraz renkli oyunların monte edilmesi, biraz hayalgücü.. Bence yapılamayacak bir kutu değil. Hatta şu aşağıdaki fikir bile başlangıç için yetebilir. Benim oğlum gibi sizinkilerin de eminim düğmelere, fermuarlara, fişlere, elektrikli ıvırzıvıra aşırı merakı var ve ev bubi tuzağı gibiyse, işte bu güvenli bir çözüm olabilir:


Bu ve benzerleri "montessori activity board" diye aratırsanız, bulunabiliyor internette. Eğer merakınız varsa, aslında ben bu işin ticaretine bile başlamayı düşündüm, paraya para demeyiz valla! :D Oyuncağın adını da "annenin ömür törpüsü" falan koyabiliriz.. Zihni sinir iş başında!

1 Ekim 2017 Pazar

Günler geçiyor, çocuklar büyüyor.. Peki sonrası?

"Küçük" oğlum yaşına bastı. Kızım desen, 4 yaşında kocaman bir dana. Bu bloğa 5 senedir yazıp çiziyorum, yazmadığım 6-7 aylık dönemi dahi düşünsem, hiç bu kadar kendimi "uzak" hissettiğim olmamıştı.. Daha doğrusu, anneliğe bu kadar uzak hissettiğim olmamıştı!

2 gün önce özel facebook hesabımdan ufak bir serzenişte bulundum, çok uykusuzdum, çok bitkindim ve en küçük şey bile beni irrite ediyordu. "Bu evde kefir mayalayan ben miyim, bu bensem o dünyayı gezen, bir sürü hobisi olan, kafasına estiğini yapan eski ben nerede?" diye soruyordum kendime. Anne olmasaydım olabileceklerimi düşünüyordum. Halbuki sahip olduklarımın farkındaydım, her hafta her biri için şükrediyordum, öyle maddi şeylere değil, maneviyata şükrediyordum. Ama o gün başaramadım işte, şükretmeyi bile başaramadım.. Ve bu beni çok üzdü, sanki kendi kendimi hayal kırıklığına uğratmıştım. Bunca şeye rağmen mutlu olamamak da neydi?! İçimde "şükredememenin vicdan azabı" bas bas bağırıyordu!

Yorgunluğumun farkındaydım ve bu nedenle moralimin bozulduğunu, saçma şeylere takıldığımı, birazcık uyuyabilsem çok daha iyi hissedeceğimi biliyordum. Zaten gelen yorumların bir kısmı "dinlen!" diyordu; bakıcı bul, küçüğü kreşe başlat, kendine bak biraz.. Çok insan uzun uzun ve çok içten şeyler yazdılar o paylaşımın altına ve özel mesajlara. Bana en çok işleyenler de bu kişisel yorumlar oldu. Özellikle benim "acaba başka türlü olsaydı" dediğim hayatı yaşayan insanların yorumları.. Bana "sahip olduklarına şükret ulan" demedi bu insanlar ama öyle ya da böyle, aslında seçimlerimizin bizi getirdiği noktanın "mutluluk ve şükür" ile ilişkisinin çok da olmadığını söylediler. Yani onlar da bazen benim gibi mutsuzluğa düşüyor hatta "ya yıllardır istediğim işi yapıyorum, kariyerde zirveyi gördüm, dünyayı geziyorum ama hala aradığımı bulamadım" diyebiliyorlar bazen "ya acaba çocuk(lar)ım olsaydı hayatım daha mı mutlu olurdu?" diye düşünüyorlardı. Yani herkes aslında seçimini yapmıştı ama geldiği noktada zorlandığı oluyor, bazen "acaba B şıkkını seçsem daha mı mutlu olurdum?" diyordu. Herkes!

İnsan olmak böyle doyumsuz olmaktı.. Devamlı "başka türlüsünü" merak etmekti..

Çocuklu olan çocuksuzluğu, dünyayı gezen oturup kariyer yapanı, fakir zengini, esmer sarışını merak ediyordu.. Peki gerçekten yaşadığı hayattan %100 mutlu olan var mıydı? Ben biliyorum aslında var öyleleri ama ya aşırı saf insanlar (kaba tabirle yüzüne tükürsen yağmur yağdı diye sevinen optimistler) ya da gerçekten planlı bir şekilde yaşamını tasarlayan, herhangi bir pişmanlığa ya da akıl karışıklığına düşmeyen, son derece zeki ve ne istediğini bilen insanlar.. Bu iki gurup insan var.. Onlar mutlu. En azından dışardan mutlu gözüküyorlar ya da..

Sonra ben uyudum. Yani uyudum derken, kesintili falan da olsa toplamda 5 saat uyudum. Ve dünyam değişti. Yemin ederim.. Herşey ve herkes ne iyiydi, ne çok dostum sevenim vardı, ne çok enerjim vardı yarabbim, kışlıkları çıkardım, eski kıyafetleri ayırdım, kileri düzenledim ve daha öğlen olmamıştı! Çocuklarımla oynadım sonra, bir yandan da çamaşırları yıkadım. Sonra kızımla bulaşık makinesini boşalttık, oğlumla çamaşır astık, 1 gün önce gözüme iğrenç pis gelen ev 15dk'lık bir elektrikli süpürgeyle 10dk'lık bir toplamayla nasıl temiz ve düzenli hale geldi, ben bile şaştım! Yaşam alanım güzelleşmişti, içim ferahlamıştı. Tüm bunları bana 5 saatcik uyku mu sağlamıştı?!

Eşim çocukları aldı biraz parka götürdü. 1 saat kendime ayırdım. A.'nın önerisiyle tırnaklarıma kırmızı oje sürdüm, elime kalemimi aldım ve yazdım yazdım yazdım.. Bir de ne göreyim; yazdıklarım demiş ki: "şu an olduğun kişi, bundan sadece 1 sene sonra bile olacağın kişi değil. hayatın ne getireceğini bilemezsin, sadece iyi şeyler umabilirsin, dua edersin.. belki herşey güzel giderse, kimse seni kurduğun hayalleri gerçekleştirmekten alıkoymayacak, herşey olabilirsin, istediğin herşeyi yapabilirsin. bugün olduğun kişi olarak kalmayacaksın, sen dinamiksin, hayalcisin, rengarenksin.. sağlıklı olduktan sonra, sen herşeyi yaparsın." Bakınız: Maya'nın gözünden 15 parmağında 15 marifet olan ben:


Yani diyeceğim ki; benim gibi hissettiğinizi, yorgun olduğunuzu, bazen sahip olduklarınızı bile bile şükredemediğinizi biliyorum. Hepimize oluyor.. Hatta sanırım olması gerek, yoksa her gün Hint ineği gibi sakin, rutin, mutlu olmak insanı hiç bir yere götürmez gibime geliyor. Arada dalgalanmak lazım. Sonra biraz uyku lazım.. En çok da uyku lazım..

23 Eylül 2017 Cumartesi

Sizin anneniz duble salaktı yavrularım -1

Olduk iki çocuk anası, ne değişti? HİÇ. Hadi tek çocukla acemiydik diyelim, ilk sene yediğim naneleri burada yazmıştım, ikinci seneyi aynen şu şekilde, üçüncü seneyi ise çekirge kıvamında böyle geçirmiştik, hatırlarsınız. Kızım artık 3+ yaş olunca akıllandım mı, oğlum doğup beni "duble anne" edince duruldum mu? Üzerime bir olgunluk bilgelik geldi mi? Buyrun cevabı:

Hamileliğimi ilk yavrudan 7 ay boyunca  gizledim. Karnım büyük değildi, uzman bir göz için bile dışardan belli olması için tam 23 haftalık olması gerekti. Yine de 23-28. haftalar arası bir şekilde durumu örtbas etmeyi, kendime "serpme köy kahvaltısını biraz fazla kaçırmış türk kızı" havası vermeyi başardım. Lakin oldu hafta 28. Boru değil artık. Cinsiyetini öğrenmediğimiz için adını da tam koyamadığımız Yavru no 2, plan B, ya da nam-ı diğer "göbek değil gaz o gaz", resmen 7 aylık olmuş. İş ciddi. Artık söylemek icab etti.

Daha önceden aylarca beynini yıkamıştık, bebek nasıl olur size tane tane anlatacak derecede iyi biliyordu. Lakin kendi başına geleceğini bilmiyordu garibim. Tepkisinden korkmuyordum dersem yalan olur, o nedenle "bebek ister misin?" gibi bir soru asla sormadan direkt konuya girdik "annenin kocaman karnında ne var biliyor musun, bir bebek!" diye daldık bodoslama ve "annenin karnı büyüyecek büyüyecek, sonra anne hastaneye gidecek, doktorlar ona yardım edecekler ve bebeği çıkartacaklar" dedik. Bizimki sen bi sevin, bi el çırp, birden kalktı yerinden "dur burda bekle" dedi ve koşa koşa mutfağa gitti, koşa koşa geri geldiğinde elinde koca bir bıçak! "Hadi keselim çıkaralım" diyor cani bakışlar altından! O ne yaw?! Kızım sen ne zaman öğrendin sezeryanı falan, o kadar ayrıntıya girdiğimizi hatırlamıyorum, sen nerden biliyorsun, dur anam şeytan doldurur bırak o bıçağı!

Oy ebeveynlik ne acaip. Kelle koltukta valla.

28-37. haftalar biraz tombul insan görmeye görsün, hemen "aaa o adamın karnında da bebek vaaaaar, büyümüş hem deee, yakında doğucaaaak" diye çığlıklar atıyor. Utanç utanç utanç..

- Geldik hafta 37'ye. Kızım bu hafta doğmuştu bile, oğlandan da böyle bir performans bekliyorum. Erken doğsun istiyorum çünkü 1. sadece 5 kilo alıp 53kg doğuma girecek bencil totom, 3 kilo üstünde tosuncuk doğurmayı yemiyor 2. annemle babam geldi ama babam haftaya dönüyor, gelmişken yeni bebeği de görsün istiyorum. Prof Dr. Gugıl'a danıştım. Bana kiraz çöpü çayı iç dedi. Vallahi dedi. Aldım çayı, varmış böyle bir çay hakikaten. Demledim, bir bardak içtim. Ot çöp uzmanıyım ya, yetmiş gibi gelmedi gözüme. Koca bir litre suyu kaynatıp, içine 4 paket atıp bardak bardak içtim. O gece 38. haftanın ilk gününde cort diye doğurdum.

- Ama ne doğurmak. Bütün gün (çay içe içe) güneşin altında Maya'ya koşturdum, akşama bira bahçesinde (termostaki çayı içe içe) ailemle keyif yaptım, eve gelip Maya'yı yıkadım, bin bir ricasını (3625 defa su, 7296 defa tuvalet, 4637826282 hikaye anlatımı ve dünyanın nasıl işlediği konusunda 524211829372 adet soru) yerine getirdim. Tam eğilip öpücüğünü vericem.. Foşşşş.. Yerler mıçtık mavisi olmuş.. Normal bir insan ne yapar, hemen o elindeki kitabı yavaşça yere bırak, doğum çantanı al ve sakince hastaneye doğru yürü! 3 senede bi mok Öğrenememiş Anne ne yapar? Doğurursam kim kesecek diye koşa koşa tırnak makasını alır, Maya'nın ayak tırnaklarını keser. O da yetmez, yanına oturup elini tutup onu uyutur, içerde panikleyen elinde bavul kapının yanında bekleyen kocaya rağmen giyinir, süslenir, aheste beste evden çıkar.. Hastaneye gider. İlk sancının gelmesini takiben rekor sürede, sadece 30dk'da doğurur! Kiraz çöpünü İstanbul trafiğinde denemeyin.

- Oğlan doğdu, 3 gün hastanede kaldıktan sonra aldık eve getirdik. Birey oluşuna saygı duyduğumuz için, Fransız usulü evin odalarını gezdirdik, "Hoş geldiniz Lukas Bey" dedik. Medeniyiz. Peki o ne yaptı, ilk 1 ay her bezi açıldığında üstümüze işedi. Ta ki bir gün yine üstüme işeyecekken hedefi şaşırıp 180 derece ters yöne işeyip, Allahın sopası sağolsun, açık olan (ayran delisi) ağzını tutturuncaya dek.. O şok yetti, bez açılınca işeme dönemi, bir musibet ile vuslata erdi.

- Oğlan 1 aylık oldu. Lohusa kafası tam gaz. Hangi vitaminin eksikliğini yaşıyorsam, oğlanı sağda solda unutuyorum. Özellikle kızı anaokulundan alıp eve getirip binbir isteğini yerine getirmeye koşarken, pusetinde, evin girişinde uyurken unutuyorum. Yanından geçerken "guk" diyince de korkuyla sıçrıyorum. Bu hadi normal.. Bir gün oğlanın adını unuttum. Dilime Carlos geliyor, bir türlü çıkaramıyorum! Carlos kim ya, Meksikalı mı bizim oğlan???

- Oğlan 2 aylık, kız anaokulundan eve envai çeşit virüs ve bakteri getiriyor, seç beğen al. Bir sabah alnından öpüyorum, dudaklarımı yalayınca dilime tuzlu tuzlu bir tat geldi. Şapırrrt diye yaladım çocuğu. Ayol tuzlu hakikaten! Koş Sevim, doktoru ara, çocuk salamura olmuş! (Gülmeyin, bazı çok ciddi hastalıklarda ilk belirti olarak ciltte tuz oluyor). Elimde telefon, düşünüyorum, doktora ne diyeceğim: "Doktor bey Allasen bi yala yaaa, bak vallah billah tuzlu bu bebe".. Telefonu geri koydum yerine. Arada yalıyorum çocuğumu, o gün bu gündür tuzlu değil. Neydi o hala çözemedim..

- Maya 3 yaşında ve "evsiz bir prenses gibi giyin, insan içine çık" akımına kapıldı. Sadece o kapılsa iyiydi, hepimizin giyim kuşamına karışıyor. Huysuz ve bodur bir Cemil İpekçi adeta! Lukas'ı genelde o giydiriyor. Zaten oğlanı kızdan kalanlarla büyüttüğüm için ortada en baştan bir güvenlik açığı var. Pembe mont (Steiff uleyn, atılır mı!), kalpli içlikler, totosunda dantelceğizi olan iç çorap vs. Maya'dan 2017 kış sezonu önerisi: Lukas'a elbise giydirelim. Lütfeeeeeeeeen. Neden olmaz anne? Sadece kızlar mı elbise giyer? Niyeeee? Ama kızlar da pantolon giyiyo oğlanlar gibi, niye oğlanlar etek giyemiyo, yazık oğlanlara, hühühühühüüh "Kızcanım dur ağlama, haklısın İskoya'da oğlanlar da etek giyiyo, kilt deniyo ona, söz İskoçya'ya gidersek Lukas da etek giyecek, ağlama!" (18 sene boyunca İskoçya planları iptal).

- Oğlan 6. aya başlar başlamaz ek gıdaya geçtim çünkü her ana gibi bende de "sütüm yetmiyo" paranoyası var (duble annelik bile bu kafaya çare olamadı). Kızda kitabi bir şekilde elma ver 3 gün bekle, havuç ver 3 gün bekle, aman organik olsun tuzu şekeri asla olmasın derken derken, kendisi yeme özürlü bir adet kürdana dönüştüğü için, oğlanda salmış vaziyetteyim. Babaya "git birkaç kavanoz mama al, başlayalım ucundan" demiş bulundum. O da gitmiş Spagetti Bolonez almış! Allahtan 4 aylık için.. Verdim, yidi ayol (ben ettim siz etmeyin, çocuk alerjik olabilirdi, neye alerjisi olduğunu anlayamazdık, siz yine kitabi gidin bence, biz de zaten spagetti bolonezden sonra "armudun iyisi"ne talim ettirdik "koca oğlan"ı..)

- Oğlan emeklemeye ve etrafı kurcalamaya başladı. Özellikle de Benjamin'in Hoya tipi toprağına kafayı taktı. Türlü önlemler aldım, hiçbiri bana mısın demedi, bir yolunu buldu. Baktım ağzında takır tukur yiyor, yarısını yutmuş bile. Panikle doktoru aradım. Doktor da yüzyılın en sakin adamı.. Bana "tüm saksıyı yemediyse bi'şi olmaz, hep olan şeyler bunlar. daha demin traş losyonu içen bir çocuğun annesiyle konuştum, isterseniz beraber bir kahve için" dedi.. İçsek mi yahu, doktor tavsiyesi..

- Pazartesi günü bizim eve temizliğe yardımcı geliyor ve her pazartesi ne hikmetse Maya'nın ıvır zıvır "en kıymetlims" oyuncakları ya da "sanat eserleri" çöpü boyluyor. Ay tabii ki ben hepsini bir köşeye koyuyor ve saklıyorum ama Allah Allah bu temizlikçi teyze de nerden buluyorsa hepsini atıveriyor canım! Kadıncağız yazık anlayamadı neden her hafta Maya onu görünce "merhaba" demek şöyle dursun hayalet görmüş gibi irkilip somurtup "hıh" diye arkasını dönüp hızla odasına kapanıyor.. Bizim çocuk "çekingen biraz teyzesi.." Heee.

- Maya'yı 3 dilli büyütüyoruz diye övünürken, şunu atlamışım: eşimle ya da annemlerle ortak bir gizli dilimiz kalmadı. Hani her ebeveynin "çocuklar duymasın" diye düşündüğü konularda kullandığı bir gizli dili vardır ya, bazen İngilizce konuşursunuz "sakın dolapta çikolata olduğunu görmesin" gibi. Ha işte o lüks bizim evlerde kalmadı. Çok ağdalı, Shakespeare türü bir İngilizceyle eşime "hani bizim ilk göz ağrımızın gittiği kurumsal ortam var ya şekerim, o ortamdaki bakım vericilerden biri erken dönem emekliliğe ayrılmaya karar vermiş, iki dolunay zamanı sonrası başka bir denk ortamda ekmeğini kazanacakmış" gibi abuk bir cümle kurdum (Maya duymasın, üzülmesin şimdiden diye). Maya'dan gelen cevap: "Sylvia onun adı! Ayrıca anaokulunda değil kreşte çalışacak ondan gidiyor.." Hmm, çocuktan al haberi..

22 Eylül 2017 Cuma

Oğlumdan Öğrendiklerim (ilk sene)

Hep kızımdan öğrenecek değilim ya, buyrun bunlar da küçük oğlumdan öğrendiklerim:

Her hamilelik hem aynı, hem başka türlüymüş: Aldığım kilo, hafta hafta başıma gelenler, gelişim evrelerinize dair endişelerim ve hatta doğum ağrısının şiddeti (hani ikinci doğum kolay olur diyorlar ya) tamamen aynı olsa da, hamilelik boyunca psikolojim ve doğuma hazırlığım tamamen farklıydı sende.. Baştan beri çok sakin, çok derin düşünceler içindeydim, baştan beri tam bir kabulleniş ve kendini bırakma hali vardı. Bundan mı bilmiyorum, yoksa sen mi beni sakinleştiriyordun hala emin değilim ama sen sakin, rahat, kendi halinde ve elindekiyle yetinen bir insan olarak geldin bize.. Çok şükür..

Bazı bebekler ilk sancıdan sonra sadece 30dk'da doğabiliyormuş: Doğum ağrısı değil ama hızı açısından şahane bir deneyim oldu, o kesin.. Yavrum bu ne hız? Anan da mı F1 pilotuydu? Allah bir avazda kurtarsın diye dua edenler sağolsun, ışık hızıyla doğdun ve adının anlamı da "ışıklar içinde doğan" sana çok uydu! O acıyı uzatmadın ya, çok şükür..

Kız mı, oğlan mı? Doğup da kucağıma alana kadar bilmedim, öğrenmek istemedim; kız mısın, oğlan mısın.. Sağlıklı olsun da, ne olursa olsun dedim.. İki kız büyütmek harika olurdu, bir kız bir oğlan büyütecek olmak daha da muhteşem oldu.. İyi ki öğrenmeden beklemişim, sen hayatta aldığım en güzel sürpriz oldun.. Çok şükür..

Koliksiz bebek? Mucize bebek! Ablanın ilk 8 ay boyunca dinmek binmeyen haykırışlarından sonra, senin mik mik mızırdanmalarına, İngilizlerin "cadı saati" dedikleri saatlerde her bebek kadar huysuzlanmana, meme için ya da yorgunluk için çıkardığın o tuhaf seslere ağlama bile diyemedik, böyle de bebek mi olurmuş? Olurmuş ya.. Koliksiz bebeğe, en en en çok şükür..

Büyümen mi, zamanın donuvermesi mi? Sende daha deneyimli olduğum için mi, benim son çocuğum olduğunu bildiğim için mi, bilmiyorum.. Her anne bebeğim büyüsün diye dua eder ama ben nedense büyümesin, zaman duruversin diye düşünüyorum ara sıra.. Ama sen büyümek istiyorsun ve büyüyorsun, sağlıkla büyü oğlum, çok şükür..

Sakin sakin çaldığın düdük? Kolaysın diyorum ya, aslında sapsarı bir bebeksin ve "sarı inadın" var. Bazen bir bakıyoruz, eline vermekten kaçındığımız bir şeyi kaşla göz arasında alıvermişsin ya da aklına koyduğun bir şeyi çaktırmadan yapıvermişsin ya da daha komiği, çaktırmadan bize yaptırıvermişsin.. Bazen sakinsin uslusun ama alttan alttan yapacağını yapıyorsun.. Enteresan bir karakterin var, sakinsin ama sıkıcı değilsin, çok şükür..

Uykusuzluktan bayılmak üzereyken bile mutlu olabilmek: Ablan cadıydı ama hastalık ya da diş çıkarma dönemleri dışında mışıl mışıl uyurdu, sense sakinsin ama uykusuz bir baykuşsun! Bazen gece boyu saat başı uyanıyor, oyun oynamak ya da hareket etmek istiyorsun.. Gözümden uyku akıyor ama bir tuhaf ruh hali, kıyamıyorum zorla uyutmaya seni.. Alıyorum koynuma, saçımla, gözümle oynaya oynaya, döne döne bir hal oluyor, arada emip arada mıncıklıyor, sonra birden uyuyorsun ve tam 12 aydır bana 1 saatten fazla kesintisiz uykuyla toplamda 5 saat uyuyabilmeye bile şükür dedirtiyorsun!

Kendi kendine büyüyen çocuk yapmışlar! İki küçük çocuğa tek başıma bakmak zor, birinizden biriniz mutlaka geri planda kalıyor. Ablanın sesi çok daha gür çıktığı için mi, senin ihtiyaçların daha basit olduğu için mi bilmem ama sen genelde "bekleyen" tarafsın. Bir bakıyorum kendi kendine oturmaya başlamışsın, bir bakıyorum, acıkmışsın, verememişiz, kendi kendine uzanmış, eline almış yiyorsun., bir bakıyoruz karyolanın kenarında ayağa kalkmış bu başarına kendi kendine seviniyorsun, hatta bir bakıyoruz orta masasına tırmanmış ordan bize kalp krizi geçirttiriyorsun ama çok şükür, ilgi odağı olmama, kendi kendine yetme halinden de memnun gibisin..

Tüm bunlar yani sakin, kolay, ablanla tam tezat halinde olman beni ilk başlarda çok korkuttu ve hamileliğimde tüm ikinci hamilelikler gibi benim de yaşadığım 'ya ilk çocuğum kadar çok sevemezsem ikinciyi?' endişesi yerini 'ya ablanı zor çocuk, seni kolay çocuk diye etiketler ve ona göre davranırsak, ya sevgimiz farklı olursa, ya ablanı senden sonra eskisi kadar sevemezsem?'e dönüştü.. Ama aynen ilk endişenin anlamsızlığını seni ilk kucağıma verdikleri an öğrendiğim gibi, zamanla ikinci endişenin de ne kadar anlamsız ve geçersiz olduğunu sen de ablan da öğrettiniz bana. Gerçekten iki çocuk farklı seviliyor ama bu fark asla miktarda değil, sevgi eşit ama şekli farklı işte.. Ablan ve sen çok farklısınız ama her anım ikinize birden sahip olduğum için ve ikiniz bu kadar farklı ama bu kadar muhteşem çocuklar olduğunuz için şükretmekle, teşekkür etmekle geçiyor.. Geçecek.. Sanırım bu seneden öğrendiğim en önemli şey bu oldu..

19 Eylül 2017 Salı

İyi ki doğdun oğlum! (1. yaşgünü)

Bugün oğlumun resmen bebeklikten çıkıp "minnak"lığa (İng. toddler yani 12-36 ay arasındaki ufaklık) terfi ettiği gün. Yani evimizdeki resmi bebek sayısı: 0! Kızımdan sonra bana kolay gelen bir bebeklik geçirdiği halde, yine de; oh be! Tamam bebek sevimli falan ama yok, ben yine de minnakları daha çok seviyorum, itiraf edeyim, bence bu çocuk milleti büyüdükçe güzelleşiyor!

Hani "sen dur dur, bunlar rahat günlerin.. bi ....meye başlasın, anan ağlayacak" tayfası var ya.. Kardeş bi git. Evet tabii ki bebek gibi değil, daha karmaşık bir organizma minnak. Tabii ki 24 saatin 20'sini uyuyarak geçiren, tek derdi acıkmak ve kakalı poposunu temizletmek olan yenidoğanın rahatlığı, sıkıcılığı kalmadı. Tabii ki oyunları değişmeye, daha çabuk sıkılmaya, daha fazlasını talep etmeye başladı. Tabii ki zaman ve enerjini daha çok alıyor. Ama bir de şöyle bak; artık iletişim ve etkileşim kuruyor, artık herhangi bir bebekten ayrılıp kendi kişiliğini yavaş yavaş gösteriyor, artık daha mobil, daha kendi kendine yeter halde. Ben bebekten ziyade minnak seviyorum çünkü daha "kendi gibi", kimselere benzemeyen özel biri oluyor bu minnaklar..

Oğlum da artık resmen bir minnak! Yaşasın minnaklar! :)

İşin doğrusu; ikinci bir çocuğu bu kadar sevebileceğim aklıma gelmezdi. Doğrusu sevgi aynı değil, iki çocuğumu eşit sevmiyorum ama bu "eşitsizlik" miktarda değil, manada gizli. Yani onları ikisini de çok seviyorum ama başka türlü bir şekilde seviyorum. Oğlumu bana ve tüm aileye bir "zen"lik kattığı; bir sakinlik, bir dinginlik, bir denge sağladığı için çok seviyorum! Onun kendi kendine mutluluk yaratmasını, kendiyle barışık, karmaşıklıktan son derece uzak saf doğası nedeniyle çok seviyorum. Bak yine çıktın be teyzeeee, tamam ben de biliyorum "büyüyünce değişir" ya da "bebekliği uslu olanın büyüdükçe hali çok çetin olur" falan diye geleceksin şimdi peşimden ama ya bi dur Allah aşkına, anı yakala be teyze, anı yaşa allasen yaaa.. Mutlu musun, Allaha şükür! Fazla elleşme..

Şimdi ben "kardeş asla şart değil" diyordum ya, hala diyorum. Özellikle oyuncak kavgaları sırasında, önce beni kucakla öp yatır giydir yıka kavgaları sırasında, iki çocuk aynı anda hastalanınca, huysuzlanınca, ağlar ve kucak ister haldeyken özellikle diyorum ama genel anlamda hala hep diyorum. İkinci çocuğu ilkine kardeş olsun diye değil, kalbimde ikinci bir çocuğa yer açmak istediğim için yaptım ben. Kardeşsiz büyüdüm, kardeşsiz bir adamla evliyim, kardeşsiz insanların hayatta ne güzel hal ve yerlerde olduğunu biliyorum ben. Bırak kardeşi, çocuk bile şart değil. Hayatta sevgiyi bulmanın bin bir türlü yolu var. Ama iyi ki de yapmışım bu iki numarayı çünkü "aha bebek böyle bişeymiş yaaa, ha bunca insan bundan severmiş bebekleriiii" dedirtti bize sağolsun. Ekstra yük katmadı, denge kattı, bir tamamlanmışlık hali kattı..

Ha tabii ki çok zorlandığım zamanlar oldu, hala bazen oturup ağlıyorum gizli gizli, iki çocuk çok zormuş, doğruya doğru.. Hatta 3 çocuk bile 2'den daha kolay diyorlar, ona da inanıyorum (inanıyorum ama bu hipotezi doğrulamayı denemeyi düşünmüyorum, merak eden zillilereeee). Ama iyi ki yapmışız biz bu oğlanı yaaa. Bu oğlan da iyi ki bizi seçmiş, bize gelmiş. Yukardakilere de "ilkinde biraz karışıklık oldu ama bu seferki telafi armağanı" niyetine yolladıkları bu oğlan için bu vesileyle teşekkür ederim. Bu sene çok güzel geçti, her güzel şey gibi çok hızlı geçti.. Bir yanım ay hiç büyümese bu hali çok tatlı derken, öbür yanım büyüsün yaaa, sağlıkla, sevgiyle, neşeyle, anneli babalı ablalı büyüsün inşallah diyor..

Ay duygulandım ayol.. Neyse bugün (15 Eylül) onun günüydü. Sabah şansımıza haftanın tek güneşli (ama 14 derecelik) gününde, erkenden kalkıp anneli oğullu ilk defa gymboree'nin oyun grubuna katıldık, ilk defa çevresinde birkaç minnak görünce pek sevdi ve sevindi kerata! Ordan mükellef bir kahvaltıyı paylaştık. Ordan eve geldik dinlendik, ablayı anaokulundan alıp doğru "hayatının ilk dondurmasını yemeye" gittik. Soğuk gelince hem kıkırdadı, hem ağzını açtı, hem sonunda kaşığı aldı karıştır babam karıştır yaptı.

Dondurma da içinde şeker olmayan, gerçek muz ve frambuazlı yoğurt ama, çaktırmayın..

Sonra evimize geldik, masamızı hazırladık. Oma ve papa geldiler (Maya'nın 1. yaşgünü partisinin aksine, bu sefer ufacık tefecik sadece aileyle olmayı tercih ettik), pastamızı hep birlikte üfledik, iki üç "barmak" yedi. Hayatının ilk şekerli besini, aynen Maya'da olduğu gibi bu frambuazlı pasta oldu ama Maya'nın aksine oğlan sevmedi şekerli tadı! Halbuki tüm hamileliğim ve şimdi hala emzirirken deli gibi şekerli şey yedirtiyor bana, ne iş? Belki seninkine frambuaz az geldi, baklava falan isterdi?! Pastadan sonra hediyeleri açtık (Maya açtı) ve biraz oynadık, sonra cumburlop yatağa.. Sakin ve güzel bir gündü bence.. Nice yaşgünleri de hep böyle güzel geçer inşallah!

Haydi bakalım 2. sene; haydi hep güzelliklerle gel inşallah!

15 Eylül 2017 Cuma

El ayak ağız hastalığı neye benzer?

İşte buna benzer. Yaaaa. Evet korkunç.

Tamamen kabuk yapıp kuruyalı 2 hafta oldu, hala biraz izi var. Geçer kalmaz diyorlar ama.. İnşallah haklıdırlar..

Kısaca anlatayım. Tatilin son haftası biraz huzursuzdu. Dişi çıkıyor ondandır dedim ama birden ateşi çıktı, 3 gün kadar emmedi ve 2. günün ortasında vücudu benek benek kabardı. Özellikle ellerde, ayaklarda ve popoda, içi su da toplayabilen minik isilik gibi kabarcıklar. Bu fotoğraftaki 3 gün sonraki halleri. Tabii kabarcıkları görür görmez doktora götürdük ve "el ayak ağız hastalığı, endişelenmeyin, çok yaygın. Ağızdaki yaralar için şu, ateş yükselirse bu, el ve ayak tırnakları düşebilir, tekrar çıkar, birkaç gün emmez, yemez, bol su verin, 1 hafta içinde normale döner, iz kalmaz, genelde 3-4 sene bağışıklığı olur tekrarlamaz" cevabını aldık. Çocuklarını aşılatmayan kötü niyetli insanların olduğu ve 20 senedir gözükmeyen hastalıkların bu bencil insanlarca tekrar hortlatıldığı bir çağda yaşadığımız için, itiraf edeyim, kızamık, su çiçeği falan aklıma geldi ve çok korktum. Ama belirtileri çok farklıymış..

Nereden aldığına emin değilim, 15 günlük kuluçka süresinin ilk gününe gidiyorum, bir neden bulamıyorum. Ağız yoluyla geçtiği ve Lukas oral dönemin doruklarında olup herşeyi ama herşeyi (klozet kapağı, Maya'nın yağmur botlarının altı, bisiklet tekerleği de dahil! herşeyi) ağzına aldığı için, aşırı bulaşıcı olduğu için, uçaktan, Maya'nın arkadaşlarından, bizi ziyaret edenlerden ya da nedense her bebek gördüğünde eline ayağına dokunmak, öpmek isteyen şuursuz insanlardan; kısaca her yerden almış olabilir.. Hepimize de bulaştırdı ama Maya bebekken geçirdiği için, biz de yetişkinlerde pek belirti vermediği için, biraz karın ağrısı,biraz boğazda şişlik, grip gibi belirtilerle kolayca atlattık. Ha bir de alakası var mı, yoksa farklı bir bakteri ya da virüs kaynaklı mide bağırsak sorunu muydu emin olamadım ama belirtiler ortaya çıktıktan 2 gün sonra her iki çocuk da aşırı kusmalı bir gece geçirdiler. Gecenin 11'inden 2'sine dek hastanedeydik. Durumumuz "acil olmadığı için" (acil demek ölüm döşeğindesin ya da ölmüşsün demek) tam 3 saat doktor bekledik (yaşasın Almanya evet, gözünüzü seveyim beni Türk doktorlarına emanet ediniz kıvamına geldim ben artık). Baktık 3 saatin sonunda doktor moktor yok ve çocuklar da açılmış vaziyette, bizim gibi aynı şikayetlerle 3 saattir beklemekte olan diğer 4 aileye selam verip aynen çıkıp evimize geri döndük. Ertesi gün de halsizlik devam etti ve sonraki gün çok şükür toparladılar.

Hastalıktan 15 gün sonra, Lukas'ın elleri ve ayakları altındaki deriler tamamen soyuldu hatta sanırım Türk doktorun öngördüğü gibi tırnakları da düşebilir. Huysuzluğu hala devam ediyor - hastalandığına değil, huyunun değiştiğine yanarım durumu. Hastalık sırasında 3 gün boyunca tamamen bıraktığı emmeye de geri döndü. Bu arada benim patlayacak kadar şiştiğim, kendi kendime sağmaya çalıştığım, ilk günkü "aa ne güzel bu vesileyle emmeyi de bırakır belki"den "ay ne olur azıcık em, patlamak üzereyim"e geçiş yaptığım ve hastalık sonunda aşırı derecede (geceleri saat başı uyanıp emiyor) meme bağımlısı olduğu da ne yazık ki nahoş gerçekler..

El ayak ağız (ve adı geçmeyen popo) hastalığı işte böyle berbat bir şeymiş, bunu da öğrenmiş olduk. Neyse geçti, bitti, inşallah izi de kalmaz..

8 Eylül 2017 Cuma

İmdat, uzaylılar oğlumu kaçırdı!

Yerine aynen ona benzeyen bir "şey" bıraktılar.. Bu benim oğlum değil, bu benim oğlum olamaz! Oğlumu geri verin banaa....!

Benim oğlum diye demiyorum vallahi pırlanta gibi, yumurta gibi çocuktu yahu. O kadar normal bir bebekti ki, aylarca hakkında yazacak hiç bir şey bulamadım. Sanki çocuğu sosyal medyadan uzak tutmuşum gibi oldu ama hakikaten yazacak şeyim yoktu; tipik bir bebekti işte. Ne ağlaması ne huysuzluğu oldu, kendi kendine büyüdü gitti garibim. Kitap gibi bebekti, tüm gelişim evrelerine uygun gitti; ne bir geri kaldı endişesi, ne bir yaşıtlarından önde olma hali. Boyu eni fiziki herşeyi ortalama.. Psikolojisi aynen okulda okuduklarım gibi.. Kitapta ne yazıyorsa o.

Ta ki 4 hafta öncesine dek..

El ayak ağız hastalığı geçirdi, huysuzluğu normal dedik. Uykusu bozuldu, yemesi içmesi bozuldu, normal dedik. E hastalık geçti, huy geçmedi. 2 hafta oldu, huy kaldı. Yok bu hastalıktan değil dostlar. Ben ne hastalıklar, huysuzluklar biliyorum. Bu öyle birşey değil. Bu başka türlü birşey.

Uzaylılar kaçırdı bir gece benim oğlumu, ben biliyorum.

1 yaşına yaklaştı (zaman nasıl geçti bilmiyorum, bu da uzaylıların işi olabilir gibi hissediyorum). Aklı bazı şeylere ermeye, kendini benden ya da koltuk kırlentinden ayrı bir birey olarak hissetmeye başladı. Maya'nın oyuncaklarına göz dikmeye, Maya ona vermeyince ağlamaktan Maya'nın saçlarına asılmaya kadar yelpazenin çeşitli renklerinde davranışlar sergilemeye başladı. İstediği şeyler yapılmayınca, en başta Maya olmak üzere tüm aile bireylerinden Hitler'in ordularına seslenmesini andıran sert bir NEIN duyduğunda, eskisi gibi ürkek ürkek bakakalmamaya başladı. Alttan alttan çaktırmadan (mesela sehpa altlarında komando gibi sürünerekten) gidip emellerine ulaştığında, mesela saksı bitkilerime ulaşıp, gizlice ağzına attığı Hoya tipi toprakları katır kutur yerken yakalandığında, ağzını açtırmaya kalktığımda ağzını ve yumruklarını sıkıp sinirli sinirli gremlin gibi homurdanmalara başladı. Arada hiç yoktan höveuüüüeğğ diye bağırmaya başlamasını hadi doğal "pehlivan"lığına verdik ama sonra yine hiç yoktan incecik mieeeeeiiii diye ağlamasını neye bağlayalım bilemedik..

Hele uykular.. Offf o uykusuzluklar.. Tamam itiraf edeyim, uyku konusunda bebekliğinden beri zorlanıyorum. Maya az uyurdu ama kütük gibi uyurdu, sağolsun. Bir uyudu mu istersen davul çal, uyanmazdı. Lukas ise doğduğundan beri her kıpırtıda miyk, her çıtırtıda müyk, ilk tıkta hemen kıpır kıpır sağa sola döner, meme ağzında değilse vay halime. Hele son 2 haftadır gece gündüz kurulu saat gibi 45 dakikada bir uyanıyor! Uzaylılar defolu mal bırakmış benim güzel oğlumun yerine!

Gecelerim kabusa döndü, yatağımdan çıktım onun yatağına bitiştirdiğim somyada yatıyorum çünkü tam dalacak gibi oluyorum, miyk.. Gündüzleri 2 hafta öncesine dek 3 defa uyuyan çocuk (sabah 9.30, öğlen 11.30 ve akşam 16'da 30 ila 45'er dakika saat gibi, kitap gibi) resmen bodoslama 3 uykudan 1 uykuya indirdi. Deli gibi uykusu var ama gözü hala Hoya toprakta ya da Maya'nın mikroskopik boyuttaki oyuncaklarında, ben yatırıyorum o inatla kalkıyor; Hacı Yatmaz'a döndük.

Bu işin sonu kötü, ben size söyleyeyim. Yorgunum ve yorgun olduğum için sinirlenmeye başladım. İlk defa kükredim geçen gün oğlana, "yeter artık o pirize parmağını sokma bıktım!" diye kükredim. Uzaylı ya, heralde elektrikle mi çalışıyor nedir, bir şarj olma isteği devamlı..

Ya benim oturduğu yerde usul usul oynayan, ağzından "mam-mammm" gibi şefkat sözcükleri dışında bir söz dökülmeyen, kapının dışında, odasında falan unutup durduğumuz sessiz sakin oğlumu kaçırdı uzaylılar! Yerine de bu kıpır kıpır, cangır cungur, harala gürele "şey"i bırakılar! Güzel oğlum, melek oğlum, somun pehlivanım nerdesin? Galaksiler arası gezmelere mi gittin a oğlum?! Belin bıkının örtük mü, çıplak ayak taşa bastırıyorlar mı seni yoksa?

Yerine bırakılan "şey"e de alışmaya başladık, iyi mi..! İnsan her"şeye" alışıyor neticesinde.. Ben zaten 12 aydır bölük pörçük ama toplamda 5 saatten fazla uyku uyumadım, bünye haşat ve bu haşatlığı kafaya takma sınırını bile aştığı için devreler tamamen yanmış vaziyette. Uyumazsam baktım ölmüyorum, e ölmediysem de herşey yolunda diyerek salladım gitti dostlar. Ama saat başı uyandırılmak her yiğidin harcı değil. Özellikle o yiğidin mesaisi sabah 6'da başlıyorsa.. Ama bu yiğit buna da alışacak, biliyorum. Annelik çünkü; yeni hayat koşullarına alışmak, önceki hayatını hatırlayamamak, elinde olanla devam demek..

Elimizde uzaylıların bıraktığı hasarlı malzeme var. Birkaç tornavida darbesiyle belki raya girer, belki bizi raya sokar. İkincisi daha bir kuvvetle muhtemel gibi. Evin en zor alışanı Maya bile "yeni kardeşine" alıştı gibi. Oyuncaklarına ve saçlarına saldırılması dışında pek bir sıkıntısı yok. Türkçe olarak "seni yaramaz seniiii" diye seviyor yeni kardeşini. Üstelik bu yeni "şey"in bazı iyi yönleri de var. Mesela saat 16'daki uykuyu uyumaması aslında Maya'nın işine geliyor, böylece üçümüz odada beraber (beraberden kastım genelde altalta üstüste ve sonunda en az 2, genelde 3 kişi ağlayarak) oyun oynayabiliyoruz - eskiden ben Lukas'ı uyutucam diye ortadan kaybolup "kızımla oynayamıyorum", "artık ona zaman ayıramıyorum", "eskisi gibi keyifli kaliteli zaman geçiremiyoruz" stresi yaşıyordum.. Yeni ve fazlasıyla oyuncu bu ikinci "şey" sağolsun, kalitenin dibine vurduğumuz kesin.

Öyle ya da böyle; neredeyse 1 yaşına geldi. Kocaman ayakları var. İnanılmaz..

4 Eylül 2017 Pazartesi

Çocuklarla 5 yıldızlı otele gitmek

5 yıldızlı herşey dahil konseptli otellerden hiç hoşlanmadığımı daha önce defalarca yazmıştım. “Madem sevmiyorsun, niye gidiyorsun?” derseniz, genellikle Türkiye’deki tatillerimiz annemle babam için yorucu geçiyor; 7/24 çocuklarla ilgileniyorlar, üstüne ev işleri ve yemek de oluyor. Onun yerine gidelim hep birlikte ayaklarımızı uzatalım havuz başında keyif yapalım, yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda olsun, hiçbir işe karışmayalım diye düşündüm. Onlara da bir jest olsun, yorulmasınlar istedim açıkçası.. Uzun zamandır (ergenlikten beri) annemlerle böyle bir otel tatili de yapmamıştık, ev işleri ve yemek hazırlığı olmazsa hepimiz birbirimize daha çok zaman ayırabiliriz, iyi olur diye düşündük. Sonuç: ilginç bir deneyim oldu. İlginç derken, valla hem acaip sevdim, hem aşırı nefret ettim. Bu 5 yıldızlı HD konsepti benim bünyede şaşkalozluk yaptı.

Niye sevmedim?

Ya ben yıllar içinde fazla sırtçantalı, butik, sessiz sakin tatile alışmışım, kafam havuz başında çocuk cangırtısı kaldıramadı.. Hani iki çocuğum var, bari biraz anlayışlı olmam beklenir, bir de buraya sevgilinle ya da emekli emekli geldiğini düşün.. Benimkiler sessiz kaldılar, heryer çocuk ve hepsi zangır zungur, kimi şap diye havuza atlıyor, kimi anasını kaybetmiş son perdeden ağlıyor, kimi denize girmem diye kimi çıkmam diye ağlıyor.. Kimi yorgunluktan, kimi açlıktan, kimi aşırı yedirilmekten ağlıyor.. Ağlıyorlar babam ağlıyorlar.. 

Sonra bir de yemek saatleri mahşer yeri gibi, bir tane omlet yaptırmaya kalkarsan en az yarım saat sırada bekliyorsun, köfteler önce kapışılıyor sonra hep yenmemiş yarısı dolu tabaklarda çöpe. Benim en nefret ettiğim, israftır yapmayın yazıktır diye mahvolduğum görüntüler..

Sabahın köründe uyanıyorum bebekle, o saatler en güzeli. Sakin, sessiz, havada hafif bir serinlik ama o da ne, benden de erken kalkmış herkes akın akın havuz başına havlu atma yarışında. Havuz kenarında koca koca şişme simitler, yataklar; yahu yüzme bilmiyorsan deniz tatiline ne gelirsin?

Niye sevdim?

Seçtiğimiz otel benzerleriyle kıyaslayınca gerçekten güzeldi, Belek’te beyaz kum, şahane deniz, tesis temiz, yemyeşil, ormanlık alanları, golf sahası nedeniyle şahane çimenlikleri, çocuklar ve büyükler için yeterli, eğlenceli tertemiz kocaman havuzları, kaydırakları, su sporları, havuz başı barları ve diğer otellere kıyasla çok daha zengin menüsü olan genel ve a la carte restoranları olan çok güzel bir tesisti. Yani seçim doğruydu. Animasyon da tam ayarındaydı aslında, hele miniclub aktiviteleri böyle bir deneyimi ilk defa yaşayan Maya’yı bir hafta oyaladı. 

Bebek için de çok özenli, çok yeterli hizmeti aldım. Özellikle açık büfede özel bebek büfesi çok çeşitli ve çok kullanışlıydı, hele çimenlik alanlara ve gölgeli oyun alanlarına iki çocuğum da bayıldılar. Hani yurtdışında fahiş ücretlerde "çocuk dostu oteller" diye geçen konsepte baya yakındı yani. İlk birkaç günden sonra rutin saatleri de oturtunca, havuza dal, salata barına dal, kaydıraktan defalarca kay falan şahane eğlendim ve dinlendim. 

AMA; genel anlamda ben, 5 yıldızlı HD otel tatili insanı değilim, sorun tam olarak buydu..

Peki "biz yine gelecek?"

Valla annemler bizden bıkmadılarsa, evet isterim yeniden onlarla böyle bir tatil yapmayı. Fakat, bu ilk deneyimden şunları öğrendim:

1. Anane dede ve çocuklarla gidince, daha önce tek başımıza gittiğimizde ya da ben annemlerle tek gittiğimde yaşamadığımız bazı yeni sıkıntılar ortaya çıktı: aynı anda aynı mekanda bulunabilme sıkıntısı.. Yani düşünün, bebek dahil 6 kişiyiz ve bu ister havuz başında, ister restaurantlarda yer ararken ciddi sorun oluyor. İlk günler iyice acemiliğimize geldiği için, hep beraber oturup iki laf edemedik, biri yemeğini yerken diğeri yemek sırasında bekliyor, tam herkes masaya oturabilmişken bebeğin uykusu geliyor falan. Yemeğe biraz erken gidip sakin yemek bir çözüm tabii ama Luki’nin uyku saatleri ve Maya’nın Türk tipine uyan uyanma saati nedeniyle bu biraz zor oldu, genellikle hızlı yiyip çocuk uyutmak için odaya kapanmam gerekti. 

2. Koca tatil sabahın köründe uyanıp havuz başına havlu koymak, sonra açık büfeden çocuklara yedirdiklerimden kalan artıklarla beslenmek, sonra en güzel saatleri otel odasında bebek yatağı yerine 3 tarafı açık koca yatakta uyumayı tercih eden "tehlike benim göbek adım" Luki’yi gözlemekle geçirmek, sonra becerebilirsem 4’ten sonra 7’den önce çılgınlar gibi yüzmek, görmemişler gibi 5-10 defa hebele hübele aydıraktan kaymak (güzelim kaydırakta bi "anne kişisi" ben vardım yahu, ne iş?), 7’de restaurant açılır açılmaz içeri dalıp akşam yemeğini yedirmek, yine artıkları yemek ve hemen akabinde koştura koştura Luki’yi uyutmaya götürmekle geçti..

Annenlere verseydin, keyfine baksaydın dediniz duydum. O iş öyle olmuyormuş, onlar da insan, azıcık yüzsünler, keyif yapsınlar, Maya’ya zaten çok zaman ve enerji harcıyorlar bir de Luki’ye bakmasınlar, biraz nefes alsınlar istedim.. Seviyorum ya ben ailemi, kıyamıyorum, zaten 3 haftadır her işimize koştular, biraz keyif yapsınlar istedim.. Yine zaten yapamadılar; 5 çocuk gücündeki Maya tek başına yetiyor malum.

Özetle; annem ve babamla güzel zaman geçirmiş olduk, çocuklardan fırsat kaldıkça birbirimizle 2-3 cümle kadar konuşabildiğimiz bile oldu. Çocuklar için şahane bir tatil oldu (son 2 günü saymıyorum, Luki el-ayak-ağız hastalığı geçirdiği için son iki gün topluca cortladık), hele Maya sabahtan çıkıp havuz ve denize, ordan miniclub'a oyuna, el işine, pizza ya da kurabiye pişirmeye, ordan yine havuza denize, Lukas'ın uyuduğu sıcak saatlerde anane ve dedenin odasında kudurmaya, açık büfeden tamamen kendi seçtiklerini yemeye, günde 2 defa dondurma yemeye, geceleri çocuk tiyartosuna ve hatta Lukas uyuyor diye büyüklerinkine ya da babasıyla barda alkolsüz mojito içmeye bayıldı! O kesin "biz yine gelecek!" yani..  

Fakat yine de, ben mümkünse alayım sırt çantamı, sakin kimsesiz koylara, kimsenin adını bile duymadığı ülkelere gideyim. O iş daha benlik, bunu anladım..

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Ocak söndüren, yuva yıkan şeftali

Bir şeftali ne ocaklar söndürüyor, ne yuvalar yıkıyor biliyor musunuz? Şeftalinin gazabından korkun derim.. Ben bugün bunu öğrendim. Olaylar şöyle gelişti:

Annemlerle 5 yıldızlı herşey dahil konseptli bir tatil yapıyoruz söylemesi ayıp (bu macerayı da ayrıca uzun yazacağım). Ama kuş sütü bile olan otelde şeftali yok arkadaşlar! Şeftali; malum 1 yaş altı çocukların vazgeçilemez bir tutkusu. Şeftali olmazsa hayat kayar. Şeftali elzem.

Bir akşam bir mucize oldu ve şeftali çıktı. Allahım o ne izdiham; sanırsın şeftali değil 90'larda bir Tarkan konseri. Küçük kızlar zevkten zıp zıp zıplar, anaları onları daha ön sıralara geçirebilmek için itişir kakışır. Tüm bu harala gürelede tabii ki kaplan anane bir şeftali kapmayı başarmış, gururlu bir edayla masaya getirdi. Ve fakat ben oğlanı Allah ne verdiyse doyurmuşum, çocuk davul gibi şişmiş, bir de üstüne şeftali yiyecek hali kalmamış. Kız zaten iki lokma yiyip "ıyy öğğğ" diyen cinsten, ona şeftali gibi değerli bir hazineyi hiç sunmuyoruz bile, hiçlenmesin hiç yoktan. Dedim "anne bu şeftaliyi sen peçeteye sar, yanına al, yarın sabah veririz oğlana". Annem de tabii peçeteye sardı, bir gece odasındaki minibarda bekletti, ertesi sabah ben diyeyim bir, sem de on defa daha yıkadı, tazecik getirdi sofraya Lukas'ın tam önüne gelecek şekilde koydu. İşte ne olduysa ondan sonra oldu.

BAP kaşla göz arasında şeftaliyi yemiş!

Ay düşündükçe soğuk soğuk terliyorum bak elim ayağım titriyor yine.. Ya düşünsene, şeftaliyi yemiş adam diyorum! İnsan bir sorar bu şeftali bana mı, kime der - ki aslında bunun sorulacak bir tarafı da yok, şeftali ya da herşey önce çocuğundur, ancak o dudak büktükten öööğk dedikten sonra yenebilir, artık baba kişisinin de bunu 4 senede öğrenmiş olması beklenir. Ama nedir, benim - şeftaliyi üstelik kayısı sanan, vallahi billahi kayısı sanmış adam, koca kütür kütür şeftaliyi! ay konuşamayacağım - kocam kişisi, yavrularımın babası, hiç sorgusuz sualsiz o şeftaliyi yeme hakkını kendinde bulmuş! Bak sen...

"Şeftali nerde?" dedim - birden göremeyince panikle - "Kayısıyı yedim ben, eee ööö bana değil miydi o kayısı?" dedi. O an gözüm karardı dostlar. 13 senelik sevgilim, 7 senelik kocam, 4 senelik çocuklarımın babası demedim vallahi bir panter gibi (panter emel geldi bak aklıma şimdi) adama daldım. "Sennnn" dedim, "nasıl çocuğun şeftalisini yersin!" - uleyn yer misin yemez misin şimdi.. Bana demez mi "ama o kayısıyı bana getirdin sandım, bana büfeden aldın sandım.." Gözleri de koca koca açmış mavi mavi, acındıracak kendini. Hiç kanar mıyım! Yahu adam, annem bir önceki geceden binbir güçlükle kaptığı o biricik şeftaliyi sarıp sarmalamış, odasında bir gece olgunlaştırmış, yıkamış aklamış paklamış, sana mı yapmış bunu, yahu var mı böyle bir kayınvalide prototipi uleyn? Akıl var mantık var, insan böyle bir şeyi sadece ama sadece torununa yapabilir, kafayı mı yidin adam, nerde benim şeftalim?! O an film koptu "sennnnn" dedim, "acaip bencil bir insansın. Ben burda tatil yapacağım diye geldim, iki çocuğun birine annemler bakıyor, diğerine ben ve sennnn, sen tatil yapıyorsun, ya sen buraya tatile mi geldin?!" (bu son cümle bi an beni de düşündürdü aslında ama ağzımdan çıkmış bulundu), yetmedi dedim: "sennn, sırf kendini düşünüyorsun, alıyorsun kitabını çerezini biranı denize karşı keyif yapıyorsun, ben bir defa bile yapamadım (alkolsüz bira da yok aslında biraz da ondan yapamadım), sen sabahları koşabiliyorsun, ben yoga bile yapamadım, şurda bir defa bile sabahın sessiz sakinliğinde havuza giremedim (aslında girerdim de havuzu nedense saat 8'den önce açmıyorlar, o saatte de bizim çocuklar çoktan uyanmış oluyor, denk gelmedi ama bu da onun suçu sayılmaz mı bence sayılabilir..), sen mis gibi alıyorsun istediğin yemekleri önüne, ben çocukları besliyorum ve tabaklarında kalan artıkları yiyorum, uleyn ben bir defa bile omlet alamadım (çok kuyruk vardı üşendim aslında) sen resmen Atkins diyetindesin köftehor" dedim. Yetmedi devam ettim: "evliliğimizde hep fedakarlık eden taraf benim, hep ben önce çocukları sonra kendimi düşünüyorum, sen istediğin gibi iş yemeği, iş barı, iş clubı takılıyorsun, 2 haftasonundan birinde sadece 1 gün sadece 1 çocuğu sadece 3-4 saat aldın diye beyin lopların hamlıyor, haftasonu alışverişe birini götürdüysen o gün tamamen iptal oluyorsun, uleyn çocuklarla oyna dediğimde bile elinde cep telefonuyla yakalıyorum seni.." dedim. Yetmedi ekledim "siyah çoraplarını beyazların arasından bulmaktan, selpaklarını boş su bardaklarını kıçından toplamaktan, hele o traşladığın sakalları sağdan soldan temizlemekten ömrüm geçti be, ömrümü yidin, ayrıca Almanya'dan da nefret ediyorum, çok bulutlu, devamlı yağmurlu!" dedim (bu sonuncuyu niye dedim 38 derece havada ben de bilemiyorum aslında).

Bu arada o da boş durmadı. Bak bak, büyümüş de artık baş kaldırıyor bizim sakin Alman! Bana "sen de Lukas'tan beri sadece çocukları düşünür oldun, resmen onlar için yaşıyorsun, beni görmüyorsun, dediklerimi dinlemiyorsun bile, sanki ben yokum artık" dedi, "bana hiç şeftali getirmiyorsun ve hatta sarılmıyorsun, eskisi gibi gelip öpmüyorsun, malum istekler ve hamleler sadece benden geliyor, resmen haftada 1.3'lük genel dünya gezegeni ortalamasının altına düştük beee" dedi, "ayrıca evet ben iş yemeğine gidiyorum çünkü BİRİNİN çalışıp bu eve para getirmesi lazım" dedi (bu protestanlarında herşeyi çalışmaya bağlayıp, çalışmazsan öl daha iyi mantığını hakikaten anlamıyorum, bunlara Bertrand Russell'in "Aylaklığa Övgü" kitabını okutmak lazım, kaldı ki tam zamanlı çocuk büyütmek de bir iş yani, hatta araştırmalara göre tam 2,5 tam zamanlı iş ayarında bir iş!) ve son darbeyi de "ben de senenin 10 ayı senin Almanya soğuk, kıştan nefret ediyorum demeçlerini dinlemekten bıktım" ve "evet yedim ben o kayısıyı, çok da güzeldi, canıma sağlık" diyerek vurdu.

Özetle bir şeftali, içimizde tuttuğumuz ne var ne yoksa ortaya serdi. Ne şeftaliymiş be. Yuva yıkan, ocak söndüren şeftali. Adamların büfeye koymamakla bir bildikleri varmış.. Şaka bir yana, olay şeftali değil tabii, hepimizin "şeftali"si ayrı olsa da, olayın özü "çocuklardan sonra değişen hayat ve ilişki".. Ben kendimi "ben eşek olunca semer vuran çok olur" hissediyorum, o kendini "artık beni sevmiyor, çocuklar benden önde geliyor" hissediyor.

Şu an biraz nanemollayız. Çocukların yanında küsülmüyor malum. Çocuklar yokken uyuzuz, çocuklar varken gayet mutlu bir tablo çiziyoruz. Bir süre daha devam eder, sonra unuturuz heralde. Çocuklu evlilik böyle birşey işte.. Kavga etmekten bile bıkıyorsun.

Ha bir de annem biryerlerden 3 şeftali daha bulmuş, o olayı da çözemedim henüz.. Kimse dokunmadığı için pörsüdüler.

İşin doğrusu bazen laf çalacağıma "amaaan ne hali varsa görsün" diyip totosunu topluyor yoluma devam ediyorum ama bazen de bir şeftaliden evlilik analizi ve "ay boşanıcam ben bu adamdan" çıkarımları yapabiliyorum. Bazen "boşansam Türkiye'ye dönsem, çocuklara bakıcı ve annemler, ben de mis gibi gerisin geriye terapist olur paraya para demem, yediğim şeftali önümde yemediğim kayısı arkamda, tek başıma tatiller, ohhhh" diyorum, bazen "aman iyi kötü geçinip gidiyoruz, sakin sevgi dolu bir adam, ayrıca Almanya'da karışanım görüşenim olmadan kendim gibi yaşıyorum, mutluyum ya çok şükür.. " diyorum. Yani ne istiyorum, ne halt yiyorum ben de bilmiyorum..

Bir de bizde tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş olayı da var; ben bu adamı seviyorum, o da beni seviyor ve benzerleri arasında hakikaten Beyaz Atlı Prens denebilecek bir adam, aslında mutluyuz yani. Ama bazen de bir kaşık suda boğmak istiyorum vallahi.. Şimdi düşündüm de, ben Maya'ya karşı da böyle hissediyorum. Sevgi böyle bir şey midir?

Olay belki şeftali değil yani; hatta belki hayatın değişen dinamiği ya da ilişkinin rutini bile değil. Olayın kaynağı belki de ben olabilirim..

(devam edecek..)

24 Ağustos 2017 Perşembe

Çocuklara lakap takmak

Bizim evde herkesin bir lakabı vardır, hatta evde değil dışarıda, komşular, tanıdıklar hatta tanımadıklar için bile bir lakap buluruz biz. Öyle gurur kırıcı, küçük düşürücü, dalga geçici lakaplar değil ama; sevimli, bazı kişisel tutumları veya huyları öne çıkarıcı lakaplar. Mesela kibar kibar süzülür, edalı edalı yürürseniz adınızı "Ceylan hanım" koyabiliriz ya da kimsenin arkasından dedikodusunu yapmadan hep iyi niyetli sözler ederseniz "İsa'cığım" olabilirsiniz, ya da hörmetli kokoş kayınvalidem Bettina iseniz, bizim evde adınız "Betigül" oluverir. Hatta bu isim takma işi öyle bir hale gelmiştir ki; ben kocama hep "sweetie" (tatlım) derim ve eğer gerçek adını söylediysem ya yaptığı bişeye sinirlenmişimdir ve kavgaya hazırlanıyorumdur ya da topluluk arasında kendimi duyuramamış, mecburen ismini "haykırmak" durumunda kalmışımdır. Sanırım şu 13 yılda anca 50 defa falan kocama ismiyle hitab etmişimdir. O da bana sweetie der tabii, çünkü hala ismimi "Çerrrrren" sanıyor kendisi (bu nedenle arkadaşları da bana "şeri-li şeri-la" ismini, çift olarak bize ise sweeties lakabını taktılar).

Bizim çocukların da türlü türlü lakapları var. Çok bebekken (bakınız yanda) aşırı benzediği için oğlana "Bush" ya da kısaca "W" dediğimiz çok oldu mesela. Şimdi alakası kalmadı büyüyünce (Allahtan), artık diyemiyoruz.. Bana ismimden dolayı "Ceylan yavrusu yani Bambi" diyen olduğu için, ben de kızıma "Bambina" derim. Oğluma da "bam bam". Sonra mesela biri "gülle" dedi geçenlerde oğluma "bi atsana bana şu gülleyi" dedi hatta (çok güldüm). Maya'ya özellikle anal kişilik özellikleri coştuğu dönemlerde "huysuz ve tatlı kadın" dediğim, hatta sinirlenmek yerine direkt kendisine söz konusu şarkıyı da söylediğim (ve rahatladığım) çok olur. Daha tatlı günlerimizde Maya Papaya meyvesi benzerliğiyle beşik kertmesi Kaspar'ın taktığı "Mapaya" da derim, Lukas'a da yine kurabiye anlamına gelen Cookie'den "Lukikuki" tabii.

Ama annemlerin evindeki lakapları şahane; prenses ile pehlivan. Biri süzüm süzüm süzülüp, "öağğ elime yapışkanlı suyu dokunmasın" diye kavunu kestirip dilimletip lokma lokma ağzına koydurtan cins olduğu için (ama sadece Türkiye'de yapabiliyor tabii bu tip şımarıklıkları, Almanya'da bildiğin Alman yavrusu), diğeri ise 4 yaşındaki ablasından sadece 4kg eksik olup bir de tuttuğunu koparan, yerden yere çalan ve "bööööğğğaa" gibi garip sesler çıkaran mağaradan çıkma bir insan irisi olduğu için.

Yani bizde lakaplar bolca takılır ve herkes isminden çok lakabıyla anılır. Fakat bu lakaplar bazen insanın kişiliğini etkiliyor. Mesela "prenses" dediğimiz kızımız aslında içinden hoplamak zıplamak geldiği halde, uslu uslu oturup süzüm süzüm süzülmek zorunda kalabilir ya da "gülle" oğlumuz belki de ilerde balet olmak isteyecekken ona biçtiğimiz "paldır küldür"lük nedeniyle inşaat işçisi olmak zorunda kalabilir. Olmaz mı? Sadece negatif lakaplardan etkilenmez ki insan! Ne kadar "şişko" demek sakıncalıysa, "manken gibi incecik, güzel" demek sakıncalı değil midir? Ya da "benim kızım çok çekingendir, kolay ısınamıyor" derim mesela ben genelde (yoksa Maya'nın durumunu anlamayıp çok üstüne gelenler olabiliyor) ama geçenlerde "hadi Maya bak arkadaş, ne güzel, oynayalım" dediğimde bana "hayır ben çekingenim" dedi mesela.. Gururla.. Yani diyeceğim odur ki, "sıfatlar" aslında kişilik olabiliyor, bu sadece "ay bu çocuk çok yaramaz, çok dalgın, çok dikkatsiz" gibi olumsuz sıfatlar için değil, "kızım çok çalışkandır, oğlum çok korkusuzdur" gibi sözde "olumlu" gözüken ama gerçekte çocuğu belki de olmadığı ya da olmak istemediği bir maskeyi takınmaya zorlayan "gizli olumsuz" sıfatlarda da dikkatli olmak lazım.

Ama her dakika dikkat edemiyoruz tabii. Ne yapmalı? Belki de çözüm Maya'nın dediği gibi "hayır ben prenses değilim, hayır arı Maya da değilim, ben Maya'yım!" diyebilmek.. Yani sen sensin, sen olduğun halinle yeterlisin, güzelsin, iyisin..

Ama bu noktada da çok pasif mi kalıyoruz? Kurtlar çağında çok naif, çok kendi gibi, kendi kadar başkasını da düşünen, olduğu kadarıyla ve elindekiyle yetinen, mutluluğun somut kısmından fazla sıyrılıp tamamen soyutlaştıran, hırsı ve yaşam amacı olmayan, kirli bir dünya için fazla güzel kaçan çocuklar mı yetiştiriyoruz? Bazen (özellikle Türkiye tatillerimizde) çocuklarımı ellerinde güllerle yaban hayata salmış gibi hissediyorum..

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Herkes kendi işine baksa ya!

Fenalık geldi.. Türkçeyi kullanmaya kullanmaya, bizim dilde ne kadar olumsuzlama olduğunu unutmuş, mutlu koyunlar gibi yaşamaya bağlamışım. Türkiye'de 2 haftada ne kadar olumsuzlama varsa hepsi üstüme üstüme geldi, bana da fenalıklar geldi.

Sadece annem babam değil, herkesten; sokakta tanımadığım yaşlı adamlardan bile "onu öyle yapma böyle yap" ya da "şimdi düşecek, şimdi yanardağ alevlerinin altında kalacak, şimdi kurt kapacak" senaryoları duymaktan ve devamlı sağdan soldan gelebilecek kader tokatlarını bekleme halinden gına geldi. Lukas emekliyor ama henüz merdiven çıkamıyor, ananemin evinde kapı eşiği denen şeylerden var (bizim evlerde yok bu eşikler, bu memlekette her odada nedense eşik var, neden hakikaten? daha evlerimiz bile ilerlemeye ket vurmaya programlı tasarlanmış sanki!). Lukas onlara kafayı taktı çünkü adam büyümek ve şu an yapamadığı şeyleri deneyerek yapmak, gelişmek derdinde. Annem tepesinde bekliyor, ne zaman eşiğe yaklaşsa hop kucağa alınıyor ya geri odaya ya gitmek istediği yere bırakılıyor. Neden? Aman mermere dizi batar acır, aman atlayacağım derken düşerse kafası yarılır, dişi dudağını patlatır.. Ya senaryolar da hep kanlı, kırıklı çıkıklı ay fenalık geldi. Dedim "anne bırak ya çocuk nasıl öğrenecek eşikten geçmeyi? bırak acısın düşsün ya bi'şey olmaaaz". İçi gide gide bıraktı, çocuk iki dakika sonra eşik atlamaya başladı..

Gittik kasabanın merkezinde (kaza deriz biz eskiler) rüzgar var diye çay bahçesinde oturduk gazoz içiyoruz (Allahım cümlenin nostaljisine geeel), çocuğu masaya koydum daha 5sn olmadı işletmeci koşa koşa (koca göbeğini masalar arası hoplata savura) geldi "aman benim içim gidiyor o çocuğu ordan indir". Hayır bir de bu cümleler hep emir kipi "öyle yapma, ordan indir, burdan kaç".. Ben de sosyal psikoloji okumuş adamım, öyle koyun gibi her denene "ok" demem, "niye?" dedim. Hayır adam "masalar kirleniyor çocuğundan" dese (Almanya'da derler) vallahi "hay hay" der hemen indiririm ama adam "kayacak düşecek" der demez zaten dolmuşum, diklendim "bişey olmaz ya" dedim. Annem de kaş göz ediyor "ayıp olacak" diye.. Yahu nerden kayacak düşecek, zaten kolum beline dolanık vaziyette çocuk kıpırdamadan uslu uslu oyuncağıyla oynuyor.. Adam "kayar düşer valla beyin sarsıntısı geçirir şimdi, ay çok fena oldum" diye diye gitti. Ben de "ay herkes kendi önüne baksın, başkasına karışmasın" diye söylendim arkasından. Annem de "ay çok ayıp oldu ay ne olurdu alıverseydin kucağına, ay adam iyi niyetliydi, düşebilir" falan diye dövündü bi 5dk.. Gazoz da zehir oldu, kalktık gittik.

Gece iskeleye indik, mantar gibi bitmiş lokantalardan birinde balık yiyoruz, arkamızda bir kadın ve "kuzu" diye hitap ettiği 1,5 yaşlarında torunu. "Ay arı var, ay çocuğun ağzına girecek, ay dilini sokacak, ay ay vay vay" başladı ve hemen kahve yaktırdı. Arı da belki 1 tane garibim (arı mı kaldı, doğa mı kaldı?) kahvenin dumanı sırf bize geliyor ve artık oğlum öksürmeye başladı ama yok o kahve orda kalacak çünkü "kuzu"nun ağzına arı kaçabilir.. Tabii ki kuzu dünyanın en değerli varlığı, geriye kalanlar boğulsun ölsün ne olacak, yeter ki kuzu balık yesin.. Kuzuya dürterken bir yandan da bizim oğlanın kedilerin başını okşaya okşaya kendi kendine ekmek artığı, salatalık köşesi falan yemesini izleyerek bir yandan da bizi ayıplıyor tabii. Ya kadın, kuzu'ya bak sen ağzına arı kaçtı, yuttu valla, midesini arı sokan ilk insan yavrusu olarak tarihe geçti kuzu..

Ya ne kadar olumsuza kodluyoruz hayatı. Çocuk sevmemiz bile "Ay Allah kötü gününü göstermesin" ya da "ay nazar değmesin".. Neden tam tersi kullanamıyoruz bu cümleleri, "iyi günlerini görün inşallah", "Allah sağlıkla afiyetle büyütsün" gibi?

Bizde her an, her ortama uyacak şekilde önceden hazırlıklı, yedekli medekli 281726 adet felaket senaryosu hazır bulundurmak gibi bir adet var. Çocuk düşecek, arı sokacak, ayağına kum batacak, su yutacak, ay hiç yemiyor ölecek, yapma, tırmanma, abi kızıyor, kız abisi! (vallahi balık yemeyen ve yerinde oturmayan kuzuya, garson abi özel rica edilerek kızdırtıldı!)

Tatillerde asosyal ve sinirli bir insan oluyorum. Şimdi Maya Türkçe de anlamaya başladı ve "neden öyle dediler, neden annesi tırmanma dedi, ananeme söyle ben hep böyle yapıyorum, düşmem ki" falan gibi cümleler kuruyor. Hayır benim çocuk alışkın değil bu olumsuzlamaları çok ciddiye alıp korkabiliyor, burdaki çocuklar artık duya duya "boşveeeeer"e bağlamışlar hiçbiri sallamıyor, kudurup duruyorlar ama benimki "dur!" deyince zınk diye duruyor, "düşersin" deyince kaçıp sessizce oturuyor, her türlü olumsuzlamayı aşırı dikkate alıyor ve inanıyor. Hadi kızım yaparsın, başarırsın, sen bakma onlara, (onlar kendileri tüm hayattan, gelecekten, ülkenin içinde bulunduğu dandik halden korkuyorlar da, endişelerini anca böyle dışa vuruyorlar) demekten fenalık geldi..

Bir de daha komiği "DÜŞME!" var :) Kızım dur, düşme! Nasıl bir cümledir bu ya? Sanki çocuk özellikle düşmek için yaşıyor, hayatının anlamı düşmek ve sen "düşme!" diyince, "haa ulan hakkaten ya, düşmiyim ben" diyor ve düşmüyor! Te Allahım..

Hayır bu tip olumsuzlamalar neye neden oluyor biliyor musunuz? Çocuklar bunları duya duya öyle bir alışıyorlar ve duyarsızlaşıyorlar ki, gerçek bir tehdit olduğunda, mesela "araba geliyor, dur!" dendiğinde de duymuyorlar.. Aynen içinde bulunduğumuz (politik) duruma verdiğimiz psikososyal tepkiler gibi.. Boşver yeaaaa.. Bi'şi olmaaaaz.

Foto: (1) Almanya'daki evimizin yakınlarındaki çocuk parkının kaydırağı ve boyutlarıyla karşılaştırın diye yan tarafında tırmanmakta olan Maya. Bizim dışımızda bir tane bile Türk görmeyeceğimiz tek yer olduğuna eminim :P (2) "Çocuğumuzu streç filmlerle kapladık koruduk"isimli instagram pastalarından biri (çok gerçek yaaa, ürperdim ben de).