19 Mayıs 2017 Cuma

Ekransız 3 yıl

Baştan uyarayım; bu biiiir "aman da ben ne mükemmel anneyim" yazısı değildir, hatta biraz "ben ettim, siz etmeyin! manyak mısınız kardeşim, ekransız çocuk mu büyütülür!" yazısı bile sayılabilir..

Bizim kız cam fanusta büyüdü. 34 yaşında anne olursan böyle oluyor; halk dilinde "buldumcuk" derler. Biz hazırlıksız yakalanmadık, fazla hazırlıklı yakalandık kendisine. Yani biraz "okumanın, öğrenmenin" ayarını fazla kaçırdık. Bakınız ikinci çocukta tamamen salmış haldeyim ve ikisi daha şimdiden birbirinin zıttı oldu - ama bu ayrı konu. Konu; ilk çocukta mükemmellik arayışı :D

Mükemmellik arayışlarımdan biri de "ekransızlık" idi. Şimdi kıs kıs gülüyorum ama o zamanlar bu çok elzem bir konuydu - o zamanlar dediğim daha 8 ay öncesine denk geliyor. Maya daha karnımdayken hedeflerimi büyük tutmuştum: ilk günden kendi yatağında kendi kendine uyuyacak, ne versem (şekersiz, tuzsuz, meyve sebze oluyor bu "ne") yiyecek, "şımarık Türk çocukları" gibi her şeye ağlamak yok (hele bundan kolayı olamaz, nasılsa psikoloğum ya, şıp diye anlar çözerim derdini, olay zaten tamamen "davranış", genetik de neymiş, sınırlar kurallar da tamsa ohooo neden ağlasın ki çocuk, mis gibi, fizik profösörü gibi büyür gider işte) ve tabii ki sıfır ekran (3 yaşına dek cep telefonu, tablet, bilgisayar ve tv assssla olmayacak çünkü yan dal uzmanlığım nörobilim bunu gerektiriyor).

Heh. Gülmeyin. Gülmeyin bak kızıyorum.

Tüm bu kurallardan elimde kala kala "ekransızlık" kaldı, ben de ona abandım işte. Bir nevi züğürt avuntusu. Maya tam 3 sene, (aşırı hasta olduğu zamanlar ve 13-14 saatlik uçak yolculukları sırasında toplamda 1 saati saymazsak) ekran yüzü görmedi. Bu kolay oldu çünkü zaten bizde TV çocuklar uyuyana dek açılmaz, hatta diziler vs artık hep netflix sağolsun tabletten izleniyor. E cep telefonumla olan ilişkimi de benim yakınlarım bilir (telefon devamlı sessizde ve "cep" yerine genelde benden minimum 30mt uzakta bir yerde, muhtemelen pili de bitik). E yani çok ekstra bir uğraş vermedim ekransızlık için. Maya da görmediği şeyi talep etmedi. Bazen gittiğimiz bir restaurant ya da otelde "şuursuz kendini bilmez ana babaların" yemek sırasında çocuğa tablet verdiklerini görüp "nedeeen?" diye sorsa da hiç "ben de isterim" demedi. Böyle böyle 3 yaşı geçti. Hadi madalya takın!

Fakat bu enayilik madalyası olsun bi zahmet.

Tamam çocuğu tv karşısına oturtun keyfinize bakın ya da verin eline tableti telefonu saatler hızla geçsin demiyorum. Fakat; ben ettim siz etmeyin, çocuğu 3 sene ekransız büyüttükten sonra nasıl bir yeşil canavar yarattığımı da bilin istiyorum.

Çocuk şu an tv izlemek istemiyor! Fakat bazı anlar var ki... Tv izlemesi gerekiyor. Şöyle ki; okuldan geldiği zaman genellikle çok yorgun oluyor, düşünsene gün boyu oyun oynamışsın, kafan güzel yani. Buradakilerin tabiriyle "ruhige zeit" yani "sessiz sakin zaman" yapman lazım ki, biraz kafa dinlensin. O kadar memur neden devamlı "solitaire" oynuyor sanıyorsunuz, aşırı çalışan(!) kafayı boşaltmak için! Çay içmek gibi bişey modern hayatta bu solitaire.. Neyse. Yani çocuğun arada boş zamanlara ihtiyacı var ve bu zamanları oyun ve kitap okuyarak entellektüel entellektüel doldursun derseniz benim gibiiiii, o zaman şu oluyor: "annneaaaağ benimle oynaaaaağ, anneaaağ, bana kitap okuuuuğ". Detaya girmeyeyim, anladınız o anları (hatta kendinizi oynarken, çocuğu koltukta size sıkılmış sıkılmış bakarken ya da kendinizi kitap okurken ve çocuğu gözlerini tavana dikmiş burnunun derinliklerinde hazine ararken yakaladığınız o ulvi anlar)...

Sonra bir de şu var; tamam Elsa ile tanışmamız görece geç oldu - bin şükür - ama Maya hala tv izlemek istemiyor (sıkıcı ya da korkutucu ya da aşırı hareketli ve gürültülü buluyormuş tv'yi, öyle diyor) ve bu durum yaşıtları arasında "aaa Caillou'yu bilmiyo musuuun?!" ya da "aaa prenses Mialı donun niye yok?!" ya da "senin en sevdiğin pony hangisi? neee pony ne demek onu bilmiyo musuuun?" gibi sosyal gaplara neden oluyor, beni de "Olaf'ı bile bilmeyen tuhaf anne" pozisyonuna düşürebiliyor. Neyse şurda bi liste var da, son 6 ayda kültürsüzlüğümüzü yendik ana-kız. En sevdikleri hala Peppa Pig, Susam Sokağı, Pipi Uzun Çorap (ama 60'lardaki orjinal gerçek çocuklarla çekilmiş seri!), Masha ve Ayı ve Die Sendung mit der Maus .

Bu yaşlarda "ortak beğeniler" bir gruba katılım için çok önemli. Neden tüm kızlar pembe, tüm oğlanlar "sevimli kanatlar" seviyor sanıyorsunuz? Tamamen "topluluk içinde hayatta kalabilme, kabul görme, beğenilme" eğilimi. Evet 3 yaşında başlıyor ve hayat boyu yakamızı bırakmıyor bu illet. Ama genetiğimiz buna kodlanmış, teee mağara adamları döneminde bile "beraber yaşama"ya, sürüden kopmamaya, kurt tarafından kapılmamaya çalışmışız. O pembe giyilecek arkadaşım! O TV izlenecek, o tablette oyun oynanacak (bu konuda da çok geriyim, Maya hala Lego ve susam sokağı oyunlarını oynuyor ve tablet hala günlük hayatın değil, uçaklı seyahatlerin lüksü).

Şimdi gelelim asıl gizli tehlikeye; cep telefonuna. Bu konuda düşüncem hala çok katı, değişmedi. Çocuğumun etrafında cep telefonu olmamasını sadece nörolojik sorunlar nedeniyle değil, psikososyolojik sorunlar nedeniyle istemiyorum. Bebekler için de böyle. Düşünsenize; bebeğinizi emzirirken cep telefonunuzu kurcalamak istiyorsunuz, haklısınız çünkü emzirmek aslında rutin ve sıkıcı bir iş gibi duruyor ama gözünüzü cep telefonundan ayırıp bebeğin yüzüne bakarsanız, onun koca gözlerini size diktiğini, karşılığında ise sizin tepkisiz, soğuk, ekrana kitlenmiş gözlerinizi gördüğünü fark edersiniz. Korkunç bir an o! Tepkisel bağlanma bozukluğunun ilk adımı: göz teması kurmayı öğrenememek.

Ya da çocuğunuzla oyun oynarken, onun yanında oturup, arada "hı-hı, evet bak böyle yap" falan diye "oynarmış gibi görünüp" aslında telefonunuzdan facebook ya da internette gezinmek, üstelik sosyal medyada diğerlerinin çocuklarının videolarını resimlerini beğenmek! Nasıl bir acaipliktir yahu bu?! Önünde oturan gül gibi çocuğunu like etsene bacım.. Hayır bir de "oyy çok özledik" diyorlar, e yanındayken oynayacağına, tv izlettiriyorsun, telefon kurcalatıyorsun, ne iş? Hiç inandırıcı değil bu "özleme"ler..

Yapmıyor muyuz? Ben yapmıyorum (valla, sevemedim şu telefon kurcalama işini) ama eşim, anne babam, herkes telefon bağımlısı olmuş. Telefonları bedenlerinden 1mt uzaklaşsa panik ataklar geçiriyorlar. Vallahi kocam sabah hava durumunu camdan dışarıya bakmadan önce telefonuna bakaak öğrenenlerden! Annem gecenin 3'ünde facebooka girip bişey beğeniyor, babam yazılı basının elektroniğe verdiği savaşta en sivri hançerlerden birini batıran tutkulu bir köşe yazısı ve bilimsel makale okuyucusu! Oooof of. E böyle ortamda büyüyen çocuğun elinden ne gibi bir bahane vererek, nasıl alacaksın tableti, telefonu? Bir de işin bu tarafı var..

Velhasıl; dozunu ayarladıktan sonra, ebeveyn yerine, oyun yerine koymadan kullanabildikten sonra, kontrolü elden kaçırmadıktan sonra az az maruz kalmalarına karşı değilim. Yoksa işte 3 yaşına kadar ekransız büyüttüm, başım göğe eğdi, artık kendi de ekransızlık peşinde.. E bazen ihtiyacım oluyor ekranın oyalamasına, babysitter'lik yapmasına. O zaman "hayır, istemiyorum" demesi pek iyi olmuyor.. "Evladım bak söz Luki'yi uyutur uyutmaz gelicem, 30dk tv izle, sonra beraber oynayalım, söz" falan gibi cümleler sarfetmek de.. Ben ettim, siz etmeyin. Biz de tv ile büyüdük sonuçta, manyak mı olduk, dozu tutturduktan, ne izlediğini bildikten sonra...?

Bu konuda 0-3 yaş hiç, 3-14 yaş 1 saatten fazla izlememeli fikrini savunan güzel bir blog yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. Bunun tam tersi istedikleri kadar izlesinler fikrini savunan yazıya ise şuradan ulaşabilirsiniz.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Çocuk doktorunun iyisi nasıl anlaşılır?

Kavun alırken, baş, işaret ve orta parmakla kıçına kıçına dürtersin ki çok sert ve çok yumuşak olmasın. Bir de kafasını koklarsın mis gibi koksun, tazecik. Çocuk doktoruna bunları yapamıyorsun işte.. Bu "çocuk doktorunun iyisi", elzem bir mevzuu..

Anneler gününün akşamı Maya ateşlendi. Onun ateşi çıkınca tam çıkıyor, 39.5-41 arası oluyor ki totodan ölçüm de değil bu, alnının akıyla. Ben yıllar içinde Maya'nın hastalıklarını okumayı az çok öğrendiğim için, hastalık durumunda doktoru aramadan önce genellikle 1-2 gün bekliyorum ve mümkün olduğu kadar ateş düşürücü de vermeden, vücuduna hastalığı anlaması ve karşı taarruza geçmesi için zaman veriyorum. Bunu siz sakın yapmayın ha, velev ki imam osurdu durumu.. Sonuçta cahil cühela değiliz, bazı çocukların 37.5'te bile havale geçirebildiğini, tıbbın önemini anne babası doktor olan her insan gibi ben de normalden bile daha bir fazla biliyorum. Üstelik doktor da olmadığım için tabii ki ciddi bir hastalıkla soğuk algınlığını %100 ayırt edebileceğimi iddia etmiyorum. Ama her ateşte, burun akmasında da doktora koşmuyorum.

Aslında bunun sebebi sadece "aman işte bildiğin soğuk algınlığı" değil, benim doktordan "çekinmemin" de etkisi büyük. Nedeni de; Almanya'da doktorun iyisini bulmak vallahi organik pazarda mevsimsiz semizotu bulmakla eşdeğer! Hani siz diyorsunuz ya, Türkiye'deki doktorlar her fırsatta kan alıyor, vitamini demir ilacını dayıyor çocuğa, en ufak hastalıkta antibiyotiği yazıyor diye.. Burada ise durum tam tersi, hamilelikten başlıyor daha bu "gerekmedikçe el sürmeme" mantığı. 5 yaşına dek kan alınmıyor (çocuğumun kan grubunu bilmediğimi yazmıştım ya hani), siz vitamin isteseniz doktor yazmıyor, eczacı vermiyor. Evet burda çocuklar paşa çayı, su katılmamış meyve suyunu, şekeri, hamur işini falan bilmiyorlar, yeme sistemleri bizimkilerden çok farklı, çocuklar spor yapıyor (okul kermesi için para toplayan 10 yaş grubu 10km koşu yarışı düzenler burda, klasiktir, hiç abartmıyorum: 10 kilometre!) ama yine de bilmiyorum; çocuk çocuk sonuçta, devamlı hasta.

Bize "çocuk ilk yardım kursu"nda böyle öğrettiler. 3 gün evde bakım ver, ateş düşürücüye rağmen ateş düşmüyorsa ya da çocuğun genel hali endişelendirecek düzeyde bitkinse o zaman doktoru ara dediler. Böyle yapmayana "tavuk anne" falan diyorlar, kıs kıs gülüyorlar ya da doktorun kara listesine giriyorsun falan diye endişeleniyorum. Şimdi günahını almayayım bizim Dr.ŞÖT (vallahi adı bu adamın; yine şükredin Bochum, Göttz falan da olabilirdi) mevcutun en iyisi. Üstelik bizim Dr.Şöt, Startrek'ten Captain Picard'ın yemin ediyorum aynısının tıpkısı, ikiz kardeşi! Öyle adamdan sen gel, çekin. Akıl alacak iş değil.. Ama çekiniyorum.

Yani Capt. Picard'a bile giderken içim pır pır gidiyorum. Ağzından kerpetenle ne alabilirim, acaba "bişiyi yok bunun ne diye zamanımı alıyorsun" diye çemkirir mi (hiç yapmadı Allah için ama bazen gözlüklerini burnuna indirip üstten üstten "iyice tozuttu bu da" der gibi bakıyor bana, içim ayazlanıyor). Hele bir defa Lukas'ı öperken ağzıma tuzlu tuzlu geldi diye BAP'a "koş Sevim bu çocuk tuzlu, salamura mı oldu ne oldu, doktoru ara hemen" dediydim de, BAP'cığım bana 30dk kadar güldükten sonra şu alttaki Mem'i bulup gösterip ve krize sokmuştu:


Internet dünyasında her duruma dair bir mem var galiba yahu, inanılmaz! Çocuk neden tuzluydu, hala düşünüyorum.. Bi daha olmadı öyle neyse ki. Tuhaf.

Yani adamcağızın vaktini almamak, saçma sapan sorularımla delirtmemek için, biraz da "aman orasını burasını hiçten kurcalatma, bişi çıkmasın durduk yere" mantığıyla, mümkün mertebe doktor ziyaretlerinden kaçınıyorum, ne yalan söyleyeyim.. Üstelik burdaki doktorlar çocuğa hiç dokunmadan gözle ve sözle muayene etme yetisine falan sahipler, çıkarken çocuğun eline ya bir oyuncak ya bir ayıcık şeker tutuşturmak da adetten diye çocuklar koşa koşa gidiyorlar kontrollere falan. Ama gel gör ki, ben doktordan korkuyorum arkadaşım..

Doktorun iyisi nedir derseniz, az gördüğün doktor iyidir derim. Sonra, seninle değil, çocukla konuşan, onu muayene etmeden önce rahatlatan doktor iyidir derim. Sonra mesela antibiyotik yazmadan önce test yapan, bakterinin cinsine bakarak farklı antibiyotik veren doktor iyidir derim. Sonra mesela bekleme salonunda bekletmeyen, herkese belli bir randevu saati verip çocuğu bir de salondaki mikroplara maruz bırakmayan doktor iyidir derim. Sonra mesela başta aylık, sonra yıllık kontrollerde incik cincik ölçümlere dalmayan, genel resme bakan ve sizin anne olarak endişelendiğiniz bir şey olup olmadığını soran doktor iyidir derim. Sonra mesela, acil durumda kendisine ulaşılamadığında size alternatif öneren, bunu kartvizitine yazan doktor iyidir derim.

Dr. Şöt, tüm bunları karşılıyor ve de ayrıca Capt. Picard'a benziyor, daha ne isterim. Bence Dr. Şöt iyi bir doktor. En önemlisi, ben ona güveniyorum ve Maya ile Lukas da korkmadan gidip gülerek muayene olup dönüyorlar. Bu gerçekten büyük şans, umarım sizler de memnunsunuzdur doktor seçimlerinizden..

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Deliye Mayıs'ın her günü bayram

Mayıs bizde çok şenlikli geçiyor, neredeyse her güne bir kutlama var. 1 Mayıs, burada işçi bayramı olarak değil de Mayıs Ağacı'nın (Maibaum) göndere çekilme festivali olarak kutlanıyor, aynı zamanda Mayıs Dansı (Maitanz) yapılıyor. 5 Mayıs, Hıdırellez ve ben bu geleneğimizi bizim çok kültürlü ailemize bir güzel kattım. 12 Mayıs, annemle babamın (bu sene 40.) evlilik yıldönümü, 14 Mayıs anneler günü, 18 Mayıs bizim evlilik yıldönümümüz, 21 Mayıs en yakın arkadaşımızın geçen sene sadece 24 haftalık ve 400gr doğan oğlunun ilk doğum günü, 25 Mayıs Almanya'da babalar günü, 31 Mayıs Maya'nın doğum günü.. Yeter mi? Daha unuttuğum var mı, emin olamadım.. Mayıs ayı bizde resmen "deliye her gün bayram" ayı..

1 Mayıs, dünyanın her yerinde "işçi bayramı" olarak kutlanır ve insanlar birbirlerine kaldırım taşlarını söküp fırlatmakla uğraşırken, şirinler köyü Münih'te insanlar işçi bayramının İ'sinden habersiz! Sanırım medeniyet demek; işçilerin bile işçi haklarını savunmaya gerek duymadıkları için bu günü tamamen unutmaları demek.. Münih'te 1 Mayıs; özellikle Bavyera bölgesinde geleneksel pagan inancına göre "Mayıs Ağacı"nın (Maibaum) göndere çekilmesi ve baharın gelişinin kutlanması için tatil edilmiş bir gün. Tahmin edersiniz ki, hepimiz Dirndl'larımızı ve Lederhosen'larımızı giyinip "Mayıs dansı" aşkediyoruz. Valla. Sinirlerim iyice bozulduğu için Bavyera halk danslarını öğrenmeye merak saldım.. Eller bele, hop yerinde dön, iki adım öne, hop elini kalçana vur..

5 Mayıs'ta dileklerimizi çizdik, güller daha tomurcuk bile vermediği için "bu gül mü, değil sanki, bu mu gül?" diye diye mahallede bir tane bile gül bulamadan eve geri dönüp, salondaki minyatür muz ağacının altına gömdük. Merak ediyorum nasıl sonuç verecek..

12 Mayıs'ta Maya'nın hava muhalefeti ve anaokulunun üst katında yaşayan adamcağızın vefatı nedeniyle iki haftadır ertelenen Mayıs Dansı vuku buldu. Ben geçenlerde yazdığım gibi normalde bu tip durumlarda donup kalmasıyla ünlü Maya'nın topluluk içinde kendi rızası ile dans edeceğine HİÇ ihtimal vermezken, bizimki ezberden bi şarkılar söyle, bi danslar et! Ağzım bir karış açık izledim ve de 4 senelik "cool" analığım yerle bir olup, şakır şukur videolar çekip gözyaşları bile döktüm! Bu arada Maya'nın Miki'sini merak edenler için, kafasının yanına yeşil ok koydum <3 :D



Bugünkü anneler günü ise tam macera oldu. Sabah uyanır uyanmaz spora gittim ve saat 8'de döndüğümde Maya hala uyuyor ve Lukas da babasının kucağında gayet mutlu takılıyordu! Uzun uzun duşumu alıp çıktığımda Maya elime bir hediye paketi ve çiçek tutuşturdu! İçinden mor bir kalp tablosu çıkmasın mı!? Anaokulunda yapmış ve saklamış, vallahi ağzından kaçırmamayı başarmış! Her ne kadar ben "oooo bu ne?" diye pot kırdıysam da eşim hemen "aaaaa kaaaaalp" diye kaş göz yapıp beni nizama çekti ve neo-expressionism akımının çok güzide bir örneği olan "eseri"ni duvara çiviledik.


Bu duygu selinden sonra minicik bir kahvaltı yaptık çünküüüüü, evden hızlıca çıkıp kızımla başbaşa "Masha ve Ayı" tiyatrosuna gittikten sonraaaa, öğlen "yiyebildiğin kadar ye: sushi treni" bizi bekliyordu! Bir ana daha başka ne ister?

Eve geldikten sonra, BAP'cığım arabada sızan Lukas'ı ve önüne konan hiç bir şeyi yemezken, sırf "oyunlu" diye çiğ balıkları löp löp götürdüğü için enerji patlaması yaşayan Maya'yı kapıp, parka götürdü ve ben tam koltuğuma kurulmuş bilgisayarımı açmış bloğa yazayım demişkeeen, birden gök gürlemeye başladı, fırtına, yağmur, çamur.. Ve eve donuna kadar ıslanmış, saçlarından sular süzülen, titreyen bir Maya döndü. Yarım saat sonra "ben üşüyoruuum"lar "uyuycam ben"e dönünceeee, anladık ki ateş çıkıyor. Şu an 39.4 ile içerde kuzu kuzu yatıyor garibim. Yaşasın anneler günü!

Daha beteri... Yarın BAP'cığım iş toplantısı nedeniyle 2 günlüğüne Almanya'nın kuzeyine gidiyor ve ben biri ateşli diğeri sümüklü burunlu iki çocukla şimdiden ne halt yiyeceğimi düşünüp düşünüp yusufluyorum. Kişi başı ortalama 5 ila 7 gün süren ve 7x4 kişiden toplamda ayın 28 gününü bulabilen hastalık maratonu, bizim ikinci çocuktan bu yana ikisini birden ilk defa bakıcı artı babanne ekibine bırakmayı umarak, dört gözle, umutla, gözlerimizde kalplerle falan beklediğimiz, 4 gün sonraki "çocuksuz ve başbaşa ve romantik ve aşk dolu evlilik yıldönümü"müzü de gümletmiş bulunuyor tabii. Sağlık olsun, bu yaştan ve iki çocuktan sonra zaten romansı kim kaybetmiş de biz bulmuşuz..


Dur bakalım Mayıs'ı yarıladık, ortam serin ve yağmurlu, hala kaloriferleri kapatmak ne demek kısamadık bile! Vallahi hala üstümüzde palto! "Artık ayıp, Mayıs'ın ortasında palto mu giyilir?" dediğim her an domino taşları gibi tek tek hastalanıyoruz ve hissediyorum benim keçiler yine dağlık arazi özlemi içindeler.. Dur bakalım Mayıs'ın ikinci yarısı yüzümüze gülecek mi? Sonra da diyorsunuz Ö.A. bizi Alemanyaya aldır.. Valla burda anca yağmur, hastalık, keçi krizi.. Oturun güzel güzel sıcacık ülkenizde.. Üşümekten ve üşütmekten sıkıldım yeminle! Memleket özlemi, deniz güneş vs. ooof of..

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Doğum günü değil, can pazarı!

Maya 3 hafta sonra 4 yaşına basacak. Daha önceki yıllar olay tamamen bizim kontrolümüzde olduğu için ne şanslıymışız, bu sene işler çığırından çıktı.. 4 yaşında bir kız çocuğu sahibi olmak, deveye kanat takıp eşikler üzerinde pike yaptırmak anlamına geliyor, hatta mümkünse rengarenk bir unicorn olsun o deve, hatta dur dur yine vaz geçtim, deveyi yok et, yerine Elsa gelsin. Gelsin diyoruuuuum!

Yemin ediyorum şu 3 hafta akıl sağlığımı koruyabilir ve Haziran'a kan-ter ve gözyaşı olmaksızın girmeyi başarabilirsem, bana madalya takın. Ay şu doğum günü bi geçeydi biteydi..

Anaokulunda Şubat ayından bu yana, artık ekipler kurulmuş, "en yakın arkadaşlar" belirlenmiş, kızların birbirlerine ufaktan bitchy takılmaya başladıkları, oğlanlarınsa birbirine direkt kafa göz daldıkları o "yayların gevşediği" nefis döneme girilmiş vaziyette. Doğum günleri de bu "Sineklerin Tanrısı" mizansenine ekstra renk katıyor tabii. Maya'dan önce 7 doğum günü oldu, Maya'dan sonra da 7 doğum günü olacak. Maya tam ortada. Dolayısıyla aşağı yukarı ne gibi beklentileri olması gerektiğini, anne babasını nereye kadar zorlayabileceğini öğrendi.

Benim aklımdaki plan; anaokulunda muffinli ve bizim katılmadığımız bir tören (anasız doğum günü mü olur demeyin, Almanya'da bu işin raconu böyle), sonra akşama anaokulundan kimsenin katılmadığı, babannesi, biz ve okul dışı arkadaşların katıldığı, hava el verirse bira bahçesinde ufak bir meyveli pasta, yeme içme vs bir kutlamaydı. Aynen geçen seneki gibi:


Güzel değil miydi Allaseniz, efsanevi aç tırtıl kanepeler ve yandan yemiş kelebek pastayı unutamadık, değil mi? O nedenle bu sene de çocuklar etrafta koştursun, ana babalar hiiiç oralı olmadan bira yudumlasın istiyordum. Ama bu sene totoyu sermek bize nasip olmayacak gibi görünüyor..

Çünkü Maya'nın aklındaki durum, Bokingam'lı Şarlot'cuğumuza yaraşır düzeyde bir kutlama. Elsa'lı parti hatta mümkünse Elsa'nın kendisinin katılımıyla gerçekleşmeli (yemin ediyorum bunu talep etti, hiç abartmıyorum), etrafta turkuaz balonlar uçuşmalı, peri kanatlı minik kızlar Elsa motifli dondurma-pastadan dev porsiyonlar servis yaparken unicornlar tarafından el emeği göz nuruyla üretilen mavi çocuk şampanyası yudumlanmalı falan (var öyle bir şey, buyrun bu yandaki Elsa desenlisi). Böyle hayalleri var! 3 yaşında.. Pardon 4.

Elsa'lı parti yapmak istemiyorum çünkü Elsa'ya acaip gıcığım (soğuk frijit Elsa!) ama bizden önceki 7 partinin kızlara ait 4'ünün tamamında Elsa'lı parti yapılmış ve sanırım 3'ten 4'e geçilen o ulvi anda Elsa'dan el alınıyor, eteğe yüz sürünüyor falan, tam anlayamadığım bi iş var bu Elsa'da. Uzun konuşma ve ikna süreçlerinden sonraaaaa...., Maya değil ama ben beyaz bayrağı salladım. Elsa'lı parti olacak. Ama işi en az zararla atlatabilmek için, pasta üstüne eşek kadar Elsa baskısı yerine, sevimli normal bir çilekli pastanın ortasına ufak bir Elsa'da anlaştık (şimdilik). Bu anaokulu planı. Bu "mübadelelerin" aslında en kolay tarafı.. İşin zoru, iş anaokulundan çıktıktan sonraki "ev partisi". Adam gibi anne baba babanneyi anaokuluna alsalardı bu "after party" kısmına gerek kalmayacaktı ama evladımızın doğum gününü biz de kutlamak istiyoruz yani.. Boşuna mı yaptık o evladı?

Fakat bu noktada sorun şu: partiye kimler davet edilecek? Ben anaokulundan kimse gelmesin derken, Maya'nın tüm hayatı artık anaokuluna endeksli ve oradaki arkadaşlarını davet etmek istiyor. Haklı. Sonuçta gün onun günü. Eyvallah. Bu Almanya'da bir kural var: Doğum günü partisine çocuğun yaşı artı 1 adet çocuk davet ediliyor. Yani bu durumda 5 çocuk seçmemiz lazım. İşte ben bu sisteme acaip karşıyım. Bunun nedeni; anaokulu sosyal bir ortam, gizli gizli 5 çocuk seçip "şşt çaktırmayın, bu akşam saat x'de y'de olun, yakanızda kırmızı karanfil olsun, parola ise "fareli köy" falan denmiyor, birini davet edersen herkes, en başta da davet edilmeyen öğreniyor. Mesela biz bizden önceki 7 partinin 5'inde "after parti" oldu ve bunların 3'ü erkek çocuktu, geri kalanların 1'ine Maya davet edildi 1'ine edilmedi. Kendi iplemedi ama ben bi bozuldum! Nasssssıl benim çocuuuuum doğum günü partisine davet edilmezmişşşşş! :D Yok be. Ama yine de bi "ay acaba çocuğum sevilmeyen bi çocuk mu? niye davet edilmedi acabağ?" paranoyası yaşamadım değil. Sonra Alman beyim "yok ya, 5 çocuk seçmek zorundalar, çocuğun en çok adını andığı 5 çocuğu seçmişlerdir doğal olarak" dedi kestirip attı.


Fakat ben kestirip atamadım şimdi doğruya doğru. Şimdi bu 5 çocuk neye göre seçiliyor, hakikaten çocuğun kendisi mi seçiyor yoksa anneler "en sarışınından, en uslusundan, en sevimlisinden" pazardan domates seçer gibi çocuk mu seçiyorlar? Bir de azınlık psikolojisi var mesela annesi Bosnalı babası Balkan Türkü olan bir kızcağız var, (biraz da aşırı yaramaz ve hatta saçı da kahve rengi) onu kimse çağırmıyor. Bir zenci kız var mesela, onu "renk katsın" diye biri çağırdı, ben yine "uleyn tersine ırkçılık dönüyor sanki" diye huylandım (bana da ne yapsan yaranılmıyor). Sonra oğlanlar neden çağrılmıyor, halbuki çok tatlılar, süslü pakizeler acaba evleri bozulur diye mi korkuyorlar?! Ben mesela birinin annesiyle çok yakınım, onu çağırmayı çok isterim (Maya asssssla oğlan gelmeyecek, irrrkek sinek olmayacak falan dedi). Ayrıca doğumhaneden bu yana kankası Kaspar gelecek, onu erkekten neden saymıyor anlamadım! Yavrum biz sizi beşikten kerttik, hülooo!

Velhasıl bu çocuk seçme işi çok berbat. Ben "hepsini çağıralım, hak kalmasın, yayalım bira bahçesine çocukları, ana babaları da çağıralım" dedim, beyim "Ö.A. bu iş panayır değil, doğum günü, kendine gel" dedi. Zaten çocukların doğum gününe anne babalar çağrılmıyor, iyi mi?! "Manyak mısınız Almanlar yaaa, 5 çocuk artı sizinkilerle neden tek başınıza mücadele etmeyi istiyorsunuz, canınıza mı susadınız" diyecek oldum sonra "ya bunlar Alman çocuğu: sarışın uslu ve sevimli" geldi aklıma.. Bir de anne babalar aslında gelmek de istemiyor, beleşten çocuksuz 2 saat kazanmışsın, düşünsene. Sustum.

Velhasıl tek bir umudum var: o gün sıcak güneşli bir gün olsun ve biz herkesi çağıralım, bira bahçesinde keyif yapalım. Daha geçen hafta kar yağdığı düşünülürse, büyük ihtimalle yağmurlu serin bir gün olacak ve biz "seçmece 5 çocuk" ile evde doğum günü kutlayacağız. Iıııy. Bu durumda 2 saat boyunca 5 sevimli sarışın sessiz kız çocuğuyla Elsa'lı ikinci (ve korkarım büyük) pasta yenecek, 5dk'da bir dağılan dikkatlerini cezbedebilecek oyunlar oynanacak, şu bahsettiğim Bosnalı kız gelirse (ki ben mutlaka davet etmek istiyorum, bu ayrımcılık zinciri kırılmalı!) evin altı üstüne geleceği için (bir kere bize oyuna geldi, evi toplamam 2 saat sürdü) ev temizlenecek falan fişman. Ay gözümde büyüyor bu iş. "Hirşey çocuklarımız içün!"

12 Mayıs 2017 Cuma

40 yıldır evli olmak

Bugün annemle babamın 40. evlilik yıldönümleri - Maşallah'ınızı alalım <3

40 senedir evli olmayı aklım almıyor ama gözümün önünde bir örneği var işte! Hatta bir önceki kuşak, ananemle dedem küsüratından emin değilim ama 50+..! Doğrusunu isterseniz 50+ denince benim aklıma iki şey geliyor: ilki çocuklarıma sürdüğüm 50+ faktörlü güneş kremleri (yarı Alman kartopu gibi çocuklar olunca, güneş kremi paranoyası da beraberinde geliyor) ve 50+ için özel üretilen yüz sarkma ve lekelenme karşıtı kremler. 50+ zihnimde başka bir şeyle ilişkili değil.. Düşünsenize, tam yarım asır evlisin biriyle! Tam yarım asırdır her sabah makinanın önüne atılmış çorapları söylene söylene makinaya koyuyorsun, tam yarım asırdır rastgele fırlatılmış tabak çanakları, üstelik bir de sudan geçirip tekrar bulaşık makinasına "düzgünce" koyuyorsun. Tam 50 senedir bu tip küçük takıntılara sinirlerin bozuluyor ama yine de genel "paket"e bakınca seviyorsun, uleyyyn.

Ben 40 sene evli kalabilecek miyim emin değilim, inşallah diyelim ama tabii gün ne getirir bilinmez. Bakarsın hayatımıza bir Helga (ya da Giovanni) girer, bu tip şeyleri - büyük konuşmayayım - ama affetmek, geride bırakabilmek zor. Ya da Allah korusun, hastalıklar.. Yani diyorum ki 40 sene evli kalabilmek, sanırım büyük şans. Hele ki birbirini severek, kusurlarını kabul ederek beraber kalabilmek..

Yıllar içinde, dünya nasıl değişiyorsa, insanlar da değişiyor. Evlilikler de değişiyor. Bundan 40 sene sonra belki "evlilik" diye bir kavram bile olmayacak, en azından Almanya'da olmayabilir çünkü "evlilik" burda biraz demode bir kavram olmaya başladı, sevenler illa ki imza yüzük peşinde değiller artık, beraber yaşamak, birlikte çocuk(lar) yapmak, evlenmeden de çok normal karşılanıyor burada. "Yaşam partneri" diye bir kavram var ya (nedense bu kavramı duyunca, aklıma üstünde kaplan desenli bir iç çamaşırıyla, kuzu postunda sereserpe yatmış, altın zincirli "Coşkun"u bekleyen Ahu Tuğba gelir) ha işte o kavram burda "sevimli" bir kavram. Aslında boşanmaların bu kadar çok ve eften püften nedenlerle yapıldığı günümüzde, evlenmemek ve onca "paper work"den ve boşanma süreci stresinden tasarruf etmek mantıklı bile duruyor. Neyse konu boşanma değil, 40 sene evli kalmak.

Annemle babam tam bir "takım"dır. Bu çocukken çok sinirlerimi bozardı çünkü birinin hayır dediğine öbürü ömür billah evet demezdi, hiç umut payı bırakmazlardı. Şimdi kendim anne olunca tabii bunun ne şahane bir yöntem olduğunu biliyorum ama çocukken - hele hele ergenken - çok dertlenir, hatta arkadaşlarıma "onlar sanki bir takım, ben karşı takım" diye iç dökerdim. "Takım upuzun soyadlılar", (evet kızlık soyadım tam 11 harfli..) ama kişilikleri inanılmaz farklıdır. Zıt kutuplar birbirini çekmiş galiba zamanında. Annem dışadönük, babam içe dönüktür, annem insansız yapamaz, babam doğayı, kendini (kafayı) dinlemeyi sever. Ama 40 senedir evli kalmalarının nedeni, basit bir "alışkanlık"tan ya da "yıllar da geçip gitti işte fark edemeden"den çok, ortada birleşme ve beraber bir hayat kurabilmek. Tabii ki kavga da ediyorlar, birbirlerine küsüyorlar, "ömrümü yidin" falan diyorlar arada, ben de cevaben "ya boşanın rahatlayın" diyorum (valla yahu bunlar bizim ailenin klasikleri, dönem dönem konular açılır böyle). Ama boşanmadılar yani, 40 senedir. Arada el ele tutuşup ağır ağır yürüyüş yapıyorlar (ki ona daha çok deliriyorum, bunlar gençken bile dünyanın en yavaş yürüyüşünü yapan insanlardı, şimdi 60'lı yaşlarında siz düşünün artık.. neymiş, doğaya çiçeklere kuşlara bakmak ince işmiş.. içim kıyılıyor yeminle..)

40 senedir evliler yahu, Allah sağlıklı mutlu daha nice seneler (benim beklentim 30 sene daha) versin! Şu benim yavruları da bi insan irisi yapalım inşallah beraberce, ne bileyim; kızın saçlarını pembeye boyamasını, oğlanın dövmelerini, artık 20 sene sonra heralde uzay akademisinden mezuniyetlerini, gay partnerleriyle tanıştırmalarını, Mars'ta tuttukları tek odalı dairelerini falan görsünler isterim (gelecekten beklentilerim bunlar).

Ya bu arada, Starbucks'ın son 1-2 aydır Unicorn Frappuccino diye bir nanesi acaip moda oldu burda. Çocuklar değil, gayler değil, bildiğin kamyon şöförleri bile içiyor. Türkiye'ye geldi mi, RTE uygun gördü ve "içilebilir" dedi mi bilmiyorum ama, bugünün şerefine annemle babama çiçek falan değil (ay çok 90'laaaaaaar), koca bir (Starbucks "VENTI" beden yani) "unicorn frappuccino" yolluyorum! Nice gülmeli, gezmeli, torun sevmeli (arada çocuk irisini de sevmeli) inşallaaah 40 yıllarınız daha olsun.. Mutluluğunuz katlanarak artsın. Ve de bu bloğu okuyorsunuz biliyorum, aşağıya anonim bir şekilde "nasıl sevgili kalmayı başardık?" ya da daha "adab-ı muaşeret"e uygun "Evlilikte 40 seneyi hedefleyen çiftlere öneriler" gibi bir yorumda bulunursanız, hepimiz de rahatlayacağız, sevineceğiz.. Nice yıllara sevgili "uzun soyadlılar"...!


Bu vesileyle sadece ailemi değil, uzun yıllardır evli kalmış tüm okurlarımı da "bu işin sırrı budur" konulu yorumlar yazmaya davet ediyorum tabii. Lütfen çekinmeyin, normalde isimsizleri yayınlamıyorum ama sadece bu posta özel anonim yorum bırakabilirsiniz <3

9 Mayıs 2017 Salı

Annesinin yanında cozutan çocuk sorunsalı

Bu yandaki benim özellikle haftasonları ya da haftaiçi saat 16.30-18.30 arası Maya'ya baktığımda gördüğüm şahıs; yani Tazmanya canavarı. Sadece fırıl fırıl koşturup durması ya da ev içinde dahi kaykayla dolanması değil, çenesi de durmuyor. Çılgınlar gibi konuşuyor ve de üstelik hem "bağıra bağıra" hem de "hızlı hızlı" konuşuyor, şuh kahkahalar atıyor, arada şu kız çocuklara özgü tiz çığlıklarla kulaklarımın pasını temizliyor.. Bazen hiç yoktan, sırf hayatımıza renk gelsin diye, olmayacak bir nedenden hır çıkartıp car car ağlıyor, sonra yine hiç olmayacak bir nedenle susup "ben ağlamaktan sıkıldıııım" diyebiliyor.. Tipik 2-5 yaşlar. Yemin ederim şaftım kaydı, "gülen ayvam, ağlayan narım, tazmanya canavarım" oldu bu çocuk..

Bu yandaki ise; dışarda, benimle başbaşa değil de toplum içinde bir birey olarak "varolan" Maya. İnanılmaz sessiz, sakin, bir salyangoz kadar yavaş, bir perikızı kadar çekingen, fısıl fısıl hatta HİÇ konuşmayan, kendine sorulan sorulara keyfi isterse başını eğmek ya da yana sallamak suretiyle evet ya da hayır şeklinde kapalı uçlu cevaplar veren, yabancılarla konuşmayı bırak, göz teması dahi kurmayan "uslu ötesi" Maya..

Fight club misali.. Tek bedende iki zıt karakter! Hangisi gerçek, hangisi yalan? Hatta ben kimim, neredeyim?

Bazen "Ö.A.'cim sen de Maya'yı nasıl anlatıyorsun bize yahu melekmiş bu kız, ay yirim ben bunu" diyorsunuz ya, o an gözlerimden ateş korları, kulaklarımdan kaynar buharlar falan çıka-yazıyor.. Ya evde cadı, dışarda melek işte.. OYH.

Çocuklar annelerinin yanında "güven içinde" oldukları için "güvenle cozutuyorlar" diyen psikologlara katılıyorum. Anne; çocuğun güvenli ortamı. Kendi sınırlarını, davranışların sınırlarını deneyip, bu sınırlar aşıldığında ne tepki verileceğini güvendiği bir kişiden öğrenmek istediği için böyle şımarıyor, cozutuyor, kendini aşıyor.. Ama anne olarak bizim de bir kapasitemiz var değil mi canlar? Birbirimize tahammül sınırlarımızın oldukça aşağı çekildiği o ulvi alacakaranlık kuşağı dönemlerinde, çocuk odaklı ebeveynlik, çocuğa saygı, bağlanma odaklı ebeveynlik falan okuya okuya nirvanaya erdiğim için car car bağırmıyorum belki ama ona bağırmayacağım, örnek anne olacağım derken derken, içime atıp şişip durduğum ve de ne yaparsam yapayım o çocuksuz günlerdeki huzurevi iç sessizliğini asla yakalayamadığım için (lütfen bana "köpüklü bir banyo al şekerim" ya da "iki meditasyon ediver bak nasıl pammuk gibi olacaksın" demeyin, 4 senenin Akdeniz Ateşi ile fena dalarım) ne ediyorsam yine kendime ediyorum. Özetle çocuğuma karşı bir budist rahip gibi sakinken, kendi kendimi paralıyor, kendimi "rahat değil, pek sıkıcı" buluyor, dünyanın en berbat anası ünvanını kimseye kaptırmayacağıma dair iç kuruntular falan geliştiriyorum (hangimiz geliştirmiyoruz, o ayrı..). O gibi anlarda "uleyn çocuk değil canavar" mottosuna öyle kapılıyorum ki, yapıştırıyorum en hasından Tazmanya etiketlerini orasına burasına.. Hak etmiyor mu? O an ediyor..

Sonra oturup düşünüyorum, neden böyle? Tamam, cozutması güvenli ortamdan.. Peki dışardaki aşırı sakinliği? O an aklıma şu geliyor; ya tam tersi olsaydı? Evde beni her gördüğünde otoritemden tir tir titreseydi de, dışarda yapmadığı halt kalmasaydı? Çünkü var böyle çocuklar, evde askeri sistemde yetiştirilen, anne babaları yanında aşırı örnek çocuk olan ama dışarda - hele ki ergenlik döneminde - denemediği yanlış davranış kalmayan.. Çok var..

Maya'nın dışardayken örnek çocuk olmasına için için üzülüyordum. Yavaş açılan (not easy to warm up denen) türde bir çocuk, hani yeni bir ortama girdiğinde donup kalma stratejisiyle bir süre ortamı gözleyen, sonra "açılan" tür.. Ama onun sorunu şu; öyle 3-5dk değil tam 45 dakika donup kalıyor! Biz yeni bir ortama ya da herhangi bir sosyal ortama girdiğimizde, Maya tam 45 dakika donup kalıyor, çoğunlukla bana yapışıyor, asla konuşmadan sanki videoya çeker gibi ortamı, insanları gözlemliyor. Sonra, kendini güvende hissettiği an yavaş yavaş eriyor, açılıyor, yine çok sessiz sakin ama daha "normal" davranmaya başlıyor. 2. buluşmalarda yine donuyor ama çözülmesi biraz daha az zaman alıyor, bir önceki buluşmada iyi zaman geçirdiyse ve ortamda "yeni" bir şey yoksa daha kolay çözülüyor ama ilk 15 dakika mutlaka "Elsa mode on". Hatta bir surat ifadesi var bu anlarda, çene hafif aşağı eğik, gözler aşağıdan yukarı doğru ya da yanlara doğru bakıyor (göz teması mümkün olduğunca bertaraf edilmek için) ve diliyle yanağına bastırıyor yani tek yanağının içinde top varmış gibi şişiriyor. Tik gibi bişey ama nasıl çirkinleştiriyor kendini inanamazsınız!

Buna üzülüyordum yani göz teması kurmadan bir köşede kendi halinde sessiz sakin oturmasına, sorulan sorulara cevap vermek istememesine, diğer çocuklar hoplar zıplarken onun bir köşede "güven ortamı"nda kendini görünmez kılmaya çalışmasına.. Etrafta tüm çocuklar hoplar zıplarken çok anormal geliyordu bana.. Bir de işin ekonomik tarafı var tabii; her götürdüğüm kursta ortama katılmadan 45dk geçiyor, zaten kurs 1 saat, geriye kalan 15dk'da eğleniyor, yazık yahu.. Enerjime, parama.. Uyuz oluyordum yani kendisine.

Sonra bir gün, "niye böyle, niye böyle?" diye kafayı yerkene, yukardan sanki biri terlik fırlattı (muhtemelen ananem). "Yahu" dedi "deli misin, kız akıllı işte kendini güvene almadan davranışa geçmiyor, tamamen "survival mevzuu" bu!" O an dedim "hakikaten yaaaa!" Ben değil miyim "aman etrafta bin türlü sapık var, yabancılardan uzak dursun, her gördüğüyle kanka olmasın, mümkünse konuşmasın" diyen?! E çocuk bildiğin kendini koruyor sapıktan, kötü kaderden.. Evrimsel bir açıklama getirdim bu sorunsala: yahu teee taş devrinden gelen korunma içgüdüsü bu! Çocuk kendini çirkinleştiriyor, görünmez hale getiriyor ki yabancı ve muhtemelen kötü niyetli insan onu "beğenmesin" ve daha fazla "iletişim / ilişki" kuramasın! Uleyn bizim kız süper zeka o zaman?!? Vallahi şipşak kendini koruma mevzuunu çözmüş..

Asosyal falan ama akıllı kerata..

Yani diyeceğim odur ki; çocukları "utangaç", "içine kapalı", "asosyal" falan diye etiketliyoruz ya.. Bunlar evrimsel temelleri olan, kendini koruma davranışları aslında. Yani öyle olmalı.. Bunun açıklaması bu olmalı.. Evet evet, böyle olmalı.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Duyu bütünleme bozukluğu nedir, tedavisi var mıdır?

Duyu Bütünleme Bozukluğu'nu (İng: Regulation disorders of sensory processing) ilk duyduğumda, yıllardır psikolog olarak çalışıyordum.. Daha doğrusu, evet, "Otizm Bozuklukları" ile aynı spektrumda, "Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu"nun ya da "Obsesif Kompülsif Kişiliğin" ortak paydası olarak tanımlanan bu hastalığı biliyordum tabii, ama psikolog ve psikiyatristlerin DBB'yi başlı başına ayrı bir hastalık olarak tanımlamaları ancak son yıllarda gerçekleşti ve bu hastalık şu anda psikolojik bozuklukları tanılamakta kullanılan el kitabımız DSM-5'te ancak 2013 yılında yerini aldı. 2013: Maya'nın doğduğu yıl. 2013: bizim DBB'yi bir hastalık olarak kabul ettiğimiz yıl. 2013: Maya'da bu hastalığın olma olasılığını öğrendiğimiz yıl.

DBB; beyine gelen uyaranların öncelik ya da önem sırası verilmeksizin, aynı anda, eşit derecede algılanması demek. Yani DBB'li bir çocuk, siz yanında konuşurken, sizi duyduğu kadar mutfakta pişen yemeğin tıkırdayan tenceresini ya da dışarda top oynayan çocukların gürültüsünü, ya da içerde damlayan musluğun sesini aynı anda duyuyor ve normal bir insanın kolayca yaptığı gibi ayıklayıp size odaklanmak yerine, hepsine aynı anda odaklanmaya çalıştığı için, beyin yoruluyor. Sadece duymak da değil, mesela tad alma dokuları, tadları öyle "keskin" duyumsuyor ki, mamanın ufacık pütüründen, köftenin içindeki ufacık bir karabiber tanesinden inanılmaz bir sıkıntı duyuyor ve aşırı bir tepki veriyorlar. Ya da dokunmak.. Bu çocuklar, pamuğa dokunmanın ya da ayak parmakları arasına kum kaçmasının ya da ellerine ufacık bir yemek lekesi gelmesinin "dayanılamaz" olduğunu hissediyorlar. Bu tip çocuklar çılgınlar gibi ağlayarak, normal çocukların keyif aldıkları oyun parkı gibi yerlere asla gitmek istemeyerek ya da siz onu kucaklamak istediğinizde sizi ittirerek kendilerini belli ediyorlar. Nedeni; nörolojik. Beynin "işitme" merkezi mesela, görevini tam yapmıyor, gelen işitsel uyaranlar orda çözülmesi ve önem sırasına konulması gerekirken, hiç bir süzgeçten geçirilmeden direkt prefrontal loba aktarılıyor. Keza diğer merkezler de.. Bunun nedeni? Tam bilinmiyor, genetik bozukluklardan, anne karnında yaşanan strese ya da zamanından önce erken doğuma, kordon dolanmasına, ordan sosyolojik bazı değişkenlere, hatta her işin ucunun dayandığı anne tutumlarına.. Yani tam nedeni bilinmiyor.

Bebeklik döneminde kolik ile, erken dönem çocuklukta hiperaktivite ve otizmle karıştırılabiliyor. Bazen "yok canım, abartıyorsun, şimdiki çocukların hepsi böyle, talepkar, doyumsuz, şımarık" denerek gözardı ediliyor, bazense çocukluk dönemi anksiyetesi ya da en temel "uyku eksikliği" ya da "aşırı uyaran alma" gibi diğer sorunlar gözden kaçırılıp, çocuklar çok yanlış şekilde "DBB" tanısı alıyor ve etiketleniyor. İki durum da birbirinden sorunlu..

Maya ilk defa bu tanıyı aldığında, şaşırmış ama rahatlamıştım. İşte buydu nedeni tüm o ağlamaların! Nedeni bulunduysa, çözümü de vardı ve arkamda kapı gibi Ağlayan Çocuk Merkezi'nin doktor ve psikologları vardı. Çok şey öğrendim onlardan ve bu blogda zaman zaman paylaştım. Beyin aşırı uyarana maruz kalmamalıydı, bunun için Maya'yı sıkı bir rutine bağladım, "duyu bütünleme terapisi"ni öğrendim ve evde de uyguladım. Maya 1 senelik sürecin sonunda artık DBB tanısına uymuyordu, sadece "meyilli"lik gösteriyordu. Ama şu yandaki çizelgedeki durumların çoğu, hala bizim hayatımızda her gün yaşanıyor. Her sabah "ışık gözlerini acıttığı için" haykırarak ağlayarak uyanması, her akşam çorabının içindeki mikroskopik bir ipçikten dolayı rahatsız olup kendini yerlere ata ata ağlaması, Lukas'a yemek yedirirken ağzına yüzüne bulaşan yemeği silmek için yanımda mendillerle beklemesi ve sildirmediğimde ciyak ciyak bağırması.. Daha böyle nice tuhaf "takıntı"..

Bunlar artık kişilik özelliği ve yaşam boyu sürecek.. Eğer başarabilirse bu durumuyla yaşamayı öğrenecek; özellikle sosyal zekasını, benlik algısını ve kendine güvenini geliştirebilirse, aşırı mükemmelliyetçi ya da takıntılı olmamayı öğrenirse ciddi bir sıkıntı çekmeyecek. Hatta belki bu tip kişilik özelliklerini avantaja çevirip, seçtiği meslekte, insan yönetmede falan başarılı bile olabilir. Ama ne zaman normal bir çocuğun verdiği tepkinin bir tık üstüne çıksa, ne zaman diğer çocukların keyif aldığı davranışları asla yapmak istemese (ne bileyim onunla asla dans edememek, yeni girdiği her ortamda donup kalması, çok iyi tanıdığı insanlara bile asla "merhaba" ya da "hoşçakal" dememesi gibi..) ya da otistik olmadığı halde dışardan otistik gibi göründüğü durumlarda.. Bazen "evet Maya'da DBB var, o yüzden böyle.." demek, sanki beni rahatlatıyor..

DBB'li çocukların ailelerine psiko-sosyal destek verilmesi çok önemli. Çünkü "abartma canııım, her çocuk böyle, bak benimki de ağlıyor, bak onun da 2 yaş krizi tuttu, bak bilmemkiminki de çocukken kakasını günlerce tutuyordu" falan demek, aileleri gerçekten üzüyor, incitiyor. DBB hayali bir hastalık değil, bazı psikologlar, psikiyatrlar hala "bu bulgular çocukların %20'sinde var" diyerek bu hastalığın varlığını kabul etmese de, DSM-5'te tanımlanan, gerçek bir hastalık. Ve zor bir hastalık. Çünkü tüm aileyi vuran sosyo-psikolojik boyutu var..

DBB'li çocuklara "duyu bütünleme terapisi" ve biraz büyüdüklerinde de "atılganlık eğitimi"ni mutlaka öneriyorum. DBB'li çocukların ailelerine mutlaka "çocuk odaklı aile terapisi" ve DBB destek gruplarını öneriyorum. Bu konuda yazılmış şu kitabı ve bu kitabı ve bu kitabı ve bu kitabı mutlaka öneriyorum. Ayrıca; burada ve burada ve burada ve burada ve burada ve burada ve burada bulabileceğiniz kaynakları da okumanızı öneriyorum.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Psikolog anneyi psikologluk eden kaka tutma problemi

Hani hep diyorum ya; ben bu çocuk odaklı, saygılı sevgili (respectful) ebeveynliği ve sufizmi benimsedikten sonra çocuğuma bağırmak falan nerdeeee, resmen bir Hint İneği kadar sakinim diye.. Ha o işte %99 dolaylarında tamam ama dün %1'lik kısımda, ipler resmen koptu bizde.. Hem de ne kopmak.. An itibarıyle ben psikoloğa, çocuk ayrı psikoloğa randevular alındı. Fena çuvalladık blogcuğum.. Gel anlatayım:

Bizim kızda 2-3 yaş arası, yaklaşık 7 ay kadar ciddi bir 4-5 gün boyunca kaka tutma ve kaka tutmanın uzun dönemli doğal bir sonucu olarak, her gün 20 saate varan çiş tutma problemi olmuştu, çok zor zamanlardı. 2,5 yaşında eğitim falan vermeden, kendi kendine bezi bıraktıktan sonra, biraz rüşvet, biraz motivasyon ve bolca (aslında tam ilaç olmayan) kabızlık ilacımız ile yavaş yavaş çiş tutma problemini aştık. Fakat kaka tutma, fırsat bulduğu her an baki kaldı. Diyetine bol lif eklemeyi bırak, muz patates, beyaz ekmek, pirinç gibi gıdaları aylarca vermediğim halde, neredeyse 2 sene her gün ama her gün "ilaç olmayan ilaç"ı aldığı halde, yine kabızlık yine kabızlık.. Tabii ki psikolog olarak "2-3 yaş arası anal dönem kaynaklı psikolojik kaka tutma" olarak değerlendirdim durumunu ve onu rahatlatmak, tutup da bırakmama huyundan vazgeçirmek için elimden gelen herşeyi yaptım. Çıkartmalı çizelgeler, "hediye"ler, abartılı kutlamalar sonuç vermeyince, tamamen boşvermeler, "tamam kızım nasıl istersen, istemezsen hiç yapma" dönemleri.. Herşeyi denedim. Tüm teknikler 2-3 hafta şahane sonuç verdi, sonra hop en başa.. En son mesela, onun isteği üzerine kaka yaptığı gün ilaç almamasına karar verdik, bazen 3-4 gün üstüste kaka yapıp hiç ilaç almamaya da başladı, "tamam bu iş bitti artık bu yaz ilaçsız rahatız" derken, nasıl bir kabızlık.. Normalin 2-3 katı dozlarda ilaç vermek bile çözemedi ve 1 defa çok karşı olduğum fitili bile kullanmak zorunda kaldık. Babası fitili koyarken o içerde "noooolur baba tamam kaka yapıcam nooolur" diye bağırır (evet tekrar tuvalete gidilir, yine yapılmaz), ben dışarda ağlar.. Olmadı. Olmuyor. Bu dert bitmiyor..

Aklımı kaçırmak üzereyim. Bazen içimden "ya yukardan biri gelse, şu çocuğu da bizi de adam etse, bi hizaya soksa" falan diyorum, hani o süper nanny'ler falan var ya, zor durumdaki evlere gidip şipşak durumu düzeltiveriyorlar..

Dün yine kaka tutmanın 5., çiş tutmanın 1. gününde (ikisi arasındaki ilişkinin nedeni yandaki resimde çok güzel gösterilmiş), çocuklarla evde tek başımayım. Maya'nın karnı taş gibi. yürümek bile istemediği için salonda koltukta yatıyor ve "ufff ıhhh" gibi sesler çıkarıyor. Tuvalete oturttum "hadi kızım bak karnın kocaman oldu, kadı kakaları yapalım oyuna öyle devam edelim" diye ikna etmeye çalışıyorum (içerde Lukas tek başına ağlıyor bir yandan..) "Hadi birazcık ıkın" diyorum kesinlikle hayır, ıkınmıyor, denemiyor bile.. Onun yerine ağlamak mızır mızır.. Bir dedim iki dedim, sabret dedim, baktım sinirleniyorum odadan çıkayım dedim, olmadı. Volkan gibi patlamaya hazır bir öfke yükseliyor içimden.. "Neden böyle bu çocuk, neden?"..

Patladım. Hiç istemediğim halde patladım "yeter be" dedim, "eğer kaka yapmazsan doktora götüreceğim ve doktor o popona soktuğumuz ilacı verecek, yine canın acıyacak, neden yapmıyorsun? sadece ıkınacaksın, sadece dene diyorum, 1 kez dene be!" diye bağırdım. Yetmedi. Rahatlayamadım. "Sen neden böylesin, diğer tüm çocuklar ne güzel kaka yapıyor, bak dün arkadaşın J. geldi bizim evimizde koşa koşa tuvalete gitti tek başına kakasını hop diye çabucak yaptı hiç ağlamadı" dedim. Evet biliyorum bırakın psikoloğu, cahil cühela demez bunu.. Ama ben dedim. Onunla da kalmadım, o kadar sinirlendim ki, "kocaman kız oldun hala kakanı yapamıyorsun,  demek ki bebeksin sen" de dedim, "kakanı yapana dek seninle oynamayacağım, oturacaksın tuvalette" de dedim, hatta tam 1,5 saat oturttum ve tam 1,5 saat ağladı.

Psikolog olmanın tırlatmama garantisi yok.. Tamam kriz anlarında %99 sakin ve sevecen kalabilmeyi başarıyorum ama %1 ben de insanım, bana da geliyorlar. Bu kaka problemi beni bitirdi, 2 sene oldu neredeyse, yeter ya..

İşin kötüsü; psikolog olduğum için, fazlasıyla irdeliyorum kendimi ve kendi çocukluğumla bazı benzerlikler görüyorum. İşin doğrusu Maya sadece görüntüde değil, karakter olarak da bana benziyor ve ikimizin karakter yapıları felaket çakışıyor. Yani birbirimizin öfkesini arttırıyoruz, sıfırdan 100'e 10 saniyede çıkan spor arabalar gibiyiz.. Normalde kontrol altında tutuyorum, 3 yaşındaki çocukla kendim de 3 yaşında gibi davranmıyorum ama bazı kemikleşmiş sorunlarda (kaka tutma ve anlamsızca ağlama, mızırdanma) sabrımın sınırı var. Bu iki sorunu ben çözemiyorum ve gittikçe de çuvallama boyutunda yeni üst eşikleri aşıyorum. Ona bağırmıyorum evet ama, kendi içime atıp patlayacak noktaya gelip kendi kendime zarar veriyorum (kendimi dünyanın en berbat annesi ilan ediyorum vs.).

Aslında çocuklarımızın en berbat davrandığı anların, bize en çok ihtiyaçları olan anlar olduğunu düşünürsek, ona sonsuz bir destek vermem, sabırlı ve sakin olmam lazım. Ama robot değilim. Benim de duygularım var ve bazen içimde bir yere öyle fena vuruyor ki Maya'nın bazı davranışları.. Belki kendimi gördüğüm için, kendimi suçluyorum. Bazen ileriyi düşünüp, "ben annesi olarak böyle hissediyorsam, onu bu haliyle kim sevecek?" diye üzülüyorum.. İnsanlara karşı nazik, sevecen, paylaşan, hakkı yeneni koruyan, kollayan bir insan olsun istiyorum ama şu haliyle.. Bunun tam tersi şu an. Ve ben ona her sinirlendiğimde, beni örnek alıp, o da sinirli, hırçın, aksi bir insan olacak diye korkuyorum ve durduruyorum kendimi. Ama %1.. Film kopuyor, hem de çok kötü kopuyor..


Ben küçükken ben de annemi kızdırırdım. Birkaç defa 10 yaş civarı annemi gerçekten çok kızdırdığımı hatırlıyorum, şimdi çok uğraştım ama ne yaptığımı hatırlayamadım, beynim galiba bloke ediyor o anıları. Annem çok kızmıştı ve bana bağırmış, sonra da küsmüştü. Büyük ihtimalle delirtmiştim kadıncağızı ve haklıydı ama bu beni çok korkutmuştu. Anne insanın sığınağı gibi "safe place" derler İngilizce'de yani "koruma kalkanı" gibi bir şey anne. Anne küsünce, dünya küser.. Annem küsmüştü ve "anne ne olur affet" demiştim defalarca. "AnneCİM" bile demiştim ki bu lafı daha ufacıkken sahte bulur, nedense söylemek istemezdim.. Annem bir türlü affetmiyordu ve bu beni çok korkutmuştu.. Bu anımı unutamıyorum ve Maya'ya asla küsmedim, küsmek istemiyorum.. Ama dün küstüm ben ona!

"Sana kızgınım" dedim ve tüm gece trip attım 3 yaşındaki çocuğa! Kaka yapmayan, ben istediğim halde kakasını ıkınmayan, inatla tutan çocuğa.. Ben istediğim halde! Oysa kaka onun, kendi istediği için yapmalı, biliyorum.. Ama 5-6 gün boyunca tutunca, karnı davul gibi şişip taş gibi olunca, ben de insanım, benim de korkularım var, sinirlerim bozuluyor. Hani ayda yılda bir olsa tamam azıcık kabız oldu dersin geçersin ama devamlı olunca, insan.. Otizm yelpazesindeki hastalıklarda, özellikle  bir dönem Maya'nın da tanısını alır gibi olduğu "Duyu Bütünleme Bozukluğu" (regulatory disorder of sensory processing) hastalığında (bir sonraki yazımı bu konuya ayıracağım) kaka tutma problemi tabii ki çok fazla görülüyor ama en ciddi örnekte bile çocuğun vefat etmesi 8 haftayı bulmuş (ve de neden müdahale edilememiş anlayamadım). Bunları düşündükçe, kendime "rahatlaaaa rahatlaaa, fitili sok totosuna gitsin, fazla irdeleme psikolojisinin bozulacağını falan" diyorum.. Bu fitil konusunda da yine kendi çocukluğuma inersek, ne yazık ki aynı yaşlarda babamın totoma soktuğu fitil hatırası beni hala bu yaşımda bile çok etkiliyor. Kendi isteğim dışında, hatta bağırarak yalvararak yapılmamasını istediğim halde, ya ateş düşürücü ya kabızlık giderici bir fitil yemiştim ve o anı, yaşadığım terörü unutamıyorum.. Aynısını Maya'ya yapmak istemiyorum ama eninde sonunda hepimiz kendi anne babamızı görmüyor muyuz kendi davranışlarımızda......? Üstelik; onların gözünden.. Bu sefer onları suçlamadan, onları anlayarak.. Asla yapmam dediklerimizi, bir bir yapıyoruz şu hayatta..

Neyse kısacası, çok dertliyim. Bu anal dönem artık bitsin istiyorum. "Bu da geçsin" istiyorum.. (Bu da geçer diye diye hayat geçti be Maya..)

Bazı okumalar için buraya ve buraya ve buraya ve buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.
Bir sonraki yazım "Duyu Bütünleme Bozukluğu", çok yakında..

26 Nisan 2017 Çarşamba

Aklı başında bir insan, neden 5 çocuk ister?

Dün "Hanzo ile Greta"nın anasıyla buluştuk. (!! Evet, biz onca badireden sonra galiba arkadaş oluyoruz !!) Laf lafı açtı ve Greta'nın anası bana önümüzdeki 6 ay içinde 3.'yü yapacaklarını açıkladı. Ben bu tip durumlarda takındığım şaşkınlığını gizlemeyi zor başaran anlayışlı yüz ifadesi ile (var öyle bir ifade, işte yanda) "oo valla iyi cesaret" demiş bulundum çünkü benim gözümde 3. yapan insan evladı ile maskesiz Everest 2. ara kampa tırmanmış insan evladı eşit değer taşıyor. Bu iş zor, Yonca.. Kadın demez mi "ben aslında 5 çocuk istiyorum.. Fakat sanırım 3'te kalmak "zorunda" kalacağım.." O an işte benim yüz resmen scream tablosuna dönüştü. Dışımdan "aa neden?" diye sorarken içimden "aklı başında bir insan evladı bu devirde - ya da her hangi bir devirde - neden 5 çocuk ister, canına mı susadın kadın?" diye bağırdım resmen. Duymuş olacak ki, uzun uzun açıkladı nedenlerini: "sanırım gürültülü, karışık bir ev seviyorum" cümlesiyle, sadece..

Şaşırdım doğrusu. Bana göre 5 çocuklu bir aile çılgın bir aile. Düpedüz delilik. Normal insan bunu kendine neden eder?

Sonra birden Lukas gülümsedi karşıdan.. İçim eridi. Kadını bir saniye kadar anladım sanki. Lukas'a bakıp "bu benim son çocuğum" diye düşününce, bir an içimi bir hüzün bastı! Valla yahu.. Ben de şaşırdım o an kendime, hani ölmüşsün, ruhun vücudundan ayrılmış, dışarda soğuk taşta yatan bedeninle gözgöze gelmişsin, öyle bir hüzün hali, anladınız mı? (Hollywood filmlerinde sıka gördüğümüz için artık bu sahneye aşinayız malum).

3 çocuklu çok arkadaşım var. 2 çocuklu ya da 1 çocuklu arkadaşlarım da var ve doğrusu hepimiz "çok zor" diyoruz. 2. çocuk olunca ben de "1 çocuk da neymiş anam" lafını ediyorum bolca, "3.yü düşünüyor musun?" diyenlere göz deviriyorum falan. Ama Lukas'ın karşıdan güldüğü o kısacık anda ya da Maya'nın koşup boynuma atladığı o tarifsiz anlarda, hani insanın içi sevgiyle dolup taşıyor ya.. İlla çocuk değil, aynı hissiyatı ne bileyim çikolata yerken, köpüklü bir jakuzide totona totona masaj yaptırırken ya da kedin/köpeğin başını okşarken.. Sevgi aynı sevgi, yemin ederim. Dünyayı döndüren bu zaten, başka bir şey değil.. Sevgi alışverişi..

Fakat bu sevgi hissiyatını yakalamak için, hepimiz farklı eylemlere girişiyoruz. Hepimiz aslında "sevgiye doymak" istiyoruz, hep o tokluk hissini arıyoruz. Bu sırada bazımız kitap yazıyor, bazımız paraya mülke sahip olmaya çalışıyor, bazımız seyahat ediyor, bazımız da "uleyn sanki hayatın anlamını buldum lan: çocuk yapmak" diye düşünüyor. Olabilir. Herkesin hayattan doyum alma tarzı başka..

Lukas'a baktığımda, gerçekten "bu benim son çocuğum.." diye düşünüyor ve hem "oh be" diyor, hem de "malesef.."i geçiriyorum içimden. Sanırım hepimiz aynı şeyleri düşünüyoruz, ister tek çocuklu, ister çok çocuklu olalım.. Çünkü çocuklar, en Tazmanya canavarı olanı bile (gerçek hikaye bak), saf sevgiyi bulmanın bir yolu. Fakat, bir yerde de durmak lazım. Yoksa kedili kadın'caazlar gibi olunuyor, içerde durum şahane olabilir ama üzgünüm, dışardan çok çocuklu insanlara ben hayranlıktan çok acıma hissi duyuyorum. %51'e karşı %49 diyelim :P böyle düşünüyorum. Ama acıma hissim aşağılama acıması asla değil, daha ziyade, kim bilir ne kadar zorlanıyordur, çok çocuğun derdi de çok oluyordur, hangi birine yetişeceksin, hepsini nasıl eşit duygularla büyüteceksin, devamlı endişeyle mi yaşayacaksın diye düşünüyorum. Daha da ileri gidip, kadıncağızın tüm hayatı ev ve çocuklar olmuş, belki kendini yalnız hissediyordur, belki çocuklar büyüyüp evden ayrılınca (varmış öyle bir deneyim, evden ayrılan çocuk irisi, fiyuuuv, şahane..) hayatta çocuktan başka şeyler olduğunu fark edip acaba "tüh, gençken şunu da yapaydım" der mi acaba, ne bileyim, kariyer, sosyal hayat, spor, seyahat.. Tamam çocukla da güzel ama çocuksuz tüm bunların tadı da başka be.. Yalan mı?!

Bazen çok çocuklu bir aileyle karşılaştığımda, içimden "tüm bu çocuklar büyüdüğünde acaba ne yapacak?" diye geçmiyor dersem yalan olur. Belki de "torun bakacak.." Olabilir. Ama ben sanki hayata çocuk büyütmek dışında başka şeyler için de geldiğimizi düşünüyor gibiyim, çok çocuklu arkadaşlar alınmasın ama, ben hem çok çocuk büyütüp hem de kariyerini, sosyal hayatını dengede tutabilen birine henüz rastlamadım.. Belki bu yandaki bacı..?!

1930'larda "7 çocuğu vardı, hem de kocası ölmüştü, ondan kalan fabrikayı ayakta tutuyordu" türü kadınlar varmış ama onların da bir klan gibi yardımcıları varmış, büyük çocuklar küçüklere analık babalık yaparmış, fabrikada bu işten anlayan danışman kalfalar falan olurmuş, ne bileyim şimdiki gibi "çocuk yaptım ona odaklandım 2 sene yokum, çüüüüz" kafası yokmuş insanlarda.

2 çocuğum var ve onları "layıkıyla" büyütmek için hayattan 4 senemi bloke ettim. Buna "karanlık çağlar" diyemem çünkü çocuk büyütmek başlı başına bir proje oldu benim için, layıkıyla yapayım istedim ve kariyerime ara vermek, geç tattığım anneliği kariyerin önüne koymak istedim. 2 sene şu pembe domuzcuk gibi koynumda olsunlar, sonra n'aparsam yaparım dedim. 4 sene! 3. çocuk için bu 6 sene olacak. 6 senelik bir boşluktan sonra, 40'larında ne yapabilirsin ki? Hangi işveren 6 senelik boşlukla seni almak ister, 6 sene elini değmediğin meslekte sen ne kadar yeterli hissedersin?

Bazen insanların sadece bazı diğer "yaşam rollerinden" kaçabilmek için çocuk yaptıklarını düşünüyorum. Çünkü çocuk yapan "çalışmıyorum, çocuğuma bakıyorum" diyen "ana"ya tabii ki saygı duyuluyor. Çocuk yapan, sonra işine geri dönen anaya daha da saygı duyuluyor "bak kadın çocuk da yaptı kariyer de" diyoruz. Ama çocuklar 2-3-4 ne bileyim işte bi kıvama gelmiş ve sen hala evdeysen, ya yeni bir çocuk yapıp onun sorumluluğuna sığınmak, ya da çocuksuz saatlerde boşluğa düşmek, çevreden de "yazık ya, çocuktan sonra işe dönemedi, bak eve hapsoldu" lakırdısını dinlemek durumundasın. Başka yol var mı? (Kitap yazıyorum de :D çok entel ve 2-3 sene geçerli bir bahane :P)

Yani 5 çocuğu yapanları, bu nedenle anlıyorum. En kolayı ve de en zoru aslında.. Madalyonun hangi yüzünden bakarsan. 3. çocuk hissi bana da geliyor çünkü ara sıra "L. kreşe başlayınca n'apıcam uleyn?" endişesi geliyor ama hem kendime güveniyorum, ben yaparım, dönerim ben eski hayatıma, kariyerime, ara verdiğim noktadan devam ederim, "yaparım ben!" diye telkin ediyorum kendimi, hem de bir daha hamilelik mi, doğum mu, Allah korusun, bu konuda hakikaten "bittim, yeter".

Ama biri gelse de dese ki "Öğrenen Anne'ciğim bak hazır yapılmışı var, hem de doğurduk senin için, 2 aylık da yaptık, al buyur bundan sonrası senin". Vallahi alırım o bebeği de :D Gözüm dönüyor ayol.. Ne oda var, ne arabaya sığar, ne para pul bol ama biri derse ki "hem de kız"... Ay dur dur, hem de "bukleli bukleli saçlı, hem de mavi gözlü!" Anam mavi gözü tutturduk mu bu sefer, verin maviş bebemi banaaaaaaa! :D Ömür geçti bendeki mavi göz takıntısı geçmedi. Yaw eşim ve tüm ailesinde 1 tanecik bile kahve göz yokken, resmen turkuaz gözlü giller familyasından güvey almışken, ayol iki çocuğun bari biri.. Neyse.. Allahım gözleri görsün, sağlıklı olsun, gözleri dünyaya güzel baksın, güzellikleri görsün, güzellikler de onları görsün de.. Bir yeşil ela, bir gri gözlü çocuk sahibiyim diye şükrediyorum, salla maviyi be.. (Alacağın olsun mavi.. Bundan sonra böyle..)

Yani özetle; 2 yeter. Çok şükür. Onları büyüteyim, biraz da kendi hayatıma, kendi hayallerime zaman ayırayım. Biraz da eşimle birbirimize bakalım. Biraz da kendimiz ve birbirimiz için yaşayalım...

23 Nisan 2017 Pazar

Streptokoklara gelesiceleeer..

Bundan sonra çok canımı yakan biri olursa, bu şekilde beddua edicem! Bu ne yahu, kış sezonunu Ekim ayında streptokokla açtık, kış boyu iç güveysinden hallice takıldık, Nisan sonunda yine streptokokla bitiriyoruz. Biz bittik streptokok bitmedi.. Haydi yine aile boyu penisilinler - Allahtan eskinin iğneci bacıları kalmamış, mis gibi çilekli çilekli şurup veriyor doktor amcalar.

Ayh, bu vesileyle de benim analığımın "içyüzü" açığa çıkmış oldu; "biricik yavrunuzda, gözbebeğinizde yine streptekok bulduk hanfendü" diyen doktor amcaya, ilk sorum hiç utanmaz arlanmaz bir şekilde "peki ne zaman anaokuluna geri yollayabilirim?" oldu. Hiç göz devirip nçık nçık nçık'lamayın, pazar akşamları çocuk yatağa gidince nasıl bir "ohhhh bu haftasonu da ölmeden öldürmeden geçti" çektiğinizi ben biliyorum, burda 40 kişiyiz, hepimiz birbirimizi biliriz, ona göre..

Velhasıl çocuk, çocuk değil ortadoğu çatışma yönetim uzmanı. 2-3 gündür ben biliyorum bi tuhaflık var kendisinde, normalde gün içinde sadece 5243 defa hayır! diye çığıran melek yavrum son zamanlarda bu sayıyı bir tık daha arttırdı. Ayrıca öğle uykusu uyumayan çocuk "şu koltuğa bi kıvrılayım 2 dakika" modunda. Bir iki defa "karnım ağrıyo" dediyse de klasik 5 gün inatla tuttuğu KK'dan olacağını düşünüp atlamış olabilirim ama her dediğimi "ne??" diye 2-3 defa söyletmeye başlayınca, köfteyi çaktım. Sessizce arkasına gidip "bööö" dedim hiç oralı olmadı! Gel kulaktan kulağa oynuyoruz dedim, fısıldadım, normal konuştum, az bağırdım, anaaaaam çocuk duymuyor! Tek kulak 90'lık Cevriye ninemgillere dönmüş.. "Yavrum nen var, biryerin mi ağrıyor?" diyorum "hayıoooor" diyip Wallace (and Gromit) misali sırıtıyor. Hiç huyu değil böyle gereksiz şirinlikler halbuki!

Meğerse doktordan korkuyor, götürülmemek için koca kulak iltihabını, boğaz ağrısını, streptokoku gizlemeye çalışıyormuş!!! Anam bu 3 yaşında böyleyse bizim durumumuz çok yakında cort..

Lakin; bu yeni modeller böyle oynak diyor ve size de benim gibi atlamamanız için streptokok hakkında ufak birkaç bilgi sunuyorum:

- Bu arkadaşlar bakteri olup ancak boğaz kültürü ile belirleniyor ve penisilin grubu antibiyotikle iyileştirilebiliyorlar.
- Boğaz ağrısı, boyundaki lenflerde şişlik, karın ağrısı, kaşıntılı gözler, yorgunluk ve özellikle "yahu hasta oldu huyu değişti çocuğun", en tipik belirtileri.
- Bazı doktorlar bu hastalığın özellikle okul çocuklarında çok yaygın ve sık yaşanması nedeniyle antibiyotik tedavisi vermeden, vücudun kendi kendine yenmesini daha mantıklı görürken, diğerleri "aaa olur mu canım öyle şey, ya vücut yenemez de hastalık maazallah romatik ateş türü bir kalp hastalığına ya da boğaz apselerine dönüşürse!" diyor ve hemen tedaviye başlıyorlar.
- Çocuklar ilk antibiyotiği aldıktan 24 saat sonra artık bulaşıcı olmadıkları için, okula dönebilirler ;)

22 Nisan 2017 Cumartesi

Bir tırlatma nedeni olarak Lego

Bizim evde ben diyeyim 100, sen de 250kg kadar Lego parçası var arkadaşlar. Bunlar baba kız Lego hastası ve ben tırlatmak üzereyim. Evet, Lego'yu ben de seviyorum ama sevgim koşulsuz değil, bazı beklentilerim var bu ilişkiden. Mesela legolar etrafa saçıldıktan sonra 12 saat içinde geri toplanmış olacak, mesela ayaklarımın altında tam küççük pembik narin parmağımın arasında değil, bu iş için üşenmeyip 30km yol gidip, evimizin herşeyi mağazasından aldığım altı tekerlekli plastik kutular içinde duracak ve en önemlisi, modele dönüştürülen legolar kaderine terk edilmeyecek, ayda bir olsun tozu alınacak, mümkünse ılık bir duş ettirilecek.. Çok mu şey bekliyorum hayattan?!

Tamam Lego en güzel oyuncak, hem beyni hem elleri geliştiriyor, bir nevi terapi bile denilebilir AMA yeter uleyn. Seviyorsak da bir sınırı olmalı bu işin! Belki de uzaktan, gözümle sevmek istiyorum, sevda bu muğğğ, ayrılık bu muuuğ diye arabesk arabesk ağlaşmak istiyorum?! Ayrılamadık ki, salonun en has köşesinde - ya da minnak parmak arasında - bir dağ gibi istiflenmiş duruyorlar yine. Sabah saat 06.15 ve 10-100-1000 legocuk karşıdan bana el sallıyor!

Bu iş bu noktaya nasıl geldi anlatayım..

Herşey o ilk Duplo ile başladı, o sıra Madam M. sadece 6 aylıktı. Renkler ilgisini çekiyordu, duplo ağza sığmıyor, tehlike yaratmıyordu (bilakis, şu an geldiğimiz noktada benim ağzıma mütemadiyen isim benzerliğinden ve sinirden Kinder duplo'lar gayet güzel sığıyor ama bu bambaşka bir yazının ve başka bir ürünün konusu..) Fakat Lego Duplo sevdası normalde 3 sene gider derken, bizim evde çok kısa sürdü.

Madam M. babasının izinden gitmeye karar vermiş ve kaba saba duplolardan 1,5 yaşında çoktan sıkılmıştı. O sıra kısa bir dönem Lego friends serisinin pembeli renkleri evimizi şenlendirdiyse de, 2 yaş döneminde Lego Junior'a geçmek farz olmuştu. Bu noktada kreşe de başlayan Maya, oradaki çocukların "kaba saba" duplo ile kule yapıp sonra bam diye devirmelerini "çok banal" bulmuş, Junior'un minik parçalarının neden kreşe götürülemeyeceğini "ama lego yenmez ki?!" diyerek akıl dışı ilan etmiş, bir türlü kabullenememişti.

Normalde 3-6 yaş arası evimizi şenlendirmesi beklenen Junior; 2 ila 3 yaş arası (son aylarda ittirmeyle) idare etti ama 3. yaş gününde Maya artık "kocaman" bir insan olduğunu ilan ederek, babasının Lego classic'lerine bodoslama daldı. Bu noktada eşim bir terapistten (ben oluyorum o terapist) destek almak durumunda kaldı çünkü 35 yaşında bir adamın kızıyla legolarını paylaşması zordu, çok büyük bir "yaşam adımı"ydı. Özellikle de, yıllar yıllarca yapılıp kaderine terk edilmiş bir takım eski dostların "sökülmesi" aşamasında, eşimde yüksek tansiyon, dinmeyen migrenler, gastrit ve de sanskrit(çe sövmeler) baş göstermişti. Evimizde huzur kalmamıştı arkadaşım!


Şu an geldiğimiz son noktada, baba kız Legolarını paylaşmayı öğrendiler. Efendi gibi oturup beraber oynuyorlar, arada birinden biri mızmızlanınca, içerden gelip ellerimi belime kıvırıp iki carlayıp bağırmak ve asayişi berkemal etmek durumunda kalıyorum ama genel anlamda beraber oynamayı ve birbirlerinin sınırlarına müdahale etmemeyi (birinin yaptığını diğerinin saldırıp sökmemesi gerektiğini) öğrendiler. Yalnız şimdi de ortaya, oturduğu yerden "iiivk, meeeeeeğk" diye çığlıklar atıp ellerini ve ayaklarını "tel sarar lukas, tel saaaaarar" modeli kıvıra kıvıra oyuna katılmak istediğini anlatmaya çalışan bir Lukas değişkeni çıktı. Önüne duplo atıp susturmaya çalışıyorlar ama nereye kadar, bilmiyorum..

Lego; "ya sev ya terk et".. Lego; "bugüne dek üretilmiş en şahane oyuncak".. Lego; "leyn yine mi amazon prime'dan ertesi gün elime geçmesi garantili, mikroskobik bir parçaya 50 euro verdin?".. Lego; "ama bunlar özel üretim, hayatım..".. Lego; "daha fazla beyaz almam lazım!".. Lego; "toplayın şunları ya salonun ortasından".. Lego; "ay ay ay kim verdi eline o parçayı Lukas'ın, bak ağzından aldım".. Lego; "ama anne yaaa Lukas legomu salya ediyooo".. Lego: "çocuklar yatınca biraz lego oynayabilir miyim hayatım?".. Lego; "çıkır çıkır çıkır, beynim zonkluyo yeminne!".. Lego; "hayatta üç türlü acı vardır; fiziksel acı, psikolojik acı ve lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı..".. Kısacası; Lego; "sen bizim herşeyimizsin!"

Legoseverseniz; şu blog şahane, bu blog da güzel, Maya'ya duplo hediye edenin kafasına fırlatıyor "ben bebek miyim?" diye ama "normal" bir "sevimli kız çocuk" için şu prenses temalı doğum günü seti ve partisi'ne de bir bakın derim, şeker gibiiiii ve de çıktısı alınıp aynen uygulanabilir!

19 Nisan 2017 Çarşamba

Speed dating* gibi playdate* etme raconu

*Speed dating; tohuma kaçmak üzere olup, komşu teyzelerin görücü usulünü de bayağı bulan günümüz modern bekarlarının, çağımızın "hızlı ve etkili" yaşam tarzına uyarlanmasıyla ortaya çıkmış bir eş bulma amaçlı buluşma uygulamasıdır. Vakit nakittir diyen günümüz bekarları, aynı anda tek bir kişiyle görüşmek yerine, bir çok kişiyle görüşüp, en uygununa etkin ve verimli şekilde karar vermektedirler. Aynı terim ayrıca "benim evlenmeye niyetim yok bebek, lakin az zamanda çok skor yapayım" diye düşünen gençliğin de sık başvurduğu bir yöntemdir.

*Playdate ise; iki ya da daha çok çocuğu bir araya getirip "hadi evladım oynayın" demenin ve annelerin kafası uyuştuğunda da tadından yenmeyen, kahveli şaraplı sal çocukları sen kendini anlat'lı anne sosyalleşmesi hallerinin İngilizce'sidir.

Kavramları açıkladık şimdi ayrıntıya girelim. Ben çocuk bakıcısı olayını başaramadım gençler. Lukas'a hamileyken oyun ablası çok gelip gidiyordu ve ben hoplayıp zıplayamadığım için onu hoplatıp zıplatmak da çok işime yarıyordu. Ayrıca hala kırk yılın başı BAP (artı Luki Luk pek tabii) ile romantik (Luk'la romantizm siz düşünün artık..) bir akşam kaçamağı yapmaya niyetlendiğimizde tabii hemen bakıcıyı çağırıyorum amaaaa.. Ne bileyim, bunun dışında parayla bir yetişkini tutup çocuğumla oynatmayı biraz içime sindiremiyorum, o işi benim yapıyor olmam lazım diye düşünüyorum (neden? çünkü kariyere ara verip çocuk bakıyorsam bu işi layıkıyla yapmalıyım, kendimi tüketmeliyim salaklığından hala sıyrılamadım). Bir de aslında şöyle hem dişime uygun enerjik, çocukla çocuk olabilen, atlayıp zıplayabilen, neşeli, hem de güvenilir, çocuğu oynatıp yedirip yatırabilecek Nanny McPhee türü bir bakıcı bulamadım yahu.. Güvendiğim iki bakıcım, Maya'nın eski kreşindeki bakım ablaları ancak akşam 6-8 arası müsaitler, oyun ablası olarak gelen Filipinli tatlı kız ise 3 ay için memleketinde..  Neyse anlayacağınız iş başa düştü ve fakat evde bebek de olunca ilk çocuğun gün be gün artan oyun ve kudurma ihtiyacına yetişmem imkansız hale geldi. E saçımı süpürge etmeden, tükenmeden bu işi nasıl kotarabilirim? Tabii ki Playdate ile!

Doğumdan beri görüştüğüm arkadaşlarımla ayda bir çocukları olmasa da kendimizi bir araya getirmeye çalışıyoruz ama gerek hepimizin yaşam rutinleri, gerekse çocukların büyüyüp farklı anaokullarına gitmeleri bizi biraz zorluyor. Hala Noe'ciğimle, Susi ve oğlu K. ile sık görüşüyoruz (yukarıdaki ilk resim kalp ben, evet hala biz bunları beşikten kertmeye niyetliyiz, yakışmıyorlar mı ama, allasen söyleyin!), diğerleriyle ise 1-2 ayda bir buluşuyoruz, buna da şükür..

Anaokulu ise şahane bir şey, playdate için en güzel ortam! Şöyle açıklayayım: Bizim grupta 14 çocuk var, bunların 7'si kız. Maya genellikle kızlarla oynuyor ama "Miki" diye bir çocuk dilinden düşmüyor (gül gibi K. duruken, sen git Miki mi Ciki mi nedir.. töbe töbe) ve Ferdinand (bu da avusturya germen imparatoru gibi bir çocuk) ile de kanka. Bizim en minikler grubunun dışında 2 grup daha var ve ister kar ister yağmur ister güneş, her tür havada mutlaka her gün öğle yemeği öncesi tüm gruplar bahçede tam 1 saat bir araya geliyor. Bu sayede çocuklar birbirleriyle kaynaşıyor, küçükler büyüklerden öğrenirken, büyükler de küçüklere nasıl davranılacağını öğreniyor. Maya büyük erkek çocuklardan korkuyor ama kızlara özeniyor. Klasik..

Ben de ne yapıyorum, her hafta anaokulundan bir çocukla Speed dating tadında Playdate! Bazen bizim evde, bazen onların evinde, bazen de dışarlarda parklarda bahçelerde müzelerde.. Çocuklar zaten anaokulundan kanka, yoksa da birbirlerine aşina, siz de yeni annelerle speed date ediyorsunuz, hem size yakın oturan diğer çocuklu aileleri tanımış oluyorsunuz, hem de çocuklar anaokulu dışında görüştükleri zaman arkadaşlık bağları da kuvvetleniyor.


Fakat bazı kurallar var, yoksa cortlayabilirsiniz! Aman dikkat! Mesela acemilik dönemlerimde, hedef aldığım çocuğun annesinin cep telefonuna ya da çocuğun anaokulundaki kutusuna "sevgili x. cuma günü anaokulundan sonra bize oynamaya gelir misin?" türü sevimli notlar bırakıyordum. Bu Almanlar çok enteresan insanlar, çok "precise" yani ayrıntıya kaçan direktiflerle yaşıyorlar o nedenle ne demek istediğinizi açık söyleyin, yoksa "tabii gelirim" diyen çocuğun anası, çocuğu size kitleyip tam 3 saat ortadan kaybolabiliyor ve siz kendinizi tek başınıza iki canavar çocuk ve bir bebekle "beleşe bebek bakıcılığı" yaparken bulabiliyorsunuz! Bu durumda playdate sonrası evin halinden kesitlerle görsel olarak uyarayım sizi:


Sonra bir de mesela sizin çocuk davet edildiğinde, mutlaka "anneler ve bebekleri de gelebilir mi?" diye sormanız gerekiyor, muhtemel "hayır" cevabında ise çocuğunuzla ne tür bir aktivite planlandığını öğrenip ona göre yanına prenses kostümü üstü çamurda tepinme amaçlı yağmurluk tulum vermeniz gerekebiliyor ya da parkta kudurup dili damağına yapıştığı halde "matarasını vermemişsiniz" diyebilen annelere şaşı bak şaşır durumuna düşebiliyorsunuz, hazırlıklı olun.

Bir de davet ettiğiniz çocuğun sümüklü burnunu silme - hatta daha kötüsü çay takımından sümük kazıma - durumu var ki, evi tertemiz temizlediğiniz o ulvi günün ertesinde değil, öncesinde çağırmak akıllı bir çözüm. Tabii ki kocanızın legolarını (bu konuya gelicem, hiç açmayın şimdi), sizin "evcilik oyununa kurban edilecek" mücevherlerinizi (gelinlik duvağımı bile bulup giydiler ya!) saklamanız, hatta evi tümden kanlı suç mahaline dönmemesi için plastikle kaplamanız şart (şaka ayol). Fakat gerçekten biraz evi düzenleyip çok aşırı önem verdiğiniz biblo neyin varsa (çocuklu ev ve biblo, ciddi misiniz?) onları 120cm'nin üzerindeki tercihen kapaklı alanlara kaldırmanız akıllıca olabilir..


Ha bir de gıda alerjileri durumu var, o nedenle aman eve çocuk alıyorsanız ve önlerine atıştırmalık birşeyler koyacaksanız (Murphy kural 647262: normal zamanda asla yemeyen çocuklar bir araya gelince evi bile yiyecek kadar aç oluyorlar) misafir çocuğun annesine alerjisi olup olmadığını sormanız da önemli.. Bazı anneler sadece sağlıklı atıştırmalık isteyebiliyor, organik kereviz sapını bulmak zaman alabiliyor, o nedenle birkaç gün önceden konuşmakta yarar var. Yine benzer bir mantıkla gidilecek eve de "çay için küçük birşeyler" götürecekseniz, aynı şekilde bu "küçük şeyler"in ne olduklarını en ince ayrıntısına dek önceden teyit etmek gerekebiliyor.

Oğlanları davet edecekseniz, üstünüze zırhlı bir kıyafet, kask falan giyin ya da en temizi oğlanları asla eve davet etmeyin, parklar bahçeler ve teknoloji müzeleri bu iş için ideal mekanlar. Ortamda en az 2 bisiklet 3 top, kazma kürek kepçe greyder falan olacağı için, yanınıza ufak bir ilkyardım çantası almayı da unutmayın (Murphy kural: 242657, o top illa ki sizin kızın yüzüne çarpacak, o dal illa ki birinin kıçına batacak, o bisiklet mutlaka o duvara çarpacak bu kaçınılmaz..) Çocuğunuz 4 yaşına geldi gelecek, siz hala ilkyardım öğrenmediyseniz, e yani siz bu playdate işine hiç girişmeyin bence..

Kızlar ve Elsa..... Offff. Bu konuda ayrı bir post yazmam lazım ama bir doğum günü partisine davet edildiyseniz (ki bu memlekette bu bir onur çünkü "çocuğun yaşı artı bir" kuralı mutlaka uygulanıyor yani davet edilen 5 çocuktan biri olmak hakikaten büyük bir başarı!) bilin ki bu mutlaka ama mutlaka bir Elsa partisi ve eğer sizin kız mavi tütüyle, ya da en azından bir tütüyle gitmediyse, Elsa temalı bir donunuz bile yoksa, bittiniz..


Ayrıca biz bu "top 5'e girme başarısını" geçen hafta ilk defa elde edince (bakınız üstte el işi göz nuru kart!) bir şaşırdık bir gururlandık, elimizi kolumuzu nereye koyalım bilemedik, dahası 4 adet beyaz sarı saçlı Elsa kılıklı kızın arasında benim "gariban bahtsız, prenses kardeşi kumral Anna" bozmam da nasıl güzel durdu diye bi duygulandık.. Sonra burda adetten, davete katılan seçilmiş elit upper class çocuklara doğum günü çocuğu tarafından, Elsa baskılı bir çevre dostu plastik poşet içinde, koruyucu içermeyen sağlıklı şekerlemeler ve Elsa temalı bir oyuncak - en olmadı don - armağan ediliyor. Yavrucanınız doğum günü partisinden hediyeyle dönerse, şaşırmayın. Hatta hazırlıklı olun, o sizin elinize hediyenizi tutuşturmadan önce, siz onun eline el emeği göz nuru ile çocuğunuza hazırlatmış (Tercümesi: kendiniz hazırlamış) "davetiniz için teşekkürler" yazılı kartı tutuşturun!

Ha tabii doğum günlerine anne babalar davetli değil, onu da hatırlatalım. İnsan bu devirde biraz şüphe ile yaklaşıyor, malum sağımız solumuz tacizci dolu, özellikle de aileye yakın kişiler, iyi görünümlü aile babaları, akrabalar taciz ettikleri için, insan bu tip partilerden huylanıyor. Minik yavrum tacize uğramasa bari diye yusufluyor ve partinin bitimine 45dk kala "ani bir sürpriz ziyaret" yapıp aklı sıra uyanıklık edip yavrusunu "gaddar parti sahibi"nden kurtaracağını düşünerek kapıyı çalıyor ki o da ne? Doğum günü sahibinin annesi ve babası 5 tane minik Elsa bozması (ve bir Elsa olmak isteyen Anna, unutmayalım..) ile oturmuş körebe, evcilik, Allah ne verdiyse oynamakta! Utanç utanç utanç.. Ben birine bakamazken, bunlar (hem de saat 16-19 arası) 5'i 1 yerde'yi idare etmek ne demek resmen eğlendiriyorlar.. Tabii yavrucanınız sizinle erkenden eve dönmek istemiyor, kendini yerlere vurarak ağlıyor, bir posta da kapıda rezil oluyorsunuz falan fişman..

Son olarak; biz bakıcı yerine playdate olayına girdik. Seri bir şekilde, her hafta en az bir defa speed dating eder gibi playdate ediyoruz. Düşünsenize sınıftaki 7 kız (+2 oğlan, başımın derdi Miki ve İmparator 18. Ferdinand) etti sana 9 haftalık eğlence, birer defa da sen onlara git, etti mi 18 hafta.. Vallahi şahane. Üstelik kafan uyuşursa al sana en temizinden yeni sosyal yakınlaşmalar.. 40'ına merdiven dayamış bir anne olarak bundan iyi şans mı güler yüzüme.. Yürrü be Öğrenen Anne!