23 Haziran 2017 Cuma

Öl, öl, öl!

Mayıs ayının teması bizim evde ölmek, ölüm, öl, ölme vs idi.. Maya, dıştan bakıldığında Opa'sının 2 ay önceki ölümünden pek etkilenmemiş gibi gözüküyor ama içten içe bazı kavramları sorguluyor. Dışardan "Opa kanser oldu ve çok hastalandığı için doktorlar onu iyileştiremedi, o öldü, bir daha gelmeyecek, belki melek olup gökyüzüne uçtu" falan diyor. Anaokulundaki ölümden sonra, öğretmenler ve arkadaşlarıyla daha ayrıntılı konuşmuşlar, özellikle "kim ölür, neden ölür?" kısmını biraz fazla deşmişler, dolayısıyla "anne sen ölecek misin, çocuklar ölür mü, ben ölecek miyim?" gibi zor soruları da getirdi eve. Bunlara yalan söylemeden, yaşına uygun yanıtlar vermek her anne baba gibi bizi de zorladı ama "her canlı doğar, yaşar ve ölür. biz kendimize iyi bakıyoruz, hasta değiliz, sağlıklı besleniyoruz ve daha uzuuun yıllar senin yanında olmayı planlıyoruz, senin büyüdüğünü kocaman olduğunu görmeyi istiyoruz, merak etme daha upuzuuuun yıllar seninle olmak istiyoruz" dedik. Diğer sorularına da "bazı çocuklar çok hastalanır ve doktorlar onların hastalıklarını iyileştiremezler, bazen de çocuklar karşıdan karşıya geçerken dikkatsiz davranırlar ve onlara araba çarpabilir, o zaman ölebilirler ama sen hasta değilsin ve karşıdan karşıya geçerken çok dikkatli davranıyorsun, o yüzden ölmeyeceksin" dedik. Bu arada bir de hastalandı ve "ben hastalandım, şimdi ölecek miyim?" korkusu yaşadı, ona da "hayır, sen grip oldun, grip olunca ilaç alır ve dinleniriz, iyileşiriz, merak etme ölmeyeceksin" dedik. Daha ne diyelim di mi..? Ama ara sıra yine de soruyor, sorularını yalansız ve yaşına uygun cevaplayıp, sormadıklarını da fazla deşmeden, gerisini zamana bırakmak en iyisi..

Fakat tabii bir de işin komik kısmı var. Her yaşlının ölüp ölmeyeceğini merak ettiği bir dönem oldu mesela. Durduk yere insanları süzüp, otobüste "anne bu yaşlı kadın ölecek miiii?" diye bağırdığı anlarda gülsem mi, yerin dibine mi geçsem emin olamadım. Ya da evde ölü bir arı bulup ona oyun hamurundan mezar yapıp, cenaze töreni düzenlediği zaman, üzgün üzgün ayakta dururken "n'apıyorum yahu" hissi gelmedi değil. Hele bu sıra çizdiği tuhaf tuhaf resimleri görseniz, mesela bu yandaki yanan ev ve alttaki mezarlarda da ölen insanlar ve en alttaki kahverengi toprakla üstlerini örtme resmine ne tepki vereyim, psikolog olmasam "tut elinden psikoloğa götür" mü derdim bilemedim! Yok yok, sadece fazla yaratıcı ve ev ağaç çiçek gülen yüzlü çocuk çizmek onu açmıyor.. Öyle diyelim bari. ha en sevdiği renk de mor ve siyah. Vauv.

Maya bu telden çalarken, Lukas da geri kalmıyor tabii. Geçen sabah saat 06.30'da deruuun deruuun bir yerden "die! die! die!" (İng.: Öl! Öl! Öl!) sesleriyle uyandım. Ne oluyor, kim kimi öldürüyor, cihad mı çıktı zombiler mi bastı derken, baktım ses benim dibimden geliyor! Gözlerini faltaşı gibi açmış bana "die!" diyor beyefendi. Ne oluyoruz yahu derken ayıldım, bizim oğlan konuşmaya çalışıyormuş ama ayarı tutturamayınca "day day day" olmuş sana öl! Ay bir de çok bir marifetmiş gibi sabahtan öğlene dek kesintisiz die! dinledik kendisinden. Biraz sinir bozucu oluyor tahmin edersiniz.. Lakin onunla bastan beri Türkce konusuyorum, Maya'da basaramiyor diye endiselenip 2 dile indirmistik, Turkce kaynadi arada.. Biraz üzülüyorum.. Bakalim bu sefer ne olacak 3 dil maceramiz.. Ilk kelimesi: dede (saibeli bir durum ama babam hemen ustune alindi ben de ses etmedim hadi dede diyo olsun bari), ikincisi ise DIEEEEE! (ürperdim yine bak)

Ev Addams Family'ye döndü, işte temsili bizler.. Kalın sağlıcakla..

22 Haziran 2017 Perşembe

Macera dolu Türkiye

Maya’nın ilkokula başlamasına 2,5 sene kaldı (şok!) ve Almanya’da yaşayan yabancıların hiç memnun olmadığı bir uygulama var: doktor raporlu bir hastalığı olmadıkça çocuk 1 gün bile keyfi devamsızlık yapamıyor, yani çocuğunuzu 1 gün dahi resmi açıklama yapmadan okula göndermezseniz, direkt polis kapınıza dayanıyor. Bu bence çok yerinde ve gerekli bir uygulama fakat biz yabancılar özellikle “memlekete gitmek için” ucuz bilet bakarken ya da okul tatilleri dışında bir seyahat planlarken, bu uygulamadan oldukça kazık yiyoruz (Türk mantığı; tatilden 2 gün önce ucuz ucuz uçabilmek). Aslında sırf bu nedenle, Almanlar tatil planlarını neredeyse 1 sene önceden yapar, rezervasyonlarını garanti altına alır, uçak biletlerini de ucuz ucuz alırlar. Ben de üzüme baka baka karardığım için, kampanyalı havayollarından 1euro’ya (vergiler dahil 25 euro olmuştu) birkaç defa uçmuştum. Güzel bir his :)

Neyse uzun lafın kısası, okul başladığında sadece tatillerde gelip gidebileceğimiz için, ben bu 2,5 sene içinde bol bol seyahat etmek ve özellikle de Türkiye’ye gelip gitmek istiyorum ki Maya’nın Türkçe’si az biraz gelişsin (Maya “boşveeer”i öğrendi yani Türkçeyi ve Türk olmak sosyolojisini çözdü bu tatilde), ananesi ve dedesiyle bol zaman geçirsin, “torun olma”nın keyfini çıkartsın (Almanya’da torun olmak bizden 180 derece farklı çünkü).

Bu nedenle Haziran 1-19 arası Türkiye’deydik. Bu sefer Bursa değil, çocukluğumun her yaz 3 tam ayının geçtiği ve hayatımın en mutlu günlerini geçirdiğimi düşündüğüm ananemin 50 senelik yazlığına, İzmir’in ufak bir deniz kasabasına gittik. Benim umudum tabii çocukları annemlere kitleyip, yan gelip yatmak, bol bol kitap okumak, UV’den habersizmişim gibi güneşlenmek, denizle kucaklaşıp kulaç kulaç yüzmek, çılgınca yoga yapmak, bol ve temiz gıda (doğal gıda) yemek, horul horul uyumaktı. Bu umudumun “yan gelip yatma” kısmı dışındaki maddeleri, gelir gelmez hep birlikte hasta olmamız sayesinde gümledi.

Bu sefer sırayı bozduk, hep Maya’nın getirdiği anaokulu hastalıkları değil, bu sefer Lukas’tan başladık. Herkes 2’şer gün yattı, sıra Maya’ya gelince o yan çizdi ve tam 5 gün düşürülemeyen tuhaf bir ateş, boğaz ve karın ağrısı, boğazda kocaman kocaman üstü bembeyaz bademciklerle perişan vaziyette yattı ve iyileşebilmek için koca bir şişe antibiyotiği gümletmek zorunda kaldı. Bir de buna doktor anne babamın aşırı evhamları eklendi (kasabada tabii çocuk doktorunu bırak, uzman doktor bile yok. İş başa düşen babam Maya’nın karnında forrrşşş diye tuhaf bir ses duydu – hakkaten de vardı sanki içine “alien” kaçmış yavrunun – ve Maya bunu bozuk Türkçesi ve aşırı gelişmiş hayal gücüyle evirip çevirip bana “ben hamileyim, içimde bebek var ama canlı değil ölü, o hep orada kalıcak” şeklinde anlatınca, ben psikolog olarak tabii kafayı yedim – terzi ve sökükler, bizim ailede tavan yapmış vaziyette – ve babama “ne diye çocuğu korkutuyorsun” diye kızdım, ev resmen deliler evine döndü, babam diyor “bu ev aynen survivor gibi oldu, başımıza gelmedik kalmadı, gündüzleri tüm bunlarla mücadele ediyoruz, geceleri de iş yok güç yok, birbirimize takıyoruz”..  Haklı adam. Hastalıklar bir yana, bir de 6.4’lük depremi tam merkezinde yaşadık!


Ay o da ayrı komedi. Biz beşik gibi sallanıyoruz, ben o sırada yere oturmuş Lukas’a hayatının ilk yoğurdunu yediriyor ve bir yandan da “iyi etmedik, inek sütü vermek istemiyordum, zaten demiri bağlıyor sağlıklı değil” diye huysuz huysuz anneme çatıyor, annem de “keçi sütünden evde yoğurt yapalım, baban İzmir’den kefir “hayvanı” alsın getirsin, çocuğu olan her Türk ailesi gibi biz de buzdolabında kefir besleyelim” diye aşırı duyarlı çareler üretiyordu! Ben hiç istifimi bozmadan “deprem oluyor” diyerek çocuğa yoğurt yediriyorum yani, hem de kefirsiz.. Bu arada babam – endişelidir kendisi – oturduğu koltuktan kalkmış, iki kolunu açmış, aynen Masha’nın ayısı gibi dengesini tutturamayıp iki yana savrularak Maya’ya doğru yürümeye çalışıyor (hakikaten şiddetliymiş deprem, ben cool’luktan anlamamışım o an, sosyal medyadan duydum sonra), Maya “Masha ve ayı”daki gibi yürüyen ve bir yandan dehşetle “deprem oluyo dışarı kaçalııım” diyen babamdan korkmuş vaziyette, annem hastalıktan sesini tamaman yitirmiş bir Godfather misali “kaçııın” diye fısıldayarak bağırıyor (mümkünmüş bu) ve bir yandan da ağzını şapırdata şapırtada yoğurt yiyen Lukas’ı kucaklamaya çalışıyor. Neyse sonunda ben de kıçımı kaldırıp dışarı çıktım zaten 20 saniye süren deprem de bitmişti o an. Bu arada babam yaralanmış yahu, tırnağı kırılmış o panikle koşarken. Maya’yı sakinleştirmemiz ve “deprem” konseptini açıklamamız baya zaman aldı ama depremden ziyade Masha’nın ayısının vücut bulmuş halinden korktu sanırım.. Artçıları herkes hissetmiş biz hiç hissetmedik.. Almanya’dan eşim aradı “yurtdışı haberlerde bizim küçük Ege kasabasını görünce şok oldum” diyerek, biz o sıra yine denize karşı oturmuş simit kemiriyor ve çay içiyorduk. Ona görüntülü konuşma sırasında denize giren çocukları falan gösterdim, Ege’de20mt’lik tusunami bekleyen ve bizi “bari çayınızı hani kahvaltıya gittiğimiz dağ köyünde içseydiniz” diyerek uyaracak kadar cahil cühela bir Alman olarak bu halimizden iyice şok oldu tabii..

Depremi asla küçümsemiyorum 99 depremini Bursa’da yaşadım ben de. Fakat benim bu tip zor durumlar karşısında savunma mekanizmam “kaç ya da saldır” değil, “don kal ve hatta cool’a bağla” şeklinde oluyor. Sonrasında da komiklikler yapıyorum. Benim de tarzım bu, n’apayım.. Endişelendikçe ya da depresifleştikçe muzipleşen insan türü, aslında fena değiliz biz, bizden de lazım evrene, sevin bizi..


Neyse, survivor şeklinde bir tatil oldu gerçekten. Denize sadece 3 defa girebildim hava zaten ilk 10 gün yağmurlu, rüzgarlı ve soğuktu (nerde o eski Haziran’laaaar), çocuklarla uyuduğum için ikisi de gece boyu bana sarılma yarışıyla tepinip durduklarından, doğru dürüst uyuyamadım, Maya anane ve dedeyi bulunca 10’dan önce yatmadı ve Luki her sabah 6’da kurulu saat gibi uyandırdı (şimdi anladım sizi ve uykusuz bebelerin evlerine mutlaka kalın pencere güneşliği öneriyorum, belki de sorun tamamen bu; güneşten gelen enerji..) temiz yemek tabii ki “Türk bakkalı”nda kendimi kaybedip tüm “yeni çıkmış bisküvileri süte banma azmim”le yerlebir oldu, 2 defa yoga yapabildim (içimdeki o sukuneti sadece 2 defa bulabildim çünkü), 4 sayfa kitap okuyabildim (oğlan kindle’a merak saldı)..



Ha oğlan demişken, bir de oğlanı 60cm yüksekten yatakyan düşürmeyi başardım! Ya bu panda gibi döne döne istediği yere gidiyor (yemin ederim şu yandaki videodaki pandadan farkı yok), yatağın bir tarafı duvar diğer tarafına da kullanmadığımız bebek seyahat beşiğini dayadım. Git sen döne döne dayan beşiğe ve tüm gücünle aban ve beşiğin normalde kaymayan kilitli ayakları kaysın, sen de –Allahtan, melekler korudu resmen! – yavaş çekimle yataktan yere düş ve sırt üstü yatıp şaşkın şaşkın bak! Ay aklım gitti resmen.. Sakın siz yapmayın, iki koltuk falan çok bitiştiriyorduk biz, arasından çöt diye düşüyormuş bunlar (Maya hiç düşmemişti ya, ben ne bileyim, yeni yeni şeyler öğreniyorum bu çocukla ben..)

Macera dolu Türkiye'mizin son ayaginda havaalanina giderken bir de trafik kazasi gecirdik. Annem ve ben önde, Luki arkada bebek koltugundaydi ve adamin biri bize arkadan carpti. O koltuk olmasaydi ya da cocuk her agladiginda "ay yaziiiik aliver ya kucagina" diyenleri dinleyen biri olsaydim olacaklari düsünmek bile istemiyorum. Lutfen siz de "aglamasi yaralanmasindan ya da ölmesinden iyidir" diye düsünün, ucuz atlattik..

Ama tatil tatildir, yine de güzeldi.. 3 defa girebildigim deniz bu yandakiydi mesela.. Özellikle de biz Tr’ye geldikten sonra Münih iyice abartıp 8-10 dereceye düşünce, “oh be iyi ki burdayım, bulutlu serin falan ama en azından Haziran’da 8 derece değil” diye düşündüm ve halime şükrettim.

Kıssadan hisse; bir dahaki sefere Ege’ye gelmek için Haziran’ın ortası beklenecek. Sanırım iklim değişikliğinin sonuçlarından biri de mevsimlerin sanki 1 ay ileriye kayması.. Haziran eskinin Mayıs’ı gibi olmuş, sanki kış geç bitiyor ama yazın da kavruluyoruz ve Eylül resmen Ağustos ayarında geçiyor. Bana mı öyle geliyor? 

11 Haziran 2017 Pazar

Çocuğunuzun poposunu kim siliyor?

Maya'nın doğum gününde eşim 4 adet kız çocuk poposu sildi. Siz buna nasıl bakıyorsunuz, merak ettim ve bu durumu ayrı bir post olarak yazmaya karar verdim. Bizim evde bebeklikten bez değişimi, banyo ve sonrasında tuvalet temizliği hem anne hem baba tarafından yapılıyor ama bazı evlerde bu görevler, çocuğun kız ya da oğlan olması ayrımı da olmadan, en baştan beri sadece annenin üzerine kalıyor. Sanırım erkekler kakalı bezlere "ivreeenç" diyorlar, annelik de zaten çocuğun her işine koşmak demek, bir de üstüne cinsiyet rol ayrımları, taciz odaklı bazı endişe ve korkular da binince, bu görev anneye biçiliyor. 3 çocuklu bir erkek arkadaşım geçenlerde "bir baba olarak çocuk bakımına fazla karışmadım ama tam 12 senem popo silmekle geçti" diyordu (kendisinin temsili fotoğrafı - aaa bebek bezi üstünde baba fotoğrafı, dünya başımıza yıkılacak!)

Çişin temizlenmesi Almanya'da 2,5-3 yaşında verilen "tuvalet eğitimi" ile en baştan çocuğa bırakılıyor (evet geç verilmesinin avantajıyla çocuklar temizlik işini de eş zamanlı olarak kısa sürede beceriyorlar) ama popo silmek, yani kakanın temizlenmesi çocuk tarafından çok iyi başarılamayacağı için çoğunlukla 5 yaşa dek, bir yetişkine kalıyor. Gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye'de çocukları bezden çıkarmak çok daha erken ama her iki bölgenin temizliği de biraz daha geç yaşlarda başarılan görevler arasında. Diş temizliği de keza, doktorumuz tarafından "çocuk el yazısını tam anlamıyla yazmayı sökene dek, sadece kendisine bırakılmamalı, bir yetişkin tarafından gözlemlenmeli ve iyice temizlenmesi için yardımcı olunmalıdır" diye önerilmişti ve hala ben önce Maya'ya fırçalatıyor sonra kendim üstten bir daha geçiyorum. Türkiye'de ne yazık ki süt dişleri çürüse de bir şey olmaz diye çok yanlış bir inanç var ya da dişler tamamen anne/baba tarafından fırçalanıyor, çocuğa popo temizlemek ve diş temizlemek ilkokul çağında öğretiliyor. Bunun nedenlerinden biri sanırım bizdeki sulu temizlik ile yurt dışındaki özel ıslak tuvalet mendilleri ya da direkt kuru tuvalet kağıdı ile yapılan temizlik arasındaki fark da olabilir.

Öte yandan, özellikle son yıllarda artan (ya da medyanın gündem yaratmasıyla artmış gibi gözüken ve insanları daha muhafazakar ve korku içinde yaşamaya yönlendiren) "taciz olayları" yüzünden, hepimiz özellikle çocuğun özel bölgelerine yabancı birinin eli değil özünün bile değmemesine özel dikkat gösteriyor, çocuklarımızı çok küçük yaşlarda "yabancılar" konusunda bilinçlendirmeye çalışıyoruz (halbuki "yabancı" kavramını çocukların ancak ilkokul döneminin ortalarında anlayabildiğini, ona adını soran ve kendi adını söyleyen herkesi "tanıdık" ilan edebildiklerini, dahası zaten tacizi yapanların %90'ının yabancılar değil, bilakis "temiz yüzlü ve güvenilir" komşular, akrabalar yani tanıdıklar olduklarını göz ardı ediyoruz). Ya da mesela "özel bölgene sadece sen ve annen dokunabilir" derken, arkadaşına gittiğinde ya da kreşte tuvaleti gelirse ne yapacağı konusunda kafasını karıştırıyor, kreşte "dokundurtmamak" için çişini tutmaya çalışan çocuklar yaratabiliyoruz.

Almanya'da gözlemlediğim kadarıyla bu durum çok "tabu" değil. Mesela bu yandaki fotoğraf; bizim BAP geçen seneki bir doğum günü partisinde çıplak çıplak çocuklarımıza masal anlatırken çekilmişti. Daha önce de yazmış ve baya ses getiren bir tartışma başlatmıştım, bizim kız çocuklarımız babalarıyla küvette çıplak yıkanabiliyor çünkü zaten nehir kenarlarında ya da evinin balkonunda azıcık güneş çıktı diye çıplak oturan ve de birbirine göz ucuyla dahi bakıp rahatsızlık vermeyen insanların yaşadığı bir memleket burası. Çocuk çıplaklığı tabu  olmayınca, "çocuğum amcaya pipini göster" gibi bir "espri" de olmuyor çünkü pipiler zaten ortada. Ha sosyal medyada durum ne derseniz, o konuda aşırı muhafazakarlar; çocuğun bedeni değil, yüzü dahi kullanılmıyor. Bizdeki gibi anaokulları çarşaf çarşaf "gurur tablosu" basamıyor, bloğuma fotoğraf koymak için her çocuktan ve ebeveyninden izin almam gerekiyor vs. Ama sosyal medya dışındaki "gerçek hayat"ta, bedensel sınırları ve kısıtlamaları pek yok (bu nedenle, bu tip toplumlarda vajinismus, cinsel sorunlar ve saldırganlıklar da daha az gözüküyor diyen sosyal psikologlar da var).

Yine de birer birer çişleri ve kakaları gelen 3-4 yaşlarındaki kızcıklara eşimin benden önce koşup şipşak popolarını temizleyivermesi biraz kalp çarpıntısı yaratmadı değil. "Ay ya bunlar eve gidip Maya'nın babası popoma dokundu derse" diye hafif bir endişe yaşadım ama sonra düşündüm, eşlerimize ve çocuklarımızın babalarına neden böyle "olası sapık" etiketi yapıştırıyoruz ve onları her anne kadar babanın da görevleri olan bakım görevlerinden uzak tutuyoruz? Bu kadar az mı güveniyoruz, en yakınımızdakilere bile? Buna paranoyaklık denmez mi?

Neyse yani bize çocuk verirseniz ve kaka yaparsa poposunu sileriz, haberiniz olsun :)

Ha bir de.. Yahu biri kaka yapınca neden diğer hepsi de yapmak zorundadır???? Yirim sizi zilliler..

7 Haziran 2017 Çarşamba

Karlar ülkesi Elsa temalı pasta ve muffin yapımı

3-4 yaş aralığında kız çocuğu olan her annenin  başına gelebilecek bu toplumsal yaraya parmak basmak ve çözüm bulmak istedim, bugün. Konumuz (derdimiz): Karlar Ülkesi’nden Elsa ve başımıza ördüğü çoraplardan en az şekilde yara alarak kurtulabilmek.

3-4 yaşındaki minik “premses”iniz tabii ki Elsa ile yatıyor Elsa ile kalkıyor ve siz bu durumu içiniz kıyılarak, artık her turkuaz gördüğünüzde kusmak isteyerek, biraz da endişeyle, “ne zaman geçecek bu Elsa kafası?” diyerek takip ediyorsunuz, biliyorum. Katıldığınız tüm doğum günü partilerinde “of yine mi Elsa? Ya bari biriniz özgün bişey olun beaaah” diyorsunuz, biliyorum. Doğada, doğal doğal büyütmeyi planladığınız, diğer çocuklardan, sürüden apayrı, kendine özgü, özgün bir birey olacağını sandığınız kızınızın donu bile Elsa, bıraksanız yuvaya her gün Elsa kıyafetleriyle gidecek.. Biliyorum. Endişelenmeyin. Dönemdir, geçer.. Bu yaşta “premses” olmazsa, içindeki “premses”liği engellersek, ilerde ergenlikte, o olmazsa yetişkinlikte bir yerden pörtleyecek, zamansız ve anlamsız frapanlıklarla kendini bir şekilde dışa vuracak. O yüzden bırakın şimdi tam zamanında ve yaşında yaşasın, bu dönem de geçsiiin, bitsin. Az kaldı, hissediyorum, bitmek üzere..

Şimdi gelelim pratik tariflere: Evde Elsalı Pasta Yapımı! Neden bas bas paraları, al gitsin değil? Çünkü; bu memlekette öyle bir şansım yok. Elsa’lı pastalar özel butik pastaevlerinde yapılıyor elbette ama o kadar paraya da yazık ya (benim yaptığım pastanın tamamı süslemeler dahil 7 euro, dışarda aynı pastaya verdikleri fiyat: 70 euro)! Pastaya vereceğim parayı Maya’nın oyuncak fonuna aktarırım daha iyi. Ayrıca; malzemeleri kendim alıp, içeriğini gözümle görmek istedim çünkü bu memlekette en azından “gıda boyasının organiği” var ve fahiş fiyata satılmıyor. En son ve en önemli neden ise, yaparken eğlenmek istedim. Eşimle birer bardak köpüklü beyaz şarap aldık elimize, açtık müziğimizi, hem pasta yaptık, hem de çok keyifli bir gece geçirdik; hem de ortamları buza çevirmesiyle ünlü gıcık friit Elsa’ya rağmen ;) Tavsiye ederim – hem şarap olmazsa kahve var..

Elsa’lı Pastamız için malzemeler:
-          Kekini kendiniz yapacaksanız, bildiğiniz vanilyalı keki yapıp, ikiye hatta başarabilirseniz üçe kesiyorsunuz ama ben Türk kafasıyla (herşeyi son geceye bırakma ve pratik şipşak çözüm üretebilme kafası) hazır kek kullandım. Üç katlısı çok güzel oldu ama aşağıda iki katlı başka tarif de vereceğim, o da güzel oldu.
-          1kg çilek yıkanmış temizlenmiş ve püre haline getirilmiş ve sütlü muhallebi ile karıştırılmış. Sütlü muhallebiyi biz evde kendimiz yaptık ama yine işin pratiğine kaçmak isterseniz, yine aşağıdaki tarifteki gibi hazır çilekli muhallebi üzerine 2’ye kesilmiş bütün çilekler de kullanabilirsiniz.
-          Turkuaz ve beyaz kaplama şeker hamuru (amazon’dan aldım). Elsa, Olaf, filmden karakterler ve beyazlı turkuazlı pasta süslemeleri, pastanın üstündeki kar kristalleri için baskı kalıpları.

Yapılışı: Üç kat kekin katları arasına hazırladığınız çilekli karışımı sürüyorsunuz, sonra turkuaz fondantı oklava ile incecik açıp (yapışmaması için altına ve üstüne pudra şekeri serperek açılıyor) deldirmeden pastanın üzerine geçiriyorsunuz (delinirse de endişe etmeyin, delinen kısmı oyuncaklarla ve dekorasyonla kapatırsınız). Beyaz kar kristalleri ve aldığınız dekorasyon malzemeleri ile fazla aşırıya kaçmadan süslüyorsunuz ve servisten önce 3-4 saat buz dolabında bekletiyorsunuz. Yapımı: 1,5 saat ama hayatımda ilk defa şeker hamuruyla pasta yaptım (yine ilk defa yapmaya kötü olmamış di mi ama?) yani siz kesin daha hızlı ve pratik yaparsınız..

Elsa’lı Muffinler için malzemeler ve tarif:
-          Bildiğiniz vanilyalı muffin tarifi (az şekerli ve sade olursa iyi oluyor çünkü zaten üstünde şeker ve süslemeler var). Üstüne pembe ve mavi boyalı glazür şeker (1 çay bardağı pudra şekeri, 2-3 damla limon suyu, 1 yumurta akı ve gıda boyasını çırparak yapabilirsiniz). Üstüne minik kalpli pembe ve yuvarlak mavi çikolata parçaları, mavi kar efekti ve şekerden kar taneleri. En üste de Elsa ve diğer karakterlerin fotoğrafları olan kürdanlar (dekor malzemelerinin tamamını amazon’dan aldım). Yapım: 40dk.

-          
Tarifteki püf nokta: boyalı şekeri (glazür de deniyor) sürmeden önce kekin soğuması gerekiyor ama boyalı şeker çok çabuk donacağı için, şekeri sürerken aynı zamanda da üst süslemeleri koymalısınız, yoksa yapışmıyorlar.

Elsa’lı Pratik Pasta için malzeme ve tarif:
-          Bildiğiniz hazır kek (uno kullandık, dibi biraz yanık tadı vardı, pek hoşuma gitmedi) üstüne bildiğiniz hazır vanilyalı muhallebi, üstüne 500gr kadar çilek (bol bol koyun), üstüne de kekin ikinci katını kapatın. En üste yine oklavayla incecik açtığınız mavi fondant (şeker hamuru) koyulacak, güzel görünmesi için kenarına beyaz fondanttan burgu yapılacak ve üstü yine çeşitli süsler ve karakterlerle süslenecek, isterseniz isim yazılacak, mum konacak. Yine biraz buzdolabında bekletin ki toparlasın kendini, sonra keyifle kesin yiyin. Yapımı 30dk.

Biz hayatımızda ilk defa fondant (şeker hamuru) ile pasta yaptık ve doğrusu çok keyif aldık. Tamamen kendimiz yaptığımız pastanın tadı şahaneydi, çilekler taze taze, muhallebisi sağlıklı, şeker hamurunun boyası organik falandı. Çocuklara güvenle verdim ve hapır hupur yediler, parmaklarını yaladılar ve kekin kalanını da sarıp annelerinin eline verdim, herkes çok beğendi. Muffin’leri anaokuluna yapmıştım, Maya “çok güzeldi, ikinciye isteyenler oldu ama öğretmenim vermedi, herkes 1 tane yiyecek dedi” dedi. Ayrıca kim Elsalıyı alacak, kime Kristof kalacak kavgası çıkmış :P Son yaptığımız pratik pastayı ise Mayayla beraber yaptık ve yaparken çok eğlendik, bir nevi “anne-kız aktivitesi” olarak da denenebilir. Afiyet olsun!

6 Haziran 2017 Salı

Maya'nın 4. yaş günü

Günler bu kadar ağır ve yavaş geçerken, yıllar ne kadar hızlı geçiyor! Artık 4 yaşında bir kızım var, şaşkınım! 4 yaşında ve artık aklı eren, oturup konuşabildiğin, seni yaptığı şakalarla güldüren, söyledikleriyle duygulandıran ve düşündüren, hayatı az çok anlamış ve yeri geldiğinde filozofça yorumlarda bulunabilen, küçük kardeşine “nasıl davranılması gerektiğini öğreten” küçük bir kız çocuğu! Aynen benim küçüklüğüm, ona baktıkça bazen kendi çocukluğumu hatırlıyorum ve umarım o da benim 4 yaşında olduğum kadar mutludur ve hayattan keyif alıyordur.. 4-6 yaş; anaokulu yaşı, oyun yaşı, doğayı ve doğal hayatı daha bir anlama, öğrenme, kendi bilişsel şemalarını oluşturmaya başlama yaşı.. Şahane yaşlar,keyfini çıkartması ve yaşamı gerçek anlamda sevmeye başlaması için elimden geleni yapmaya çalışıyorum, umarım bu günlerini keyifle hatırlar..

İlk seneki partimizde bizim kızlarla bebekleri vardı, şurdan hatırlayabilirsiniz. İkinci yaşını çekirdek ailemizle hayvanat bahçesine giderek kutlamıştık, şurda yazmıştım. Geçen seneki kutlamamızı bloğu kapatma kararımdan dolayı yazmamıştım ama facebooktaki takipçiler biliyor, bira bahçesinde bizim arkadaşlarımız, komşumuz ve toplam 5 çocukla yaptığımız partinin teması “Aç tırtıl (Rupert) ve Kelebek” idi. Tırtıl şeklinde kanepeler yapmış, hazır aldığım pastayı da pratik bir şekilde ortadan kesip çevirerek kelebek şekline sokmuştum (Bknz. epic fail).

Bu sene ise tabii ki herkes gibi biz de Elsa’nın şiddetinden nasibimizi alarak, topluluğa uyan bir koyun gibi Elsa’lı parti yaptık.. Aklım Elsa’yı parçalamak, üzerinde tepinmek, “premses” yerine doğal, doğacı, özgün ve samimi bir evlat yetiştirmekten yanayken,  gönlüm tabii ki “anneaağ Elsalı parti yapalıııağmm” diyen yavrudan yana kaydı, onun doğum günüyse, tabii ki onun istediği oldu. Dişimi sıktım ve “let it gooooo” dedim, elbet geçecek, gidecek bu dönem de..

Elsa’lı partiye Elsa’nın kendisinin teşrif etmeyeceğini öğrenmesi biraz acılı oldu (evet böyle bir talebi vardı..) ama onun yerine Elsa’lı pasta, Elsa’lı ev süslemeleri, Elsa’lı peçete pardak tabak takımı ve tabii içine Elsa’lı don diyerek bu acının da üstesinden geldik bin şükür. 


Ayrıca anaokuluna Elsa’lı muffinler götürdüğümde tüm kızların neşe çığlıklarıyla koşarak muffin tabağını (ve beni) kuşatmaları ve 12 yaşında Justin Bieber konserine gitmiş yeri ergenler gibi hayranlıkla kendilerini kaybetmeleri hakikaten çok enteresan bir sosyopsikolojik gözlemdi (yaşayın bu anı, lütfen – Bknz. once in a lifetime 15 minute fame).

Anaokulunda, anne babasız kutlama yapılıyor, çok ısrar ederseniz 2 adet fotoğraf çekiyorlar (ah bu Almanlar). Sonra siz çocuğun yaşı +1 adet çocuğu eve davet ediyorsunuz (bu durumdan ben hiç hoşlanmadım, özellikle de çocukları seçme ve geriye kalanlardan partiyi olabildiğince gizleme kısmı çok sinirlerimi bozdu, neymiş, çocuk kendi arkadaşlarını seçermiş, herkes arkadaşı olmayacağı için bazı çocukların davet edilmemesi de normal ve doğalmış, kimse de alınmazmış ama gel bunu benim gibi gönlü 20 çocuk çağıralım hatta anneleri babaları da çağıralım ya “ayıp oluuuuur” diyen Türk anasına anlat).

Neyse Maya’nın “top 5” listesini hazırladık, gizlice çağırdık çocukları. Bu arada ben S.’yi çok sevdiğim halde yaramazlığından ötürü çağırmak istemedim ve Maya’ya “herkesi çağıramayız çünkü evimiz çok kalabalık olur ama S.’yi anaokulundaki partiye tabii ki çağıracağız” dedim ve muffinleri götürürken “Maya’cım evdeki partiden sakın bahsetme yoksa çağırılmayan çocuklar üzülebilir” de dediğim halde, sınıfa koşa koşa giren Maya’nın ilk yaptığı ne oldu tahmin edin, tabii ki S.’nin yanına koşup “partime gelmiyorsun çünkü annem izin vermiyooooor” diye bağırmak. Ve o garibanın da “Küçük Emrah” misali kaşlarını dikip “nedeeeeeen?” diye bağırması ve benim “aaaaa olur mu öyle şey Maya’cım, bak bugün senin doğum günü partin var anaokulunda ve tüm çocuklar geliyor, S. De tabii ki geliyor” diye durumu kıvırtmam ve S.’nin sevinip hoplaması ve benim kendimi bok gibi hissetmem ve koşa koşa çıkarken de bir başka davet edilmeyen çocuğun babasına toslayıp “aa Maya’nnın doğum günü mü, bilseydim ufak bir hediye alırdım” demesi ve benim “aa yok anaokulunda ufak bir kutlama olacak, hediyesiz” diyip sıvışmam ve sonra bu babayla davet edilen çocuklardan birinin anasını okulun kapısında konuşurken görmem ve “sıçtık mavisi”… Üffff. Türk kafasıyla Alman adetleri, hiç bana göre değil yemin ederim..


Neyse yavrumuz okulda muffinli, evde de “seçilmiş elit zümre” ile ikinci bir Elsa Temalı parti yaptı. Bu seçilmiş elit zümre için ben evi şık şıkırdım süsledim, hediyelerini odasına hazırladım, el yapımı pastamızı gururla sundum (pastaların ve muffinlerin tarifi bir sonraki yazıda geliyor).
(alti1) Ay çok şirindi ya, 6 tane aynı boy ve ebatta kız çocuğu, hepsi kendini dünyanın merkezi ve “premses” sanıyor. Evin altı üstüne geldi ve temizleyip toparlamam tam 2 saat aldı ama acaip eğlendik. Oyunlar oynadık (körebe, kutu kutu pense, yağ satarımın Alman versiyonu falan), tüm kızlar bir araya gelip babasının üstünde tepindiler, yastık savaşı ve bizim yatakta zıplamaca yaptılar ve pastadan ikinci dilimleri yediler. Sonra anneler geldi ve 2 tanesi eve gitmemek için ağladı!!!! Şahane değil de ne yahu? Pestilimiz de çıktı tabii..

Hele tüm kızların yarımşar saat aralıklarla biraraya gelip “lukas lukas lukas” diye bağırarak evi baştan aşağı koşmaları ve lukasın yanına zıplamaları çok komikti, “lukas krizi tuttu” yine :D Kızlar gidince, ben şaşkınlıktan beti benzi atmış, yorgunluktan delirmiş bulunan Lukas’ı yatağa koyduğum gibi eve giriştim. Siz siz olun, 6 kızla doğum günü kutlayacaksanız, bazı oyuncakları saklayın. Mesela oyun hamurunu halılardan kazımak, mesela 352625 adet yere fırlatılmış peluş hayvanı yerine geri koymak ya da ufak parçalı oyuncakların bir bir toplanması, çin işkencesi gibi oluyor.. Onları baştan yok edin bacım.. Aman diyeyim. Boya kalemleri de biraz riskli, bizim gibi beyaz koltuklara sahipseniz ı-ıh.

Ha bir de ufak hediye poşetleri veriliyor doğum gününe katılanlara. Ben Elsa kalem silgi, ufak para şeklinde Elsa çikolata ve Maya’nın elceğizleriyle yaptığı teşekkürler kartını koydum ve o hengamede evden giden ilk çocuğa vermeyi unuttum! Sonra neyse ki aklıma geldi, diğerinin annesiyle yolladım. Kafa mı kaldı ki?!

4 yaşındaki Maya’nın 3. Doğum günü partisi de ertesi sabah gittiğimiz Türkiye’de anane ve dedesiyle oldu. Orada da Maya ile beraber yine bir Elsa’lı pasta hazırladık, balonlar ve süslemeler yaptık. Yine 3 dilde “iyi ki doğdun” söylendi, mumlar üflendi. Anane ve dedeyle de keyifli bir kutlama yapılmış oldu.


Gelelim hediyelere :) Bu sene Maya bisiklet istedi. “Elsa mı olacaksın, doğanın çocuğu mu karar ver evladım!” dedik ve aldık. Bir de en sevdiği oyun hala 2 yaşında hediye ettiğimiz mutfak olduğu için, onu biraz büyütüp, market gibi bir şey aldık ve içine minik minik pizzalar, sebze meyveler, süt yoğurt kutuları falan koyduk. Alışveriş sepeti ve yazar kasası falan da var ve gerçekten çok sevindi. Partisinde de en uzun oynadıkları oyuncak bu oldu ve bizim düzen ve temizlik takıntılı Maya kızlara “dağıtıyorlar” diye bir posta attı. 

Postanın atılış anında odanın hali bu:


Odasının derli toplu “oynanmamış” yani müzelik hali de bu:


Böylece 4. Yaş gününü de kazasız belasız (valla özellikle yatağın tepesine çıkıp oyuncaları aşağı fırlattıkları anda birinin kafa göz yarılacak diye çok korktum) ve çok eğlenerek atlatmış olduk. Darısı nice anneli babalı kardeşli, hep beraber mutlu ve sağlıklı senelere..!


Ha bu arada, hani demiştim ya, “olur mu canım yaş +1 çocuk çağırma kuralı ne ayıp” falan diye.. Almanların bir bildikleri varmış sevgili dostlar. Fotoları gördünüz ve anladınız siz. 

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Süper bakıcı, rezil babaya karşı

Dikkat; birazdan anlatacaklarım tamamen gerçek hikayedir. Lütfen evinizde denemeyin! (Ayrıca içki tüm kötülüklerin anası gerçekten, özellikle de şu yandaki Jade..).

Dün, sevgili blogırcıklarım, ebeveynlikte yeni bir çağ atladık: 8 aylık bebeğin eline kuşkonmaz verip sapına kadar yedirdikten sonra, 3 yaşındaki çocuğun veli toplantısına zil zurna sarhoş gidip, anaokulunun havuzunda intihar ettiğini öğrendiğimiz adamın ruhunun huzura kavuşabilmesi için pencerelerin açılmasını önerdik.

Yaptık bunları! Evet! Bu hikayenin tek satırını abartıyorsam peşimden fırlatılan terlik totoma çarpsın!

Yeterince uyarı yaptıktan sonra, "tüüü rezil utanmaz arlanmazlar" diyip okumaktan vazgeçmeyen, siz sevgili "suça ses çıkarmayıp, suça dahil olmak isteyen"ler için, buyrun anlatayım: Herşey Maya'nın eski kreşindeki öğretmeni Bianca'nın telefonuma neşeli neşeli bıraktığı "önümüzdeki hafta her akşam boşum, bebek bakıcısı isterseniz haber verin" mesajıyla başladı. Maya'nın Bianca takıntısını biliyorsunuz, "Bianca aşağı, Bianca yukarı, anne sen git Bianca gelsin".. Kreşten anaokuluna geçtikten sonra bile, Bianca'nın borsadaki kur değeri değişmedi, ayda bir Bianca krizi tutuyor. Bianca da Bianca hakikaten, sapsarı uzun saçlar, boncuk boncuk ve rimelli mavi gözler, kiraz dudaklar, dahası sabahın 7'sinden gecenin 11'ine asla düşmeyen bir enerji ve neşe! 20'li yaşlar tabii, sabah bisikletle işe gidersin, 8 saat çocuklarla hoplayıp zıpladıktan sonra, akşam ekstra bebek bakıcılığı yaparsın, gece ise zabbaha kadar club'larda dans pistlerinde fink atarsın. Hepimiz böyleydik (değil miydik?) Neyse Bianca'nın mesajına gözlerinden kalpler çıkan emojiyle cevap verdim çünkü heyecandan dilim tutuldu, tam 8 ay sonra 2 çocuğu birden bakıcıya kitleyip Beyaz Atlı Prens (BAP)ciğimle felekten bir gece (Bianca'nın ölçülerinde akşam) çalacaktık! Böyle bir şans doğmuştu hanemize..

BAP'a hemen mesaj attım, "hazırlan bu gece jumbo kokteyller ve yiyebildiğin kadar taco yiyeceksin, dışarı çıkıyoruz a ciciiiim" dedim. Cevaben gözlerinden kalp çıkan emoji geldi.

Vallahi akşamı nasıl ettik bilemezsiniz. Dile kolay 8 aydır çocuksuz bir gece geçirmemişiz. Yani şimdi günahını almayayım, no1'i bakıcıya bırakıp, no2 ile heryere gidip envai çeşit kokteyl ve yemek tattık sağolsun ama sıfır, nette ve brütte sıfır çocuksuz bir deneyime henüz gark olamamıştık.. Ayrıca geçen haftaki evlilik yıldönümümüz de hastalığa gümletilmişti, onun da acısını çıkarmak vardı..

Gün boyu heyecanımı gizleyememiş olacağım ki, sevgili no2 akşam uykusunu uyumamakta diretti. İlk tokatı burdan yidik. Ama, BAP'la başbaşa bir gece olasılığına karşı hiç bir şey beni durduramazdı! Bianca gelir gelmez çıkmak üzere giyinmiş, süslenmiş, çocukların yemeğini hazırlamış, Maya'nın kakasını dahi yaptırmış, tam bir süper anne modunda kapının dibinde bekliyordum. Nihayet kapının zili çaldı ve ben B.'nın ayakkabılarını dahi çıkarmasını beklemeden no2'yi resmen bir basket topuymuş gibi fırlatarak, heyecandan dilini yutmuş bulunan Maya'ya "hadi yavrum baaaaaaay" diyerek kapıdan çıktıııııım ve alemlere aktıııım. Alemlere aktığım saati yazıyorum: 17.00. Karıştırmayın o kısmı.

17-20.00 arası bizim çok sevdiğimiz bir barda "happy hour" var, eşek gözü kadar kokteyller yarı fiyatına, meksika yemekleri şahane ve tacoların tanesi Salı gecesine özel 1 euro! Üstelik dışarda bahçede oturuyorsun ve hava da dün öyle güzeldi ki, gün batımı vs. 8 aydır ihtiyacımız olan şeyler!

Ben gecenin şerefine 1 bardak köpüklü beyaz şarap ısmarladım. Emzirdiğim için eşek gözü kokteylleri ancak alkolsüz mokteyl olarak içebiliyorum ama arada da yudum yudum şarabımı hüpleteyim, "oğlan daha rahat uyur" dedim. Tabii neredeyse 2 senedir 1 yudum alkol almamış bulunduğum için, 1br şarapla olanları tahmin edebilirsiniz. Önemli olan hissettiğin alkol müdür, kanında dolaşan gerçek promil midir? İşte bu konuda doktor arkadaşlardan fikir bekliyorum.. Ya da hiç kurcalamayın zaten hikayedeki "rezil" ben değilim, anlatıcam.

Biz böyle yiyerek içerek saati 18.30 etmişiz, eve dönüşümüz 20.00 diye konuşmuştuk (oğlan memeden ayrılığın 3 saatten fazlasını kaldıramıyor, annem sonsuza dek gitti, evrende tek başıma kaldım moduna bağlıyor, kızın da uyku saati 20.15). O ulvi anda ben BAP'a "ya biliyo musun, bu gece anaokulunda Elternabend var, istersen gel iki kadeh de orda atalım" dedim. Ve BAP içmekte olduğu tequila sunshine kokteyini resmen püskürterek "neaaaağ, Elternabend miaaağ?" diye kükredi.

Şimdi Almanca bilmeyen veya Bavyera kültürüne yabancı olan sizler için bir açıklama getireyim. İki adet Almanca kelime var: ilki Elternabend (veli toplantısı), ikincisi Elterntisch (veli toplaşması). İlki anaokulunda yılda 2 defa yapılan ve herkesin katılması gereken, çocuk, grup ve genel yönetim hakkında çok önemli kararların konuşulduğu veli toplantısı. İkincisi Bavyera kültürüne özgü birahanenin birinde buluşan ve bir masa (tisch) etrafında oturup bira yudumlayıp çene çalan ebeveynlerin gayrıresmi laklak şakşak toplantısı. Ve tabii ki ben Elterntisch ile Elternabend'i birbirine karıştırmışım. Üstelik hangisi bu gece emin de değilim. Hemen Greta'nın anası'nı aradım. Ay bu kaçıncı Hanzo ile Greta hikayemiz, hiç sormayın. Evet, tisch değil abend söz konusuymuş! 15dk sonra başlıyormuş. Hesaaaaaaaaaaap!

Biz ikimiz saat 18.30'da sarhoşuz düşünün ve aracımızla (kandaki promil sözkonusuysa 1br köpüklü şarap (yarı yarıya maden suyu zaten) sorun değil ama 2 senedir içmemişim başım Leyla, beyimse 4 kokteyl 8 taco yuvarlamış, sarmısak ve alkol kokuyor buram buram) veli toplantısına gidiyoruz. Üstelik acele ettiğimiz yolda km sınırı 30 olduğu için, çılgın bir panikle saate karşı yarışarak, yavaş yavaş araba sürüyoruz. Seinfeld hayatım.. Neyse park ettik, içeri girdik, 3dk geç kalmışız ama Almanya burası, veliler yerlere falan oturmuş, sarhoş kafayla boşluklardan atlamak, ayaklara ellere basmamak falan roket bilimi gibi; haliyle herkes bizi süzdü. Neyse totomuza bir boşluk bulduk çömeldik. Konuya zaten ortasından daldığımız için, Bavyera ağzıyla konuşan anaokulu yöneticisini anlamam zor olduğu için, konu "havuz problemi" olup zaten benim huysuz anaokulunun havuzuna ve saunasına (ay evet var öyle bişeyimiz) kat-i surette girmediği için ve de 1br şarap içmiş bulunduğum için yarı kulakla anlamadan dinliyorum. Fakat eşim bana koca koca açılmış gözlerle bakıp kaş göz yapıp duruyor, bi tuhaflık var yani. "Ne didi? ne didi?" dedim. "iki hafta önce ölem komşu varya, intihar etmiş" dedi. "Aa yazık, hay Allah ne derdi varmış?" dedim. "Ya havuzda intihar etmiş" dedi.

Ayh. O an beni bi ateş bastı. yemin ediyorum bıraktığım yerden Almanca kursuna gitmem lazım.

Ya uzatmayayım; tam ayrıntıları anlamadım ama galiba anaokulu sabahtan akşama kadar "çocuk gürültüsü" çeken komşulara şirinlik olsun diye havuzun anahtarını vermiş, komşular zaten toplam 2 aile. İkisi de birbirinden yaşlı, kullanan falan yok havuzu. Ama bir gece, bu yaşlılardan biri artık hayattan sıkıldığı ve Avrupa'da "ölebilmek" için 3 haneli yaşları beklemek zorunda olduğun için, sanırım bir ani "aydınlanma" yaşamış, sanırım ilaç içmiş, tin tin inmiş havuza, birkaç kulaç atmış ya neyse sonuç olarak sabah 7'de havuzun kapısını açık bulan bizim grup öğretmeni Gabi "nolyo ya" diye içeri giriyor, adamı yüzükoyun havuzda buluyor, şok geçiriyor, yukarda çocuklar var ve o gün planlanan "Mayıs Dansı" öncesinde küçük grubun yüzme dersi var ve Gabi kapıyı kitlediği gibi yukarı koşuyor, çocukları "havuzun gideri çalışmıyor" diye durduruyor, polisi arıyor gerisini zaten geçen hafta yazmıştım. Hani ben Maya'yı almaya gittiğimde bana "komşu öldü, karısı sessizlik istediği için Mayıs Dansı ertelendi" diye açıklama yaptığını falan....

Neyse hikaye anlatıldı. Veliler arasında şok belirtisi falan yok, bir ben hortlak görmüş gibi elim ayağım titreme halinde! Konuşmalar tamamen uçmuş vaziyette, bir de benim Bavyera aksanlı Almanca sorunumu ekleyin. Fakat doğru anlıyorum; veliler "işte bi şuursuz daha intihar etti, insan intihar ederken biraz saygılı davranır, anaokulunun havuzunda intihar edilmez ama canııım" sohbetini kısadan kestirip "e peki havuz ne durumda? yüzme dersleri ne zaman devam edecek" kıvamına gelmişler. Yahu Almanlar... Neyse ırkçı ırkçı konuşmayayım şimdi!

Havuz bakımına adamlar gelmiş, havuz klorlanmış, ölçümler yapılmış ve "temiz, yüzülebilir" ilan edilmiş. Alman tekniiik, tabii güvenimiz sonsuz, temiz dedilerse temizdir eminim. Havuz sahibi olmadığım için (zengin insanların günlük dertlerinden bi haberim malesef, misal geçen hafta da komşum Tesla'sının otobanda bozulduğunu ama 5dk içinde hem de ücretsiz otoyardımın hemen geldiğini ama Tesla'sız yaşamanın da çok zor canııım olduğunu anlatırken ben de anlamsızca "he he zordur elbet" diyip kafa sallıyordum) bilmiyordum, bu havuzların suyu ikide bir değiştirilmiyormuş! Yani bi dolduruyormuşsun artık bi sezon, bikaç ay boşaltmıyormuşsun, bas bas paraları Leyla'ya misali kloru basıyormuşsun! Ay şu yandaki rutin (!) havuz keyfim de patladı iyi mi.. Böğk.

Dolayısıyla anaokulunun havuzunun suyu da adamdan sonra "tabii ki" değiştirilmemiş, yetkililer "kesinlikle gerek yok zaten ateş pahası" demişler! Ah mantıkta sınır tanımayan Almanlar.. Tamam anladık, havuz fiziksel anlamda gayet güvenli, iş tamamen psikolojik. Lakin ben bizim çocukların adamın DNAsını yudum yudum yuttukları fikrine sıcak bakamıyorum! Neyse; aramızda imece uculü ek para toplayıp, havuzun suyunun değiştirilmesine ve çocukların yüzmeyi kaldıkları yerden öğrenmeye devam etmelerine oy birliğiyle karar verildi. Bu arada gevşek bir baba "camları da açıp havalandıralım da adamın hayaleti falan kaldıysa içerde uçsun bari" dedi, bizim BAP, ben ve bizim gibi şuursuz bir kaç anne baba da sinirli sinirli güldü. Sonra bir de bahçenin yeni onarılan çitlerini çocuklara boyatalım mı yoksa boyanın toksik doğası gereği çocukları riske atmayalım bahçevan mı tutalım diye bir 5dk'da onu tartıştık ve 20'ye 10 kala evlerimize dağıldık.

Şimdi siz dikkatli okurlarım "e, bu hikayenin "8 aylık çocuğa kuşkonmaz yedirdim" kısmı nerde?" dediyseniz helal olsun, çocuk beslenmesi konusunda çok obsesifsiniz diyeyim. Biz bu "night out, kindergarten in" gecesinde şok üstüne şok yaşarken, balık etki ve neşeli, sarışın ve enerji dolu Bianca'mız "dolap senin B'cim, ne istersen ye" düsturumu takip edip, dolaptaki kuşkonmazları haşlamış, şöyle michelin'lik bir salata yapmış ve hem kendini hem yavrularımı bu salatayla beslemiş! Başarmış bunu! Patates kızartması ve dondurma bile yemeyen Maya'yı geçtim (o Bianca'nın aşkına ayağındaki ayakkabısını bile yiyecek durumda) ama no2 yumuk elleriyle nasıl yedi o kuşkonmazları bilmiyorum ama yemiş çünkü gece boyu bezinden gelen kuşkonmaz kokusu dayanılmaz boyutlardaydı!

Uzun lafın kısası; kıssadan hisse 1. İntihar Almanya'da gereğinden fazla normalleştirilmiş, Chris Cornell'i kimse takmadı. 2. Tam da yaz sezonu öncesi havuzlar hakkında öğrendiğim bu bilgi kalbime bir hançer gibi saplandı. 3. Eltern(stamm)tisch başka şey, Elternabend başka şey ve bu ikisini birbirine karıştırmamak istiyorsam Almanca derslerine bir an önce geri dönmem lazım. 4. BAP ile ne zaman romantik gece (night out) planlasak rezil kepaze oluyoruz, bu iş sanki bizden geçmiş? 5. İki çocuğu birden bakıcıya kitleyip kaçabilmek, ebeveynlikte level atlamak değildir de nedir? 6. Her eve bir Bianca lazım! 7. Oğlan kuşkonmaz yedi ya!

19 Mayıs 2017 Cuma

Ekransız 3 yıl

Baştan uyarayım; bu biiiir "aman da ben ne mükemmel anneyim" yazısı değildir, hatta biraz "ben ettim, siz etmeyin! manyak mısınız kardeşim, ekransız çocuk mu büyütülür!" yazısı bile sayılabilir..

Bizim kız cam fanusta büyüdü. 34 yaşında anne olursan böyle oluyor; halk dilinde "buldumcuk" derler. Biz hazırlıksız yakalanmadık, fazla hazırlıklı yakalandık kendisine. Yani biraz "okumanın, öğrenmenin" ayarını fazla kaçırdık. Bakınız ikinci çocukta tamamen salmış haldeyim ve ikisi daha şimdiden birbirinin zıttı oldu - ama bu ayrı konu. Konu; ilk çocukta mükemmellik arayışı :D

Mükemmellik arayışlarımdan biri de "ekransızlık" idi. Şimdi kıs kıs gülüyorum ama o zamanlar bu çok elzem bir konuydu - o zamanlar dediğim daha 8 ay öncesine denk geliyor. Maya daha karnımdayken hedeflerimi büyük tutmuştum: ilk günden kendi yatağında kendi kendine uyuyacak, ne versem (şekersiz, tuzsuz, meyve sebze oluyor bu "ne") yiyecek, "şımarık Türk çocukları" gibi her şeye ağlamak yok (hele bundan kolayı olamaz, nasılsa psikoloğum ya, şıp diye anlar çözerim derdini, olay zaten tamamen "davranış", genetik de neymiş, sınırlar kurallar da tamsa ohooo neden ağlasın ki çocuk, mis gibi, fizik profösörü gibi büyür gider işte) ve tabii ki sıfır ekran (3 yaşına dek cep telefonu, tablet, bilgisayar ve tv assssla olmayacak çünkü yan dal uzmanlığım nörobilim bunu gerektiriyor).

Heh. Gülmeyin. Gülmeyin bak kızıyorum.

Tüm bu kurallardan elimde kala kala "ekransızlık" kaldı, ben de ona abandım işte. Bir nevi züğürt avuntusu. Maya tam 3 sene, (aşırı hasta olduğu zamanlar ve 13-14 saatlik uçak yolculukları sırasında toplamda 1 saati saymazsak) ekran yüzü görmedi. Bu kolay oldu çünkü zaten bizde TV çocuklar uyuyana dek açılmaz, hatta diziler vs artık hep netflix sağolsun tabletten izleniyor. E cep telefonumla olan ilişkimi de benim yakınlarım bilir (telefon devamlı sessizde ve "cep" yerine genelde benden minimum 30mt uzakta bir yerde, muhtemelen pili de bitik). E yani çok ekstra bir uğraş vermedim ekransızlık için. Maya da görmediği şeyi talep etmedi. Bazen gittiğimiz bir restaurant ya da otelde "şuursuz kendini bilmez ana babaların" yemek sırasında çocuğa tablet verdiklerini görüp "nedeeen?" diye sorsa da hiç "ben de isterim" demedi. Böyle böyle 3 yaşı geçti. Hadi madalya takın!

Fakat bu enayilik madalyası olsun bi zahmet.

Tamam çocuğu tv karşısına oturtun keyfinize bakın ya da verin eline tableti telefonu saatler hızla geçsin demiyorum. Fakat; ben ettim siz etmeyin, çocuğu 3 sene ekransız büyüttükten sonra nasıl bir yeşil canavar yarattığımı da bilin istiyorum.

Çocuk şu an tv izlemek istemiyor! Fakat bazı anlar var ki... Tv izlemesi gerekiyor. Şöyle ki; okuldan geldiği zaman genellikle çok yorgun oluyor, düşünsene gün boyu oyun oynamışsın, kafan güzel yani. Buradakilerin tabiriyle "ruhige zeit" yani "sessiz sakin zaman" yapman lazım ki, biraz kafa dinlensin. O kadar memur neden devamlı "solitaire" oynuyor sanıyorsunuz, aşırı çalışan(!) kafayı boşaltmak için! Çay içmek gibi bişey modern hayatta bu solitaire.. Neyse. Yani çocuğun arada boş zamanlara ihtiyacı var ve bu zamanları oyun ve kitap okuyarak entellektüel entellektüel doldursun derseniz benim gibiiiii, o zaman şu oluyor: "annneaaaağ benimle oynaaaaağ, anneaaağ, bana kitap okuuuuğ". Detaya girmeyeyim, anladınız o anları (hatta kendinizi oynarken, çocuğu koltukta size sıkılmış sıkılmış bakarken ya da kendinizi kitap okurken ve çocuğu gözlerini tavana dikmiş burnunun derinliklerinde hazine ararken yakaladığınız o ulvi anlar)...

Sonra bir de şu var; tamam Elsa ile tanışmamız görece geç oldu - bin şükür - ama Maya hala tv izlemek istemiyor (sıkıcı ya da korkutucu ya da aşırı hareketli ve gürültülü buluyormuş tv'yi, öyle diyor) ve bu durum yaşıtları arasında "aaa Caillou'yu bilmiyo musuuun?!" ya da "aaa prenses Mialı donun niye yok?!" ya da "senin en sevdiğin pony hangisi? neee pony ne demek onu bilmiyo musuuun?" gibi sosyal gaplara neden oluyor, beni de "Olaf'ı bile bilmeyen tuhaf anne" pozisyonuna düşürebiliyor. Neyse şurda bi liste var da, son 6 ayda kültürsüzlüğümüzü yendik ana-kız. En sevdikleri hala Peppa Pig, Susam Sokağı, Pipi Uzun Çorap (ama 60'lardaki orjinal gerçek çocuklarla çekilmiş seri!), Masha ve Ayı ve Die Sendung mit der Maus .

Bu yaşlarda "ortak beğeniler" bir gruba katılım için çok önemli. Neden tüm kızlar pembe, tüm oğlanlar "sevimli kanatlar" seviyor sanıyorsunuz? Tamamen "topluluk içinde hayatta kalabilme, kabul görme, beğenilme" eğilimi. Evet 3 yaşında başlıyor ve hayat boyu yakamızı bırakmıyor bu illet. Ama genetiğimiz buna kodlanmış, teee mağara adamları döneminde bile "beraber yaşama"ya, sürüden kopmamaya, kurt tarafından kapılmamaya çalışmışız. O pembe giyilecek arkadaşım! O TV izlenecek, o tablette oyun oynanacak (bu konuda da çok geriyim, Maya hala Lego ve susam sokağı oyunlarını oynuyor ve tablet hala günlük hayatın değil, uçaklı seyahatlerin lüksü).

Şimdi gelelim asıl gizli tehlikeye; cep telefonuna. Bu konuda düşüncem hala çok katı, değişmedi. Çocuğumun etrafında cep telefonu olmamasını sadece nörolojik sorunlar nedeniyle değil, psikososyolojik sorunlar nedeniyle istemiyorum. Bebekler için de böyle. Düşünsenize; bebeğinizi emzirirken cep telefonunuzu kurcalamak istiyorsunuz, haklısınız çünkü emzirmek aslında rutin ve sıkıcı bir iş gibi duruyor ama gözünüzü cep telefonundan ayırıp bebeğin yüzüne bakarsanız, onun koca gözlerini size diktiğini, karşılığında ise sizin tepkisiz, soğuk, ekrana kitlenmiş gözlerinizi gördüğünü fark edersiniz. Korkunç bir an o! Tepkisel bağlanma bozukluğunun ilk adımı: göz teması kurmayı öğrenememek.

Ya da çocuğunuzla oyun oynarken, onun yanında oturup, arada "hı-hı, evet bak böyle yap" falan diye "oynarmış gibi görünüp" aslında telefonunuzdan facebook ya da internette gezinmek, üstelik sosyal medyada diğerlerinin çocuklarının videolarını resimlerini beğenmek! Nasıl bir acaipliktir yahu bu?! Önünde oturan gül gibi çocuğunu like etsene bacım.. Hayır bir de "oyy çok özledik" diyorlar, e yanındayken oynayacağına, tv izlettiriyorsun, telefon kurcalatıyorsun, ne iş? Hiç inandırıcı değil bu "özleme"ler..

Yapmıyor muyuz? Ben yapmıyorum (valla, sevemedim şu telefon kurcalama işini) ama eşim, anne babam, herkes telefon bağımlısı olmuş. Telefonları bedenlerinden 1mt uzaklaşsa panik ataklar geçiriyorlar. Vallahi kocam sabah hava durumunu camdan dışarıya bakmadan önce telefonuna bakaak öğrenenlerden! Annem gecenin 3'ünde facebooka girip bişey beğeniyor, babam yazılı basının elektroniğe verdiği savaşta en sivri hançerlerden birini batıran tutkulu bir köşe yazısı ve bilimsel makale okuyucusu! Oooof of. E böyle ortamda büyüyen çocuğun elinden ne gibi bir bahane vererek, nasıl alacaksın tableti, telefonu? Bir de işin bu tarafı var..

Velhasıl; dozunu ayarladıktan sonra, ebeveyn yerine, oyun yerine koymadan kullanabildikten sonra, kontrolü elden kaçırmadıktan sonra az az maruz kalmalarına karşı değilim. Yoksa işte 3 yaşına kadar ekransız büyüttüm, başım göğe eğdi, artık kendi de ekransızlık peşinde.. E bazen ihtiyacım oluyor ekranın oyalamasına, babysitter'lik yapmasına. O zaman "hayır, istemiyorum" demesi pek iyi olmuyor.. "Evladım bak söz Luki'yi uyutur uyutmaz gelicem, 30dk tv izle, sonra beraber oynayalım, söz" falan gibi cümleler sarfetmek de.. Ben ettim, siz etmeyin. Biz de tv ile büyüdük sonuçta, manyak mı olduk, dozu tutturduktan, ne izlediğini bildikten sonra...?

Bu konuda 0-3 yaş hiç, 3-14 yaş 1 saatten fazla izlememeli fikrini savunan güzel bir blog yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. Bunun tam tersi istedikleri kadar izlesinler fikrini savunan yazıya ise şuradan ulaşabilirsiniz.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Çocuk doktorunun iyisi nasıl anlaşılır?

Kavun alırken, baş, işaret ve orta parmakla kıçına kıçına dürtersin ki çok sert ve çok yumuşak olmasın. Bir de kafasını koklarsın mis gibi koksun, tazecik. Çocuk doktoruna bunları yapamıyorsun işte.. Bu "çocuk doktorunun iyisi", elzem bir mevzuu..

Anneler gününün akşamı Maya ateşlendi. Onun ateşi çıkınca tam çıkıyor, 39.5-41 arası oluyor ki totodan ölçüm de değil bu, alnının akıyla. Ben yıllar içinde Maya'nın hastalıklarını okumayı az çok öğrendiğim için, hastalık durumunda doktoru aramadan önce genellikle 1-2 gün bekliyorum ve mümkün olduğu kadar ateş düşürücü de vermeden, vücuduna hastalığı anlaması ve karşı taarruza geçmesi için zaman veriyorum. Bunu siz sakın yapmayın ha, velev ki imam osurdu durumu.. Sonuçta cahil cühela değiliz, bazı çocukların 37.5'te bile havale geçirebildiğini, tıbbın önemini anne babası doktor olan her insan gibi ben de normalden bile daha bir fazla biliyorum. Üstelik doktor da olmadığım için tabii ki ciddi bir hastalıkla soğuk algınlığını %100 ayırt edebileceğimi iddia etmiyorum. Ama her ateşte, burun akmasında da doktora koşmuyorum.

Aslında bunun sebebi sadece "aman işte bildiğin soğuk algınlığı" değil, benim doktordan "çekinmemin" de etkisi büyük. Nedeni de; Almanya'da doktorun iyisini bulmak vallahi organik pazarda mevsimsiz semizotu bulmakla eşdeğer! Hani siz diyorsunuz ya, Türkiye'deki doktorlar her fırsatta kan alıyor, vitamini demir ilacını dayıyor çocuğa, en ufak hastalıkta antibiyotiği yazıyor diye.. Burada ise durum tam tersi, hamilelikten başlıyor daha bu "gerekmedikçe el sürmeme" mantığı. 5 yaşına dek kan alınmıyor (çocuğumun kan grubunu bilmediğimi yazmıştım ya hani), siz vitamin isteseniz doktor yazmıyor, eczacı vermiyor. Evet burda çocuklar paşa çayı, su katılmamış meyve suyunu, şekeri, hamur işini falan bilmiyorlar, yeme sistemleri bizimkilerden çok farklı, çocuklar spor yapıyor (okul kermesi için para toplayan 10 yaş grubu 10km koşu yarışı düzenler burda, klasiktir, hiç abartmıyorum: 10 kilometre!) ama yine de bilmiyorum; çocuk çocuk sonuçta, devamlı hasta.

Bize "çocuk ilk yardım kursu"nda böyle öğrettiler. 3 gün evde bakım ver, ateş düşürücüye rağmen ateş düşmüyorsa ya da çocuğun genel hali endişelendirecek düzeyde bitkinse o zaman doktoru ara dediler. Böyle yapmayana "tavuk anne" falan diyorlar, kıs kıs gülüyorlar ya da doktorun kara listesine giriyorsun falan diye endişeleniyorum. Şimdi günahını almayayım bizim Dr.ŞÖT (vallahi adı bu adamın; yine şükredin Bochum, Göttz falan da olabilirdi) mevcutun en iyisi. Üstelik bizim Dr.Şöt, Startrek'ten Captain Picard'ın yemin ediyorum aynısının tıpkısı, ikiz kardeşi! Öyle adamdan sen gel, çekin. Akıl alacak iş değil.. Ama çekiniyorum.

Yani Capt. Picard'a bile giderken içim pır pır gidiyorum. Ağzından kerpetenle ne alabilirim, acaba "bişiyi yok bunun ne diye zamanımı alıyorsun" diye çemkirir mi (hiç yapmadı Allah için ama bazen gözlüklerini burnuna indirip üstten üstten "iyice tozuttu bu da" der gibi bakıyor bana, içim ayazlanıyor). Hele bir defa Lukas'ı öperken ağzıma tuzlu tuzlu geldi diye BAP'a "koş Sevim bu çocuk tuzlu, salamura mı oldu ne oldu, doktoru ara hemen" dediydim de, BAP'cığım bana 30dk kadar güldükten sonra şu alttaki Mem'i bulup gösterip ve krize sokmuştu:


Internet dünyasında her duruma dair bir mem var galiba yahu, inanılmaz! Çocuk neden tuzluydu, hala düşünüyorum.. Bi daha olmadı öyle neyse ki. Tuhaf.

Yani adamcağızın vaktini almamak, saçma sapan sorularımla delirtmemek için, biraz da "aman orasını burasını hiçten kurcalatma, bişi çıkmasın durduk yere" mantığıyla, mümkün mertebe doktor ziyaretlerinden kaçınıyorum, ne yalan söyleyeyim.. Üstelik burdaki doktorlar çocuğa hiç dokunmadan gözle ve sözle muayene etme yetisine falan sahipler, çıkarken çocuğun eline ya bir oyuncak ya bir ayıcık şeker tutuşturmak da adetten diye çocuklar koşa koşa gidiyorlar kontrollere falan. Ama gel gör ki, ben doktordan korkuyorum arkadaşım..

Doktorun iyisi nedir derseniz, az gördüğün doktor iyidir derim. Sonra, seninle değil, çocukla konuşan, onu muayene etmeden önce rahatlatan doktor iyidir derim. Sonra mesela antibiyotik yazmadan önce test yapan, bakterinin cinsine bakarak farklı antibiyotik veren doktor iyidir derim. Sonra mesela bekleme salonunda bekletmeyen, herkese belli bir randevu saati verip çocuğu bir de salondaki mikroplara maruz bırakmayan doktor iyidir derim. Sonra mesela başta aylık, sonra yıllık kontrollerde incik cincik ölçümlere dalmayan, genel resme bakan ve sizin anne olarak endişelendiğiniz bir şey olup olmadığını soran doktor iyidir derim. Sonra mesela, acil durumda kendisine ulaşılamadığında size alternatif öneren, bunu kartvizitine yazan doktor iyidir derim.

Dr. Şöt, tüm bunları karşılıyor ve de ayrıca Capt. Picard'a benziyor, daha ne isterim. Bence Dr. Şöt iyi bir doktor. En önemlisi, ben ona güveniyorum ve Maya ile Lukas da korkmadan gidip gülerek muayene olup dönüyorlar. Bu gerçekten büyük şans, umarım sizler de memnunsunuzdur doktor seçimlerinizden..

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Deliye Mayıs'ın her günü bayram

Mayıs bizde çok şenlikli geçiyor, neredeyse her güne bir kutlama var. 1 Mayıs, burada işçi bayramı olarak değil de Mayıs Ağacı'nın (Maibaum) göndere çekilme festivali olarak kutlanıyor, aynı zamanda Mayıs Dansı (Maitanz) yapılıyor. 5 Mayıs, Hıdırellez ve ben bu geleneğimizi bizim çok kültürlü ailemize bir güzel kattım. 12 Mayıs, annemle babamın (bu sene 40.) evlilik yıldönümü, 14 Mayıs anneler günü, 18 Mayıs bizim evlilik yıldönümümüz, 21 Mayıs en yakın arkadaşımızın geçen sene sadece 24 haftalık ve 400gr doğan oğlunun ilk doğum günü, 25 Mayıs Almanya'da babalar günü, 31 Mayıs Maya'nın doğum günü.. Yeter mi? Daha unuttuğum var mı, emin olamadım.. Mayıs ayı bizde resmen "deliye her gün bayram" ayı..

1 Mayıs, dünyanın her yerinde "işçi bayramı" olarak kutlanır ve insanlar birbirlerine kaldırım taşlarını söküp fırlatmakla uğraşırken, şirinler köyü Münih'te insanlar işçi bayramının İ'sinden habersiz! Sanırım medeniyet demek; işçilerin bile işçi haklarını savunmaya gerek duymadıkları için bu günü tamamen unutmaları demek.. Münih'te 1 Mayıs; özellikle Bavyera bölgesinde geleneksel pagan inancına göre "Mayıs Ağacı"nın (Maibaum) göndere çekilmesi ve baharın gelişinin kutlanması için tatil edilmiş bir gün. Tahmin edersiniz ki, hepimiz Dirndl'larımızı ve Lederhosen'larımızı giyinip "Mayıs dansı" aşkediyoruz. Valla. Sinirlerim iyice bozulduğu için Bavyera halk danslarını öğrenmeye merak saldım.. Eller bele, hop yerinde dön, iki adım öne, hop elini kalçana vur..

5 Mayıs'ta dileklerimizi çizdik, güller daha tomurcuk bile vermediği için "bu gül mü, değil sanki, bu mu gül?" diye diye mahallede bir tane bile gül bulamadan eve geri dönüp, salondaki minyatür muz ağacının altına gömdük. Merak ediyorum nasıl sonuç verecek..

12 Mayıs'ta Maya'nın hava muhalefeti ve anaokulunun üst katında yaşayan adamcağızın vefatı nedeniyle iki haftadır ertelenen Mayıs Dansı vuku buldu. Ben geçenlerde yazdığım gibi normalde bu tip durumlarda donup kalmasıyla ünlü Maya'nın topluluk içinde kendi rızası ile dans edeceğine HİÇ ihtimal vermezken, bizimki ezberden bi şarkılar söyle, bi danslar et! Ağzım bir karış açık izledim ve de 4 senelik "cool" analığım yerle bir olup, şakır şukur videolar çekip gözyaşları bile döktüm! Bu arada Maya'nın Miki'sini merak edenler için, kafasının yanına yeşil ok koydum <3 :D



Bugünkü anneler günü ise tam macera oldu. Sabah uyanır uyanmaz spora gittim ve saat 8'de döndüğümde Maya hala uyuyor ve Lukas da babasının kucağında gayet mutlu takılıyordu! Uzun uzun duşumu alıp çıktığımda Maya elime bir hediye paketi ve çiçek tutuşturdu! İçinden mor bir kalp tablosu çıkmasın mı!? Anaokulunda yapmış ve saklamış, vallahi ağzından kaçırmamayı başarmış! Her ne kadar ben "oooo bu ne?" diye pot kırdıysam da eşim hemen "aaaaa kaaaaalp" diye kaş göz yapıp beni nizama çekti ve neo-expressionism akımının çok güzide bir örneği olan "eseri"ni duvara çiviledik.


Bu duygu selinden sonra minicik bir kahvaltı yaptık çünküüüüü, evden hızlıca çıkıp kızımla başbaşa "Masha ve Ayı" tiyatrosuna gittikten sonraaaa, öğlen "yiyebildiğin kadar ye: sushi treni" bizi bekliyordu! Bir ana daha başka ne ister?

Eve geldikten sonra, BAP'cığım arabada sızan Lukas'ı ve önüne konan hiç bir şeyi yemezken, sırf "oyunlu" diye çiğ balıkları löp löp götürdüğü için enerji patlaması yaşayan Maya'yı kapıp, parka götürdü ve ben tam koltuğuma kurulmuş bilgisayarımı açmış bloğa yazayım demişkeeen, birden gök gürlemeye başladı, fırtına, yağmur, çamur.. Ve eve donuna kadar ıslanmış, saçlarından sular süzülen, titreyen bir Maya döndü. Yarım saat sonra "ben üşüyoruuum"lar "uyuycam ben"e dönünceeee, anladık ki ateş çıkıyor. Şu an 39.4 ile içerde kuzu kuzu yatıyor garibim. Yaşasın anneler günü!

Daha beteri... Yarın BAP'cığım iş toplantısı nedeniyle 2 günlüğüne Almanya'nın kuzeyine gidiyor ve ben biri ateşli diğeri sümüklü burunlu iki çocukla şimdiden ne halt yiyeceğimi düşünüp düşünüp yusufluyorum. Kişi başı ortalama 5 ila 7 gün süren ve 7x4 kişiden toplamda ayın 28 gününü bulabilen hastalık maratonu, bizim ikinci çocuktan bu yana ikisini birden ilk defa bakıcı artı babanne ekibine bırakmayı umarak, dört gözle, umutla, gözlerimizde kalplerle falan beklediğimiz, 4 gün sonraki "çocuksuz ve başbaşa ve romantik ve aşk dolu evlilik yıldönümü"müzü de gümletmiş bulunuyor tabii. Sağlık olsun, bu yaştan ve iki çocuktan sonra zaten romansı kim kaybetmiş de biz bulmuşuz..


Dur bakalım Mayıs'ı yarıladık, ortam serin ve yağmurlu, hala kaloriferleri kapatmak ne demek kısamadık bile! Vallahi hala üstümüzde palto! "Artık ayıp, Mayıs'ın ortasında palto mu giyilir?" dediğim her an domino taşları gibi tek tek hastalanıyoruz ve hissediyorum benim keçiler yine dağlık arazi özlemi içindeler.. Dur bakalım Mayıs'ın ikinci yarısı yüzümüze gülecek mi? Sonra da diyorsunuz Ö.A. bizi Alemanyaya aldır.. Valla burda anca yağmur, hastalık, keçi krizi.. Oturun güzel güzel sıcacık ülkenizde.. Üşümekten ve üşütmekten sıkıldım yeminle! Memleket özlemi, deniz güneş vs. ooof of..

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Doğum günü değil, can pazarı!

Maya 3 hafta sonra 4 yaşına basacak. Daha önceki yıllar olay tamamen bizim kontrolümüzde olduğu için ne şanslıymışız, bu sene işler çığırından çıktı.. 4 yaşında bir kız çocuğu sahibi olmak, deveye kanat takıp eşikler üzerinde pike yaptırmak anlamına geliyor, hatta mümkünse rengarenk bir unicorn olsun o deve, hatta dur dur yine vaz geçtim, deveyi yok et, yerine Elsa gelsin. Gelsin diyoruuuuum!

Yemin ediyorum şu 3 hafta akıl sağlığımı koruyabilir ve Haziran'a kan-ter ve gözyaşı olmaksızın girmeyi başarabilirsem, bana madalya takın. Ay şu doğum günü bi geçeydi biteydi..

Anaokulunda Şubat ayından bu yana, artık ekipler kurulmuş, "en yakın arkadaşlar" belirlenmiş, kızların birbirlerine ufaktan bitchy takılmaya başladıkları, oğlanlarınsa birbirine direkt kafa göz daldıkları o "yayların gevşediği" nefis döneme girilmiş vaziyette. Doğum günleri de bu "Sineklerin Tanrısı" mizansenine ekstra renk katıyor tabii. Maya'dan önce 7 doğum günü oldu, Maya'dan sonra da 7 doğum günü olacak. Maya tam ortada. Dolayısıyla aşağı yukarı ne gibi beklentileri olması gerektiğini, anne babasını nereye kadar zorlayabileceğini öğrendi.

Benim aklımdaki plan; anaokulunda muffinli ve bizim katılmadığımız bir tören (anasız doğum günü mü olur demeyin, Almanya'da bu işin raconu böyle), sonra akşama anaokulundan kimsenin katılmadığı, babannesi, biz ve okul dışı arkadaşların katıldığı, hava el verirse bira bahçesinde ufak bir meyveli pasta, yeme içme vs bir kutlamaydı. Aynen geçen seneki gibi:


Güzel değil miydi Allaseniz, efsanevi aç tırtıl kanepeler ve yandan yemiş kelebek pastayı unutamadık, değil mi? O nedenle bu sene de çocuklar etrafta koştursun, ana babalar hiiiç oralı olmadan bira yudumlasın istiyordum. Ama bu sene totoyu sermek bize nasip olmayacak gibi görünüyor..

Çünkü Maya'nın aklındaki durum, Bokingam'lı Şarlot'cuğumuza yaraşır düzeyde bir kutlama. Elsa'lı parti hatta mümkünse Elsa'nın kendisinin katılımıyla gerçekleşmeli (yemin ediyorum bunu talep etti, hiç abartmıyorum), etrafta turkuaz balonlar uçuşmalı, peri kanatlı minik kızlar Elsa motifli dondurma-pastadan dev porsiyonlar servis yaparken unicornlar tarafından el emeği göz nuruyla üretilen mavi çocuk şampanyası yudumlanmalı falan (var öyle bir şey, buyrun bu yandaki Elsa desenlisi). Böyle hayalleri var! 3 yaşında.. Pardon 4.

Elsa'lı parti yapmak istemiyorum çünkü Elsa'ya acaip gıcığım (soğuk frijit Elsa!) ama bizden önceki 7 partinin kızlara ait 4'ünün tamamında Elsa'lı parti yapılmış ve sanırım 3'ten 4'e geçilen o ulvi anda Elsa'dan el alınıyor, eteğe yüz sürünüyor falan, tam anlayamadığım bi iş var bu Elsa'da. Uzun konuşma ve ikna süreçlerinden sonraaaaa...., Maya değil ama ben beyaz bayrağı salladım. Elsa'lı parti olacak. Ama işi en az zararla atlatabilmek için, pasta üstüne eşek kadar Elsa baskısı yerine, sevimli normal bir çilekli pastanın ortasına ufak bir Elsa'da anlaştık (şimdilik). Bu anaokulu planı. Bu "mübadelelerin" aslında en kolay tarafı.. İşin zoru, iş anaokulundan çıktıktan sonraki "ev partisi". Adam gibi anne baba babanneyi anaokuluna alsalardı bu "after party" kısmına gerek kalmayacaktı ama evladımızın doğum gününü biz de kutlamak istiyoruz yani.. Boşuna mı yaptık o evladı?

Fakat bu noktada sorun şu: partiye kimler davet edilecek? Ben anaokulundan kimse gelmesin derken, Maya'nın tüm hayatı artık anaokuluna endeksli ve oradaki arkadaşlarını davet etmek istiyor. Haklı. Sonuçta gün onun günü. Eyvallah. Bu Almanya'da bir kural var: Doğum günü partisine çocuğun yaşı artı 1 adet çocuk davet ediliyor. Yani bu durumda 5 çocuk seçmemiz lazım. İşte ben bu sisteme acaip karşıyım. Bunun nedeni; anaokulu sosyal bir ortam, gizli gizli 5 çocuk seçip "şşt çaktırmayın, bu akşam saat x'de y'de olun, yakanızda kırmızı karanfil olsun, parola ise "fareli köy" falan denmiyor, birini davet edersen herkes, en başta da davet edilmeyen öğreniyor. Mesela biz bizden önceki 7 partinin 5'inde "after parti" oldu ve bunların 3'ü erkek çocuktu, geri kalanların 1'ine Maya davet edildi 1'ine edilmedi. Kendi iplemedi ama ben bi bozuldum! Nasssssıl benim çocuuuuum doğum günü partisine davet edilmezmişşşşş! :D Yok be. Ama yine de bi "ay acaba çocuğum sevilmeyen bi çocuk mu? niye davet edilmedi acabağ?" paranoyası yaşamadım değil. Sonra Alman beyim "yok ya, 5 çocuk seçmek zorundalar, çocuğun en çok adını andığı 5 çocuğu seçmişlerdir doğal olarak" dedi kestirip attı.


Fakat ben kestirip atamadım şimdi doğruya doğru. Şimdi bu 5 çocuk neye göre seçiliyor, hakikaten çocuğun kendisi mi seçiyor yoksa anneler "en sarışınından, en uslusundan, en sevimlisinden" pazardan domates seçer gibi çocuk mu seçiyorlar? Bir de azınlık psikolojisi var mesela annesi Bosnalı babası Balkan Türkü olan bir kızcağız var, (biraz da aşırı yaramaz ve hatta saçı da kahve rengi) onu kimse çağırmıyor. Bir zenci kız var mesela, onu "renk katsın" diye biri çağırdı, ben yine "uleyn tersine ırkçılık dönüyor sanki" diye huylandım (bana da ne yapsan yaranılmıyor). Sonra oğlanlar neden çağrılmıyor, halbuki çok tatlılar, süslü pakizeler acaba evleri bozulur diye mi korkuyorlar?! Ben mesela birinin annesiyle çok yakınım, onu çağırmayı çok isterim (Maya asssssla oğlan gelmeyecek, irrrkek sinek olmayacak falan dedi). Ayrıca doğumhaneden bu yana kankası Kaspar gelecek, onu erkekten neden saymıyor anlamadım! Yavrum biz sizi beşikten kerttik, hülooo!

Velhasıl bu çocuk seçme işi çok berbat. Ben "hepsini çağıralım, hak kalmasın, yayalım bira bahçesine çocukları, ana babaları da çağıralım" dedim, beyim "Ö.A. bu iş panayır değil, doğum günü, kendine gel" dedi. Zaten çocukların doğum gününe anne babalar çağrılmıyor, iyi mi?! "Manyak mısınız Almanlar yaaa, 5 çocuk artı sizinkilerle neden tek başınıza mücadele etmeyi istiyorsunuz, canınıza mı susadınız" diyecek oldum sonra "ya bunlar Alman çocuğu: sarışın uslu ve sevimli" geldi aklıma.. Bir de anne babalar aslında gelmek de istemiyor, beleşten çocuksuz 2 saat kazanmışsın, düşünsene. Sustum.

Velhasıl tek bir umudum var: o gün sıcak güneşli bir gün olsun ve biz herkesi çağıralım, bira bahçesinde keyif yapalım. Daha geçen hafta kar yağdığı düşünülürse, büyük ihtimalle yağmurlu serin bir gün olacak ve biz "seçmece 5 çocuk" ile evde doğum günü kutlayacağız. Iıııy. Bu durumda 2 saat boyunca 5 sevimli sarışın sessiz kız çocuğuyla Elsa'lı ikinci (ve korkarım büyük) pasta yenecek, 5dk'da bir dağılan dikkatlerini cezbedebilecek oyunlar oynanacak, şu bahsettiğim Bosnalı kız gelirse (ki ben mutlaka davet etmek istiyorum, bu ayrımcılık zinciri kırılmalı!) evin altı üstüne geleceği için (bir kere bize oyuna geldi, evi toplamam 2 saat sürdü) ev temizlenecek falan fişman. Ay gözümde büyüyor bu iş. "Hirşey çocuklarımız içün!"