24 Şubat 2017 Cuma

İki çocuklu hayatın en zor ve en güzel yanları


Beni biliyorsunuz, tek çocuğum. Eşim de öyle. Türkiye standartlarına göre 34 yaşımda, oldukça geç anne oldum. İkinci çocuğu da 37 yaşımda doğurdum - 40'ından sonra azanı teneşir paklar dediler diye biraz acele ettik - üstelik ben kendim iki çocuklu olsam da hala "kardeş asla şart değil hatta çocuk bile şart değil"cilerdenim. Çok samimi söyleyeyim, iki çocuklu hayat çok zor. 1 defa güzel dersem, 5 defa zor derim, anlayan anladı..

Anlamayan için anlatayım.. Şimdi biz gurbet ellerde yalnızız. Anane, babanne, eve yardımcı, çocuğa bakıcı, Münir Özkul gibi sıcak kalpli bir kahya ve Adile Naşit gibi tontiş bir lala lüksümüz yok. Tabii bunun yanında 2 seneye varabilen ücretli / ücretsiz, sen seç beğen al bacım türü annelik izni falan var ama bunu da yaşı, eğitimi, hayattan beklentileri, kişisel kişisel gelişişmeleri belli bir seviyeye varan modern kadın/anne'ler ne kadar değerlendiriyor orası tartışılır. Velhasıl, ben bu "risk"i ya da "şans"ı kullanmaya, evimin kadını çocuklarımın anası olup kariyerime 2 + 2 = 4 sene ara vermeye karar verdim. Ay vallahi ben bunu hep yapıyorum ama yine aynen ilkindeki gibi tam işe tam zamanlı dönmüşken daha ilk haftadan hamile kaldım. İşverenim de bu naneyi özellikle yaptığıma inandı, artık beni 2 sene sonra davul zurnayla mı karşılar, yoksa buyur kapı, buyur sapı mı der bilemiyorum.. Bizim meslek, yani klinik psikologluk, ne yazık ki uzun aralar vermeyi pek kaldırmıyor ama Türkçe konuşan terapist de altın değerinde, o nedenle çocukları anaokullu edip mesleğime kaldığım yerden devam etme konusunda "fifti-fifti" şansım var canlar..

Sadece ana değil, iki çocuk babaya da zor. Mesela bizim bey babalık izninin sadece 1 ayını kullandı (aslında çok bile ama ben mastit denen meme iltihabı illetiyle hastanelik olunca, kızcanımıza o baktı, sağolsun) bu kadarcık izinle bile işi durma noktasına geldi. E biz zengingillerden değiliz, evde aç bekleyen 4,5 boğaz var (1,5 "pilav üstü kuru" kısmı benim, bilahare anlatıcam bunu..) ikimiz de yan gelip yatıp yeni bebenin lavicert buğulu gözlerine methiyeler düzemiyoruz, birimiz illa ki çalışacak.. Bu, yani kariyer sahibi olup iki çocuk yapmak, zor tabii. Ama daha zor noktalar var.

1. Kendine, eşine ve ilk çocuğuna zaman ayırabilmek.

"Tek çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk" lafı doğru. İlk çocukla en azından kendine, çocuk uyuyunca eşinle birbirinize ve en çok da çocuğuna doya doya zaman ayırıyorsun. Ben neydim ne oldum bakın. Hadi kendin ve eşin neyse de.. İlk çocuğa zaman ayıramamak berbat bir şey. "Anne benimle oynar mısın azıcık?" en korktuğum soru çünkü çok istiyorum onunla oynamak ama bir türlü başaramıyorum! Yani kitap okumak sevip okşamak tamam da, eskiden kurduğumuz oyunlar, koşmalar atlamalar, yepyeni aktiviteler nanay. Üstelik, ben kızımı çok ama çok özlüyorum! Bazen sadece uyuduğu zaman, bebek de uyumuşsa gidip yanına uzanıyorum bir 15dk, nefesini dinliyorum.. Bebeğin bakımı ve ihtiyaçları öyle çok zaman ve enerji alıyor ki, onunla oyun oynamaya ne vaktim var ne de isteğim! En kötüsü de isteksizlik.. Sanki onu ihmal ediyorum, ikinci plana atıyorum gibi bir vicdan yükü.. Ne kadar sarılırsan sarıl geçmiyor. Oyun lazım, koşturmak, çığlık atmak istiyor ve bu bebeği uyandırıyor. Bebek uyanınca anne ortadan kayboluyor.. Emzirirken, bazı basit bakım işlerinde bazen aynı zamanda büyükle doktorculuk, misafircilik falan oynuyorum. Öyle seviniyor ki, benimle ne oynayacağına karar veremiyor, bazen o karar verene dek bebek huysuzlanıyor. Hop anne yok oluyor.. Çok berbat bunun vicdanı..

Daha zor durumlar var. Mesela, bizim bey daha çok mesaiye kalır oldu, ki bu yeni babalarda çok görülen bir endişe halinin sonucu.. Onun mesaiye kaldığı geceler, geceleeeeer, ah geceleeeer modundayım ben. Allahım, saat akşam 4-7 arasına İngilizler boşuna "cadı saatleri" dememiş.. Zaman geçmiyor yeminle.. Hele 7-8 arası, yani büyüğün yatma ritüellerinin tamamlanması ile gözlerin kapanma aralığı tam çılgınlık artık.. Ne yapıyorum, büyüğü çiş-diş-pj'e talim ettirirken, küçüğü Ferber metodu ile işkenceye talim ettiriyorum! Evet, ben! Ferber'e nefret duyan ben.. Valla oğlanı beşiğine yatırıyorum, tepesine dönenceyi açıyorum ve ortadan kayboluyorum. Bazen ağlamaktan yorulup uyuyor, bazen kız sağolsun 173625 defa su istenme, çişe kalkma, masal isteme, el tutmaca, sırt kaşıtmaca ritüellerini makul ayarda tutup, çabuk uyuyunca, hemen deli danalar gibi oğlana koşuyor, bu sefer onu uyutmaya çalışıyorum. Yazık bazen alı al moru mor ağlamaktan.. Ama başka çarem yok, kız odasına oğlanı istemiyor, çok gürültülüymüş. Hakikaten adam da gürültülü, cok cok cok emmiyorsa, zaaart diye osuruyor, o olmazsa hıçkırık tutuyor..

2. İki çocuğa aynı anda yetebilme kısmından da "sıfır, otur!"u aldım.

Hele ki ikisinin birden ağlaması yok mu, aynı anda. Burda durum basit, kim daha çok ve ciddi ağlıyorsa, kucağa o geliyor. Genelde kız tabii. Oğlanı bu şekilde terbiye ettik, kendisi tam bir Beyoğlu Beyefendisi oldu, içini çeke çeke sırasını bekliyor garibim. Aslında "babanız yok, gelin yatağıma ikiniz de" desem belki daha kolay olacak ama onun da suyunun çıkacağından endişe ediyorum.. Bir de birini memede uyuturken öbürünün sırtını kaşımak için yogada 5. seviye uzman olmak gerekiyor.

Vicdan kısmı çok berbat. Tek başınaysan illa ki biri diğerinden geride kalıyor. Bu işi dengede tutmaya çalışıyorsun ama anlatamıyorsun.. "Sen büyüdün artık" demedim hiç çünkü o da 3 yaşında daha ama "Lukas küçük, beklemeyi bilmiyor, izin ver onu uyutayım sonra söz seninle oynayacağım" dedim. Sonuç: 2dk'da bir "uyudu mu?" diye yokladı, kimse uyuyamadı, sinirler gerildi, keçiler dağlık arazide kayboldu. Bir de oğlana karşı duyulan vicdan azabı var, o da berbat. Kızla öpüşüp koklaşıyoruz, oğlan bi köşede beyaz duvarlara bakıyor ya.. Ya da tek çocukla bebekken ne aktiviteler yaparmışım ya.. Oğlanın gülümsemesi de yandan yandan, öyle güzel ki, gülümseyecek ana bulursa.. Sadece ana değil, büyükanneler babalar da aynı şekilde, varsa yoksa kız, oğlan hep ikinci sırada..

3. İdealizm'i at çöpe.

Oğlan daha 4 aylık ama kızın yemek sonrası 30dk tv izleme hakkından o da ister istemez faydalanıyor. Memede uyutmanın ne kadar korkunç sonuçlar doğurduğunu bildiğim halde, yine memede uyutuyorum çünkü gerekçem "daha 6 aylık olmadı, daha çok küçük". Kızı 19 ay emzirdim, oğlanı 12'den bir gün fazla emzirmek istemiyorum çünkü meme bitince hayatımız değişti resmen. Yine de ilk hedefim 6 ay, inşallah 12 aya uzar ama sonra benden paso.. Kıza verdiğim sosyal ortamları, oyun gruplarını, beraber göz göze oturup koklaşmaları da hiç yapamıyorum çünkü zaman yok. Bazen tek başına odasındaki beşikte duruyor. Üstüne bir dönence astım, ona bakıyor, bir de emektar Sophie var, onunla dişlerini kaşıyor. Tek bilişsel aktivite hayatı bu. Fakat dedikleri gibi olmadı. Çok ağlayan bir bebek değil, daha doğrusu ağladığında nedenini anlatabilen bir bebek. Ayrıca ben de onun ağlamasına çok takılmıyorum, Maya'dan idmanlıyız sonuçta 45dk bile ağlasa "vah garibim" demiyorum "ciğerleri açılır" diyorum çünkü Maya'nın ilk 8 ay aralıksız günde 8 saat ağladığını biliyorsunuz, bana komaz bunlar.. Ama yine de 45dk sınırım var, sonrası kendim rahatsız olduğum için..

Fakat; güzel yanları da var tabii. İkisi birbirine sarılıyor şimdilerde. Oğlan daha ziyade saç çekme, yanak emme modunda ama kız baya şefkatli (bazen elinin ayarı kaçıyorsa da..) bazen de salyasını siliyor, güldürmeye çalışıyor. Annesinin küçük yardımcısı. Kıskanması diğer çocuklar gibi huysuzluk olmadı, kıskandıkça aşırı yapıştı öpmeye falan çalıştı, biraz da mıncırdı ya da kendisi de bebekleşti, bir dönem emeklemeye agu gugu demeye sardı, birkaç defa da gece yatağa çiş kaçırdı ve bez istedi (vermedik). Ama bunun dışında büyük bir vukuatı olmadı.

İkinci çocuğun güzel yanı, sevgi hakikaten katlanıyor, daha çok gülüyorsunuz. Kötü yanı, emek 5 kat artıyor, zaman programlama, özellikle de kendinize zaman ayırma nanay. Mesela eskiden yemekte herkes yerine oturup güzelce yerdi, şimdi benim kucağımda Lukas, eşimin kucağında Maya (çünkü Lukas kucakta, o eksik kalır mı?) tek elle yemek yeme çabaları.. Çoğu zaman "bırak ya, bu ne cefa, aç kalkayım" diyorsun ve sonra saat 9'da atıştırmalıklar gelsin, boş gıdalar gitsin, 1,5 "pilav üstü kuru" olayı bu işte.. Doğumdan sonraki hafta hamilelik öncesi kilomdaydım ve göbeğim dümdüzdü. Şu an doğuma girdiğim kilomdayım ve hayatımda ilk defa nurtopu gibi bıngıl bıngıl bir göbeğim var! Rejime ve spora başlayacağım diyorum ama hastalıktan vakit bulamıyorum. Zaten elim ağzım da durmuyor, spor yapılacak tek zaman dilimi, gün içinde boş olan tek zaman dilimi 06.30-07.15, sabahın köründe insanda motivasyon olmuyor ki..

Fakat pişman değilim. Yorgunluktan geberiyorum hatta tam 8 hagftadır Bronşit üstüne Zona üstüne pnömoni vs vs oldum ve normal bir insan bu haliyle ve bu ağrılarla yataktan dahi çıkamaz ama ben çıkmak zorundayım.. Allah sağlık versin, elbet başarılır, bu günler de kolaylar, çocuklar büyür.. Aslına bakarsanız ikinci çocuk çok aşırı hızlı büyüyor, nasıl oluyor bilmiyorum ama zaman çok hızlı geçiyor! Ve tuhaftır, bu benim son çocuğum diye, anneliğim öyle farklı ki.. Kıza ne yaptıysam oğlana ya yapamadım ya da tam tersini yaptım ama sanki bu çocuk daha rahat büyüyor, hem kendi hem benim için.. Yazıcam bunu da. Öğrenen Anne resmen Taş Devri Analığı'na bağladı ve işin sırrı buymuş! Azzzz sonra :)

14 Şubat 2017 Salı

İki çocuktan sonra sevgili kalabilmek

14 Şubat şerefine, samimi bir yazı olsun istedim, buyrun okuyun:

Tek çocuktan daha zormuş.. İlk zamanları demiyorum, o hormonların celalli olduğu, sana "canım" dediğinde "canın çıksın!" diye bağırmak istediğin, uykusuzluğun, yorgunluğun, bebekli hayata alışmaya çalışmanın, baştan aşağı kolik denen belaya battığın ve senin kendinin bile tanımadığın birine dönüştüğün o ilk zamanlar ayrı hikaye. O zamanlar geçiyor. Mesela bir gün gecelik üstüne sabahlık giymekten vazgeçiyorsun, ertesi gün biraz makyaj, daha ertesi gün yürüyüşler, hadi bebekli bir arkadaşla buluşayım iki nefes alayım derken yeni hayatına alışıyorsun, eskiden yaptığın sporunu, sosyal hayatını bebekle de revize ediyor, bir yolunu buluyor, devam ediyorsun. Sonra eşinin bebeğe davranışı var, adamı ilk defa senden başkasına aşıkken görüyor, bu eski adamın yeni haline aşık oluyorsun. Erkekler için de öyle, annelik kadını güzelleştiriyor, köşelerini falan törpülüyor, yuvarlaklaştırıyor ve onlar sana yeniden aşık oluyorlar.

Sonra ikinci çocuk geliyor ve bu denge yeniden alaşağı oluyor. Üç tekerlekli bisiklettense dört tekerlekli araba daha dengelidir, daha rahattır falan diyorsan.. Yanılıyorsun. İkinci çocuktan sonra sevgili olabilmeyi, sil baştan öğrenmen gerekiyor..

Çok zorlandım. Evet, itiraf ediyorum, bu sefer çok ama çok zorlandım. Bulaşık makinasının üstünde tezgaha konmuş (hemen alttaki makinaya konamamış) bardakları, yatağın altından çıkan çorap teklerini, senelerdir aynı yerde durduğu halde hala "nerdeeee?" diye sorulan eşyaları çok taktım kafama. Ya da bebek ağlıyor, ertesi gün işe gidiyor diye (çünkü ben evde boş boş oturup çerez yiyip film izliyorum bütün gün) kulaklığı takıp uyumasını, uykusuzluktan çöken bağışıklık sistemim yüzünden devamlı hasta olup bronşitten öksürük krizlerine giriyorum diye yastığını yorganını alıp salona "beyin göçü" gerçekleştirmesini, "offf pizza dışında bişey yemeyi özledim" ya da "saçların çok dökülüyor, benim gibi kel kalıcaksın hahaha" demesini falan çok taktım. Sonra, eski, çocuktan önceki değil de tek çocuklu halimizi özledim, çocuğu bakıcıya bırakıp gece çıkmalarımızı (bebeği bırakamam ki) ya da yatırıp, elimize şarabımızı myve çayımızı alıp salonda el ele oturup sohbet etmelerimizi.. Ya da birimiz çocuğa bakarken diğerimizin kendine zaman ayırabilmesini, arkadaşlarımızla buluşabilmeyi.. Hatta 3 yaştan itibaren onu da götürdüğümüz yerlerde onun oyuncaklarına, kitabına ya da diğer çocuklara falan dalıp, bizimde insan gibi iki çift laf edebildiğimiz, sanattan, güncel konulardan, politikadan falan konuşup kendimizi "hayattan uzaklaşmamış" hissetmemizi, "çocukluyum ama bak işte seyahat de ediyorum, kendime de bakıyorum, eşimle de aşığız" diyebilmeyi..

Tek çocukla en azından biriniz serbestsiniz ya da tek eliniz serbest.. İki çocukla böyle bir lüksünüz kalmıyor, biriniz birine, öbürünüz öbürüne. Bazen birbirinize zaman bulamıyorsunuz. Bazen zaman buluyorsunuz, enerji bulamıyorsunuz. Bazen sevişmektense uyumayı tercih ediyor, öpüşmeyi sarılmayı bile "vakitsizlikten" erteliyorsunuz. Doğruya doğru. Lojistik de zorlaşıyor, aynı anda uyumuyorlar, bebek hemen uyanıveriyor, o ağlarken büyüğü uyandırıyor ve bu bütün gece tekrarlanabiliyor. Bir de bedenen yorgunsunuz, kendinizi çekici bulmuyorsunuz, bazen bacaklardaki tüyler alınmamış oluyor, bazen eşinizin saç sakal birbirine girmiş oluyor, bazen yatak çarşafları mis gibi değil de dün geceden kusmuk ya da çiş kokuyor.. Bir de kendi bedeninizle barışma kısmı var, doğumdan sonra bedeniniz size bile yabancı..

Kaliteli zaman geçirmek lafını ebeveynlikle bağdaştırırız da, nedense sevgilimizle kaliteli zaman geçirmek ya da hatta daha önemlisi kendi kendimizle kaliteli zaman geçirmek kısmı hiç aklımıza gelmez! Halbuki işin sırrı bu, önce sen kendine zaman ayıracaksın, kendini seveceksin, seni neyin mutlu ettiğini öğreneceksin.. Sonra sıra çocuklara, sevgiliye geliyor. Halbuki ikinci çocuktan sonra ben de dahil, çoğumuz önce çocuklar, sonra eş ve ev işleri, genel zaman planlaması, hayatın akışı derken, kendimizi en son sıraya atıyoruz. Ben ikinci çocuktan sonra, kendime zaman ayıramadım, vicdan azabı duymadan şöyle kendimle başbaşa bir sütlü kafeinsiz kahve içip kitabımı yazamadım, masaja gidemedim.. Kendime zaman ayıramayınca, sevgilime nasıl ayıracağım, ilk bulduğum fırsatta "duşa girmek" gibi bir hedefim varken (ve duşa girdiğim anda bile, kulağıma aslında gerçekte olmayan ağlama sesleri geliyorken - sanki 3,5 senedir devamlı ağlama, mızırdama, çığlıklar öyle içime işlemiş ki, sadece sesslizliği kabul etmiyor beynim), "aşk meşk" listede o kadar geri sıralarda ki..

Mutsuz değilim. Evliliğimden, ilişkimizden memnunum ama birşeyler eksik ve kekremsi, bu da beni üzüyor. "Eskisi gibi" olmak istiyorum ama öyle yorgunum ki, "yarın eskisi gibi oluruz" diyorum.. Günler geçiyor, hayat geçiyor, belki de asla eskisi gibi olamayacağız..

Oysa o kadar kolay ki, biraz zaman biraz enerji ayır. Çok şeye gerek yok, çocuklar uyur uyumaz, belki 30dk sürecek deme, ona bir şarap ver, kendine meyveli çay koy, kıvrıl yanına, tut elini. İlle sevişmek zorunda değilsin ki, aşk sadece cinsellik olsaydı, tek bir çift 1 seneden fazla birlikte kalmazdı! İçinden ne geliyorsa öyle yap ama birşeyler yap, erteleme..

Ha bir de, hani diyorsun ya, bazen kendimi çok "anne" hissediyorum, sanki eski ben değilim, sanki bazen karşımdakiyle sohbet ederken, acaba "zavallı çocuklu ev kadını" diye mi düşünüyor diye düşünüyorum.. Eski hayatımı hatırlıyorum, mesleğimin zirvesindeki, entellektüel anlamda tepede olduğum, günün en moda terimlerini, jargonu takip ettiğim, genel kültürümün insanları büyülediği o geçmiş zamanı.. Ha işte o anlarda kendine de ki; ben olduğum şeklimle yeterli ve iyiyim! Ben şu an kafamı çocuk yetiştirmeye takmış olabilirim ama bu geçici bir süreç ve ben "sadece anne" değilim. Ben içimdeki potansiyeli biliyorum, biraz çaptan düşmüş olabilirim ama o eski günler yeniden gelecek..!

İşin doğrusu, biraz da algıda sapma var, anneliğin verdiği doğal yetememe hissi (özgüvenimiz tam olsaydı, annelikte ne hatalar yapar yine de aman boşver der olsaydık, etrafta aklen ve bedenen sağlıklı çocuk kalmazdı, bu nedenle genetiğimize işlenmiş kafaya takmak), bize aslında gayet iyi giden bir şeyi bozukmuş gibi gösterebiliyor. "Olduğum kadarıyla yeterliyim" diyebilmek bu nedenle önemli. Çocukların karnı tok mu, başlarının üstünde bir çatı var mı, onları seven, koruyan ve bunu bir şekilde onlara hissettiren bir anneleri var mı, bu anne elinden geleni yaparak onlara düzenli, güvenli bir hayat sunmaya çalışıyor mu? Tamam. O zaman o anne yeterince iyi bir annedir de, geç ve sıra kendine gelsin artık..

Bu akşam özel bir planımız yok, birbirimize hediye falan almadık, beklemiyoruz da. Adetimiz değil. Ama bu akşam ona zaman ayıracağım. Çocukları uyuttuktan sonra, ne kadar yorgun olursam olayım, yanına oturacağım, elini tutacağım ve "sen benim için değerlisin" diyeceğim, "bunu son zamanlarda çok sık söyleyemiyorum ama sen benim için çok değerlisin.." Ve onun da ne cevap vereceğini biliyorum, çünkü hep aynı cevabı verir. "Sen benim hayatımdaki en değerli şeysin" diyecek yine. Ve biz eskisi gibi olacağız, sevgili olacağız. Biliyorum.

Herşey sende başlıyor.

5 Şubat 2017 Pazar

Sufizm ile doğuma hazırlanmak

Son bir senedir Sufizm ile ilgileniyorum. Daha öncesinde kulaktan dolma bilgilerim ve ilgim vardı ama bu konuda kendimi eğitmeye sadece son 1 senedir gerçekten merak saldım. Daha yolun çok ama çok başındayım hatta cesaret edip bir adım dahi atamadım diyebilirim, sufizm öğretisi bir okyanus gibi ve insan daha suya giremeden bile, suyun çekimiyle, enerjisiyle, kendini kaybedebiliyor. Kendimi şu an, sandaletlerimi elime almış, çıplak ayaklarımla okyanusun kıyısında yürür ama dalgaların köpüklerini ayak parmaklarımda hissetmeye henüz cesaret edemezmiş gibi hissediyorum..

Öncelikle öğrendiğim, sufizm'in iki kolu var; biri düşünme, diğeri uygulama kolları. Uygulama kısmı daha İslam Dini öğretisine yakınken, düşünce kısmını ben psikoloji bilimi ve felsefeye paralel görüyorum ve bu anlamda mesleğimden dolayı da beni içine çekiyor. Sufilik zaten bazılarına göre "psikoloji biliminin taçlanışı" olarak ifade ediliyor ve "insan nefsinin anlaşılmaz psikolojisini bilmekten geçiyor". Mesela id, ego ve superego gibi psikolojide çok dile düşmüş kavramlar, sufizm öğretisinde anlam buluyor, yerine oturuyor.

Gelelim hamilelik ile sufizmin ilişkisine. İkinci hamileliğimde de ilk hamileliğime çok benzer bir hamilelik geçirdim, aldığım kilo, bebeğin içinden geçtiği safhalar, yaşanan bazı ufak problemler tamamen aynı seyretti. Fakat bazı farklar da oldu ve bu farklar daha içseldi. Bu hamilelikte ruh yapım daha en başından itibaren ilkinden çok farklı oldu. Bu anlamda "her hamilelik farklıdır" diyenleri anlayabildim. İlkinden farklı olarak, bu sefer daha "durgun"dum. Endişelerim elbet ki vardı ama bu sefer daha "yoluna bırakmış" haldeydim. Mesela cinsiyetini gerçekten merak etmedim ve gerçekten doğana dek öğrenmedim çünkü kız ya da erkek olması gerçekten önemli değildi. Ben hayat boyu bir kız çocuğum olmasını çok istedim ve Allah da lütfetti ve verdi, bundan sonra ikinci bir kızım olursa da çok sevinirdim, erkek evladım olursa da çok sevinirdim. Yani tam bir kabulleniş içindeydim, o nedenle merak da etmedim. 

Bir diğer konu; bebeğin 37. haftaya dek hala doğum pozisyonu diye de anılan kafa üstü pozisyona dönmemiş oluşuydu. Aslında son ana dek bu dönüşü yapmayan, son dakikada dönenler de var tabii ama gerek ailemde ters doğanların sayısı gerekse buradaki bilimsel çevrenin 37'nin sonuna dek dönmezse, işinin ehli ebelerin dıştan masajla falan döndürme teknikleri uygulamasını gerektiriyor olması ve bunun da son derece acılı bir uygulama olması nedeniyle, yanaşasım yoktu. Ben yaptırmak istemesem ve bebek de ters dönmezse, doğum yolu sezeryana gidiyordu, o da beni korkutuyordu.. Normal doğum zordu evet ama sezeryanın kolay olmadığını, özellikle doğum sonrasının zor geçtiğini düşünüyordum. Ama sonuçta, yine sufizm öğretisi temellerine göre "her şey olacağına varır, sen Allah'a güven, o senin ve bebeğin için en hayırlısını bilir" diye telkin ediyordum kendimi.. Su akar, yolunu bulur ve biz bazı şeyleri kontrol edemeyiz. Bizden öte, aslında tüm kainatı dengede tutan daha büyük bir plan vardır ve biz bunu kavrayamayız. Doğal doğum diye tutturup bedenine ve bebeğe zarar veren çok insan var, doğal dahi olsa, doğru olarak kabul ettiğimiz şey bile olsa, bazen bizim için hayırlı olmayabiliyor, o nedenle, suyu akışına bırakmak, suyu, onu akıtana bırakmak çok önemli.. Yine kabulleniş ve son anda bebek döndü (hatta iyi ki son anda döndü çünkü kordon boynuna 2 defa dolanmıştı doğduğunda..)

Tüm bunlar bir yana, tabii son dönemece gelince bir de doğum korkusu başladı, ilk çocuğumu epiduralsiz, ağrı kesicisiz, adeta ortaçağ teknikleriyle doğurduğum halde, itiraf edeyim, normal doğumdan yine, yeniden, hatta daha çok korkuyordum. En sık beni dibe çeken düşünce "nasıl başarıcam, yapamıycam, çok az kaldı, işte hep olduğu gibi yine bir solukta geçti zaman, doğum kapıda" fikrini ya da paniğini de yine aynı felsefeye göre "evet bilinmezlik, acı ve korku dolu bir süreç kapıda ama bugüne dek hızla geçen zaman doğumda da hızla geçecek, bu da herşey gibi geride kalacak" diyerek yenmeye çalışıyordum. Önce Allah'a sonra bedenime, kendime güvenmeye çalışmak benim en büyük öğrenimim ve sınavımdı bu dönemde.. Sufizm öğretisinin ve evrenin Allah tarafından denge içinde, bizim kontrolümüzün çok dışında yönetildiği inancının bu aşamada gerçekten çok yardımı oldu. Gerçekten, suyum geldiğinde sakindim (hatta Maya'nın tırnaklarını kesip uyutacak, sonra evden çıkacak derecede sakindim), doğum ağrısı geldiğinde sakindim, ne olduysa son 30dk'da oldu, artık acı kapıdaydı ve ben acıyı tam anlamıyla yaşamak zorundaydım. Panikledim, epidural için yalvardım (tabii ki çok geçti ççünkü ilk ağrıdan doğuma sadece 30dk sürmüştü) ama çaresizliğimin tam orta yerinde de doğanın eline bıraktım kendimi.. Ve ışık gibi doğdu, adının anlamı "ışıklar içine doğan" oğlan..

Tekrar sufizmin bana ve anneliğime kattıklarına döneceğim ama şimdilik sufizmde dervişlerin eğitiminde çok sık dile getirilen bir cümle ile bitirmek istiyorum: "yoldayım ama henüz sadece yolun başındayım.."

2 Şubat 2017 Perşembe

Hanzo ile Greta

Hayır başlığı yanlış okumadınız. Ayrıca evet bir sürü yazılacak akıllı uslu merak edilesi konu dururken böyle bir yazıyla başlamam da ayrı komik ama yok yazmadan duramıyciym, evren bana nanik çekiyor, karşılığını vermem lazım.

Greta; Maya'nın anaokulundan şipşirin ama nasıl şirin, aynen bu yandaki örnekteki gibi fazla şirin, tatlılıktan eriyen ve üstelik tüm Aleman çocukları gibi aşırı terbiyeli, akıllı ve uslu bir küçük kız. Greta, Maya'yı anaokuluna "alıştıran", ondan 3 ay büyük olduğu için ona yeni ortamında ablalık yapan, aşırı derece büyük kalpli enteresan bir kız. Greta, evrenin bir aileye yollayacağı en büyük hediyelerden biri sayılabilecek, devamlı gülümseyen, sapsarı saçlı masmavi gözlü, tombik ve minik bir kız. Greta; bir harikalık abidesi.

Hikayemizde geçen Hanzo ise ben oluyorum.

Şöyle açıklayayım. Bu Greta'nın anası da kendi gibi tombik ve sevimli, iyi niyetli ve kelebeksel bir kadın. Üstelik bizim Beyaz Atlı Prens'in de anaokulundan arkadaşı, ki bu anaokulu da şimdi bizim kızların gittiği asırlık anaokulu. Yani bu Greta'nın anasıyla arkadaş olmam, kızları da arkadaş etmem evren tarafından bana öngörülmüş bir kader.. Peki ben ne yapıyorum? En son dün Greta'yı az kalsın arabamın altında eziyordum. Durun yazıcam, olay bu raddeye varana dek daha neler yapmadım ki..

Hepimizin vardır (lütfen var deyin), böyle hayatımıza sanki "Allahın Sopası" olarak yollanmış insanlar. Hani yanlış ne yapsan bu insan tarafından yakalanırsın. Bu Greta'nın anası da benim kişisel sopam. Kadın ne kadar yuvarlak ve anaçsa, ben o kadar köşeli ve rezil kepaze ana modeli.. Kadının gözünde dünyanın en korkunç anası benim, yemin ederim! Neyi yanlış yapsam, ne zaman zıvanadan çıksam, kendimi her kaybettiğim anda, hangi kuralı ihlal etsem, bu kadın görgü şahidi! Artık o kadar ayyuka çıktı ki iş, kadını gördüğüm an elim ayağıma dolanıyor ve iyi bir insan olmaya çalışsam da yine sıvıyorum!

Mesela geçen gün.. Maya'ya yeni bot aldım ve o gün özel bir yemekli toplantımız vardı, sırf o gün için botlar yeni ve güzel gözüksün istedim. Ertesi sabah ne hali varsa görsün, istediği gibi oynasın o botlarla, dalsın çıksın çamurlu sulara. Beni biliyorsunuz hiç üzülmem çünkü hem pahalı marka şey almıyorum hem çocukluğunu doya doya yaşasın modundayım. Ama bu botları o günlük korumak istemiştim.. Maya eski botları yerine onları giymek isteyince hayır diyecek kadar da abartmamış, giydirmiştim. Dolayısıyla Maya'ya dedim ki, Maya'cım sevgi kelebeğim, uçuç böceğim, gözümün çapağı; lütfen ama lütfen bugün su birikintilerinde zıplamayalım ki botlarımız bu akşam yepyeni ve güzel dursun, yarın istediğin kadar zıplarız beraber. Fakat tabii 3 yaşında bir çocuğa gel de laf anlat. Maya bir dedi iki dedi atladı sulara ve ben "kızım kime diyorum ya, bin defa söyledim, niye dinlemiyosun dır dır da dır dır" tam gaz bağırırken, Greta'nın anasının soluğu ensemde bitti..

Ya da ondan bir iki gün önce, "Maya yerler kayıyor lütfen bahçe kapısına kadar koşmadan yürüyerek git" dediğim halde, vallahi abartıyorsam peşimden terlik fırlatın, aynen bu yandaki gibi koşup, tabii ki düşüp, car car ağlamaya başlayınca, sevgi kelebeği gibi koşup da yerden kaldırıp her bir dizini binlerce öpücüğe boğup, gözyaşlarını içmem falan beklenirken, kucağımda iki numarayla zaten yorgunum ağzımdan "oh olsun, ben sana demiştim, nasıl düştüysen öyle kalk ve ağlama" sözleri sökülürken, kapıda kim varmış, kimle gözgöze gelmişiz, yerden Maya'yı kaldırıp üstünü silkeleyen kimmiş? Greta'nın anası.

Yine bir başka gün, Lukas'ı pusetiyle anaokulunun bahçesine park etmişim (E napıyım, içeri alsam zorum zorum, içerisi mikrop kaynıyor, dışarda temiz havada güzel güzel uyusun çocuk. Efenim, ne dediniz? Kim çalacak ayol çocuğu, ilahi siz!), içerde "hadi kızım, hadi kızım, bak kardeşin dışarda bekliyor hadi birazcık hızlı giyin" diye diye kızı hazırlıyorum. Yanıma F.'in annesi geldi "Bebek ağlıyordu, Greta'nın annesi dışarda yanında, kucağına aldı sallıyor şimdi sustu" dedi. Tabii ki Greta'nın anası yapar anca böyle şirin yardımları.. Neyse çıktım dışarı, normal bir insan gibi teşekkür edeceğime ağzımdan "iki çocuk çok zor, vallahi delireceğim, birini bırakmazsam öbürüne yetişemiyorum" türü bir zırva döküldü! Hanzo'yum işte.

Yine Maya'nın baş rolü Lukas'ın ise asıl erkeği oynadığı bir ağlama krizi sahnesinde Maya'ya "ağlayacaksan evde odana kapanırsın" diye bir tehdit savurduğum anda Greta'nın anasının koca koca açılmış mavi gözlerinde "zincire vurulmuş kir pas içinde önüne bir kap su atılmış zavallı Maya" resmini ben bile gördüm yani.. Ya da anaokulundan çıkar çıkmaz "pasta yiyceeem" diye bağıran çocuğa "dur bakalım yemeğini yedin mi, yemediysen pasta yok" derken, ya da "3'e kadar sayıyorum, gelmezsen burda kalıyorsun ben gidiyorum" tehditleri savururken, ya da Maya'nın anaokulundan gelen ve hiç bir şeye benzemeyen "sanat eserlerini" anaokulu köşesindeki çöpe atarken.. Hep Greta'nın anasının gözleri.. Artık bir Hanzo olarak dayanamıyordum sevgili dostlar..

Gelelim kurduğum hain planla Greta'yı öldürmeme ramak kalmasına..

Anaokuluna yürüyerek 4dk olan evimizden arabayla çıkmış, Lukas'ı pusetiyle bahçede bıraktığımda Greta'nın anası tarafından şipşak emzirilme riskine karşı (yok artık demeyin, bence kader ağlarını oraya doğru örüyor..) çocuğu direkt arabada bırakmış (ki bu Almanlar tarafından direkt polis çağırma nedenidir, valla 5dk'da döneceğim bakın arabanın kaloriferi açık falan da desen dinlemezler), Maya'yı zorum zorum hadiler silsilesiyle hazırlayıp arabaya geri getirmiş, neden çikolata yiyemeyeceğini anlatırken, bir yandan da gideceğimiz adresi arabanın GPS'ine girmeye çalışmış, tükenmiştim. Tabii ki geri vitese taktığım anda, arkamda Greta'nın olmaması mümkün değildi ama bu ayrıntıyı düşünememiştim. Allahtan sensor denen şey var, vallahi çocuğu o sensor korudu, bit kadar boyuyla aynadan falan görülmüyordu çünkü.. Ay sinirlerim bozuldu. Bir de annesi yine mavi gözlerini açmış bakıyor! Camı açtım "ay kusura bakmayın, aynadan da göremedim" gibi bişeyler zırvaladım ağladım ağlayacağım.. Kadın bana demez mi "yok canım bişey olmadı işte, rahat olun".. Ay diyemedim tanıdığım birinin ikiz çocuklarından biri aynen bu şekilde ezilerek öldü diye.. Oturdum artık kime ağladığımı bilemeden ağladım, kadın sırtımı sıvazladı, çocuklar korku dolu gözlerle bizi izledi, Greta tabii ki Maya'yı öptü ve sakinleştirdi..

Hanzo ile Greta... Bu da bizim hikayemiz...

Lütfen park yerinden çıkarken, geri geri giderken, okul çevrelerinde hız yapmayalım, dikkatli araç kullanalım diyerek kıssadan hissemizi de çıkaralım ve dur bakalım Greta'nın anasıyla arkadaş olacak mıyız, yoksa Allahın Sopası olarak devam mı edecek, zaman gösterecek..