25 Mart 2017 Cumartesi

Ölüm çocuklara nasıl anlatılır?

Eşimin annesinin eşi, yani kayınpederim "Opa Claude"; 4 aylık bir kanser sürecine yenilerek, malesef geçen hafta vefat etti. 71 yaşındaydı ve yattığı hastanede durumu ağır değildi yani uzun vadede beklenen ama aynı zamanda ani ve erken bir ölüm oldu (hangi ölüm erken değildir ki..). Hiçbirimizle kan bağı olmasa da, gönül bağımız vardı; ailemizdi.. Çok üzüldük, onu çok özleyeceğiz..

Bu vesileyle, Maya'ya ölümü nasıl anlattığımızı ve cenaze törenine nasıl katıldığını yazmak, deneyimimizi paylaşmak ve uzman klinik psikolog olarak bir kaç yol gösterici noktaya değinmek istiyorum.

Çocuklar ölüm kavramını ilkokul döneminden önce pek anlayamıyorlar. Bu dönemde ölüm kavramını, ancak onlar sordukları zaman ve onların sorduğu konu dışına fazla çıkılmadan anlatmalı diye düşünenlerdenim. Tabii ki okul öncesi dönemde mutlaka çocuklar ölümle tanışıyorlar; bu bazen bir hayvanın ölüsüyle karşılaşmak, bazen pek sık görmedikleri, uzaktan tanıdıkları birinin ölümüne şahit olmak, bazense ne yazık ki yakın, onlara bizzat bakım ve sevgi veren birinin ölümüyle yüzyüze kalmak anlamına geliyor. Özellikle bu tür ölümlerde, çocuklar büyükler kadar açık belli etmeseler de, yine de yas sürecini mutlaka yaşıyorlar, dillerine getirmeseler de akıllarına bir çok soru geliyor. Bu soruları onlar size sormadan, siz üzerinde düşünüp cevaplarınızı önceden hazırlarsanız ve çocukları kendi endişe ve üzüntünüzü katmadan, daha sakin ve onları güvende hissettirecek şekilde yanıtlayabilirseniz, çocuklar da yas sürecini daha sağlıklı bir şekilde yaşıyorlar.

Opa Claude, Maya'nın bebekliğinden bu yana düzenli olarak yaklaşık 20 günde bir gördüğü ve beraber oynamaktan, mahallemizdeki derelerde yüzen ördekleri beslemekten, yazın çilek toplamaktan çok zevk aldığı büyükbabasıydı. Onunla bu yaşına dek bir çok anı biriktirmişti. Hastalığını öğrendikten sonra, hastanede birkaç defa ziyaretine gitmişti. Yani hasta olduğunu ama doktorların onu iyileştirmek için ellerinden geleni yaptıklarını biliyordu. Yine de aklımıza ölümünü getirmemiştik, hatta o kadar rutin gidiyordu ki, hastaneden rehabilitasyon merkezine geçecekti ve biz de tatil dönüşü onu bu merkezde tekrar ziyaret edecektik.. Ne yazık ki, tatilimizin ikinci haftasında birden durumunun kötüleştiğini öğrendik ve ertesi gün hemen biletimizi değiştirip dönüşe geçtik ama vefatına yetişemedik.

Hıristiyan cenazeleri genellikle vefattan 1 hafta sonra oluyor çünkü cenaze için bedenin hazırlanması, cenaze töreni için belirli seçimlerin ve düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu 1 haftalık süre zorlu geçecek ve eşimin annesinin yanında olması gerekecek diye, ben çocuklarla Türkiye'de kaldım ve cenazeden 1 gün önce Almanya'ya döndüm. Bu süreçte Maya'ya hiç bir açıklama yapmadım çünkü Maya anane ve dedesine kavuşmanın sevincini yaşıyordu. Almanya'ya dönüşten 1 gece önce konuşurum diye düşünmüştüm ama yine dilime gelmedi.. Açıkcası kendim de öteleyip durdum, kendi mesleğim olmasına rağmen, başkalarına ezberden söylediğim uygulamalar, kendi başıma gelince beni de zorladı.. Çocuklarımıza ölümü, özellikle de sevdikleri birinin ölümünü anlatmak, gerçekten ebeveyn olarak bizi en çok zorlayan konulardan biri..

Maya ile konuşmadan önce, eşimle konuşup fikir birliğine vardık. Maya'nın cenazeye katılmasını istemedik çünkü hem onun pek anlamayacağını ve etkileneceğini, hem de açıkcası bizim Claude'a hoşçakal derken ayağımıza bağ olacağını düşündük. Sonuçta 3 yaşındaki bir çocuk, özellikle de ortamda anlayamadığı ve onu korkutan bir durum olduğunda devamlı kucak ve ilgi isteyecekti ve ben açıkcası duygusal anlamda kendime güvenemedim. Ben hassas biriyim, cenazelerde mutlaka ağlıyorum, gidenle içimden konuşmak, hoşçakal demek, yas sürecimi insani duygularımla yaşamak istiyorum.. Tabii sakin ve abartısız oluyorum ama yine de Maya etrafımda olmasın istedim, biraz bencilce, biraz da onu korumak adına..

Cenazenin 1 gün öncesinde Almanya'ya döndükten sonra, eşimle Maya'yı kucağımıza aldık ve ona sarılarak şu şekilde olayı anlattık: "Maya, seninle önemli bir konuda konuşmak istiyoruz. Bu çok üzücü bir konu. Biliyorsun Opa Claude hastaydı ve uzun süredir hastanede yatıyordu. Hatırlıyor musun, seninle ziyaret etmiştik. Doktorlar onu iyileştirmeye çalışıyorlardı. Fakat bazen, insanlar çok yaşlanır, kanser denen bir hastalığa yakalanır ve doktorlar ne kadar uğraşsa da onu iyileştiremezler. işte Opa da kanser olmuştu ve ne yazık ki doktorlar onu iyileştiremediler. Opa artık eve dönmeyecek.. Çünkü o öldü". Burda 1-2 dakika durduk. O da konuşmadan bir süre bunu sindirdi ve sonra "peki Opa nerde?" dedi. O zaman önceden hazırladığımız ve eşimle ortak inancımızı yansıtan cevabımızı verdik "Opa öldü, şimdi meleklerle birlikte" dedik. "Onu ne zaman göreceğim?" dedi, "Opa'yı artık göremeyeceğiz çünkü o öldü ama özlediğimizde mezarlığa gideceğiz ve orada Opa'nın üzerinde adı olan bir taş olacak, oraya çiçekler götüreceğiz, istersen resim yapar onu da götürebiliriz" dedik. Daha fazla soru sormadı, biz de daha fazla şey söylemedik. Maya şimdilik tanrı kavramından haberdar değil çünkü dini konuları anlayacak yaşta olduğunu düşünmüyorum (çocuklara tanrıyı anlatmak konulu yazım için burayı tıklayabilirsiniz).

Ertesi gün cenaze törenine Maya'nın katılmamasına karar vermiştik. Tören kilisenin bahçesinde yapıldı. Tabut önünde mumlar ve çiçeklerle Claude'un fotografı vardı ve bir teolog konuşma yaptı. Daha sonra, bence Claude'u çok iyi anlatan, Frank Sinatra'nın "I did it my way.." şarkısı eşliğinde onu andık ve sonra hep beraber mezarlığa geçildi, tabut mezara indirildi, dualar okundu ve bizdeki gibi, herkes ufak bir kürekle biraz toprak, biraz çiçek ve biraz da su atıp özel olarak hoşçakal dedi. Sonra görevliler toprağı kapattı ve çiçekleri mezarın üstüne koydular. Maya bu törene katılmadı. Fakat törenden sonra, anma yemeği yendi ve Maya bu yemeğe katıldı.

Onu anaokulundan alıp yemeğe götürürken, "Maya dün seninle konuşmuştuk, biliyorsun Opa öldü ve bugün onun cenazesi vardı. Şimdi Oma ve Oma'nın arkadaşlarıyla buluşup Opa'yı anmak için beraber yemek yiyeceğiz, baban ve kardeşin şu an orada, ben de seni aldım, onlarla orada buluşmaya gidiyoruz" dedim. Bunun üzerine Maya biraz huzursuzlandı ve "Opa da orada olacak mı?" dedi. Tekrar "hayır Opa öldü, artık Opa'yı göremeyeceğiz" dedim ve o zaman "ama ben Opa'yı çok özledim, biraz görsem, sadece çok kısa görsem" falan dedi, ben yine "ben de özledim Maya'cım ama artık Opa'yı göremeyeceğiz ama istersen yemekten sonra Opa'nın taşını görmeye gideriz, çiçeklerine bakarız, istersen sen de çiçek koyabilirsin" dedim. "Tamam" dedi ve konuyu kapattı.

Yemek gerçekten güzeldi, hüzünlü değildi, daha ziyade bazı hatıralar konuşuldu, sakin ve rahattı. Daha sonra söz verdiğimiz gibi Maya'yı mezarlığa götürdük ve Maya da mezara çiçek koydu. Ertesi gün Oma'ya kahvaltıya gittiğimizde Maya "Opa şimdi meleklerle birlikte, belki kanatları vardır" dedi ve bir kaç defa da Opa'nın fotoğraflarına baktı ama ölüm konusunda başka soru sormadı. Törenin üzerinden bir süre geçmesine rağmen, "Opa öldü, onu artık görmeyeceğiz ve özlediğimizde taşına çiçek götüreceğiz" dışında çok fazla yorum ve sorusu olmadı ve olsa da bu yaşında buna benzer sorular dışına çıkacağını düşünmüyorum. Onun şu an ihtiyacı olan, anne babası başta olmak üzere çevresindeki insanların "kalıcı" olup olmadığını anlamak ve sanırım bu süreçte buna dair bir endişe oluşmadı (bakınız çocukluk korkuları üzerine yazım burada).

Bu vesileyle bir kaç önemli noktaya dikkat çekmek istiyorum:

- 0-6 yaş arasındaki çocuklar soyut kavramları anlayamadıkları için, ölümü anlatırken seçtiğimiz kelimelere dikkat etmeliyiz. Örneğin "insanlar doğar büyür yaşanır ölür" dersek, çocuğun çevresindeki tüm yaşlıların yakında öleceği endişesini yaşamasına, hatta kendisinin de büyüyüp ölmemek için yemek yememeye çalışmasına şahit olabiliriz. "O uykuya yattı, bir daha uyanmayacak" cümlesi de aynı şekilde uykudan kaçınma davranışına neden olabilir. Bunların yerine "o kanser hastalığına yakalanmıştı, kanser nedeniyle öldü" demeyi tercih ettim.

- "O cennete gitti, biz de ölünce cennete gideceğiz" cümlesi, çocukların "ben de ölmek istiyorum, annemin yanına gitmek istiyorum" türü tehlikeli düşünceler ve hatta eylemler gerçekleştirmelerine neden olabilmektedir. Ayrıca bu yaş çocuklarının anlamayacağı soyut kavramlar olduğu için, tanrı, cennet, cehennem vs konularında gereksiz yere size sorular sormalarına, akılları karıştıkça da daha da endişelenmelerine neden olacaktır. Bu konuları onlar açmadığı sürece, ben okul döneminin iki haneli yaşlarına dek bu kavramları gündeme getirmeyi gereksiz buluyorum. Fakat bu kavramlar çocuğun çevresinde sık kullanılıyor ve başkasından duymasını da istemiyorsanız, yaşına uygun az ve öz şekilde açıklamakta da yarar var.

- Özellikle temel bakım veren kişinin kaybında, çocuğun en önemli korkularından biri "bundan sonra bana kim bakacak"tır ve bu yaşın ego odaklı düşünce sistemi nedeniyle bu çok normal karşılanır. Bu durumda çocuğa mutlaka yakını tarafından "ben hep senin yanındayım" türünde cümlelerle destek ve güven verilmelidir. "Ya sen de ölürsen?" diyen çocuğa "bunu bilemeyiz ama ben gencim, hasta değilim, sen büyüyünceye dek senin yanında olmak istiyorum ve bunun için kendime çok dikkat ediyorum, merak etme" denebilir. Yine bir diğer endişe, "benim yüzümden öldü" endişesidir ve bu mutlaka dile getirilmeli, bu endişe mutlaka giderilmelidir.

- Cenaze törenine anaokul dönemindeki çocukların götürülmesine, özellikle cenazenin tabut içinde olduğu ya da dıştan gözüktüğü durumlar yaşanacaksa ben şahsen karşıyım ama çocuğun ölümü somutlaştırabilmesi için, yas sürecini mutlaka yaşamasına izin verilmelidir. Sakin bir zamanda, ona yakın kişilerce mezarlığa götürülmesi, "bu taşın üzerinde onun adı yazıyor, istersen özlediğinde buraya gelip ona çiçek getirebilirsin" denmesi bence yeterlidir.

0-6 yaş gurubu çocuklar için, uzman psikolog olarak önerilerim;

1. Ölümü kısa ve açık cümlelerle, sakin bir tonda anlatın.
2. Çocuğun sorularını geçiştirmeyin, gerçekte neyi öğrenmek istediğini anlayın ve doğru ve kısa cümlelerle cevaplayın.
3. Sizin duygularınızı görmesine, anlamasına izin verin, neden üzüldüğünüzü anlatın ama abartılı duygulardan, yasın çok aşırı duygularla yaşandığı ortamlardan uzak tutun.
4. Dini açıklamalar ve belirsiz soyut kavramlardan uzak tutun, gerekirse çevrenizdekileri uyarın.
5. Çocuğun sorularına cevap verseniz dahi, devamlı aynı soruları sorması normaldir, siz de devamlı aynı açık sakin tonda cevaplayın.
6. Ölüyü unutması için uğraşmayın, aksine güzel, komik, neşeli anıları yaşatmaya çalışın.
7. Çocuğun yaşam rutinine ve "normal" yaşamına en kısa sürede geri dönmesine çalışın.
8. Hamilelikteki düşükler ya da ev hayvanınızın ölümünü de normal bir yas süreci olarak kabul edin ve çocuğunuzla bu konuları da ölüm konusu altında konuşun.
9. Ulusal yas durumları, terör ve doğal afet durumlarında çocuğunuza "seni güvende tutmak için herşeyi yapacağım" fikrini mutlaka verin ve onu rahatlatın.
10. Yas sürecinde "mükemmel ebeveyn" olmaya çalışmayın, bu sizin de yasınız, lütfen kendinizi de düşünün, gerekiyorsa uzman yardımı almaktan çekinmeyin.

17 Mart 2017 Cuma

Cadı kızım, melek oğlum


Bir önceki yazımı tekrar okuyunca, sanki "cadı kızım, melek oğlum" ayrımı yapmışım gibi hissettim. Aslında kızımla oğlumun karakterleri gerçekten çok zıt ve insan ister istemez karşılaştırma yapıyor ama bu demek değil ki, birini diğerinden önde tutuyorum ya da daha çok seviyorum. İki çocuk tabii ki aynı sevilmiyor, her çocuğu farklı seviyorsunuz ama bu fark miktarda değil, manada gizli..

Açıklayayım.

Evet ikinci çocukta biraz daha "bildik sularda yüzmenin güveni" var ama ben hala anneliğin deneyim kadar karşındaki çocuğun karakteriyle de şekillendiğini düşünüyorum. Kızımın karakteri doğumdan baskın, mücadeleci, azla yetinmeyen özellikte. Bazi cocuklar boyle, daha fazla ağlıyorlar, daha talepkarlar, daha zorluyorlar, buna bir neden aramak bosa kurek cekmek demek. Bunu kabullenip, bu cocuk boyle diyip, kendi psikolojinizi bozmamaya odaklanacaksiniz. Yoksa neden nasil aramaya kalkarsaniz kayboluyorsunuz. Bu cocuklar boyle..

Sizin yaptiklariniz yanlis ya da dogru, karakterden geleni cok fazla etkilemiyor. Ha cocuk celallendiginde size dusen sakinliginizi koruyabilmek, onun seviyesine inmemek. Yavas yavas bu konuda uzmanlastıkça, siz sakin ve tutarlı kaldıkça, çocuk da sakinleşiyor mu yoksa yaşı büyüdüğü ve iletişim becerisi arttığı için daha mı kolay atlatılıyor kriz anları, onu bile bilmiyorum. Kızım bana tüm oğrendiklerimi unutturup, kendi kitabını baştan yazdırdı.. O nedenle evet bağlanma odaklı, yavaş, çocuk odaklı ebeveynlik falan eyvallah ama kendimizi de cok hırpalamayalım, bazı şeyler karakter, doğumla geliyor hayat boyu değiştiremiyorsun.. 7sinde neyse 70inde o diye boşuna dememişler.. Fakat bir konudan eminim, bu çocukları bir şekilde aklınıza mukayyet olup da büyütmeyi başarırsanız şahane insanlar oluyorlar. Çok bol sabır, ciddi uğras, ilgi ve zaman verebilirseniz, bence 3 yaştan itibaren diğer "normal" çocuklardan çok daha eğlenceli, farklı, yaratıcı, komik oluyorlar. Simdi mesela bakıyorum, çevremdeki uslu bebekler hep birer sevimli ufak insanlar oldular ama "canavar" bebekler hep renkli, arkadaşları tarafından aranan, girdikleri ortamda hemen kendini belli edip iz bırakan (tabii her zaman güzel izler demiyorum), yani akılda kalan, sıradışı insanlar oldular. Daha 3 yaşında, ortalamadan çok daha rengarenkler. Bir de yetişkin olduklarını düşünün! Bizim böyle sürüden farklı giden insanlara ihtiyacımız var!

Ben Maya'nın huysuzluğundan nefret ediyorum. AMA onun renkliliğiyle de gurur duyuyorum. Beni perişan ediyor AMA onun diğer çocuklardan farklı ve tamamen kendine özgü olmasını çok seviyorum. Bir nevi stockholm sendromu yaşıyorum anlayacağınız :)

Gelelim Lukas'a. O da aslında her bebek kadar ağlıyor, huysuzluk yapıyor ama normal sınırlarda ve genelde nedenlerini anlayabiliyorsunuz. Ama bu "normal" hali bile kızımla o kadar kontrast ki, otomatik olarak "melek oğlum" diye düşünmemize neden oluyor. Tabii bu düşüncenin kardeşi de "cadı kızım".. Üstelik sadece ben değil, etrafımızdaki herkes ister istemez bu göz alıcı farklılığa mutlaka bir yorumda bulunuyor ama annelik işte, insan iki çocuğunu yine de ayıramıyor ve bazen bu ayrımı düşünmek bile beni üzüyor, vicdan azabı duymama ya da yorum yapanlara sinirlenmeme neden oluyor.. Oğlan daha çok küçük tabii ki daha az karmaşık bir organizma ve sesi daha az çıkıyor, kız büyük tabii ki istekleri farklı, tepkileri farklı.. Biz onlara isim takarsak, önce biz, sonra onlar inanacaklar bu isimlere ve karakterleri de ona göre yontulacak, şekil alacak. Kızıma cadı dediğim her sefer, onun cadılığı tescillenecek, üzerine yapışacak! Mesela benim annem çocukken aşırı yaramazmış ve herkes ona yaramaz dedikçe, zararcı dedikçe, "daha da yapasım gelirdi, kendimi tutamazdım" diyor. Yani üzerine atfedilen rollere uymak zorunda hissediyorsun, işte insanları etiketlemenin ve önyargıların en korkunç tarafı bu; onları şekillendirmesi.

Bir de şu var, çocukluğu çok kolay ve sakin olanın büyüdüğünde hali çok çetin olur derler. Bebekken melekti, ergenlikte tam bir şeytan oldu diye biz psikologlara başvuran çok anne-çocuk vardır.. İnsan elinde olmadan düşünüyor; acaba çocuk aynı çocuk da, sen mi bu özel döneme hazırlıksız yakalandın diye..

O nedenle, evet oğlanla kız çok farklılar bizim evde ama bu karakter mi, cinsiyet farkından doğan bir durum mu, yoksa biz ebeveynlikte biraz piştik, oğlanı baştan beri (gereğinden) fazla ilgi göster(e)meden büyütüyoruz, oğlan da bu nedenle ne görse onu kabul eder hale mi geldi, işte o konuda hala kesin bir fikrim yok. Ama birşeyden çok eminim; kızımı, yaratıcılığını, farklılığını, içindeki potansiyeli gördüğüm için, ilk çocuğum olup bana anneliği öğrettiği için, 3 yaşından beri özellikle sohbetine doyum olmadığı, bizi çok şaşırtıp çok güldürdüğü için çok seviyorum. Oğlumu ise, ablası gibi olmadığı için :) biraz sakinlik ve huzur getirip, bozulan dengeyi tekrar sağladığı için, özellikle şu dönemde yumuk ellerini emip durmak dışında hayattan pek bir beklentisi olmadığı için, benden de herkesinki kadar normal bir çocuk da çıkabiliyormuş diye düşünüp rahatlamamı sağladığı için çok seviyorum. Yani ikisini eşit değil, çok farklı ama çok seviyorum.

Yalnız; eminim bu yazdıklarımı zaman bana yalatacak çünkü oğlan biraz büyüsün, gözü biraz açılsın bizim ailede hafif çılgın olmadan barınabilmenin mümkünatı pek yok, o da anlayacak. Bakınız Şekil 1-A :)))) Çevirisi: Lukas'ın sevgili ebeveynleri, yarın okul kapalıdır. Oğlunuzun okula gelmesi gerekmemektedir. Sevgilerimle, Lukas'ın öğretmeni.


12 Mart 2017 Pazar

İkinci çocuk "kolay çocuk" mu?

İkinci çocuk aramıza katılmadan önce herkes ağız birliği etmiş gibi "bak göreceksin ikinci çok kolay olacak" dedi durdu. İtiraf edeyim, evet, ikinci ilkinden kolay. Ama neden kolay? O mu kolay yoksa anne mi değişti? İşte bunun cevabını arayacağım bu yazımda..

Kızım çok zor bir bebekti (bakınız yanda ayak öptürürken bile suratın hali..), hala da zorlanıyorum ama ilk 3 sene gerçekten korku tüneline sokup sokup çıkardı beni, sağolsun. Kızımın en önemli özelliği aşırı büyük gözleri ve bu gözlerle herşeyi en ince ayrıntısına dek incelemesidir. Onu tanıyan herkesin dikkatini ilk bu "gözlemciliği" çeker. Daha doğduğu anda bile gözleri faltaşı gibi açıktı, büyük bir ilgiyle etrafa bakıyor hatta benim yüzüme odaklanıyordu. Sonra 8 ay çılgınlar gibi ağladı. Öyle 15-45 dakika değil, ben Maya'nın susmadan 8 saat ağladığını biliyorum! Derdi nedir, neye ağlar anlayamadık, aç değildi, bezi temizdi, uykusu yoktu.. Neden? diye düşünmekten delirecek hale gelmiştik. Gitmediğimiz doktor, psikolog kalmadı. 1. senenin sonunda "developmental disorder of sensory processing" (gelişimsel bilişsel işleme bozukluğu) teşhisi kondu yani beyine aşırı uyaran geliyor, beyin bunları ayıklayamıyor ve çocuk kendini rahatlatabilmek için deliler gibi ağlıyordu. Bu nörolojik kaynaklı bir hastalıktı ve beynin süzgeç mekanizması çalışmadığı için, gelen her uyaran eşit şekilde beyne giriyordu. Gerçekten de Maya dışardaki trenin düdüğünü, evde kaynayan çayın sesini ve benim konuşmamı aynı anda ve aynı derecede duyuyordu ve bundan rahatsız oluyordu (neyse ki 2 yaş sonunda bu teşhis artık geçersizdi, bizim de yoğun destek ve çalışmamızla Maya büyük oranda bu durumun üstesinden geldi). Üstüne bir de benim idealist anneliğim ve psikolog oluşumun kurbanı olmuştu. Doğduğu andan itibaren çocuğu rahat bırakmamıştım; hemen göz teması kursun, agu mu dedi agugu diye cevap vereyim, aman kurslara götüreyim, aman oyun gruplarına götüreyim, aaa benim rutinime uyacak tabii, gezmeme sosyal aktivitelerime hatta doktora sunumuma katılacak! Yani çocuk, aşırı uyarana karşı hassaslığı ola ola, benden daha da fazlasını aldı. Onun zor bebek olması, hem kendi getirdiği kişilik özelliği, hem de benim acemi ve idealist anneliğimin birleşimi oldu.

Oğluma hamileyken, "kızıma ne yaptıysam ona tam tersini yapıcam, dur bakalım ne olacak" dedim. Daha doğduğu andan o da kendine özgü bir kişilikle geldi. İki saniye bile bakmadı etrafına, ellerini yumruk yaptı, koynuma alır almaz kapattı gözlerini. O da kızım gibi kolik ağrısı çekti, her bebek gibi o da ağladı ama bu sefer nedenini biliyorduk; ya açtı, ya uykusu vardı, ya bez değiştirilmesi gerekliyordu ya da sıkılmıştı, eğlence istiyordu. Bunlar yerine getirildiğinde fazla uzatmadan susuyordu.

Aslında kızıma da oğlum kadar özenle (hatta daha fazla özenle, gereğinden fazla özenle) baktım, isteklerini anında yerine getirmeye çalıştım ama ikinci anneliğimde çok bariz bir kaç fark var:

1. İlkinde gittiğimiz Ağlayan Çocuk Merkezi'nden öğrendiğim en önemli kuralı ilk günden uyguladım: Bebeğin ne kadar uyuduğu değil, uyandıktan sonra ne zaman tekrar uykuya gittiği önemlidir. Yani kural: Bebekler en geç 2 saatte bir uyur nokta. Onların eğlendirilmeye, uyanık kalıp sosyalleşmeye, bilişsel açıdan geliştirilmeye ihtiyaçları yoktur. Bebekler sıkılmaz. Bebekler süt içer, altını kirletir ve uyur. Başka ihtiyaçları yoktur. Gerçekten de oğlum bazen 15dk bazen 1 saat uyusa da, uyandıktan sonraki 1,5 saat içinde tekrar uyumak istiyor, bu süre nadiren maksimum 2 saate uzuyor, onda bile oğlan aşırı yorulmuş ve mızmızlanmaya başlamış oluyor. Kızım uyandıktan sonra 4-5 saat uyanık kalabiliyordu, uykusunun geldiğini gösteren hiç bir işaret vermiyordu üstelik ve belki de sorun sadece buydu. Uyumamak..

2. Bebekler ağlar. Bazen ihtiyaçlarını anlatabilmek için, bazen de bildikleri sadece bu olduğu için ağlayabilirler. Bebek ağladığında önce yanına gidip görünürde onu rahatsız eden bir şey olup olmadığını kontrol ediyorum. Sonra hemen altını açıyorum çünkü bazen bez sıkışıklık yapıp rahatsız etmiş olabiliyor. Yine geçmezse emziriyorum, sakince konuşup pışpışlıyor, uyutmaya çalışıyorum. Bunların hiç biri ağlamayı durdurmadıysa "sıkılmış" olduğuna kanaat getirip oyun minderine bırakıyorum. Yine ağlıyorsa, yatağına geri götürüyorum ve uyutmaya çalışıyorum. Fakat itiraf edeyim, oğlumun ağlaması beni rahatsız etmiyor. Kızım ağladığında hemen yanına koşardım ve ağlamasını "durdurmak" için çabalardım, oğlumda ise amacı ağlamayı durdurmak değil, nedenini bulmak da değil, sadece rahatsız olduğu etkeni ortadan kaldırmak ama ağlamak istiyorsa ağlamasında sakınca görmüyorum. Hatta ortamda onu rahatsız edecek bir şey yoksa ve totosundan koku gelmiyorsa hiç ellemeden 5-10dk süre verebiliyorum (çünkü biraz ağlayıp susunca tam kaymak oluyor!) hatta kızımın uyku ritüeli başladığında oğlan ağlamaya başladıysa ve evde tek başımaysam, tepesindeki dönenceyi açıp maksimum 45dk bile ağlatabiliyorum. Sanırım kızdan sonra baya sınırlarım (vidalarım) gevşemiş..

3. Oğlana aşırı ilgi göster(e)miyorum çünkü kızım hala çok fazla vaktimi ve enerjimi alıyor. Ondan kalan zamanlarda ancak oğlanla ilgilenebiliyorum. Dolayısıyla oğlan oyun minderinde, anakucağında ve dönence altında büyüyor. Kızımla daha 2 aylıkken ne oyunlara başlamıştık, oğlumun bir iki diş kaşıma oyuncağı (o da kızımdan kalma) ona yetiyor. Fakat o da kendine göre bir sistem geliştirdi. Uykuda sarmaş dolaş, genelde 2 saatte bir uyanıp emiyor (kızım 4-5 saat uyurdu) ve kızımdan fırsat kaldığı anda tam bir kucak bebesi, kucağa gelsin, yumruklarını sıksın, yumulsun uyusun, tek isteği o.. Yani daha az ilgi, daha rahat çocuk anlamına
geliyor. Fakat çocukların karakter yapıları da insanın annelik tecrübesini ve algısını çok etkiliyor.

Aslında, benim olaylara bakışım da biraz değişti. Eskiden önemli ya da zor olan şeyler artık zor gelmemeye, önemsiz gözükmeye başladı. Yemiyor mu, yemesin.. İki saatte bir uyanıyor mu, bu da geçer.. Mızmızlığı had safhada mı, gitsin odasında ağlasın, 10dk sonra yumuşacık gelir nasılsa.. Bazen tek çocuklu annelerin yakındıkları durumları "e benimki de öyle, hepsi böle bunların, sen "survive" edebilmenin bi yolunu bulacan bacım" diye geçiştiriyorum. Ha zorlanmıyor muyum, deli gibi zorlanıyorum. Hele tek başımayken. Ama kendimi kaybedip 3 yaşındaki çocuk gibi bağrınmak ya da mız mız mız "vah durumum ne hoktan" diye acındırmak, kabak tadı verdi. Hepimizin durumu hoktan sevgili ana babalar, durum budur, dağılalım şimdi..

Soru ya da dilema şu: İkinci çocuklar mı rahat yoksa anneler mi rahatladı ya da çocuklar rahat diye mi anneler rahat, yoksa anne rahat diye mi ikinciler rahat?

Yoksaaaaa, kızlar biraz cadı da erkek çocuklar daha mı masum ve tam da bu nedenle kızlarımız en vaz geçilemezlerimiz? :D Hepsinden ortaya karışık galiba..

Dipnot: Bu yaziyi yazdim ve taslaga attim, bugun Lukas ilk disini cikartiyor ve tam bir cilgina donustu kendisi, cigliklar esliginde gece yarim saatte bir uyanarak tam bir zombiye cevirdi beni sagolsun.. Yalattin bana yazdiklatimi yine, kahpe kaderrrrr!

8 Mart 2017 Çarşamba

İki çocuktan sonra insan kalabilmek için..

.. ne yapmalı daha tam çözemedim ama bu bloğu tekrar açıp yazmak yazmak yazmak, bir nebze işe yarıyor. Kimse okumasa da kendi kendime, yazarak düşünüyorum.. Bazen düşüncelerim o kadar hızlı geçiyor ki beynimden, onları takip edemiyorum ama yazarken, biraz daha yavaşlıyorum, daha yavaş düşünüyorum, daha net görebiliyorum.

"Sadece anne" olmamak benim için önemli. Çünkü anne olmadan önce "çok fazla bir şeyler"dim, mesleğimi seviyordum, yıllarca eğitim almıştım ve bu eğitimi sonunda kullanabiliyordum. Üstelik sevdiğim şeyi yaparken bir de üstüne para kazanıyordum, ayaklarım üstünde duruyordum, insanlara yardım ettiğimi, birşeyleri değiştirdiğimi hissediyor ve bu yönde geri bildirimler alıyordum. "Çok teşekkürler" diyorlardı, "siz benim hayata bakışımı değiştirdiniz, artık ben çok farklı biriyim, bu yeni ben'den çok mutluyum, çok teşekkürler.." Bunu duymak bizim mesleğimizin en güzel yanı.

Bazen bu blogda da buna benzer sözler duyuyorum, sanırım ondan bağlılığım ya da bağımlılığım buraya.. Sanırım herkes, hepimiz, bir şekilde "işe yaradığımızı" duymak istiyoruz. Sevilmekten bile öte, "işe yaramak.."

Anneliğimde işe yarıyor muyum diye kafama çok taktım. Günlük olaylarda bunu anlamak zor ama bazen bakıyorum, mesela Maya'nın 2 yaşıyla şimdiki hali arasında dağ kadar fark oluşunu sadece "büyümek"le ilişkilendirmemek lazım. Ben bu süreçte tüm o idealist ebeveynliğimi değiştirip daha gerçekçi bir yaklaşım benimsedim çünkü. Benim ebeveynliğim yavaşladıkça, "olduğu kadarı yeterli" diye düşünmeye başladıkça, kimseyi değil sadece kendimi ve çocuğumu baz aldıkça ve en önemlisi de onu değiştirmeye değil, kendi davranışlarımla ona nasıl davranılması gerektiğini göstermeye odaklandıkça ve bunu sabırla, her gün, günler aylarca yaptıkça, gerçekten tüm yaptıklarımın "işe yaradığı"nı hissetmeye başladım. Bugün Maya'nın annesi ne olursa olsun kendini kaybetmiyor, bağırmıyor, ağlamıyor, ona "hayır" diyor, kural ve sınırları koyabiliyor; yani 3 yaşındaki çocuğun karşısında çocuk gibi değil, yetişkin gibi duruyor. Bu çok büyük bir adım ve ben bunu başarabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Anne olarak "işe yarıyorum".

İnsan kalabilmek için, diğer insanların arasındaki davranışımızın "insanca" olması gerekiyor. Yani karşımızdakinden ne bekliyoruz? Saygı mı? O zaman önce biz saygılı olacağız. Güler yüz mü? O zaman biz kendimiz güler yüzlü olacağız. Bizi sevsinler istiyorsak, biz de seveceğiz.. İster büyük insanlarla, ister çocuklarla ilişkimizde ne bekliyorsak, onu önce biz vereceğiz.

Eğer eve kapanır devamlı yemek veya temizlik yapar, saç baş karışmış bakımsız pijamalarla dolanır, çocuktan önceki ben'i unutur, "ben artık anne oldum, ben olgunlaşmalıyım, öyle herşeye gülünmez, hayat zaten zor, rutin, anlamsız" dersek; bu bizim gerçekliğimiz olmakla kalmaz, bizi bu şekilde görmeye alışan çocuklarımız için "annem kendine değer vermiyor, demek ki annem değersiz biri" anlamına gelmeye başlar. Çocuklarımız çocuk kalmayacak, büyüyüp yetişkin insanlar olacaklar ve biz onların yetişkin halleriyle nasıl bir ilişkimiz olsun istiyoruz acaba? Mesafeli ve değersiz mi, yoksa iki yetişkin olarak karşılıklı oturup arkadaş gibi konuşabileceğimiz bir ilişki mi istiyoruz? O zaman kendimize yatırım yapmak zorundayız; gündemi takip etmeli, insan gibi yaşamalı, kendimize özen ve bakım vermeliyiz.

Ben şunları yapıyorum:
- Çocuklar dışındaki konularda araştırıp okuyorum, mesela dünya güncel politikası ve sosyal sistemleri çok ilgimi çekiyor ve bu konuda belgeselleri, podcast yayınları, makaleleri takip ediyorum.
- Anne gibi değil kadın gibi görünmeye çalışıyorum, kendimi zorluyor, vakit ve enerji yaratıyorum.
- Çocuksuz ve kafamın uyuştuğu biri varsa ona yapışıyorum, kendimden gençlere hele ki gündemi takip eden zeki gençlere yapışıyorum, sağlıklı ve aktif yaşlanmış insanlara yapışıyorum, onlarla zaman geçirmek için ekstra enerji harcıyorum.
- Hayal kuruyorum. Sık sık kendimi çocukların büyüyüp evden ayrıldıkları zamanda yapacaklarımın hayalini kurarken, tatil ya da gezme hayalleri kurarken ya da çok basit seneye bu zamanlar nerde olduğumu ne yaptığımı düşünürken yakalıyorum.
- Başkalarının - hele ki internette kendini parlatıp duranların - değil, kendi hayatıma odaklanıyor, anımın keyfini çıkarmaya ve yolunda gitmeyen şeylerin elbet değişeceğine, umarım ki düzeleceğine inanmaya çalışıyorum. Umudumu yitirmemek için, "hayat akar, herşey geçer" diyorum.
- İyi yönlerimi düşünmeye, başarılarımı hatırlamaya ve bunları bir kez ben yaptıysam yine yapabileceğime kendimi inandırmaya çalışıyorum "her şey bende başlar" diyorum.

Peki siz neler yapıyorsunuz?