29 Nisan 2017 Cumartesi

Psikolog anneyi psikologluk eden kaka tutma problemi

Hani hep diyorum ya; ben bu çocuk odaklı, saygılı sevgili (respectful) ebeveynliği ve sufizmi benimsedikten sonra çocuğuma bağırmak falan nerdeeee, resmen bir Hint İneği kadar sakinim diye.. Ha o işte %99 dolaylarında tamam ama dün %1'lik kısımda, ipler resmen koptu bizde.. Hem de ne kopmak.. An itibarıyle ben psikoloğa, çocuk ayrı psikoloğa randevular alındı. Fena çuvalladık blogcuğum.. Gel anlatayım:

Bizim kızda 2-3 yaş arası, yaklaşık 7 ay kadar ciddi bir 4-5 gün boyunca kaka tutma ve kaka tutmanın uzun dönemli doğal bir sonucu olarak, her gün 20 saate varan çiş tutma problemi olmuştu, çok zor zamanlardı. 2,5 yaşında eğitim falan vermeden, kendi kendine bezi bıraktıktan sonra, biraz rüşvet, biraz motivasyon ve bolca (aslında tam ilaç olmayan) kabızlık ilacımız ile yavaş yavaş çiş tutma problemini aştık. Fakat kaka tutma, fırsat bulduğu her an baki kaldı. Diyetine bol lif eklemeyi bırak, muz patates, beyaz ekmek, pirinç gibi gıdaları aylarca vermediğim halde, neredeyse 2 sene her gün ama her gün "ilaç olmayan ilaç"ı aldığı halde, yine kabızlık yine kabızlık.. Tabii ki psikolog olarak "2-3 yaş arası anal dönem kaynaklı psikolojik kaka tutma" olarak değerlendirdim durumunu ve onu rahatlatmak, tutup da bırakmama huyundan vazgeçirmek için elimden gelen herşeyi yaptım. Çıkartmalı çizelgeler, "hediye"ler, abartılı kutlamalar sonuç vermeyince, tamamen boşvermeler, "tamam kızım nasıl istersen, istemezsen hiç yapma" dönemleri.. Herşeyi denedim. Tüm teknikler 2-3 hafta şahane sonuç verdi, sonra hop en başa.. En son mesela, onun isteği üzerine kaka yaptığı gün ilaç almamasına karar verdik, bazen 3-4 gün üstüste kaka yapıp hiç ilaç almamaya da başladı, "tamam bu iş bitti artık bu yaz ilaçsız rahatız" derken, nasıl bir kabızlık.. Normalin 2-3 katı dozlarda ilaç vermek bile çözemedi ve 1 defa çok karşı olduğum fitili bile kullanmak zorunda kaldık. Babası fitili koyarken o içerde "noooolur baba tamam kaka yapıcam nooolur" diye bağırır (evet tekrar tuvalete gidilir, yine yapılmaz), ben dışarda ağlar.. Olmadı. Olmuyor. Bu dert bitmiyor..

Aklımı kaçırmak üzereyim. Bazen içimden "ya yukardan biri gelse, şu çocuğu da bizi de adam etse, bi hizaya soksa" falan diyorum, hani o süper nanny'ler falan var ya, zor durumdaki evlere gidip şipşak durumu düzeltiveriyorlar..

Dün yine kaka tutmanın 5., çiş tutmanın 1. gününde (ikisi arasındaki ilişkinin nedeni yandaki resimde çok güzel gösterilmiş), çocuklarla evde tek başımayım. Maya'nın karnı taş gibi. yürümek bile istemediği için salonda koltukta yatıyor ve "ufff ıhhh" gibi sesler çıkarıyor. Tuvalete oturttum "hadi kızım bak karnın kocaman oldu, kadı kakaları yapalım oyuna öyle devam edelim" diye ikna etmeye çalışıyorum (içerde Lukas tek başına ağlıyor bir yandan..) "Hadi birazcık ıkın" diyorum kesinlikle hayır, ıkınmıyor, denemiyor bile.. Onun yerine ağlamak mızır mızır.. Bir dedim iki dedim, sabret dedim, baktım sinirleniyorum odadan çıkayım dedim, olmadı. Volkan gibi patlamaya hazır bir öfke yükseliyor içimden.. "Neden böyle bu çocuk, neden?"..

Patladım. Hiç istemediğim halde patladım "yeter be" dedim, "eğer kaka yapmazsan doktora götüreceğim ve doktor o popona soktuğumuz ilacı verecek, yine canın acıyacak, neden yapmıyorsun? sadece ıkınacaksın, sadece dene diyorum, 1 kez dene be!" diye bağırdım. Yetmedi. Rahatlayamadım. "Sen neden böylesin, diğer tüm çocuklar ne güzel kaka yapıyor, bak dün arkadaşın J. geldi bizim evimizde koşa koşa tuvalete gitti tek başına kakasını hop diye çabucak yaptı hiç ağlamadı" dedim. Evet biliyorum bırakın psikoloğu, cahil cühela demez bunu.. Ama ben dedim. Onunla da kalmadım, o kadar sinirlendim ki, "kocaman kız oldun hala kakanı yapamıyorsun,  demek ki bebeksin sen" de dedim, "kakanı yapana dek seninle oynamayacağım, oturacaksın tuvalette" de dedim, hatta tam 1,5 saat oturttum ve tam 1,5 saat ağladı.

Psikolog olmanın tırlatmama garantisi yok.. Tamam kriz anlarında %99 sakin ve sevecen kalabilmeyi başarıyorum ama %1 ben de insanım, bana da geliyorlar. Bu kaka problemi beni bitirdi, 2 sene oldu neredeyse, yeter ya..

İşin kötüsü; psikolog olduğum için, fazlasıyla irdeliyorum kendimi ve kendi çocukluğumla bazı benzerlikler görüyorum. İşin doğrusu Maya sadece görüntüde değil, karakter olarak da bana benziyor ve ikimizin karakter yapıları felaket çakışıyor. Yani birbirimizin öfkesini arttırıyoruz, sıfırdan 100'e 10 saniyede çıkan spor arabalar gibiyiz.. Normalde kontrol altında tutuyorum, 3 yaşındaki çocukla kendim de 3 yaşında gibi davranmıyorum ama bazı kemikleşmiş sorunlarda (kaka tutma ve anlamsızca ağlama, mızırdanma) sabrımın sınırı var. Bu iki sorunu ben çözemiyorum ve gittikçe de çuvallama boyutunda yeni üst eşikleri aşıyorum. Ona bağırmıyorum evet ama, kendi içime atıp patlayacak noktaya gelip kendi kendime zarar veriyorum (kendimi dünyanın en berbat annesi ilan ediyorum vs.).

Aslında çocuklarımızın en berbat davrandığı anların, bize en çok ihtiyaçları olan anlar olduğunu düşünürsek, ona sonsuz bir destek vermem, sabırlı ve sakin olmam lazım. Ama robot değilim. Benim de duygularım var ve bazen içimde bir yere öyle fena vuruyor ki Maya'nın bazı davranışları.. Belki kendimi gördüğüm için, kendimi suçluyorum. Bazen ileriyi düşünüp, "ben annesi olarak böyle hissediyorsam, onu bu haliyle kim sevecek?" diye üzülüyorum.. İnsanlara karşı nazik, sevecen, paylaşan, hakkı yeneni koruyan, kollayan bir insan olsun istiyorum ama şu haliyle.. Bunun tam tersi şu an. Ve ben ona her sinirlendiğimde, beni örnek alıp, o da sinirli, hırçın, aksi bir insan olacak diye korkuyorum ve durduruyorum kendimi. Ama %1.. Film kopuyor, hem de çok kötü kopuyor..


Ben küçükken ben de annemi kızdırırdım. Birkaç defa 10 yaş civarı annemi gerçekten çok kızdırdığımı hatırlıyorum, şimdi çok uğraştım ama ne yaptığımı hatırlayamadım, beynim galiba bloke ediyor o anıları. Annem çok kızmıştı ve bana bağırmış, sonra da küsmüştü. Büyük ihtimalle delirtmiştim kadıncağızı ve haklıydı ama bu beni çok korkutmuştu. Anne insanın sığınağı gibi "safe place" derler İngilizce'de yani "koruma kalkanı" gibi bir şey anne. Anne küsünce, dünya küser.. Annem küsmüştü ve "anne ne olur affet" demiştim defalarca. "AnneCİM" bile demiştim ki bu lafı daha ufacıkken sahte bulur, nedense söylemek istemezdim.. Annem bir türlü affetmiyordu ve bu beni çok korkutmuştu.. Bu anımı unutamıyorum ve Maya'ya asla küsmedim, küsmek istemiyorum.. Ama dün küstüm ben ona!

"Sana kızgınım" dedim ve tüm gece trip attım 3 yaşındaki çocuğa! Kaka yapmayan, ben istediğim halde kakasını ıkınmayan, inatla tutan çocuğa.. Ben istediğim halde! Oysa kaka onun, kendi istediği için yapmalı, biliyorum.. Ama 5-6 gün boyunca tutunca, karnı davul gibi şişip taş gibi olunca, ben de insanım, benim de korkularım var, sinirlerim bozuluyor. Hani ayda yılda bir olsa tamam azıcık kabız oldu dersin geçersin ama devamlı olunca, insan.. Otizm yelpazesindeki hastalıklarda, özellikle  bir dönem Maya'nın da tanısını alır gibi olduğu "Duyu Bütünleme Bozukluğu" (regulatory disorder of sensory processing) hastalığında (bir sonraki yazımı bu konuya ayıracağım) kaka tutma problemi tabii ki çok fazla görülüyor ama en ciddi örnekte bile çocuğun vefat etmesi 8 haftayı bulmuş (ve de neden müdahale edilememiş anlayamadım). Bunları düşündükçe, kendime "rahatlaaaa rahatlaaa, fitili sok totosuna gitsin, fazla irdeleme psikolojisinin bozulacağını falan" diyorum.. Bu fitil konusunda da yine kendi çocukluğuma inersek, ne yazık ki aynı yaşlarda babamın totoma soktuğu fitil hatırası beni hala bu yaşımda bile çok etkiliyor. Kendi isteğim dışında, hatta bağırarak yalvararak yapılmamasını istediğim halde, ya ateş düşürücü ya kabızlık giderici bir fitil yemiştim ve o anı, yaşadığım terörü unutamıyorum.. Aynısını Maya'ya yapmak istemiyorum ama eninde sonunda hepimiz kendi anne babamızı görmüyor muyuz kendi davranışlarımızda......? Üstelik; onların gözünden.. Bu sefer onları suçlamadan, onları anlayarak.. Asla yapmam dediklerimizi, bir bir yapıyoruz şu hayatta..

Neyse kısacası, çok dertliyim. Bu anal dönem artık bitsin istiyorum. "Bu da geçsin" istiyorum.. (Bu da geçer diye diye hayat geçti be Maya..)

Bazı okumalar için buraya ve buraya ve buraya ve buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.
Bir sonraki yazım "Duyu Bütünleme Bozukluğu", çok yakında..

26 Nisan 2017 Çarşamba

Aklı başında bir insan, neden 5 çocuk ister?

Dün "Hanzo ile Greta"nın anasıyla buluştuk. (!! Evet, biz onca badireden sonra galiba arkadaş oluyoruz !!) Laf lafı açtı ve Greta'nın anası bana önümüzdeki 6 ay içinde 3.'yü yapacaklarını açıkladı. Ben bu tip durumlarda takındığım şaşkınlığını gizlemeyi zor başaran anlayışlı yüz ifadesi ile (var öyle bir ifade, işte yanda) "oo valla iyi cesaret" demiş bulundum çünkü benim gözümde 3. yapan insan evladı ile maskesiz Everest 2. ara kampa tırmanmış insan evladı eşit değer taşıyor. Bu iş zor, Yonca.. Kadın demez mi "ben aslında 5 çocuk istiyorum.. Fakat sanırım 3'te kalmak "zorunda" kalacağım.." O an işte benim yüz resmen scream tablosuna dönüştü. Dışımdan "aa neden?" diye sorarken içimden "aklı başında bir insan evladı bu devirde - ya da her hangi bir devirde - neden 5 çocuk ister, canına mı susadın kadın?" diye bağırdım resmen. Duymuş olacak ki, uzun uzun açıkladı nedenlerini: "sanırım gürültülü, karışık bir ev seviyorum" cümlesiyle, sadece..

Şaşırdım doğrusu. Bana göre 5 çocuklu bir aile çılgın bir aile. Düpedüz delilik. Normal insan bunu kendine neden eder?

Sonra birden Lukas gülümsedi karşıdan.. İçim eridi. Kadını bir saniye kadar anladım sanki. Lukas'a bakıp "bu benim son çocuğum" diye düşününce, bir an içimi bir hüzün bastı! Valla yahu.. Ben de şaşırdım o an kendime, hani ölmüşsün, ruhun vücudundan ayrılmış, dışarda soğuk taşta yatan bedeninle gözgöze gelmişsin, öyle bir hüzün hali, anladınız mı? (Hollywood filmlerinde sıka gördüğümüz için artık bu sahneye aşinayız malum).

3 çocuklu çok arkadaşım var. 2 çocuklu ya da 1 çocuklu arkadaşlarım da var ve doğrusu hepimiz "çok zor" diyoruz. 2. çocuk olunca ben de "1 çocuk da neymiş anam" lafını ediyorum bolca, "3.yü düşünüyor musun?" diyenlere göz deviriyorum falan. Ama Lukas'ın karşıdan güldüğü o kısacık anda ya da Maya'nın koşup boynuma atladığı o tarifsiz anlarda, hani insanın içi sevgiyle dolup taşıyor ya.. İlla çocuk değil, aynı hissiyatı ne bileyim çikolata yerken, köpüklü bir jakuzide totona totona masaj yaptırırken ya da kedin/köpeğin başını okşarken.. Sevgi aynı sevgi, yemin ederim. Dünyayı döndüren bu zaten, başka bir şey değil.. Sevgi alışverişi..

Fakat bu sevgi hissiyatını yakalamak için, hepimiz farklı eylemlere girişiyoruz. Hepimiz aslında "sevgiye doymak" istiyoruz, hep o tokluk hissini arıyoruz. Bu sırada bazımız kitap yazıyor, bazımız paraya mülke sahip olmaya çalışıyor, bazımız seyahat ediyor, bazımız da "uleyn sanki hayatın anlamını buldum lan: çocuk yapmak" diye düşünüyor. Olabilir. Herkesin hayattan doyum alma tarzı başka..

Lukas'a baktığımda, gerçekten "bu benim son çocuğum.." diye düşünüyor ve hem "oh be" diyor, hem de "malesef.."i geçiriyorum içimden. Sanırım hepimiz aynı şeyleri düşünüyoruz, ister tek çocuklu, ister çok çocuklu olalım.. Çünkü çocuklar, en Tazmanya canavarı olanı bile (gerçek hikaye bak), saf sevgiyi bulmanın bir yolu. Fakat, bir yerde de durmak lazım. Yoksa kedili kadın'caazlar gibi olunuyor, içerde durum şahane olabilir ama üzgünüm, dışardan çok çocuklu insanlara ben hayranlıktan çok acıma hissi duyuyorum. %51'e karşı %49 diyelim :P böyle düşünüyorum. Ama acıma hissim aşağılama acıması asla değil, daha ziyade, kim bilir ne kadar zorlanıyordur, çok çocuğun derdi de çok oluyordur, hangi birine yetişeceksin, hepsini nasıl eşit duygularla büyüteceksin, devamlı endişeyle mi yaşayacaksın diye düşünüyorum. Daha da ileri gidip, kadıncağızın tüm hayatı ev ve çocuklar olmuş, belki kendini yalnız hissediyordur, belki çocuklar büyüyüp evden ayrılınca (varmış öyle bir deneyim, evden ayrılan çocuk irisi, fiyuuuv, şahane..) hayatta çocuktan başka şeyler olduğunu fark edip acaba "tüh, gençken şunu da yapaydım" der mi acaba, ne bileyim, kariyer, sosyal hayat, spor, seyahat.. Tamam çocukla da güzel ama çocuksuz tüm bunların tadı da başka be.. Yalan mı?!

Bazen çok çocuklu bir aileyle karşılaştığımda, içimden "tüm bu çocuklar büyüdüğünde acaba ne yapacak?" diye geçmiyor dersem yalan olur. Belki de "torun bakacak.." Olabilir. Ama ben sanki hayata çocuk büyütmek dışında başka şeyler için de geldiğimizi düşünüyor gibiyim, çok çocuklu arkadaşlar alınmasın ama, ben hem çok çocuk büyütüp hem de kariyerini, sosyal hayatını dengede tutabilen birine henüz rastlamadım.. Belki bu yandaki bacı..?!

1930'larda "7 çocuğu vardı, hem de kocası ölmüştü, ondan kalan fabrikayı ayakta tutuyordu" türü kadınlar varmış ama onların da bir klan gibi yardımcıları varmış, büyük çocuklar küçüklere analık babalık yaparmış, fabrikada bu işten anlayan danışman kalfalar falan olurmuş, ne bileyim şimdiki gibi "çocuk yaptım ona odaklandım 2 sene yokum, çüüüüz" kafası yokmuş insanlarda.

2 çocuğum var ve onları "layıkıyla" büyütmek için hayattan 4 senemi bloke ettim. Buna "karanlık çağlar" diyemem çünkü çocuk büyütmek başlı başına bir proje oldu benim için, layıkıyla yapayım istedim ve kariyerime ara vermek, geç tattığım anneliği kariyerin önüne koymak istedim. 2 sene şu pembe domuzcuk gibi koynumda olsunlar, sonra n'aparsam yaparım dedim. 4 sene! 3. çocuk için bu 6 sene olacak. 6 senelik bir boşluktan sonra, 40'larında ne yapabilirsin ki? Hangi işveren 6 senelik boşlukla seni almak ister, 6 sene elini değmediğin meslekte sen ne kadar yeterli hissedersin?

Bazen insanların sadece bazı diğer "yaşam rollerinden" kaçabilmek için çocuk yaptıklarını düşünüyorum. Çünkü çocuk yapan "çalışmıyorum, çocuğuma bakıyorum" diyen "ana"ya tabii ki saygı duyuluyor. Çocuk yapan, sonra işine geri dönen anaya daha da saygı duyuluyor "bak kadın çocuk da yaptı kariyer de" diyoruz. Ama çocuklar 2-3-4 ne bileyim işte bi kıvama gelmiş ve sen hala evdeysen, ya yeni bir çocuk yapıp onun sorumluluğuna sığınmak, ya da çocuksuz saatlerde boşluğa düşmek, çevreden de "yazık ya, çocuktan sonra işe dönemedi, bak eve hapsoldu" lakırdısını dinlemek durumundasın. Başka yol var mı? (Kitap yazıyorum de :D çok entel ve 2-3 sene geçerli bir bahane :P)

Yani 5 çocuğu yapanları, bu nedenle anlıyorum. En kolayı ve de en zoru aslında.. Madalyonun hangi yüzünden bakarsan. 3. çocuk hissi bana da geliyor çünkü ara sıra "L. kreşe başlayınca n'apıcam uleyn?" endişesi geliyor ama hem kendime güveniyorum, ben yaparım, dönerim ben eski hayatıma, kariyerime, ara verdiğim noktadan devam ederim, "yaparım ben!" diye telkin ediyorum kendimi, hem de bir daha hamilelik mi, doğum mu, Allah korusun, bu konuda hakikaten "bittim, yeter".

Ama biri gelse de dese ki "Öğrenen Anne'ciğim bak hazır yapılmışı var, hem de doğurduk senin için, 2 aylık da yaptık, al buyur bundan sonrası senin". Vallahi alırım o bebeği de :D Gözüm dönüyor ayol.. Ne oda var, ne arabaya sığar, ne para pul bol ama biri derse ki "hem de kız"... Ay dur dur, hem de "bukleli bukleli saçlı, hem de mavi gözlü!" Anam mavi gözü tutturduk mu bu sefer, verin maviş bebemi banaaaaaaa! :D Ömür geçti bendeki mavi göz takıntısı geçmedi. Yaw eşim ve tüm ailesinde 1 tanecik bile kahve göz yokken, resmen turkuaz gözlü giller familyasından güvey almışken, ayol iki çocuğun bari biri.. Neyse.. Allahım gözleri görsün, sağlıklı olsun, gözleri dünyaya güzel baksın, güzellikleri görsün, güzellikler de onları görsün de.. Bir yeşil ela, bir gri gözlü çocuk sahibiyim diye şükrediyorum, salla maviyi be.. (Alacağın olsun mavi.. Bundan sonra böyle..)

Yani özetle; 2 yeter. Çok şükür. Onları büyüteyim, biraz da kendi hayatıma, kendi hayallerime zaman ayırayım. Biraz da eşimle birbirimize bakalım. Biraz da kendimiz ve birbirimiz için yaşayalım...

23 Nisan 2017 Pazar

Streptokoklara gelesiceleeer..

Bundan sonra çok canımı yakan biri olursa, bu şekilde beddua edicem! Bu ne yahu, kış sezonunu Ekim ayında streptokokla açtık, kış boyu iç güveysinden hallice takıldık, Nisan sonunda yine streptokokla bitiriyoruz. Biz bittik streptokok bitmedi.. Haydi yine aile boyu penisilinler - Allahtan eskinin iğneci bacıları kalmamış, mis gibi çilekli çilekli şurup veriyor doktor amcalar.

Ayh, bu vesileyle de benim analığımın "içyüzü" açığa çıkmış oldu; "biricik yavrunuzda, gözbebeğinizde yine streptekok bulduk hanfendü" diyen doktor amcaya, ilk sorum hiç utanmaz arlanmaz bir şekilde "peki ne zaman anaokuluna geri yollayabilirim?" oldu. Hiç göz devirip nçık nçık nçık'lamayın, pazar akşamları çocuk yatağa gidince nasıl bir "ohhhh bu haftasonu da ölmeden öldürmeden geçti" çektiğinizi ben biliyorum, burda 40 kişiyiz, hepimiz birbirimizi biliriz, ona göre..

Velhasıl çocuk, çocuk değil ortadoğu çatışma yönetim uzmanı. 2-3 gündür ben biliyorum bi tuhaflık var kendisinde, normalde gün içinde sadece 5243 defa hayır! diye çığıran melek yavrum son zamanlarda bu sayıyı bir tık daha arttırdı. Ayrıca öğle uykusu uyumayan çocuk "şu koltuğa bi kıvrılayım 2 dakika" modunda. Bir iki defa "karnım ağrıyo" dediyse de klasik 5 gün inatla tuttuğu KK'dan olacağını düşünüp atlamış olabilirim ama her dediğimi "ne??" diye 2-3 defa söyletmeye başlayınca, köfteyi çaktım. Sessizce arkasına gidip "bööö" dedim hiç oralı olmadı! Gel kulaktan kulağa oynuyoruz dedim, fısıldadım, normal konuştum, az bağırdım, anaaaaam çocuk duymuyor! Tek kulak 90'lık Cevriye ninemgillere dönmüş.. "Yavrum nen var, biryerin mi ağrıyor?" diyorum "hayıoooor" diyip Wallace (and Gromit) misali sırıtıyor. Hiç huyu değil böyle gereksiz şirinlikler halbuki!

Meğerse doktordan korkuyor, götürülmemek için koca kulak iltihabını, boğaz ağrısını, streptokoku gizlemeye çalışıyormuş!!! Anam bu 3 yaşında böyleyse bizim durumumuz çok yakında cort..

Lakin; bu yeni modeller böyle oynak diyor ve size de benim gibi atlamamanız için streptokok hakkında ufak birkaç bilgi sunuyorum:

- Bu arkadaşlar bakteri olup ancak boğaz kültürü ile belirleniyor ve penisilin grubu antibiyotikle iyileştirilebiliyorlar.
- Boğaz ağrısı, boyundaki lenflerde şişlik, karın ağrısı, kaşıntılı gözler, yorgunluk ve özellikle "yahu hasta oldu huyu değişti çocuğun", en tipik belirtileri.
- Bazı doktorlar bu hastalığın özellikle okul çocuklarında çok yaygın ve sık yaşanması nedeniyle antibiyotik tedavisi vermeden, vücudun kendi kendine yenmesini daha mantıklı görürken, diğerleri "aaa olur mu canım öyle şey, ya vücut yenemez de hastalık maazallah romatik ateş türü bir kalp hastalığına ya da boğaz apselerine dönüşürse!" diyor ve hemen tedaviye başlıyorlar.
- Çocuklar ilk antibiyotiği aldıktan 24 saat sonra artık bulaşıcı olmadıkları için, okula dönebilirler ;)

22 Nisan 2017 Cumartesi

Bir tırlatma nedeni olarak Lego

Bizim evde ben diyeyim 100, sen de 250kg kadar Lego parçası var arkadaşlar. Bunlar baba kız Lego hastası ve ben tırlatmak üzereyim. Evet, Lego'yu ben de seviyorum ama sevgim koşulsuz değil, bazı beklentilerim var bu ilişkiden. Mesela legolar etrafa saçıldıktan sonra 12 saat içinde geri toplanmış olacak, mesela ayaklarımın altında tam küççük pembik narin parmağımın arasında değil, bu iş için üşenmeyip 30km yol gidip, evimizin herşeyi mağazasından aldığım altı tekerlekli plastik kutular içinde duracak ve en önemlisi, modele dönüştürülen legolar kaderine terk edilmeyecek, ayda bir olsun tozu alınacak, mümkünse ılık bir duş ettirilecek.. Çok mu şey bekliyorum hayattan?!

Tamam Lego en güzel oyuncak, hem beyni hem elleri geliştiriyor, bir nevi terapi bile denilebilir AMA yeter uleyn. Seviyorsak da bir sınırı olmalı bu işin! Belki de uzaktan, gözümle sevmek istiyorum, sevda bu muğğğ, ayrılık bu muuuğ diye arabesk arabesk ağlaşmak istiyorum?! Ayrılamadık ki, salonun en has köşesinde - ya da minnak parmak arasında - bir dağ gibi istiflenmiş duruyorlar yine. Sabah saat 06.15 ve 10-100-1000 legocuk karşıdan bana el sallıyor!

Bu iş bu noktaya nasıl geldi anlatayım..

Herşey o ilk Duplo ile başladı, o sıra Madam M. sadece 6 aylıktı. Renkler ilgisini çekiyordu, duplo ağza sığmıyor, tehlike yaratmıyordu (bilakis, şu an geldiğimiz noktada benim ağzıma mütemadiyen isim benzerliğinden ve sinirden Kinder duplo'lar gayet güzel sığıyor ama bu bambaşka bir yazının ve başka bir ürünün konusu..) Fakat Lego Duplo sevdası normalde 3 sene gider derken, bizim evde çok kısa sürdü.

Madam M. babasının izinden gitmeye karar vermiş ve kaba saba duplolardan 1,5 yaşında çoktan sıkılmıştı. O sıra kısa bir dönem Lego friends serisinin pembeli renkleri evimizi şenlendirdiyse de, 2 yaş döneminde Lego Junior'a geçmek farz olmuştu. Bu noktada kreşe de başlayan Maya, oradaki çocukların "kaba saba" duplo ile kule yapıp sonra bam diye devirmelerini "çok banal" bulmuş, Junior'un minik parçalarının neden kreşe götürülemeyeceğini "ama lego yenmez ki?!" diyerek akıl dışı ilan etmiş, bir türlü kabullenememişti.

Normalde 3-6 yaş arası evimizi şenlendirmesi beklenen Junior; 2 ila 3 yaş arası (son aylarda ittirmeyle) idare etti ama 3. yaş gününde Maya artık "kocaman" bir insan olduğunu ilan ederek, babasının Lego classic'lerine bodoslama daldı. Bu noktada eşim bir terapistten (ben oluyorum o terapist) destek almak durumunda kaldı çünkü 35 yaşında bir adamın kızıyla legolarını paylaşması zordu, çok büyük bir "yaşam adımı"ydı. Özellikle de, yıllar yıllarca yapılıp kaderine terk edilmiş bir takım eski dostların "sökülmesi" aşamasında, eşimde yüksek tansiyon, dinmeyen migrenler, gastrit ve de sanskrit(çe sövmeler) baş göstermişti. Evimizde huzur kalmamıştı arkadaşım!


Şu an geldiğimiz son noktada, baba kız Legolarını paylaşmayı öğrendiler. Efendi gibi oturup beraber oynuyorlar, arada birinden biri mızmızlanınca, içerden gelip ellerimi belime kıvırıp iki carlayıp bağırmak ve asayişi berkemal etmek durumunda kalıyorum ama genel anlamda beraber oynamayı ve birbirlerinin sınırlarına müdahale etmemeyi (birinin yaptığını diğerinin saldırıp sökmemesi gerektiğini) öğrendiler. Yalnız şimdi de ortaya, oturduğu yerden "iiivk, meeeeeeğk" diye çığlıklar atıp ellerini ve ayaklarını "tel sarar lukas, tel saaaaarar" modeli kıvıra kıvıra oyuna katılmak istediğini anlatmaya çalışan bir Lukas değişkeni çıktı. Önüne duplo atıp susturmaya çalışıyorlar ama nereye kadar, bilmiyorum..

Lego; "ya sev ya terk et".. Lego; "bugüne dek üretilmiş en şahane oyuncak".. Lego; "leyn yine mi amazon prime'dan ertesi gün elime geçmesi garantili, mikroskobik bir parçaya 50 euro verdin?".. Lego; "ama bunlar özel üretim, hayatım..".. Lego; "daha fazla beyaz almam lazım!".. Lego; "toplayın şunları ya salonun ortasından".. Lego; "ay ay ay kim verdi eline o parçayı Lukas'ın, bak ağzından aldım".. Lego; "ama anne yaaa Lukas legomu salya ediyooo".. Lego: "çocuklar yatınca biraz lego oynayabilir miyim hayatım?".. Lego; "çıkır çıkır çıkır, beynim zonkluyo yeminne!".. Lego; "hayatta üç türlü acı vardır; fiziksel acı, psikolojik acı ve lego parçasına çıplak ayakla basıldığında duyulan acı..".. Kısacası; Lego; "sen bizim herşeyimizsin!"

Legoseverseniz; şu blog şahane, bu blog da güzel, Maya'ya duplo hediye edenin kafasına fırlatıyor "ben bebek miyim?" diye ama "normal" bir "sevimli kız çocuk" için şu prenses temalı doğum günü seti ve partisi'ne de bir bakın derim, şeker gibiiiii ve de çıktısı alınıp aynen uygulanabilir!

19 Nisan 2017 Çarşamba

Speed dating* gibi playdate* etme raconu

*Speed dating; tohuma kaçmak üzere olup, komşu teyzelerin görücü usulünü de bayağı bulan günümüz modern bekarlarının, çağımızın "hızlı ve etkili" yaşam tarzına uyarlanmasıyla ortaya çıkmış bir eş bulma amaçlı buluşma uygulamasıdır. Vakit nakittir diyen günümüz bekarları, aynı anda tek bir kişiyle görüşmek yerine, bir çok kişiyle görüşüp, en uygununa etkin ve verimli şekilde karar vermektedirler. Aynı terim ayrıca "benim evlenmeye niyetim yok bebek, lakin az zamanda çok skor yapayım" diye düşünen gençliğin de sık başvurduğu bir yöntemdir.

*Playdate ise; iki ya da daha çok çocuğu bir araya getirip "hadi evladım oynayın" demenin ve annelerin kafası uyuştuğunda da tadından yenmeyen, kahveli şaraplı sal çocukları sen kendini anlat'lı anne sosyalleşmesi hallerinin İngilizce'sidir.

Kavramları açıkladık şimdi ayrıntıya girelim. Ben çocuk bakıcısı olayını başaramadım gençler. Lukas'a hamileyken oyun ablası çok gelip gidiyordu ve ben hoplayıp zıplayamadığım için onu hoplatıp zıplatmak da çok işime yarıyordu. Ayrıca hala kırk yılın başı BAP (artı Luki Luk pek tabii) ile romantik (Luk'la romantizm siz düşünün artık..) bir akşam kaçamağı yapmaya niyetlendiğimizde tabii hemen bakıcıyı çağırıyorum amaaaa.. Ne bileyim, bunun dışında parayla bir yetişkini tutup çocuğumla oynatmayı biraz içime sindiremiyorum, o işi benim yapıyor olmam lazım diye düşünüyorum (neden? çünkü kariyere ara verip çocuk bakıyorsam bu işi layıkıyla yapmalıyım, kendimi tüketmeliyim salaklığından hala sıyrılamadım). Bir de aslında şöyle hem dişime uygun enerjik, çocukla çocuk olabilen, atlayıp zıplayabilen, neşeli, hem de güvenilir, çocuğu oynatıp yedirip yatırabilecek Nanny McPhee türü bir bakıcı bulamadım yahu.. Güvendiğim iki bakıcım, Maya'nın eski kreşindeki bakım ablaları ancak akşam 6-8 arası müsaitler, oyun ablası olarak gelen Filipinli tatlı kız ise 3 ay için memleketinde..  Neyse anlayacağınız iş başa düştü ve fakat evde bebek de olunca ilk çocuğun gün be gün artan oyun ve kudurma ihtiyacına yetişmem imkansız hale geldi. E saçımı süpürge etmeden, tükenmeden bu işi nasıl kotarabilirim? Tabii ki Playdate ile!

Doğumdan beri görüştüğüm arkadaşlarımla ayda bir çocukları olmasa da kendimizi bir araya getirmeye çalışıyoruz ama gerek hepimizin yaşam rutinleri, gerekse çocukların büyüyüp farklı anaokullarına gitmeleri bizi biraz zorluyor. Hala Noe'ciğimle, Susi ve oğlu K. ile sık görüşüyoruz (yukarıdaki ilk resim kalp ben, evet hala biz bunları beşikten kertmeye niyetliyiz, yakışmıyorlar mı ama, allasen söyleyin!), diğerleriyle ise 1-2 ayda bir buluşuyoruz, buna da şükür..

Anaokulu ise şahane bir şey, playdate için en güzel ortam! Şöyle açıklayayım: Bizim grupta 14 çocuk var, bunların 7'si kız. Maya genellikle kızlarla oynuyor ama "Miki" diye bir çocuk dilinden düşmüyor (gül gibi K. duruken, sen git Miki mi Ciki mi nedir.. töbe töbe) ve Ferdinand (bu da avusturya germen imparatoru gibi bir çocuk) ile de kanka. Bizim en minikler grubunun dışında 2 grup daha var ve ister kar ister yağmur ister güneş, her tür havada mutlaka her gün öğle yemeği öncesi tüm gruplar bahçede tam 1 saat bir araya geliyor. Bu sayede çocuklar birbirleriyle kaynaşıyor, küçükler büyüklerden öğrenirken, büyükler de küçüklere nasıl davranılacağını öğreniyor. Maya büyük erkek çocuklardan korkuyor ama kızlara özeniyor. Klasik..

Ben de ne yapıyorum, her hafta anaokulundan bir çocukla Speed dating tadında Playdate! Bazen bizim evde, bazen onların evinde, bazen de dışarlarda parklarda bahçelerde müzelerde.. Çocuklar zaten anaokulundan kanka, yoksa da birbirlerine aşina, siz de yeni annelerle speed date ediyorsunuz, hem size yakın oturan diğer çocuklu aileleri tanımış oluyorsunuz, hem de çocuklar anaokulu dışında görüştükleri zaman arkadaşlık bağları da kuvvetleniyor.


Fakat bazı kurallar var, yoksa cortlayabilirsiniz! Aman dikkat! Mesela acemilik dönemlerimde, hedef aldığım çocuğun annesinin cep telefonuna ya da çocuğun anaokulundaki kutusuna "sevgili x. cuma günü anaokulundan sonra bize oynamaya gelir misin?" türü sevimli notlar bırakıyordum. Bu Almanlar çok enteresan insanlar, çok "precise" yani ayrıntıya kaçan direktiflerle yaşıyorlar o nedenle ne demek istediğinizi açık söyleyin, yoksa "tabii gelirim" diyen çocuğun anası, çocuğu size kitleyip tam 3 saat ortadan kaybolabiliyor ve siz kendinizi tek başınıza iki canavar çocuk ve bir bebekle "beleşe bebek bakıcılığı" yaparken bulabiliyorsunuz! Bu durumda playdate sonrası evin halinden kesitlerle görsel olarak uyarayım sizi:


Sonra bir de mesela sizin çocuk davet edildiğinde, mutlaka "anneler ve bebekleri de gelebilir mi?" diye sormanız gerekiyor, muhtemel "hayır" cevabında ise çocuğunuzla ne tür bir aktivite planlandığını öğrenip ona göre yanına prenses kostümü üstü çamurda tepinme amaçlı yağmurluk tulum vermeniz gerekebiliyor ya da parkta kudurup dili damağına yapıştığı halde "matarasını vermemişsiniz" diyebilen annelere şaşı bak şaşır durumuna düşebiliyorsunuz, hazırlıklı olun.

Bir de davet ettiğiniz çocuğun sümüklü burnunu silme - hatta daha kötüsü çay takımından sümük kazıma - durumu var ki, evi tertemiz temizlediğiniz o ulvi günün ertesinde değil, öncesinde çağırmak akıllı bir çözüm. Tabii ki kocanızın legolarını (bu konuya gelicem, hiç açmayın şimdi), sizin "evcilik oyununa kurban edilecek" mücevherlerinizi (gelinlik duvağımı bile bulup giydiler ya!) saklamanız, hatta evi tümden kanlı suç mahaline dönmemesi için plastikle kaplamanız şart (şaka ayol). Fakat gerçekten biraz evi düzenleyip çok aşırı önem verdiğiniz biblo neyin varsa (çocuklu ev ve biblo, ciddi misiniz?) onları 120cm'nin üzerindeki tercihen kapaklı alanlara kaldırmanız akıllıca olabilir..


Ha bir de gıda alerjileri durumu var, o nedenle aman eve çocuk alıyorsanız ve önlerine atıştırmalık birşeyler koyacaksanız (Murphy kural 647262: normal zamanda asla yemeyen çocuklar bir araya gelince evi bile yiyecek kadar aç oluyorlar) misafir çocuğun annesine alerjisi olup olmadığını sormanız da önemli.. Bazı anneler sadece sağlıklı atıştırmalık isteyebiliyor, organik kereviz sapını bulmak zaman alabiliyor, o nedenle birkaç gün önceden konuşmakta yarar var. Yine benzer bir mantıkla gidilecek eve de "çay için küçük birşeyler" götürecekseniz, aynı şekilde bu "küçük şeyler"in ne olduklarını en ince ayrıntısına dek önceden teyit etmek gerekebiliyor.

Oğlanları davet edecekseniz, üstünüze zırhlı bir kıyafet, kask falan giyin ya da en temizi oğlanları asla eve davet etmeyin, parklar bahçeler ve teknoloji müzeleri bu iş için ideal mekanlar. Ortamda en az 2 bisiklet 3 top, kazma kürek kepçe greyder falan olacağı için, yanınıza ufak bir ilkyardım çantası almayı da unutmayın (Murphy kural: 242657, o top illa ki sizin kızın yüzüne çarpacak, o dal illa ki birinin kıçına batacak, o bisiklet mutlaka o duvara çarpacak bu kaçınılmaz..) Çocuğunuz 4 yaşına geldi gelecek, siz hala ilkyardım öğrenmediyseniz, e yani siz bu playdate işine hiç girişmeyin bence..

Kızlar ve Elsa..... Offff. Bu konuda ayrı bir post yazmam lazım ama bir doğum günü partisine davet edildiyseniz (ki bu memlekette bu bir onur çünkü "çocuğun yaşı artı bir" kuralı mutlaka uygulanıyor yani davet edilen 5 çocuktan biri olmak hakikaten büyük bir başarı!) bilin ki bu mutlaka ama mutlaka bir Elsa partisi ve eğer sizin kız mavi tütüyle, ya da en azından bir tütüyle gitmediyse, Elsa temalı bir donunuz bile yoksa, bittiniz..


Ayrıca biz bu "top 5'e girme başarısını" geçen hafta ilk defa elde edince (bakınız üstte el işi göz nuru kart!) bir şaşırdık bir gururlandık, elimizi kolumuzu nereye koyalım bilemedik, dahası 4 adet beyaz sarı saçlı Elsa kılıklı kızın arasında benim "gariban bahtsız, prenses kardeşi kumral Anna" bozmam da nasıl güzel durdu diye bi duygulandık.. Sonra burda adetten, davete katılan seçilmiş elit upper class çocuklara doğum günü çocuğu tarafından, Elsa baskılı bir çevre dostu plastik poşet içinde, koruyucu içermeyen sağlıklı şekerlemeler ve Elsa temalı bir oyuncak - en olmadı don - armağan ediliyor. Yavrucanınız doğum günü partisinden hediyeyle dönerse, şaşırmayın. Hatta hazırlıklı olun, o sizin elinize hediyenizi tutuşturmadan önce, siz onun eline el emeği göz nuru ile çocuğunuza hazırlatmış (Tercümesi: kendiniz hazırlamış) "davetiniz için teşekkürler" yazılı kartı tutuşturun!

Ha tabii doğum günlerine anne babalar davetli değil, onu da hatırlatalım. İnsan bu devirde biraz şüphe ile yaklaşıyor, malum sağımız solumuz tacizci dolu, özellikle de aileye yakın kişiler, iyi görünümlü aile babaları, akrabalar taciz ettikleri için, insan bu tip partilerden huylanıyor. Minik yavrum tacize uğramasa bari diye yusufluyor ve partinin bitimine 45dk kala "ani bir sürpriz ziyaret" yapıp aklı sıra uyanıklık edip yavrusunu "gaddar parti sahibi"nden kurtaracağını düşünerek kapıyı çalıyor ki o da ne? Doğum günü sahibinin annesi ve babası 5 tane minik Elsa bozması (ve bir Elsa olmak isteyen Anna, unutmayalım..) ile oturmuş körebe, evcilik, Allah ne verdiyse oynamakta! Utanç utanç utanç.. Ben birine bakamazken, bunlar (hem de saat 16-19 arası) 5'i 1 yerde'yi idare etmek ne demek resmen eğlendiriyorlar.. Tabii yavrucanınız sizinle erkenden eve dönmek istemiyor, kendini yerlere vurarak ağlıyor, bir posta da kapıda rezil oluyorsunuz falan fişman..

Son olarak; biz bakıcı yerine playdate olayına girdik. Seri bir şekilde, her hafta en az bir defa speed dating eder gibi playdate ediyoruz. Düşünsenize sınıftaki 7 kız (+2 oğlan, başımın derdi Miki ve İmparator 18. Ferdinand) etti sana 9 haftalık eğlence, birer defa da sen onlara git, etti mi 18 hafta.. Vallahi şahane. Üstelik kafan uyuşursa al sana en temizinden yeni sosyal yakınlaşmalar.. 40'ına merdiven dayamış bir anne olarak bundan iyi şans mı güler yüzüme.. Yürrü be Öğrenen Anne!

14 Nisan 2017 Cuma

Lukas'ın diş buğdayı

Lukas'ımızın Mauritius tatilimize ekstra güzellikler katan diş çıkarma azminin başarılı meyvesi, tatilin son günü aramıza katıldı. Artık kendisi 1 adet süt dişine sahip kahraman bir çavuş. Maya gibi o da 6. ayında ilk dişini çıkardı, o da gecenin bir saati rasgele bir deneme "ısırışı" yapıp beni "amaniiiin" diye bağırttı. Emziren anneler için kabus dolu bir yeni dönem de böylece başlamış oldu. Maya "analar ısırılmaz" kuralını çabuk öğrenmişti, bakalım Lukas bu konuda başıma ne çoraplar örmeyi düşünüyor, imdak!

Ben biliyorsunuz, bazı gelenekleri yapmaktan hoşlanıyorum. Mesela kırk banyosu ve uçurması, mesela Maya'ya yaptığım ve bizim kızların hala konuştuğu efsanevi "sağlıklı diş buğdayı" partisi.. Hem gurbet ellerde tek başımıza olunca biraz sosyalleşme bahanesi oluyor, hem farklı coğrafyadan insanlar adetlerimizi öğreniyor, ben onlarınkini öğreniyorum, hem de aslında her kutlama bir "zorlu dönem"in sonunu müjdelediği için, sanki hayat daha bir çekilir, daha bir güzel hale geliyor.. Biraz da kendimden birşeyler katmayı, mesela bu diş buğdayı geleneğinde tarifi biraz değiştirip, sağlıklı hale getirip, eski geleneklere yeni bir gözle bakmayı da seviyorum.

Çok fazla gelenek görenek kalmadı tabii artık modern yaşamda ama Maya'ya yaptıklarımı Lukas'a da yapmak istiyorum. Diş buğdayı da bunlardan biriydi ve sanırım alnımın akıyla kalktım altından. Tarif, uygulamalar falan Maya'nın yazısında ayrıntılı şekilde var, tekrar etmeyeyim. Bu seferki tarife farklı olarak çilekli yoğurt ve üstüne de kuru meyve ve tuzsuz kuruyemiş koydum ve yine bir diğer fark; bu sefer diş buğdayını Türkiye'de anane ve dedeyle yaptık ve bu seferki çocuk ilk çocuktan farklı olarak gitti ananesinin oftalmoskop'unu seçti (alternatifi prensesli bir kitap (maya tarafından özenle önüne atılmış vaziyette gördüğünüz bu kitap bence akademisyenlik ya da yazarlık, maya'ya göre ise bildiğin prenseslik anlamına geliyordu), bir adet peluş hayvan (belki veteriner olabilirdi), bir adet hesap makinası (tüm finansal ve matematiksel meslekleri temsilen) ve sosyal meslek alanlarını temsilen de bir adet cep telefonu). Bu da demek oluyor ki, doktorlar kulübü gibi aileye yeni bir üye daha gelebilir ilerde.. :D

Kafasındaki buğdaylar da Maya tarafında özel olarak tek tek seçilip, ingilizce almanca ve ananesinin ittirmesiyle türkçe olarak 1'den 20'ye dek (20 sağlıklı, beyaz, güçlü süt dişi anlamına geliyor) tek tek sayılarak, özenle döküldü (hatta uzun süre kafasında durması için de apayrı bir emek verildi - neden derseniz, bilemiyorum.. Maya: o buğdaylar kafada duracak, nokta! (nedir bu ikinci çocukların çektiği işkence, yarebbim..)

Böylece civcivimin ilk dişi de kutlanmış, kendisine ilerleyen 19 dişlik macerasında moral desteği ve motivasyon verilmiş olundu. Haydi inşallah sağlıklı, bembeyaz, güçlü dişlerle güzel gülüşlerle dolu upuzun bir hayatı olur (bir gerekli bilgi: biberon emzik kullanmayan, sadece anne sütü alan çocuklarda dişlerin temizlenmesine gerek yok fakat hazır mama, çay, meyve suyu ve ek gıdaya geçildiği anda biberon çürüğü denen tehlikeyle karşı karşıyalar ve bu ilerde kalıcı dişleri de olumsuz etkilediği için önemli bir durum. Temiz bir tülbentle dişlerin temizlenmesi ve 1 yaşından itibaren de yaşa uygun fırçayla ve macunla fırçalanmaya başlanması, 6 aylık diş doktoru kontrollerinin aksatılmaması gerekiyor. Bir de gereksiz bilgi: insanların yaklaşık 100 yaşından sonra tekrar süt dişi çıkardığını biliyor musunuz?! Yaaaa evet.)

11 Nisan 2017 Salı

Bebeklerde kolik neden olur, nasıl geçer?

Bu yazı çok yeni anne Tuğba'ya ve diğer tüm bunalmış yeni annelere gelsin :)

Biri kolikli diğeri koliksiz iki bebek büyüttüm. Kolik; kızımda beni tam 8 ay süründürdü. Saat gibi, kitaplarda yazdığı gibi tam 15. günün akşamı bir başladı, tam 8 ay, bazen 2-3 saat hiç kesintisiz, ortalama 8 saat viyak viyak ağladı. Düşünün, normalde yenidoğan bebekler günün 20 saate yakınını uykuda geçirir, hadi diyelim 8 aylık bebek de günün 15 saatini uykuda geçirir (demiş Tracy Hogg), geriye kalan 9 saatin 8'inde sanki etinden et koparıyorlar gibi ağlayan bir çocuk düşünün! Aklımı kaçıracaktım.. Denemediğim şey kalmamıştı, artık o kadar umutsuz bir durumdaydım ki, kim ne dese, birbiriyle çelişse bile her şeyi deniyordum. Çocuğun göbeğine sürmediğim şifalı bitki kalmamıştı, daha önce adını bile duymadığım sebze ve meyveleri 10 öğün yemiş, üstüne avuç avuç kimyon yutup Ağustos sıcağında yün çorapla gezmiştim. Eşimle önce kanlı bıçaklı olmuş, sonra kader kurbanları gibi birbirimize kenetlenmiştik, aylar boyu "neden neden neden?" diye sormaktan içimiz dışımıza çıkmıştı. Öz anam babamla "niye ağlıyor, yazık çocuğa bir derdi var neden anlamıyorsun?" imaları nedeniyle papaz olmuştum. Sonra, aynen başladığı gibi, yine nedensiz bir şekilde birden kesildi.

İkinci çocuğumda ise kolik olmadı, daha doğrusu, ilk 3 ay süresince gaz sancısı oldu ama ağlaması susturulamaz dereceye hiç varmadı, ağlasa bile "kibar kibar" ağladı ve sustu. 3. aydan sonra bu ağlamalar da bitti. Kolikli çocuktan sonra bahtına koliksiz çocuk düşmüş her ebeveyn gibi biz de "aman Allahım, koliksiz çocuk büyütmek ne kolaymış, ya biz ne çekmişiz, yazık bize be" dedik vallahi aylar süren bir deniz yolculuğundan sonra karaya çıkar çıkmaz toprağı öpen garibanlar gibi olduk.. Diyeceğim odur ki; şu an kolik çeken bir ana babaysanız ve yolunuz bu bloğa düştüyse, Allah sabır versin ama yalnız değilsiniz, suçlu hiç değilsiniz, neden bak anlatayım:

Kolik tamamen şans işi, yazılan çizilen herşeyi atın bir kenara beni dinleyin. Diyorlar ki;

1. Doğum zor geçerse, çocuk ya da anne doğum travması yaşarsa kolik olur. Hatta bazı açıkgözler bu "teori"yi direkt nakte dökmüş vaziyetteler, sizi alıyorlar, soyuyorlar, bebeği çıplak karnınıza ters şekilde koyuyorlar ve doğumu sözümona daha güvenli ve mutlu bir şekilde yeniden gerçekleştiriyorlar ve kolik bitiyor. Hahayt. Yok öyle bir şey tabii ki. Ha şu var; bebeklerde bazen doğum sırasında omurgalarda basılar oluyor ve işin uzmanları tarafından uygulanan bir tür baş-boyun-omurga masajı (chiropractic manipulations for colic diye bakabilirsiniz) sonrasında bu bebekler tık diye düzeliveriyor. Bu gerçekten var ve doktorunuza danışmakta, bir araştırmakta fayda olabilir.

2. Doğum sonrası stres bozuklukları, annenin ruh hali hatta mükemmelliyetçi kişilik yapısı, annenin ayağını sıcak tutmaması, gaz yapan besinleri çok tüketmesi vs. koliğe neden olur. HAYIR! Vurun anneye, kolik de onun suçu, her şey onun suçu zaten.. Yok canım! En sinir olduğum demeçler bunlar.. Gaz yaptığı söylenen besinlerin büyük çoğunluğu (soğangiller, baklagiller gibi) süt de arttıran besinler ve annenin bu besinleri kısıtlamasının koliği azalttığına dair HİÇ bir bilimsel veri yok. Üstelik bazı durumlarda annenin sütü stres ve yanlış beslenmeyle gerçekten azalıp, bebek aç kaldığı için ağladığı halde kolik damgası yiyebiliyor. Yine kolikle çok karıştırılan ve çok sık görülen "bebek reflüsü" ve "laktoz intoleransı" da mutlaka doktora sorulmalı ve elenmeli. Stres konusu ise ayrı bir derya.. Tabii ki annenin stresli olması bebeğin de huzursuz olması anlamına gelecektir, aksi düşünülemez. Fakat hangi anne ilk 3 ayda stressiz ki? Yepyeni bir düzen kuruyorsunuz, hiç düşünmediğiniz endişeler devamlı aklınızda dönüp dolanıyor, tamamen size bağlı bir canlının sorumluluğu sizi korkutuyor.. Bundan doğal ne olabilir ki.. Bir de bunun üstüne "al işte sen streslisin, ondan huzursuz bu bebek" denmesi.. Resmen yangına körükle gitmek.. Lütfen bunu diyenleri çevrenizden uzaklaştırın ve kendinizi rahatlatacak aktivitelere, sizi mutlu edecek insanlara yönelin.

Peki ne yapmalı?

Bekleyeceksiniz.. Gerçekten, tek yol bu. İnanın geçiyor, az kaldı, tünelin ucunda ışık var. Kimine vuran bu şans, kimine vurmuyor ve bu hiç adil değil, biliyorum çünkü yaşadım. Ama geçiyor ve bir gün ağlamayı bırakıyor, gülümsemeye başlıyor, sonra yavaş yavaş, çok güzel bir çocuğa dönüşüyor. Diğer sakin bebeklerden daha renkli, daha eğlenceli olması da cabası - ciddiyim, kolikli bebekler büyüdüklerinde çok ilginç insanlar oluyorlar, onlar çevrenizdeyken asla sıkılmaya fırsatınız olmuyor, bu bir gerçek ;) Hatta bazıları diyor ki, tuttuğunu koparan, farklı düşünen, toplumu ileriye götüren liderlere dönüşüyorlar. Olabilir. Bekleyip göreceğiz..

Beklerken; şunları deneyebilirsiniz:

- Şu kitabı okumak
- Bebeği kolunuzun üstüne göbeği geçecek şekilde yüz üstü (kaplan pozisyonunda) taşımak
- Beyaz gürültü videoları, elektrikli süpürge, mutfaktaki aspiratör ya da Beatles dinletmek
- Tane kimyon ve rezene çayı içmek (anne için, süt de arttırıyor)
- Öğrenen Anne'nin diğer yazılarını (burada ve de burada) okumak ;)

Kolaylıklar ve sabır dileklerimle..

8 Nisan 2017 Cumartesi

Bir küçük çocuk ve bir bebekle Mauritius tatili

Biz seyyah bir aileyiz, bazen çevremden "vay be helal olsun nasıl cesaret edebildiniz" sözünü duyuyorum. Biliyor musunuz, benim için iki çocukla 14 saat uçak yolculuğu ya da upuzun bir tatil, iki çocukla haftaiçi 16-20 saatleri arasında evde başbaşa kalmaktan daha az korkutucu bir hadise! Neden böyle diye çok düşündüm, buldum: çünkü her annenin "güvenli alan"ları var, ne bileyim mesela bazımız için çocuğun uyku düzeni "amaaan kolay canım nolcak, yatağına koyarsın uyur" kadar basit, bazımız için "ya azcık ağlasın bırak, rahatlar deşarj olur çocuk" mottosu can, bazımız için de "seyahat mi, çocukla mı? missss!" Yani herkesin güvenli alanları başka başka.. Tabii güvensiz alanları da.. Benim için de, gençlik hatta çocukluk yıllarımdan beri sırt çantamla aylarca Hindistan'a, Afrika'ya gitmek, mahallenin köşe başındaki bakkalına gitmek tadında olduğu için, "e ne olacak, çocuklarla da gidilebilir" diyebiliyorum rahatça, ama saat 16-20 arası çocuklarla tek başına evde kalacaksın dediklerinde, dudağım uçukluyor, gözlerim pörtlüyor, alnımdan totoma doğru soğuk terler dökülüyor o ayrı..

Velhasıl gittik Mauritius'a biri bebek, diğeri 3,5'luk iki çocukla. Ayrıntılar seyahat bloğumda, burda tekrar olmasın, merak eden buyrun burdan okusun. Kızın 15. ülkesi, o artık uzman çavuş ama ufaklıktan tam emin değildim, zira ilk dişini çıkarmaya azmetti (ve başardı) ve ilk defa böyle upuzun bir uçak yolculuğu yaptı. Ama ailenin "seyyar köfteci" testini o da geçti. Adam bir de sonbahar çocuğu ya yazık hiç ayak parmaklarını görmemişti, cıbıl cıbıl soyunuverince sen bir şaşır, bir sevin. 3 hafta ayak parmaklarıyla oynar mı bir insan yavrusu, oynarmış!

Yani özetle, gittik gördük sevdik.

Çocukla gidilecek yer mi, evet. Aslında bana göre, savaş muhabiri falan değilseniz, sizin gidebildiğiniz her yer, çocukla da gidilebilir. Biliyorsunuz biz çocukla Afrika'da safari de yaptık, romantik tatiller de. Hiçbirinden de pişman dönmedik, tam tersine "bak bunu da sevdi, o zaman seneye "bi tık" daha atlatalım mı?" diye diye döndük. Eşimle 2,5 ay kaldığımız ve unutamadığımız Hindistan mesela, hep aklımızda çocuklarla gidelim diye ama azıcık büyüsünler, sokaktan buldukları her şeyi ağızlarına götürmesinler, biraz "anlasınlar" gördüklerini, hatırlayabilsinler falan istiyorum.. Mesela 3,5'luk Maya 2,5 yaşında gittiği Malezya'yı hatırlıyor ve "aaa bu çiçekten Malezya'da da vardı" diyebiliyor, Lukas da o kıvama gelsin istiyorum.. Az kaldı az ;) 3 seneye kalmaz biz bu çocukları Ganj'a bi sokup çıkarırız (şaka ayol, o kadar da değil, belki ucundan minnak parmak?)


Hiç dellenmedim mi derseniz, ay dellenmem mi.. Maya'nın kum fobisiyle Lukas'ın bu ayak neden ağzıma girmiyo çığlıkları üzerine benim gibi bir hayvanseverin bile çok fazla bulduğu başıboş köpekcikler ve akşam üstlerini kabusa çeviren, Maya'yı onlarca yerinden ısırıp, alerjisi nedeniyle 2cm'lik kırmızı yuvarlaklar şeklinde kabartıp, bana panikle koştura koştura açık eczane aratan sivrisinekler biraz biraz sinir etti ama e olacak o kadar artık. Gerisi turkuaz, sıcak ve güzeldi. Küçük çocukla tatilde dellenmemek için ne yapmalı mesela uçakta bebek nasıl oyalanır diye şurada ve bebekli tatillerde gerekenler listesini de şurada uzuuun uzun yazmıştım, bu vesileyle de ilk defa bebekle tatile gideceklere tekrar hatırlatalım. Eski seyahatlerimizi hatırlamak içinse şuraya tıklayabilirsiniz.

Yalnız ahdım var, ben bu kızı az büyüsün kuma gömüp üstüne de foşşş diye bir kova soğuk su dökmezsem... ;) Az büyüsün, öcümü alacağım ben ondan.. Daha bugün 9-10 yaşlarındaki okul çocuklarının gittiği okul kampıyla ilgili bir kısa film izliyordu ve bana "neden anneleri yok yanlarında?" diye sordu. Ben de ona "sen de büyüyünce annesiz tatillere gideceksin onlar gibi" dediğimde de "hayır ben hep annemle gidicem" demesin mi? Ay eridim eridim, hadi ordan, en fazla bi 10 senemiz var seninle tatillere gidebileceğimiz, sonra "ayyy anne sen gelmeeee"ler başlayacak (o zaman biz üzülecek miyiz, hayııır, bilakis BAP ile ver elini romanssss). Seneler ne hızlı geçiyor! İçlerini güzel hatıralarla doldurmak lazım..

1 Nisan 2017 Cumartesi

Hayalimdeki cocuk ve gercekler..

Gecenlerde FB'dan bir arkadasim citlembik gibi bir kiz cocugu videosu paylasmis ve altina "iste bu tam benim kizim" yazmis. Arkadas bekar oldugu icin yorum yapamadan totomla guldum :) Gercekler acidir bebek, biber de acidir, biber gercektir..

Simdi bacilar, ben de bekar ve basindan 3 yas alti tarafindan ozenle hazirlanmis bin turlu badire gecmemis saf ve masum bir kizcagizken, tabii ki benim de hayallerim vardi. Bu hayallerden biri de "kizim olsun!" idi. Simdi kiz cocuk annesi olmayanlarimiz okumaya devam etsin, digerleri kis kis gulerek dagilabilir. Gencler; benim bu kiz cocuk hayalim tam olarak soyleydi: sarisin kivircik mavis gozlu bir kiz cocukla, kumsaldayim. Ustumuzde sadece bikinilerimiz, ellerimizde kovalar, kurekler, ayaklar ciplak, kum icindeyiz. Deniz kabuklariyla oynuyoruz, ellerimizi cirpiyor kahkahalar atiyoruz. Valla boyle cok gorsel bir hayalim vardi..

Gercekler ise soyle; acik kumral duz sacli ve ela gozlu bir kiz cocukla, kumsaldayim. Gunes tepede oldugu ve cocuk Alman beyazi oldugu icin bikini ustu uzun kollu UV tshirt sapka ve gunes gozlugu giymek durumunda ve acik kalan her cm2'si gunes kremiyle kapli. Hatta bu isi Alman babasi o kadar ciddiye aliyor ki, kulaklarinin tepesine, ayaklarinin en kucuk parmaginin ucuna bile bir ton krem surdugu icin cocuk yagdan parliyor, tatile krem peynir gibi gelip ayni beyaz otesi tonda eve geri donuyor ve gunes kremi mevzuuna kimyasal nedenlerle hep mesafeli durmus olan, cocugu 10.30-16 arasi gunese cikarma ama birak bu saatler disinda cocuk biraz gunes gorsun, D vitamini alsin, kemikleri gelissin'ci anasi da konuyu her actiginda babasi bosanma mevzuunu acayaziyor.. Neyse. Hayallerimin zitti olan gercek cocugum, obsesif oldugu icin, kumdan nefret ediyor ve kati surette ayakkabi ve corap!!!siz kumsalda yurumek istemiyor, denize bile kucakta tasiniyor, parmaginin ucu kuma degse ciglik cigliga agliyor (bakiniz yandaki foto), psikolog anasi 3 senedir onu kumla oynamaya ikna etmeye calisiyor falan filan.. Anasi sabah tek basina terapi niyetine yuzmeye gittiginde bir suru deniz kabugu toplayip geliyor, kizina gosterdiginde onun tepkisi "öö igreeeeeenc!" oluyor ve tum bunlara bu sefer ana ciglik cigliga aglamak istiyor falan filan.. Yani tam bir fiyasko!

Hayalimdeki camura bulanmis, dogada buyuyen kiz cocugu hanginize düstü bilmiyorum ama ona iyi bakin bacilar.. (NOT. Gecen hafta ben bu yaziyi yazdiktan cok sonra, tesadufen gonderdigi videoyu izleyince, o tatli kizin sevgili Ö.'ye dusmus oldugunu ogrendim ve cok guldum, gule gule buyutsun insallah!) Benim gibi bir hatundan nasil boyle kokos bir metropolitan cocugu cikti bilmiyorum cunku dogdugundan beri dogada, cicekle bocekle asiri derecede icice buyutuyorum, ailede temizlik takintisi duzen takintisi yok, babasi da ben de deniz asigiyiz.. Ustelik asla zorlamadik, hep kendi atti adimlarini, belki de hatamiz bu oldu. Belki ilk iii öö dediginde oturtsaydik zorla kuma, ya da prenses kostumu istiyorum diye bagirdiginda biz de ona hayiiiir, sen benim istedigim hippi cocuk olacaksin, dogal buyuyeceksin uleeeeyn, deseydik boyle olmayacakti ama o da fikren özgürlük, cocuga saygi, kendi haline birakma takintili bana tersti.. Lakin sirf ozgurluk diye goz gore gore hayalimdekinin tam tersi bir cocuga donustugunu gormek.. Iste karakter, bazi seyler karakter.. N'apalim, eldekini seviyos!

Ayrica bakiniz, biraz ittirmeyle agaca da tirmandi :D Yok zorlamadim, ben tirmandim, ozendi, pesimden sak sak sak hic yardimsiz tirmandi, valla annelerin bir numarali lafi "bak istediginde oluyomus!" dilimin ucuna gelmedi desem yalan olur.

Velhasil hayallerimdeki kiz cocuguna sahip degilim ama uzgun de degilim, onun karakteri illa benim istedigim gibi olacak diye bir kural yok. Ben ne kadar dogalciysam, o da o kadar cart pembe prenses kostumu giyip kiritan cins olabilir. Dusuncesi bile berbat ama boyle olmak istiyorsa, olsun.. Bögrüme DAŞ basip, o hayalimdeki kumla oynayan, agaca tirmanan, dizleri hep mosmor, tek disi eksik (o kadar da degil ayol) gelecegin astrofizik uzmani kiz cocuguma kavusamamanin acisini icime gomeeeeeer, yoluma oglumla devam ederim hahahaha (ikinci cocuk ikinci sans). Saka bir yana.. Cocuklarimiz bizim malimiz degil (bakiniz Halil Cibran siiri).. Ustelik bir psikolog olarak biliyorum ki, bu yasinda prenses olmasini engellersem, bir sekilde icinde kalacak ve koca kadin oldugunda sacma sapan giyinen, abarti suslenen frapan bir kadina donusme riski daha fazla..

Cocuk yetistirmek satranc oynamak gibi, hep 5-6 hamle sonrasini dusunmek zorundasiniz..