24 Mayıs 2017 Çarşamba

Süper bakıcı, rezil babaya karşı

Dikkat; birazdan anlatacaklarım tamamen gerçek hikayedir. Lütfen evinizde denemeyin! (Ayrıca içki tüm kötülüklerin anası gerçekten, özellikle de şu yandaki Jade..).

Dün, sevgili blogırcıklarım, ebeveynlikte yeni bir çağ atladık: 8 aylık bebeğin eline kuşkonmaz verip sapına kadar yedirdikten sonra, 3 yaşındaki çocuğun veli toplantısına zil zurna sarhoş gidip, anaokulunun havuzunda intihar ettiğini öğrendiğimiz adamın ruhunun huzura kavuşabilmesi için pencerelerin açılmasını önerdik.

Yaptık bunları! Evet! Bu hikayenin tek satırını abartıyorsam peşimden fırlatılan terlik totoma çarpsın!

Yeterince uyarı yaptıktan sonra, "tüüü rezil utanmaz arlanmazlar" diyip okumaktan vazgeçmeyen, siz sevgili "suça ses çıkarmayıp, suça dahil olmak isteyen"ler için, buyrun anlatayım: Herşey Maya'nın eski kreşindeki öğretmeni Bianca'nın telefonuma neşeli neşeli bıraktığı "önümüzdeki hafta her akşam boşum, bebek bakıcısı isterseniz haber verin" mesajıyla başladı. Maya'nın Bianca takıntısını biliyorsunuz, "Bianca aşağı, Bianca yukarı, anne sen git Bianca gelsin".. Kreşten anaokuluna geçtikten sonra bile, Bianca'nın borsadaki kur değeri değişmedi, ayda bir Bianca krizi tutuyor. Bianca da Bianca hakikaten, sapsarı uzun saçlar, boncuk boncuk ve rimelli mavi gözler, kiraz dudaklar, dahası sabahın 7'sinden gecenin 11'ine asla düşmeyen bir enerji ve neşe! 20'li yaşlar tabii, sabah bisikletle işe gidersin, 8 saat çocuklarla hoplayıp zıpladıktan sonra, akşam ekstra bebek bakıcılığı yaparsın, gece ise zabbaha kadar club'larda dans pistlerinde fink atarsın. Hepimiz böyleydik (değil miydik?) Neyse Bianca'nın mesajına gözlerinden kalpler çıkan emojiyle cevap verdim çünkü heyecandan dilim tutuldu, tam 8 ay sonra 2 çocuğu birden bakıcıya kitleyip Beyaz Atlı Prens (BAP)ciğimle felekten bir gece (Bianca'nın ölçülerinde akşam) çalacaktık! Böyle bir şans doğmuştu hanemize..

BAP'a hemen mesaj attım, "hazırlan bu gece jumbo kokteyller ve yiyebildiğin kadar taco yiyeceksin, dışarı çıkıyoruz a ciciiiim" dedim. Cevaben gözlerinden kalp çıkan emoji geldi.

Vallahi akşamı nasıl ettik bilemezsiniz. Dile kolay 8 aydır çocuksuz bir gece geçirmemişiz. Yani şimdi günahını almayayım, no1'i bakıcıya bırakıp, no2 ile heryere gidip envai çeşit kokteyl ve yemek tattık sağolsun ama sıfır, nette ve brütte sıfır çocuksuz bir deneyime henüz gark olamamıştık.. Ayrıca geçen haftaki evlilik yıldönümümüz de hastalığa gümletilmişti, onun da acısını çıkarmak vardı..

Gün boyu heyecanımı gizleyememiş olacağım ki, sevgili no2 akşam uykusunu uyumamakta diretti. İlk tokatı burdan yidik. Ama, BAP'la başbaşa bir gece olasılığına karşı hiç bir şey beni durduramazdı! Bianca gelir gelmez çıkmak üzere giyinmiş, süslenmiş, çocukların yemeğini hazırlamış, Maya'nın kakasını dahi yaptırmış, tam bir süper anne modunda kapının dibinde bekliyordum. Nihayet kapının zili çaldı ve ben B.'nın ayakkabılarını dahi çıkarmasını beklemeden no2'yi resmen bir basket topuymuş gibi fırlatarak, heyecandan dilini yutmuş bulunan Maya'ya "hadi yavrum baaaaaaay" diyerek kapıdan çıktıııııım ve alemlere aktıııım. Alemlere aktığım saati yazıyorum: 17.00. Karıştırmayın o kısmı.

17-20.00 arası bizim çok sevdiğimiz bir barda "happy hour" var, eşek gözü kadar kokteyller yarı fiyatına, meksika yemekleri şahane ve tacoların tanesi Salı gecesine özel 1 euro! Üstelik dışarda bahçede oturuyorsun ve hava da dün öyle güzeldi ki, gün batımı vs. 8 aydır ihtiyacımız olan şeyler!

Ben gecenin şerefine 1 bardak köpüklü beyaz şarap ısmarladım. Emzirdiğim için eşek gözü kokteylleri ancak alkolsüz mokteyl olarak içebiliyorum ama arada da yudum yudum şarabımı hüpleteyim, "oğlan daha rahat uyur" dedim. Tabii neredeyse 2 senedir 1 yudum alkol almamış bulunduğum için, 1br şarapla olanları tahmin edebilirsiniz. Önemli olan hissettiğin alkol müdür, kanında dolaşan gerçek promil midir? İşte bu konuda doktor arkadaşlardan fikir bekliyorum.. Ya da hiç kurcalamayın zaten hikayedeki "rezil" ben değilim, anlatıcam.

Biz böyle yiyerek içerek saati 18.30 etmişiz, eve dönüşümüz 20.00 diye konuşmuştuk (oğlan memeden ayrılığın 3 saatten fazlasını kaldıramıyor, annem sonsuza dek gitti, evrende tek başıma kaldım moduna bağlıyor, kızın da uyku saati 20.15). O ulvi anda ben BAP'a "ya biliyo musun, bu gece anaokulunda Elternabend var, istersen gel iki kadeh de orda atalım" dedim. Ve BAP içmekte olduğu tequila sunshine kokteyini resmen püskürterek "neaaaağ, Elternabend miaaağ?" diye kükredi.

Şimdi Almanca bilmeyen veya Bavyera kültürüne yabancı olan sizler için bir açıklama getireyim. İki adet Almanca kelime var: ilki Elternabend (veli toplantısı), ikincisi Elterntisch (veli toplaşması). İlki anaokulunda yılda 2 defa yapılan ve herkesin katılması gereken, çocuk, grup ve genel yönetim hakkında çok önemli kararların konuşulduğu veli toplantısı. İkincisi Bavyera kültürüne özgü birahanenin birinde buluşan ve bir masa (tisch) etrafında oturup bira yudumlayıp çene çalan ebeveynlerin gayrıresmi laklak şakşak toplantısı. Ve tabii ki ben Elterntisch ile Elternabend'i birbirine karıştırmışım. Üstelik hangisi bu gece emin de değilim. Hemen Greta'nın anası'nı aradım. Ay bu kaçıncı Hanzo ile Greta hikayemiz, hiç sormayın. Evet, tisch değil abend söz konusuymuş! 15dk sonra başlıyormuş. Hesaaaaaaaaaaap!

Biz ikimiz saat 18.30'da sarhoşuz düşünün ve aracımızla (kandaki promil sözkonusuysa 1br köpüklü şarap (yarı yarıya maden suyu zaten) sorun değil ama 2 senedir içmemişim başım Leyla, beyimse 4 kokteyl 8 taco yuvarlamış, sarmısak ve alkol kokuyor buram buram) veli toplantısına gidiyoruz. Üstelik acele ettiğimiz yolda km sınırı 30 olduğu için, çılgın bir panikle saate karşı yarışarak, yavaş yavaş araba sürüyoruz. Seinfeld hayatım.. Neyse park ettik, içeri girdik, 3dk geç kalmışız ama Almanya burası, veliler yerlere falan oturmuş, sarhoş kafayla boşluklardan atlamak, ayaklara ellere basmamak falan roket bilimi gibi; haliyle herkes bizi süzdü. Neyse totomuza bir boşluk bulduk çömeldik. Konuya zaten ortasından daldığımız için, Bavyera ağzıyla konuşan anaokulu yöneticisini anlamam zor olduğu için, konu "havuz problemi" olup zaten benim huysuz anaokulunun havuzuna ve saunasına (ay evet var öyle bişeyimiz) kat-i surette girmediği için ve de 1br şarap içmiş bulunduğum için yarı kulakla anlamadan dinliyorum. Fakat eşim bana koca koca açılmış gözlerle bakıp kaş göz yapıp duruyor, bi tuhaflık var yani. "Ne didi? ne didi?" dedim. "iki hafta önce ölem komşu varya, intihar etmiş" dedi. "Aa yazık, hay Allah ne derdi varmış?" dedim. "Ya havuzda intihar etmiş" dedi.

Ayh. O an beni bi ateş bastı. yemin ediyorum bıraktığım yerden Almanca kursuna gitmem lazım.

Ya uzatmayayım; tam ayrıntıları anlamadım ama galiba anaokulu sabahtan akşama kadar "çocuk gürültüsü" çeken komşulara şirinlik olsun diye havuzun anahtarını vermiş, komşular zaten toplam 2 aile. İkisi de birbirinden yaşlı, kullanan falan yok havuzu. Ama bir gece, bu yaşlılardan biri artık hayattan sıkıldığı ve Avrupa'da "ölebilmek" için 3 haneli yaşları beklemek zorunda olduğun için, sanırım bir ani "aydınlanma" yaşamış, sanırım ilaç içmiş, tin tin inmiş havuza, birkaç kulaç atmış ya neyse sonuç olarak sabah 7'de havuzun kapısını açık bulan bizim grup öğretmeni Gabi "nolyo ya" diye içeri giriyor, adamı yüzükoyun havuzda buluyor, şok geçiriyor, yukarda çocuklar var ve o gün planlanan "Mayıs Dansı" öncesinde küçük grubun yüzme dersi var ve Gabi kapıyı kitlediği gibi yukarı koşuyor, çocukları "havuzun gideri çalışmıyor" diye durduruyor, polisi arıyor gerisini zaten geçen hafta yazmıştım. Hani ben Maya'yı almaya gittiğimde bana "komşu öldü, karısı sessizlik istediği için Mayıs Dansı ertelendi" diye açıklama yaptığını falan....

Neyse hikaye anlatıldı. Veliler arasında şok belirtisi falan yok, bir ben hortlak görmüş gibi elim ayağım titreme halinde! Konuşmalar tamamen uçmuş vaziyette, bir de benim Bavyera aksanlı Almanca sorunumu ekleyin. Fakat doğru anlıyorum; veliler "işte bi şuursuz daha intihar etti, insan intihar ederken biraz saygılı davranır, anaokulunun havuzunda intihar edilmez ama canııım" sohbetini kısadan kestirip "e peki havuz ne durumda? yüzme dersleri ne zaman devam edecek" kıvamına gelmişler. Yahu Almanlar... Neyse ırkçı ırkçı konuşmayayım şimdi!

Havuz bakımına adamlar gelmiş, havuz klorlanmış, ölçümler yapılmış ve "temiz, yüzülebilir" ilan edilmiş. Alman tekniiik, tabii güvenimiz sonsuz, temiz dedilerse temizdir eminim. Havuz sahibi olmadığım için (zengin insanların günlük dertlerinden bi haberim malesef, misal geçen hafta da komşum Tesla'sının otobanda bozulduğunu ama 5dk içinde hem de ücretsiz otoyardımın hemen geldiğini ama Tesla'sız yaşamanın da çok zor canııım olduğunu anlatırken ben de anlamsızca "he he zordur elbet" diyip kafa sallıyordum) bilmiyordum, bu havuzların suyu ikide bir değiştirilmiyormuş! Yani bi dolduruyormuşsun artık bi sezon, bikaç ay boşaltmıyormuşsun, bas bas paraları Leyla'ya misali kloru basıyormuşsun! Ay şu yandaki rutin (!) havuz keyfim de patladı iyi mi.. Böğk.

Dolayısıyla anaokulunun havuzunun suyu da adamdan sonra "tabii ki" değiştirilmemiş, yetkililer "kesinlikle gerek yok zaten ateş pahası" demişler! Ah mantıkta sınır tanımayan Almanlar.. Tamam anladık, havuz fiziksel anlamda gayet güvenli, iş tamamen psikolojik. Lakin ben bizim çocukların adamın DNAsını yudum yudum yuttukları fikrine sıcak bakamıyorum! Neyse; aramızda imece uculü ek para toplayıp, havuzun suyunun değiştirilmesine ve çocukların yüzmeyi kaldıkları yerden öğrenmeye devam etmelerine oy birliğiyle karar verildi. Bu arada gevşek bir baba "camları da açıp havalandıralım da adamın hayaleti falan kaldıysa içerde uçsun bari" dedi, bizim BAP, ben ve bizim gibi şuursuz bir kaç anne baba da sinirli sinirli güldü. Sonra bir de bahçenin yeni onarılan çitlerini çocuklara boyatalım mı yoksa boyanın toksik doğası gereği çocukları riske atmayalım bahçevan mı tutalım diye bir 5dk'da onu tartıştık ve 20'ye 10 kala evlerimize dağıldık.

Şimdi siz dikkatli okurlarım "e, bu hikayenin "8 aylık çocuğa kuşkonmaz yedirdim" kısmı nerde?" dediyseniz helal olsun, çocuk beslenmesi konusunda çok obsesifsiniz diyeyim. Biz bu "night out, kindergarten in" gecesinde şok üstüne şok yaşarken, balık etki ve neşeli, sarışın ve enerji dolu Bianca'mız "dolap senin B'cim, ne istersen ye" düsturumu takip edip, dolaptaki kuşkonmazları haşlamış, şöyle michelin'lik bir salata yapmış ve hem kendini hem yavrularımı bu salatayla beslemiş! Başarmış bunu! Patates kızartması ve dondurma bile yemeyen Maya'yı geçtim (o Bianca'nın aşkına ayağındaki ayakkabısını bile yiyecek durumda) ama no2 yumuk elleriyle nasıl yedi o kuşkonmazları bilmiyorum ama yemiş çünkü gece boyu bezinden gelen kuşkonmaz kokusu dayanılmaz boyutlardaydı!

Uzun lafın kısası; kıssadan hisse 1. İntihar Almanya'da gereğinden fazla normalleştirilmiş, Chris Cornell'i kimse takmadı. 2. Tam da yaz sezonu öncesi havuzlar hakkında öğrendiğim bu bilgi kalbime bir hançer gibi saplandı. 3. Eltern(stamm)tisch başka şey, Elternabend başka şey ve bu ikisini birbirine karıştırmamak istiyorsam Almanca derslerine bir an önce geri dönmem lazım. 4. BAP ile ne zaman romantik gece (night out) planlasak rezil kepaze oluyoruz, bu iş sanki bizden geçmiş? 5. İki çocuğu birden bakıcıya kitleyip kaçabilmek, ebeveynlikte level atlamak değildir de nedir? 6. Her eve bir Bianca lazım! 7. Oğlan kuşkonmaz yedi ya!

19 Mayıs 2017 Cuma

Ekransız 3 yıl

Baştan uyarayım; bu biiiir "aman da ben ne mükemmel anneyim" yazısı değildir, hatta biraz "ben ettim, siz etmeyin! manyak mısınız kardeşim, ekransız çocuk mu büyütülür!" yazısı bile sayılabilir..

Bizim kız cam fanusta büyüdü. 34 yaşında anne olursan böyle oluyor; halk dilinde "buldumcuk" derler. Biz hazırlıksız yakalanmadık, fazla hazırlıklı yakalandık kendisine. Yani biraz "okumanın, öğrenmenin" ayarını fazla kaçırdık. Bakınız ikinci çocukta tamamen salmış haldeyim ve ikisi daha şimdiden birbirinin zıttı oldu - ama bu ayrı konu. Konu; ilk çocukta mükemmellik arayışı :D

Mükemmellik arayışlarımdan biri de "ekransızlık" idi. Şimdi kıs kıs gülüyorum ama o zamanlar bu çok elzem bir konuydu - o zamanlar dediğim daha 8 ay öncesine denk geliyor. Maya daha karnımdayken hedeflerimi büyük tutmuştum: ilk günden kendi yatağında kendi kendine uyuyacak, ne versem (şekersiz, tuzsuz, meyve sebze oluyor bu "ne") yiyecek, "şımarık Türk çocukları" gibi her şeye ağlamak yok (hele bundan kolayı olamaz, nasılsa psikoloğum ya, şıp diye anlar çözerim derdini, olay zaten tamamen "davranış", genetik de neymiş, sınırlar kurallar da tamsa ohooo neden ağlasın ki çocuk, mis gibi, fizik profösörü gibi büyür gider işte) ve tabii ki sıfır ekran (3 yaşına dek cep telefonu, tablet, bilgisayar ve tv assssla olmayacak çünkü yan dal uzmanlığım nörobilim bunu gerektiriyor).

Heh. Gülmeyin. Gülmeyin bak kızıyorum.

Tüm bu kurallardan elimde kala kala "ekransızlık" kaldı, ben de ona abandım işte. Bir nevi züğürt avuntusu. Maya tam 3 sene, (aşırı hasta olduğu zamanlar ve 13-14 saatlik uçak yolculukları sırasında toplamda 1 saati saymazsak) ekran yüzü görmedi. Bu kolay oldu çünkü zaten bizde TV çocuklar uyuyana dek açılmaz, hatta diziler vs artık hep netflix sağolsun tabletten izleniyor. E cep telefonumla olan ilişkimi de benim yakınlarım bilir (telefon devamlı sessizde ve "cep" yerine genelde benden minimum 30mt uzakta bir yerde, muhtemelen pili de bitik). E yani çok ekstra bir uğraş vermedim ekransızlık için. Maya da görmediği şeyi talep etmedi. Bazen gittiğimiz bir restaurant ya da otelde "şuursuz kendini bilmez ana babaların" yemek sırasında çocuğa tablet verdiklerini görüp "nedeeen?" diye sorsa da hiç "ben de isterim" demedi. Böyle böyle 3 yaşı geçti. Hadi madalya takın!

Fakat bu enayilik madalyası olsun bi zahmet.

Tamam çocuğu tv karşısına oturtun keyfinize bakın ya da verin eline tableti telefonu saatler hızla geçsin demiyorum. Fakat; ben ettim siz etmeyin, çocuğu 3 sene ekransız büyüttükten sonra nasıl bir yeşil canavar yarattığımı da bilin istiyorum.

Çocuk şu an tv izlemek istemiyor! Fakat bazı anlar var ki... Tv izlemesi gerekiyor. Şöyle ki; okuldan geldiği zaman genellikle çok yorgun oluyor, düşünsene gün boyu oyun oynamışsın, kafan güzel yani. Buradakilerin tabiriyle "ruhige zeit" yani "sessiz sakin zaman" yapman lazım ki, biraz kafa dinlensin. O kadar memur neden devamlı "solitaire" oynuyor sanıyorsunuz, aşırı çalışan(!) kafayı boşaltmak için! Çay içmek gibi bişey modern hayatta bu solitaire.. Neyse. Yani çocuğun arada boş zamanlara ihtiyacı var ve bu zamanları oyun ve kitap okuyarak entellektüel entellektüel doldursun derseniz benim gibiiiii, o zaman şu oluyor: "annneaaaağ benimle oynaaaaağ, anneaaağ, bana kitap okuuuuğ". Detaya girmeyeyim, anladınız o anları (hatta kendinizi oynarken, çocuğu koltukta size sıkılmış sıkılmış bakarken ya da kendinizi kitap okurken ve çocuğu gözlerini tavana dikmiş burnunun derinliklerinde hazine ararken yakaladığınız o ulvi anlar)...

Sonra bir de şu var; tamam Elsa ile tanışmamız görece geç oldu - bin şükür - ama Maya hala tv izlemek istemiyor (sıkıcı ya da korkutucu ya da aşırı hareketli ve gürültülü buluyormuş tv'yi, öyle diyor) ve bu durum yaşıtları arasında "aaa Caillou'yu bilmiyo musuuun?!" ya da "aaa prenses Mialı donun niye yok?!" ya da "senin en sevdiğin pony hangisi? neee pony ne demek onu bilmiyo musuuun?" gibi sosyal gaplara neden oluyor, beni de "Olaf'ı bile bilmeyen tuhaf anne" pozisyonuna düşürebiliyor. Neyse şurda bi liste var da, son 6 ayda kültürsüzlüğümüzü yendik ana-kız. En sevdikleri hala Peppa Pig, Susam Sokağı, Pipi Uzun Çorap (ama 60'lardaki orjinal gerçek çocuklarla çekilmiş seri!), Masha ve Ayı ve Die Sendung mit der Maus .

Bu yaşlarda "ortak beğeniler" bir gruba katılım için çok önemli. Neden tüm kızlar pembe, tüm oğlanlar "sevimli kanatlar" seviyor sanıyorsunuz? Tamamen "topluluk içinde hayatta kalabilme, kabul görme, beğenilme" eğilimi. Evet 3 yaşında başlıyor ve hayat boyu yakamızı bırakmıyor bu illet. Ama genetiğimiz buna kodlanmış, teee mağara adamları döneminde bile "beraber yaşama"ya, sürüden kopmamaya, kurt tarafından kapılmamaya çalışmışız. O pembe giyilecek arkadaşım! O TV izlenecek, o tablette oyun oynanacak (bu konuda da çok geriyim, Maya hala Lego ve susam sokağı oyunlarını oynuyor ve tablet hala günlük hayatın değil, uçaklı seyahatlerin lüksü).

Şimdi gelelim asıl gizli tehlikeye; cep telefonuna. Bu konuda düşüncem hala çok katı, değişmedi. Çocuğumun etrafında cep telefonu olmamasını sadece nörolojik sorunlar nedeniyle değil, psikososyolojik sorunlar nedeniyle istemiyorum. Bebekler için de böyle. Düşünsenize; bebeğinizi emzirirken cep telefonunuzu kurcalamak istiyorsunuz, haklısınız çünkü emzirmek aslında rutin ve sıkıcı bir iş gibi duruyor ama gözünüzü cep telefonundan ayırıp bebeğin yüzüne bakarsanız, onun koca gözlerini size diktiğini, karşılığında ise sizin tepkisiz, soğuk, ekrana kitlenmiş gözlerinizi gördüğünü fark edersiniz. Korkunç bir an o! Tepkisel bağlanma bozukluğunun ilk adımı: göz teması kurmayı öğrenememek.

Ya da çocuğunuzla oyun oynarken, onun yanında oturup, arada "hı-hı, evet bak böyle yap" falan diye "oynarmış gibi görünüp" aslında telefonunuzdan facebook ya da internette gezinmek, üstelik sosyal medyada diğerlerinin çocuklarının videolarını resimlerini beğenmek! Nasıl bir acaipliktir yahu bu?! Önünde oturan gül gibi çocuğunu like etsene bacım.. Hayır bir de "oyy çok özledik" diyorlar, e yanındayken oynayacağına, tv izlettiriyorsun, telefon kurcalatıyorsun, ne iş? Hiç inandırıcı değil bu "özleme"ler..

Yapmıyor muyuz? Ben yapmıyorum (valla, sevemedim şu telefon kurcalama işini) ama eşim, anne babam, herkes telefon bağımlısı olmuş. Telefonları bedenlerinden 1mt uzaklaşsa panik ataklar geçiriyorlar. Vallahi kocam sabah hava durumunu camdan dışarıya bakmadan önce telefonuna bakaak öğrenenlerden! Annem gecenin 3'ünde facebooka girip bişey beğeniyor, babam yazılı basının elektroniğe verdiği savaşta en sivri hançerlerden birini batıran tutkulu bir köşe yazısı ve bilimsel makale okuyucusu! Oooof of. E böyle ortamda büyüyen çocuğun elinden ne gibi bir bahane vererek, nasıl alacaksın tableti, telefonu? Bir de işin bu tarafı var..

Velhasıl; dozunu ayarladıktan sonra, ebeveyn yerine, oyun yerine koymadan kullanabildikten sonra, kontrolü elden kaçırmadıktan sonra az az maruz kalmalarına karşı değilim. Yoksa işte 3 yaşına kadar ekransız büyüttüm, başım göğe eğdi, artık kendi de ekransızlık peşinde.. E bazen ihtiyacım oluyor ekranın oyalamasına, babysitter'lik yapmasına. O zaman "hayır, istemiyorum" demesi pek iyi olmuyor.. "Evladım bak söz Luki'yi uyutur uyutmaz gelicem, 30dk tv izle, sonra beraber oynayalım, söz" falan gibi cümleler sarfetmek de.. Ben ettim, siz etmeyin. Biz de tv ile büyüdük sonuçta, manyak mı olduk, dozu tutturduktan, ne izlediğini bildikten sonra...?

Bu konuda 0-3 yaş hiç, 3-14 yaş 1 saatten fazla izlememeli fikrini savunan güzel bir blog yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. Bunun tam tersi istedikleri kadar izlesinler fikrini savunan yazıya ise şuradan ulaşabilirsiniz.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Çocuk doktorunun iyisi nasıl anlaşılır?

Kavun alırken, baş, işaret ve orta parmakla kıçına kıçına dürtersin ki çok sert ve çok yumuşak olmasın. Bir de kafasını koklarsın mis gibi koksun, tazecik. Çocuk doktoruna bunları yapamıyorsun işte.. Bu "çocuk doktorunun iyisi", elzem bir mevzuu..

Anneler gününün akşamı Maya ateşlendi. Onun ateşi çıkınca tam çıkıyor, 39.5-41 arası oluyor ki totodan ölçüm de değil bu, alnının akıyla. Ben yıllar içinde Maya'nın hastalıklarını okumayı az çok öğrendiğim için, hastalık durumunda doktoru aramadan önce genellikle 1-2 gün bekliyorum ve mümkün olduğu kadar ateş düşürücü de vermeden, vücuduna hastalığı anlaması ve karşı taarruza geçmesi için zaman veriyorum. Bunu siz sakın yapmayın ha, velev ki imam osurdu durumu.. Sonuçta cahil cühela değiliz, bazı çocukların 37.5'te bile havale geçirebildiğini, tıbbın önemini anne babası doktor olan her insan gibi ben de normalden bile daha bir fazla biliyorum. Üstelik doktor da olmadığım için tabii ki ciddi bir hastalıkla soğuk algınlığını %100 ayırt edebileceğimi iddia etmiyorum. Ama her ateşte, burun akmasında da doktora koşmuyorum.

Aslında bunun sebebi sadece "aman işte bildiğin soğuk algınlığı" değil, benim doktordan "çekinmemin" de etkisi büyük. Nedeni de; Almanya'da doktorun iyisini bulmak vallahi organik pazarda mevsimsiz semizotu bulmakla eşdeğer! Hani siz diyorsunuz ya, Türkiye'deki doktorlar her fırsatta kan alıyor, vitamini demir ilacını dayıyor çocuğa, en ufak hastalıkta antibiyotiği yazıyor diye.. Burada ise durum tam tersi, hamilelikten başlıyor daha bu "gerekmedikçe el sürmeme" mantığı. 5 yaşına dek kan alınmıyor (çocuğumun kan grubunu bilmediğimi yazmıştım ya hani), siz vitamin isteseniz doktor yazmıyor, eczacı vermiyor. Evet burda çocuklar paşa çayı, su katılmamış meyve suyunu, şekeri, hamur işini falan bilmiyorlar, yeme sistemleri bizimkilerden çok farklı, çocuklar spor yapıyor (okul kermesi için para toplayan 10 yaş grubu 10km koşu yarışı düzenler burda, klasiktir, hiç abartmıyorum: 10 kilometre!) ama yine de bilmiyorum; çocuk çocuk sonuçta, devamlı hasta.

Bize "çocuk ilk yardım kursu"nda böyle öğrettiler. 3 gün evde bakım ver, ateş düşürücüye rağmen ateş düşmüyorsa ya da çocuğun genel hali endişelendirecek düzeyde bitkinse o zaman doktoru ara dediler. Böyle yapmayana "tavuk anne" falan diyorlar, kıs kıs gülüyorlar ya da doktorun kara listesine giriyorsun falan diye endişeleniyorum. Şimdi günahını almayayım bizim Dr.ŞÖT (vallahi adı bu adamın; yine şükredin Bochum, Göttz falan da olabilirdi) mevcutun en iyisi. Üstelik bizim Dr.Şöt, Startrek'ten Captain Picard'ın yemin ediyorum aynısının tıpkısı, ikiz kardeşi! Öyle adamdan sen gel, çekin. Akıl alacak iş değil.. Ama çekiniyorum.

Yani Capt. Picard'a bile giderken içim pır pır gidiyorum. Ağzından kerpetenle ne alabilirim, acaba "bişiyi yok bunun ne diye zamanımı alıyorsun" diye çemkirir mi (hiç yapmadı Allah için ama bazen gözlüklerini burnuna indirip üstten üstten "iyice tozuttu bu da" der gibi bakıyor bana, içim ayazlanıyor). Hele bir defa Lukas'ı öperken ağzıma tuzlu tuzlu geldi diye BAP'a "koş Sevim bu çocuk tuzlu, salamura mı oldu ne oldu, doktoru ara hemen" dediydim de, BAP'cığım bana 30dk kadar güldükten sonra şu alttaki Mem'i bulup gösterip ve krize sokmuştu:


Internet dünyasında her duruma dair bir mem var galiba yahu, inanılmaz! Çocuk neden tuzluydu, hala düşünüyorum.. Bi daha olmadı öyle neyse ki. Tuhaf.

Yani adamcağızın vaktini almamak, saçma sapan sorularımla delirtmemek için, biraz da "aman orasını burasını hiçten kurcalatma, bişi çıkmasın durduk yere" mantığıyla, mümkün mertebe doktor ziyaretlerinden kaçınıyorum, ne yalan söyleyeyim.. Üstelik burdaki doktorlar çocuğa hiç dokunmadan gözle ve sözle muayene etme yetisine falan sahipler, çıkarken çocuğun eline ya bir oyuncak ya bir ayıcık şeker tutuşturmak da adetten diye çocuklar koşa koşa gidiyorlar kontrollere falan. Ama gel gör ki, ben doktordan korkuyorum arkadaşım..

Doktorun iyisi nedir derseniz, az gördüğün doktor iyidir derim. Sonra, seninle değil, çocukla konuşan, onu muayene etmeden önce rahatlatan doktor iyidir derim. Sonra mesela antibiyotik yazmadan önce test yapan, bakterinin cinsine bakarak farklı antibiyotik veren doktor iyidir derim. Sonra mesela bekleme salonunda bekletmeyen, herkese belli bir randevu saati verip çocuğu bir de salondaki mikroplara maruz bırakmayan doktor iyidir derim. Sonra mesela başta aylık, sonra yıllık kontrollerde incik cincik ölçümlere dalmayan, genel resme bakan ve sizin anne olarak endişelendiğiniz bir şey olup olmadığını soran doktor iyidir derim. Sonra mesela, acil durumda kendisine ulaşılamadığında size alternatif öneren, bunu kartvizitine yazan doktor iyidir derim.

Dr. Şöt, tüm bunları karşılıyor ve de ayrıca Capt. Picard'a benziyor, daha ne isterim. Bence Dr. Şöt iyi bir doktor. En önemlisi, ben ona güveniyorum ve Maya ile Lukas da korkmadan gidip gülerek muayene olup dönüyorlar. Bu gerçekten büyük şans, umarım sizler de memnunsunuzdur doktor seçimlerinizden..

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Deliye Mayıs'ın her günü bayram

Mayıs bizde çok şenlikli geçiyor, neredeyse her güne bir kutlama var. 1 Mayıs, burada işçi bayramı olarak değil de Mayıs Ağacı'nın (Maibaum) göndere çekilme festivali olarak kutlanıyor, aynı zamanda Mayıs Dansı (Maitanz) yapılıyor. 5 Mayıs, Hıdırellez ve ben bu geleneğimizi bizim çok kültürlü ailemize bir güzel kattım. 12 Mayıs, annemle babamın (bu sene 40.) evlilik yıldönümü, 14 Mayıs anneler günü, 18 Mayıs bizim evlilik yıldönümümüz, 21 Mayıs en yakın arkadaşımızın geçen sene sadece 24 haftalık ve 400gr doğan oğlunun ilk doğum günü, 25 Mayıs Almanya'da babalar günü, 31 Mayıs Maya'nın doğum günü.. Yeter mi? Daha unuttuğum var mı, emin olamadım.. Mayıs ayı bizde resmen "deliye her gün bayram" ayı..

1 Mayıs, dünyanın her yerinde "işçi bayramı" olarak kutlanır ve insanlar birbirlerine kaldırım taşlarını söküp fırlatmakla uğraşırken, şirinler köyü Münih'te insanlar işçi bayramının İ'sinden habersiz! Sanırım medeniyet demek; işçilerin bile işçi haklarını savunmaya gerek duymadıkları için bu günü tamamen unutmaları demek.. Münih'te 1 Mayıs; özellikle Bavyera bölgesinde geleneksel pagan inancına göre "Mayıs Ağacı"nın (Maibaum) göndere çekilmesi ve baharın gelişinin kutlanması için tatil edilmiş bir gün. Tahmin edersiniz ki, hepimiz Dirndl'larımızı ve Lederhosen'larımızı giyinip "Mayıs dansı" aşkediyoruz. Valla. Sinirlerim iyice bozulduğu için Bavyera halk danslarını öğrenmeye merak saldım.. Eller bele, hop yerinde dön, iki adım öne, hop elini kalçana vur..

5 Mayıs'ta dileklerimizi çizdik, güller daha tomurcuk bile vermediği için "bu gül mü, değil sanki, bu mu gül?" diye diye mahallede bir tane bile gül bulamadan eve geri dönüp, salondaki minyatür muz ağacının altına gömdük. Merak ediyorum nasıl sonuç verecek..

12 Mayıs'ta Maya'nın hava muhalefeti ve anaokulunun üst katında yaşayan adamcağızın vefatı nedeniyle iki haftadır ertelenen Mayıs Dansı vuku buldu. Ben geçenlerde yazdığım gibi normalde bu tip durumlarda donup kalmasıyla ünlü Maya'nın topluluk içinde kendi rızası ile dans edeceğine HİÇ ihtimal vermezken, bizimki ezberden bi şarkılar söyle, bi danslar et! Ağzım bir karış açık izledim ve de 4 senelik "cool" analığım yerle bir olup, şakır şukur videolar çekip gözyaşları bile döktüm! Bu arada Maya'nın Miki'sini merak edenler için, kafasının yanına yeşil ok koydum <3 :D



Bugünkü anneler günü ise tam macera oldu. Sabah uyanır uyanmaz spora gittim ve saat 8'de döndüğümde Maya hala uyuyor ve Lukas da babasının kucağında gayet mutlu takılıyordu! Uzun uzun duşumu alıp çıktığımda Maya elime bir hediye paketi ve çiçek tutuşturdu! İçinden mor bir kalp tablosu çıkmasın mı!? Anaokulunda yapmış ve saklamış, vallahi ağzından kaçırmamayı başarmış! Her ne kadar ben "oooo bu ne?" diye pot kırdıysam da eşim hemen "aaaaa kaaaaalp" diye kaş göz yapıp beni nizama çekti ve neo-expressionism akımının çok güzide bir örneği olan "eseri"ni duvara çiviledik.


Bu duygu selinden sonra minicik bir kahvaltı yaptık çünküüüüü, evden hızlıca çıkıp kızımla başbaşa "Masha ve Ayı" tiyatrosuna gittikten sonraaaa, öğlen "yiyebildiğin kadar ye: sushi treni" bizi bekliyordu! Bir ana daha başka ne ister?

Eve geldikten sonra, BAP'cığım arabada sızan Lukas'ı ve önüne konan hiç bir şeyi yemezken, sırf "oyunlu" diye çiğ balıkları löp löp götürdüğü için enerji patlaması yaşayan Maya'yı kapıp, parka götürdü ve ben tam koltuğuma kurulmuş bilgisayarımı açmış bloğa yazayım demişkeeen, birden gök gürlemeye başladı, fırtına, yağmur, çamur.. Ve eve donuna kadar ıslanmış, saçlarından sular süzülen, titreyen bir Maya döndü. Yarım saat sonra "ben üşüyoruuum"lar "uyuycam ben"e dönünceeee, anladık ki ateş çıkıyor. Şu an 39.4 ile içerde kuzu kuzu yatıyor garibim. Yaşasın anneler günü!

Daha beteri... Yarın BAP'cığım iş toplantısı nedeniyle 2 günlüğüne Almanya'nın kuzeyine gidiyor ve ben biri ateşli diğeri sümüklü burunlu iki çocukla şimdiden ne halt yiyeceğimi düşünüp düşünüp yusufluyorum. Kişi başı ortalama 5 ila 7 gün süren ve 7x4 kişiden toplamda ayın 28 gününü bulabilen hastalık maratonu, bizim ikinci çocuktan bu yana ikisini birden ilk defa bakıcı artı babanne ekibine bırakmayı umarak, dört gözle, umutla, gözlerimizde kalplerle falan beklediğimiz, 4 gün sonraki "çocuksuz ve başbaşa ve romantik ve aşk dolu evlilik yıldönümü"müzü de gümletmiş bulunuyor tabii. Sağlık olsun, bu yaştan ve iki çocuktan sonra zaten romansı kim kaybetmiş de biz bulmuşuz..


Dur bakalım Mayıs'ı yarıladık, ortam serin ve yağmurlu, hala kaloriferleri kapatmak ne demek kısamadık bile! Vallahi hala üstümüzde palto! "Artık ayıp, Mayıs'ın ortasında palto mu giyilir?" dediğim her an domino taşları gibi tek tek hastalanıyoruz ve hissediyorum benim keçiler yine dağlık arazi özlemi içindeler.. Dur bakalım Mayıs'ın ikinci yarısı yüzümüze gülecek mi? Sonra da diyorsunuz Ö.A. bizi Alemanyaya aldır.. Valla burda anca yağmur, hastalık, keçi krizi.. Oturun güzel güzel sıcacık ülkenizde.. Üşümekten ve üşütmekten sıkıldım yeminle! Memleket özlemi, deniz güneş vs. ooof of..

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Doğum günü değil, can pazarı!

Maya 3 hafta sonra 4 yaşına basacak. Daha önceki yıllar olay tamamen bizim kontrolümüzde olduğu için ne şanslıymışız, bu sene işler çığırından çıktı.. 4 yaşında bir kız çocuğu sahibi olmak, deveye kanat takıp eşikler üzerinde pike yaptırmak anlamına geliyor, hatta mümkünse rengarenk bir unicorn olsun o deve, hatta dur dur yine vaz geçtim, deveyi yok et, yerine Elsa gelsin. Gelsin diyoruuuuum!

Yemin ediyorum şu 3 hafta akıl sağlığımı koruyabilir ve Haziran'a kan-ter ve gözyaşı olmaksızın girmeyi başarabilirsem, bana madalya takın. Ay şu doğum günü bi geçeydi biteydi..

Anaokulunda Şubat ayından bu yana, artık ekipler kurulmuş, "en yakın arkadaşlar" belirlenmiş, kızların birbirlerine ufaktan bitchy takılmaya başladıkları, oğlanlarınsa birbirine direkt kafa göz daldıkları o "yayların gevşediği" nefis döneme girilmiş vaziyette. Doğum günleri de bu "Sineklerin Tanrısı" mizansenine ekstra renk katıyor tabii. Maya'dan önce 7 doğum günü oldu, Maya'dan sonra da 7 doğum günü olacak. Maya tam ortada. Dolayısıyla aşağı yukarı ne gibi beklentileri olması gerektiğini, anne babasını nereye kadar zorlayabileceğini öğrendi.

Benim aklımdaki plan; anaokulunda muffinli ve bizim katılmadığımız bir tören (anasız doğum günü mü olur demeyin, Almanya'da bu işin raconu böyle), sonra akşama anaokulundan kimsenin katılmadığı, babannesi, biz ve okul dışı arkadaşların katıldığı, hava el verirse bira bahçesinde ufak bir meyveli pasta, yeme içme vs bir kutlamaydı. Aynen geçen seneki gibi:


Güzel değil miydi Allaseniz, efsanevi aç tırtıl kanepeler ve yandan yemiş kelebek pastayı unutamadık, değil mi? O nedenle bu sene de çocuklar etrafta koştursun, ana babalar hiiiç oralı olmadan bira yudumlasın istiyordum. Ama bu sene totoyu sermek bize nasip olmayacak gibi görünüyor..

Çünkü Maya'nın aklındaki durum, Bokingam'lı Şarlot'cuğumuza yaraşır düzeyde bir kutlama. Elsa'lı parti hatta mümkünse Elsa'nın kendisinin katılımıyla gerçekleşmeli (yemin ediyorum bunu talep etti, hiç abartmıyorum), etrafta turkuaz balonlar uçuşmalı, peri kanatlı minik kızlar Elsa motifli dondurma-pastadan dev porsiyonlar servis yaparken unicornlar tarafından el emeği göz nuruyla üretilen mavi çocuk şampanyası yudumlanmalı falan (var öyle bir şey, buyrun bu yandaki Elsa desenlisi). Böyle hayalleri var! 3 yaşında.. Pardon 4.

Elsa'lı parti yapmak istemiyorum çünkü Elsa'ya acaip gıcığım (soğuk frijit Elsa!) ama bizden önceki 7 partinin kızlara ait 4'ünün tamamında Elsa'lı parti yapılmış ve sanırım 3'ten 4'e geçilen o ulvi anda Elsa'dan el alınıyor, eteğe yüz sürünüyor falan, tam anlayamadığım bi iş var bu Elsa'da. Uzun konuşma ve ikna süreçlerinden sonraaaaa...., Maya değil ama ben beyaz bayrağı salladım. Elsa'lı parti olacak. Ama işi en az zararla atlatabilmek için, pasta üstüne eşek kadar Elsa baskısı yerine, sevimli normal bir çilekli pastanın ortasına ufak bir Elsa'da anlaştık (şimdilik). Bu anaokulu planı. Bu "mübadelelerin" aslında en kolay tarafı.. İşin zoru, iş anaokulundan çıktıktan sonraki "ev partisi". Adam gibi anne baba babanneyi anaokuluna alsalardı bu "after party" kısmına gerek kalmayacaktı ama evladımızın doğum gününü biz de kutlamak istiyoruz yani.. Boşuna mı yaptık o evladı?

Fakat bu noktada sorun şu: partiye kimler davet edilecek? Ben anaokulundan kimse gelmesin derken, Maya'nın tüm hayatı artık anaokuluna endeksli ve oradaki arkadaşlarını davet etmek istiyor. Haklı. Sonuçta gün onun günü. Eyvallah. Bu Almanya'da bir kural var: Doğum günü partisine çocuğun yaşı artı 1 adet çocuk davet ediliyor. Yani bu durumda 5 çocuk seçmemiz lazım. İşte ben bu sisteme acaip karşıyım. Bunun nedeni; anaokulu sosyal bir ortam, gizli gizli 5 çocuk seçip "şşt çaktırmayın, bu akşam saat x'de y'de olun, yakanızda kırmızı karanfil olsun, parola ise "fareli köy" falan denmiyor, birini davet edersen herkes, en başta da davet edilmeyen öğreniyor. Mesela biz bizden önceki 7 partinin 5'inde "after parti" oldu ve bunların 3'ü erkek çocuktu, geri kalanların 1'ine Maya davet edildi 1'ine edilmedi. Kendi iplemedi ama ben bi bozuldum! Nasssssıl benim çocuuuuum doğum günü partisine davet edilmezmişşşşş! :D Yok be. Ama yine de bi "ay acaba çocuğum sevilmeyen bi çocuk mu? niye davet edilmedi acabağ?" paranoyası yaşamadım değil. Sonra Alman beyim "yok ya, 5 çocuk seçmek zorundalar, çocuğun en çok adını andığı 5 çocuğu seçmişlerdir doğal olarak" dedi kestirip attı.


Fakat ben kestirip atamadım şimdi doğruya doğru. Şimdi bu 5 çocuk neye göre seçiliyor, hakikaten çocuğun kendisi mi seçiyor yoksa anneler "en sarışınından, en uslusundan, en sevimlisinden" pazardan domates seçer gibi çocuk mu seçiyorlar? Bir de azınlık psikolojisi var mesela annesi Bosnalı babası Balkan Türkü olan bir kızcağız var, (biraz da aşırı yaramaz ve hatta saçı da kahve rengi) onu kimse çağırmıyor. Bir zenci kız var mesela, onu "renk katsın" diye biri çağırdı, ben yine "uleyn tersine ırkçılık dönüyor sanki" diye huylandım (bana da ne yapsan yaranılmıyor). Sonra oğlanlar neden çağrılmıyor, halbuki çok tatlılar, süslü pakizeler acaba evleri bozulur diye mi korkuyorlar?! Ben mesela birinin annesiyle çok yakınım, onu çağırmayı çok isterim (Maya asssssla oğlan gelmeyecek, irrrkek sinek olmayacak falan dedi). Ayrıca doğumhaneden bu yana kankası Kaspar gelecek, onu erkekten neden saymıyor anlamadım! Yavrum biz sizi beşikten kerttik, hülooo!

Velhasıl bu çocuk seçme işi çok berbat. Ben "hepsini çağıralım, hak kalmasın, yayalım bira bahçesine çocukları, ana babaları da çağıralım" dedim, beyim "Ö.A. bu iş panayır değil, doğum günü, kendine gel" dedi. Zaten çocukların doğum gününe anne babalar çağrılmıyor, iyi mi?! "Manyak mısınız Almanlar yaaa, 5 çocuk artı sizinkilerle neden tek başınıza mücadele etmeyi istiyorsunuz, canınıza mı susadınız" diyecek oldum sonra "ya bunlar Alman çocuğu: sarışın uslu ve sevimli" geldi aklıma.. Bir de anne babalar aslında gelmek de istemiyor, beleşten çocuksuz 2 saat kazanmışsın, düşünsene. Sustum.

Velhasıl tek bir umudum var: o gün sıcak güneşli bir gün olsun ve biz herkesi çağıralım, bira bahçesinde keyif yapalım. Daha geçen hafta kar yağdığı düşünülürse, büyük ihtimalle yağmurlu serin bir gün olacak ve biz "seçmece 5 çocuk" ile evde doğum günü kutlayacağız. Iıııy. Bu durumda 2 saat boyunca 5 sevimli sarışın sessiz kız çocuğuyla Elsa'lı ikinci (ve korkarım büyük) pasta yenecek, 5dk'da bir dağılan dikkatlerini cezbedebilecek oyunlar oynanacak, şu bahsettiğim Bosnalı kız gelirse (ki ben mutlaka davet etmek istiyorum, bu ayrımcılık zinciri kırılmalı!) evin altı üstüne geleceği için (bir kere bize oyuna geldi, evi toplamam 2 saat sürdü) ev temizlenecek falan fişman. Ay gözümde büyüyor bu iş. "Hirşey çocuklarımız içün!"

12 Mayıs 2017 Cuma

40 yıldır evli olmak

Bugün annemle babamın 40. evlilik yıldönümleri - Maşallah'ınızı alalım <3

40 senedir evli olmayı aklım almıyor ama gözümün önünde bir örneği var işte! Hatta bir önceki kuşak, ananemle dedem küsüratından emin değilim ama 50+..! Doğrusunu isterseniz 50+ denince benim aklıma iki şey geliyor: ilki çocuklarıma sürdüğüm 50+ faktörlü güneş kremleri (yarı Alman kartopu gibi çocuklar olunca, güneş kremi paranoyası da beraberinde geliyor) ve 50+ için özel üretilen yüz sarkma ve lekelenme karşıtı kremler. 50+ zihnimde başka bir şeyle ilişkili değil.. Düşünsenize, tam yarım asır evlisin biriyle! Tam yarım asırdır her sabah makinanın önüne atılmış çorapları söylene söylene makinaya koyuyorsun, tam yarım asırdır rastgele fırlatılmış tabak çanakları, üstelik bir de sudan geçirip tekrar bulaşık makinasına "düzgünce" koyuyorsun. Tam 50 senedir bu tip küçük takıntılara sinirlerin bozuluyor ama yine de genel "paket"e bakınca seviyorsun, uleyyyn.

Ben 40 sene evli kalabilecek miyim emin değilim, inşallah diyelim ama tabii gün ne getirir bilinmez. Bakarsın hayatımıza bir Helga (ya da Giovanni) girer, bu tip şeyleri - büyük konuşmayayım - ama affetmek, geride bırakabilmek zor. Ya da Allah korusun, hastalıklar.. Yani diyorum ki 40 sene evli kalabilmek, sanırım büyük şans. Hele ki birbirini severek, kusurlarını kabul ederek beraber kalabilmek..

Yıllar içinde, dünya nasıl değişiyorsa, insanlar da değişiyor. Evlilikler de değişiyor. Bundan 40 sene sonra belki "evlilik" diye bir kavram bile olmayacak, en azından Almanya'da olmayabilir çünkü "evlilik" burda biraz demode bir kavram olmaya başladı, sevenler illa ki imza yüzük peşinde değiller artık, beraber yaşamak, birlikte çocuk(lar) yapmak, evlenmeden de çok normal karşılanıyor burada. "Yaşam partneri" diye bir kavram var ya (nedense bu kavramı duyunca, aklıma üstünde kaplan desenli bir iç çamaşırıyla, kuzu postunda sereserpe yatmış, altın zincirli "Coşkun"u bekleyen Ahu Tuğba gelir) ha işte o kavram burda "sevimli" bir kavram. Aslında boşanmaların bu kadar çok ve eften püften nedenlerle yapıldığı günümüzde, evlenmemek ve onca "paper work"den ve boşanma süreci stresinden tasarruf etmek mantıklı bile duruyor. Neyse konu boşanma değil, 40 sene evli kalmak.

Annemle babam tam bir "takım"dır. Bu çocukken çok sinirlerimi bozardı çünkü birinin hayır dediğine öbürü ömür billah evet demezdi, hiç umut payı bırakmazlardı. Şimdi kendim anne olunca tabii bunun ne şahane bir yöntem olduğunu biliyorum ama çocukken - hele hele ergenken - çok dertlenir, hatta arkadaşlarıma "onlar sanki bir takım, ben karşı takım" diye iç dökerdim. "Takım upuzun soyadlılar", (evet kızlık soyadım tam 11 harfli..) ama kişilikleri inanılmaz farklıdır. Zıt kutuplar birbirini çekmiş galiba zamanında. Annem dışadönük, babam içe dönüktür, annem insansız yapamaz, babam doğayı, kendini (kafayı) dinlemeyi sever. Ama 40 senedir evli kalmalarının nedeni, basit bir "alışkanlık"tan ya da "yıllar da geçip gitti işte fark edemeden"den çok, ortada birleşme ve beraber bir hayat kurabilmek. Tabii ki kavga da ediyorlar, birbirlerine küsüyorlar, "ömrümü yidin" falan diyorlar arada, ben de cevaben "ya boşanın rahatlayın" diyorum (valla yahu bunlar bizim ailenin klasikleri, dönem dönem konular açılır böyle). Ama boşanmadılar yani, 40 senedir. Arada el ele tutuşup ağır ağır yürüyüş yapıyorlar (ki ona daha çok deliriyorum, bunlar gençken bile dünyanın en yavaş yürüyüşünü yapan insanlardı, şimdi 60'lı yaşlarında siz düşünün artık.. neymiş, doğaya çiçeklere kuşlara bakmak ince işmiş.. içim kıyılıyor yeminle..)

40 senedir evliler yahu, Allah sağlıklı mutlu daha nice seneler (benim beklentim 30 sene daha) versin! Şu benim yavruları da bi insan irisi yapalım inşallah beraberce, ne bileyim; kızın saçlarını pembeye boyamasını, oğlanın dövmelerini, artık 20 sene sonra heralde uzay akademisinden mezuniyetlerini, gay partnerleriyle tanıştırmalarını, Mars'ta tuttukları tek odalı dairelerini falan görsünler isterim (gelecekten beklentilerim bunlar).

Ya bu arada, Starbucks'ın son 1-2 aydır Unicorn Frappuccino diye bir nanesi acaip moda oldu burda. Çocuklar değil, gayler değil, bildiğin kamyon şöförleri bile içiyor. Türkiye'ye geldi mi, RTE uygun gördü ve "içilebilir" dedi mi bilmiyorum ama, bugünün şerefine annemle babama çiçek falan değil (ay çok 90'laaaaaaar), koca bir (Starbucks "VENTI" beden yani) "unicorn frappuccino" yolluyorum! Nice gülmeli, gezmeli, torun sevmeli (arada çocuk irisini de sevmeli) inşallaaah 40 yıllarınız daha olsun.. Mutluluğunuz katlanarak artsın. Ve de bu bloğu okuyorsunuz biliyorum, aşağıya anonim bir şekilde "nasıl sevgili kalmayı başardık?" ya da daha "adab-ı muaşeret"e uygun "Evlilikte 40 seneyi hedefleyen çiftlere öneriler" gibi bir yorumda bulunursanız, hepimiz de rahatlayacağız, sevineceğiz.. Nice yıllara sevgili "uzun soyadlılar"...!


Bu vesileyle sadece ailemi değil, uzun yıllardır evli kalmış tüm okurlarımı da "bu işin sırrı budur" konulu yorumlar yazmaya davet ediyorum tabii. Lütfen çekinmeyin, normalde isimsizleri yayınlamıyorum ama sadece bu posta özel anonim yorum bırakabilirsiniz <3

9 Mayıs 2017 Salı

Annesinin yanında cozutan çocuk sorunsalı

Bu yandaki benim özellikle haftasonları ya da haftaiçi saat 16.30-18.30 arası Maya'ya baktığımda gördüğüm şahıs; yani Tazmanya canavarı. Sadece fırıl fırıl koşturup durması ya da ev içinde dahi kaykayla dolanması değil, çenesi de durmuyor. Çılgınlar gibi konuşuyor ve de üstelik hem "bağıra bağıra" hem de "hızlı hızlı" konuşuyor, şuh kahkahalar atıyor, arada şu kız çocuklara özgü tiz çığlıklarla kulaklarımın pasını temizliyor.. Bazen hiç yoktan, sırf hayatımıza renk gelsin diye, olmayacak bir nedenden hır çıkartıp car car ağlıyor, sonra yine hiç olmayacak bir nedenle susup "ben ağlamaktan sıkıldıııım" diyebiliyor.. Tipik 2-5 yaşlar. Yemin ederim şaftım kaydı, "gülen ayvam, ağlayan narım, tazmanya canavarım" oldu bu çocuk..

Bu yandaki ise; dışarda, benimle başbaşa değil de toplum içinde bir birey olarak "varolan" Maya. İnanılmaz sessiz, sakin, bir salyangoz kadar yavaş, bir perikızı kadar çekingen, fısıl fısıl hatta HİÇ konuşmayan, kendine sorulan sorulara keyfi isterse başını eğmek ya da yana sallamak suretiyle evet ya da hayır şeklinde kapalı uçlu cevaplar veren, yabancılarla konuşmayı bırak, göz teması dahi kurmayan "uslu ötesi" Maya..

Fight club misali.. Tek bedende iki zıt karakter! Hangisi gerçek, hangisi yalan? Hatta ben kimim, neredeyim?

Bazen "Ö.A.'cim sen de Maya'yı nasıl anlatıyorsun bize yahu melekmiş bu kız, ay yirim ben bunu" diyorsunuz ya, o an gözlerimden ateş korları, kulaklarımdan kaynar buharlar falan çıka-yazıyor.. Ya evde cadı, dışarda melek işte.. OYH.

Çocuklar annelerinin yanında "güven içinde" oldukları için "güvenle cozutuyorlar" diyen psikologlara katılıyorum. Anne; çocuğun güvenli ortamı. Kendi sınırlarını, davranışların sınırlarını deneyip, bu sınırlar aşıldığında ne tepki verileceğini güvendiği bir kişiden öğrenmek istediği için böyle şımarıyor, cozutuyor, kendini aşıyor.. Ama anne olarak bizim de bir kapasitemiz var değil mi canlar? Birbirimize tahammül sınırlarımızın oldukça aşağı çekildiği o ulvi alacakaranlık kuşağı dönemlerinde, çocuk odaklı ebeveynlik, çocuğa saygı, bağlanma odaklı ebeveynlik falan okuya okuya nirvanaya erdiğim için car car bağırmıyorum belki ama ona bağırmayacağım, örnek anne olacağım derken derken, içime atıp şişip durduğum ve de ne yaparsam yapayım o çocuksuz günlerdeki huzurevi iç sessizliğini asla yakalayamadığım için (lütfen bana "köpüklü bir banyo al şekerim" ya da "iki meditasyon ediver bak nasıl pammuk gibi olacaksın" demeyin, 4 senenin Akdeniz Ateşi ile fena dalarım) ne ediyorsam yine kendime ediyorum. Özetle çocuğuma karşı bir budist rahip gibi sakinken, kendi kendimi paralıyor, kendimi "rahat değil, pek sıkıcı" buluyor, dünyanın en berbat anası ünvanını kimseye kaptırmayacağıma dair iç kuruntular falan geliştiriyorum (hangimiz geliştirmiyoruz, o ayrı..). O gibi anlarda "uleyn çocuk değil canavar" mottosuna öyle kapılıyorum ki, yapıştırıyorum en hasından Tazmanya etiketlerini orasına burasına.. Hak etmiyor mu? O an ediyor..

Sonra oturup düşünüyorum, neden böyle? Tamam, cozutması güvenli ortamdan.. Peki dışardaki aşırı sakinliği? O an aklıma şu geliyor; ya tam tersi olsaydı? Evde beni her gördüğünde otoritemden tir tir titreseydi de, dışarda yapmadığı halt kalmasaydı? Çünkü var böyle çocuklar, evde askeri sistemde yetiştirilen, anne babaları yanında aşırı örnek çocuk olan ama dışarda - hele ki ergenlik döneminde - denemediği yanlış davranış kalmayan.. Çok var..

Maya'nın dışardayken örnek çocuk olmasına için için üzülüyordum. Yavaş açılan (not easy to warm up denen) türde bir çocuk, hani yeni bir ortama girdiğinde donup kalma stratejisiyle bir süre ortamı gözleyen, sonra "açılan" tür.. Ama onun sorunu şu; öyle 3-5dk değil tam 45 dakika donup kalıyor! Biz yeni bir ortama ya da herhangi bir sosyal ortama girdiğimizde, Maya tam 45 dakika donup kalıyor, çoğunlukla bana yapışıyor, asla konuşmadan sanki videoya çeker gibi ortamı, insanları gözlemliyor. Sonra, kendini güvende hissettiği an yavaş yavaş eriyor, açılıyor, yine çok sessiz sakin ama daha "normal" davranmaya başlıyor. 2. buluşmalarda yine donuyor ama çözülmesi biraz daha az zaman alıyor, bir önceki buluşmada iyi zaman geçirdiyse ve ortamda "yeni" bir şey yoksa daha kolay çözülüyor ama ilk 15 dakika mutlaka "Elsa mode on". Hatta bir surat ifadesi var bu anlarda, çene hafif aşağı eğik, gözler aşağıdan yukarı doğru ya da yanlara doğru bakıyor (göz teması mümkün olduğunca bertaraf edilmek için) ve diliyle yanağına bastırıyor yani tek yanağının içinde top varmış gibi şişiriyor. Tik gibi bişey ama nasıl çirkinleştiriyor kendini inanamazsınız!

Buna üzülüyordum yani göz teması kurmadan bir köşede kendi halinde sessiz sakin oturmasına, sorulan sorulara cevap vermek istememesine, diğer çocuklar hoplar zıplarken onun bir köşede "güven ortamı"nda kendini görünmez kılmaya çalışmasına.. Etrafta tüm çocuklar hoplar zıplarken çok anormal geliyordu bana.. Bir de işin ekonomik tarafı var tabii; her götürdüğüm kursta ortama katılmadan 45dk geçiyor, zaten kurs 1 saat, geriye kalan 15dk'da eğleniyor, yazık yahu.. Enerjime, parama.. Uyuz oluyordum yani kendisine.

Sonra bir gün, "niye böyle, niye böyle?" diye kafayı yerkene, yukardan sanki biri terlik fırlattı (muhtemelen ananem). "Yahu" dedi "deli misin, kız akıllı işte kendini güvene almadan davranışa geçmiyor, tamamen "survival mevzuu" bu!" O an dedim "hakikaten yaaaa!" Ben değil miyim "aman etrafta bin türlü sapık var, yabancılardan uzak dursun, her gördüğüyle kanka olmasın, mümkünse konuşmasın" diyen?! E çocuk bildiğin kendini koruyor sapıktan, kötü kaderden.. Evrimsel bir açıklama getirdim bu sorunsala: yahu teee taş devrinden gelen korunma içgüdüsü bu! Çocuk kendini çirkinleştiriyor, görünmez hale getiriyor ki yabancı ve muhtemelen kötü niyetli insan onu "beğenmesin" ve daha fazla "iletişim / ilişki" kuramasın! Uleyn bizim kız süper zeka o zaman?!? Vallahi şipşak kendini koruma mevzuunu çözmüş..

Asosyal falan ama akıllı kerata..

Yani diyeceğim odur ki; çocukları "utangaç", "içine kapalı", "asosyal" falan diye etiketliyoruz ya.. Bunlar evrimsel temelleri olan, kendini koruma davranışları aslında. Yani öyle olmalı.. Bunun açıklaması bu olmalı.. Evet evet, böyle olmalı.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Duyu bütünleme bozukluğu nedir, tedavisi var mıdır?

Duyu Bütünleme Bozukluğu'nu (İng: Regulation disorders of sensory processing) ilk duyduğumda, yıllardır psikolog olarak çalışıyordum.. Daha doğrusu, evet, "Otizm Bozuklukları" ile aynı spektrumda, "Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu"nun ya da "Obsesif Kompülsif Kişiliğin" ortak paydası olarak tanımlanan bu hastalığı biliyordum tabii, ama psikolog ve psikiyatristlerin DBB'yi başlı başına ayrı bir hastalık olarak tanımlamaları ancak son yıllarda gerçekleşti ve bu hastalık şu anda psikolojik bozuklukları tanılamakta kullanılan el kitabımız DSM-5'te ancak 2013 yılında yerini aldı. 2013: Maya'nın doğduğu yıl. 2013: bizim DBB'yi bir hastalık olarak kabul ettiğimiz yıl. 2013: Maya'da bu hastalığın olma olasılığını öğrendiğimiz yıl.

DBB; beyine gelen uyaranların öncelik ya da önem sırası verilmeksizin, aynı anda, eşit derecede algılanması demek. Yani DBB'li bir çocuk, siz yanında konuşurken, sizi duyduğu kadar mutfakta pişen yemeğin tıkırdayan tenceresini ya da dışarda top oynayan çocukların gürültüsünü, ya da içerde damlayan musluğun sesini aynı anda duyuyor ve normal bir insanın kolayca yaptığı gibi ayıklayıp size odaklanmak yerine, hepsine aynı anda odaklanmaya çalıştığı için, beyin yoruluyor. Sadece duymak da değil, mesela tad alma dokuları, tadları öyle "keskin" duyumsuyor ki, mamanın ufacık pütüründen, köftenin içindeki ufacık bir karabiber tanesinden inanılmaz bir sıkıntı duyuyor ve aşırı bir tepki veriyorlar. Ya da dokunmak.. Bu çocuklar, pamuğa dokunmanın ya da ayak parmakları arasına kum kaçmasının ya da ellerine ufacık bir yemek lekesi gelmesinin "dayanılamaz" olduğunu hissediyorlar. Bu tip çocuklar çılgınlar gibi ağlayarak, normal çocukların keyif aldıkları oyun parkı gibi yerlere asla gitmek istemeyerek ya da siz onu kucaklamak istediğinizde sizi ittirerek kendilerini belli ediyorlar. Nedeni; nörolojik. Beynin "işitme" merkezi mesela, görevini tam yapmıyor, gelen işitsel uyaranlar orda çözülmesi ve önem sırasına konulması gerekirken, hiç bir süzgeçten geçirilmeden direkt prefrontal loba aktarılıyor. Keza diğer merkezler de.. Bunun nedeni? Tam bilinmiyor, genetik bozukluklardan, anne karnında yaşanan strese ya da zamanından önce erken doğuma, kordon dolanmasına, ordan sosyolojik bazı değişkenlere, hatta her işin ucunun dayandığı anne tutumlarına.. Yani tam nedeni bilinmiyor.

Bebeklik döneminde kolik ile, erken dönem çocuklukta hiperaktivite ve otizmle karıştırılabiliyor. Bazen "yok canım, abartıyorsun, şimdiki çocukların hepsi böyle, talepkar, doyumsuz, şımarık" denerek gözardı ediliyor, bazense çocukluk dönemi anksiyetesi ya da en temel "uyku eksikliği" ya da "aşırı uyaran alma" gibi diğer sorunlar gözden kaçırılıp, çocuklar çok yanlış şekilde "DBB" tanısı alıyor ve etiketleniyor. İki durum da birbirinden sorunlu..

Maya ilk defa bu tanıyı aldığında, şaşırmış ama rahatlamıştım. İşte buydu nedeni tüm o ağlamaların! Nedeni bulunduysa, çözümü de vardı ve arkamda kapı gibi Ağlayan Çocuk Merkezi'nin doktor ve psikologları vardı. Çok şey öğrendim onlardan ve bu blogda zaman zaman paylaştım. Beyin aşırı uyarana maruz kalmamalıydı, bunun için Maya'yı sıkı bir rutine bağladım, "duyu bütünleme terapisi"ni öğrendim ve evde de uyguladım. Maya 1 senelik sürecin sonunda artık DBB tanısına uymuyordu, sadece "meyilli"lik gösteriyordu. Ama şu yandaki çizelgedeki durumların çoğu, hala bizim hayatımızda her gün yaşanıyor. Her sabah "ışık gözlerini acıttığı için" haykırarak ağlayarak uyanması, her akşam çorabının içindeki mikroskopik bir ipçikten dolayı rahatsız olup kendini yerlere ata ata ağlaması, Lukas'a yemek yedirirken ağzına yüzüne bulaşan yemeği silmek için yanımda mendillerle beklemesi ve sildirmediğimde ciyak ciyak bağırması.. Daha böyle nice tuhaf "takıntı"..

Bunlar artık kişilik özelliği ve yaşam boyu sürecek.. Eğer başarabilirse bu durumuyla yaşamayı öğrenecek; özellikle sosyal zekasını, benlik algısını ve kendine güvenini geliştirebilirse, aşırı mükemmelliyetçi ya da takıntılı olmamayı öğrenirse ciddi bir sıkıntı çekmeyecek. Hatta belki bu tip kişilik özelliklerini avantaja çevirip, seçtiği meslekte, insan yönetmede falan başarılı bile olabilir. Ama ne zaman normal bir çocuğun verdiği tepkinin bir tık üstüne çıksa, ne zaman diğer çocukların keyif aldığı davranışları asla yapmak istemese (ne bileyim onunla asla dans edememek, yeni girdiği her ortamda donup kalması, çok iyi tanıdığı insanlara bile asla "merhaba" ya da "hoşçakal" dememesi gibi..) ya da otistik olmadığı halde dışardan otistik gibi göründüğü durumlarda.. Bazen "evet Maya'da DBB var, o yüzden böyle.." demek, sanki beni rahatlatıyor..

DBB'li çocukların ailelerine psiko-sosyal destek verilmesi çok önemli. Çünkü "abartma canııım, her çocuk böyle, bak benimki de ağlıyor, bak onun da 2 yaş krizi tuttu, bak bilmemkiminki de çocukken kakasını günlerce tutuyordu" falan demek, aileleri gerçekten üzüyor, incitiyor. DBB hayali bir hastalık değil, bazı psikologlar, psikiyatrlar hala "bu bulgular çocukların %20'sinde var" diyerek bu hastalığın varlığını kabul etmese de, DSM-5'te tanımlanan, gerçek bir hastalık. Ve zor bir hastalık. Çünkü tüm aileyi vuran sosyo-psikolojik boyutu var..

DBB'li çocuklara "duyu bütünleme terapisi" ve biraz büyüdüklerinde de "atılganlık eğitimi"ni mutlaka öneriyorum. DBB'li çocukların ailelerine mutlaka "çocuk odaklı aile terapisi" ve DBB destek gruplarını öneriyorum. Bu konuda yazılmış şu kitabı ve bu kitabı ve bu kitabı ve bu kitabı mutlaka öneriyorum. Ayrıca; burada ve burada ve burada ve burada ve burada ve burada ve burada bulabileceğiniz kaynakları da okumanızı öneriyorum.