23 Haziran 2017 Cuma

Öl, öl, öl!

Mayıs ayının teması bizim evde ölmek, ölüm, öl, ölme vs idi.. Maya, dıştan bakıldığında Opa'sının 2 ay önceki ölümünden pek etkilenmemiş gibi gözüküyor ama içten içe bazı kavramları sorguluyor. Dışardan "Opa kanser oldu ve çok hastalandığı için doktorlar onu iyileştiremedi, o öldü, bir daha gelmeyecek, belki melek olup gökyüzüne uçtu" falan diyor. Anaokulundaki ölümden sonra, öğretmenler ve arkadaşlarıyla daha ayrıntılı konuşmuşlar, özellikle "kim ölür, neden ölür?" kısmını biraz fazla deşmişler, dolayısıyla "anne sen ölecek misin, çocuklar ölür mü, ben ölecek miyim?" gibi zor soruları da getirdi eve. Bunlara yalan söylemeden, yaşına uygun yanıtlar vermek her anne baba gibi bizi de zorladı ama "her canlı doğar, yaşar ve ölür. biz kendimize iyi bakıyoruz, hasta değiliz, sağlıklı besleniyoruz ve daha uzuuun yıllar senin yanında olmayı planlıyoruz, senin büyüdüğünü kocaman olduğunu görmeyi istiyoruz, merak etme daha upuzuuuun yıllar seninle olmak istiyoruz" dedik. Diğer sorularına da "bazı çocuklar çok hastalanır ve doktorlar onların hastalıklarını iyileştiremezler, bazen de çocuklar karşıdan karşıya geçerken dikkatsiz davranırlar ve onlara araba çarpabilir, o zaman ölebilirler ama sen hasta değilsin ve karşıdan karşıya geçerken çok dikkatli davranıyorsun, o yüzden ölmeyeceksin" dedik. Bu arada bir de hastalandı ve "ben hastalandım, şimdi ölecek miyim?" korkusu yaşadı, ona da "hayır, sen grip oldun, grip olunca ilaç alır ve dinleniriz, iyileşiriz, merak etme ölmeyeceksin" dedik. Daha ne diyelim di mi..? Ama ara sıra yine de soruyor, sorularını yalansız ve yaşına uygun cevaplayıp, sormadıklarını da fazla deşmeden, gerisini zamana bırakmak en iyisi..

Fakat tabii bir de işin komik kısmı var. Her yaşlının ölüp ölmeyeceğini merak ettiği bir dönem oldu mesela. Durduk yere insanları süzüp, otobüste "anne bu yaşlı kadın ölecek miiii?" diye bağırdığı anlarda gülsem mi, yerin dibine mi geçsem emin olamadım. Ya da evde ölü bir arı bulup ona oyun hamurundan mezar yapıp, cenaze töreni düzenlediği zaman, üzgün üzgün ayakta dururken "n'apıyorum yahu" hissi gelmedi değil. Hele bu sıra çizdiği tuhaf tuhaf resimleri görseniz, mesela bu yandaki yanan ev ve alttaki mezarlarda da ölen insanlar ve en alttaki kahverengi toprakla üstlerini örtme resmine ne tepki vereyim, psikolog olmasam "tut elinden psikoloğa götür" mü derdim bilemedim! Yok yok, sadece fazla yaratıcı ve ev ağaç çiçek gülen yüzlü çocuk çizmek onu açmıyor.. Öyle diyelim bari. ha en sevdiği renk de mor ve siyah. Vauv.

Maya bu telden çalarken, Lukas da geri kalmıyor tabii. Geçen sabah saat 06.30'da deruuun deruuun bir yerden "die! die! die!" (İng.: Öl! Öl! Öl!) sesleriyle uyandım. Ne oluyor, kim kimi öldürüyor, cihad mı çıktı zombiler mi bastı derken, baktım ses benim dibimden geliyor! Gözlerini faltaşı gibi açmış bana "die!" diyor beyefendi. Ne oluyoruz yahu derken ayıldım, bizim oğlan konuşmaya çalışıyormuş ama ayarı tutturamayınca "day day day" olmuş sana öl! Ay bir de çok bir marifetmiş gibi sabahtan öğlene dek kesintisiz die! dinledik kendisinden. Biraz sinir bozucu oluyor tahmin edersiniz.. Lakin onunla bastan beri Türkce konusuyorum, Maya'da basaramiyor diye endiselenip 2 dile indirmistik, Turkce kaynadi arada.. Biraz üzülüyorum.. Bakalim bu sefer ne olacak 3 dil maceramiz.. Ilk kelimesi: dede (saibeli bir durum ama babam hemen ustune alindi ben de ses etmedim hadi dede diyo olsun bari), ikincisi ise DIEEEEE! (ürperdim yine bak)

Ev Addams Family'ye döndü, işte temsili bizler.. Kalın sağlıcakla..

22 Haziran 2017 Perşembe

Macera dolu Türkiye

Maya’nın ilkokula başlamasına 2,5 sene kaldı (şok!) ve Almanya’da yaşayan yabancıların hiç memnun olmadığı bir uygulama var: doktor raporlu bir hastalığı olmadıkça çocuk 1 gün bile keyfi devamsızlık yapamıyor, yani çocuğunuzu 1 gün dahi resmi açıklama yapmadan okula göndermezseniz, direkt polis kapınıza dayanıyor. Bu bence çok yerinde ve gerekli bir uygulama fakat biz yabancılar özellikle “memlekete gitmek için” ucuz bilet bakarken ya da okul tatilleri dışında bir seyahat planlarken, bu uygulamadan oldukça kazık yiyoruz (Türk mantığı; tatilden 2 gün önce ucuz ucuz uçabilmek). Aslında sırf bu nedenle, Almanlar tatil planlarını neredeyse 1 sene önceden yapar, rezervasyonlarını garanti altına alır, uçak biletlerini de ucuz ucuz alırlar. Ben de üzüme baka baka karardığım için, kampanyalı havayollarından 1euro’ya (vergiler dahil 25 euro olmuştu) birkaç defa uçmuştum. Güzel bir his :)

Neyse uzun lafın kısası, okul başladığında sadece tatillerde gelip gidebileceğimiz için, ben bu 2,5 sene içinde bol bol seyahat etmek ve özellikle de Türkiye’ye gelip gitmek istiyorum ki Maya’nın Türkçe’si az biraz gelişsin (Maya “boşveeer”i öğrendi yani Türkçeyi ve Türk olmak sosyolojisini çözdü bu tatilde), ananesi ve dedesiyle bol zaman geçirsin, “torun olma”nın keyfini çıkartsın (Almanya’da torun olmak bizden 180 derece farklı çünkü).

Bu nedenle Haziran 1-19 arası Türkiye’deydik. Bu sefer Bursa değil, çocukluğumun her yaz 3 tam ayının geçtiği ve hayatımın en mutlu günlerini geçirdiğimi düşündüğüm ananemin 50 senelik yazlığına, İzmir’in ufak bir deniz kasabasına gittik. Benim umudum tabii çocukları annemlere kitleyip, yan gelip yatmak, bol bol kitap okumak, UV’den habersizmişim gibi güneşlenmek, denizle kucaklaşıp kulaç kulaç yüzmek, çılgınca yoga yapmak, bol ve temiz gıda (doğal gıda) yemek, horul horul uyumaktı. Bu umudumun “yan gelip yatma” kısmı dışındaki maddeleri, gelir gelmez hep birlikte hasta olmamız sayesinde gümledi.

Bu sefer sırayı bozduk, hep Maya’nın getirdiği anaokulu hastalıkları değil, bu sefer Lukas’tan başladık. Herkes 2’şer gün yattı, sıra Maya’ya gelince o yan çizdi ve tam 5 gün düşürülemeyen tuhaf bir ateş, boğaz ve karın ağrısı, boğazda kocaman kocaman üstü bembeyaz bademciklerle perişan vaziyette yattı ve iyileşebilmek için koca bir şişe antibiyotiği gümletmek zorunda kaldı. Bir de buna doktor anne babamın aşırı evhamları eklendi (kasabada tabii çocuk doktorunu bırak, uzman doktor bile yok. İş başa düşen babam Maya’nın karnında forrrşşş diye tuhaf bir ses duydu – hakkaten de vardı sanki içine “alien” kaçmış yavrunun – ve Maya bunu bozuk Türkçesi ve aşırı gelişmiş hayal gücüyle evirip çevirip bana “ben hamileyim, içimde bebek var ama canlı değil ölü, o hep orada kalıcak” şeklinde anlatınca, ben psikolog olarak tabii kafayı yedim – terzi ve sökükler, bizim ailede tavan yapmış vaziyette – ve babama “ne diye çocuğu korkutuyorsun” diye kızdım, ev resmen deliler evine döndü, babam diyor “bu ev aynen survivor gibi oldu, başımıza gelmedik kalmadı, gündüzleri tüm bunlarla mücadele ediyoruz, geceleri de iş yok güç yok, birbirimize takıyoruz”..  Haklı adam. Hastalıklar bir yana, bir de 6.4’lük depremi tam merkezinde yaşadık!


Ay o da ayrı komedi. Biz beşik gibi sallanıyoruz, ben o sırada yere oturmuş Lukas’a hayatının ilk yoğurdunu yediriyor ve bir yandan da “iyi etmedik, inek sütü vermek istemiyordum, zaten demiri bağlıyor sağlıklı değil” diye huysuz huysuz anneme çatıyor, annem de “keçi sütünden evde yoğurt yapalım, baban İzmir’den kefir “hayvanı” alsın getirsin, çocuğu olan her Türk ailesi gibi biz de buzdolabında kefir besleyelim” diye aşırı duyarlı çareler üretiyordu! Ben hiç istifimi bozmadan “deprem oluyor” diyerek çocuğa yoğurt yediriyorum yani, hem de kefirsiz.. Bu arada babam – endişelidir kendisi – oturduğu koltuktan kalkmış, iki kolunu açmış, aynen Masha’nın ayısı gibi dengesini tutturamayıp iki yana savrularak Maya’ya doğru yürümeye çalışıyor (hakikaten şiddetliymiş deprem, ben cool’luktan anlamamışım o an, sosyal medyadan duydum sonra), Maya “Masha ve ayı”daki gibi yürüyen ve bir yandan dehşetle “deprem oluyo dışarı kaçalııım” diyen babamdan korkmuş vaziyette, annem hastalıktan sesini tamaman yitirmiş bir Godfather misali “kaçııın” diye fısıldayarak bağırıyor (mümkünmüş bu) ve bir yandan da ağzını şapırdata şapırtada yoğurt yiyen Lukas’ı kucaklamaya çalışıyor. Neyse sonunda ben de kıçımı kaldırıp dışarı çıktım zaten 20 saniye süren deprem de bitmişti o an. Bu arada babam yaralanmış yahu, tırnağı kırılmış o panikle koşarken. Maya’yı sakinleştirmemiz ve “deprem” konseptini açıklamamız baya zaman aldı ama depremden ziyade Masha’nın ayısının vücut bulmuş halinden korktu sanırım.. Artçıları herkes hissetmiş biz hiç hissetmedik.. Almanya’dan eşim aradı “yurtdışı haberlerde bizim küçük Ege kasabasını görünce şok oldum” diyerek, biz o sıra yine denize karşı oturmuş simit kemiriyor ve çay içiyorduk. Ona görüntülü konuşma sırasında denize giren çocukları falan gösterdim, Ege’de20mt’lik tusunami bekleyen ve bizi “bari çayınızı hani kahvaltıya gittiğimiz dağ köyünde içseydiniz” diyerek uyaracak kadar cahil cühela bir Alman olarak bu halimizden iyice şok oldu tabii..

Depremi asla küçümsemiyorum 99 depremini Bursa’da yaşadım ben de. Fakat benim bu tip zor durumlar karşısında savunma mekanizmam “kaç ya da saldır” değil, “don kal ve hatta cool’a bağla” şeklinde oluyor. Sonrasında da komiklikler yapıyorum. Benim de tarzım bu, n’apayım.. Endişelendikçe ya da depresifleştikçe muzipleşen insan türü, aslında fena değiliz biz, bizden de lazım evrene, sevin bizi..


Neyse, survivor şeklinde bir tatil oldu gerçekten. Denize sadece 3 defa girebildim hava zaten ilk 10 gün yağmurlu, rüzgarlı ve soğuktu (nerde o eski Haziran’laaaar), çocuklarla uyuduğum için ikisi de gece boyu bana sarılma yarışıyla tepinip durduklarından, doğru dürüst uyuyamadım, Maya anane ve dedeyi bulunca 10’dan önce yatmadı ve Luki her sabah 6’da kurulu saat gibi uyandırdı (şimdi anladım sizi ve uykusuz bebelerin evlerine mutlaka kalın pencere güneşliği öneriyorum, belki de sorun tamamen bu; güneşten gelen enerji..) temiz yemek tabii ki “Türk bakkalı”nda kendimi kaybedip tüm “yeni çıkmış bisküvileri süte banma azmim”le yerlebir oldu, 2 defa yoga yapabildim (içimdeki o sukuneti sadece 2 defa bulabildim çünkü), 4 sayfa kitap okuyabildim (oğlan kindle’a merak saldı)..



Ha oğlan demişken, bir de oğlanı 60cm yüksekten yatakyan düşürmeyi başardım! Ya bu panda gibi döne döne istediği yere gidiyor (yemin ederim şu yandaki videodaki pandadan farkı yok), yatağın bir tarafı duvar diğer tarafına da kullanmadığımız bebek seyahat beşiğini dayadım. Git sen döne döne dayan beşiğe ve tüm gücünle aban ve beşiğin normalde kaymayan kilitli ayakları kaysın, sen de –Allahtan, melekler korudu resmen! – yavaş çekimle yataktan yere düş ve sırt üstü yatıp şaşkın şaşkın bak! Ay aklım gitti resmen.. Sakın siz yapmayın, iki koltuk falan çok bitiştiriyorduk biz, arasından çöt diye düşüyormuş bunlar (Maya hiç düşmemişti ya, ben ne bileyim, yeni yeni şeyler öğreniyorum bu çocukla ben..)

Macera dolu Türkiye'mizin son ayaginda havaalanina giderken bir de trafik kazasi gecirdik. Annem ve ben önde, Luki arkada bebek koltugundaydi ve adamin biri bize arkadan carpti. O koltuk olmasaydi ya da cocuk her agladiginda "ay yaziiiik aliver ya kucagina" diyenleri dinleyen biri olsaydim olacaklari düsünmek bile istemiyorum. Lutfen siz de "aglamasi yaralanmasindan ya da ölmesinden iyidir" diye düsünün, ucuz atlattik..

Ama tatil tatildir, yine de güzeldi.. 3 defa girebildigim deniz bu yandakiydi mesela.. Özellikle de biz Tr’ye geldikten sonra Münih iyice abartıp 8-10 dereceye düşünce, “oh be iyi ki burdayım, bulutlu serin falan ama en azından Haziran’da 8 derece değil” diye düşündüm ve halime şükrettim.

Kıssadan hisse; bir dahaki sefere Ege’ye gelmek için Haziran’ın ortası beklenecek. Sanırım iklim değişikliğinin sonuçlarından biri de mevsimlerin sanki 1 ay ileriye kayması.. Haziran eskinin Mayıs’ı gibi olmuş, sanki kış geç bitiyor ama yazın da kavruluyoruz ve Eylül resmen Ağustos ayarında geçiyor. Bana mı öyle geliyor? 

11 Haziran 2017 Pazar

Çocuğunuzun poposunu kim siliyor?

Maya'nın doğum gününde eşim 4 adet kız çocuk poposu sildi. Siz buna nasıl bakıyorsunuz, merak ettim ve bu durumu ayrı bir post olarak yazmaya karar verdim. Bizim evde bebeklikten bez değişimi, banyo ve sonrasında tuvalet temizliği hem anne hem baba tarafından yapılıyor ama bazı evlerde bu görevler, çocuğun kız ya da oğlan olması ayrımı da olmadan, en baştan beri sadece annenin üzerine kalıyor. Sanırım erkekler kakalı bezlere "ivreeenç" diyorlar, annelik de zaten çocuğun her işine koşmak demek, bir de üstüne cinsiyet rol ayrımları, taciz odaklı bazı endişe ve korkular da binince, bu görev anneye biçiliyor. 3 çocuklu bir erkek arkadaşım geçenlerde "bir baba olarak çocuk bakımına fazla karışmadım ama tam 12 senem popo silmekle geçti" diyordu (kendisinin temsili fotoğrafı - aaa bebek bezi üstünde baba fotoğrafı, dünya başımıza yıkılacak!)

Çişin temizlenmesi Almanya'da 2,5-3 yaşında verilen "tuvalet eğitimi" ile en baştan çocuğa bırakılıyor (evet geç verilmesinin avantajıyla çocuklar temizlik işini de eş zamanlı olarak kısa sürede beceriyorlar) ama popo silmek, yani kakanın temizlenmesi çocuk tarafından çok iyi başarılamayacağı için çoğunlukla 5 yaşa dek, bir yetişkine kalıyor. Gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye'de çocukları bezden çıkarmak çok daha erken ama her iki bölgenin temizliği de biraz daha geç yaşlarda başarılan görevler arasında. Diş temizliği de keza, doktorumuz tarafından "çocuk el yazısını tam anlamıyla yazmayı sökene dek, sadece kendisine bırakılmamalı, bir yetişkin tarafından gözlemlenmeli ve iyice temizlenmesi için yardımcı olunmalıdır" diye önerilmişti ve hala ben önce Maya'ya fırçalatıyor sonra kendim üstten bir daha geçiyorum. Türkiye'de ne yazık ki süt dişleri çürüse de bir şey olmaz diye çok yanlış bir inanç var ya da dişler tamamen anne/baba tarafından fırçalanıyor, çocuğa popo temizlemek ve diş temizlemek ilkokul çağında öğretiliyor. Bunun nedenlerinden biri sanırım bizdeki sulu temizlik ile yurt dışındaki özel ıslak tuvalet mendilleri ya da direkt kuru tuvalet kağıdı ile yapılan temizlik arasındaki fark da olabilir.

Öte yandan, özellikle son yıllarda artan (ya da medyanın gündem yaratmasıyla artmış gibi gözüken ve insanları daha muhafazakar ve korku içinde yaşamaya yönlendiren) "taciz olayları" yüzünden, hepimiz özellikle çocuğun özel bölgelerine yabancı birinin eli değil özünün bile değmemesine özel dikkat gösteriyor, çocuklarımızı çok küçük yaşlarda "yabancılar" konusunda bilinçlendirmeye çalışıyoruz (halbuki "yabancı" kavramını çocukların ancak ilkokul döneminin ortalarında anlayabildiğini, ona adını soran ve kendi adını söyleyen herkesi "tanıdık" ilan edebildiklerini, dahası zaten tacizi yapanların %90'ının yabancılar değil, bilakis "temiz yüzlü ve güvenilir" komşular, akrabalar yani tanıdıklar olduklarını göz ardı ediyoruz). Ya da mesela "özel bölgene sadece sen ve annen dokunabilir" derken, arkadaşına gittiğinde ya da kreşte tuvaleti gelirse ne yapacağı konusunda kafasını karıştırıyor, kreşte "dokundurtmamak" için çişini tutmaya çalışan çocuklar yaratabiliyoruz.

Almanya'da gözlemlediğim kadarıyla bu durum çok "tabu" değil. Mesela bu yandaki fotoğraf; bizim BAP geçen seneki bir doğum günü partisinde çıplak çıplak çocuklarımıza masal anlatırken çekilmişti. Daha önce de yazmış ve baya ses getiren bir tartışma başlatmıştım, bizim kız çocuklarımız babalarıyla küvette çıplak yıkanabiliyor çünkü zaten nehir kenarlarında ya da evinin balkonunda azıcık güneş çıktı diye çıplak oturan ve de birbirine göz ucuyla dahi bakıp rahatsızlık vermeyen insanların yaşadığı bir memleket burası. Çocuk çıplaklığı tabu  olmayınca, "çocuğum amcaya pipini göster" gibi bir "espri" de olmuyor çünkü pipiler zaten ortada. Ha sosyal medyada durum ne derseniz, o konuda aşırı muhafazakarlar; çocuğun bedeni değil, yüzü dahi kullanılmıyor. Bizdeki gibi anaokulları çarşaf çarşaf "gurur tablosu" basamıyor, bloğuma fotoğraf koymak için her çocuktan ve ebeveyninden izin almam gerekiyor vs. Ama sosyal medya dışındaki "gerçek hayat"ta, bedensel sınırları ve kısıtlamaları pek yok (bu nedenle, bu tip toplumlarda vajinismus, cinsel sorunlar ve saldırganlıklar da daha az gözüküyor diyen sosyal psikologlar da var).

Yine de birer birer çişleri ve kakaları gelen 3-4 yaşlarındaki kızcıklara eşimin benden önce koşup şipşak popolarını temizleyivermesi biraz kalp çarpıntısı yaratmadı değil. "Ay ya bunlar eve gidip Maya'nın babası popoma dokundu derse" diye hafif bir endişe yaşadım ama sonra düşündüm, eşlerimize ve çocuklarımızın babalarına neden böyle "olası sapık" etiketi yapıştırıyoruz ve onları her anne kadar babanın da görevleri olan bakım görevlerinden uzak tutuyoruz? Bu kadar az mı güveniyoruz, en yakınımızdakilere bile? Buna paranoyaklık denmez mi?

Neyse yani bize çocuk verirseniz ve kaka yaparsa poposunu sileriz, haberiniz olsun :)

Ha bir de.. Yahu biri kaka yapınca neden diğer hepsi de yapmak zorundadır???? Yirim sizi zilliler..

7 Haziran 2017 Çarşamba

Karlar ülkesi Elsa temalı pasta ve muffin yapımı

3-4 yaş aralığında kız çocuğu olan her annenin  başına gelebilecek bu toplumsal yaraya parmak basmak ve çözüm bulmak istedim, bugün. Konumuz (derdimiz): Karlar Ülkesi’nden Elsa ve başımıza ördüğü çoraplardan en az şekilde yara alarak kurtulabilmek.

3-4 yaşındaki minik “premses”iniz tabii ki Elsa ile yatıyor Elsa ile kalkıyor ve siz bu durumu içiniz kıyılarak, artık her turkuaz gördüğünüzde kusmak isteyerek, biraz da endişeyle, “ne zaman geçecek bu Elsa kafası?” diyerek takip ediyorsunuz, biliyorum. Katıldığınız tüm doğum günü partilerinde “of yine mi Elsa? Ya bari biriniz özgün bişey olun beaaah” diyorsunuz, biliyorum. Doğada, doğal doğal büyütmeyi planladığınız, diğer çocuklardan, sürüden apayrı, kendine özgü, özgün bir birey olacağını sandığınız kızınızın donu bile Elsa, bıraksanız yuvaya her gün Elsa kıyafetleriyle gidecek.. Biliyorum. Endişelenmeyin. Dönemdir, geçer.. Bu yaşta “premses” olmazsa, içindeki “premses”liği engellersek, ilerde ergenlikte, o olmazsa yetişkinlikte bir yerden pörtleyecek, zamansız ve anlamsız frapanlıklarla kendini bir şekilde dışa vuracak. O yüzden bırakın şimdi tam zamanında ve yaşında yaşasın, bu dönem de geçsiiin, bitsin. Az kaldı, hissediyorum, bitmek üzere..

Şimdi gelelim pratik tariflere: Evde Elsalı Pasta Yapımı! Neden bas bas paraları, al gitsin değil? Çünkü; bu memlekette öyle bir şansım yok. Elsa’lı pastalar özel butik pastaevlerinde yapılıyor elbette ama o kadar paraya da yazık ya (benim yaptığım pastanın tamamı süslemeler dahil 7 euro, dışarda aynı pastaya verdikleri fiyat: 70 euro)! Pastaya vereceğim parayı Maya’nın oyuncak fonuna aktarırım daha iyi. Ayrıca; malzemeleri kendim alıp, içeriğini gözümle görmek istedim çünkü bu memlekette en azından “gıda boyasının organiği” var ve fahiş fiyata satılmıyor. En son ve en önemli neden ise, yaparken eğlenmek istedim. Eşimle birer bardak köpüklü beyaz şarap aldık elimize, açtık müziğimizi, hem pasta yaptık, hem de çok keyifli bir gece geçirdik; hem de ortamları buza çevirmesiyle ünlü gıcık friit Elsa’ya rağmen ;) Tavsiye ederim – hem şarap olmazsa kahve var..

Elsa’lı Pastamız için malzemeler:
-          Kekini kendiniz yapacaksanız, bildiğiniz vanilyalı keki yapıp, ikiye hatta başarabilirseniz üçe kesiyorsunuz ama ben Türk kafasıyla (herşeyi son geceye bırakma ve pratik şipşak çözüm üretebilme kafası) hazır kek kullandım. Üç katlısı çok güzel oldu ama aşağıda iki katlı başka tarif de vereceğim, o da güzel oldu.
-          1kg çilek yıkanmış temizlenmiş ve püre haline getirilmiş ve sütlü muhallebi ile karıştırılmış. Sütlü muhallebiyi biz evde kendimiz yaptık ama yine işin pratiğine kaçmak isterseniz, yine aşağıdaki tarifteki gibi hazır çilekli muhallebi üzerine 2’ye kesilmiş bütün çilekler de kullanabilirsiniz.
-          Turkuaz ve beyaz kaplama şeker hamuru (amazon’dan aldım). Elsa, Olaf, filmden karakterler ve beyazlı turkuazlı pasta süslemeleri, pastanın üstündeki kar kristalleri için baskı kalıpları.

Yapılışı: Üç kat kekin katları arasına hazırladığınız çilekli karışımı sürüyorsunuz, sonra turkuaz fondantı oklava ile incecik açıp (yapışmaması için altına ve üstüne pudra şekeri serperek açılıyor) deldirmeden pastanın üzerine geçiriyorsunuz (delinirse de endişe etmeyin, delinen kısmı oyuncaklarla ve dekorasyonla kapatırsınız). Beyaz kar kristalleri ve aldığınız dekorasyon malzemeleri ile fazla aşırıya kaçmadan süslüyorsunuz ve servisten önce 3-4 saat buz dolabında bekletiyorsunuz. Yapımı: 1,5 saat ama hayatımda ilk defa şeker hamuruyla pasta yaptım (yine ilk defa yapmaya kötü olmamış di mi ama?) yani siz kesin daha hızlı ve pratik yaparsınız..

Elsa’lı Muffinler için malzemeler ve tarif:
-          Bildiğiniz vanilyalı muffin tarifi (az şekerli ve sade olursa iyi oluyor çünkü zaten üstünde şeker ve süslemeler var). Üstüne pembe ve mavi boyalı glazür şeker (1 çay bardağı pudra şekeri, 2-3 damla limon suyu, 1 yumurta akı ve gıda boyasını çırparak yapabilirsiniz). Üstüne minik kalpli pembe ve yuvarlak mavi çikolata parçaları, mavi kar efekti ve şekerden kar taneleri. En üste de Elsa ve diğer karakterlerin fotoğrafları olan kürdanlar (dekor malzemelerinin tamamını amazon’dan aldım). Yapım: 40dk.

-          
Tarifteki püf nokta: boyalı şekeri (glazür de deniyor) sürmeden önce kekin soğuması gerekiyor ama boyalı şeker çok çabuk donacağı için, şekeri sürerken aynı zamanda da üst süslemeleri koymalısınız, yoksa yapışmıyorlar.

Elsa’lı Pratik Pasta için malzeme ve tarif:
-          Bildiğiniz hazır kek (uno kullandık, dibi biraz yanık tadı vardı, pek hoşuma gitmedi) üstüne bildiğiniz hazır vanilyalı muhallebi, üstüne 500gr kadar çilek (bol bol koyun), üstüne de kekin ikinci katını kapatın. En üste yine oklavayla incecik açtığınız mavi fondant (şeker hamuru) koyulacak, güzel görünmesi için kenarına beyaz fondanttan burgu yapılacak ve üstü yine çeşitli süsler ve karakterlerle süslenecek, isterseniz isim yazılacak, mum konacak. Yine biraz buzdolabında bekletin ki toparlasın kendini, sonra keyifle kesin yiyin. Yapımı 30dk.

Biz hayatımızda ilk defa fondant (şeker hamuru) ile pasta yaptık ve doğrusu çok keyif aldık. Tamamen kendimiz yaptığımız pastanın tadı şahaneydi, çilekler taze taze, muhallebisi sağlıklı, şeker hamurunun boyası organik falandı. Çocuklara güvenle verdim ve hapır hupur yediler, parmaklarını yaladılar ve kekin kalanını da sarıp annelerinin eline verdim, herkes çok beğendi. Muffin’leri anaokuluna yapmıştım, Maya “çok güzeldi, ikinciye isteyenler oldu ama öğretmenim vermedi, herkes 1 tane yiyecek dedi” dedi. Ayrıca kim Elsalıyı alacak, kime Kristof kalacak kavgası çıkmış :P Son yaptığımız pratik pastayı ise Mayayla beraber yaptık ve yaparken çok eğlendik, bir nevi “anne-kız aktivitesi” olarak da denenebilir. Afiyet olsun!

6 Haziran 2017 Salı

Maya'nın 4. yaş günü

Günler bu kadar ağır ve yavaş geçerken, yıllar ne kadar hızlı geçiyor! Artık 4 yaşında bir kızım var, şaşkınım! 4 yaşında ve artık aklı eren, oturup konuşabildiğin, seni yaptığı şakalarla güldüren, söyledikleriyle duygulandıran ve düşündüren, hayatı az çok anlamış ve yeri geldiğinde filozofça yorumlarda bulunabilen, küçük kardeşine “nasıl davranılması gerektiğini öğreten” küçük bir kız çocuğu! Aynen benim küçüklüğüm, ona baktıkça bazen kendi çocukluğumu hatırlıyorum ve umarım o da benim 4 yaşında olduğum kadar mutludur ve hayattan keyif alıyordur.. 4-6 yaş; anaokulu yaşı, oyun yaşı, doğayı ve doğal hayatı daha bir anlama, öğrenme, kendi bilişsel şemalarını oluşturmaya başlama yaşı.. Şahane yaşlar,keyfini çıkartması ve yaşamı gerçek anlamda sevmeye başlaması için elimden geleni yapmaya çalışıyorum, umarım bu günlerini keyifle hatırlar..

İlk seneki partimizde bizim kızlarla bebekleri vardı, şurdan hatırlayabilirsiniz. İkinci yaşını çekirdek ailemizle hayvanat bahçesine giderek kutlamıştık, şurda yazmıştım. Geçen seneki kutlamamızı bloğu kapatma kararımdan dolayı yazmamıştım ama facebooktaki takipçiler biliyor, bira bahçesinde bizim arkadaşlarımız, komşumuz ve toplam 5 çocukla yaptığımız partinin teması “Aç tırtıl (Rupert) ve Kelebek” idi. Tırtıl şeklinde kanepeler yapmış, hazır aldığım pastayı da pratik bir şekilde ortadan kesip çevirerek kelebek şekline sokmuştum (Bknz. epic fail).

Bu sene ise tabii ki herkes gibi biz de Elsa’nın şiddetinden nasibimizi alarak, topluluğa uyan bir koyun gibi Elsa’lı parti yaptık.. Aklım Elsa’yı parçalamak, üzerinde tepinmek, “premses” yerine doğal, doğacı, özgün ve samimi bir evlat yetiştirmekten yanayken,  gönlüm tabii ki “anneaağ Elsalı parti yapalıııağmm” diyen yavrudan yana kaydı, onun doğum günüyse, tabii ki onun istediği oldu. Dişimi sıktım ve “let it gooooo” dedim, elbet geçecek, gidecek bu dönem de..

Elsa’lı partiye Elsa’nın kendisinin teşrif etmeyeceğini öğrenmesi biraz acılı oldu (evet böyle bir talebi vardı..) ama onun yerine Elsa’lı pasta, Elsa’lı ev süslemeleri, Elsa’lı peçete pardak tabak takımı ve tabii içine Elsa’lı don diyerek bu acının da üstesinden geldik bin şükür. 


Ayrıca anaokuluna Elsa’lı muffinler götürdüğümde tüm kızların neşe çığlıklarıyla koşarak muffin tabağını (ve beni) kuşatmaları ve 12 yaşında Justin Bieber konserine gitmiş yeri ergenler gibi hayranlıkla kendilerini kaybetmeleri hakikaten çok enteresan bir sosyopsikolojik gözlemdi (yaşayın bu anı, lütfen – Bknz. once in a lifetime 15 minute fame).

Anaokulunda, anne babasız kutlama yapılıyor, çok ısrar ederseniz 2 adet fotoğraf çekiyorlar (ah bu Almanlar). Sonra siz çocuğun yaşı +1 adet çocuğu eve davet ediyorsunuz (bu durumdan ben hiç hoşlanmadım, özellikle de çocukları seçme ve geriye kalanlardan partiyi olabildiğince gizleme kısmı çok sinirlerimi bozdu, neymiş, çocuk kendi arkadaşlarını seçermiş, herkes arkadaşı olmayacağı için bazı çocukların davet edilmemesi de normal ve doğalmış, kimse de alınmazmış ama gel bunu benim gibi gönlü 20 çocuk çağıralım hatta anneleri babaları da çağıralım ya “ayıp oluuuuur” diyen Türk anasına anlat).

Neyse Maya’nın “top 5” listesini hazırladık, gizlice çağırdık çocukları. Bu arada ben S.’yi çok sevdiğim halde yaramazlığından ötürü çağırmak istemedim ve Maya’ya “herkesi çağıramayız çünkü evimiz çok kalabalık olur ama S.’yi anaokulundaki partiye tabii ki çağıracağız” dedim ve muffinleri götürürken “Maya’cım evdeki partiden sakın bahsetme yoksa çağırılmayan çocuklar üzülebilir” de dediğim halde, sınıfa koşa koşa giren Maya’nın ilk yaptığı ne oldu tahmin edin, tabii ki S.’nin yanına koşup “partime gelmiyorsun çünkü annem izin vermiyooooor” diye bağırmak. Ve o garibanın da “Küçük Emrah” misali kaşlarını dikip “nedeeeeeen?” diye bağırması ve benim “aaaaa olur mu öyle şey Maya’cım, bak bugün senin doğum günü partin var anaokulunda ve tüm çocuklar geliyor, S. De tabii ki geliyor” diye durumu kıvırtmam ve S.’nin sevinip hoplaması ve benim kendimi bok gibi hissetmem ve koşa koşa çıkarken de bir başka davet edilmeyen çocuğun babasına toslayıp “aa Maya’nnın doğum günü mü, bilseydim ufak bir hediye alırdım” demesi ve benim “aa yok anaokulunda ufak bir kutlama olacak, hediyesiz” diyip sıvışmam ve sonra bu babayla davet edilen çocuklardan birinin anasını okulun kapısında konuşurken görmem ve “sıçtık mavisi”… Üffff. Türk kafasıyla Alman adetleri, hiç bana göre değil yemin ederim..


Neyse yavrumuz okulda muffinli, evde de “seçilmiş elit zümre” ile ikinci bir Elsa Temalı parti yaptı. Bu seçilmiş elit zümre için ben evi şık şıkırdım süsledim, hediyelerini odasına hazırladım, el yapımı pastamızı gururla sundum (pastaların ve muffinlerin tarifi bir sonraki yazıda geliyor).
(alti1) Ay çok şirindi ya, 6 tane aynı boy ve ebatta kız çocuğu, hepsi kendini dünyanın merkezi ve “premses” sanıyor. Evin altı üstüne geldi ve temizleyip toparlamam tam 2 saat aldı ama acaip eğlendik. Oyunlar oynadık (körebe, kutu kutu pense, yağ satarımın Alman versiyonu falan), tüm kızlar bir araya gelip babasının üstünde tepindiler, yastık savaşı ve bizim yatakta zıplamaca yaptılar ve pastadan ikinci dilimleri yediler. Sonra anneler geldi ve 2 tanesi eve gitmemek için ağladı!!!! Şahane değil de ne yahu? Pestilimiz de çıktı tabii..

Hele tüm kızların yarımşar saat aralıklarla biraraya gelip “lukas lukas lukas” diye bağırarak evi baştan aşağı koşmaları ve lukasın yanına zıplamaları çok komikti, “lukas krizi tuttu” yine :D Kızlar gidince, ben şaşkınlıktan beti benzi atmış, yorgunluktan delirmiş bulunan Lukas’ı yatağa koyduğum gibi eve giriştim. Siz siz olun, 6 kızla doğum günü kutlayacaksanız, bazı oyuncakları saklayın. Mesela oyun hamurunu halılardan kazımak, mesela 352625 adet yere fırlatılmış peluş hayvanı yerine geri koymak ya da ufak parçalı oyuncakların bir bir toplanması, çin işkencesi gibi oluyor.. Onları baştan yok edin bacım.. Aman diyeyim. Boya kalemleri de biraz riskli, bizim gibi beyaz koltuklara sahipseniz ı-ıh.

Ha bir de ufak hediye poşetleri veriliyor doğum gününe katılanlara. Ben Elsa kalem silgi, ufak para şeklinde Elsa çikolata ve Maya’nın elceğizleriyle yaptığı teşekkürler kartını koydum ve o hengamede evden giden ilk çocuğa vermeyi unuttum! Sonra neyse ki aklıma geldi, diğerinin annesiyle yolladım. Kafa mı kaldı ki?!

4 yaşındaki Maya’nın 3. Doğum günü partisi de ertesi sabah gittiğimiz Türkiye’de anane ve dedesiyle oldu. Orada da Maya ile beraber yine bir Elsa’lı pasta hazırladık, balonlar ve süslemeler yaptık. Yine 3 dilde “iyi ki doğdun” söylendi, mumlar üflendi. Anane ve dedeyle de keyifli bir kutlama yapılmış oldu.


Gelelim hediyelere :) Bu sene Maya bisiklet istedi. “Elsa mı olacaksın, doğanın çocuğu mu karar ver evladım!” dedik ve aldık. Bir de en sevdiği oyun hala 2 yaşında hediye ettiğimiz mutfak olduğu için, onu biraz büyütüp, market gibi bir şey aldık ve içine minik minik pizzalar, sebze meyveler, süt yoğurt kutuları falan koyduk. Alışveriş sepeti ve yazar kasası falan da var ve gerçekten çok sevindi. Partisinde de en uzun oynadıkları oyuncak bu oldu ve bizim düzen ve temizlik takıntılı Maya kızlara “dağıtıyorlar” diye bir posta attı. 

Postanın atılış anında odanın hali bu:


Odasının derli toplu “oynanmamış” yani müzelik hali de bu:


Böylece 4. Yaş gününü de kazasız belasız (valla özellikle yatağın tepesine çıkıp oyuncaları aşağı fırlattıkları anda birinin kafa göz yarılacak diye çok korktum) ve çok eğlenerek atlatmış olduk. Darısı nice anneli babalı kardeşli, hep beraber mutlu ve sağlıklı senelere..!


Ha bu arada, hani demiştim ya, “olur mu canım yaş +1 çocuk çağırma kuralı ne ayıp” falan diye.. Almanların bir bildikleri varmış sevgili dostlar. Fotoları gördünüz ve anladınız siz.