29 Ekim 2017 Pazar

Gül çehreli kayınvalidem (Bölüm 2)

Ya şimdi içime oturdu. Önceki postta sinirliydim, yazdım rahatlarım diye. Fakat bu sefer de madalyonun vicdan kısmına yakalandım.. Al kayınvalideyi çal yere, sonra da "silicem nasılsa" de, olmuyormuş. Silsem bile şimdi sizin aklınızda cadı kayınvalide imajıyla kalacak zavallı kadın.

Aslında severim onu. Şimdi doğruya doğru, "ver bunu sana yeni sıfır model kayınvalide verelim" deseler vallahi değişmem, mutluyuz biz. Çünkü..

En sevdiğim tarafı, birbirimizden bir "anne-kız" ilişkisi ya da böyle yandaki türde hissetmediğimiz şirinlikler beklentimiz yok. Ben evlendiğim kişinin annesine "anne" demeyi doğal bulmuyorum çünkü anne insanın bir tanesi yahu. Babanın sonradan evlendiği kişiye bile anne diyemezsin bence. Çok aşırı yakın olsan, annen yoktur, annenin yerine koymuşsundur, o zaman bile Betigül anne dersin, o bile ters bana. Sanki seni doğuran, dünya üzerinde en çok seven, gözü gibi sakınıp büyüten insana karşı bir haksızlık gibi geliyor bana. Neyse ki Alman kültüründe zaten "anne" kelimesi yok, hitaben "kayınvalideciğiiim" bile yok, direkt ismiyle hitap ediyorum ama Türk de olsa ben ancak Betigül teyze derdim kendisine. Bu açıdan çok şanslıyım. Tabii ki o da beni "kızı" gibi görmüyor, zaten kız çocuk hiç istememiş olduğunu da belirtmişti vakti zamanında (anne-kız psiko-analitik dinamiklerini bence fazla büyütmüş gözünde) :D Biz iyiyiz böyle "Öğrenen aşağı, Betigül yukarı"..

İkinci sıradaki en sevdiğim huyu, biraz asosyal olması. Yani devamlı etrafımda değil, asla hiç bir şeyime karışmaz ve eleştirmez. Şimdi bu sadece kayınvalide için değil, insanın kendi annesi için bile bir lüks. Anneler çocuklarının büyüdüklerini bazen kabul edemiyor, herşeylerine karışma, düzeltme, öneriler verme hakkını görüveriyorlar kendilerinde. Çok sıkıcı bir durum. Hele kayınvalidenin karışması, iyice sıkıcı. Ha işte Betigül'e bu anlamda yıldızlı on, kırmızı don veririm. Maya'yı büyütürken, çok kafam karışıktı ve bazen bir "büyüğün fikri"ne ihtiyaç duyuyordum, o zaman bile "Öğrenen, ben ne desem yanlış olur, her çocuk farklı, zamanla anlayacaksın dilinden merak etme" dışında bir fikir vermedi - ki şimdi ben de bunun bir anneye verilebilecek en iyi öneri olduğunu düşünüyorum: bebeğin dilini öğrenmeye çalışmak..

Üçüncü sıradaki huyu, benim için çok özel çünkü ben bazı konularda - ki annelik bunlar arasında ilk sıralarda - kendime güveni az insanlardanım. Ara sıra sırtımın sıvazlanması, pozitif motivasyon verilmem gerekiyor. Bilmem belki duygusal bir insan olduğum için ya da hırs denen şey bende sıfır olduğu için, ben bir çok konuda hemen yelkenleri suya indirebilen biriyim. İşte Betigül ve rahmetli eşini bu anlamda tek geçerim.. Betigül bana bir çok defa "Öğrenen, sen çok iyi bir annesin" dedi ama bunu boş boş söylemedi, her zaman bir "çünkü.." ekledi. Mesela ben kendimi en dipte hissettiğim bir gün bana "iki çocuğu çok iyi idare ediyorsun, gerçekten sana hayranlık duyuyorum çünkü ikisine de ayrı ayrı sevgi gösteriyorsun, zaman ayırmaya çalışıyorsun" dedi, ki bu benim o sıra devamlı aklımı kurcalayan bir sorundu, gerçekten çok iyi geldi.. Böyle ara sıra olumlu gözlemlerini dile getirmesi beni çok mutlu ediyor. İşin doğrusu benim kendi ailemden alışkın olmadığım bir durum bu, bizim kültürümüzde insan çocuğunu ne başkasına ne de çocuğun yüzüne övmez.. Bilirsiniz.. Halbuki yerinde ve dozunda yapıldığında çocuğun benlik gelişimi, özgüveni ve psikolojisi için ne gereklidir..

Diğer bir konu; eleştirsem de hayranlık duyduğum bir konu aslında. Betigül aşırı ben merkezcidir ama kendine çok iyi bakar. Dış görünüşü her zaman düzgündür, makyajsız saçı bozuk ve gecelikle asla görmedim ben onu. Hastayken bile.. 70 yaşındaki kadın hala incecik ve kondisyonlu, sporunu yapar, vitaminini alır, kişisel bakımına önem verir. Dıştan bu "bencillik" gibi gözükebilir ama kendi psikolojisi ve sağlığı herkesten önce gelir, önce kendine önem verir. Açık söyleyeyim, ben bu huyuna biraz hayranım. Çünkü bizde aman kendini düşünme, aman çocuklarına kocana anana babana arkadaşa dosta komşuya saçını süpürge et mantığı çok fazla ve sonuçta kendimizi yorgun, kullanılmış, elini verirken kolunu kaptırmış hisseden ve üzülen tarafın da biz olduğunu söylüyoruz. Halbuki Betigül gibi "önce benim iç huzurum ve mutluluğum" diyebilsek, kafamız sakin, iç huzurumuz yerinde olsak yani mesela çocuğumuza devamlı yemek pişirmek, bir sürü kıyafetler almak yerine kendimizi mutlu, enerji dolu göstersek, yani kendi hayatımızla örnek olsak, daha iyi değil mi? Mesela benim annemle babam Maya'nın resmen kulu kölesi konumundalar, ne dese yapıyorlar ve Maya da devamlı yeni şeyler istiyor, tutturuyor, ağlıyor, devamlı bir mızmızlık, dedeeeeğ ananeeeeğ geeel giiit otuuur kaaaalk bağırtıları.. Sonu yok emir kipindeki isteklerinin. Ama Betigül'e ancak incecik kısık sesiyle çekine çekine "oma bize gel, oynayalım" diyor, Betigül de ona "Maya'cım bugün yorgunum ama cumartesi sabah seninle 1 saat oynayacağım" diyor (söz verdiyse tutar) ve Maya asla ikinciye sormuyor, "tamam" diyip sevinçle cumartesiyi bekliyor! Aynı çocuk, iki farklı davranış.. (Ha hangisi iyi derseniz, bence ikisi de yanlış, ortası dengesi yok bizdeki anane dede babanne tutumlarının, neyse). Yani bence önce kendini düşünmek, çocuğa "ben senden başka biriyim, özelim, kendime saygı duyuyorum, kendime zaman ayırmam, bakım vermem gerekiyor, kendimi seviyorum" fikrini vermek ve böyle örnek olmak çok önemli. Sadece anane dede oma değil, anne baba olarak da "kendimi seviyorum, hayatı seviyorum, benim hayattaki özel yerimi seviyorum" fikrini vermemizin önemli olduğunu düşünüyorum.

Yani kısaca, kayınvalidemi bu huylarından ötürü seviyor, sayıyorum. Ayrıca aşık olduğum adamı doğurmuş, büyütmüş, sağolsun. Daha iyisi şamda kayısı gençler.. Yazdım, konuyu dengeledim, rahatladım :)

Bir de ilerde benim de kayınvalide olma şansım / riskim olduğu için:


24 Ekim 2017 Salı

Frankenstein'ın büyükannesi

Çok sinirlerim bozuldu, izninizle iki gıybet edip rahatlayacağım. Yazının iki kahramanı, Frankenstein (bizim oğlan) ve büyükannesi (Betigül diyelim artık, yabancımız değilsiniz, biz aile arasında gıybet ederken bu isimle anıyoruz kendisini) gibi gözükse de, yanlış anlaşılmasın diye baştan söyleyeyim bana asıl yamuk yapan "kahpe" kadere bozuğum ben, ona çok gıcığım, çemkirmelerimin tamamı ona! Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla..

Geçen gün kader bana güldü (sandıydım) ve Maya'nın anaokulundan bir kızın annesi son dakika güzelliği yapıp "kızlar beraber oynamak istiyorlar, Maya bize gelir mi?" diyerek Maya'yı davet etti. Tabii "istersem" ben de "kahveye buyurabilir"dim ama ben "aa oo yok kızlar rahat rahat oynasın, bebekle zor olur şimdi, siz keyfinize bakın (çüüüüüüüüüüz)" dedim. "Maya'yı anaokulundan alıp arkadaşına bırakırım, sonra Lukas'la 1-2 saat kahve falan içerim, yürüyüş yaparım" diye düşünürken, şeytan dürttü ve "Lukas'ı da babannesine kakalasana ayol, tek başına kahve iç fırsat bulmuşken" dedi. Bak şimdi.. Tepilmeyecek bir fikir. Aradım Betigül'ü, yalan söylemedim bak.. Dedim ki "Betigülcüğüm, saat 3-5 arası Maya'nın anaokulundan arkadaşıyla buluşması var ve Lukas davetli değil, acaba Lukas'a bakabilir misin?". Yalan var mı? Yok. Yalan söylemiş olsam diyeceğim kader haklı.. Ama yalan yok. Betigül "aaa tabii, zamanım var" dedi neş'e işinde şakıyarak (kendisi yeni bir jimnastik kursuna başladı, kafası fazla endorfin salgılamaktan güzel bu sıra).

Günler öncesinden heLecanlıyım tabii, kendimle büyük buluşmam var, hem de tam 2 saat! Bizim burda eve yakın sevdiğim bir cafe var, dedim bilgisayarımı alırım, ezelden beridir toplamaya çalıştığım kitaba bakarım, kahve içerim. Şahane. Gün geldi, saat geldi, Betigül geldi, giyindim süslendim, Maya'yı almaya çıktım evden. Yaylalar yaylalar.. Özgürlüüük. Azzzz sonra.

5dk olmadı, telefon çaldı: "Öğrenen, koş yetiş, oğlan düştü, ağzı burnu heryer kan, şimdi durdu kanamıyor ama ben çok panikliyorum". Hımm. Şimdi ikinci çocuk olunca.. Paniklemeden önce sorular belli: "kanama durdu mu? (evet) dişlerine baktın mı, kırılma düşme kopma var mı? (yok) dili, dudakları açılma kanama var mı? (yok) düşerken kafayı çarptı mı? (hayır) E şükür o  zaman daha ne olsun? Paniklemedim ne yalan söyleyeyim. E durmuş işte kanama da..

Şimdi beni ruhsuz ilan etmeyin, durumu açıklayayım. Bizim oğlan biraz.. Nasıl diyeyim "anneaaağ" diye gelişinin temsili yanda işte. Bu emeklemeye, sıralamaya başlayalı beri (hayır henüz yürümeye hiç niyeti yok) iyice sakar şopar halde, mesela yatağa doğru hızla emeklerken küt diye kafayı yatağın kenarına çarpar, geri çekilir, bir daha çarpar. Masaya tırmanır, kendini serbest düşüş bungee jumping yapar misali yere bırakır. Parka gider, nerde demir, oraya kafa atar. Ya çocuğun içinden gelen şeyler bunlar.. Tabiatı bu şekilde. Maya'da görmediğimiz bir "kontrolsüz güç".. E haliyle adam devamlı yara bere, morluk içinde. Ya işte Frankenstein boşuna demiyorum.

Valla bakımsızlıktan, ihmalden, boşverilmekten de değil. Sayısız kere 5cm yanımda düşüp kafa üstü çakıldı, parmaklarını her gün bir yerlere sıkıştırıyor. Ha bir de herşeyi yeme huyu var, ne bulsa yiyor, artık bizim evde "şekerim traş makinamı gördün müüüü?" "oğlan yemiştir, bezini açınca bak çıkmış mı" gibi sohbetler dönüyor. Hokunda boncuk bulmuş gibi sevinmek değimini alaşağı eden bir aile olduk, bunlar hep rutin bizde. Sorarım size, kaçınızın telefonunda "şehir zehirlenme hattı"nın numarası kayıtlı? Yani durum o noktada.. O nedenle "ay her yer kan, bayılazaaaağım" diyen Betigül'e göz devirdim, yoksa ben de sevgi dolu bir anneyim tabii.

Dedim "Betigül sakin ol, durmuş işte kanaması, telefonda ağladığını da duymuyorum (ulan bi dakka) çocuk yanında de mi?" (evet kucağımda) "E tamam o zaman sorun yok".. Olmadı. Yemedi. Hissediyorum telefonun diğer ucundaki gerilimi.. "Betigülcüm, doktora götürmeme gerek var gibi bir durum mu?" dedim "ay bilmiyorum kiiiii" diye ince bir ses geldi. Allaaam kadın ağlayacak üf tamam ya o cümleyi kurmam farz oldu, anladım: "eve geleyim mi Betigül?" dedim artık.. E cevap tabii "iyi olur, bir bak istersen.."

Maya'ya da sinirli sinirli dinliyor sohbeti "üf geç kalıcam sosyal okazyonuma" diye düşünerek. Dedim "eve gidip Lukas'a bakıp çıkıcaz, ok?" dedi "ben gelmem, arabada beklerim, hızlı gel, radyoyu da aç giderken". Allahım ruhsuz ananın ruhsuz kızı.. Gittim eve, baktım Lukas'a, evet morarmış çocuğun dudağı, içten ısırmış heralde yazık. İçini çeke çeke oturuyor kucakta. Beni görünce yine celallendi ağlaması tabii. Yemezler yavrum, sen ikinci çocuksun, o "yavvvvvrumu kimselere bırakamam" halinden iz kalmadı bende.. Kusura bakma o 2 saate ihtiyacım var. Fakat o an bi şeytan dürttü beni, ulan dedim hani yer gök kan olmuştu, Betigül'ün üstü başı gayet bembeyaz duruyor?! Ne iş?? Ay yavrumu öyle kanaya kanaya yere mi koydu bu kadın?

Artık şu yandaki kibar gelin de değilim artık, direkt sordum "nerde kan hani?" dedim "tuvalet kağıtları dolusu kan oldu" dedi, "panikledim" dedi, alt dudağını titretti. AYH. Bak dedim Betigül, bu çocuk şöyle sakinleşir: alırsın bir tas, koyarsın içine azıcık su, işte soksun elini çap çap yapsın bak unuttu bitti. Çok zor değil. Bildiğin maymun işte. Maymunluk yap azıcık. Çocukla çocuk ol biraz be kadın. Kraliçe gibi oturma gerdin hepimizi..

Neyse suyu verdim, çocuk beni unuttu, çıktım arabaya döndüm. Maya'yı bıraktım oyuna, gittim kafeye. Yarım saat rötarlıyım ama 1,5 saatim var, başarabilirim. Kafe kapanmış!

Ay kahpe kader.

Yakındaki sevmediğim diğer kafeye gittim. O da kapalı. Ne oluyo ya, karma? Hepsi benim duygusuz ruhsuz analığımın mı cezası, yahu durmuş işte kan diyorum, çocuk suyla oynuyor mutlu diyorum, ya azıcık benim de keyif yapmak hakkım değil mi. Ay 1 saat kaldı.

Üçüncü kafede yer buldum. İnternet bulamadım. Olsun önemli değil. Ama kahve de iğrençti. Sabahtan kalmış sanki. Dahası şaka gibi yanımda rahip kıyafetli bir adam (rahip yani yahu bildiğin rahip) oturuyor, sanki "yavrunu kanaya kanaya bıraktın, Allahsız ruhsuz anne" der gibi. Ay aklım devamlı yavruda, dudağını masanın kenarına çarptı dedi ama nasıl oldu tam da anlatamadı, ayrıca neden Betigül'ün üstü kan olmamış ya? Ay sinir oldum. Bir defa da yine bu çocuğu bırakmıştım, çocuğa bakarken tırnaklarını kesmiş Betigül, birini de kaybetmiş (panikle BAP'ı aramış, ben tırnaklarımdan birini evinizde kaybettim demiş!), tabii ki ben elimle koymuş gibi buldum, ayol bir de değil iki koca tırnak! Ayak değil el neyse (gıybetçileeeer, merak ettiniz biliyorum). Yine de iğrenç ya, başkasının evinde, salonun ortasında tırnak mı kesilir üfff. Kayınvalide diye demiyorum hakikaten tuhaf bir kadın, yazın bakmayı unuttuğu çiçeklerim ölünce gitmiş yerine yenilerini almış, üf sanki anlamıycam! Benim ucuzcu yerden aldığım cılız çiçekler bir olmuş sana hormonlu çiçek (asla ucuz mal almaz çünkü). Ay kadını nasıl korkutmuşum ben bu gelin kaynana ilişkisinde hahahaha

Ay neyse. 1 saat rahipli mahipli geçti işte. Maya'yı aldım, eve geldim. Maya "aaaaaa oma burda, oma benimle oynar mısın lütfeeeeen" dedi. Betigül "hayır maya, 2 saat lukas'a baktığım için çok yorgunum, evime gidiyorum" dedi. Maya bozuldu. Falan filan.

Aman neyse. Gıybet bunlar hep yaaa. Silicem ben bu yazıyı. Ama azcık dursun sinirim geçsin. Öyle.

20 Ekim 2017 Cuma

Anne kafasından nasıl kurtulacağız?

Hani bir karakter vardır ya, yani hepimizin sosyal çevresinde illa ki bir adet vardır, çocuk dışında konuşacak konu bulamayan, konuyu Antik Yunan Felsefesi'nden ya da sualtı arkeolojisinden açıp çocuğa getirebilen tip.. Üstelik bu tipler yıllar içinde öyle kemikleşiyor ki, mesela gençlerin kullandığı jargondan, günlük sosyal yaşamdan, teknolojik gelişmelerden, sanatsal ya da düşünsel gelişmelerden bi'haber ve daha kötüsü de ilgisiz o "kızım geldin mi, ne yerdin, belin açık belin" türü annelere ya da "evlen artık"tan başka söz bilmeyen teyzelere, en beteri de "sana kirli bişeyler söyleyeyim mi? Oğlan bi ishal olmuş, üstüm başım .okla sıvandı bugün" diyen sevgililere dönüşüyor. Allah muhafaza ama yemin ediyorum, acil önlem almaya başlamazsam benim de sonum o!

Son zamanlarda çocuksuz insanlarla çok fazla görüşemedim. Hele bekarlarla neredeyse hiç görüşemiyorum. Eskiden, milattan önce zamanlarda yani, evli ve çocuklu insanlar bir 6 ay benimle görüşmedi diye "ay bunlara da bi haller oldu, iyi ki bi evlendi mıç mıç kocacığıyla takılıcak, iyi ki bi çocuk yaptı kafayı çocukla bozdu" falan dediğim oldu, yalan söyleyecek değilim. Kader her zaman tükürdüğünü yalatıyor işte insana. İşin kötüsü, olayı da anladım, görüşmek istememek değilmiş olay, tamamen evli ve çocuklu insanın hiçbir şeye yetememe hali, kafayı çocukla bozma değil çocuktan kalan zamanda koltuğa yığılıp kalma, basireti bağlanma haliymiş.. Çocuklu olunca çocuklularla görüşüyorsun çünkü onlar birbirlerini oyalarken sen iki çift laf edebiliyorsun. Kocaylayken de kocalılarla görüşüyorsun çünkü adamlar teknolojiden konuşurken sen iki çift laf edebiliyorsun. Aslında en iki çift lafı çocuksuz ve kocasızken edebiliyorsun çünkü hayat denen şey var önünde, konudan konuya atlayabilir, zamanı tamamen unutabilir, eve bile gitmeyebilirsin.. Böyle özgürlükler var. Sonra koca ve çocuk giriyor hayatına, ki ikisinin birbirinden çok da farklı olmadığını cicim aylarının bitimine ya da çocuğun ele avuca geldiği zamana rast gelecek şekilde öğreniyorsun. Aslında hiç bir kadın tek çocuklu değil, sadece arada yaklaşık 30-35 yaş farkı olan biri biyolojik biri (g)üvey iki çocuğun olduğunun farkında olmayabiliyorsun..

Neyse; kısaca kocalı çocuklu insanlarla görüşüp, koca ve çocuk konusunda kıt kıt konuşmalar içine girdiğim saçma salak bir dönemde, bu konulardan bana bile bıkkınlık geldiği anda şunu fark ettim: "ben bekar insanlarla arkadaş olmak, onlarla sanattan, seyahat etmekten, dünya politikasından konuşma özlemi içindeyim. Hemen kolları sıvadım ve iki bekar arkadaşla arka arkaya iki randevu ayarladım. Ay içimi bir heLLecan bastı!

Buluştuk. Konuları önceden çalışmışım bak; bir film var tartışmak istediğim, sağır sultan'ın bile okuduğu bir kitap var eleştirisini yapmak istediğim, ha bir de seyahat planlıyorum onunla ilgili birşeyler konuşuruz, olmadı "the uzun"u ve "the orange"ı eleştirir "bu dünya nereye gidiyor lo" ederiz iki kelam diye düşündüm. Fakat ben tam "film" diyorum, o bana "ay erkekler domates gibi iyisi kalmadı galiba" diyor, ben tam "kitap" diyorum o bana "çocuklar kitap gibi ya, amma şey öğreniyorsundur" diyor, tam "the uzun" diyeceğim, "ay içim bayıldı boşver politikayı, sen asıl oğlanı anlat farklı mı kızdan" diyor. Pes ettim. 1 bardak köpüklü şarabımı yudum yudum sindire sindire içerken, o çocuksuz kıymetli zamanımda arkadaşa çocukları anlattım, o da bana "üf evlenemedim, şimdiye iki çocuğum olsaydı hayat ne güzel olurdu" muhabbeti yaptı. Kız bu arada sanatçı, hepimizin dibini düşürecek kadar hareketli ve bereketli bir sosyal hayatı olduğunu sanıyoruz, "anne kafası"nı alır da duvara vura vura tozunu kirini patlatır diyeceğim biri. Onun bile içinden anne kafası çıktı ya, korktum ben bu anne kafasından.

Dönemseldir dedim, ikinci arkadaşla buluştum. Bu kız Alman ve koyu feminist. Eşeği sağlam kazığa bağladık bu sefer. "Ayh şekerjan çocuk konuşmıycaz tamam mığğğ" dedim baştan, tamam bu sefer olacak bu iş. "Kızım çok fena battım, arada buluşsak şu anne kafasından sen beni bi kurtarsan, beni proje olarak ele al" dedim, "okey" dedi. Tabi dilim alışmış arada çocuk geliyor ucuna, "hop dur" diyor "ay cansın caaan" diyorum. Çok iyi gidiyoruz. O ikinci kokteyli söyledi, ben "bi limonata rica ediym" dedim..

Ne olduysa o ikinci kokteylden sonra oldu. Kız dedi ki "Öğrenenciğim, sana bir şey anlatıcam. (içses: hamile!) Ben bir adamla tanıştım. Bu adam biraz müslüman (içses: müslüman sevgili yapan alman kıza geeeel, hem de bu devirde, herkes müslümandan korkarken, helal be! işte alternatif dost buna denir, oleys), böyle vücutta dövme falan istemiyor (içses: e istemiyorsa yaptırmasın, zorla değil ya), ben biliyorsun son yıllarda çok alternatif yaşadım, biraz durulmak istiyorum, bu adamı seviyorum, sanırım o da beni seviyor, bu adamla ben ciddi düşünmeye başladım" dedi. Ve ekledi: "ben geçenlerde dövmelerimi sildirdim biliyor musun, valla yaptırmaktan daha çok acıdı ama olsun, sevdiğim için hissetmedim bile (içses: e acıdı dedin hissetmedim diyorsun, aklım karıştı?!). Fakat bu adam biraz namazında niyazında müslüman, benim de ona ayak uydurmamı bekliyor tabii, ben de sanırım çok değiştim, çok farklı bakıyorum hayata son zamanlarda". (İçses: feminism kocayıbulana dek..) Durmadı işte kız orda, dedi ki: "Bu adam korunmaya da karşı, bence de bir aile kurmak için yaşım geç değilken... Fakat tesettüre girmemi de bekliyor". (içses: olm la sırayla gelin la, birer birer gelin la!) Ya şimdi sevgili arkadaşlar, ben herkesin inancı kendine diyen, isteyen tesettüre girsin isteyen bikiniyle gezsin, keşke kimse karışmasa diye düşünen ütopik ve saftirik biriyim. Fakat hıristiyan kültürde ateist ateist 40 yaşına kadar gelmişsin, tesettüre böyle hönk diye girilmez be bacım, resmen aşk için tesettüre giriyorsun, iki gün sonra aşk bitince o tesettür sağına soluna dolanmasın? Yani biraz okusaydın etseydin, bak ben 2 senedir sufi olmaya çalışıyorum, o işler öyle kolay değilmiş, oku oku bitmiyor, kendime bile daha "ben sufizme inanıyorum" diyemedim, kaldı başkaları.. Ayrıca kızım, içki masasındayız?!?

"Yavrum" dedim. Demem genelde Coşkun abimiz gibi "bir gazoz ısmarlayayım mı sana?" der gibi "yavrum" ama dedim. "Bak yavrum" dedim hatta.. "Yavrum kafayı mı yedin sen, şaka mı yapıyorsun?" dedim aslında tam olarak. Ay gülecek enseme tokatı patlatacak sandım, yapmadı. Eyvah ya ciddiymiş, kızacak dedim, yapmadı. Gözleri doldu be! Sen başla ağlamaya.. "Ben" dedi "çocuk istiyorum, aşırı istiyorum ama şimdiye dek kimse baba olabilecek gibi görünmedi gözüme ama bu adam çok farklı, biraz yaşı da var (içses: al başına kendi babasından ilgi görememiş kız evlat sendromu of) ama çok şefkatli, çok iyi biri, sadece biraz müslüman işte, ya neden olmasın, sizim dininiz aslında özüne inince çok güzel bir din, ben müslüman olmak istiyorum, bunca sene yanlış yaşamışım, ben iyi bir eş ve anne olucam (içses: kızım birer birer ol, hangisini olucaksın bi dur yaaa ay içim kasıldı), bir sürü çocuk çok güzel bence, hali vakti çok yerinde zaten, sadece o çalışır ben çocuklara bakarım, düşünsene kocaman bir ev içinde bir sürü çocuk! (içses: imdaaaaaat)

Ay kalakaldım. Bi şarap daha söyledik karşılıklı. "Ay" dedim "Tamam be, ne istiyorsan onu ol, hayat çok kısa. Ve fakat benden sana bir dost tavsiyesi, ne olacaksan ol da başka biri için değil, kendin için ol. Bu böyle "ay sıkıldım, vazgeçtim" işi değil, çocuğun geri dönüşü yok, yapınca 18 sene başında hatta 35 sene diyelim şuna, artı eksi, atsan atılmıyor satsan satılmıyor. Yemin ederim bunalıyorum, çok zorlanıyorum, dıştan göstermemeye çalışıyorsun hani bi halt yedim ama kuyruğu dik tutayım durumu işte. Ama şu korunmayan müslüman abi işi beni kıllandırdı, ne yalan söyleyeyim, bu iş "hal vakit" işi değil be kızım, enerji işi, sosyal destek işi.. Ayrıca bu dünyaya çocuk getirilmez diyordun, sürdürülebilir kalkınma diyordun, eşitlik, coğrafi alandan ve ırktan bağımsız düşünülmesi gereken insan hakları diyordun. Ay erkek sömürüsü diyordun, kadının ezilen kimliği diyordun. Ay içimi geriyordun.." dedim. Ve birden kendimi 2 çocuklu, evli olduğum halde, kafası "anne kafası"ndan çok uzak, çok "sağlıklı düşünen kafa" olarak buluverdim. Ay David Lynch filmi gibi, herşey bulanıklaştı. İçses bile tıkandı kaldı, dut yemiş bülbüle döndü ya içsesim.. Her an enseme inecek "kandırdım kiii" şaplağını bekliyorum bir de. Hala umudum var. Yok gelmedi o şaplak..

Biraz daha konuştuk, anne olmanın kötü taraflarını yeterince anlattım ama o "e sen niye yaptın o zaman, bana yapma diyorsun" noktasına gelmeden kestim. "Allah sana akıl vermiş, dindar da olacaksan kendin ol, bak oku demiş, dinle dememiş, yani aktif eğitim, pasif değil" dedim. Senle bir ay sonra bir daha buluşalım, biraz içsesini dinle dedim (içses: yaşşa be apla). Sonra kalktık işte, ben kocama, çocuklarıma, rutin hayatıma döndüm. O da bisikletine bindi, şehrin merkezindeki alternatif, sanat ve feminizm kokan evine döndü. Hayat denen şey paket gibi; büyük paketlerden büyük hediyeler çıkar diye bir kural yok. Hatta en güzel hediyeler en küçük paketlerden çıkıyor galiba..

Kıssadan hisse: Demek ki "anne kafası" için anne olmak gerekmiyor, her anne de otomatik "anne kafası"na sahip olmuyor. Anne kafasından kurtulmanın en iyi yolu da "başkasındaki anne kafası"nı görüp "oh hadi yine iyiyim iyi" demek. Mutluluk; başkasının durumuyla kendi durumunu karşılaştırıp "ooo ben daha iyi durumdayım" demek diyen bencil ama huzurlu insanlara da selam olsun..

17 Ekim 2017 Salı

Yeteneği var ama istemiyor diye zorlamalı mı?

Maya geçen sene 3-3,5 yaş arası çok severek baleye gitti. Ta ki ben doğum yaptığım için o haftaki kursa babası tarafından götürülüp, yanlışlıkla 3-4 yaş grubu yerine 5-6 yaş grubuna katılana ve onlar gibi dans edemediği için üzülüp "ben bi daha baleye gitmiiiicem" diyene ve eski grubuna bile dönmek istemeyene dek.. Bir 6 ay ara verelim dedik ve bu hafta tekrar bir deneme yaptık; önce bu yandaki gibi kalkıp 5dk denedi, sonra alttaki fotodaki gibi kucağıma oturup izlemeyi tercih etti ve sonuç: "istemiyoruuuum, assssla gitmiyceeem".

Maya'yı yapmak istemediği hiç bir şeye zorlamadım. Fakat, bu bale konusu içime dert oldu. Çünkü gerçekten vücudu baleye çok uygun ve yeteneği de var (ay "herkesin çocuğu kendine süppeeer" olayı değil valla, ben de 5 sene bale yapmış bulunduğum için bu işten az biraz anlıyorum ve Maya'yı izlerken "hah sonunda yeteneği olan bir şey bulduk galiba" demiştim). Fakat yine baleden ve camiasından biraz anladığım için, "aman sevmiyorsa hiç yapmasın çünkü bu balerinlerin çoğunda psikolojik beden algısı sorunları, sahne ve performans kaygısı ile hırsın getirdiği sosyal ve kişilik bozukluğu sorunları çok görülüyor, aman yazık ya, bir sürü meslek var boşversin" de diyorum (bakınız, izlemeyenler için Black Swan). Ayrıca ben bıraktıktan sonra devam eden arkadaşlara, öğretmenlerimize bakıyorum da; psikolojik durumu bırak hepsinin ayak sorunları, yaralanmalar ya da aşırı kullanım sonucu bedensel sorunları almış başını gitmiş.. Kıyamıyorum kızıma.

Öte yandan; Maya bir konuda (daha) bana çok benziyor. Hırs denen şey Maya'da sıfır. Eğer bir şeyi maymun iştahıyla merak edip denedi ve ilk seferde yapamadıysa, "yapmıycam istemiyorum" diyor ve ne dersen de ikna edemiyorsun, asla ikinciye denemiyor. Özellikle bedensel uğraşlar (jimnastik, dans, ritm) konusunda biraz da yeteneksizliği var. "Antalya'ya tatile gelmiş, otelin animasyon ekibinin gazabına uğrayıp tiyatroya çıkıp oryantal dans denemek zorunda kalmış Alman turist misali, bir odun gibi kıvırtıyor" örneğini biraz aştı iş, belki solaklıkla da ilişkili bir bedensel sakarlık ya da bedensel disleksi falan gibi bir hal aldı.. Ama bizim evde de çocuklarla böyle müzik açılıp dans etme olayı hiç olmadı (sevmem ben de) yani çekirdekten geri kaldı yavru. Neyse yani bedensel anlamda, spora falan gittik ettik ama Maya pek sevmedi, genelde tek dönemlik denemelerle sınırlı kaldı. Ben de üstüne gitmedim, daha nasılsa çok küçük, koşma oynama yaşı yeni başlıyor. Severse okul çağında gider dedim.

Bir de artık 4 yaştan itibaren artık "anne ile" yapılan spor kalmadı pek. Burada çocukları kapıdan bırakıyorsun, aynı odayı bırak, dışarıda bile beklenmiyor. Ama Maya hala yabancısı olduğu ortamda bana yapışık ve ilk derste değil en az 5 derste anca açılıyor, kendini güvende hissediyor. Ama bunda da hata genellikle benim, çünkü diğer annelere bakıyorum kapıdan ağlayarak bırakıyorlar çocukları, çocuklar gerçekten de 5dk sonra anne falan aramıyor. Yani "zorlama" konusu Almanlar için "motivasyon" ile eşdeğer ve sakınca görmüyorlar.. Ben yapamıyorum.. Bana göre onun ağlaması, kendini terk edilmiş hissetmesi falan 1 saatlik beden eğitiminden daha önemli bir konu. Özellikle de yapması "gerekli" olmayan durumlarda (mesela konu okul ya da sağlık kontrolü falan olsa hiç acımam bırakırım tabii ki).

Öte yandan; şu ikilemdeyim. Biraz hırs ve hafif kaygı düzeyi hayatta başarılı olabilmek için çok gerekli. Biz anne babaların temel görevi çocuklarımızın "yetenekli" olduğu alanlarda onlara motivasyon ve destek vermek. Bu bazen "zorlama" anlamına gelse de.. Mesela benim ailem aynen benim şu an yaptığım gibi "tamam yavrum yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan bırak" düsturu ile büyüttü beni ve işin doğrusu böyle "asıldığım" hiç bir hobim yok. Her yeni şeyi denemekten çok hoşlanır, 1-2 dönem yapar, sonra "sıkılır" bırakırdım. Bazen derslere gitmediğim için geri kalır, diğerleri gibi yapamadığım için bırakırdım. Oysa beni zorlasalardı, mesela teyzemin oğluna yaptığı gibi "hayatta 1 spor, 1 müzik aleti mutlaka olmalı" deselerdi..

Şimdi de çok heyecanla başladığım, sonra "amaaan sıkıcı" diyip bıraktığım bir sürü yarım yamalak hobim var.  Farklı spor türlerini yapıyorum, bir iki enstrümanı işte öyle çalabiliyorum, birkaç keyif aldığım hobim var. Aslında eşim "çok farklı alanlarda bilgin var, bu seni ilginç ve çekici yapıyor" dese de, mesela tek bir ya da iki alanda uzmanlaşmış olmayı tercih ederdim. Mesela benden harika bir vurmalı çalgılar üstadı olabilirdi (Yeni Türkü'nün bateristi demişti bunu bana, kendi kendime uydurmadım yahu) ya da balerin olabilirdim bak, kara kuğu Öğrenen Anne.. Yani keşke asılsaydım bazı hobilerime de bu işin üstadı olabilseydim! Annemler zorlasaydı, ağlaya sızlaya da olsa her haftasonu beni götürselerdi bu kurslara acaba olabilir miydim ki?

Olurdum belki ama ne derece yaptığım işten zevk alırdım işte onu bilmiyorum.. Çünkü insanın gerçekten içine o işin "aşkı"nın düşmesi gerektiğine inanıyorum ben. Yoksa binlerce mutsuz balerinden biri olursun diye düşünüyorum..

Kısaca; ben kızımı zorlamıyorum. Bunun sonucunda maymun iştahlı, benim gibi her şeyi denemekten zevk alıp, hiçbir şeyi tam anlamıyla yapamamış bir insan olması ihtimaline rağmen, zorlamıyorum. Ama bir yandan da "kolaya kaçmasına" izin veriyorum.. Yani hırs yapmamasına, asılmamasına, biraz zorlanarak kazanılan başarının zevkini öğrenememesine neden oluyorum. Halbuki "hadi kızım, bu kursa yazıldık bu dönem boyunca gideceksin, yine sevmezsen bir sonraki dönemde kayıt olmayız ama bu dönem deneyeceksin" şeklinde katı ama sakin bir tonda ikna edici davransam inanıyorum gerçekten de keyif alabilir. Çünkü bir yandan da istiyor, diğer çocuklara özeniyor, eve geldiğimizde bale kıyafetlerini çıkarmadan 1 saat orda gördükleri gibi, tek bir hareketi yanlış yapmadan ve gerçekten yetenekli diyebileceğim kadar mükemmel dans ediyor! Valla ben bu kızı çözemedim :)

(Çözdüm ayol, bildiğin performans kaygısı ve çözümü de olumlu motivasyonla adım adım o uğraşı sevdirmeyi, başarı için değil zevk almak için yapma fikrini aşılamayı denemek ama artık bik bik bik psikoloğum ben.. Böğk yani)

Spor kaygısı konusunda şurda güzel bir yazı var, tavsiye ederim.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Sevgili Günlük

Çok sevdiğim Mari tam 14 gün önce bir "çelınc" başlattı, "sevgili günlük" diye her günümüzün bize kalan tortusunu, en ince ayrıntısına dek kayda almak. Sevdiğim diğer bloggerlardan bazıları da katıldı, ben de keyifle okuyorum ama iş bana gelince "amaaağn benim iki çocuklu rutin hayatımı kim ne etsin" diye düşündüğüm için yazmıyorum. Ama bugün bu çelınc'a 1 günlüğüne katılacağım, hem Mari'nin hatırına, hem de "bu da iki çocuklu bir annenin rutin günü bacım.. buyur burdan yak" demek için. 1 gün ama neredeyse her gün aynı şekilde geçiyor..

Dün sabah "resmi olarak", gece Lukas'ın 10-100-1000 baloncuk kere uyanmalarını saymazsak, normalin 1 saat öncesinde 05.00'da başladı. Kalk borusu bu sefer Maya'dan "babaaaağ, monster traum (canavarlı rüya) görüyoruuuum, yetiiiş" ritmiyle çalındı. Biz BAP'la aynı yatağın iki tarafındaki aynı konsollara kurulu, aynı marka birer bebek radyosuyla uyuyoruz, kimin "bebeği" arıza verirse o kalkıyor, diğeri direkt totosunu dönüp fosura fosura uyuyor. BAP kalktı. Ben de tam gardımı almış uyuyacağım, birden Maya ile BAP tepemde bittiler. Maya "anne ben bi tane monster traum görünce kendim uyuyabiliyorum ama bu sefer bin tane monster traum gördüm" diye beyan verdi ve girdi yatağın tam ortasına. Girer girmez de sarmaş dolaş uyudu(lar) BAP'la ikisi.

Ben uyuyamadım, kalktım. 06.00'da Lukas kalktı. Onunla oynadım biraz. 07.00'da BAP kalktı, sırayla (beraber değil) duşlarımızı aldık sonra o oğlanın altını değiştirip giydirirken ben Maya'nın anaokulu için kahvaltısı ve öğle yemeğini hazırladım. Sonra bizim 3. çocuğa dönen "Dolores" (Stephen King'den evet) adını verdiğimiz kefiri bardağa aldım, duş yaptırıp yeni süte koydum. Bu arada BAP'la Lukas musli yiyerek kahvaltı ettiler. BAP'ı öpüp işe yolladım, Lukas yerde oynarken Maya uyandı. Lukas her sabah Maya'yı görünce aşırı sevincinden kakasını yapıyor, huy işte. Onu değiştirirken Maya'ya kabızlık ilacını içirip tuvalete yolladım, ikisine de önce D vitaminlerini (bu kış Maya'ya da deneme amaçlı D vitamini vermeye karar verdim) sonra diş fırçalarını verdim. Karşılıklı diş fırçalayıp gülüştüler, kardeşlik ne güzel diye düşünüp gözlerimi nemlendirmeye fırsat bulamadan ilk hırlama yaşandı: "anneağğğ Lukas diş fırçamı aldı tuvaleti fırçalıyoooo". Derin nefes aldım verdim. Sonra Maya 5dk boyunca elbise seçti, beğenmedi, başka giydi, saçını at kuyruk istedi beğenmedi Elsa örgüsü istedi, yanlışlıkla Anna örgüsü yapmışım (tam bilemiyorum farkını, bilen varsa Allah rızası için anlatsın) baştan yaptık. Bu arada çorabını ters giymiş, onu çıkartıp baştan giydirdim. Fanilasını Türk tipi donunun içine sokmaya çalıştım, çok sinirlendi. Klasik bir sabah hazırlanması ve didişmelerden sonra 08.30'da evden çıktık.

Bebek arabasını asansörle indiriyorum, her sabah düğmeye kim basacak kavgası veriyoruz. Bu sabah Lukas bastı Maya ağladı, "yarın sen basarsın Maya, Lukas ağlar merak etme" diye onu teskin ettim. İşe yaradı, sustu. Okula yürürken 4 solucan gördük. 3'ünü elimizle sevmemiz icab etti, sonuncusu "derin uyuyordu", rahatsız etmedik.

Maya'yı okula tıktık, Lukas'la günlük alışverişi yaptık ve eve döndük. 10'da N. ile Lukas'tan 3 ay küçük kızı F. kahvaltıya geldiler. En yakın arkadaşımla 2 aydır görüşemediğimi fark ettim. 11'de Lukas aşırı yorulduğu ve kendini bilmez F. itfaiye arabasını ağzına sokmaya cüret ettiği için sinir krizi geçirerek yatağa giderken, N. ile F.'de "English exit" (brexit'in halk ağzına düşmüş kullanımıyla "selamsız sabahsız bir mekanı terk etme hali") tabir edilen şekilde koşar adım evimizi terk ettiler. Ben de biraz Lukas'la kestirdim sonra kalkıp evi toparladım, biraz boş boş internete baktım, US vize iptalinin yankılarını falan okuyup endişelendim vs. Lukas uyandı, hazırlandık, çıktık. Maya'yı anaokulundan aldık. Maya bana yine 5 tane sanat eseri hazırlamış. Oldukça postmodern tabir edilebilecek birkaç kesme yapıştırma işinin altına imzasını da çakmış: "AYMA" olarak. Ayma olarak okuyunca kızıyor, "hayır Maya yazdım sen okuyamıyorsun" diyor.

Ayma, Ayma'nın aynen verdiğim gibi geri aldığım (tamam yoğurtla 3 tane üzüm yemiş şimdi günahını almayalım) beslenme çantası, giymek istemediği paltosu ve ben çıktık anaokulundan. Arabada "anne bugün sürpriz ne yapıyoruz?" dedi, normalde spor ya da oyun randevusu olmayan günlerde anaokulundan çıkınca "sürpriz" pasta yemeye gidiyoruz (öğle yemeğini neden yemiyor sorusunun cevabı da bu aslında) ama bugün bizim mahalledeki şatolardan birinde (ay evet birkaç taneler) "1 günlük prenses" diye bir etkinlik vardı. Ben de Maya'yı yazdırmıştım, şatoyu gezip, orada yaşayan "prenses"in hikayesini dinleyip, sonra da prenses kıyafetleri giyip makyaj falan yaptılar. Sonuç bu oldu :D Maya Antuanet.. Ekmek bulamayan, her gün pasta yiyen Maya Antuanet..

Şato ile ilgili çok güzel detaylar öğrendim, mesela ortaçağda prensesler asla pembe giymezmiş çünkü pembe ve kırmızı agresif renkler olup erkeklerin renkleri ve prensesler için sadece yeşil ve sarı uygun görülürmüş. Maya da prenseslerin asla yıkanmadıklarını özellikle de saçlarını yıkamadıklarını duyunca baya ilgilendi konuyla. Bu iyi olmadı.

Ordan 17 gibi eve döndük. Çocuklara meyve dilimledim. Maya şatonun müzesinden aldığım boyama kitabını boyamak istedi, Lukas da onun odasında legolarla oynamaya daldı. Ben de akşam yemeğine giriştim. Fırında hokkaido kabaklı, kırmızı yağ biberli, patatesli tavuk yapıyorum. Kabağı kesmekle uğraşırken içerde güzel güzel oynuyorlar, sessiz sakin.. Hatta fazla sessiz sakin. Kıllandım.

Bir gittiysem........ Maya güzel güzel boyama yapıyor, dünyadan haberi yok. Lukas kalemleri almış, en ispirtolo ve en siyahını tabii sokmuş ağzına, kalemi kemirirken kemirirken açmış, tüm ispirtoyu emmiş, halı, yüzü gözü ve dahası tüm ağzı simsiyah! İşte bu, oğlan Addams Family'ye dönmüş:


O panikle "kızım hiç mi bakmıyorsun kardeşine!" diye bir bağır ben.. Bre salak, 1 yaşındaki çocuğu emanet ettiğin de 4 yaşındaki çocuk! Ay hemen doktoru aradım. Bu doktoru biliyorsunuz artık, dünyanın en sakin ve en Kaptan Picard adamı.. Ulaşamadım. Panik oldum. Oğlan zehirlendi diye BAP'ı aradım. BAP hemen ordinaryüs prof dr. google'a danıştı, elini eteğni öpem gugıl ya, Allah senden razı olsun, "bişi olmaz yeaaaa" dedi gugıl bize ama çok laubali gibi geldi hali tavrı, Münih'te zehir danışma merkezi var, hemen onu aradık. Neyse, "korkmayın" dediler. Oğlanı banyoya soktum, akladım pakladım, halıyı sildim, Maya'dan özür diledim "tabii ki sen Lukas'ın bebek bakıcısı değilsin Maya'cığım, birden çok korktum zehirlendi diye, heyecandan sana bağırdım, yapmamalıydım" dedim. "Tamam anne yarın yine kalemi yerken haber veririm" dedi. Nefes alıp verdim.

BAP mesaj attı, "geç geleceğim fizyoterapim varmış" diye. İçimden asıl fizyoterapiye benim ihtiyacım var diye geçirdim çünkü 3 haftadır geçmeyen bir bel tutukluğum var. Sol tarafımdaki en alt kaburgamda uzun süredir bir ağrı var, özellikle nefesimi ve karnımı içime çektiğim zaman artıyor, üstüne bu bel ve kalça ağrısı çıktı. Sanırım Lukas'ın kucak sevdasının da etkisi var. Kendimi soru işareti gibi hissediyorum. Tüm bunları düşünüp, "bir masaj randevusu alayım" derken, çocuklara yemeklerini verdim. Kız "babam gelmeden yemem" dedi, oğlan da "Maya gelmezse yemem" moduna girdi. Bekledik.

BAP geldi, yemek yedik, Maya 1 bölüm Masha, 1 bölüm Peppa izledi. Ben etrafı toplar BAP telefonunu kurcalarken, Lukas mutfaktaki mıknatıslarla oynadı. Sonra çocukları yıkadık (beraber değil yine sırayla), dişler fırçalandı, Maya'nın tuvatele oturtulması krizi sırasında ben Lukas'ı hazırladım. Lukas 15dk'dır tuvalette oturan Maya'ya iyi geceler diyip el sallayacağına, şaşkınlıktan el çırpıyor her gece, aynı espriye her gece gülüyoruz. Lukas uyudu, Maya'yı hazırladık, hikayesini okuduk, Maya tekerleme gibi bir şarkı öğrenmiş "oo piti piti"nin Almancası, uyku öncesi kimin yatak yanında oturacağını böyle belirliyor. Piyango BAP'a patladı, ben hain hain sırıtarak ışığı kapayıp çıktım.

Çocukların ikisi de uyuyunca, yine bebek telsizlerimizi alıp salondaki koltuğun 1mt2'lik alanında aşk tazeledik. Birer elma yedik. Netflix'ten izlediğimiz dizilerden bir bölüm daha izlerken ben koltukta sızdım. BAP "uyuyorsun" diyince de sinirlendim, homurdanarak kalkıp tuvalete gittim, dişimi fırçaladım ve yatağıma yatar yatmaz horul horul uyudum. Tabii gece boyu yine 10-100-1000 baloncuk uyanmaya uyku denirse. Maya da sanırım 1 defa su istemeye BAP'ı çağırdı. Bugün de böyle geçti işte..

9 Ekim 2017 Pazartesi

"İnşallah oğlun olur" diye beddua etmek!

Haftasonu bizim mahallenin "bit pazarı" vardı. Bu mahallelere özel bit pazarları, Münih'te belli başlı mahallelerde senede bir defa yapılan ve benim çok hoşuma giden bir gelenek. Önceden belirlenmiş bir tarihte herkes elden çıkarmak istediği eşyasını kapısının önüne çıkartıyor, bazen ev yapımı kekler, kanepeler ve kahve / sıcak şarap servisi de oluyor. İster bisikletle, ister yürüyerek, haritada nokta şeklinde gösterilen evlerin sattıklarına bakıyor, bazen çok ucuza inanılmaz yeni ve güzel eşyalar (genellikle çocuk oyuncakları, kızaklar, kayaklar, bisikletler vs.) alabiliyorsunuz.

Ben kıyafet konusunda biraz huyluyum, ikinci el tanımadığım birinden almak ve giydirmek istemiyorum zaten Lukas hala ve daha uzunca bir süre Maya'dan kalanlarla geçiniyor, çocuk resmen bedavaya geldi. Ama oyuncak konusunda biz eşimle biraz eli açık davranıyoruz ("çocuğun oyuncaktan başka nesi var ya yazııık!" felsefesi var bizde) ve çok oyuncağı olan her çocuk gibi bizimkiler de çok çabuk sıkılmaya meyilliler (her konuda minimalist ve kontrollüyken neden bu oyuncak konusunda böyle olduk bilmiyorum ve psikolog olarak "deşmek" de istemiyorum). Dolayısıyla bit pazarlarına resmen nur yağıyor..

Bu haftasonu Greta'nın anasıyla (yahu biz baya baya yakın arkadaş olduk!) kızları alıp bit pazarına çıktık. Greta'nın anası kendine yeni bir yarı zamanlı iş kurdu, "oyuncak kiralama" işi. Yani bildiğin oyuncakçı gibi ama satın almak yerine, çok daha cazip bir ücrete 1 ya da 3 aylık dönemler için oyuncakları kiralıyorsun. Acaip iyi fikir bence. Hem ona temiz ve çeşitli oyuncaklar bakıyoruz, hem bize kızak bakıyoruz, hem de anaokulu dedikodusu eşliğinde yürüyüş yapıyoruz. (Aslında asıl bomba, Greta'nın anası 3.ye hamile! Neyse..)

Gezerken gezerken, birden 4 yaşında bir kızın sahip olabileceği en şahane (ama hakikaten ennn şahane) oyuncakla burun buruna geldik: mobilyalı 3 katlı, havuzlu, kaydıraklı bebek evi. Çok gafil avlandık, köşeyi dönünce birden önümüze çıktı. Yoksa bu tip durumlarda kimin gözü şahinse, o hemen duruma el atıp çocukları karşı kaldırıma "sürüyor".. Bu sefer şahin bakışlı Greta ile kurnaz tilki Maya ve tuttuğunu koparan Sophia bizden hızlı davrandılar ve "anneaaaaaaağ" çığlıkları eşliğinde soluğu bebek evinin önünde aldılar. Küçük kızları bilirsiniz, böyle zıplaya zıplaya sevinme halleri vardır. İşte tam o durum. Çocuklar pire gibi zıplıyor evin önünde..


Tabii bendeniz ne de olsa ortadoğuluyum, üstüne psikoloji okumuşuz, olaya böyle bodoslama dalınmayacağını biliyoruz. Önce başka şeylere bakacaksın, o asıl almak istediğin şeyle ilgilenmeyeceksin hatta "ıyyy bu da ne ya, pis mi eski mi biraz" moduna gireceksin ki, karşındaki daha baştan malını övemeyecek dolayısıyla fiyat kırılacak. Ama bizim kızlar bodoslama dalıp "anne nooooolur"a başlayınca hatta "hayır senin değil benim annem ilk gördü" diye kavgaya da tutuştular mı, olaya zaten baştan yenik başladık.. Üstelik, ben Maya'yı ikna etmişim "sadece kızak bakıyoruz" diye ve baştan hevesini kırmak için üstü pullu acaip çingene işi bir bozuk para çantasıyla da kandırmış susturmuşum, haydiiiii. Bebek evine geeeel.

Fakat ev hakikaten şahane, ayrıntılar malzeme ve işçilik korkunç güzel. Ben gördüm valla benim oynayasım geldi, "of şu kaydıraktan şöyle kaydırırım bebeği, amanın yatağın yanındaki ufacık sürahilere bak, yiriiim" moduna girdim. Greta'nın anası zaten benden tav; kadında 1 değil 2 kız çocuğu var, içi dışı pembe minnoş evciliksel hadiseler olmuş. Tam bir Alman gibi çöt diye sordu "bu ne kadar?" diye, offff ya hiç mi pazardan deve almadın kadın yaaa! Satan kadın da tam bir Alman gibi "70 euro" dedi. O an benim yelkenler indi zaten. Oha yani 70 euro, tamam çok minnoş çok güzel ama 70 euro yahu, napıyorsun kadın! Bu bit pazarı 2 euroya kayak satmış, 10 euroya bebek oto koltuğu satmış yer! 70 euro!

Fakat aslında ben bu seti malesef biliyorum, ünlüüüü le toy van marka bebek evi bu. Maya'da bu yandaki peri kızları var, 3 kız kardeşe 20 euro verdiğim için (çok belalı bir gündü; 1,5 aylık Lukas ve Maya ile kışlık palto almaya çıkmıştık, sıkılan çocuklar ve benim lohusa kafamla olay kopmuştu, basbas bağıran Maya'yı ancak bu bebekleri satın alarak sakinleştirebilmiş ve aklımı koruyabilmiştim) yani ben bu seti gayet iyi biliyorum.. Neyse kadına dedim "50 olursa alırız" (neden dedim bilmiyorum, galiba gözümü kan bürümüştü). Kadın da tabii blöfümü yemedi ve dedi "70 euro son fiyat"..

Ben pazarlık konusunda çok yeteneksizimdir. Hele o "siftah abla, içinden ne geliyorsa" cümlesi benim korkulu rüyamdır. Ama 3 kız çocuğu ve Greta'nın anası gözümün içine bakıyor! Offf ne Eminönü ağzı varmış bende, açtım ağzımı yumdum gözümü, nasıl psikolojik oyunlar oynuyorum..


Aldık sandınız di mi.. Hahahaha. Alamadık. Kadın anasının gözü çıktı 70 diyor, 69 demiyor! Hatta bir 10dk yürüdük geri geldik, bir daha denedik, yok, 70! O da bize çok geldi, aslında olay 20 euro değildi sanırım kendimizi pazarlığa aşırı kaptırdık ve iş her iki taraf için de gurur meselesine döndü. Kadın son olarak "70 son fiyat, satamazsam da kendi torunlarıma saklarım nıhahaha" diye gülünce ben bu iş olmayacak anladım ve "tamam o zaman, iyi şanslar" dedim. Tam arkamı döndüm yürüyorum (bu noktada genelde "duruuuun, tamam verdim 50'ye" gelir filmlerde ve ortadoğuda.. ama hayır, gelmedi onun yerine:) cılız bir ses şu cümleyi kurdu: "işşallaaaaa torunları oğlan olur, hiç kız torunu olmaz hıh!"

OHA.

Greta'nın anası!

Baya şok oldum. Tamam işşallaaa demedi onu ben uydurdum ama konsepte çok uyuyor napiim. Neyse Greta'nın anası ki burda bir parantez açıp, 3. (yine işşallaaa) oğlan olur diye isteyen iki kız çocuk anası olduğunu da belirteyim, beni inanılmaz şaşırttı! Yani kadının beddua edebilecek biri oluşu bir yana, oğlan olsun da gör gününü diyebilecek biri olmasına da şaştım, oğlanların bebek eviyle oynamalarını anormal görmesine de, bir oyuncak ev için düştüğümüz şu hallere de.. Vay be..!

Fakat asıl merak ettiğim şimdi şu; acaba "karma" Greta'nın anasına ne yapacak şimdi? Acaba oğlan istiyor diye 3. kızı mı verecek, yoksa öyle bir oğlan verecek ki yaramazlığından "oğlun olsun işşallaaaaa da gör gününü" lafını hatırlatacak mı? :D Ay çok merak ediyorum!!!

6 Ekim 2017 Cuma

En harika oyuncağı buldum!

Geçen gün şans eseri girdiğim bir markette, anne babalar alışveriş yaparken çocuklar sıkılmasın diye oluşturulmuş ufak oyun alanında, bugüne dek yapılmış - gelmiş geçmiş en harika oyuncak ile karşılaştım sevgili dostlar! Hatta öyle ki, sadece 2-3 dakika sürecek alışverişim bittiği halde çocukların ayrılmamak istemesi nedeniyle, tam 30dk sonunda ben yere oturmuş, onların oyununun bitmesini bekler haldeydim! Aramızda "kendin yap" (DIY) akımının ateşli savunucuları olduğunu da bildiğim için, sizlerle paylaşmak istedim. İşte şahane oyuncak bu:


Aslında yaş grubu bence 6 ay - 2 yaş gibi ama benim 4 yaşındaki kızım ve ondan biraz daha büyük bir oğlan da oyuncağın başından kalkamadılar. Tabii onlar için bir iki sefer sonra sıkıcı olur ama iddia ediyorum ilk 2 senenizi kurtarır bu oyuncak!

Biraz eşek kadar olduğuna bakmayın, bebekler böyle asılıp kalkmayı, onu bunu kurcalarken ayak ve kol kaslarını çalıştırmayı çok seviyorlar. Bundan al / yap, koy salonun ortasına valla bulamadığın tüm o "kendime ait azıcık zaman"ların hepsine kavuş! Çözüm bu!


Hemen eve koştum ve internetten benzer bir şeylere baktım. Evet ufak kutular var, mesela şöyle dolu:


Ama böyle kocaman, tamamen tahta ve çok amaçlısını bulamadım. Resmen montessori felsefesini almışlar tüm kutuya yaymışlar. En az 20 oyun saydım ben bu kutuda, o nedenle de 2 yaşa dek asla sıkıcı olmaz bence. 

Ben aslında el işine meyilliyim ama bu kadar ayrıntılı yapamam, yine de yapılması çok zor gibi gelmedi. Biraz marangozluk, biraz renkli oyunların monte edilmesi, biraz hayalgücü.. Bence yapılamayacak bir kutu değil. Hatta şu aşağıdaki fikir bile başlangıç için yetebilir. Benim oğlum gibi sizinkilerin de eminim düğmelere, fermuarlara, fişlere, elektrikli ıvırzıvıra aşırı merakı var ve ev bubi tuzağı gibiyse, işte bu güvenli bir çözüm olabilir:


Bu ve benzerleri "montessori activity board" diye aratırsanız, bulunabiliyor internette. Eğer merakınız varsa, aslında ben bu işin ticaretine bile başlamayı düşündüm, paraya para demeyiz valla! :D Oyuncağın adını da "annenin ömür törpüsü" falan koyabiliriz.. Zihni sinir iş başında!

1 Ekim 2017 Pazar

Günler geçiyor, çocuklar büyüyor.. Peki sonrası?

"Küçük" oğlum yaşına bastı. Kızım desen, 4 yaşında kocaman bir dana. Bu bloğa 5 senedir yazıp çiziyorum, yazmadığım 6-7 aylık dönemi dahi düşünsem, hiç bu kadar kendimi "uzak" hissettiğim olmamıştı.. Daha doğrusu, anneliğe bu kadar uzak hissettiğim olmamıştı!

2 gün önce özel facebook hesabımdan ufak bir serzenişte bulundum, çok uykusuzdum, çok bitkindim ve en küçük şey bile beni irrite ediyordu. "Bu evde kefir mayalayan ben miyim, bu bensem o dünyayı gezen, bir sürü hobisi olan, kafasına estiğini yapan eski ben nerede?" diye soruyordum kendime. Anne olmasaydım olabileceklerimi düşünüyordum. Halbuki sahip olduklarımın farkındaydım, her hafta her biri için şükrediyordum, öyle maddi şeylere değil, maneviyata şükrediyordum. Ama o gün başaramadım işte, şükretmeyi bile başaramadım.. Ve bu beni çok üzdü, sanki kendi kendimi hayal kırıklığına uğratmıştım. Bunca şeye rağmen mutlu olamamak da neydi?! İçimde "şükredememenin vicdan azabı" bas bas bağırıyordu!

Yorgunluğumun farkındaydım ve bu nedenle moralimin bozulduğunu, saçma şeylere takıldığımı, birazcık uyuyabilsem çok daha iyi hissedeceğimi biliyordum. Zaten gelen yorumların bir kısmı "dinlen!" diyordu; bakıcı bul, küçüğü kreşe başlat, kendine bak biraz.. Çok insan uzun uzun ve çok içten şeyler yazdılar o paylaşımın altına ve özel mesajlara. Bana en çok işleyenler de bu kişisel yorumlar oldu. Özellikle benim "acaba başka türlü olsaydı" dediğim hayatı yaşayan insanların yorumları.. Bana "sahip olduklarına şükret ulan" demedi bu insanlar ama öyle ya da böyle, aslında seçimlerimizin bizi getirdiği noktanın "mutluluk ve şükür" ile ilişkisinin çok da olmadığını söylediler. Yani onlar da bazen benim gibi mutsuzluğa düşüyor hatta "ya yıllardır istediğim işi yapıyorum, kariyerde zirveyi gördüm, dünyayı geziyorum ama hala aradığımı bulamadım" diyebiliyorlar bazen "ya acaba çocuk(lar)ım olsaydı hayatım daha mı mutlu olurdu?" diye düşünüyorlardı. Yani herkes aslında seçimini yapmıştı ama geldiği noktada zorlandığı oluyor, bazen "acaba B şıkkını seçsem daha mı mutlu olurdum?" diyordu. Herkes!

İnsan olmak böyle doyumsuz olmaktı.. Devamlı "başka türlüsünü" merak etmekti..

Çocuklu olan çocuksuzluğu, dünyayı gezen oturup kariyer yapanı, fakir zengini, esmer sarışını merak ediyordu.. Peki gerçekten yaşadığı hayattan %100 mutlu olan var mıydı? Ben biliyorum aslında var öyleleri ama ya aşırı saf insanlar (kaba tabirle yüzüne tükürsen yağmur yağdı diye sevinen optimistler) ya da gerçekten planlı bir şekilde yaşamını tasarlayan, herhangi bir pişmanlığa ya da akıl karışıklığına düşmeyen, son derece zeki ve ne istediğini bilen insanlar.. Bu iki gurup insan var.. Onlar mutlu. En azından dışardan mutlu gözüküyorlar ya da..

Sonra ben uyudum. Yani uyudum derken, kesintili falan da olsa toplamda 5 saat uyudum. Ve dünyam değişti. Yemin ederim.. Herşey ve herkes ne iyiydi, ne çok dostum sevenim vardı, ne çok enerjim vardı yarabbim, kışlıkları çıkardım, eski kıyafetleri ayırdım, kileri düzenledim ve daha öğlen olmamıştı! Çocuklarımla oynadım sonra, bir yandan da çamaşırları yıkadım. Sonra kızımla bulaşık makinesini boşalttık, oğlumla çamaşır astık, 1 gün önce gözüme iğrenç pis gelen ev 15dk'lık bir elektrikli süpürgeyle 10dk'lık bir toplamayla nasıl temiz ve düzenli hale geldi, ben bile şaştım! Yaşam alanım güzelleşmişti, içim ferahlamıştı. Tüm bunları bana 5 saatcik uyku mu sağlamıştı?!

Eşim çocukları aldı biraz parka götürdü. 1 saat kendime ayırdım. A.'nın önerisiyle tırnaklarıma kırmızı oje sürdüm, elime kalemimi aldım ve yazdım yazdım yazdım.. Bir de ne göreyim; yazdıklarım demiş ki: "şu an olduğun kişi, bundan sadece 1 sene sonra bile olacağın kişi değil. hayatın ne getireceğini bilemezsin, sadece iyi şeyler umabilirsin, dua edersin.. belki herşey güzel giderse, kimse seni kurduğun hayalleri gerçekleştirmekten alıkoymayacak, herşey olabilirsin, istediğin herşeyi yapabilirsin. bugün olduğun kişi olarak kalmayacaksın, sen dinamiksin, hayalcisin, rengarenksin.. sağlıklı olduktan sonra, sen herşeyi yaparsın." Bakınız: Maya'nın gözünden 15 parmağında 15 marifet olan ben:


Yani diyeceğim ki; benim gibi hissettiğinizi, yorgun olduğunuzu, bazen sahip olduklarınızı bile bile şükredemediğinizi biliyorum. Hepimize oluyor.. Hatta sanırım olması gerek, yoksa her gün Hint ineği gibi sakin, rutin, mutlu olmak insanı hiç bir yere götürmez gibime geliyor. Arada dalgalanmak lazım. Sonra biraz uyku lazım.. En çok da uyku lazım..