20 Ekim 2017 Cuma

Anne kafasından nasıl kurtulacağız?

Hani bir karakter vardır ya, yani hepimizin sosyal çevresinde illa ki bir adet vardır, çocuk dışında konuşacak konu bulamayan, konuyu Antik Yunan Felsefesi'nden ya da sualtı arkeolojisinden açıp çocuğa getirebilen tip.. Üstelik bu tipler yıllar içinde öyle kemikleşiyor ki, mesela gençlerin kullandığı jargondan, günlük sosyal yaşamdan, teknolojik gelişmelerden, sanatsal ya da düşünsel gelişmelerden bi'haber ve daha kötüsü de ilgisiz o "kızım geldin mi, ne yerdin, belin açık belin" türü annelere ya da "evlen artık"tan başka söz bilmeyen teyzelere, en beteri de "sana kirli bişeyler söyleyeyim mi? Oğlan bi ishal olmuş, üstüm başım .okla sıvandı bugün" diyen sevgililere dönüşüyor. Allah muhafaza ama yemin ediyorum, acil önlem almaya başlamazsam benim de sonum o!

Son zamanlarda çocuksuz insanlarla çok fazla görüşemedim. Hele bekarlarla neredeyse hiç görüşemiyorum. Eskiden, milattan önce zamanlarda yani, evli ve çocuklu insanlar bir 6 ay benimle görüşmedi diye "ay bunlara da bi haller oldu, iyi ki bi evlendi mıç mıç kocacığıyla takılıcak, iyi ki bi çocuk yaptı kafayı çocukla bozdu" falan dediğim oldu, yalan söyleyecek değilim. Kader her zaman tükürdüğünü yalatıyor işte insana. İşin kötüsü, olayı da anladım, görüşmek istememek değilmiş olay, tamamen evli ve çocuklu insanın hiçbir şeye yetememe hali, kafayı çocukla bozma değil çocuktan kalan zamanda koltuğa yığılıp kalma, basireti bağlanma haliymiş.. Çocuklu olunca çocuklularla görüşüyorsun çünkü onlar birbirlerini oyalarken sen iki çift laf edebiliyorsun. Kocaylayken de kocalılarla görüşüyorsun çünkü adamlar teknolojiden konuşurken sen iki çift laf edebiliyorsun. Aslında en iki çift lafı çocuksuz ve kocasızken edebiliyorsun çünkü hayat denen şey var önünde, konudan konuya atlayabilir, zamanı tamamen unutabilir, eve bile gitmeyebilirsin.. Böyle özgürlükler var. Sonra koca ve çocuk giriyor hayatına, ki ikisinin birbirinden çok da farklı olmadığını cicim aylarının bitimine ya da çocuğun ele avuca geldiği zamana rast gelecek şekilde öğreniyorsun. Aslında hiç bir kadın tek çocuklu değil, sadece arada yaklaşık 30-35 yaş farkı olan biri biyolojik biri (g)üvey iki çocuğun olduğunun farkında olmayabiliyorsun..

Neyse; kısaca kocalı çocuklu insanlarla görüşüp, koca ve çocuk konusunda kıt kıt konuşmalar içine girdiğim saçma salak bir dönemde, bu konulardan bana bile bıkkınlık geldiği anda şunu fark ettim: "ben bekar insanlarla arkadaş olmak, onlarla sanattan, seyahat etmekten, dünya politikasından konuşma özlemi içindeyim. Hemen kolları sıvadım ve iki bekar arkadaşla arka arkaya iki randevu ayarladım. Ay içimi bir heLLecan bastı!

Buluştuk. Konuları önceden çalışmışım bak; bir film var tartışmak istediğim, sağır sultan'ın bile okuduğu bir kitap var eleştirisini yapmak istediğim, ha bir de seyahat planlıyorum onunla ilgili birşeyler konuşuruz, olmadı "the uzun"u ve "the orange"ı eleştirir "bu dünya nereye gidiyor lo" ederiz iki kelam diye düşündüm. Fakat ben tam "film" diyorum, o bana "ay erkekler domates gibi iyisi kalmadı galiba" diyor, ben tam "kitap" diyorum o bana "çocuklar kitap gibi ya, amma şey öğreniyorsundur" diyor, tam "the uzun" diyeceğim, "ay içim bayıldı boşver politikayı, sen asıl oğlanı anlat farklı mı kızdan" diyor. Pes ettim. 1 bardak köpüklü şarabımı yudum yudum sindire sindire içerken, o çocuksuz kıymetli zamanımda arkadaşa çocukları anlattım, o da bana "üf evlenemedim, şimdiye iki çocuğum olsaydı hayat ne güzel olurdu" muhabbeti yaptı. Kız bu arada sanatçı, hepimizin dibini düşürecek kadar hareketli ve bereketli bir sosyal hayatı olduğunu sanıyoruz, "anne kafası"nı alır da duvara vura vura tozunu kirini patlatır diyeceğim biri. Onun bile içinden anne kafası çıktı ya, korktum ben bu anne kafasından.

Dönemseldir dedim, ikinci arkadaşla buluştum. Bu kız Alman ve koyu feminist. Eşeği sağlam kazığa bağladık bu sefer. "Ayh şekerjan çocuk konuşmıycaz tamam mığğğ" dedim baştan, tamam bu sefer olacak bu iş. "Kızım çok fena battım, arada buluşsak şu anne kafasından sen beni bi kurtarsan, beni proje olarak ele al" dedim, "okey" dedi. Tabi dilim alışmış arada çocuk geliyor ucuna, "hop dur" diyor "ay cansın caaan" diyorum. Çok iyi gidiyoruz. O ikinci kokteyli söyledi, ben "bi limonata rica ediym" dedim..

Ne olduysa o ikinci kokteylden sonra oldu. Kız dedi ki "Öğrenenciğim, sana bir şey anlatıcam. (içses: hamile!) Ben bir adamla tanıştım. Bu adam biraz müslüman (içses: müslüman sevgili yapan alman kıza geeeel, hem de bu devirde, herkes müslümandan korkarken, helal be! işte alternatif dost buna denir, oleys), böyle vücutta dövme falan istemiyor (içses: e istemiyorsa yaptırmasın, zorla değil ya), ben biliyorsun son yıllarda çok alternatif yaşadım, biraz durulmak istiyorum, bu adamı seviyorum, sanırım o da beni seviyor, bu adamla ben ciddi düşünmeye başladım" dedi. Ve ekledi: "ben geçenlerde dövmelerimi sildirdim biliyor musun, valla yaptırmaktan daha çok acıdı ama olsun, sevdiğim için hissetmedim bile (içses: e acıdı dedin hissetmedim diyorsun, aklım karıştı?!). Fakat bu adam biraz namazında niyazında müslüman, benim de ona ayak uydurmamı bekliyor tabii, ben de sanırım çok değiştim, çok farklı bakıyorum hayata son zamanlarda". (İçses: feminism kocayıbulana dek..) Durmadı işte kız orda, dedi ki: "Bu adam korunmaya da karşı, bence de bir aile kurmak için yaşım geç değilken... Fakat tesettüre girmemi de bekliyor". (içses: olm la sırayla gelin la, birer birer gelin la!) Ya şimdi sevgili arkadaşlar, ben herkesin inancı kendine diyen, isteyen tesettüre girsin isteyen bikiniyle gezsin, keşke kimse karışmasa diye düşünen ütopik ve saftirik biriyim. Fakat hıristiyan kültürde ateist ateist 40 yaşına kadar gelmişsin, tesettüre böyle hönk diye girilmez be bacım, resmen aşk için tesettüre giriyorsun, iki gün sonra aşk bitince o tesettür sağına soluna dolanmasın? Yani biraz okusaydın etseydin, bak ben 2 senedir sufi olmaya çalışıyorum, o işler öyle kolay değilmiş, oku oku bitmiyor, kendime bile daha "ben sufizme inanıyorum" diyemedim, kaldı başkaları.. Ayrıca kızım, içki masasındayız?!?

"Yavrum" dedim. Demem genelde Coşkun abimiz gibi "bir gazoz ısmarlayayım mı sana?" der gibi "yavrum" ama dedim. "Bak yavrum" dedim hatta.. "Yavrum kafayı mı yedin sen, şaka mı yapıyorsun?" dedim aslında tam olarak. Ay gülecek enseme tokatı patlatacak sandım, yapmadı. Eyvah ya ciddiymiş, kızacak dedim, yapmadı. Gözleri doldu be! Sen başla ağlamaya.. "Ben" dedi "çocuk istiyorum, aşırı istiyorum ama şimdiye dek kimse baba olabilecek gibi görünmedi gözüme ama bu adam çok farklı, biraz yaşı da var (içses: al başına kendi babasından ilgi görememiş kız evlat sendromu of) ama çok şefkatli, çok iyi biri, sadece biraz müslüman işte, ya neden olmasın, sizim dininiz aslında özüne inince çok güzel bir din, ben müslüman olmak istiyorum, bunca sene yanlış yaşamışım, ben iyi bir eş ve anne olucam (içses: kızım birer birer ol, hangisini olucaksın bi dur yaaa ay içim kasıldı), bir sürü çocuk çok güzel bence, hali vakti çok yerinde zaten, sadece o çalışır ben çocuklara bakarım, düşünsene kocaman bir ev içinde bir sürü çocuk! (içses: imdaaaaaat)

Ay kalakaldım. Bi şarap daha söyledik karşılıklı. "Ay" dedim "Tamam be, ne istiyorsan onu ol, hayat çok kısa. Ve fakat benden sana bir dost tavsiyesi, ne olacaksan ol da başka biri için değil, kendin için ol. Bu böyle "ay sıkıldım, vazgeçtim" işi değil, çocuğun geri dönüşü yok, yapınca 18 sene başında hatta 35 sene diyelim şuna, artı eksi, atsan atılmıyor satsan satılmıyor. Yemin ederim bunalıyorum, çok zorlanıyorum, dıştan göstermemeye çalışıyorsun hani bi halt yedim ama kuyruğu dik tutayım durumu işte. Ama şu korunmayan müslüman abi işi beni kıllandırdı, ne yalan söyleyeyim, bu iş "hal vakit" işi değil be kızım, enerji işi, sosyal destek işi.. Ayrıca bu dünyaya çocuk getirilmez diyordun, sürdürülebilir kalkınma diyordun, eşitlik, coğrafi alandan ve ırktan bağımsız düşünülmesi gereken insan hakları diyordun. Ay erkek sömürüsü diyordun, kadının ezilen kimliği diyordun. Ay içimi geriyordun.." dedim. Ve birden kendimi 2 çocuklu, evli olduğum halde, kafası "anne kafası"ndan çok uzak, çok "sağlıklı düşünen kafa" olarak buluverdim. Ay David Lynch filmi gibi, herşey bulanıklaştı. İçses bile tıkandı kaldı, dut yemiş bülbüle döndü ya içsesim.. Her an enseme inecek "kandırdım kiii" şaplağını bekliyorum bir de. Hala umudum var. Yok gelmedi o şaplak..

Biraz daha konuştuk, anne olmanın kötü taraflarını yeterince anlattım ama o "e sen niye yaptın o zaman, bana yapma diyorsun" noktasına gelmeden kestim. "Allah sana akıl vermiş, dindar da olacaksan kendin ol, bak oku demiş, dinle dememiş, yani aktif eğitim, pasif değil" dedim. Senle bir ay sonra bir daha buluşalım, biraz içsesini dinle dedim (içses: yaşşa be apla). Sonra kalktık işte, ben kocama, çocuklarıma, rutin hayatıma döndüm. O da bisikletine bindi, şehrin merkezindeki alternatif, sanat ve feminizm kokan evine döndü. Hayat denen şey paket gibi; büyük paketlerden büyük hediyeler çıkar diye bir kural yok. Hatta en güzel hediyeler en küçük paketlerden çıkıyor galiba..

Kıssadan hisse: Demek ki "anne kafası" için anne olmak gerekmiyor, her anne de otomatik "anne kafası"na sahip olmuyor. Anne kafasından kurtulmanın en iyi yolu da "başkasındaki anne kafası"nı görüp "oh hadi yine iyiyim iyi" demek. Mutluluk; başkasının durumuyla kendi durumunu karşılaştırıp "ooo ben daha iyi durumdayım" demek diyen bencil ama huzurlu insanlara da selam olsun..

17 Ekim 2017 Salı

Yeteneği var ama istemiyor diye zorlamalı mı?

Maya geçen sene 3-3,5 yaş arası çok severek baleye gitti. Ta ki ben doğum yaptığım için o haftaki kursa babası tarafından götürülüp, yanlışlıkla 3-4 yaş grubu yerine 5-6 yaş grubuna katılana ve onlar gibi dans edemediği için üzülüp "ben bi daha baleye gitmiiiicem" diyene ve eski grubuna bile dönmek istemeyene dek.. Bir 6 ay ara verelim dedik ve bu hafta tekrar bir deneme yaptık; önce bu yandaki gibi kalkıp 5dk denedi, sonra alttaki fotodaki gibi kucağıma oturup izlemeyi tercih etti ve sonuç: "istemiyoruuuum, assssla gitmiyceeem".

Maya'yı yapmak istemediği hiç bir şeye zorlamadım. Fakat, bu bale konusu içime dert oldu. Çünkü gerçekten vücudu baleye çok uygun ve yeteneği de var (ay "herkesin çocuğu kendine süppeeer" olayı değil valla, ben de 5 sene bale yapmış bulunduğum için bu işten az biraz anlıyorum ve Maya'yı izlerken "hah sonunda yeteneği olan bir şey bulduk galiba" demiştim). Fakat yine baleden ve camiasından biraz anladığım için, "aman sevmiyorsa hiç yapmasın çünkü bu balerinlerin çoğunda psikolojik beden algısı sorunları, sahne ve performans kaygısı ile hırsın getirdiği sosyal ve kişilik bozukluğu sorunları çok görülüyor, aman yazık ya, bir sürü meslek var boşversin" de diyorum (bakınız, izlemeyenler için Black Swan). Ayrıca ben bıraktıktan sonra devam eden arkadaşlara, öğretmenlerimize bakıyorum da; psikolojik durumu bırak hepsinin ayak sorunları, yaralanmalar ya da aşırı kullanım sonucu bedensel sorunları almış başını gitmiş.. Kıyamıyorum kızıma.

Öte yandan; Maya bir konuda (daha) bana çok benziyor. Hırs denen şey Maya'da sıfır. Eğer bir şeyi maymun iştahıyla merak edip denedi ve ilk seferde yapamadıysa, "yapmıycam istemiyorum" diyor ve ne dersen de ikna edemiyorsun, asla ikinciye denemiyor. Özellikle bedensel uğraşlar (jimnastik, dans, ritm) konusunda biraz da yeteneksizliği var. "Antalya'ya tatile gelmiş, otelin animasyon ekibinin gazabına uğrayıp tiyatroya çıkıp oryantal dans denemek zorunda kalmış Alman turist misali, bir odun gibi kıvırtıyor" örneğini biraz aştı iş, belki solaklıkla da ilişkili bir bedensel sakarlık ya da bedensel disleksi falan gibi bir hal aldı.. Ama bizim evde de çocuklarla böyle müzik açılıp dans etme olayı hiç olmadı (sevmem ben de) yani çekirdekten geri kaldı yavru. Neyse yani bedensel anlamda, spora falan gittik ettik ama Maya pek sevmedi, genelde tek dönemlik denemelerle sınırlı kaldı. Ben de üstüne gitmedim, daha nasılsa çok küçük, koşma oynama yaşı yeni başlıyor. Severse okul çağında gider dedim.

Bir de artık 4 yaştan itibaren artık "anne ile" yapılan spor kalmadı pek. Burada çocukları kapıdan bırakıyorsun, aynı odayı bırak, dışarıda bile beklenmiyor. Ama Maya hala yabancısı olduğu ortamda bana yapışık ve ilk derste değil en az 5 derste anca açılıyor, kendini güvende hissediyor. Ama bunda da hata genellikle benim, çünkü diğer annelere bakıyorum kapıdan ağlayarak bırakıyorlar çocukları, çocuklar gerçekten de 5dk sonra anne falan aramıyor. Yani "zorlama" konusu Almanlar için "motivasyon" ile eşdeğer ve sakınca görmüyorlar.. Ben yapamıyorum.. Bana göre onun ağlaması, kendini terk edilmiş hissetmesi falan 1 saatlik beden eğitiminden daha önemli bir konu. Özellikle de yapması "gerekli" olmayan durumlarda (mesela konu okul ya da sağlık kontrolü falan olsa hiç acımam bırakırım tabii ki).

Öte yandan; şu ikilemdeyim. Biraz hırs ve hafif kaygı düzeyi hayatta başarılı olabilmek için çok gerekli. Biz anne babaların temel görevi çocuklarımızın "yetenekli" olduğu alanlarda onlara motivasyon ve destek vermek. Bu bazen "zorlama" anlamına gelse de.. Mesela benim ailem aynen benim şu an yaptığım gibi "tamam yavrum yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan bırak" düsturu ile büyüttü beni ve işin doğrusu böyle "asıldığım" hiç bir hobim yok. Her yeni şeyi denemekten çok hoşlanır, 1-2 dönem yapar, sonra "sıkılır" bırakırdım. Bazen derslere gitmediğim için geri kalır, diğerleri gibi yapamadığım için bırakırdım. Oysa beni zorlasalardı, mesela teyzemin oğluna yaptığı gibi "hayatta 1 spor, 1 müzik aleti mutlaka olmalı" deselerdi..

Şimdi de çok heyecanla başladığım, sonra "amaaan sıkıcı" diyip bıraktığım bir sürü yarım yamalak hobim var.  Farklı spor türlerini yapıyorum, bir iki enstrümanı işte öyle çalabiliyorum, birkaç keyif aldığım hobim var. Aslında eşim "çok farklı alanlarda bilgin var, bu seni ilginç ve çekici yapıyor" dese de, mesela tek bir ya da iki alanda uzmanlaşmış olmayı tercih ederdim. Mesela benden harika bir vurmalı çalgılar üstadı olabilirdi (Yeni Türkü'nün bateristi demişti bunu bana, kendi kendime uydurmadım yahu) ya da balerin olabilirdim bak, kara kuğu Öğrenen Anne.. Yani keşke asılsaydım bazı hobilerime de bu işin üstadı olabilseydim! Annemler zorlasaydı, ağlaya sızlaya da olsa her haftasonu beni götürselerdi bu kurslara acaba olabilir miydim ki?

Olurdum belki ama ne derece yaptığım işten zevk alırdım işte onu bilmiyorum.. Çünkü insanın gerçekten içine o işin "aşkı"nın düşmesi gerektiğine inanıyorum ben. Yoksa binlerce mutsuz balerinden biri olursun diye düşünüyorum..

Kısaca; ben kızımı zorlamıyorum. Bunun sonucunda maymun iştahlı, benim gibi her şeyi denemekten zevk alıp, hiçbir şeyi tam anlamıyla yapamamış bir insan olması ihtimaline rağmen, zorlamıyorum. Ama bir yandan da "kolaya kaçmasına" izin veriyorum.. Yani hırs yapmamasına, asılmamasına, biraz zorlanarak kazanılan başarının zevkini öğrenememesine neden oluyorum. Halbuki "hadi kızım, bu kursa yazıldık bu dönem boyunca gideceksin, yine sevmezsen bir sonraki dönemde kayıt olmayız ama bu dönem deneyeceksin" şeklinde katı ama sakin bir tonda ikna edici davransam inanıyorum gerçekten de keyif alabilir. Çünkü bir yandan da istiyor, diğer çocuklara özeniyor, eve geldiğimizde bale kıyafetlerini çıkarmadan 1 saat orda gördükleri gibi, tek bir hareketi yanlış yapmadan ve gerçekten yetenekli diyebileceğim kadar mükemmel dans ediyor! Valla ben bu kızı çözemedim :)

(Çözdüm ayol, bildiğin performans kaygısı ve çözümü de olumlu motivasyonla adım adım o uğraşı sevdirmeyi, başarı için değil zevk almak için yapma fikrini aşılamayı denemek ama artık bik bik bik psikoloğum ben.. Böğk yani)

Spor kaygısı konusunda şurda güzel bir yazı var, tavsiye ederim.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Sevgili Günlük

Çok sevdiğim Mari tam 14 gün önce bir "çelınc" başlattı, "sevgili günlük" diye her günümüzün bize kalan tortusunu, en ince ayrıntısına dek kayda almak. Sevdiğim diğer bloggerlardan bazıları da katıldı, ben de keyifle okuyorum ama iş bana gelince "amaaağn benim iki çocuklu rutin hayatımı kim ne etsin" diye düşündüğüm için yazmıyorum. Ama bugün bu çelınc'a 1 günlüğüne katılacağım, hem Mari'nin hatırına, hem de "bu da iki çocuklu bir annenin rutin günü bacım.. buyur burdan yak" demek için. 1 gün ama neredeyse her gün aynı şekilde geçiyor..

Dün sabah "resmi olarak", gece Lukas'ın 10-100-1000 baloncuk kere uyanmalarını saymazsak, normalin 1 saat öncesinde 05.00'da başladı. Kalk borusu bu sefer Maya'dan "babaaaağ, monster traum (canavarlı rüya) görüyoruuuum, yetiiiş" ritmiyle çalındı. Biz BAP'la aynı yatağın iki tarafındaki aynı konsollara kurulu, aynı marka birer bebek radyosuyla uyuyoruz, kimin "bebeği" arıza verirse o kalkıyor, diğeri direkt totosunu dönüp fosura fosura uyuyor. BAP kalktı. Ben de tam gardımı almış uyuyacağım, birden Maya ile BAP tepemde bittiler. Maya "anne ben bi tane monster traum görünce kendim uyuyabiliyorum ama bu sefer bin tane monster traum gördüm" diye beyan verdi ve girdi yatağın tam ortasına. Girer girmez de sarmaş dolaş uyudu(lar) BAP'la ikisi.

Ben uyuyamadım, kalktım. 06.00'da Lukas kalktı. Onunla oynadım biraz. 07.00'da BAP kalktı, sırayla (beraber değil) duşlarımızı aldık sonra o oğlanın altını değiştirip giydirirken ben Maya'nın anaokulu için kahvaltısı ve öğle yemeğini hazırladım. Sonra bizim 3. çocuğa dönen "Dolores" (Stephen King'den evet) adını verdiğimiz kefiri bardağa aldım, duş yaptırıp yeni süte koydum. Bu arada BAP'la Lukas musli yiyerek kahvaltı ettiler. BAP'ı öpüp işe yolladım, Lukas yerde oynarken Maya uyandı. Lukas her sabah Maya'yı görünce aşırı sevincinden kakasını yapıyor, huy işte. Onu değiştirirken Maya'ya kabızlık ilacını içirip tuvalete yolladım, ikisine de önce D vitaminlerini (bu kış Maya'ya da deneme amaçlı D vitamini vermeye karar verdim) sonra diş fırçalarını verdim. Karşılıklı diş fırçalayıp gülüştüler, kardeşlik ne güzel diye düşünüp gözlerimi nemlendirmeye fırsat bulamadan ilk hırlama yaşandı: "anneağğğ Lukas diş fırçamı aldı tuvaleti fırçalıyoooo". Derin nefes aldım verdim. Sonra Maya 5dk boyunca elbise seçti, beğenmedi, başka giydi, saçını at kuyruk istedi beğenmedi Elsa örgüsü istedi, yanlışlıkla Anna örgüsü yapmışım (tam bilemiyorum farkını, bilen varsa Allah rızası için anlatsın) baştan yaptık. Bu arada çorabını ters giymiş, onu çıkartıp baştan giydirdim. Fanilasını Türk tipi donunun içine sokmaya çalıştım, çok sinirlendi. Klasik bir sabah hazırlanması ve didişmelerden sonra 08.30'da evden çıktık.

Bebek arabasını asansörle indiriyorum, her sabah düğmeye kim basacak kavgası veriyoruz. Bu sabah Lukas bastı Maya ağladı, "yarın sen basarsın Maya, Lukas ağlar merak etme" diye onu teskin ettim. İşe yaradı, sustu. Okula yürürken 4 solucan gördük. 3'ünü elimizle sevmemiz icab etti, sonuncusu "derin uyuyordu", rahatsız etmedik.

Maya'yı okula tıktık, Lukas'la günlük alışverişi yaptık ve eve döndük. 10'da N. ile Lukas'tan 3 ay küçük kızı F. kahvaltıya geldiler. En yakın arkadaşımla 2 aydır görüşemediğimi fark ettim. 11'de Lukas aşırı yorulduğu ve kendini bilmez F. itfaiye arabasını ağzına sokmaya cüret ettiği için sinir krizi geçirerek yatağa giderken, N. ile F.'de "English exit" (brexit'in halk ağzına düşmüş kullanımıyla "selamsız sabahsız bir mekanı terk etme hali") tabir edilen şekilde koşar adım evimizi terk ettiler. Ben de biraz Lukas'la kestirdim sonra kalkıp evi toparladım, biraz boş boş internete baktım, US vize iptalinin yankılarını falan okuyup endişelendim vs. Lukas uyandı, hazırlandık, çıktık. Maya'yı anaokulundan aldık. Maya bana yine 5 tane sanat eseri hazırlamış. Oldukça postmodern tabir edilebilecek birkaç kesme yapıştırma işinin altına imzasını da çakmış: "AYMA" olarak. Ayma olarak okuyunca kızıyor, "hayır Maya yazdım sen okuyamıyorsun" diyor.

Ayma, Ayma'nın aynen verdiğim gibi geri aldığım (tamam yoğurtla 3 tane üzüm yemiş şimdi günahını almayalım) beslenme çantası, giymek istemediği paltosu ve ben çıktık anaokulundan. Arabada "anne bugün sürpriz ne yapıyoruz?" dedi, normalde spor ya da oyun randevusu olmayan günlerde anaokulundan çıkınca "sürpriz" pasta yemeye gidiyoruz (öğle yemeğini neden yemiyor sorusunun cevabı da bu aslında) ama bugün bizim mahalledeki şatolardan birinde (ay evet birkaç taneler) "1 günlük prenses" diye bir etkinlik vardı. Ben de Maya'yı yazdırmıştım, şatoyu gezip, orada yaşayan "prenses"in hikayesini dinleyip, sonra da prenses kıyafetleri giyip makyaj falan yaptılar. Sonuç bu oldu :D Maya Antuanet.. Ekmek bulamayan, her gün pasta yiyen Maya Antuanet..

Şato ile ilgili çok güzel detaylar öğrendim, mesela ortaçağda prensesler asla pembe giymezmiş çünkü pembe ve kırmızı agresif renkler olup erkeklerin renkleri ve prensesler için sadece yeşil ve sarı uygun görülürmüş. Maya da prenseslerin asla yıkanmadıklarını özellikle de saçlarını yıkamadıklarını duyunca baya ilgilendi konuyla. Bu iyi olmadı.

Ordan 17 gibi eve döndük. Çocuklara meyve dilimledim. Maya şatonun müzesinden aldığım boyama kitabını boyamak istedi, Lukas da onun odasında legolarla oynamaya daldı. Ben de akşam yemeğine giriştim. Fırında hokkaido kabaklı, kırmızı yağ biberli, patatesli tavuk yapıyorum. Kabağı kesmekle uğraşırken içerde güzel güzel oynuyorlar, sessiz sakin.. Hatta fazla sessiz sakin. Kıllandım.

Bir gittiysem........ Maya güzel güzel boyama yapıyor, dünyadan haberi yok. Lukas kalemleri almış, en ispirtolo ve en siyahını tabii sokmuş ağzına, kalemi kemirirken kemirirken açmış, tüm ispirtoyu emmiş, halı, yüzü gözü ve dahası tüm ağzı simsiyah! İşte bu, oğlan Addams Family'ye dönmüş:


O panikle "kızım hiç mi bakmıyorsun kardeşine!" diye bir bağır ben.. Bre salak, 1 yaşındaki çocuğu emanet ettiğin de 4 yaşındaki çocuk! Ay hemen doktoru aradım. Bu doktoru biliyorsunuz artık, dünyanın en sakin ve en Kaptan Picard adamı.. Ulaşamadım. Panik oldum. Oğlan zehirlendi diye BAP'ı aradım. BAP hemen ordinaryüs prof dr. google'a danıştı, elini eteğni öpem gugıl ya, Allah senden razı olsun, "bişi olmaz yeaaaa" dedi gugıl bize ama çok laubali gibi geldi hali tavrı, Münih'te zehir danışma merkezi var, hemen onu aradık. Neyse, "korkmayın" dediler. Oğlanı banyoya soktum, akladım pakladım, halıyı sildim, Maya'dan özür diledim "tabii ki sen Lukas'ın bebek bakıcısı değilsin Maya'cığım, birden çok korktum zehirlendi diye, heyecandan sana bağırdım, yapmamalıydım" dedim. "Tamam anne yarın yine kalemi yerken haber veririm" dedi. Nefes alıp verdim.

BAP mesaj attı, "geç geleceğim fizyoterapim varmış" diye. İçimden asıl fizyoterapiye benim ihtiyacım var diye geçirdim çünkü 3 haftadır geçmeyen bir bel tutukluğum var. Sol tarafımdaki en alt kaburgamda uzun süredir bir ağrı var, özellikle nefesimi ve karnımı içime çektiğim zaman artıyor, üstüne bu bel ve kalça ağrısı çıktı. Sanırım Lukas'ın kucak sevdasının da etkisi var. Kendimi soru işareti gibi hissediyorum. Tüm bunları düşünüp, "bir masaj randevusu alayım" derken, çocuklara yemeklerini verdim. Kız "babam gelmeden yemem" dedi, oğlan da "Maya gelmezse yemem" moduna girdi. Bekledik.

BAP geldi, yemek yedik, Maya 1 bölüm Masha, 1 bölüm Peppa izledi. Ben etrafı toplar BAP telefonunu kurcalarken, Lukas mutfaktaki mıknatıslarla oynadı. Sonra çocukları yıkadık (beraber değil yine sırayla), dişler fırçalandı, Maya'nın tuvatele oturtulması krizi sırasında ben Lukas'ı hazırladım. Lukas 15dk'dır tuvalette oturan Maya'ya iyi geceler diyip el sallayacağına, şaşkınlıktan el çırpıyor her gece, aynı espriye her gece gülüyoruz. Lukas uyudu, Maya'yı hazırladık, hikayesini okuduk, Maya tekerleme gibi bir şarkı öğrenmiş "oo piti piti"nin Almancası, uyku öncesi kimin yatak yanında oturacağını böyle belirliyor. Piyango BAP'a patladı, ben hain hain sırıtarak ışığı kapayıp çıktım.

Çocukların ikisi de uyuyunca, yine bebek telsizlerimizi alıp salondaki koltuğun 1mt2'lik alanında aşk tazeledik. Birer elma yedik. Netflix'ten izlediğimiz dizilerden bir bölüm daha izlerken ben koltukta sızdım. BAP "uyuyorsun" diyince de sinirlendim, homurdanarak kalkıp tuvalete gittim, dişimi fırçaladım ve yatağıma yatar yatmaz horul horul uyudum. Tabii gece boyu yine 10-100-1000 baloncuk uyanmaya uyku denirse. Maya da sanırım 1 defa su istemeye BAP'ı çağırdı. Bugün de böyle geçti işte..

6 Ekim 2017 Cuma

En harika oyuncağı buldum!

Geçen gün şans eseri girdiğim bir markette, anne babalar alışveriş yaparken çocuklar sıkılmasın diye oluşturulmuş ufak oyun alanında, bugüne dek yapılmış - gelmiş geçmiş en harika oyuncak ile karşılaştım sevgili dostlar! Hatta öyle ki, sadece 2-3 dakika sürecek alışverişim bittiği halde çocukların ayrılmamak istemesi nedeniyle, tam 30dk sonunda ben yere oturmuş, onların oyununun bitmesini bekler haldeydim! Aramızda "kendin yap" (DIY) akımının ateşli savunucuları olduğunu da bildiğim için, sizlerle paylaşmak istedim. İşte şahane oyuncak bu:


Aslında yaş grubu bence 6 ay - 2 yaş gibi ama benim 4 yaşındaki kızım ve ondan biraz daha büyük bir oğlan da oyuncağın başından kalkamadılar. Tabii onlar için bir iki sefer sonra sıkıcı olur ama iddia ediyorum ilk 2 senenizi kurtarır bu oyuncak!

Biraz eşek kadar olduğuna bakmayın, bebekler böyle asılıp kalkmayı, onu bunu kurcalarken ayak ve kol kaslarını çalıştırmayı çok seviyorlar. Bundan al / yap, koy salonun ortasına valla bulamadığın tüm o "kendime ait azıcık zaman"ların hepsine kavuş! Çözüm bu!


Hemen eve koştum ve internetten benzer bir şeylere baktım. Evet ufak kutular var, mesela şöyle dolu:


Ama böyle kocaman, tamamen tahta ve çok amaçlısını bulamadım. Resmen montessori felsefesini almışlar tüm kutuya yaymışlar. En az 20 oyun saydım ben bu kutuda, o nedenle de 2 yaşa dek asla sıkıcı olmaz bence. 

Ben aslında el işine meyilliyim ama bu kadar ayrıntılı yapamam, yine de yapılması çok zor gibi gelmedi. Biraz marangozluk, biraz renkli oyunların monte edilmesi, biraz hayalgücü.. Bence yapılamayacak bir kutu değil. Hatta şu aşağıdaki fikir bile başlangıç için yetebilir. Benim oğlum gibi sizinkilerin de eminim düğmelere, fermuarlara, fişlere, elektrikli ıvırzıvıra aşırı merakı var ve ev bubi tuzağı gibiyse, işte bu güvenli bir çözüm olabilir:


Bu ve benzerleri "montessori activity board" diye aratırsanız, bulunabiliyor internette. Eğer merakınız varsa, aslında ben bu işin ticaretine bile başlamayı düşündüm, paraya para demeyiz valla! :D Oyuncağın adını da "annenin ömür törpüsü" falan koyabiliriz.. Zihni sinir iş başında!

1 Ekim 2017 Pazar

Günler geçiyor, çocuklar büyüyor.. Peki sonrası?

"Küçük" oğlum yaşına bastı. Kızım desen, 4 yaşında kocaman bir dana. Bu bloğa 5 senedir yazıp çiziyorum, yazmadığım 6-7 aylık dönemi dahi düşünsem, hiç bu kadar kendimi "uzak" hissettiğim olmamıştı.. Daha doğrusu, anneliğe bu kadar uzak hissettiğim olmamıştı!

2 gün önce özel facebook hesabımdan ufak bir serzenişte bulundum, çok uykusuzdum, çok bitkindim ve en küçük şey bile beni irrite ediyordu. "Bu evde kefir mayalayan ben miyim, bu bensem o dünyayı gezen, bir sürü hobisi olan, kafasına estiğini yapan eski ben nerede?" diye soruyordum kendime. Anne olmasaydım olabileceklerimi düşünüyordum. Halbuki sahip olduklarımın farkındaydım, her hafta her biri için şükrediyordum, öyle maddi şeylere değil, maneviyata şükrediyordum. Ama o gün başaramadım işte, şükretmeyi bile başaramadım.. Ve bu beni çok üzdü, sanki kendi kendimi hayal kırıklığına uğratmıştım. Bunca şeye rağmen mutlu olamamak da neydi?! İçimde "şükredememenin vicdan azabı" bas bas bağırıyordu!

Yorgunluğumun farkındaydım ve bu nedenle moralimin bozulduğunu, saçma şeylere takıldığımı, birazcık uyuyabilsem çok daha iyi hissedeceğimi biliyordum. Zaten gelen yorumların bir kısmı "dinlen!" diyordu; bakıcı bul, küçüğü kreşe başlat, kendine bak biraz.. Çok insan uzun uzun ve çok içten şeyler yazdılar o paylaşımın altına ve özel mesajlara. Bana en çok işleyenler de bu kişisel yorumlar oldu. Özellikle benim "acaba başka türlü olsaydı" dediğim hayatı yaşayan insanların yorumları.. Bana "sahip olduklarına şükret ulan" demedi bu insanlar ama öyle ya da böyle, aslında seçimlerimizin bizi getirdiği noktanın "mutluluk ve şükür" ile ilişkisinin çok da olmadığını söylediler. Yani onlar da bazen benim gibi mutsuzluğa düşüyor hatta "ya yıllardır istediğim işi yapıyorum, kariyerde zirveyi gördüm, dünyayı geziyorum ama hala aradığımı bulamadım" diyebiliyorlar bazen "ya acaba çocuk(lar)ım olsaydı hayatım daha mı mutlu olurdu?" diye düşünüyorlardı. Yani herkes aslında seçimini yapmıştı ama geldiği noktada zorlandığı oluyor, bazen "acaba B şıkkını seçsem daha mı mutlu olurdum?" diyordu. Herkes!

İnsan olmak böyle doyumsuz olmaktı.. Devamlı "başka türlüsünü" merak etmekti..

Çocuklu olan çocuksuzluğu, dünyayı gezen oturup kariyer yapanı, fakir zengini, esmer sarışını merak ediyordu.. Peki gerçekten yaşadığı hayattan %100 mutlu olan var mıydı? Ben biliyorum aslında var öyleleri ama ya aşırı saf insanlar (kaba tabirle yüzüne tükürsen yağmur yağdı diye sevinen optimistler) ya da gerçekten planlı bir şekilde yaşamını tasarlayan, herhangi bir pişmanlığa ya da akıl karışıklığına düşmeyen, son derece zeki ve ne istediğini bilen insanlar.. Bu iki gurup insan var.. Onlar mutlu. En azından dışardan mutlu gözüküyorlar ya da..

Sonra ben uyudum. Yani uyudum derken, kesintili falan da olsa toplamda 5 saat uyudum. Ve dünyam değişti. Yemin ederim.. Herşey ve herkes ne iyiydi, ne çok dostum sevenim vardı, ne çok enerjim vardı yarabbim, kışlıkları çıkardım, eski kıyafetleri ayırdım, kileri düzenledim ve daha öğlen olmamıştı! Çocuklarımla oynadım sonra, bir yandan da çamaşırları yıkadım. Sonra kızımla bulaşık makinesini boşalttık, oğlumla çamaşır astık, 1 gün önce gözüme iğrenç pis gelen ev 15dk'lık bir elektrikli süpürgeyle 10dk'lık bir toplamayla nasıl temiz ve düzenli hale geldi, ben bile şaştım! Yaşam alanım güzelleşmişti, içim ferahlamıştı. Tüm bunları bana 5 saatcik uyku mu sağlamıştı?!

Eşim çocukları aldı biraz parka götürdü. 1 saat kendime ayırdım. A.'nın önerisiyle tırnaklarıma kırmızı oje sürdüm, elime kalemimi aldım ve yazdım yazdım yazdım.. Bir de ne göreyim; yazdıklarım demiş ki: "şu an olduğun kişi, bundan sadece 1 sene sonra bile olacağın kişi değil. hayatın ne getireceğini bilemezsin, sadece iyi şeyler umabilirsin, dua edersin.. belki herşey güzel giderse, kimse seni kurduğun hayalleri gerçekleştirmekten alıkoymayacak, herşey olabilirsin, istediğin herşeyi yapabilirsin. bugün olduğun kişi olarak kalmayacaksın, sen dinamiksin, hayalcisin, rengarenksin.. sağlıklı olduktan sonra, sen herşeyi yaparsın." Bakınız: Maya'nın gözünden 15 parmağında 15 marifet olan ben:


Yani diyeceğim ki; benim gibi hissettiğinizi, yorgun olduğunuzu, bazen sahip olduklarınızı bile bile şükredemediğinizi biliyorum. Hepimize oluyor.. Hatta sanırım olması gerek, yoksa her gün Hint ineği gibi sakin, rutin, mutlu olmak insanı hiç bir yere götürmez gibime geliyor. Arada dalgalanmak lazım. Sonra biraz uyku lazım.. En çok da uyku lazım..