27 Kasım 2017 Pazartesi

Hangi tür kuş beyinlisiniz?


Şu üstteki deyimi (Çev. kartallar tavuklardan uçma dersi almazlar) görünce, aklıma bir arkadaşım geldi. Bu arkadaş yaz ortasında ilk bebeklerini dünyaya getirdi ve o günden bu güne bebek konusunda ne kadar ahkam varsa hepsini kıtır kıtır keserek sinirlerimi(zi) germekte. Bir şey de denilmiyor çünkü ilk anne olduğumuzda hepimiz biraz kartal görünümlü tavuk kesiliyoruz, ilk panik dalgası geçtikten sonra "her şeyi en iyi ben bilirim, kimse bana karışmasın" moduna giriyoruz. Bir annelik özgüveni dalgası. Neyse o da geçiyor, en geç 2 yaş krizinde, olmadı ikinci çocukla birlikte o kartallıktan da bilmişlikten de eser kalmıyor (düzeltiyorum: kalan var malesef, az sayıda da olsa böyleleri de gerekli toplumun düzenli işleyebilmesi için, en azından onlara bakıp "nasıl anne olmamalı" diye öğrenebiliyoruz!)

Fakat insan bu kartallıktan bozma annelikten sıyrılır sıyrılmaz şunu fark ediyor: çevrendekiler için ne çetin bir sınavmışsın.. Nasıl dayanmışlar sana.. Onlar bam telime basıyor, beni inanılmaz geriyor falan derken aslında sen kendin nasıl bir gerginlik topuymuşsun da görememişsin.. Yüzünü al basıyorsa, biraz bu konuda düşünebildiysen, tamam, ananemin değimiyle: "sen olmuşsun". Annelik bu çünkü; ahkam kesmemek, aslında her sorunun en az iki doğru çözümü olabildiğini bilmek, sürekli ucu sonu olmayan eğitim görmekte olduğunu anlamak, herkesin doğrusunun ve öğrenme yolunun kendine olduğunu görmek.. Annelik tek bir yol değil; herkesin çocuğu, herkesin yolu ayrı. Anneliğin bana öğrettiği ile sana öğrettiği bir değil. O nedenle kimseye öneri vermiyorum; versem versem kendi deneyimimin ne sonuç yarattığını söylüyorum. Neden A; Sonuç B, C, D.. Z çünkü..

Fakat bu arkadaştan biraz bıktım ben, belki bıktırdıklarımın hislerini anlamam için yolladı hayat bunu bana. Yani bu dünyada hesapları kapatma anlayışı gereği, ne yaşattıysan onu yaşamadan o defter kapanmıyor ya.. Neyse, o nedenle kızamıyorum da. Fakat nasıl sabit fikirli, nasıl ben en doğrusunu bilirim, ay herkesin fikri kendine karışmayı bana'cı.. Burnunun dikine gidecek ille. Gitsin de.. Öyle öğrenecek ama gerildim dostlar.. Gerilme noktam şu: bana karışılmasın diyen bu kız, bana karışmaya cüret ediyor! Daha 4 aylık bebesiyle gelmiş bana "o sorunun çözümü bence şöyle olmalı, şunu da dene" diyor! Fikir vermek değil, "bu böyledir, bunu dene" tonuyla. O noktada dur bakalım, daha senin deneyimin ne, önerin ne, bir dur.. Daha dün "ay kayınvalidem sütüm az diye bana nerdeyse saman yedirecek" diye öterken, bugün bana "oğlun büyüdü artık bence hemen kreşe başlat yoksa hiç dönemezsin işe sen" demek?! Kartallar tavuklardan uçma dersi almazlar yavvvvrum.

Neyse iğneyi batırdık, çuvaldıza geldi sıra. Ben kendimi sanki kartal gibi görüyormuşum sanılmasın diye, şu tespitimi de yazmak istiyorum; "Hangi tür kuş beyinlisiniz, sevgili anneler?"

Kesinlikle kartal değilim ve doğrusu yakın çevremde hiç kartal anne de görmedim. Birkaç tanesi yakınlaşır gibi oluyor "vay hatuna bak hem anneliği hem kariyeri nasıl götürüyor, evi de tertemiz, nasıl planlı programlı helal yaaa" diyorum, hop çocuğu en olmadık yerde ciyk ciyk ötüyor ve kartal anne hemen "höt" diye susturuyor çocuğu. E oldu mu şimdi, kartal oldu akbaba..

Mesela ben muhabbet kuşu da değilim. Bu tür anneler çok insan canlısı, şirinlik ve muhabbet peşinde koşan canayakın anneler. Çocuklarını da her zaman güzel giydirmek, güzel yetiştirmek için can atarlar. Herkesin anneliğini merak ederler, kendileri de uygulamak için soruşturur araştırırlar. Tek sorunları, kendilerinden gereksiz bir performans beklentisi oluşur (sizin kuş konuşmuyor mu? durumu) ve malesef bu beklenti, gerçekleştirdikleri bazı diğer başarıların önüne geçebilir. Sürekli "iyi anne olma beklentisi" onları yorabilir, tüylerini (çocuklarını) cansızlaştırabilir. Gereken: kendileri gibi iyi yakın bir dost ve samimi içten muhabbettir..

Penguen (kuşsa eğer - o konu biraz karışık) anne de değilim şükür.. Çocuklarımı kanatlarım altında büyütüp, buz zemin üstünde bebek adımlarıyla sakına sakına yürümüyorum. Sanırım anneyi penguen eden aslında çevresel şartların güvensizliği, her an biryerden bir felaket gelecek hissi. Yani baştan anksiyete, gizli depresyon, hayatı devamlı Güney Kutbu gibi algılama. Çok şükür ben çevreye daha güvenle bakan bir insanım, ananemin "endişe etme, Allah'a bırak, dua ve umut et" sözünü uygulayarak çocukları da - özellikle ikinciyi - doğaya salmış vaziyetteyim. İnşallah bu nedenle çocukların sonu "dodo" olmaz..

Karga anne de değilim. Yani zekası kendine fazla gelen, çevreye sevimsiz görünen, çocuğuna ağzını açınca "onu yapma, bunu böyle yap" türü emir kipleri dökülen bir anne değilim. Kargalar çok akıllıdır, yüksek bir yerden sert zemine cevizleri atıp kırılmasını sağlayıp sonra içini yiyebilirler mesela ama bu zeka onlara korkulu ve mesafeli bir saygı dışında gerçek samimi sevgi getirememiştir. Bir karga anne asla cevizini (bilgi ve deneyimini) paylaşmaz mesela, çok güzel yaptığı bir yemeğin tarifini mutlaka bir iki malzemeyi "unutarak" verenler misali.. Sevimsizdirler, mevkilerinden ötürü tolere edilen ama asla yakınlaşılmayan insanlar gibi.

Martı anne de değilim, aslında ona biraz özeniyorum. Yani böyle özgürce, başıboş dolaşmayı. Tasasız olmayı, biraz özgür ruhlu biraz serseri olabilmeyi. Boşvermeyi yani. Ama biraz da korkuyorum çünkü martı anneleri biraz özensiz ve ilkesiz de buluyorum, ya onların yetiştirdiği çocuklar da ilerde hiç bir şeye değer vermeyen, sadece kendini düşünen çocuklar olursa diye endişeleniyorum da..

Ben kendimi çok "serçe" buluyorum. Çocukla ilgili bir sıkıntım olduğunda ben hemen çok tedirgin oluyorum, hemen yelkenleri indirip suya atlamaya hazır haldeyim. Tez canlıyım, hop bir yerde, hop öbür yerde ufak bir bilgi kırıntısına açım. Fazla konuşmam ama ağzımdan çıkan tek tük laf da ses getirir hani. Yer değiştirmeyi, hava almayı seviyorum, insanlara çok yakın değilim ama ilgi duyuyorum. Evet ben serçeyim.. Siz?

23 Kasım 2017 Perşembe

Maya'dan anaokulunda popüler olma tüyoları

Bu sıra anaokulunda yeni bir moda var: Maya'lara gitmek modası. Haftanın 1-2 günü mutlaka anaokulu çıkışında bir kız bize oynamaya geliyor ve yemek saatine dek kalıyor. Çocuklar kendi başlarına oynadıkları için özellikle vakit ve enerji fakiri anneler için inanılmaz hayat kurtaran, üstüne de çocuğunuzun okulda popüler bir çocuk olmasını sağlayan şahane bir "çocuk yetiştirme püf noktası" olduğunu fark ettiğim için, "zihni sinir projeleri" altında paylaşmaya karar verdim. Uygulayın, memnun kalacaksınız, sonra iki hayır duanızı alırım.

Maya çok gözlemci ve denemek yerine izleyerek öğrenen bir çocuk. Sosyal ortamlarda "donup kalıyor" diye üzülüyordum, meğerse videoya alır gibi inceliyor ve o şekilde öğreniyormuş, ki bu da bende hiç olmayan bir zeka türü olduğu için, "vay beee" demedim değil.. Neyse gözlemci dedektif Maya, okulda popüler olmanın bir yolunu bulmuş: çocukların ilgisini çekecek bir nesne ile gitmek. Bu sene her sabah Maya farklı bir atraksiyon yaratır oldu, bir sabah simli boncuklarla gidiyor, avucunun içindekini görmek için tüm sınıf çevresine toplanıyor, başka bir sabah (çok moda olan) ufak unicorn'lardan birini götürüyor, bir başka gün tutuyor süslü bir saç bandını koluna takıyor. Zaten elbisesiz eteksiz (3 derece toto donduran Alman sonbaharında!) hayatta okula gitmiyor (her gün 1 saat bahçede oynuyorlar, Allahtan bu memlekette bahçeye çıkarken bizim kayak pantolonu diyeceğimiz türde içi polarlı su geçirmeyen tulum pantolonları giyme zorunluluğu var) yani 3-5 yaş grubu kızı olan herkesin bildiği yürek hoplatan durumlar işte.. Ama hepsinin bir "nedeni" varmış, "popüler olmak, sevilmek, kabul görmek" için kendini süslemek, olduğundan ilginç göstermek! Helal olsun 4 yaşındaki çocuk her gün ayrı bir atraksiyonla popülerliği resmen "satın aldı". Maneviyat eğitiminden de bana "sıfır, otur!" tabii. Neyse.

Bir ikinci tüyo da "yıllarıııın psikoloğu ben"den :) Malum biz Greta ve annesi ile baya yakınlaştık (bu arada son yazıdan sonra merak edenler için 3. oğlan geliyoooor) ve rutin halde çocukları buluşturmaya, kendimiz de sohbet / keyif yapmaya başladık. Hava güzel olduğunda ev yerine parklarda da buluşuyoruz tabii ama evin farkı, sınırlı ortam ve oyuncaklarla çocukların daha birbirlerine odaklı oynamaları ve dolayısıyla daha yakın ilişkiler geliştirmeleri. Baktım kızlar yakınlaşmaya başladı, aklıma şöyle bir zihni sinir projesi geldi: "Maya'nın arasının HİÇ iyi olmadığı, grubun hırçın ve dominant kızını (hahaha Maya değil valla daha dominant ve daha hırçını varmış!) eve davet et". Çünkü "ters psikoloji rocks bebek!". Yani kaçındığın şeye özellikle saldırmak, korkunu yenmek vs.. Kullan işte psikoloji eğitimini!

Maya, dominant cadı L.'nın bize oynamaya geleceğini duyunca pek memnun olmadı aslında. Hatta baya baya rahatsız oldu, "bazı oyuncaklarımı saklayalım" falan dedi. Ama L. gelip de odasını görünce (oda da oda hani) birden buzlar eriyiverdi. 2 saat odaya kapanıp deliler gibi oynadılar, arada gidip kontrol ettim, meyve vs verdim diye beni odadan çığlık çığlığa attılar. Annesi gelince de L. "gitmiycem" diye tutturdu ve 10dk'lık mücadelenin sonunda ciyak ciyak ağlayarak kucakta zorla götürüldü (yaw başkasının çocuğu bizim evde kalmak istedi, akıl almaz ama çok da kıvançlı bir andı o an hehehe). 

O günden sonra ben sırayla tüm kızları çağırmaya başladım. Valla ne yalan söyleyeyim erkekleri çağırmadım çünkü hem bu yaştaki erkekler açık alanda daha mutlu oynuyorlar sanki hem de bu sıra "kızlar buraya erkekler oraya, kızlar erkeklere karşı" falan var malesef. Maya'nın beraber oynadığı 3 yakın erkek biri doğum odasından beri beşik kertmesi Kaspar, diğerleri anaokulundan Miki (yavrunun adı Niki aslında ama bizim şaşkın aşık adını bile doğru öğrenememiş ilk aşkının) ve Ferdinand (Avusturya arşidükü hehehe ama arabesk adı da var; Ferdi - yaw erkek çocuk adı bulmak zor hakikaten) ama ne bileyim, cesaret edip çağıramadım. Bunu başaranınız varsa ya da erkek çocuk anneleri bu konuda tüyolarınız varsa, alayım.. Kız erkek arkadaşlığı çok güzeldir yaaaa..

Neyse kızlar gelip gidiyor, ertesi gün okulda bahsediyorlar birbirlerine ve diğerleri de gelmek istiyor. Beni köşeye sıkıştırıp "ben bugün size geleyim miiii" diyenler, "annem izin verdi bugün geleyim" diyenler.. Neyse böyle celebrity gibi bişey oldu bizim kız. Tabii bunda benim "istediğiniz gibi oynayın, dağıtın, istediğinizi yapın" felsefemin de etkisi büyük. Valla iddialıyım, ortamın en cool annesi benim, sağlığı bozmayacak herşeye izin, tam teslimiyet :D Sonra olursun tabii: Maya'nın annesi "süper-cool". Hatun bitmiş, tamamen vazgeçmiş yeeeevrum, diyemiyorum ki..

Aslında ben de durumdan çok memnunum, hem anaokuluna daha severek gidiyor çünkü "arkadaş"ları, tüm sosyal hayatı orda, hem de bize geldiklerinde odalarına kapanıyorlar, en az 2 saat kesintisiz oynuyorlar. Lukas'ı asla almıyorlar, onu da kakalayabilsem ne zaman kalır bana düşünsene sevgili blog! Ama "oğlanlar giremez!" diyorlar.. Oğlan da kapıda oturup içli içli ağlıyor ya da kapıyı yumrukluyor ya da sinirinden kapının sürgüsünü dişliyor falan, Maya ve kızlar dururken anneyle oynamak istemiyor.. Zavallı ikinci çocuk..

Neyse kısaca, çocuğunuzun anaokulunda arkadaş bulması ve anaokuluna adaptasyon konusunda sıkıntınız varsa, bu yöntemi deneyin derim. İlk başta sorun öğretmenine, "en çok kiminle oynuyor" diye, onu çağırın. Sonra düşmanı varsa onu çağırın, iddialıyım, düşmandan dost yapma sanatı bu işte.. Keşke büyükken de uygulayabilsek. Çağırın babam çağırın. Kesin önlerine meyve, verin birer sulandırılmış meyve suyu, bırakın oynamaktan sarhoş olsunlar. Oyun çocuğu bunlar artık.. Sizi kimse çağırmıyorsa bile siz çağırın, sizi tanırlarsa daha çok aralarına alırlar, anaokulu dostlukları anneler için de iyi aslında. Yani iki tarafı da kazançlı bir zihni sinir projesi işte, uygulayın, yararını görün derim.

Not. Bu konuda bir yazı daha yazdığımı, yazıyı bitirince fark ettim. Bunama belirtileri.. Olsun. Orda taktikler de vermişim, buyrun bir daha okuyun isterseniz.

12 Kasım 2017 Pazar

Evi bebekten korumak

Yok başlığı yanlış yazmadım. Maya bebekken "bebek için ev güvenliği" konusunda burada yazmıştım, şimdi ikinci çocukta "ev için bebek güvenliği" konusuna eğileyim istedim. Çiçekleri çocuklarından daha kıymetli haspanın demeyeceğinize güveniyorum tabii..

Çiçeklerim de değerli be dostlar. Ne yalan söyleyeyim, çiçek seviyorum, hayvan seviyorum, can seviyorum yani. Çocuk onlar da bir nevi.. Bu yaşa dek bakmışım, boyum kadar etmişim Benjamin'imi, şimdi yavrular var ve yavrulardan iki numara olanı gözünü kararttı ve Benjamin'i dişlemeye, toprağını kemirmeye başladı diye neden kapı dışarı edeyim dağ gibi Benjamin'imi, söyleyin bana.. O da can, o da çocuğum sayılır..

Ya da fişler.. Boyu devrilesice Alman müteahhit! Almanya'da yaşayanlar bilir, bu memlekette fişler illa ki yerden 10-15cm yukarıda, neden? Adamlar yerden aydınlatma, yumuşak ışık seviyor. Ayrıca elektrikli süpürge, tv falan gibi elektrikli aletler için de tabii pratik oluyor. Zaten çocuk sayısı az bu memlekette, geri kalanları da sallayan pek yok. Alman çocukları da edepli, parmaklarını her buldukları deliğe sokan türden değil. Benim 1 numara da öyleydi. Taktık fişlere koruyucu aparat, yavru bir iki denedi, baktı bi numara yok, vazgeçti..

Ama bu 2 numara çok başka çıktı yahu. Adamın tüm yaşam anlamı yaramazlık, hayır denen şeylere kıymet biçmek, "tehlike benim göbek adım" diyor geziyor, beni acaip geriyor. Tamam ikinci çocuk olduğu için artık bu kadar paranoyak değilim:


Maya'da aldığımız temel önlemleri yani fişler, üstüne devrilecek eşyalar ve kesici delici eşyalardan koruma önlemlerini onda da aldık tabii ama bu özel zevklere sahip adama, kişiye özel bir "zihni sinir projesi" de uyarlamak gerekti. Buyrun bu iki "DIY" projesi ile huzurlarınızdayım: fişleri çocuktan koruma projesi ve çiçekleri çocuktan koruma projesi..

Bazı doktorlar "bırakınız pislik ve toprak yesinler"ci olsa da, ben biraz hijyen takıntılı olduğumu artık kabul edeyim, göz göre göre çocuğu parazite mikroba salabilen ve "maşşallaaah tosbaa gibi çocuk oldu" diyebilen bir anne değilim çünkü bu da var.. Tamam oyun parkında kum yiyor, evde oyun hamuru falan yuttuğu da oluyor, alışveriş arabasının kimin ellerinin değdiğini bilmediğim barını da yaladığı oluyor ama evdeki toprakları da göz göre göre yedirtmek istemiyorum (bu arada çocuğunuzda aşırı derecede toprak yeme olayı varsa büyük ihtimal demir eksikliği var demektir, lütfen bunu göz ardı etmeyin).


Aslında bu çiçek ve saksı koruma için hazır yapılmışı da var burada ama ben ve cebimdeki akrep para vereceğimize evde yapalım gitsin dedik. İlk çalışmamız bu üst soldaki şekilde kağıttan oldu (sağdaki ise Baumarkt'ta satılan profesyonel iş) ama hasır bulabilirseniz bence en sağlam malzeme ve en esnek malzeme ve en su geçirgen malzeme o olacaktır. Ama kağıttan haliyle de işe yarıyor, tavsiye olunur..

Fişler için de, önce çocuk korumasını taktım ama adam ona da parmak atmaya başlayınca üstüne de kalın boy duct tape plasteri yapıştırdım, kullandıkça açıyorum. Günde en az 5-6 defa açıldığı halde bu duct tape plasteri valla 2 haftadır hiç yıpranmadan gitti, daha da 2 sene gidecek gibi bir izlenim veriyor helal olsun. Zaten bu duct tape plaster çağın buluşu, adamlar Apollo 13'ü bile bu plasterle kurtardılar, yaşasın duct tape plaster, sen bizim her şeyimizsin!

Kısaca "ellenmedik yerimiz kalmadı" diyebileceğim günlerdeyiz. Eskiden kıtır kıtır oyuncaklarını kemirir, bıraktığın yerde oturur dururdu. Şimdi açılmadık karıştırılmadık çekmece dolap, ellenmedik elektrikli alet, çevrilmedik düğme ve buton ve ağza atılmadık küçüklü büyüklü cisim kalmıyor. Ağza atması bir dert, ağızdan bunların yüzde kaçının çıktığını takip etmek başka dert. Mesela kaybettiğimiz bazı ufak ev aletleri ve eşimin legolarından parçalar nerede düşünmek bile istemiyorum (geçen gün aklıma ikinci veya sonraki çocuklarla yapılmış araştırmalar var mı acaba, midelerinden ortalama kaç kilo yabancı cisim çıkıyor ki diye düşünürken yakaladım). Eh bekliyoruz bakalım, oral hevesi ne zaman geçecek.. O zamana dek, yaşasın duct tape!

8 Kasım 2017 Çarşamba

Çocuklarda yalan söyleme ve hikaye uydurma

Maya son 6 aydır çok detaylı hikayeler uydurmaya ve yalanlar söylemeye başladı. Daha öncesinde hiç böyle bir huyu olmadığı için, ilk bir kaç yalanda çok hazırlıksız yakalanıp, söylediklerine inandım. Aradan geçen 6 ayda ise nasıl bir yalan söyleyeni yakalama uzmanı olduğuma şaşıyorum! Bakınız: "lie to me!" Dr. Ekman Group Micro Expressions Training :D

Şaka bir yana; her anne gibi ben de "benim çocuğum asssla yalan söylemez" sanıyordum. Hem de sözkonusu çocuk 3,5 yaşındaysa "ay onun söylediği yalandan ne olacak, hemen anlaşılır ayol" diyordum. O kazın ayağı öyle değilmiş arkadaşlar. Nasıl hikayeler uyduruyor, ne psikopat detaylar ekliyor şaşarsınız! Çocuk değil, Vince Gilligan!

Yalan söylemek, "insanın kaygı ya da korku duyduğu bir ortam ya da durumdan kaçınabilmek için bulduğu bir savunma mekanizması" diye tanımlandığında ve özellikle "aldatma" amaçlı söylenen yalanlar düşünüldüğünde, oldukça sıkıntılı bir davranış. Fakat; okul öncesi dönemde çocukların bir fantazi evreninde yaşadıkları düşünülürse, oldukça doğal ve gelişim dönemine uygun bir durum. Bu tip "yalanlar" aslında "hikaye uydurma" olarak adlandırılıyor ve biz psikologlar üzerinde durulmasına gerek görmüyoruz. Fakat; yalan söyleme davranışı ve yaş olgunlaştığında genel anlamıyla "aldatma eğilimi", tabii ki bu "hikayeleştirme"den doğuyor ve aşırı tepki verme ya da umursamama kadar yanlış yönlendirmelerin de ilerki tutumlara etkisi oluyor. Bir de tabii anne baba olarak "bacak kadar boyuyla beni aldatmaya çalışıyor" hissinin getirdiği öfke de var.

Ben ilk sefer "x. beni köşeye sıkıştırdı ve bana vurdu, beni itti" hikayesini dinlediğimde tabii ki şok oldum ve bacaklardaki morlukları da görünce, malum akran zorbalığı her velinin korkulu rüyası, uykusuz bir gecenin ertesi sabahı soluğu öğretmenin yanında aldım. Kesinlikle öyle bir şey olmadığını, Maya'nın x. ile gayet iyi geçindiğini hatta dominant tarafın bizimki olduğunu öğrenince ilk şoku yedim. Evde biraz daha ayrıntılı sorunca, baktım hikaye değişiyor, ayrıntılarda bazı eksiklikler ve tutarsızlıklar beliriyor, tamam dedim "totosundan zorbalık hikayesi uydurdu".. Bu ilk yalana tepkim "neee? ciddi misin? bu asla olmamalıydı, ah canım kuzuuum gel sarılalım" şeklinde olmuş bulundu. E dolayısıyla ertesi yalan çok gecikmedi tabii. "Anne biliyor musun, y. bugün beni sınıfa kitledi ve dışarı çıkarmadı"... Hadi bakalım. "Peki sen neden öğretmenine söylemedin?" "Öğretmen yoktu, ben yalnızdım". Yemezleeer.

İşte bu çok ince bir nokta. Burada, içinizden çocuğa "hadi leyn"i çekmek gelse de, oturup tüm yalanı dinlemek, sorularla ayrıntılandırmak, yani "bir yalandan sonra ikinciye kanmayacağım derken, asıl doğruyu kaçırmamak" çok önemli. Kronik bir yalancınız bile olsa, mutlaka ciddiye alıp dinlemek, yalanın üzerinden onunla beraber tekrar geçmek, o yalanın neden söylendiğini anlamaya çalışmak önemli. Çünkü bu tip "sizi endişelendirme" odaklı yalanların mutlaka altından çocuğun kendi endişesi çıkar. Bakınız: Tüm sınıf bahçeye çıktığında ya ben sınıfta kalırsam, ya beni unuturlarsa, ya tek başıma kalırsam? Yetişkincesi: Ya arkadaşlarım arasında güvenli bir sosyal statü sahibi olamazsam.. Bu noktada "Maya'cım, biliyorsun öğretmenin asla seni odada yalnız başına bırakıp da bahçeye çıkmaz. Ama hadi anlattığın gibi oldu diyelim; mutlaka arkadaşların "aaa Maya nerdeee" derler, sen de ağzını kocaman açar "ben içerde kaldııııııım" diye yüksek sesle bağırırsın. O zaman herkes duyar, gelir seni alırlar" demem bu endişenin ve dolayısıyla yalanın sonunu getirdi.

Sonra bir dönem "iddia etme" türü yalanlar başladı. "Bugün okulun bahçesinde mavi bir kedi gördüm" diyor, nuh diyor peygamber demiyor. Öyle asılıyor ki, neredeyse o mavi kedi karşımda ve yeteneksiz ruhsuz rezil anne olarak bir ben göremiyorum! Ya da "anne öğretmenim dedi ki oje sürerek gidecekmişiz okula, ya gerçekten dedi, ojesiz gelinmeyecekmiş". Ay oldu, gözlerim doldu, süslü pakize.. "O zaman ben sorayım öğretmenine bunu yarın" diyorum "ya hayııııııır" diyor, totosu da yemiyor öğretmenin otoritesinden.. Evde kelek anneye herşey işler tabii.

Çok sinir bozucu, bir o kadar da komik aslında. Baktım iş uzuyor, çeşitli yöntemler denedim. Biraz iddialaştım, biraz hı-hı dedim, baktım bir yere gidemiyoruz, en sonunda ben de hikayeye katıldım ve beraber ayrıntılı masallar uydurduk. Yazdık yazdık, sonra da "Mayacım çok güzel bir hikaye / masal anlattık değil mi?" ya da "ay bu anlattığın hikaye çok komik bir şakaydı" diyerek kendimi garantiye aldım. Bu tip iddialaşmalar şimdilerde "anne ya masal işteee" ya da "ya mış gibi yapıcaksııın" ile devam ediyor (fiyuvv, alından ter silme hali..)

Bu tip hikayeleştirmeler, tabii ki çocuk okul çağına gelip de üstüne "ailenin ilgisizliği" ya da "aşırı helikopter (korumacı) ebeveynlik" ya da "diğer çocuklarla karşılaştırmalar" ve "cezadan kaçma tutumu" ile birleşirse, bildiğimiz aldatma amaçlı anlamıyla "yalancılık" haline dönüşebiliyor. Bunun için, dengeli ve tutarlı bir ebeveynlik tarzı yanında, mümkün olduğunca bebeklikten itibaren ona yalan söylememek, sorularına yaşına uygun doğru cevaplar vermek de gerekiyor. Mesela "yemezse arkasından ağlayan bezelye"ler ya da sorularına verecek cevabı bulamadığımızda geçiştirmek için uydurduğumuz beyaz yalanlardan, hatta "bugün dondurma yediğimizi babana söyleme sakın, hihihi" türü özellikle anane ve dedelerin yapmaktan hoşlandığı "işbirlikçilik"lerden de tamamıyla kaçınmamız şart (sonra bana koşa koşa yetiştirdiğinde de "aaaa maya hani söylemeyecektiiin" diyorlar ki kendileri beni "yavrum yalan söyleme, doğruyu söylersen biliyorsun güvenli her şeye izin veririm"lerle nasıl büyüttüler anlayamıyorum!) Yaşasın anane dede olma kafası..

Neyse; ufak bir çuvaldızdan sonra, kaldığımız yerden devam edelim: özetle çocuğumuza yalan söylemiyoruz, yaşına uygun doğruları söylüyoruz. Ebeveynliğimizde tutarlı ve dengeli (tatlı-sert) oluyoruz, iletişimimiz sorgulama değil anlama odaklı oluyor, yalanını yakaladığımızda bunu mutlaka belirtiyor ama "haha aldatamadın kiiii" şeklinde değil, "bak aldatmaya çalışmak işe yaramıyor ve iyi bir davranış da değil" şeklinde yapmaya yani polis değil vicdan olmaya çalışıyoruz ve en önemlisi dürüstlüğü mutlaka ama mutlaka ödüllendiriyor, en başta kendimiz model olarak pekiştiriyoruz.

Bu konuda daha fazla okumak isterseniz; burada ve burada ve burada neden yalan söylediğimiz, yalanları nasıl anlayabileceğimiz ve yalan söyleyen çocuğumuza ya da yetişkinlere nasıl yardımcı olabileceğimiz konusunda tavsiyeler var. Burada da çocuklar için çok güzel bir kitap önerisi var.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Evde kefir yapımı ve kefirli tarifler

E malum artık evde kefir yapmayanı terlikle kovalıyorlar, siz de istiyorsunuz ki benim de pembe panjurlu evimde bir tontiş kefirim olsun, her sabah löp löp içeyim o sağlık pınarını.. Ama nasıl yapılır, nerden bulunur, ya beceremezsem de öldürürsem garibanı diyorsunuz (diyorsunuz diyorsunuuuuz, biliyorum!) Şimdi ben 2 aydır evde "kefir hEyvanı" besliyorum, artık bidi bidi ötme zamanım geldi, işte kefir konusunda merak ettikleriniz! Üşenmedim "yeni başlayanlar için evde kefir yapımı" konulu bir yazı hazırladım, buyrun okuyun.

Kefir; Kuzey Kafkasya kökenli, probiyotik bir süt ürünü. Kendisine "uzun ve sağlıklı yaşamın sırrı, adeta bir gençlik iksiri" demişler Kafkasya'lılar (o dönemde 40 baya baya yaşlı sayılıyormuş ama çaktırmayın). Probiyotik besinler bağırsak floramızı düzenliyor ve bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor, bizi hastalıklara karşı daha dirençli hale getiriyor. Bir önceki yazıda kış gelirken alınabilecek genel önlemleri yazmış ve pre/probiyotiklere de değinmiştim. Malum 40'ıma saniyeler kala bir arayış içine girdim ve aradığım herşeyi (74 faydası için tıklayın) "kefir heyvanında" buldum dostlar (satış elemanı ağızları bunlar hep, pek bir faydasını görmedik daha ama umutla (umut benim kocam oluyor, Alman ama göbek adı umut) her sabah içiyoruz, dur bakalım dedikleri gibi gençleşip güzelleşecek miyiz, ya da bari en azından kışı az hasarla atlatabilecek miyiz?)

Her sabah ben aç karnına, BAP musli sonrası 1'er bardak içiyoruz (ne boğaz var be bizde, sabah sabah içebiliyoruz bu naneyi ve itiraf edeyim zevk de alıyoruz, her sabah BAP "kefir hazır mı?" diye ışıldayan gözlerle soruyor!) Valla içimi çok rahat, aslında ben 24 saatlik mayalama süresini hiç aşmadığım için tatlı ekşi hoş bir tadı oluyor, çok yoğun kıvamlı ya da aşırı mayalanmaktan "vurduğunu deviren" türde bir kefir olmuyor. Almanya'da isteyene posta ile yollayabilirim kefir mayası, Türkiye'de de şehirlerin ziraat fakültelerinden ya da evinde kefir yapan arkadaşlardan temin edilebilir.


2 yemek kaşığı kefir mayasını bizim musluk suyu içilebildiği için önce plastik süzgeçe alıp hafifçe yıkıyorum (Türkiye'de lütfen musluk suyu kullanmayın, her tür mikrop kefire geçmesin) sonra cam kavanoza alıp yaklaşık 2-3 su bardağı pastörize günlük süt (inek, keçi sütü ile hindistan cevizi sütü gayet güzel sonuç veriyor, UHT sütler ve laktozsuz sütler hiç iyi sonuç vermiyor, badem sütü ise eh işte, biraz uzmanlık istiyor) ile karıştırıyorum. Bu noktada önemli olan, kesinlikle metal kaşık süzgeç vs kullanmamak gerekiyor. Cam kavanozun ağzını temiz tülbentle kapatıyor, kaymasın diye paket lastiği takıp evimin serin sakin hafif loş bir köşesinde (mutfaktaki gözlerden birinde) 24 saat mayalıyorum (12. saatte ben plastik kaşıkla şöyle bir karıştırıyorum ve bir 12 saat daha mayalanmaya bırakıyorum) ve sonra süzüp löp löp içiyorum. Benim kefir baya doğurgan çıktı 24 saatte mis gibi mayalıyor ama 48 saate dek uzatabilirsiniz, dediğim gibi daha ekşi ya da koyu kıvamlı severseniz. Hazır olduğunu şu görüntüden anlıyorum:


Bizim kefir (kendisine Stephen King'den Dolores ismini layık gördük) fazla çoğalınca (çünkü her sabah 1'er bardak kefir içmek yeterli, bazı sabahlar ara vermek isteyebiliyoruz) kendisini yine yıkıyor, cam kavanozuna alıyor ama üstünü 3 parmak geçecek şekilde yani daha az sütle doldurup kavanoz kapağını da kapatıp buz dolabında bekletiyorum. Bu şekilde 1 hafta bekleyebiliyor. Daha uzun süre bekletmek isterseniz, kefiri ya kurutacaksınız ya da donduracaksınız. Her iki şekilde de 6 ay muhafaza edebiliyorsunuz.

Gelirken Türkiye'ye, annemlere de getireceğim (lütfen beni gümrük görevlilerine ispilemeyin gözünüzü seveyim) bunun için de yine kefiri yıkayıp az bir süt ile plastik ağzı kapalı torbacığa koyacağım. Bu şekilde seyahat edebiliyor ya da posta ile gönderilebiliyor kendisi - ilgililere duyurulur ;)

Gelelim kefiri iç iç bi yere kadar, ben gözümü kararttım, yiyeceğim bunu ya da başka ne yapılıyorsa onu da yapacağım uleyyyn tutmayın beni diyenlere :)

Sütün, yoğurtun ve peynirin kullanıldığı her tarifte kefiri kullanabilirsiniz aslında. Ama benim favorilerim şunlar: çocuklara kefiri sevdirmenin yolları (bizimkilerde işe yaramadı ama belki sizinkiler "yer"), büyüklere smootie'ler (valla bunları denedim şahane oldular), kefirli ıspanak (palak paneer'in vegan hali, muhteşem bir tarif!). Bu sayfada şahane bir sürü kefir tarifi daha var. Ve deeee, çok hain bir tarif; burun büken çocuğa çaktırmadan kefir yedirme halleri: kefiri direkt yemeklerin içine katmak (misal bolonez sosun içine, makarnalara, poğaçaya, omletin içine, peynirli ekmeklere hatta pilava lök diye 1 yemek kaşığı kefiri karıştırıvermek! anne böö bu neee, peynir yavrum yi yi yut yut hooop gümmm).

Yetmedi mi?! Alın yüzünüze gözünüze sürün o zaman, işte kefirli yüz maskeleri.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Hastalıklardan korunmak için ne yapmalı?

Kış bizim buralarda artık kapıya dayandı. Hızlı bir şekilde montlar, kazaklar, kalın çoraplar, yorgan falan derken sıra "ay ne yapmalı da bu kışı cortlamadan geçirmeli?" diye kara kara düşünmeye geldi. Bilirsiniz, her sonbaharda yaprakların sararması ve düşmesi arasında bir zaman diliminde, dünyanın her yerindeki annelerin ortak paranoyak düşüncesidir bu: "eyvah hastalıklar kapıda, ne yapsam da bu seneyi en az zararla atlatsam?".

Geçen sene en başta ben olmak üzere, bizim aile cortladı arkadaşlar. Ben böyle berbat kış geçirmedim, sanmıyorum. Her 15 günde bir hastaydık; birimiz yatıyor birimiz kalkıyor, ev devamlı bir hastalık yuvası. Bağışıklık sistemlerimiz tamamen çökmüş, üstüne Maya'nın anaokulundan gelen virüs ve bakterilere kucak açmışız. Ay hatırladıkça fena oluyorum, çok kötüydü. Ama bu sayede hiç okumadığım, araştırmadığım kadar "kocakarı yöntemleriyle hastalık kışkışlama" hakkında bilgi sahibi de oldum. Öksürüğe soğan mı doğranacak, hemen şipşak doğra.. İltihaplı kulağa sarımsak mı damlatılacak, getir o kulağı.. Zencefilli limonlu ballar mı hazırlanmadı, tarçınlı ekinezyalı pestiller mi emilmedi.. Ha bir işe yaradı mı, hayır. En komiği de "aman ben antibiyotik olayına karşıyım" derken derken, sinüzit, bronşit, faranjit, (hatta firijit! oh shit yani) üstü orta kulak iltihabı üstü kronikleşen streptokok sayesinde tam 5 kutu antibiyotikle sezon finalini yapmam oldu. Ama gerek ilaç, gerek alternatif tıp uygulamalarıyla kafayı çizdiğim halde, totoyu yataktan kaldıramadım! İnanınız kış bitti, Temmuz ayında dahi ben burun çekiyor, boğaz gurklatıyordum.. Çocukları hiç sormayın..

Şimdi diyorlar ki; spor yapılacak, düzenli (8 saat) uyku uyunacak, sebze ağırlıklı hatta mümkünse düşük karbonhidrat bazlı beslenilecek, doğal prebiyotik ve probiyotiklere abanılacak ve en önemlisi düzenli gün ışığından ve açık havadan faydalanılacak. İlla ki vitamin desteği diyorsan, D vitamini ve çinko alınacak. Doğrudur. Yapmak lazım. Daha yapılacak şeyler aklınıza geliyorsa yorum olarak siz de ekleyin, onları da yapalım. Açıkçası bunların hiçbirini yapamadım ben geçen sene ama yapamadığım için mi hasta oldum yoksa devamlı hasta olduğum için mi fırsat bulamadım işte orası biraz muğlak.. Üstelik bu maddelerin tamamını çılgınca uygulayan arkadaşları da gördük, hepsi sere serpe yattılar. Hele o "ay şekeri kes, sağlık bul"cular.. En önce onlar cortladı ayol! Yani bence geçen kış bize söylemediler ama etrafta kimyasal ya da biyolojik bir takım naneler döndü, bence işin içinde bir takım kötü niyetli insanların elleri de var. Yoksa bu mini mini mikropcuklar neden böyle durup durup birden 2017 kışını bizim için cehenneme çevirsinler yahu?! (Geçen senenin gribi paranoyaklık da yapıyor diyorlar.. Malum bazı bakterilerin bağırsak ve beyinde kimyasal değişimler yarattığını ve kişilik değişiklikleri ve psikolojik sorunlarada neden olduğu biliniyor).

Şimdi neyse; geçen sene çok şükür, geçti. Fakat sırada bu sene var ve ben de herkes gibi çok korkuyorum. Vallahi şu kış mevsimini biri yok etse, çok sevaba girecek.. Kışla ilgili hiç bir şeyi sevmiyorum ben.. Devamlı üşü, mandalinalar ekşi ve çekirdekli çıksın, adam gibi sebze bulama, kayak yapıcam diye git Allahın dağına kır bacağı dön eve, iş mi yani bunlar? Yok ya sevmiyorum.. Malesef 9 ay sürüyor kış bu memlekette..

Şimdi geçen seneden öyle kötü çıktık ki; ben haldır huldur kış hazırlıklarına başladım. Artık burada yaşaya yaşaya her Alman gibi ben de Sauerkraut'ları (ekşi lahana turşusu) istiflemeyi öğrendim. Prebiyotiğin (vücut tarafından öğütülemeyen karbonhidratlar grubu) hasıdır kendisi. Siz de doğalından ve az tuzlusundan turşu, elma sirkesi gibi fermente gıdaları, sarmısak, pırasayı bu kış bol bol yiyin derim, bu Almanların bir bildikleri var at gibi adamlar, don gömlek burunlarında sümükler aka aka geziyor çocuklar, hiç biri bizimkiler gibi yatak döşek hastalanmıyor yahu! Olay prebiyotik olabilir mi? Görücez. Bu biiiir.

İkincisi probiyotikler. Yani "canlı kültür içeren gıdalar". Yoğurt alırken içinde canlı kültür olmasına dikkat etmek lazım, piyasa yoğurtlarının çoğunda yok! Ben bu sene bir arkadaştan kefir aldım (bunu yazayım bir sonraki postta uzunca, ister misiniz?), evde kendim yapıp kendim içiyorum. Kombucha çaya karıştırılınca içerdiği tein ve kafein nedeniyle, hamileyken ya da emzirirken içilmiyor (bu yaz bir denedim tüm gece baykuş gibiydim) ama o da iyi bir alternatif.

Geriye spor yapmak ya da genel anlamda hareketli olmak, açık temiz havada bol zaman geçirmek ve 8 saat uyku (ahahahahaha işte bu noktada Lukas'ı boğazlamak istiyorum!) kalıyor. Dur bakalım, Allah büyük, sabah ola hayrola, bir bakmışsın bizim baykuş kış uykusu moduna girmiş..

Bir de tabii şu var; kendini programlamamak çok önemli. Yani derler ya "eşeğin sevmediği ot burnunun dibinde biter" diye. Şimdi ben kışı sevmiyor ve kendisinden acaip korkuyorum ve her hapşırıkta "ahanda hastayız yine" moduna giriyorum ya, o da bana vur babam vur. Halbuki böyle cengaverce "senden korkmuyorum kış" diye bağırıp saldırsam üstüne üstüne, belki o benden korkar? Bu konuda biraz çalışmam lazım.. Yani pozitif ruh hali, bir kabulleniş, bir bu da geçer olgunluğu; işte bunlar işin sırrı. Diyorlar.. Bilmiyorum bir denesek mi hep birlikte? Kışa pozitif mesaj yollayalım? Sevgili kış, seni seviyoruz, sen de bizi sev, merhametli davran.. (Bahar gelince sallarız küfürleri haaa, çaktırmayın, köprüyü geçene dek....)

Kışla ilgili sevdiklerimi yazayım ve bitireyim:
1. Erken kararan hava ve "ama dışarısı aydınlık dahaaaa" diye uyumamaya çalışan çocukların hazin sonu.
2. Kalın ve uzun kıyafetler altında gizlenebilen ayva göbekler, aşk tutamaçları ve armut toto.
3. Annemin ördüğü rengarenk battaniyenin koltukta yerini alması ve akabinde benim onun altında yerimi almam.
4. Mandalinanın tatlı ve çekirdeksiz ve ince kabuklusuna rastgelmek.
5. Kestane ayol; bıçakla çiz 30dk şekerli ılık suda beklet, 30-40dk fırında 180C'de pişir ve ye. Mis.
6. Bu sene sıcak şarap içebilecek olma olasılığı. Ay hele o noel pazarları yok mu..
7. Noel dönemi ile ilgili herşey aslında, ufak takvim hediyelerinin hazırlanması, mum yapımı vs.
8. Kış festivalleri, kış tatilleri, pofuduk kar, kardanadam, kartopu, kızak, kayak, paten
9. Saçlarımın güneş nedeniyle kızıla dönmemesi, bacak tüylerinin 4 ayda bir alınmasının yeterli olması, berenin altından çıkan saçların sevimli görüntüsü
10. En güzeli de bitmesi, baharın geri gelecek olması.. Umut yani..

Güncelleme: Yahu daha yazıyı yazdım, taslaktan yayınlamaya basamadan önce Lukas, hemen ardından Maya burun çekmeye öksürmeye başladı! Geri alıyorum yazdıklarımı: Kış senden nefret ediyorum. Kışkış sana kış!