16 Temmuz 2018 Pazartesi

"Çocuğuma zarar verirlerse!" korkusu ve çözümü

Çocuk istismar, taciz ve cinayetleri haberleri arttı(rıldı)ğından beri, toplumsal bir histeri içinde olduğumuzu düşünüyorum ve bir anne ve klinik psikolog olarak ve konuya alışılmış yorumların dışında başka bir pencereden de bakarak, birkaç laf da ben etmek istiyorum. Konuyu tartışmaya çalıştığım bazı blog yazarları ve arkadaşlarım ile "sana davulun sesi dışardan hoş geliyor" noktasında kilitlendiğimiz için, bari kendi bloğumda yazayım, rahatlayayım istedim. Çünkü bu "korku kültüründe çocuk yetiştirmek" beni çok rahatsız ediyor!

Öncelikle belirteyim, alanda çocuk tacizleri ile ilgili çok vaka tecrübe etmiş bir psikolog olarak, maalesef içinde bulunduğumuz durumun, medya ve belirli görüşler tarafından "gündem yaratma" amacıyla normalden fazla şişirildiğini düşünüyorum. Maalesef, bir çoğumuzun haberi olmuyordu ama taciz ve cinayetler eskiden beri vardı, dünyanın bir çok yerinde ve benim yaşadığım ülkede de oluyor ve olmaya devam edecek. Bunu kabullenmemiz anne olarak zor, anlıyorum. Benim de içim kan ağlıyor, o küçücük çocukların ve ailelerinin yaşadıklarını düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Fakat ortada bir "idam yasa tasarısı" varken, galeyana gelmek ve yaratılmaya çalışılan "korku kültürünün bir piyonu olmak" bana göre değil.

Bir süredir çok aklı başında bazı arkadaşlarım çocuklarına yaşlarına uygun "kişisel güvenlik eğitimi" vermeye başladıklarından ve "çocuğu artık tek saniye bile göz önünden ayırmadıklarından" bahsediyorlar. Haklılar. Bizimki gibi kalabalık ülkelerde "güvenlik" teması gerçekten büyük sorun ve çok önemli. Fakat bu arkadaşlarımdan bazıları bir süredir "çocukların bedenlerine takılan çipli güvenlik sistemleri"nden bahsetmeye, çocuğu "kollamak"tan biraz daha öte bir koruyuculuk içine girmeye, kendileri de sıklıkla "çocuğuma başkaları tarafından zarar geleceği korkusu" taşıdıklarından yakınmaya başladılar. Sadece arkadaşlarım değil, toplumumuzda genel bir güvensizlik hakim olduğunu bu bloğa bırakılan ve özelden aldığım bazı yorumlardan görüyorum. Çocuklarımıza "güvenlik eğitimi" veriyoruz sanarken, aslında çocuğa genel anlamda insanlara karşı güvensizlik ve korku eğitimi verdiğimizin, genel kaygı bozukluklarına zemin hazırladığımızın farkında mıyız, emin değilim. Mesela esrar kullanımı konusunda aşırı bilgilendirilen gençlerin bilgilendirilmeyenlere oranla daha fazla esrar kullandığı sonucuna varan bir sürü "farkındalık eğitimi zararları" araştırmaları var, yani gereğinden fazla farkındalık ve koruma kollamanın da çocuğa zarar vereceğini bilin istiyorum.

Biz öncelikle kendi sorumluluğumuzu bilelim, çocuğumuza "kişisel güvenlik eğitimi" vermeden önce, çocuğumuzu kendimiz korumayı bilelim, sonra gelelim "diğerleri"ne. Çocuğumuzu ne kadar korusak da kollasak da; bazen kazalar oluyor, kötü şeyler oluyor, aklımıza gelen gelmeyen her şey oluyor. Tabii ki çok kötü insanlar var aramızda ama iyi insanlar da var ve çoğunluktalar! Bir kaza geçirdiğinizde, başınıza bir felaket geldiğinde nasıl bir sürü iyi insanın yardım etmek için hemen yetiştiklerini hatırlayın. Çocuğunuza zarar vermek isteyen insan sayısının kat kat fazlası çocuğunuza gerçekten iyilik yapmak isteyen insan sayısı, buna odaklanın. Bir de olumsuza odaklanmak, insanın olumsuz algısını da arttırıyor, bir noktadan sonra iyi şeyleri görememeye başlıyoruz. Neye nasıl bakarsak, bize de bunun dönüp dolaşıp geri geleceğini düşünüyor ve deneyimliyorum. Yani öncelikle lütfen kendimizden çevreye yayılan bir iyilik çemberi düşüncesini hafife almayalım.

İkincisi; maddenin kanunu gereği, fazla önem verilenin bir şekilde başına bir şey gelmesi kaçınılmazdır. Mesela aşırı güvenlik korumalı bir eve hırsız girme riski, mütevazi ve açık bir eve girme riskinden daha fazladır. Ya da çocuğunuzu 100 olasılıktan korursunuz ama hiç aklınıza gelmeyen 101. olasılık kapınızı çalar. "Sakınılan göze çöp batar" deyimi de bu amaçla söylenir. Bazı şeyleri - ki buna aslında sahibi olmadığımız, sadece bize emanet olan çocuklarımız da dahil - aşırı korumanın onlara zarar gelme olasılığını arttırdığına inanıyorum. Sonuçta çocuklarımız bile "malımız" değil, onlardan "vazgeçilemezimiz" diye söz etmek bence sadece kibirlilik, onları herşeyden koruyabileceğimizi düşünmek ise başlı başına bir kontrolcülük sorunu.

Çocuklarımızı korumak bizim ebeveynlik görevimiz fakat bunu yaparken hedefimiz "korumacılık" değil, "bağımsızlık gelişimini desteklemek ve kendi başının çaresine bakabilme yeteneğini geliştirmek" olmalı. Hedefimiz "koruma" olursa, çocuğumuz yerinde sayar; onu korumanın en doğru yolu onu "hayata karşı hazırlama" olursa, yani problem çözme becerisine odaklanırsak, çocuğu pasif değil aktif bir birey olarak görebilirsek, işte o zaman gerçek anlamda "kollamış" oluruz.

Endişelenmek yerine geliştirmeye çalışabileceğimiz doğru düşünce sistemi konusunda bir kaç örnekle bitirmek istiyorum. Örneğin düşüncemiz "toplum çok berbat oldu, kimseye güvenemiyoruz" değil, "kalabalık ortamlarda güvenlik zorlaşır, gerektiğinde güvenilecek ve başvurulacak insanı bulmak zorlaşır ama her zaman her ortamda güvenilir kimseler vardır" şeklinde olursa, "sakın gözümün önünden ayrılma, sakın yabancılarla konuşma, sakın şeker alma.." değil, "eğer kalabalıksa lütfen elimi tut, lütfen oyun oynarken seni görebileceğim bir yerde ol, eğer beni kaybedersen lütfen "güvenli kişi"ye başvur" dersek ve zaman zaman verdiğimiz pratik eğitimleri farklı senaryolarla oyun şeklinde tekrarlayabilirsek, "bağımsız ve güven içinde çocuklar" yetiştirme şansımız artar.

Bu yazıda temel olarak anne ve babaların çocuklarına gelecek zararlara dair korkularını nasıl yenebileceklerinden bahsettim. Çocuklarımıza "güvende kalmayı öğretme", "güvenli kişiyi bulma" yollarından bir kaçını ve "kişisel güvenlik eğitimi" konusunu ise bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Ek okumalar için buraya, buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.
Yoğun bir "çocuğuma zarar verecekler" endişesi yaşıyorsanız ve bu endişe uykularınızı kaçırmaya, çevrenizden ve çocuğunuzdan tepki alacak düzeyde korumacılık geliştirmenize neden olmaya, ilişkilerinizi etkilemeye başladıysa, bizim "kaygı bozukluğu" dediğimiz bir psikolojik sorun yaşıyor olabilirsiniz, lütfen uzman bir klinik psikoloğa ya da terapi veren bir psikiyatra başvurun.

10 Temmuz 2018 Salı

Annelikte temel korkular ve çözümü

Ozelden cok sik aldigim bir soruyu acmak istiyorum. Bir cok anne, cok uzun saatler calismak zorunda oldugunu, cocugunu cok az zamanda gordugunu ve bu zamanda da cocugun asiri bagimli davranis ve tutumlar gelistirdigini (4 yasina yaklasan ama hala emmek isteyen, beraber uyumak isteyen, devamli kucak isteyen, devamli mizirdanan cocuklar) ve bununla nasil basa cikacagini bilemedigini yaziyor ve fikrimi istiyor. Ben size kendi hayatimdan bir ornek vererek konu uzerinde dusunmenizi saglamak istiyorum.

Malum iki yas krizleri geceli 2 sene oldu ama her Turkiye donusu en az bir hafta boyunca Maya'nin 2 yas krizleri hortluyor ve son perdeden bagirarak sarsilarak aglamali, kendini yerlere atmali, neredeyse sinir krizi diyebilecegim o tuhaf aglama krizleri evimizi senlendiriyor. Olay tamamen kuralsiz, her istedigi aninda yerine getirilen bir ortamdan, kuralli ve rutin gorev ve sorumluluklarin oldugu bir ortama gecmedeki adaptasyon problemi. Kural ve sinirlarin cocuklar icin ne kadar onemli oldugunu defalarca yazdim ve ailemle bu davranislarinin beni nasil zorladigini bir cok defa konustum. Fakat onlar cok kisitli zamanda gordukleri cocuga kural ve sinir koymak istemiyorlar, her istedigini yapalim, onu mutlu edelim istiyorlar. Halbuki "her istedigi" sonu olmayan, ustelik cogunlukla ona uzun vadede buyuk zararlar verebilecek istekler. Fakat cocuk yetistirmek ile torun yetistirmek farkli, cunku onlarin onceligi cocugun yetistirilmesi degil, ani guzel gecirmek. Dolayisiyla icten ice hissettikleri en buyuk endiseleri de "isteklerini yapmazsak, onu mutlu etmezsek, ya bizi sevmezse?"

Yine cok yogun calisan annelerde de bu endisenin oldugunu biliyoruz. Zaten az zaman geciriyorum, onu da kaliteli gecirmeliyim, onu mutlu etmeliyim, aradaki acigi kapatmaliyim yoksa.. beni ya yeterince sevmez, baglanmazsa?

Cocuklar tabii boyle dusunmuyor. Onlar icin sevgi daha saf bir kavram. Onlar sizi seviyorlar cunku ordasiniz. 5dk da olsa 5 saat de olsa, onlarin gozunde yeterli sekilde onlarla oynuyorsunuz, onlari besliyor, koruyor, sariliyorsunuz. Onlar sizi seviyor cunku ordasiniz.. Neden aramiyorlar. Sevgiye neden aramak biz yetiskinlere ozgu bir kavram (ve evet sevginin nedenleri mutlaka ki var bizim icin).

Cocuklarla ne kadar zaman gecirdiginiz degil, o zamanda ne derece onlarla oldugunuz onemli, bu bir gercek. Aktivite bile yapmaniza gerek yok, 5dk bile vaktiniz varsa ve o vakitte sadece cocuga sarilsaniz ya da sohbet etseniz bile onlar icin yeterli. Neyse ki cogumuzun 5dk'dan fazla suresi oluyor ;) Ama durumu anlamamiz icin yazdim. Yani "cocuk ya beni sevmezse, baglanmazsa" endisesi dunyanin en sacma endisesi, cunku her cocuk annesini sever, icgududur bu, hep dayak yese de, kollarina sigaralar sondurulse de o cocugun "annecim" diye kosmasi, icgududur.. Ha analik daha farkli, saf sevgi yetiskinlikle bozuldugu icin, saf analik da bozulabiliyor, hastalikli hale gelebiliyor. O apayri..

Dolayisiyla, sevilmeme endisenizi lutfen icinizden atin ve cocugunuzu seviyorsaniz, ona birey olarak saygi duyuyor ve onu iyi bir insan olarak yetistirme amaci tasiyorsaniz, cocugunuza yeterli bir anne oldugunuza kendinizi inandirin. Kosullariniz ne olursa olsun, yeterlisiniz.

Simdi gelelim "gerekliler"e.. Cocuklar neden yaptiklari resimlerin altina yemyesil bir cimenlik ya da toprak cizerler bilir misiniz? Cunku resimlerini bir sinira koymak, cizdikleri varliklarin altina sabit bir alan ya da agac, ev, cicek gibi sabit varliklar koymak isterler. Aynen yasamlarinda oldugu gibi, kendilerini belirsiz, kuralsiz ve karisik bir evrende rastgele savrulan canlilar gibi gormek yerine, belirli kural ve sinirlar icinde yasamak onlara guven verir. Sirtlarini dayayacak, her kosulda guvenebilecekleri bir yetiskin isterler ve bu yetiskinin belirli kurallarinin olmasi ve bu kurallarin her kosulda ayni kalmasi onlari rahatlatir. Cunku dunya bilinmezlerle doludur ve cocuklar bu bilinmezlikte sabit kalan seyler isterler. Bu nedenle kurallar onemlidir ve gereklidir. Rutinler onemlidir, yasa uygun sorumluluk ve gorevler gereklidir. Belli yas ozelliklerinin sirf "ama zevk aliyor, bence hazir degil" denerek ileriye otelenmemesi gereklidir (ve kendinize bu isten asil zevk alan o mu, yoksa ben miyim, bunun birakilmasi beni mi korkutuyor, onu mu? diye sorun lutfen).

Ozetle, cocugunuzun bir davranis sorunu varsa ve bu sizi rahatsiz ediyor ya da en azindan endiselendiriyorsa, lutfen kendinize "ben neden korkuyorum?", "bu kurali koyamamamda ya da bu siniri cizemememde hangi korkunun etkisi var?" diye sorun. Genellikle konu sevgi ihtiyaci, kabul gorme ve begenilme ihtiyaci ya da olum korkusu gibi temel nedenlere dayanacaktir, bu da sizin cozmeniz gereken, kendi kisisel gelisim goreviniz olabilir..

Ha cocuklar mi.. Onlar sizi hep sasirtirlar, o 4 senedir agizdan dusmeyen emzik birden kolayca birakiliverir, o pedalsiz binilmeyen bisiklet bir aksam mukemmel surulmeye baslanir, o anne sen olmazsan uyuyamam krizleri bir gecede bitiverir.. Sasirir kalirsiniz :)

8 Temmuz 2018 Pazar

Kontrolcülük ve nasıl önüne geçilebilir

Bir önceki yazımda bir süredir yaşadığım "ben ölürsem bu çocuklara ne olacak?" korkumdan bahsetmiş ve korkumun kaynağında ölümden bile daha derinde bulunan "kontrolcülük" takıntımın olduğunu fark ettiğimi yazmıştım.

Kontrolcülük ile mükemmeliyetçilik sıklıkla birlikte geçen, kişilik psikolojisinde aşağı yukarı aynı anlama geldiği düşünülen ve sıklıkla birbirine karıştırılan terimlerdir. Her kontrolcü kişiliğin altında mükemmelliyetçiliğin yatmadığını çok kimse bilmez, oysa sıklıkla bu kişiler mükemmellik kaygısından değil, hayata ve hayatlarının anlamına dair varoluş kaygısından muzdariptir ve yoğun bir "genel kaygı sorunu" ve "depresyon" yaşarlar. Çoğumuz bu kişilik yapımızı kontrol altında tutmayı başarırız ve yaşam boyu çevremizden "biraz endişelisin, rahat ol ya" ya da "amaaan boşver, sal gitsin" duymaya alışırız. Kimimiz ise, çeşitli davranışsal ve düşünsel takıntılar edinir ve dönüp dolaşıp bizi tekrar kuşatan "depresyon"la devamlı savaş veririz. Bir kısmımız "ne kadar başarılı, tuttuğunu koparıyor, çok iyi bir yönetici, çok programlı ve disiplinli" diye övülür, kimimiz ise "ay herkese devamlı karışıyor, herşeyi en iyi ben bilirim diyor, insanı plan ve programla boğuyor rahat bırakmıyor" diye yerilir. Baskın özelliklerimiz işimizde genelde başarılara, sosyal hayatımızda ise sıkıntılara yol açar, ama çoğumuz bunu bile kontrol edebilmeyi yani sosyal ilişkilerimizde bile "mükemmel"i oynamayı öğrenir, sıkıntımızı sadece kendi içimizde yaşar gideriz.. Sıkıntımız, kendimizle, kendi hayatımızla, kendimize koyduğumuz hedeflerimiz ve standartlarımızladır ve çoğumuz "içten içe mutsuz, doyumsuz, hep bir şeyler eksikmiş gibi" hissederiz. "Yaşamımızın doyuma ulaşması" ya da "kendimizi gerçekleştirmek" ya da "elimizden gelenin en iyisi" bizim için çok önemlidir, bazen "kim ne diyor" diye umursamamayı öğrenebilsek bile, yine de "kendim için hedeflerim" listemizi yırtıp atmayı asla beceremeyiz. Ve bunu gerekli görmemek bir yana, buna yüklediğimiz anlam çok büyüktür, "hedefsiz, plansız, anlamsız bir hayat" bizi korkutur, en büyük yenilgimiz "kendimizi daha iyi bir ben haline getirmek için uğraş vermemek"tir. Bu uğurda ne kitaplar yazılmış, ne felsefeler ortaya atılmıştır..

Peki, bunun nesi kötü?

Arasıra hepimiz kaygı yaşıyoruz. Kaygı olmazsa gelişim, değişim de olmaz, hayat da insanlık da hiç bir yere gidemez. Ama kaygının ölçüsü önemli. Mesela gece boyu "ya ölürsem, bu çocuklar ne olacak?" diye düşünüyorsanız ve uykularınız kaçıyorsa, bu 1-2 defa değil sık sık olmaya başladıysa.. Ya da kontrol ihtiyacınız kendi yaşamınıza değil, çevrenizdekilere doğru genişlediyse, herkese "şunu şöyle yapsan, bunu böyle etsen" diye "öneriler ve nasihatler" vermeye başladıysanız.. Ya da insanlardan devamlı "ay lütfen bi otur, ben rahatsız oluyorum seni gördükçe, lütfen rahat olalım samimi olalım biz bizeyiz bak" gibi cümleler duymaya başladıysanız.. İlişkileriniz bozuluyorsa, uykusuzluk ya da mutsuzluk gibi sebeplerle hayat kaliteniz düşüyorsa, o zaman durup bir düşünmenin zamanı gelmiştir.

Ne yapılabilir?

Maalesef kişilik bozuklukları biz klinik psikologları en zorlayan sorunların başında gelir çünkü çoğu uzun vadede kemikleşmiş, kişilik yapısı ve hayat felsefesi haline gelmiş sorunlardır. Dolayısıyla kişinin bunu "kendi sorunu" olarak kabul etmesi zordur. Bize başvuranlar genellikle "yakınlarım beni anlamıyor, ben olmasam bir çok şeyin ters gideceğinden endişe ediyorum, insanların rahatlığı beni yoruyor" gibi nedenlerle gelirler. 10 seneden uzun meslek hayatımda "ben kontrol manyağıyım, ben aşırı mükemmeliyetçiyim, bende narsistik kişilik problemi var" gibi nedenlerle gelen bir tek danışanım bile olmadı. Öncelikle tabii ki farkındalık eğitimi veriyoruz ve bu bilişsel şemaların nasıl sorunlara neden olduğunu anlamalarını sağlamaya çalışıyoruz. Sonra bu kişilik yapılarının yakın çevrelerine etkilerini görmelerini sağlamaya çalışıyoruz. En son olarak da "herşeyin en iyisini özellikle yapmamak, reddetmek, hayır demeyi öğrenmek ve sorumluluğu başkasına yıkmak" gibi konularda bilişsel ve davranışsal alıştırmalar veriyor, "kontrolü yavaş yavaş elinden bırakması" ve "kendisine daha ulaşılabilir hedefler koyması" yönünde onu destekliyoruz. Daha "takıntılı" ya da ileri derecede kaygı bozukluğu, depresyon ve panik atak öyküsü olan hastalarda ilaç tedavisi almak üzere psikiyatra yönlendiriyoruz.

Kendi kendinin psikoloğu olmak adına ne yapılabilir?

Ben kendime şu telkinlerde bulunuyorum:
- "kapasiten belirli ve sınırlı ve bu dünyada bir işi senden çok daha iyi ya da kötü yapan insanlar da var ve işler bir şekilde ilerliyor. Bu işin tek sorumlusu sen değilsin, bunu unutma".
- "her işi en iyi şekilde değil, yapabileceğin en iyi şekilde bile değil, sadece yeterli düzeyde yapmaya odaklan ve arasıra işlerin rayından çıkmasını, hiç aklında olmayan şekilde davranılabileceğini tolere etmeyi öğren ve uygula".
- "sadece bir alanda mükemmel ya da pek çok alanda çok iyi olmak yerine, o an yaptığın işte mutlu olmaya çalış".
- "Mizah" en güçlü silah, korkularına, endişelerine ve kendinde değiştirmek istediklerine mizahla saldır.
- Ve altın kural: "bir işi senden başkası da yapabiliyorsa, o işi ona YIK!" (bu kuralda çuvallıyorum işte)

Tabii inançlı biriyseniz, dünyada kontrol edemeyeceğiniz şeyleri sizden çok daha üst rütbeliye bırakmak ve ona güvenmek, kaderin, hayrın ve şerrin de ondan geldiğine ve herşeyin yine ona döneceğine, hiçbir şeye hele de çocuklarımıza sahip olamayacağımıza, onların sadece bize birer emanet olduğuna inanmak da insanı rahatlatabiliyor.

Sizlerin de eklemek istediği, işe yaradığını düşündüğünüz telkinleriniz varsa, lütfen ekleyin.

6 Temmuz 2018 Cuma

"Ben ölürsem, bu cocuklar ne olacak" korkusu

Güncelleme: Bu yazıyı taaa 2 hafta önce yazdım, sanki içime doğmuş başıma birşeylerin (bisiklet kazası ve üç kırık kaburga kemiği) geleceği! Ürpererek yayınlıyorum :) Ve evet, "yatıp dinlensene" kısmı mayamda yok galiba yahu, ben adam olmayacağım..

Yillar gectikce ananemin sozlerinden bazilarini daha iyi anlamaya basladim.. Biri de bu "Allah kimsenin yavrusunu dort gozden uzak buyutmesin"di.. Yani hem anne hem babasi yaninda buyutsun, ayirmasin, kendi baslarina kendi ayaklari uzerinde duran, saglikli, mutlu, huzurlu, hayirli evlatlar ve yetiskinler olduklarini gormeyi nasib etsin insallah.. Amin! Hepimize amin!

Ölüm korkusu bir cogumuzda var, eminim. Ozellikle cocuk sahibi olduktan sonra daha da gun yuzune cikti bendeki. Cocuktan once olum korkum daha cok bilinmezlige duyulan korku gibiydi, canim aciyacak mi, sonrasinda ne var, yok olacak miyim, benden geriye ne kalacak.. Bu bencil bir korkuydu, dunyada yer birakma istegi, onemli olduguma kendimi inandirma istegi.. Cocuklardan sonra, bu sekil degistirdi ve "ya ben onlar tam buyumeden olursem?" halini aldi. Bensiz ne yaparlar, nasil hayatta kalirlar, kim bakacak onlara? Tabii gurbetteyim, ailelerimiz yaslandi artik, ikimizin de kardesi akrabalari yok, vaftiz edilmedikleri icin onceden belirlenmis koruyucu aileleri yok, kardes gibi cocuklarimi emanet edebilecegim bir dostumla bir kuzenim dunyanin iki ucunda yasiyor, baskasina da emanet etsem "2 cocugu birden kim alir?" falan gibi lojistik problemler ortaya cikiyor. Yani korkum kendimden cikip sosyal bir korku halini aldi. Bir de sufizmin etkisi var gelisimimde, kendimin "vaz gecilemez" ya da "biricik" olmadigimi, hayatin bensiz de gayet guzel devam edecegini, bir kum tanesi kadar yerimin oldugunu fark ettim ve "varolus kaygim" ben merkezinden cikti. Hayat devam ediyor, cocuklar annesiz de buyuyordu.. Yani annenin yerini hayatta kalma icgudusu aliyordu, cocuklar adapte oluyor, hayatlarini yeni kosullarda surduruyor ve gayet basarili yetiskinler olabiliyorlardi; anne bile vazgecilemez degildi..

Ama cozemedigim hala "anne yerine kim gececek" sorunu, yani son derece "materyalist ve nesnel bir endise" yerini koruyordu.. Malesef kültürümüzde bu tip 'zor konular'a takilana cözüm olarak "aman bosver dusunme bunlari, aklina getirme simdi" gibi lafta kalan öneriler veriliyor ve zor konuyu dusunmek ve cozum bulmaya calismak yerine goz ardi etmek cok sik basvurulan bir savunma mekanizmasi. Ama bu asiri mantikli ve cozum odakli kisiligimle beni hic tatmin etmiyor, hatta endiselerimi kamciliyor.. Hatta bu noktada bazi geceler uykum kaciyor, esimle konuyu tartismak, sanki yarin olecekmisim gibi kati planlar yapmak istiyordum (cunku ben buyum, kafamdaki konulari cozumlemeden, en azindan optimum bir cikis yolu bulmadan rahat edemiyorum).

Tabii takintilar ve endiseler konusunda meslegimden gelen bilgimi kullanarak kendime su sorulari soruyordum: 1. "bu endise su an ne kadar gecerli ya da gercekci?" (sifir) 2. "bu konu hemen su an cozulmeli mi, acil onem arz ediyor mu?" (hayir). O zaman: su an yapabilecegin bir sey yok, rahatlama teknikleri ve uyku. Kolay degil ama uzerinde ugrasirsaniz genellikle 30-40dk icinde uykuya geri dalmak basariliyor. Devamli telkin, nefes egzersizleri vs. ama konu cozulmedikce hep orada, geri planda duruyor ve hortlamaya devam ediyor.

Boyle bir gecenin sabahinda mosmor gozlerle BAP'tan "merak etme, ben anne de olurum baba da, calisma saatlerini biraz dusururum, cocuklar da tum gun yuvaya gider, olmadi aupair abla falan bulurum tam zamanli" sozunu almis, biraz rahatlar gibi olmustum.. Bu sefer de "soz verdi ama acaba basarabilir mi" endisesi basladi! Kadinlar cocuklarini tek baslarina buyutme konusunda biraz daha mi az zorlaniyor? Sanki erkekler daha zorlaniyor ve daha siklikla yeniden evlenebiliyorlar. O gelen insan cocuklara nasil davranacak, sevecek mi yoksa (k)ayiracak mi. Yok evlenmese kendi tek basina nasil bakacak, sanki cocuklarim dunyanin en kirilgan varliklari gibi geliyor bana da (hepimize oldugu gibi). Nasil annesizlikte hor gorulmesin, iteklenmesin, nasil koruyacak kollayacak tek basina..  Simdi beraberken cok iyi bakan adam, gozum arkada kalmadan birakabildigim dunya uzerindeki tek insan olan babalari, tek basina kalinca zorlanacak mi.. Zorluga tepkisi ne olacak, dag gibi kalabilecek mi..

Endiselerim geri gelmisti.. En basitinden esim kizimin donunu ters giydirince gulup gecmek yerine parliyor, "daha don bile giydirmeyi ogrenemedin, kac defa yaptigin sey, hala yanlis yapiyorsun, biraz mindfulness yaaaa, odaklan biraz yaptigin ise" diye olay cikariyordum, halbuki haykirarak soylemek istedigim: "ben olmasam bu cocuklara kim bakacak, perisan olacaksiniz"di.. Ne buyuk endise, ne buyuk yuk, hic dile getiremedigim ama hep altta yatan!

Sonra bir gun Mizmiz'in kontrolcülük üzerine yazdigi bir yaziyi okudum ve birden bir ampul yandi. Benim asil korkum neydi? En ozde, olumden bile daha dehsetli korku neydi? Tabii ki, "Kontrolu kaybetme korkusu"! Birden hersey berraklik kazandi.

Yasadigim aydinlanmayi ve o acik secik korkuyla yuzyuze gelince yaptiklarima, bir sonraki yazida devam edecegim ama bu noktada durup sizlere sunu sormak istiyorum. Ölüm durumunda planiniz var mi?  Nasil bir cozum var aklinizda? Yoksa hic dusunmuyor, anma kötüyü bulmasin seni mi diyorsunuz..

28 Haziran 2018 Perşembe

5 sevgi dili

Cok yeni kesfettigim ve kisacik kisacik, calakalem ve hatta biraz da daginik halde yazdigi (ki bu huyunu da cok seviyorum, cunku ben lafi aynen bu ilk cumlemde bile gordugunuz gibi uzattikca uzatiyorum, halbuki tek cumleyle nasil da guzel ifade edebiliyor bazi insanlar bazi fikirleri..) neredeyse her yazisi beni o konu uzerinde bolca dusunmeye sevk ettigi icin, cok severek okudugum Mint sayesinde, "sevgi dilleri" diye bir kavramin varligini ogrendim. Yani "sevgiyi gosterme yolu"muz sadece sarilip opmek gibi fiziksel davranislar ya da seni seviyorum demek gibi sozel davranislar degilmis, daha bir cok farkli sevgi iletisimi varmis! Yine mint'in verdigi kaynak ile, bu hafta Gary Chapman'in su kitabini okuyorum.

Cevremde ne kadar da cok sayida sevgi dili "karsisindakine hizmet etmek" olan insan oldugunu ve fakat, benim bu dili anlamadigim icin bu davranisi sevgi alisverisi olarak gormedigimi ve bundan doyum alamadigim icin kendimi yeterince sevilmiyormus gibi hissettigimi ya da karsimdakiyle bag kurmakta zorlandigimi fark ettim! Yani ben "ay ne olur bana misafir gibi hizmet etmeyin, oturun iki laf konusalim, ben yemege ya da dinlenmeye gelmedim' derken, aslinda onlar 'seni dinlendirelim, yedirelim' derken beni sevdiklerini soyluyormus. Ya da mesela Maya'ya her dedigini yaparken, asla hayir diyemezken ben onlari elestiriyorum ya, aslinda onlar maya'nin hizmetine kosarken aslinda sevgi verdiklerini dusunuyormus. E gunaydin diyeceksiniz ama vallahi farkina varmamistim! Benim icin bu hizmet davranisi, birine yaranmaya calismak, devamli kendini feda etme digerlerini kendinin onune koyma halleri hep cok yanlis, cok yikici, kendine zarar verici gorunmustur ve bir insanin bundan zevk alabilecegini de yanlis, hastalikli bir zevk olarak dusunmus, o insana kendini yiprattigi icin acimis ve ofke duymusumdur. Kac defa "bu sevgi degil, simartmak, gereksiz yere tembellestirmek, cocugu yapabildigi seylerin gerisine goturmek, bebeklestirmek, devamli hizmet edilen ve eden rolleriyle bulundugumuz andan zevk alamamak" diye tartismaya calismis, karsimda susup duran akrabalarima sinirlenmis, tatili rezil etmisimdir.. Oysa sorun cok basitmis: iki farkli sevgi dili konusmak ve birbirimizi anlayamamak!

Yeni diller ogrenebilmek istiyorum. Mesela daha verici olmak istiyorum ama hediye degil de, zaman vermek, enerji vermek, birine yardim etmek seklinde olsun istiyorum. Maddiyata dayali yardimlar konusunda elimi daha acmak istiyorum ama asil maneviyata dair alanlara ciddi yatirim yapmak istiyorum. Bu sevgi dilini iyice ogrenmek ve uygulayabilmek istiyorum. Bu alanda cok acim, itiraf edeyim.. Bana da zaman verilsin, maneviyat verilsin cok ihtiyacim var! Mesela cocuklar disinda ailemle konusamiyoruz artik, buna cok acim. Mesela bebek bakicisi bulsam soyle aklim arkada kalmadan birakip iki isimi gorebilsem, buna cok acim. Mesela kizlarda gece daha cok disari cikabilsek ve konu cocuklar ya da kocalar olmasa, buna cok ihtiyacim var. Boyle sevgi dillerini konusmaya ihtiyacim var!

Sizin akliniza baska diller geliyor mu ya da kullandiginiz baska diller var mi?

25 Haziran 2018 Pazartesi

Sevgili günlük: Yapabilirdim ama yapmadım..


Çok zor bir gün geçirdim. Ama dağılmadım.

Dur anlatayım. Çünkü biliyorum, sen de zor bir gün geçiriyorsun, ya da geçen hafta geçirdin, ya da haftaya geçireceksin. Seni tanımasam, binlerce kilometre uzağımda olsan ve hiç tanımayacak olsam da, tek başına olmadığını söylemek istiyorum.

Bu sabah saat 5.10'da ben uykumun en derin en tatlı yerindeydim. Birden Maya en yüksek perdeden bağırarak uyandı. Burnu kanıyormuş yine. Burnu çok sık kanıyor, bazen her ikisi birden ve çok yoğun kanıyor. Onun burnu kanarken ben sıklıkla lösemili çocukları düşünüyorum, yine o düşünceler üşüştü aklıma. Korkuyorum. Hiç bir şeyden korkmadığını sıkça dile getiren ben, hastalıklardan ve zor zamanlarda tek başıma mücadele vermekten çok korkuyorum. Korktukça da korkunun ikiz kardeşi, sinirlilik gelip üstüme çöküyor. İnsan neye sinirleniyorsa, aslında onun altında korku yatar, en sinirli insanlar aslında en endişeli insanlar biliyorum.. Sinirleniyorum, önce burnu kanadığı için basbas bağıran çocuğa "bağırınca duruyor mu? sus ve bekle işte!" diyecek oluyorum (ama demiyorum çünkü biliyorum korkusundan bağırıyor) sonra kendime "yine burun kanamasını lösemiye bağladın, 40 yaşına geldin, kurtul artık bu ölüm korkundan, olacakla öleceğe çare yok, kabullen" diyecek oluyorum (ama demiyorum çünkü hangimiz korkmuyoruz ki ölümden). 15dk sürüyor kanamayı durdurmak, yan odada yatan Lukas uyanıyor, onu geri uyutmaya giderken Maya'yı babasına devrediyorum ve içimden "hep Lukas'a gidiyorsun, hep Maya'yı yarı yolda bırakıyorsun, resmen çocuk kayırıyorsun" demek geçiyor (ama demiyorum, çünkü algıda seçicilik yaptığımın, Maya'ya da koştuğumun ama şu an sabahın 5'inde önceliğimi Lukas'ın geri uyutulmasına vermemin normal olduğunu biliyorum çünkü uyumazsa hepimiz ayaktayız işte ve buna gücüm yok, ayrıca baba denen bişey var, bu iş için var..)

Oysa ki Lukas uyumuyor. Maya da uyumuyor. Hiçbirimiz uyumuyoruz. Kalkıp hızla duşumu alayım diye düşünüyorum (ama yapmıyorum, sabah duş almak benim için ruhumu arındırmak demek, yavaş yavaş alıyorum). Eşim 6.30'da işe gidiyor. Bugün tüm gün toplantıda ve gece de geç gelecek. Onları 8 gibi uyutuncaya dek tam 14 saat çocuklarla baş başayım, bir başımayım. O an "Maya'nın ateşi yok, aslında okula gönderebilirim" demek geçiyor içimden ve hemen ikiz kardeşi geliyor: "bencilsin işte, tek çocuk rahat diye neredeyse hasta çocuğu okula göndermeyi düşünecek kadar bencilsin" diyecek oluyorum (ama demiyorum, çünkü sonuçta kıyamayacağımı, diğer çocukları da düşüneceğimi ve gönderemeyeceğimi biliyorum).

8.30'da doktoru arıyorum, 9.45'e randevu veriyor. Bir saatim var. Bir sürü işim var. Kanlanan çarşafları da atıp bir posta çamaşır yıkıyorum, Lukas kahvaltısını yapıyor, Maya yapmıyor. Geçen gün tam 30dk kendini yerlere vurarak ağladığı ve sonunda odasına kapatılmadan susmadığı gibi "Malt Birası içeceğim" diye tutturuyor yine. Bu çocuk neden böyle diye düşünüyorum ve "acaba çok mu sevgisizim, çok mu kuralcıyım"a kadar uzanacak gibi oluyor düşüncelerim (ama yapmıyorum, gittiğim tüm psikologların, ağlayan çocuk merkezindeki doktorların dediğini düşünüyorum: karakteri bu, sorun bende değil" diyorum). Çamaşırları asıyorum.

Tanıdık kramplar başlıyor, regl oluyorum. Hani doğumdan sonra bitiyordu o ağrılar diyecek oluyorum (ama demiyorum, bitmiyor işte, nasıl "aman doğum ağrısı kötü değil, reglin biraz fazlası, kolay" dediler ve yediysem, bunu da yemişim işte.. Geçiyorum). Bu sırada Lukas Maya'ya saldırıp durduğu için - tabii ki aklımdan "bu çocuk neden böyle? acaba yeterince ilgi göremediği için mi hırçın?" düşüncesi geçecek gibi oluyor (ama yapmıyorum, çünkü bu da onun karakteri, bu da onun yavaş yavaş yontmam gereken özelliği) onu da kendimle çamaşır odasına kitliyorum ve Maya'nın yine burnu kanamaya başlıyor. Yanında duran mendili almak aklına gelmediği için tüm koltuk kan oluyor. İçimden ona "kızım bağıracağına mendili alıp burnuna tutsana" diye bağırmak geçiyor (ama yapmıyorum, ona kızamıyorum, bağırmalara bağırarak karşılık vermek istemiyorum). Eş zamanlı olarak içimden çocuğun burnu kanıyor diye üzülmeyip kanlanan beyaz koltuğu düşündüğüm için utanıyorum ve yine "benim gibi takıntılı biri neden çocuk yapar ki"ye varan düşünceler geçecek gibi oluyor aklımdan (ama yapmıyorum çünkü o beyaz koltuklar, benim için "çocuktan sonra da yaşam standartlarını düşürmeden yaşayabilmenin" bir simgesi ve benim için önemliler, bu psikopatlık değil, yaşadığın ortamı güzel kılma arzusu sadece, temel insan hakkı..)

Doktora gidiyoruz. Streptokok negatif çıkıyor ama boğaz beyaz. İlaç vermiyor. Acaba yine mi atlanıyor? diye düşünecek gibi oluyorum (ama düşünmüyorum, sadece duruma şükret, doktora inan diyor, geçiyorum). Eve dönüyoruz, hızla etrafı topluyor, öğlene yemek hazırlıyorum, iki üç kaşık yiyorlar, ben de büyük bir çikolata ile diyet (nedense?!) kola içiyorum kafein gözümü açsın diye. "E hani sağlıklı beslenme.." diyecek oluyorum (ama demiyorum, bugün o çikolataya da o kafeine de ihtiyacım var, biliyorum).

Lukas'ı yatırıyorum. Maya'yla başbaşa kalıyoruz. Ve o an aslında bu zamanı ne güzel değerlendirebileceğimizi düşünüyorum, kitap okuyabiliriz, yatakta sarılabiliriz, boyama yapabiliriz ama hiçbirini yapmak gelmiyor içimden.. Ve yapmıyorum! Maya'nın eline ipad'i veriyorum, yanına da ben oturup bilgisayarı açıp amaçsızca nette dolanıyorum. Konuşmuyoruz bile.. Bir an onu öyle ekrana kitlenmiş görünce "çok kötü bir anne olduğumu" düşünecek gibi oluyorum (ama yapmıyorum. Ben de insanım ve o 1 saatlik beyin boşaltmasına benim de ihtiyacım var, bugün o ekrana 1 saat baktı diye ne aptallaşacak, ne de onunla oynamadım diye bağlanma problemi yaşayacak). Bugün içimden gelmiyor, oynamak istemiyorum ve oynamıyorum ve bu beni kötü anne yapmıyor!

Lukas uyanıyor. Meyvelerini veriyorum. Çamaşırları topluyorum. Onlar iç odada birbirlerine girip duruyor, Maya devamlı "ayyy acıyor anneee" diye bağırıyor. Birkaç defa yanlarına gidip onları ayırıyorum. Güzellikle "bak oğlum yapma cici yap, ısırma, vurma" diyorum sonunda sinirlerim bozuluyor ve ikisini de alıp bas bas bağırmak geçiyor içimden (ama yapmıyorum, çünkü ne işe yarayacak bağırmam, onlara daha da sinirli olmayı öğretmekten başka?) onlara kızmıyorum ama "kızım niye böyle duruyorsun, madem vuruyor, sen ondan güçlüsün, ellerini tut ve yüksek sesle hayır de, böyle oturma önünde, kendini koru" diye ayar çekiyorum, öbürünü de tuttuğum gibi "hayır, buna izin veremem, cezalısın" diyerek odasına götürüyorum. Kapısını kapatır kapatmaz kıkır kıkır gülerek açıyor geri. İçimden gülmek ve sarılmak geliyor (ama yapmıyorum çünkü istikrar denen bişey var yahu). Ama fazla da uzatmıyorum, bebek beyni balık beyni sonuçta, unuttu bile. Ben de unutuyorum.

Saat 15'te komşu kızı M. bize geliyor "Mayaaaaa oynayalım mıııı?" diyor, "hayır Maya hasta bugün olmaz" demek geçiyor içimden (ama yapmıyorum çünkü kendimde hala oyuncu annelik gücü bulamıyorum, bugün böyleyim, sıkıcıyım, ama ben sıkıcıyım diye o da sıkılmak zorunda değil diyorum, içeriye alıyorum). Ev savaş yerine dönüyor (sorun etmiyorum). Lukas'la oynamak istemiyorlar (sorun etmiyorum). Lukas sinirinden eline geçirdiği boya kalemleriyle duvarı boyuyor (sorun etmiyorum). Lukasla oynuyorum. M. gidince Maya toplamak istemiyor (sorun etmiyorum). Evi topluyorum. Maya odasında "sakin zaman" geçirmek istiyor, Lukas'ı istemiyor, Lukas kapıyı yumruklayarak ağlıyor (sorun etmiyorum). Onu da alıp mutfağa kapanıyorum, akşam için yemek hazırlıyorum, bu arada o sular ve kavanoz kapaklarıyla oynuyor, etraf ve kendi donuna dek ıslanıyor (sorun etmiyorum).

Saat 18'de "Yemek hazır" diyorum, Maya oralı olmuyor, "aç değilim" diyor. İçimden "yemezsen büyüyemezsin böyle ufacık kalırsın" demek, tehditler savurmak, zorla yedirmek geçse de yapmıyorum "peki kızım ama yemezsen yatağa aç gideceksin" diyorum, blöfümü de yemeği de yemiyor.. Ve en zor zamanlar başlıyor, yatak öncesi o 2 saat.. Babasız. Evde oturup ikisinin her dakika birbirine girmesini izleyebilirim (ama yapmıyorum), Maya'yı yine ekrana bağlayıp Lukas'la oynayabilirim (ama yapmıyorum), ikisini birden alıp dışarı parka çıkabilirim (ama yapmıyorum hava serin, Maya halsiz). Kendime acıyabilir, yorgunum diye mızmızlanabilir, sonunda her üçümüzün de ağladığı senaryolar içine girebilir ya da artık sadece psikolojik değil kramplar yüzünden fiziksel anlamda da çökmenin eşiğine gelmişken kendimi zorlayarak iki çocuğumu da alıp oyun oynayabilirim..

Oynuyorum. Zorluyorum. İlk başta zorlanıyorum ama sonra, hayvanat bahçesi yapıyoruz, bloklar ve hayvanlarla. Maya hayvanları konuşturmaya başlıyor, Lukas devamlı oyunumuzu bozuyor. Maya ona bağırıyor. Lukas kafasına tahta blokları fırlatıyor. Maya ağlıyor. Lukas gülüyor. Delirebilirim (ama yapmıyorum, onun yerine hayvanları konuşturmaya, tek boynuzu Lukas tarafından kemirilerek yokedilmiş ineğimizin kendini tekboynuzlu at sanmasıyla ilgili saçmasapan bir hikaye kurmaya başlıyorum, Maya gülüyor, Lukas gülüyor, ben gülüyorum).

Çiş, "hadi kızım kaka, biraz daha ıkın, çıktı çıkacak hadi" cebelleşmesini kaybediyorum (sorun etmiyorum, ilacı veriyorum), diş, yatak hazırlığı ve Maya'yı öpüp hikayesini anlatıp "bugün baban yok, o nedenle bana yardımcı olmanı istiyorum, bu gece kendin uyuyacaksın, ben yan odadayım, Lukas'ı uyutacağım, eğer anne dersen duyar ve gelirim yanına" diyorum. Kendime yine Lukas'ı tercih ettin diyecek oluyorum (ama demiyorum, tercih değil, zorunluluk diyorum). Maya biraz üzülüyor, dudağı bükülüyor, ikisini yatağıma alabilirim beraber uyuyabiliriz diye düşünecek oluyorum (ama kendimi durduruyorum çünkü biliyorum onlar uyuduktan sonra yatakta sızana dek o 1 saate ihtiyacım var, tek başıma, kimsenin ayağı eli gözü üstüme değmeden, tek başıma olmaya, kitabımdan iki sayfa, dergimden 2 sayfa okumaya, biraz netflix'e bakmaya, kafamı boşaltmaya ihtiyacım var, bu benim hakkım).

Lukas'ın uyuması 1 saate yakın sürüyor. Maya beni beklerken kendi kendine uyumuş oluyor. Onun bu garibanlığına, yalnızlığına, annesizliğine üzülecek oluyorum (ama yapmıyorum çünkü artık 5 yaşında ve onu öptüm, hikayesini anlattım, bu şekilde tek başına uyuması normal olan zaten). Yine de öpüyorum bir defa daha, kapısını kapıyor ve çıkıyorum. Zordu ama dağılmadım diyorum.

Şimdi bu anlattıklarıma illa ki "aman bu mu zor, bizde daha ne dertler var" diyenler olacaktır. Haklısınız, bunlar da dert mi, insanlar ne hastalıklarla, ne güçlüklerle uğraşıyor, her gün tek başına olan anneler var, üstüne bir de çalışmak zorundalar diyecek oluyorum. Ama yapmıyorum. Benim "zorlandım" dediğim günde bile şükredecek bin ayrıntı vardı elbette ama bugün bunları görmekte zorlandım. Ve kendimi zorlamadım. Bazen "bugün çuvalladım ama yarın bambaşka bir gün, yarın çok daha iyi olacağım, elimden gelenin en iyisini yapacağım" diyorum ama bazen de demiyorum işte.. Bugün demedim. Bazen denmiyor, yapılmıyor, olmuyor. Hepimize olmuyor mu? Prenses Kate'e bile oluyordur bence.. Kaldı ki prenses değilim, insanım..

Zorlanmak, çuvallamak da hayatın bir parçası. Bazen hiç bir anlamı olmayabiliyor, bazen hiç bir şey öğrenmen gerekmiyor, bazen sadece yaşa ve geç diyorsun.. Hepimize oluyor.. İnsanız. Yaşa ve geç..

(Bugün en azından bir başarım da oldu; yukarıdaki fotodaki felaketi geri döndürmeyi başardım..)

14 Haziran 2018 Perşembe

5 yıllık annelik karnem


Ve Maya törenlerle 5 yasina girdi!

5 yıldır anne olduğuma yakın çevrem inanamıyor (itiraf edeyim ben de). Bari içlerinde tutsalar, yüzüme de söylüyorlar. "Ay Öğreneeeeen, devamlı "ben evlenmiycem iyyy çocuk hayatta yapmam bu dünyaya" diyordun ya, vallahi korkuyorduk" falan diyorlar. Şimdi bunlara ne cevap vereceğimi bilemiyorum çünkü bazı zor geçen günlerin akşamlarında o her hücresinden sosyal sorumluluk ve çevre bilinci fışkıran ergen irisi halimi düşünüp, kendimi şaraba ya da yollara vurasım gelmiyor desem yalan söylemiş olurum (çok karışık yazdım, kime ne giydirdim belli olmasın diye).

Ha pişman mıyım aslaaaa ama canım çıkıyor mu, hem de nasıl.. M. kızacak ama, bence (en azından benimki) annelik eşittir gönüllü kölelik. O nedenle bana "ya bizi çok şaşırttın bu halinle" diyenlere ben de içimden "sen bi de bana sor, ben hala aynada kendimle yüzyüze gelince irkiliyorum bazı sabahlar" diyemiyorum, belki de demeliyim..

Geçenlerde uçakta bir kadınla tanıştım. Kadın 48 yaşındaymış, hiç evlenmemiş (2 defa köşesinden döndüm dedi), Almanya'ya da arkadaşlarıyla buluşmaya ve araba kiralayıp 2 hafta doğu Avrupa'yı gezmeye gidiyormuş. Kendine bir viski soda söyledi. Ben de yanında oturuyorum böyle (hırs hırs hırs, çek oğlum elini ordan, hırs hırs hırs, kızım dikkatli iç elma suyunu üstüne dökülecek hırs hırs şeklinde). Bi an dedim vay anasını ya, hayatlarımız ne farklı.. Kadın "aman da evlenemedim zavallı ben" modunda hiç değildi, hele "doğuramadım" hiç hiç değildi, kendine bakmış, fıstık gibi kadındı yani. Elini sallasa ellisi. Böyle kadınlara çok saygı duyuyorum (ve her gün saat 16.30-18 arası kendilerini düpedüz kıskanıyorum), heralde evlenmesem ben de öyle olurdum. Yalnız ve huysuz olmazdım bence. Ama bilemiyciyz... Sonuçta evlendim çocuklar doğurdum ve bu noktadayız. Pişman mıyım, asla. Biraz daha şişmanım sadece. Ahahahay ivrenç esprilere gel. Neyse özetle, benim ergenlik ve üniversite yıllarımı bilenler "oha bu da anne oldu ya herkes olur" modunda yaza dursun, ben yine de onlara kapak, "oldum ha, çok da güzel oldum haaaah" modunda kendime bi karne vereyim dedim.

Bu 5 senede önce kırık notlar ve hocanın takması kısımlarıyla başlayayım. Şimdi mesela asla geçemediğim bi ders var: "Ağlayan çocuklar" dersi. Ay o ders ne öyle ya! Ara sınavları verdim yani uçakta falan ağlayan bebeklere sinirlenmiyorum, annelerine şefkatli bakışlar atıyor, arzu eder gibi duruyorlarsa bebeklere agucuk yapmaya oyuncak ikram etmeye çalışıyorum. Ama uçak yere konduğu anda bende film kopuyor. En başta kendiminkiler olmak üzere, ağlayan mızmızlanan çocuklardan (itiraf edeyim yetişkinlerden de) inanılmaz derecede daralıyorum. Ağlayan çocuk konusunda sıfır, otur. 5 senedir hoca taktı bana yaaa. Yine "hastalıklar" dersi de devamlı çaktığım bir ders. Normalde gayet cool, respectful respectful takılan ben, çocuk hastalıklarında resmen karakter değiştiriyor, hasta çocuğa bile sinirlenebilen tuhaf bir insanımsıya dönüşüyorum. "Burnu akıyor"dan "ölecek" çıkarımına saliseler içinde varabiliyor, en kötü senaryoları oscarlık yapımlarla seyirciye sunuyorum. Sıfır, otur. Bu ikisi, bir de aslında ilk finalden gayet iyi notla geçtiğim "konuşamayan çocuk" dersinden de bu dönem sallantıdayım. Ya dersime çalışıyorum çalışıyorum, hoca sözlüye kaldırınca bende bi telaşe.. Holdeki yangın alarmı balık pişirirken çalmaya başlayınca korkusundan kaka yapan yavruya hala "Sağır mı acaba?" etiketlemesine varan bir endişeler yumağı.. Bu dönem o ders de tehlikede, hissediyorum.

Ama bu derslerin yanısıra takdirname ile verdiğim çok ders var bak! Mesela "başkasının çocuklarıyla kendiminkileri karşılaştırmamak" ya da "diğer çocuklara da çocuklarım kadar saygıyla yaklaşmak" derslerinden üstün başarı belgemi kaptım bence. Ha "diğer anneler ve özellikle komşu teyzelerin yorumları" dersinden biraz hocanın desteğiyle geçebildiysem de, son dönemlerde aldığım "elalemin ne dediğini boşvermek" dersini başarıyla vererek bu alanda biraz yol kat edebildim diyebilirim. Yine de "o konuşması bitmeyen elalem kendi yakın çevren olursa ne halt yiyeceksin bakalım" dersinden anca geçer not alabildiğimi ekleyeyim..

"İki çocuktan sonra insan kalabilmek ve 3. ve en kocaman çocuk olan kocaya zaman ve ilgi verebilmek" dersi malum sanat dersi, onu biraz hafife almıştım başlarda. Ama sanat ve müzik hocaları diğer dersler kadar ilgi beklerler malum, son dakikada toparladım onu da. Özel ders aldığım "zaman planlaması" dersinin çok yararı oldu, itiraf edeyim. Şimdilerde ihtiyacı olana bu konuda özel ders verebiliyorum, büyük zevkle (bi arkadaşım bu işin koçluğunu veriyor paraya para demiyor ha!)

Yine benzer bir kulvarda bir başka sanat dersinden, "kendine zaman ayırabilmek"ten de itekleyerek, yakın arkadaşlarımın verdiği kopyalarla zar zor geçebildiğimi de düşünüyorum. "Özbakım" konusunu çalıştırıp çalıştırıp son dakikada "yabancı memlekette dost edinebilme" konusundan soran hocaya ben neyleyeyim.. Neyse ki "samimiyet" dersini seçmeli aldığım arkadaşlarla çalıştıydık ara sıra, onlar da olmasa çakardım bu dersten de.

Böyle böyle "sıfırdan 100'e 35 senede annelik" isimli dersten de bu dönem geçer not alacağımı düşünüyorum. İlk vitesler biraz zorladıysa da 3.vitesten sonrası rahat aktı diyebilirim. Arada arka aynaya ve sol aynaya bakmakta yarar olduğunu hatırlayınca rahat gitti. Otomatik viteste (dadılar bacılar desteğiyle) öğrenmediğime seviniyorum çünkü el yordamıyla geldiğim yerden acaip gurur duyuyorum itiraf edeyim, tek kolumu dirsekten dışarı çıkarmaya bile başladım sıcak havalarda. Ama kavuniçi fuları efil efil uçurarak kullandığım cabrio'ya daha zaman var malesef..

Özetle; karnem bu sene de yüz güldürüyor. Bir takdir ya da teşekkür alamadım belki ama derslerimi verdim, gururluyum. Malesef tatilimiz yok, yaz okuluyla devam ediyoruz. Okuldan çıkınca da tornacı olarak çalıştığım atölyeye koşuyorum. Arada patronum izin veriyor, bi pazar öğleden sonrası falan paydos diyor ya, dünyalar benim. Alıyorum gevreğimi gidiyorum boğaz kıyısına, martılar gibi özgürüm be. Ama sonra özlüyorum ya, o hızı devinimi gürültüyü de özlüyorum. Bir de çalışmayı seviyorum galiba ben, üretmek, kendimi devamlı denemek sınamak geliştirmeye çalışmak. Güzel be.

Ha şimdi dönelim o 48 yaşındaki ablamıza. Ona da hayranım, söylemeden bitirmek istemem. Çünkü "evlenmek, doğurmak" gibi eylemlerin yaşam amacı olmadığının kanıtı bu kadın. Çünkü mutlu, çünkü kendini sevdiğini söyledi bana, kendini güzel ve değerli bulduğunu söyledi, ışıl ışıldı.. Çünkü kendi derslerini çok güzel veriyordu, kendi seçimlerini yaşıyor, mutlu oluyor, mutlu ediyordu.. Çünkü 3 saatlik uçak yolculuğunda benimle sohbet ederken, iki taban tabana zıt hayatın aynı noktada birleşebildiğini gösterdi bana ve birden "ya bu seçimi yapmasaydım..." odaklı düşüncelerimi sildi süpürdü. O an, olduğun yerden, seçiminden memnun olabilmek, anı doya doya yaşayabilmek, işte "hayat sınavının" geçer notu buydu..

Kızımdan öğrendiklerim (4 yaş)

4 senede ne üniversitelerden mezun olunuyor da benim ilk sene ya da ikinci sene, ya da üçüncü sene ya da dördüncü senede öğrendiklerim öğrenilmiyor. O nedenle, kaldığımız yerden eğitime devam, bir nevi yüksek lisans da denebilir bu seneye:

Ne kadar süslü olursan ol, 4 yaşındaki kızının kokoşluk standartlarını yakalayamazsın! 40'ıma adım adım yaklaşıyorum ama keyfim yerinde çünkü 'gencecik tazecik' sanıyorum hala kendimi. Öyle abartılı, genç genç huylarım yok ama ucundan kırmızı ruj ve oje, elbise, salınmış dalgalı saçlar falan işte idare ediyor, 30'larımın başında gibi gözükmek için. Bir de gülümsemek şart, kırışık buruşuk deme gülümse ki karşındaki seni en azından ruhu genç bellesin.. Fakat eninde sonunda 4 yaşındaki kızın seni acı gerçeklere döndürüyor: "anneee, sen bin yaşında mısın?" diyerek. Bir de yarım saat falan sonra arkasından 'anne burnunun üstünde niye karabiber var?' gelince, hiç olmadı yani. Day-spa şart.

Ah kardeşlik.. Bu sıra kafayı saksı çiçeklerinin toprağını kazmaya takan Lukas'ı artık 46372652. sabrın sonunda adamakıllı azarlayıp içeriye el süpürgesini almaya giderken, peşimden Maya'nın sessiz adımlarla yerde şaşkoloz şaşkoloz oturan Lukas'ın yanına "seyirtmesini" duyuyorum. "Lukascııım, anne kızdı ama seni çok seviyor, korkma!" diyip ufak bir öpücük koyuveriyor kafasına. Sonra da bana dönüp "anne biliyor musun, ben bebekken çok sıkılıyordum çünkü yalnızdım ama şimdi Lukas var, onunla oynarken hiç sıkılmıyorum, çok mutluyum" diyiveriyor! (Yesinler sizi, 5dk önce odamda yalnız olucam Lukas 1000 yıl gelemez baaaam" diye kapıyı vuran kimdi peki?)

Pinokyonun çıraklık dönemi: "Anne nolur nolur nolur oje süreyim". "Olmaz Maya'cım sen daha çok küçüksün, tırnaklarına yazık". "Ama öğretmenim anaokuluna yarın ojeyle gelin mutlaka dediiiiii". "Oldu, gözlerim doldu..."

Pinokyonun uzmanlık dönemi: "Anne noooolur oje süreyim". "Maya'cım yazık canım, tırnakların böyle doğal ve güzel, yemeklerini ye, suyunu iç, bol bol da kaka yap büyü ki büyüdüğünde istediğin kadar oje sürebilesin, hem de rengarenk". "Ama anne A. ile L. bana anaokulunda "senin ojen yok, bizimle oynayamazsın" dediler, ben çok ağladıııım". Yelkenler suya.. "Getir o parmakları......." (Ertesi gün sordum öğretmene, yok tabii öyle bir zorbalık falan, yedim mi yedim, afiyet olsun).

Geppetto'nun uzmanlık dönemi: "Anneee nooolur mor oje süreyim". "Maya'cım ojeyi sadece tatilde sürecektik, okul açılırken silecektik hani". "Anne lütfeeen bu kırmızılar bozuldu, mor süreyimmmm". "Hmmm. O zaman getir bakayım, bunların hepsini silelim ama sadece 1 tane parmağa mor sürelim olur mu?" (pazarlıkta uzmanlık düzeyine gel) "Yaşasıııın, anne sen en harika annesiiiiin" (yılların takdir görme uğraşını 1 parmağa oje ile kazandım, güleyim mi, ağlayayım mı?)

Evlen benimle: Her kız çocuğu gibi Maya da büyüyünce illa ki babasıyla evlenmek istiyor. Ama o zaman anne ne yapacak, yalnız kalmasın o da başka biriyle evlensin o zaman diyince ikna oluyor. "O zaman Lukas'la evleneyim?" Hönk. "İki tane çocuğum olsun biri kız biri erkek, kızın adı Maya, oğlanın adı Lukas" olsun. Hönk. "Ama olmaz Maya'cım siz kardeşsiniz, kardeşler evlenemez". "O zaman kuzenim Johanna ile evleneyim?" Hönk. Maya sen evlenme bence, herkes evlenmek zorunda değil.. Toplumun akıl sağlığı için..

Zorbaya karşı duruş: Oyun parkında salıncak sırası bekliyor, onun yaşlarında üstü başı bereli, oyundan kir içinde bir oğlan salıncakta. Sırasını vermiyor. Bıdır bıdır konuşuyor bir de. Maya cevap vermiyor. Yanına yaklaşıp dinledim ki "Sen ölene dek bu salıncaktan inmiycem. Sen bebeksin zaten git bebek salıncağına" kısmını duyunca dellendim. Zorbalığa hiç gelemem. Hele böyle dil çıkarıp nanik yapanına hiç. Sinirlerim zıpladı. Kendi 4 yaşıma döndüm ve çocuğa tam okkalı bir ayar çekecek ve zorbalığa zorbalıkla (sensin bebek, baksana küçücük kalmışsın anca salıncağa binebiliyorsun, kaydırağa bile tırmanamıyorsun!) karşılık verecektim ki, Maya'dan güçlü ve sakin bir ses yükseldi: "Ben bebek değilim, ben büyük bir kız çocuğuyum! Saçma konuşuyorsun" Bu kadar.. Oğlan sustu kaldı, ne diyebilirdi ki bu lafa? :D Helal olsun be kızım sana! Büyük ve akıllı kızım benim :D

Sen anane ol, babanne olma: "Anne sen yaşlanıcaksın ya, o zaman sen anane ol tamam mı, babanne olma.." "Niye Maya?" "Çünkü babanne olursan ben hasta olunca sen gelip çocuklarıma bakmazsın ama anane olunca gelip çocuklarımla çokçok oyunlar oynarsın.. Bide babanne olunca balık yedirirsin, anane olunca çok çikolata verirsin". (E bu da anneler/ananeler günü hediyesi olsun e mi?)

Sen ölünce: "Anne sen ölünce pembe giysinle nazar boncuklu kolyen benim olsun mu?" "Olsun yavrum da, bence o sırada başka dertlerin olabilir, bunları hatırlamayabilirsin.." "Hmmm evet önce 1 sene bekleyip senin mezarına kocaman bi taş koymamız lazım dimi.." "Evet...."

İkişer ikişer geliiin: "Anne ben iki annem olsun istiyorum" "Ama yavrum iki annenin olması için, annenle baban önce boşanmak zorunda, ancak o zaman baban başka bir kadınla evlenebilir, sonra senin de iki annen olur". "Peki iki babam olsun?".... "Neden olmasın...?"

Bu hayatta kimse sonuncu değil! Bir süredir "birinci olmak" Maya için önemli, ilk kim kapıya koşacak, ilk kim dişini fırçalayacak, ilk kim kaydıraktan kayacak.. Yarışmalı hayata çok karşı olduğum ve benden örnek almasını umduğum için, hep "sonuncu ve mutlu" oluyorum. Ta ki bir gün halime üzülen Maya bana "anne biliyor musun, kimse sonuncu değil, ben 1.yim, Lukas 2., babam 3. ve sen de 4.sün, bak kimse sonuncu değiiiil" diye beni teselli edene dek.. Bence harika bir felsefe bu; bu hayatta kimse sonuncu değil arkadaşlar! Böyle biline..

Bir de bonus.. Ağlatıcam hepinizi! Hıdırellez dileği çizdik, meraklandı, "ne o?" dedi, "bugün özel bir gece, ne dilersen gerçek oluyor" dedim, "ben de yapıcam" dedi. Birşeyler karalamış kağıda, geldi, "tamam bitti" dedi.. Sır da saklayamıyor, "anne kulağına söyliyim mi" dedi, "hadi söyle" dedim, "oyuncaklar, şekerlemeler, parlaklı pembeli gökkuşağı renkli tekboynuzlu.." falan diyecek derken.. Şunu fısıldadı: "anne, ben hep çok iyi olalım istiyorum, sen bana hep çok iyi davran, babam da çok iyi davransın, ben de hep çok iyi davranayım, hepimiz çok sevelim hepibizi, bir de hep iyi insanlar olsun çevremizde" OFF ya.. 4 yaş.. 4! DÖRT! Sadece 4 senedir bu dünyada! Çözmüş sanki bu işi yaa.. Bozulmaz inşallah..

8 Mayıs 2018 Salı

Anneler neden arkadaş bulamıyor?

Psikolojide üzerinde çok tartışılan bir konudur; aktif sosyal yaşam (dışa dönük kişilik) ve kendine zaman ayırabilmek (içe dönük yaşam) dengesi. Malum artık "sağlıklı yaşam" tanımı sadece sağlıklı beslenme, spor, rutin sağlık kontrolleriyle sınırlı değil; işin fiziksel yanı kadar bilişsel anlamda aktif olmak, sosyal ve ruh sağlığına dikkat etmek de gerekiyor. Hep bahsettiğim gibi; sağlıklı olmak için fiziksel, bilişsel, sosyal ve psikolojik dört kolu dengede tutacaksın.

Kendine zaman ayırabilmek özellikle çocuklu yaşamda çok zor ama çok önemli bir kol, içsel denge ve kendinle ilişkin kadar dış ilişkilerde aktif ve dengeli bir rutin tutturmak da önemli. Özellikle çocuktan sonra, bir çoğumuz kendi kabuğumuza kapanıyoruz. Artık "annelik rolü" klasik anlamından sıyrıldı, çoğumuz onca sene eğitimini aldığımız, emek verdiğimiz ve severek yaptığımız kariyerimize de çocuğumuz gibi önem veriyoruz. Malum şehir hayatının ulaşım, erişim, zaman sorunları da var. Kendimize kalan azıcık zamanı da sadece çocuklara ve "en iyi arkadaşımız"a dönüşen eşimize ayırmamız normal aslında.. Dolayısıyla hayatımız "iş ve aile" odağında geçebiliyor. Sosyal çevremiz iş, eş, aile ve çocukla sınırlı kalıyor. Biraz "gönüllü tembellik" de ediyoruz, sınırlı ve değerli özel zamanımızı "ay şimdi kim süslenip giyinip bu saatte (20.00!) dışarı çıkacak, giyeyim yumuşacık pijamamı, alayım bir kadeh şarabımı / kitabımı / dizimi, geçeyim koltuğuma miiiiis" diyoruz. Demeyelim. Zorlayalım kendimizi. Bu konu çok önemli ve malesef ucu bir defa kaçtı mı, çok zor oluyor toparlamak..

Kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, kadınlar kendilerini en çok "anne" rolünde yalnız hissediyorlar. "Dost"lukları bırak, "arkadaş" edinmek ya da "tanış" bulmak, en çok bu dönemde zorluyor, olan dostluklar yitiriliyor, yalnızlık ve sosyal izolasyon sorunları yaşanıyor. Halbuki gerçek anlamda dosta da en çok ihtiyacımızın olduğu dönem bu. Çocuk yetiştirirken hepimiz bocalıyoruz, yaptığımız herşeyi sorguluyoruz, güvenimiz yerlerde sürünüyor, üstelik öyle "mükemmeli oynayan anne modelleri" ile dolu ki sosyal medya, onları gerçek sanıyoruz!

Kadınlar malesef kadınların en büyük düşmanı olabiliyor bu çocuk yetiştirme konusunda çünkü çok azımız gerçekleri konuşabiliyor, yazabiliyoruz. Nedense "ay bana kötü anne derler, ay beni eleştirirler, ay çocuklarımı sevmediğimi, ihmal ettiğimi sanarlar" diye kendimizi "ideal" göstermeye, çocuğumuzla ilişkimizi olduğu haliyle değil "olması gerektiğini düşündüğümüz haliyle" yazıyor, anlatıyoruz. Aynen bunun ne kadar hastalıklı olduğunu göz ardı edip, sıfır beden mankenlere özenmek gibi! Gerçek "kadın"ın ne olduğunu unuttuğumuz gibi, gerçek "anne"nin de ne olduğunu hızla unutuyoruz..

Unutmakla da kalmıyoruz, bu "ulaşılamayan ideal"i birbirimize dayatmaya kalkıyoruz. "Aaa seninki uyumuyor mu, bak ben Ferber uyguladım inanılmaz rahat uyuttum" diye "akıl verirken" aslında karşımızdaki kişiye "ben yaptım, sen yapamadın" dediğimizin farkına bile varamıyoruz.. Ama bu apayrı bir başka konu tabii. Demek istediğim, herkes birşeyleri gizlediği için, dostluklar da samimiyetini yitiriyor, karşılıklı "başarı gösterisi"ne dönüşüyor. Güç savaşları başlayınca da, dostluk kurulamıyor..


Halbuki şööööyle kafamızın dengi bir anne-dost ile bir araya gelip çocukların dedikodusunu yapamadıktan, davranışlarıyla ve tepkileriyle dalgamızı geçip rahatlayamadıktan sonra çocuk yapmanın bile ne anlamı var yahu.. Süslü püslü hayatlarımızı değil, olduğumuz şeklimizi gösterebilsek; "kim ne der" diye düşünmeden, kendimizi başkalarıyla karşılaştırmadan, başkalarını da "sadece insan" olarak görmeyi başararak, kusurları görmezden gelip, güzellikleri gururla abartmadan normalleştirerek.. Akıl vermek yerine sırt sıvazlayarak, öneride bulunmak yerine kendi hayatımızdan benzer bir sorunu ve çözebildiysek çözümünü anlatarak, daha az emir kipli ve öneri içeren cümlelerle konuşarak.. 




Göz göre göre kendini sosyal çevrelerden uzaklaştıran, zorlandığını dile getiremese de hissettiren bir anne varsa, bir günaydın, bir nasılsın, bir hadi bana gel çocuğu da getir dağıtsın etrafı sorun değil, bir yarım saat olsun kahve içelim diyerek.. Bir telefon ederek, hep çocuğu değil onun hal hatırını sorarak.. Hepimiz geçtik zor dönemlerden ve bir sıcak gülümseme bile ilaç olabilir bazen..
Bu yazıyı "doğum sonrası ruhsal sağlık farkındalık projesi" amaçlı, The Mummy Social'ın "There for her" kampanyasına Türkçe destek olarak yazdım. Umarım kalplerinize ulaşır..


Ayrıntılı bilgi:

SHOW OF HANDS
We have been overwhelmed by the number of comments and messages we’ve received since posting about our involvement with The No Filter Mum’s #thereforher campaign to mark Maternal Mental Health Awareness Week. We have learned 3 key things so far:
1. It is incredibly common to feel lonely as a mum (and that goes for mums of children of ALL ages - we’re not just talking about newborns).
2. Feeling left out at baby groups or at the school gates ‘where everyone else knows each other’ is one of the most commented-on experiences of loneliness. A smile goes a LONG way. A chat and an invitation to join in goes even further.
3. People who go out of their way to support others are often in need of support themselves but perhaps get overlooked because they seem to have their s**t together. Appearances can be deceptive. If there’s a mum you know who is always there for everyone else, ask yourself whether anyone is #thereforher.
Here’s Mummy Social’s founder Josie Barron showing her support for this campaign with the backup of ambassadors The Unmumsy Mum andHelen Skelton-Myler - all 3 of whom have been open about finding motherhood lonely. We’d love for you to join in with the show of hands using the hashtag #thereforher. And thank you so much for all your responses so far ❤️

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Kardeş savaşları

Lukas doğmadan önce, en büyük korkularımdan biri "acaba Maya nasıl tepki verecek?"ti ve elime ne geçtiyse okudum, yaladım, yuttum ve şu yazımda da anlattığım noktalara özellikle dikkat ettim.. Sonuç gerçekten başarılı oldu, Maya kardeşini kıskanmadı, iki çocuklu hayata adaptasyon süreci oldukça rahat oldu, şimdi de kardeşini seviyor, kolluyor, özlüyor. Ama gel gör ki, hiç aklımda olmayan bir nokta, yani ikinci çocuğun kıskançlığı, başıma bela oldu..

Maya kardeşiyle ilişkisinde ne kadar nazik ve sevgi doluysa, Lukas o kadar "hayvani".. Başka bir kelime bulamadım yaptıklarını anlatmaya.. Lukas gelmeden önce her sabah ona özel bestelenen şarkıyla öpülerek uyandırılan Maya, Lukas benim bir boşluğumu yakalayıp sessiz ve sinsice gidip kapı kollarını açmaya başlayalı beri her sabah üstüne atlanılıp tepinilerek, dövülerek, saçları yolunarak ve hatta ısırılarak uyandırılıyor. İşte ikinci çocuğun hayatımıza kattıklarının özeti.

Fakat yine de Maya'nın hiç bir defa bile karşı atağa geçtiğini görmedim, arkamdan da yapmadığına eminim çünkü Maya'nın mayasında yok fiziksel saldırganlık. O genelde psikolojik saldırganlık uzmanı ve ciyaklama dalında tam bir "Drama Kraliçesi".

Lukas'ın "hayvani" davranışları yani ısırmak, vurmak, saç yolmak beni gerçekten zorluyor. Çünkü aileden, Maya'dan ya da kendinden büyük çocuklardan sert tepki görmüyor (dişe diş, göze göz anlayışı ortamımızda kesinlikle yok), empati kurma yaşı da henüz gelmediği için "oğlum acır, yapma"dan anlamıyor. Dolayısıyla çocuk davranış bozukluklarında en doğru yöntem olan olumsuz davranışı görmemezliğe gelmek, mümkünse tepki vermemek ve olumlu davranışı abartılı bir övgüyle pekiştirmek yaklaşımı işe yaramıyor. O vurdukça biz "bak böyle seveceksin, cici" yaparak öğretmeye çalışıyoruz, hiç oralı olmuyor. Maya'ya "kızım kendini koru" diyorum ama Lukas'ın vurma ve saç yolmaları o kadar rastgele olabiliyor ki, "kaç kurtul" ya da "ellerini tut ve sertçe hayır de"yi de her zaman başaramıyor. Fakat saldırıya uğradığında kendini savun(a)maması bence ciddi bir sorun.. Sadece kardeşler arasında değil, okulda zorbalığa uğradığında ve ilerde hayatta hakkını araması gerektiğinde bu sorunla yüzleşmesi gerekecek.

Dolayısıyla, hiç bana uymayan ve kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir yönteme başvurmak zorunda kaldım: göze göz, dişe diş yöntemi. Bu fikri de aynı gün içinde konuyu açtığım biri kreş öğretmeni, diğeri üç oğlan anası iki kişiden aldım. Dediler ki; saç çekmenin acıttığını öğrenebilmesi için, çekilene "sen de onun saçını çekebilirsin" de. Aynı kural kesinlikle ısırmalar ve vurmalar için geçerli değil ama zaten bizim asıl derdimiz de saç çekme.. Isırmayı "tepki vermeyerek" %99 oranında çözdük, sadece aşırı sinirlendiğinde ısırmaya çalışıyor, o kadarı normal zaten bu yaş için (ısırma genellikle dişler tamamlandığında ya da çocuk konuşarak kendini ifade edebilmeye başladığında kendiliğinden sona eren bir davranış bozukluğu). Vurmayı da aslında kötü niyetle değil genelde "sevmek" ya da "dokunmak" için yaptığını gözlemledim, güç kontrolünü beceremiyor ve elinde bir şey varsa sorun oluyor ama yavaş yavaş onu da öğreniyor ve azaltıyor. Ama saç çekme, özellikle yapmaktan zevk aldığı ve çok sık ve rastgele yaptığı gerçekten sinir bozucu bir davranış ve dediğim gibi, hiç bir "çocuk odaklı" ve "olumlu" yöntem işe yaramadı.

Maya'ya "Maya'cım, Lukas senin saçını çekmesinin senin canını acıttığını bilmiyor ve anlamıyor. Bunu öğrenmesi için uzun zamandır uğraşıyoruz, sen de çok yardımcı oluyorsun ama bir türlü öğretemedik. Sanırım ancak kendi saçı çekildiğinde acıdığını öğrenecek. Bunun için sana izin veriyorum, eğer o senin saçını çekerse, sen de hemen onun saçını çekebilirsin" dedim. Valla dedim :) Kulağa çok çirkin geldi ama dedim. Tabii sadece saç çekme için izin verdiğimi; vurma, itekleme ya da ısırma için kesinlikle bu kuralın geçerli olmadığını özellikle ekleyerek.

Maya'nın gözleri nasıl ışıldadı görmeliydiniz. Sanki büyük piyangoyu kazanmışçasına şaşırdı ve sevindi. Çocuk 1,5 senedir bu anı bekliyormuş yahu.

Tabii daha bunu dememizin üstünden 1dk geçmeden Lukas saça asıldı. Maya heyecanla bana koşup "anne şimdi çekeyim mi?" dedi :D "Kızım sormana gerek yok hemen çek" dedim ve ekledim "Tabii bu sefer zamanı geçirdik, şimdi çekersen neden çektiğini anlamaz ama bir daha çektiği anda hemen sen de onun saçını çekebilirsin" dedim. Allaaaaaah, hanemize gün doğdu dostlar. Bi biri asılıyor bi biri, bu hızla giderlerse kel kalacaklar dedim ama.. Yerlerden öbek öbek kahve rengi uzun saçlar ve sarı kısa saçlar topladığım 3 günün sonunda; 1. Maya artık "anneeaağğ Lukas saçımı çektiaaağğ" diye ciyak ciyak ağlayıp sinirlerimi hoplatmıyor, aksine "oley Lukas saçımı çekti ve ben de onunkini yoldum" kıvamında neşe içinde takılıyordu. 2. Lukas daha önce neredeyse 3dk'da bir saç çekerken artık günde 1-2 defa çekiyordu 3. Yerlerden öbek öbek saç kümeleri toplamıyor, zaten az saç sahibi çocuklarım kel kalacak diye endişelenmiyordum 4. Onları ayırıcam, zavallı kurbanı teselli edicem, zorbaya dersini vericem gibi oldukça vakit ve enerji alan dertler ortadan kalmıştı, birbirlerinin saçlarını çekiyor ve 1sn sonra hiç bir şey yokmuş gibi ağlamadan oyuna devam ediyorlardı!

Şimdi bunu "respectful parenting" anlayışında nereye oturtabilirim, bilemiyorum. Belki "çocukların duygularını yaşamalarına izin veriyorum da rahatlıyorlar, içe atılan ve yaşanamayan duygular birikip daha büyük krizlere neden olmuyor" ya da "doğal yaşam kurallarını, sosyal hayattaki ilişkileri güvenli aile ortamında deniyorlar" falan gibi süslü kılıflara sokup "şiddeti nasıl da meşrulaştırdık anağğm" diye satabilirim ama yapmayacağım. Açıkcası utanıyorum, böyle olmamalıydı bunun çözümü ve neden işe yarıyor tam da bilemiyorum ama saldım gitti. Kozlarını paylaşıyorlar, herkes mutlu, şimdilik olumlu sonuçlar alıyoruz ama bu denkleme "başka çocuklar" nasıl katılacak işte onu bilemiyorum çünkü çocuğum tarafından kimsenin evladının saçının çekilmesini ya da canının acıtılmasını istemem ve kimsenin de saç çeken oğlumun saçını çekmesini istemem yani bu yöntem sadece iki kardeş arasında sınırlı kalmalı.. Ama dur fazla düşünme, şimdilik iyi gidiyor, Eylül'de kreşe başlayana dek bakalım olayı tamamen bitirebilecek miyiz.. Yoksa; hayvani davranışlarıyla Lukas, ailemizin kreşten bile kovulan ilk ferdi olarak tarihe mi geçecek.. Oooof of.

18 Nisan 2018 Çarşamba

Çocuklar tek başlarına birbirlerinde ne zaman yatılı kalabilir?

Bir süredir Maya arkadaşlarının onda kalmasını ya da bir arkadaşında kalmayı hayal ediyor. Genellikle oyun randevularımızdan sonra iki minik canavarın "noooooolur"larıyla mücadele etmek zorunda kalıyorum: "noooolur M. bu gece bizde kalsın, nooolur E. benim odamda kalsııın". Tabii ki bana göre, 4 yaş, çocukların tek başlarına birbirlerinde kalmaları için çok erken bir yaş. Ben ilk defa en yakın arkadaşımda kaldığımda 10 yaşındaydım ve ailelerimiz çok yakın tanışıyorlardı (kardeşten farksızdık, hala da öyleyiz, en yakın arkadaşımla 35 senedir dostuz). Ama genel anlamda arkadaşlarda kalma ve onların bizde kalabilme onayı ancak 13 yaş ve sonrasında gelmişti. O zamanlar anlayış öyleydi.

Şimdi nasıl bilemiyorum. Akraba çocuklarını tabii bunun dışında tutuyorum ama sanırım bir çoğumuz yine ilkokul ya da orta okul döneminde yatılı misafir (olma) onayı verecektir diye düşünüyorum. Almanya'da bu yaş biraz daha düşük. Bazı anaokullarının "sleep-in" partisi oluyor, yani çocuklar hep birlikte uyku tulumlarıyla anaokulunda kalıyor (buna onay verirdim tabii). Ayrıca 5-6 yaşında bir çok çocuk tek başlarına "sleep-over" yani birbirlerine yatılı misafir olma deneyimi de yaşamış oluyor.

Bu haftasonu bizim de ilk defa yatılı çocuk misafirimiz oldu. Kızımın kendiyle yaşıt eşimin kuzeninin kızı, J. bize geldi ve haftasonunu beraber geçirdik. Pazartesi sabahı kesinlikle bir zihinsel ve fiziksel spa'ya ihtiyacım olsa da, çok zevkli geçtiğini söyleyebilirim. J. ile Maya, doğduklarından beri kankalar. En az 3 haftada bir tam gün görüşüyorlar. Biz eşimle ikimiz de tek çocuk olduğumuz için, bu 2. göbekten kuzen bizim için çok kıymetli, çünkü ailedeki tek çocuk o (en geniş ailelerimizi hesaba katsak bile, en küçük birey 35 yaşında!). Ayrıca J. bizim vaftiz çocuğumuz yani ailesine Allah korusun bir şey olursa, J.'yi biz kendi çocuğumuz gibi büyütmekten sorumluyuz (merak edenler için, Maya ve Lukas vaftiz edilmediler, dolayısıyla bir koruyucu ailemiz yok ve bu beni çok aşırı düşündürüyor.. Neyse..)

J. babasıyla geldi (ben ısrar ettim, yoksa tek başına yollanıyordu!) çünkü bence 4 yaşında bir çocuk aileden bile olsa anne ya da babasından biri olmaksızın gece bir akrabasında kalmamalı (tabii zaruri haller, hastalıklar, anne babanın şartları ya da önemli sosyal planları dışında). İkisi bizden 1 saat uzaklıktaki şehirlerinden cts sabahı geldiler ve pazar akşamı döndüler. Kızlar iki tam gün coştular, sanırım günlük 1'er saat çocuk parkında oynamak dışında burunlarını bile evden çıkarmadılar, istemediler. Biz de "ok" dedik, yemeklerimizi falan hep evde yedik, eşimle kuzeni cts gece koca bir kutu cin/toniği bitirdiler falan (gelicem buna, delirttiler beni). Pazar akşam giderlerken kızlar hüngür hüngür ağladılar, çok şekerlerdi..

J.'ye Maya'nın odasında yer yatağı yaptık. Normalde ikisi de 7.30-8'de uyuyan çocuklar ama bu gecenin şerefine onları beraber yatağa hazırlayıp, masallarını anlatıp, odalarını zifiri karanlık yapıp, bebek radyolarını da takıp kapadık kapılarını, "ne zaman isterseniz uyuyun" dedik ve 1 saat konuştuktan sonra 9.30 da horul horul uyuyorlardı! Şok evet, ben 12.30'dan önce uyumazlar, çığlık ve zıplamaları bitmez, yan odada yatan Lukas'ı da uyutmazlar falan diye düşünmüştüm. Hiç aklıma gelmeyen tek sorun şuydu; eşimin baba tarafı dağlara sevdalı, hepsi sportif tipler, dolayısıyla "yanıyorlar". Bizim 23 derecelik ev onlara cehennem sıcağı verdi ve "illa çocukların odasındaki kalorifer tamamen kapansın ve pencelereler açık uyusunlar!" demesinler!!!! Yahu dışarıda hava eksi derece! Almanlar çocuklarını 18-19 derecede uyutuyor, bahsetmiş miydim.. Gözüm döndü ayol, benim çocuk zatürre olur, alışkın değil.. Uzuuun tartışmalardan sonra pencerelerin kapanması ama kaloriferlerin de kapanması orta noktasında anlaştık (yine de içim rahat uyuyamadım, 18 derece brrrr, akdenizliyim ben ya!).

Uyku kısmı rahat oldu. Yemek kısmı zaten rahat oldu, bu çocuk milleti biliyorsunuz yemez yemez ama bir araya gelince dünyayı yer. Oyun kısmına hiç girmeyeyim, bunlar zaten 1 seneden uzun süredir bizi odalarına sokmuyorlar, diğer çocuklarla oyun randevularımızda da öyle. Yaşasın 3+ yaş yahu, çağır eve bir çocuk, eğlesin birbirini, sen de ara sıra kontrol et ama genelde kendi keyfine bak, ebeveynlikte doruk noktası :D Tek sorun, Lukas kesinlikle istenmiyor ve garibim kapının arkasında miyk miyk ağlıyor, büyüklerle de oturmak istemiyor.. Bir ara Lukas'ı aldılar içeri, sonra saldılar, ağzı gözü ispirtolu kalemlerle boyanmış olarak.. Ama o çok mutluydu tabii.

Banyo küvetinde meyve saati (neden diye sormayın..)


Gecenin korkunç olayı J.'nin Maya'nın kaydıraklı yüksek yatağında gizlice zıplarken, giydiği yerleri süpüren Elsa elbisesine dolanıp 1,5mt'den küt diye yere düşmesi oldu. Allah korudu valla çocuğu. Ben o sırada içerde Lukas'ı değiştiriyordum ve eşimle kuzeni de cin'in yarısına gelmişlerdi, tabii benim bir tepem atsın, ağlayan çocuğu da kapıp kucaklayıp aynen bir "tavuk anne" edasıyla bunların üstüne yürüdüm ve "ne biçim babasınız, çocuklarınıza bakın, zaman cin içme zamanı değil, bu ciddi bir gece" diye çığırdım. Tabii ben böyle adamları azarlayınca olay çocuk için daha da korkutucu bir hal aldı. Babası da "noooolur O.'ya (anne) söyleme" diye yalvarıyor bir yandan! Hey Allahım sanırım haftasonu ben 3 değil 5 çocuk baktım ama farkında değilim!

Yani 2 gün 1 gece süren "ilk yatılı misafir maceramız" böyleydi. Sanırım Maya da yazın babasıyla J.'de kalmaya gider. Maya tabii şimdi üst komşu M. bizde kalsın (annesi dünden razı!), E. bizde kalsın (onunki de!), O. bizde kalsın (tabii ki onunki de!) falan düz gidiyor ama yok cicim, aileden olmayan, hele hele yanında anne babasıyla gelmeyen şimdilik kalmasın bence. Çünkü totom yemiyor arkadaşlar. Küçükler daha. Uykusunda korksa annem diye ağlasa ne yapacaksın!? Sonra bir de düşünmek istemediğimiz kısım var.. Tamam, her hangi bir çocuk istismarı durumunda gelip söyleyecek yaştalar artık ama iş işten geçtikten sonra söylese ne yazar? Henüz karşı koyacak, kendini koruyacak aşamada değiller. Risk almak istemiyorum.

Aslında bu konuda çok düşünüyorum. Yani çocukları olası bir istismardan korumak için yaşa uygun bilgilendirmeyi tabii ki vermeliyiz. Ama bu çok ince bir denge. Dünyanın ve insanların genelde güvenilmez oldukları fikrini aşılamak istemiyorum, tam tersine Maya'nın kendi cümleleriyle: "anne, bazı kötü insanlar da var ama genelde herkes çok iyi di mi?" diye düşünüyorum. Evet naif bulabilirsiniz ya da "aman kötüleri öğret kendini savunsun" diyebilirsiniz ama ben güvensiz ve paranoyak bir çocuk yetiştirmek istemiyorum. Nedeni; bir başka zamana.. Şimdi gerilen sinirlerimi yumuşatmak için biraz kitap, biraz çay, biraz yüz masajı, biraz uyku :)

8 Nisan 2018 Pazar

Sevgili Günlük - 2

Sabır taşına dönüşmemin hikayesidir.

Bu sabah genelde olduğu gibi 06.00'da içimdeki biyolojik saatin sessiz ve derinden çalmasıyla uyandım ve aklıma gelen ilk düşünce "Nisan geldi, kışlıkları ayırıp verilecekleri bir torbaya koysam mı?" oldu (günün ilerleyen saatlerinde bu saçma ayrıntıyı neden yazdığımı anlayacaksınız). BAP horul horul uyuduğu için, "kendi çocuğum"un bebek telsizini alıp, onu da "kendi çocuğu"nun bebek telsiziyle başbaşa bırakıp, sessizce, parmak uçlarımda, alemlere akmak üzere yatak odasını terk ettim. Alemler, sanal alemler oluyor.. Umudum çocuklar uyanıncaya dek, 1 saat kadar blogla uğraşmak, yarım kalmış yazılardan birini bitirebilmekti.

Olmadı. Lukas tiz bir çığlıkla 06.15'te uyandı. O uyanmadan duşumu alıp, günlük kıyafetlerimi giyip, makyajımı yapma yani "insana dönüşme" ritüelim de baltayı yemiş oldu. Böyle günlerin totomda patladığını bildiğimden deriiin bir nefes aldım, yavaş yavaş verdim ve "hadiiii, başlıyoruz" diyerek oğlanı almaya odasına gittim. Koca uyuyor.

Lukas 5 numara beze ve çok su içmemesine rağmen genelde çiş içinde uyanıyor, uyku tulumu sızdırmadığı için yatak yıkamak zorunda kalmıyorum ama bu sabah boynuna kadar kaka içinde bulunca deriiiin bir nefes aldım (iyi bir fikir değildi çünkü tüm oda kaka kokuyordu), nefesi hızla verdim ve onunla duşa girdim. O çok seviyor benimle duş almayı ama ben onu yıka, üşütmeden kurut, giydir telaşından duşta rahatlamak yerine geriliyorum. Onu hazırladım, kendim havluyla kaldım (koca hala uyuyor, kıyafetlerimi alırken uyandırmak istemedim) ve Maya'nın beslenmesine giriştim. Maya bu sıra sadece kırmızı meyve ve domatese takıldı, evde kırmızı meyve kalmamış, deriiiin bir nefes aldım, yavaş yavaş verdim. Kırmızı elma, domates ve kırmızı bibere gözüm takıldı. Koca hala uyuyor.

Ben beslenmeyi hazırlarken Lukas kaşla göz arasında sessizce Maya'nın odasına dalıp (artık kapıları açabiliyor) direkt Maya'nın yatağına atlayıp, elindeki kamyonla Maya'nın kafasına vurmak suretiyle Maya'yı uyandırdı. Tabii Maya'nın "özel yeteneği" çığlık atmak olduğu için, haklı olarak bu yeteneğini kullanarak hepimizin yüreğini gururla titretti. Koca uyandı (alkış). Maya'ya "mutlu uyanmanın önemi" hakkında nutuk çekerken, bir yandan da Lukas'a "neden Maya'nın kafasına kamyonla vurulmayacağı" hakkında nutuk çekmeye çalıştı. Gözlerimi belerterek giyinmeye gittim.

Giyindikten ve Maya'nın beslenmesini hazırladıktan, çocukların giyinme ve diş fırçalama ritüelleri bitirildikten sonra, koca işe yollandı, çocuklar ona camdan el sallarken Lukas'ın nazik hareketleriyle camın önündeki saksı bitkisi yere düştü, Maya yine bir başka özel yeteneğini kullanarak durumu ispiledi, deriiin nefes alarak gittim, beyaz koltuklarda bir litreye yakın yeni sulanmış toprak (çamur) görünce nefesi veremedim, direkt tıssss diye bir ses çıkardım. Lukas taklite başladı, Maya onu taklit etti, onlar "tıslamacılık" (yılancılık) oynarken ben koltuğu temizledim, paltoları giydik (5 derece) çıktık.

Maya'yı okula bıraktım, Lukas'la günlük alışverişe gittim, eve dönüp biraz oynayıp, öğle yemeğini yedirip, uyutmaya götürdüm. Lukas direnmeye ve yatakta "hacı yatmaz"cılık oynamaya kalktı. Bir ara benim deriiin derin nefesler almamı taklite çalıştı, ben gülünce iyice ayaklandı. Uykuya dalması tam 1 saat sürdü, uykusu 30dk sürdü, uyanınca aşırı huysuzlandı, Maya'nın anaokulundan alınma saati geldi, haldır huldur evden çıktık.

Anaokulundan çıkınca "sulu sepken" dediğimiz şey yağmaya başladı, Nisan ayında olduğumuz için sinirlerim bozuldu, deriiin nefesler alarak iki çocukla eve döndüm. Öğleden sonrayı evde çocuklarıma adamaya niyetlendim. Önce "otopark mafyası" adını verdiğimiz araba/garaj oyununu oynadık, bu oyunda amaç büyük çocuk tarafından obsesif bir şekilde renklere ya da boylara ayrılan arabaların garaja obsesif bir düzenle sokulması. Küçük çocuğun görevi ise, bu arabaları birbirine vurmak ya da odanın diğer ucuna fırlatmak suretiyle büyük çocuğu delirtmek. Lukas Maya'nın kafasına arabalarla vurmaya başlayınca oyun sona eriyor. Daha sonra, "kart oyunları" olarak bilinen "ben çocuk yetiştirmek için çok kartlaşmışım" isimli oyuna geçtik. Bunda da amaç, devamlı kendi kazanmak isteyen ve kaybettiğinde kendini yerden yere vurarak ağlayan çocuğun belirlediği ve kesinlikle hiç bir mantık içermeyen kurallara göre oyunu yeniden düzenleyerek oynamak ve aynı zamanda oyunda zar ya da küçük piyonlar varsa, küçük çocuğun bunları yutmamasını sağlamaya çalışmak. Oyun kendisine hiçbir şeye dokunma izni verilmeyen küçük çocuğun sonunda delirerek büyük çocuğu ısırmaya ya da saçını çekmeye asılmasıyla sona eriyor.

Çığlıklar eşliğinde, bağırmadan ve derin nefesler alarak çocukları ayırdıktan sonra, Lukas'a lego Maya'ya kitap vererek mutfağa girdim ve atıştırmalık kuruyemiş ve meyvelerini hazırlayarak döndüğümde sabahki saksının yine aynı şekilde beyaz (pardon, sabahtan beri kahverengi) koltuklara yayılmış olduğunu görünce yine aynı tıssssss sesini çıkardım. Ay bir güldük bir güldük. Benim arada gözüm seyirdi 5dk kadar. Magnezyum almalıyım diye düşündüm.

Meyve seansından sonra, Maya benim mücevher kutumla oynamak için (oyunun adı "şikimiki olma oyunu - Fr. chique yani süslü kelimesinin Münih'çesi, şarkısı bile var) bizim odaya kapandı. Lukas bir süre kapıyı yumrukladı ama açamayınca huylandım. Evet Maya kendini odaya kilitlemişti ve "rahatsız edilmek istemiyordu". Kalbim korkunç bir şekilde çarparken, Maya'ya çaktırmadan "lütfen açar mısın canım bitanem" diyor ve aynı anda saniyenin 100'de birinde itfaiyeyi aradığımı, kapıyı açmaya çalışırken Maya'nın içerde sinir krizi geçirdiğini falan düşündüm.. Maya "HAYIR" diyor ama "evet" dese açabilecek mi emin değildim çünkü tuvaletteki kilitler gibi tek yöne çevirmeli fiks kilit değil, onları biliyor ama bu anahtarlı kilit.. Deriiiin nefesler alıp "aaaa Maya kim çikolatalı puding isterse mutfağa gelsin" dedim. İşe yaradı. Kiliti önce açamadı, sakince "öbür tarafa çevir bakalım" dedim, yine açamadı, iyice ittir bakalım sonra çevirmeye çalış dedim, kalbim deli gibi çarparken kilit açılma sesi duyuldu.. Hemen kiliti delikten aldığım gibi çekmeceye atmakla kalmadım, evdeki tüm kapıları kontrol edip kilitsiz hale getirdim.

Bu heyecandan sonra, sanat terapisi bazında suluboyaya giriştik. Fakat akıllandığım için, çocukları eski elbiseleriyle banyo küvetine oturttum. Etraf rengarenk olurken, içimdeki obsesif temiz Türk kadını deriiin nefesler almak zorunda kalmadı. Maya Lukasın yüzüne kelebek olduğunu iddia ettiği bir şekil çizdi, Lukas Maya'nın saçını mora, banyo duvarını da kavuniçiye boyadı. Bu arada ben akşam yemeğini hazırladım. İçerden çığlıklar yükseldi, yine Lukas Maya'nın mor saçlarına asılmış, koca bir tutam saçı yolmuştu.

... Tısssssssssss ...

Yemin ediyorum o an ipler koptu. İçimden bas bas bağrınmak ve ikisini de eşek sudan gelene kadar dövmek geldi, birini "ya çektirmesene kızım, görüyorsun işte geliyor ısırmaya, saç yolmaya, korusana kendini, ağlama öyle viyk viyk aaaa" diye, öbürünü de "ya sen ne mikropsun, kaç defa diyicem ısırılmaz, saç yolunmaz" diye.. Hayalimde iki çocuğu birbirine vura vura halı temizler gibi dövmek varken, görüntüde Hint İneğine bağlamış, sakin bir ses tonuyla yine 1837282. "kardeş neden ısırılmaz?" ve "kendini korumak için sert ama sakince hayır demeli, gerekiyorsa L.'ın ellerini tutmalı ve kendine vurdurtmamalısın" nutuklarına girişmiştim. Ben kendimi kontrol edemezsem bu çocuk agresif davranmamayı nasıl öğrenecekti?

Yemek pişerken çocukları ve etrafı temizledim, koca işten geldi. Çocuklar babaya "daldı", "yemek hazıııııır" diye çığırdım, 5. kerede sofraya buyur ettiler. Maya'nın bitmeyen hikayeleri eşliğinde, birbirimize nasılsın bile diyemeden yedik. Lukas her zamanki gibi "kendim yiyicem" inadında 1mt karelik alanı savaş alanına çevirdi. Meyvelerini de verdikten sonra, malum "cadı saatleri" olduğu için coştular. Kovala/gıdıkla/saklan/koltukta zıpla /saç yol/çimdik at/ağla ve nutuk dinle kombinlerinden sonra yakaladığımızı uyku hazırlık rutinine çektik. Kim Lukas'ı uyutacak kim Maya'yı uyutacak piyango çekilişi ve kim kimi daha hızlı uyutacak yarışmasından sonra, saat 20 civarı eve bir sessizlik ve selamet hakim oldu. Biraz sohbet, biraz yeni bulduğumuz ve benim hafif porno mu, durum komedisi mi tam ne olduğunu çözemediğim ama çok da sardırdığım yeni Netflix dizimiz "Easy"den 2-3 bölüm izleyip, saat 23 civarı sızdık. Çocuklu bir gün daha böylece sona erdi..

Bu tip yazıları seviyorsanız, daha önceki sevgili günlük yazısı için buraya tıklayabilirsiniz.

31 Mart 2018 Cumartesi

Aslında tüm sorun..

Bir önceki yazımda, eşimin "baba olmak" konusunda bu sıra zorlandığını yazmıştım. Onu psikoloğa yollamakla yetinmedim tabii, kendimi de incelemeye aldım ve ilişkimizde yama yapılması gereken yerleri düşündüm. Çünkü ailedeki bir sorun hiç bir zaman tek kişinin sorunu değil, mutlaka birlikte çalışılması gerekiyor. Bunun da anlamı, çuvaldızı biraz kendimize batırmamız gerekiyor.

Ben de, 70-90 arası yaşanan Feminist devrim döneminde büyütülmüş kız çocukları olarak, çoğumuz gibi, "kadınlar mutlaka kimseye muhtaç olmadan kendi ayakları üzerinde durmalı" mottosuyla yetiştirilen bir kadınım. Annem son derece eğitimli, ekonomik ve sosyal toplumdaki yeri üstte bir kadın ve beni de kendine güvenen, kadınlığın bir eşitsizlik olmadığına hatta bir çok anlamda üstünlük olduğuna inanan biri olarak yetiştirdi. Bizim evde en büyük ayıp "zekanı boşa harcamak" da olarak kabul edilen "kendi kendine yetebilme yetisini kazanamamak"tı. Biraz aklı havada, romantik ve hayalci bir genç olsam da, eğitimimi en iyi şekilde aldım, çok sevdiğim ve yetenekli olduğum bir meslek edindim ve tek başıma da kalsam kendi kendime yetebilecek koşullara, ananemin değimiyle "altın bilezik"e sahibim. Çok şükür.

Fakat bu "kendi kendine yetebilme" lüksünün bana olumsuz getirisi, birkaç sene öncesine dek fark edemediğim, fark edip üzerinde düşünmeye başlayınca da tüm hayatımı değiştirecek türde bir içsel savaşa neden olan "ben gerçekte ne istiyorum?" sorusu oldu.. Yani yediğim önümde yemediğim ardımdaydı ama bunu hak edecek yollardan geçmiş, sınavlarımı vermiştim. Hayır, tek başıma tırnaklarımla kazıyarak gelmemiştim, haklısınız. Benim veremediğim sınavları da annem, ananem vermişlerdi. Her ikisi de bazı fedakarlıklar yapmıştı, çok çalışmışlardı. Daha ben dünyaya gelmeden aslında benim için koşulları iyileştirmişlerdi, beni iyi okullarda okutabilmiş, beni kendimi gerçekleştirebilmem için motive edebilmişlerdi. Hem bu avantaja sahiptim, hem de onların yüzünü kara çıkarmamış, ben de çalışmış, bana düşen rolü oynamış, yüzlerini güldürmüştüm. AMA..

Gerçekte istediğim neydi... Ailem, toplum ve feminist devrimin tanımladığı ve bana dayattığı "21.yy'da başarılı kadın" ideolojisi ne kadar benim asıl seçimimdi? En baştan üst sosyo ekonomik düzeyde, eğitimli bir ailenin çocuğu olarak doğan birinin hayatı aslında bu sınıfın belirlediği rollerden ibaret değil miydi.. Yani benim sıradan ev kadını ve misal 4 çocuk annesi olmak gibi bir hayalim olamazdı çünkü bu bir "başarısızlık"tı, 2.çocuk ve evden çalışmak bile bazı kaşların kalkması demekti. Ama tüm o "referans grubumu" ve onların "başarı" kelimesine yüklediği anlamı bir yana bırakırsam, benim asıl hayalim neydi? Kendim için nasıl bir hayat istiyordum? Ya da bunu düşünme lüksüm bile var mıydı ki?

Bunu itiraf edeyim 2 sene öncesine dek hiç düşünmedim, sonra çok düşünsem bile yine hayallerimi sanırım hiç dile getirmedim ve burada ve şimdi de dile getirecek cesaretim yok, bende saklı kalsın çünkü biraz daha düşünmeye, kendimi anlamaya çalışmaya ihtiyacım var. Belki bir gün hayalden plana dönüştürebilirim, belki de iç huzurumu bulur ve hep hayal olarak bırakırım.. Şu an arayış içinde olduğumu gizlemeyeceğim, bir yoldayım ama henüz varacağım noktayı bilmiyorum diyelim. Ama bildiğim bir şey var: İşler feminist ideolojinin gösterdiği gibi işlemiyor arkadaşlar.

Hatta sanırım mutlu olabilmek için 70'lerde bir şekilde tüm kadınları etkileyen düşünce sistemlerini en baştan ele alıp, en baştan düzenlemek gerekiyor.. Çünkü kadınlara biçilen rolleri yıkalım derken, sanırım daha beter roller yaratmışız ve öyle bir noktaya gelmişiz ki, biz kadınlar sadece eşit değiliz, daha da üstünüz haline gelmiş iş. E bizim gibi yetişen erkekler de bir yandan aynı savaşı veriyor, onlar da feminist annelerce yetiştirilen erkeklerden beklenen rolleri oynuyor. Her zaman centilmen olunacak, kadınlara çiçek gibi değil insan gibi davranılacak, maço olunmayacak ama aynı zamanda kılıbık ve fazla metroseksüel de olunmayacak. Kadın çalışacak, kazanacak, bireysel hayallerine saygı duyulacak ama bir yandan da başı omuza dayanıp çocuk gibi sevilme ihtiyacı giderilecek, dominantlık hissettirilmeden korunma hissi verilecek, annelik içgüdüsüne aşırı saygı duyulacak ama çocuk bakımında eşit destek verilecek ama işte en can alıcı nokta da bu: illa ki onun yönlendirilmesiyle babalık yapılacak yani onun içgüdü mü deneyim mi öğrenme mi nesiyse artık fazla karıştırılmadan onun o sihirli değneğiyle belirlediği gibi tutulacak, oynanacak, beslenecek o çocuk.. Kaç kere dedi öyle değil böyle yapılacak!

Haaaaa işte orda dur. "Bunu yapmıyorum ben" diyen kaç kişi var aramızda? Yani hiç karışıyorum, onun da çocuğu, asla şöyle tut, böyle bak demedim, verdim bebeği eline, ben nasıl öğrendiysem o da öyle öğrendi diyebilecek kaç kişi var? Bence sıfır. Nedeni: (hep bir ağızdan) annelik içgüdüsü...! Aaaaa içine edicem, 4 senelik annelikten sonra.. 4 senelik babalıktan sonra yani hala yapamıyor adam bu işi dediğim öyle çok yer var ki! Sonra da adam "ben kendimi yetersiz hissediyorum" diyince "senin psikoloğa ihtiyacın var bebeeem" diyorum! Kusura bakmayın ama bacılar, biraz da bizde sorun. Şimdi "bu adam hala şunu yapmayı öğrenemedi" desem ohooo hepinizde ne hikayeler vardır ama "biraz fazla mı karışıyoruz?" desem ağustos böceklerinin çınlaması duyuluyor.

Neden böyleyiz peki?

Feminizm... Ah bu feminizm. Klasik 50'lerdeki güçsüz, gölgede kalmış, kendini geliştirememiş kadın rolünü aldın, yerine ne istediği 70'lerdeki manifestolarca belirlenmiş güçlü kadınlar koydun. Fakat bunu öyle uysal, öyle süslü yaptın ki, kadınlar sorgulamadan sevdiler seni.

1. Feminizm kadınları öyle bir role soktu ki, iyi eğitim alan, sevdiği bir mesleği olan, ürettiği tek şey çocuk olmayan, erkeklerle yan yana dim dik yürüyebilen kadınlara alkış tutarken, aslında ailesine odaklanan ve çocuk yapmak isteyen kadınlar "zavallı" görülmeye başlandı, aklı selim hangi kadın 2+ çocuk isteyebilir ki? 3. çocuk ya kazara olmuştur ya da fakir ve eğitimsiz ailelere özgü bir güvence olarak görmüştür. Yalan mı? Hangimiz böyle düşünmüyoruz? Peki bizim mahalledeki gayet varlıklı, bakımlı, neşeli, sosyal ve 4 çocuklu onlarca kadın bu teorinin neresine düşüyor? Yahu kadın neden zorlanmıyor, neden yakınmıyor, neden mutlu? Nasıl yani 3 çocuklu ve aynı zamanda çalışan bir anne ve hala eve gelince zevkle çocuklarıyla oynayabiliyor, o nasıl biri peki? Ya o kadın, 2 çocuk 1 köpekle yürüyüşe çıkan ve hala eşinin elini tutarak ve kikirdeyerek yürüyebilen o kadın? Feminizmin kadınları soktuğu yeni role aykırı ama mutlu kadınlar?

2. Feminizm, kadınları erkeklerle eşit hale getirmekle kalmadı, erkekleri sindirdi. Çünkü "biyoloji vs. öğrenme" çatışmasını gözardı etti. Yüz yıllardır, bin yıllardır edinilmiş ve kadından kadına aktarılmış deneyimleri erkeklerden sakladık. Erkekler de gönüllüydüler zaten dışta kalmaya. Çocuk ve anne bağı kutsaldı. Şimdi tutmuş çocuğuyla ilgilenen erkeği istiyoruz ama erkek gibi değil, anne gibi ilgilensin, bizim kurallarımızı kabul etsin istiyoruz. Yani o çocuğu öyle tutma, yine fanilesini donunun içine sokmamışsın işte zatürre oldu kesin, yok ben uyutayım benim kokumu arıyor.. Aynısını baba yapsa ne dersiniz, sorarım size. Mesela arabaya yardımsız tek başınıza benzin koymaya kalkın, aynı panik tepkiyi verecektir, hissettiğiniz "beceriksizlik" hali işte tam babalara verdiğimiz his.

3. Adamlar da bunu zevkle kabul ettiler, o da ayrı tabii. Kadınların çocuk bakımı ve hatta evin çekip çevirilmesindeki üstünlüğü asla sorgulamıyorlar. Erkek düşünce sistemi öyle zaten A'dan B'ye gidiyorsan C.yi sorgulama.. Belirli kurallar var ve feminist duyarlığı olan erkek bunları kabullenmiş ama "neden böyle?" diye üstünde hiç düşünmediği için benimseyememiş. Kurallar olunca, esneklik azalıyor, esneklik olmayınca da yaratıcılık ve tutku da olmuyor. Erkekler bizim koyduğumuz kurallarla çocuk bakımını "iş" gibi görüyor ve kendilerini de devamlı "yanlış yapan işçi" olarak algılıyorlar. Çünkü onlardan baba değil anne gibi bakım ve ilgi bekliyoruz, neden, çünkü "eşitlik"..

4. İş bölümünde bile kendi kurallarımızın hakimiyetini bekliyoruz. Mesela çöpü erkek çıkarsın ama nasıl çıkarsın, belli kurallarımız var ve buna uyması lazım. Erkek bunu istediğimiz gibi yapamayacaksa da "eeeeek bin defa anlatacağıma 1 defa kendim yaparım biter gider" diyoruz ve tüm işlerüstümüze yapışınca da şaşırıyoruz. Al sonra "saçımı süpürge ediyorum,kimsenin umru değil"..

5. En tehlikelisi de "o ev dışında çalışıyor, ben ev içinde çalışıyorum" kısmı.. Bu rolleri benimsemişiz, eşitliği ve dengeyi sağlamışız, güzel güzel işliyor sistem. Ama içimizde hep bir "yazık adam o kadar çalışıyor didiniyor, bir de çocuğu yüklemeyeyim şimdi. Aslında ben de çok yorgunum ama olsun, bahsetmeyeyim şimdi yazık" hali var ki buna kısaca "kendi kendini kurban etmek" de diyebiliriz. Bu da sivilce gibi bir yerden patlıyor arkadaşlar, ya çok yoruluyoruz ve tahammül eşiğimiz düşüyor ve saçma sapan bir konudan çocuğa ya da eşe sinirleniyoruz, ya da kendimizi yiyoruz ve hasta ediyoruz. Aşırı vericilik eşittir kafa yorgunluğu. Bakın yardımsever insanların psikolojik sorun ve kanser gibi oto-immün sistem hastalıkları yaşama riski bencil ya da ben merkezci tabir edilen insanlara oranla çok daha fazla.. Kimseyi onun yerine düşünmemek lazım, bırakın ev dışında çalışan koca çocuğuyla da ilgilensin, yorulursa da o dile getirsin bunu, siz onun yerine düşünmeyin. Kaç kişinin anneliğini yapacaksınız yahu, bırakın koca adamlar onlar..

Yani özetle; feminizm biz kadınlara kendimize saygı duymamızı öğretti ama o noktada yakamızı bırakmayı bilemedi. Bizim yerimize "modern dünyada güçlü kadın olma" rollerimizi tekrar belirledi, bizim isteklerimizi, biyolojik getirimizi, annelerimizden ananelerimizden görerek öğrendiğimiz bazı kalıpları koruma içgüdümüzü göz ardı etti. En kötüsü de eşitliği sağlasak bile, yine de içimizin rahat etmemesine, gizli gizli kendimizi "fedakarlık yapma" azmiyle dolup taşar halde yakalamamıza neden oldu..

Ben şahsen bunu reddediyorum. Feminizm ya da başka her hangi bir akım, benim kim olduğumu bana söylememeli. Anne olmak, anne olmamak, kariyer yapmak, üniversite yerine meslek eğitimi almak, ofiste üretmek ya da evde üretmek, bunlar kimsenin toplumdaki "değerini" dahası kendine verdiği değeri belirlememeli.. Bence önemli olan, her koşulda kendimizi kabullenebilmek ve içinde olduğumuz durumdan tatmin olabilmek. Bu da kendimiz dışında kimseye, kimsenin kuramına, belirlediği başarı ya da mutluluk değerlerine bağlı değil!

Dipnot. Bu arada, bu yazıyı bana yazdıran Elif'in geçen haftaki yazısının üstüne, toplumdaki feminizm akımı sonrası değişen rollerin kadına yarattığı ekstra stres üzerine Angela McRobbie ile yapılan şu röportaj oldu.