18 Nisan 2018 Çarşamba

Çocuklar tek başlarına birbirlerinde ne zaman yatılı kalabilir?

Bir süredir Maya arkadaşlarının onda kalmasını ya da bir arkadaşında kalmayı hayal ediyor. Genellikle oyun randevularımızdan sonra iki minik canavarın "noooooolur"larıyla mücadele etmek zorunda kalıyorum: "noooolur M. bu gece bizde kalsın, nooolur E. benim odamda kalsııın". Tabii ki bana göre, 4 yaş, çocukların tek başlarına birbirlerinde kalmaları için çok erken bir yaş. Ben ilk defa en yakın arkadaşımda kaldığımda 10 yaşındaydım ve ailelerimiz çok yakın tanışıyorlardı (kardeşten farksızdık, hala da öyleyiz, en yakın arkadaşımla 35 senedir dostuz). Ama genel anlamda arkadaşlarda kalma ve onların bizde kalabilme onayı ancak 13 yaş ve sonrasında gelmişti. O zamanlar anlayış öyleydi.

Şimdi nasıl bilemiyorum. Akraba çocuklarını tabii bunun dışında tutuyorum ama sanırım bir çoğumuz yine ilkokul ya da orta okul döneminde yatılı misafir (olma) onayı verecektir diye düşünüyorum. Almanya'da bu yaş biraz daha düşük. Bazı anaokullarının "sleep-in" partisi oluyor, yani çocuklar hep birlikte uyku tulumlarıyla anaokulunda kalıyor (buna onay verirdim tabii). Ayrıca 5-6 yaşında bir çok çocuk tek başlarına "sleep-over" yani birbirlerine yatılı misafir olma deneyimi de yaşamış oluyor.

Bu haftasonu bizim de ilk defa yatılı çocuk misafirimiz oldu. Kızımın kendiyle yaşıt eşimin kuzeninin kızı, J. bize geldi ve haftasonunu beraber geçirdik. Pazartesi sabahı kesinlikle bir zihinsel ve fiziksel spa'ya ihtiyacım olsa da, çok zevkli geçtiğini söyleyebilirim. J. ile Maya, doğduklarından beri kankalar. En az 3 haftada bir tam gün görüşüyorlar. Biz eşimle ikimiz de tek çocuk olduğumuz için, bu 2. göbekten kuzen bizim için çok kıymetli, çünkü ailedeki tek çocuk o (en geniş ailelerimizi hesaba katsak bile, en küçük birey 35 yaşında!). Ayrıca J. bizim vaftiz çocuğumuz yani ailesine Allah korusun bir şey olursa, J.'yi biz kendi çocuğumuz gibi büyütmekten sorumluyuz (merak edenler için, Maya ve Lukas vaftiz edilmediler, dolayısıyla bir koruyucu ailemiz yok ve bu beni çok aşırı düşündürüyor.. Neyse..)

J. babasıyla geldi (ben ısrar ettim, yoksa tek başına yollanıyordu!) çünkü bence 4 yaşında bir çocuk aileden bile olsa anne ya da babasından biri olmaksızın gece bir akrabasında kalmamalı (tabii zaruri haller, hastalıklar, anne babanın şartları ya da önemli sosyal planları dışında). İkisi bizden 1 saat uzaklıktaki şehirlerinden cts sabahı geldiler ve pazar akşamı döndüler. Kızlar iki tam gün coştular, sanırım günlük 1'er saat çocuk parkında oynamak dışında burunlarını bile evden çıkarmadılar, istemediler. Biz de "ok" dedik, yemeklerimizi falan hep evde yedik, eşimle kuzeni cts gece koca bir kutu cin/toniği bitirdiler falan (gelicem buna, delirttiler beni). Pazar akşam giderlerken kızlar hüngür hüngür ağladılar, çok şekerlerdi..

J.'ye Maya'nın odasında yer yatağı yaptık. Normalde ikisi de 7.30-8'de uyuyan çocuklar ama bu gecenin şerefine onları beraber yatağa hazırlayıp, masallarını anlatıp, odalarını zifiri karanlık yapıp, bebek radyolarını da takıp kapadık kapılarını, "ne zaman isterseniz uyuyun" dedik ve 1 saat konuştuktan sonra 9.30 da horul horul uyuyorlardı! Şok evet, ben 12.30'dan önce uyumazlar, çığlık ve zıplamaları bitmez, yan odada yatan Lukas'ı da uyutmazlar falan diye düşünmüştüm. Hiç aklıma gelmeyen tek sorun şuydu; eşimin baba tarafı dağlara sevdalı, hepsi sportif tipler, dolayısıyla "yanıyorlar". Bizim 23 derecelik ev onlara cehennem sıcağı verdi ve "illa çocukların odasındaki kalorifer tamamen kapansın ve pencelereler açık uyusunlar!" demesinler!!!! Yahu dışarıda hava eksi derece! Almanlar çocuklarını 18-19 derecede uyutuyor, bahsetmiş miydim.. Gözüm döndü ayol, benim çocuk zatürre olur, alışkın değil.. Uzuuun tartışmalardan sonra pencerelerin kapanması ama kaloriferlerin de kapanması orta noktasında anlaştık (yine de içim rahat uyuyamadım, 18 derece brrrr, akdenizliyim ben ya!).

Uyku kısmı rahat oldu. Yemek kısmı zaten rahat oldu, bu çocuk milleti biliyorsunuz yemez yemez ama bir araya gelince dünyayı yer. Oyun kısmına hiç girmeyeyim, bunlar zaten 1 seneden uzun süredir bizi odalarına sokmuyorlar, diğer çocuklarla oyun randevularımızda da öyle. Yaşasın 3+ yaş yahu, çağır eve bir çocuk, eğlesin birbirini, sen de ara sıra kontrol et ama genelde kendi keyfine bak, ebeveynlikte doruk noktası :D Tek sorun, Lukas kesinlikle istenmiyor ve garibim kapının arkasında miyk miyk ağlıyor, büyüklerle de oturmak istemiyor.. Bir ara Lukas'ı aldılar içeri, sonra saldılar, ağzı gözü ispirtolu kalemlerle boyanmış olarak.. Ama o çok mutluydu tabii.

Banyo küvetinde meyve saati (neden diye sormayın..)


Gecenin korkunç olayı J.'nin Maya'nın kaydıraklı yüksek yatağında gizlice zıplarken, giydiği yerleri süpüren Elsa elbisesine dolanıp 1,5mt'den küt diye yere düşmesi oldu. Allah korudu valla çocuğu. Ben o sırada içerde Lukas'ı değiştiriyordum ve eşimle kuzeni de cin'in yarısına gelmişlerdi, tabii benim bir tepem atsın, ağlayan çocuğu da kapıp kucaklayıp aynen bir "tavuk anne" edasıyla bunların üstüne yürüdüm ve "ne biçim babasınız, çocuklarınıza bakın, zaman cin içme zamanı değil, bu ciddi bir gece" diye çığırdım. Tabii ben böyle adamları azarlayınca olay çocuk için daha da korkutucu bir hal aldı. Babası da "noooolur O.'ya (anne) söyleme" diye yalvarıyor bir yandan! Hey Allahım sanırım haftasonu ben 3 değil 5 çocuk baktım ama farkında değilim!

Yani 2 gün 1 gece süren "ilk yatılı misafir maceramız" böyleydi. Sanırım Maya da yazın babasıyla J.'de kalmaya gider. Maya tabii şimdi üst komşu M. bizde kalsın (annesi dünden razı!), E. bizde kalsın (onunki de!), O. bizde kalsın (tabii ki onunki de!) falan düz gidiyor ama yok cicim, aileden olmayan, hele hele yanında anne babasıyla gelmeyen şimdilik kalmasın bence. Çünkü totom yemiyor arkadaşlar. Küçükler daha. Uykusunda korksa annem diye ağlasa ne yapacaksın!? Sonra bir de düşünmek istemediğimiz kısım var.. Tamam, her hangi bir çocuk istismarı durumunda gelip söyleyecek yaştalar artık ama iş işten geçtikten sonra söylese ne yazar? Henüz karşı koyacak, kendini koruyacak aşamada değiller. Risk almak istemiyorum.

Aslında bu konuda çok düşünüyorum. Yani çocukları olası bir istismardan korumak için yaşa uygun bilgilendirmeyi tabii ki vermeliyiz. Ama bu çok ince bir denge. Dünyanın ve insanların genelde güvenilmez oldukları fikrini aşılamak istemiyorum, tam tersine Maya'nın kendi cümleleriyle: "anne, bazı kötü insanlar da var ama genelde herkes çok iyi di mi?" diye düşünüyorum. Evet naif bulabilirsiniz ya da "aman kötüleri öğret kendini savunsun" diyebilirsiniz ama ben güvensiz ve paranoyak bir çocuk yetiştirmek istemiyorum. Nedeni; bir başka zamana.. Şimdi gerilen sinirlerimi yumuşatmak için biraz kitap, biraz çay, biraz yüz masajı, biraz uyku :)

15 Nisan 2018 Pazar

Bahar bize bi çarptı..

Havalar güzelleşip, bahar kendini hissettirmeye başlayalı beri, benim çocuklar Mart kedisi gibi devamlı evden kaçma, çıkıp gitme, eve geri dönmek istememe halindeler. Devamlı bir kapı kenarına oturup miyavlama hali..

Lukas özellikle benim tuvalete ya da çamaşır asar halde olmamdan yararlandığı anlarda sinsice kapıyı açıp çıktığı için, dış kapıyı kilitlemeye başladım. Fakat iki koluyla kapıya asılıp ayaklarını da göbeğine kadar çekmek suretiyle, resmen kapı kolu maymununa bağladı. Dayanılmaz.. Ama onun bakış açısından, haklı.

Doğa son 1 haftada 18-20 dereceyi görünce, birden delirdi. Daha dün çırılçıplak olan dallar bugün pespembe, sapsarı, mosmor.. Doğaya çok önem verildiği için, yağmuru da bol yiyen doğa, semirdikçe semiriyor. Doğa delirince, tüm hayvanlar (sabahın 4'ünde ötmeye başlayan çalı bülbülleri, hemen dibimizdeki parktaki geyik ve ceylanlar, balkona gelen sincaplar ve hoplayıp zıplayan tavşanlar!) deliriyor. Doğa ve hayvanlar delirince, eh çocuklar da deliriyor..

Bazı annelerin işi baharla birlikte zorlaşıyor çünkü bazı çocukların özel durumları, bahar aylarında özellikle artıyor. Mesela Duyu Bütünleme Bozukluğu (sensory processing disorder) tanısı alan çocuklar, bahar ayında etrafta uyaran sayısının ciddi derecede artmasıyla birlikte gerçekten zorluyor. Ya da bipolar bozukluğu, migren ya da alerji sorunu olan yetişkinler.. Yani aslında bahar yoruyor ve zorluyor. Sadece kedileri değil..

Bende de aşırı bir enerji patlaması oldu geçen hafta. Resmen ağaçların tomurcuğunun patlaması gibi, resmen patladığımı, çiçek çiçek açtığımı hissettim. Gece 11'de yatıyorum, sabah 5'te kalkıyorum ve şekersiz falan yaşamadığım halde enerji doluyum. Pis kış sonunda bitmiş, umut gelmiş. Bisikletten inemiyorum, rengarenk efil efil giyiniyorum, saçımı yıkayıp yıkayıp çıkıyorum, çocuklarla öğleden sonra saatlerce oyun parkındayım, oturmuyorum ille kızımla o 5mt'lik ipli tırmanma zımbırtısına tırmanıyor, tepeden kayarak iniyorum.. Eve koşup akşam yemeği hazırlayıp, sırtıma attığım gibi bira bahçesine koşuyorum. Çocuklar ve ben devamlı bir açık havada oynama, çan çan konuşma (sokaktan insan çevirip yahu!), yeni şeyler deneme ve oyuncak, kitap ve giysi satın alma halindeyiz. Tam bir "manik" durum. E ne oldu; hasta oldum sonunda.

Hava çarptı, öğlen 18 ama sabahın körü hala 7 derece. Boğazım cam yutmuşum gibi ağrıyor, çocukların burnu "gezen tip köy çocuğu" misali şırıl şırıl akıyor, kocam zaten bahar alerjisi coştuğu için gözler kan çanağı halde devamlı hapşırma halinde. Bahar bizi çarptı.. Ama mutsuz muyuz, asla.. Aksıra öksüre devam, yaşasın açık havada yaşam..

Manik halin en güzel yanı da, "ben herşeyi başarabilirim yaaa" hissi. Bir sürü yeni planım var, bir sürü projem var, sanki kış uykusundan kalkan bir ayı gibiyim, açım arkadaşlar! İnsanlarla konuşup gülüşmeye açım, bisikletle baldırlarım ağrıyana dek dolanmaya açım, yeni yerler keşfetmeye, yeni bir şeyler denemeye açım. Çocuklar da aynen böyle hissediyorlar işte. Kapı önlerinde ağlamaları, "gel" diyeni sallamadan koşturup durmaları, iki ısırık alıp bırakmaları ya da koca tabağı yalayıp doymadım diye bağrınmaları bundan. Ayol yaz geliyor yaaaa, daha güzel bir an mı var! Düşünsenize 6 ay yaz! Akıl dayanmaz :D Her sene mi oluyor hem de, deme????

Ufaklığın ellerini çırpa çırpa koşturmasına bayılıyorum. Büyüğün bahçeye attığımız trambolinde zıplamasına bayılıyorum. Tam bir etobur olan BAP'ın hazırladığım tuhaf salataları zevkle yemesine bayılıyorum. Bisiklete binerken rüzgarın kokusuna bayılıyorum. Suyla oynayan ve donuna kadar ıslanan çocuklara bayılıyorum. Sincapların balkonuma gelmesine, evin arkasındaki parkta ceylanlarla gözgöze gelmeye, etrafımda tavşanların zıplamasına bayılıyorum.

En çok da tüm bunları görebilmeye, değer verebilmeye, şükredebilmeye bayılıyorum..

12 Nisan 2018 Perşembe

Konuşamayan pehlivan

Bizim Pehlivan hala konuşamıyor. Kendisini ablası gibi 3 dilli büyütüyoruz ama o ablasından da yeteneksiz çıktı. Valla Maya'nın 1,5 yaşındayken kendi kafasına göre uydurduğu ama vücut diliyle ve az ve öz kelimeleriyle gayet güzel kendini ifade edebildiği bir videoyu izleyince, endişeler denizinde boğulayazdım. Oğlan daha anne bile demiyor! Yani "bab-ba" diye bir kelimesi var, kuşa baba, bana baba, postacıya baba (bu ve sarı saçlar kombinasyonu eşimi baya düşündürüyor), Maya'ya baba, herşeye baba diyor ama onun dışında ben diyeyim beş, siz deyin altı kelime (bir şeyi fırlatıp yere atınca "gitti", eline geçirdiğini vurunca "bam", acıkınca "ham ham", gaz çıkardıysa ya da kaka yaptıysa "pırt", gördüğü herkese ya da kabahatli bir şey yapıp da bizi kızdırınca sevimli olmak adına "halloooo", iyi bir şey yaptıysa "hurraaa" ve gördüğü her hayvana "uf uf".. Söylediği tüm kelimeler bunlar. E yaş oldu 1,5..

3 dilliliğe atamayacağım suçu, elalemde ne çocuklar var 5 dili şakır şakır konuşuyorlar. Bence benim çocuklar dil konusunda aşırı yeteneksiz. Ama bende de kabahat var:

- Çok konuşan biri değilim. Şaşırdınız biliyorum çok yazdığım için sanki çok konuşkanmışım gibi duruyorum ama gün içinde çok fazla konuşmam, genelde sessiz sakin ve düşünceli biriyimdir. Çocuklarımla da malesef ilişkim çok sözel değil, genelde sessiz sessiz oynarız ya da kucaklaşma boğuşma hallerinde kelimeler yerine kahkaha ve tuhaf sesler çıkarırız. Halbuki ses taklit dönemi çoktan geçti, çocuk kelime öğrenmek istiyor. Kendim konuşmayınca çocuk nasıl konuşacak?

- Kızımda yapıyordum aslında, onu giydirirken ya da bir iş yaparken devamlı konuşuyordum "şimdi şunu yapıyoruz, şimdi bunu yapacağım" vs. ama sonra baktım çocuk kendi konuşmaya çalıştığı sırada ben alışmışım cümlelerini düzeltiyorum, onun yerine tamamlıyorum. Tabii çok yanlış. Kekelediği dönemde dank etti. Bıraktım, sadece dinledim ve bekledim yavaş yavaş kursun cümlesini. Çok işe yaradı. Oğlumda baştan beri yapmıyorum, o da zaten baştan beri sessiz bir çocuk, bakışıp oturuyoruz. Bu da çok yanlış. Bir türlü dengeyi tutturamıyorum.

-Tv izletmiyorum. Ondan öğreneceği abuk sucuk dili hiç öğrenmesin daha iyi diye düşünüyorum. Ayrıca tek taraflı iletişim olduğu için, klinikte bir dönem çok aşırı "tepkisel bağlanma bozukluğu" yaşayan çocuk getirdiler bana, hepsinin ortak özelliği tv'ye kitlenmekti ve "tv'yi kapatıyoruz" önerisinde bulunduğum danışanlar, bu öneriden %100 verim aldılar. Ayrıca yeni araştırmalara göre, medyanın son 20 senedir birebir iletişimin önüne geçmesi, tek dilli çocukların bile geçmiş nesillere oranla daha geç konuşmaya başlamasına neden olmuş! Tamam tv ve sosyal medya yok, okey. Ama mesela CD ya da radyo dinletebilirim. Ay evde hiç ses yok, yaprak düşse sesine hopluyor insan. Alışmışım kuş sesi falan, Avrupa huzur evi gibi, Türkiye'ye gelince afallıyorum. Müzikten korkuyor mesela benim çocuklar! Müzik sadece arabada dinleniyor bir de arada konserlere götürüyorum halbuki Türkiye'de devlet dairelerinde bile müzik çalar, babam mesela tüm ameliyatlarını müzik eşliğinde yaparmış! Bir yanda Serdar Ortaç bir yanda böbrek ameliyatı..

- 3 dil kullanıyorum. Keşke sadece Türkçe konuşabilseydim ama olmuyor, kızım hala Almanca'yı, eşim hala İngilizce'yi tercih ediyor. Durum bu, bunu değiştirmem mümkün değil. Ama sorun her üç dili de eşit kullanamıyorum. Mesela küçük sabahtan öğlene dek Türkçe duyuyor ama öğlen Maya gelince illa İngilizce ve Almanca konuşuyoruz.

- Bunun babası da bööööleydi. Ben 1 yaşımda konuşmuşum ama BAP anca 3 yaşında konuşmaya başlamış. E genetiğin de etkisi vardır mutlaka. Ben şuna inanıyorum, sanki bilgisayar oyunu gibi aşamalar var beyinde ve belli bir bilişsel olgunluğa erişmeden onların kiliti açılmıyor. Yani level atlamak gibi, birden açılıveriyor sanki bir bölge ve birden çocuk daha önce yapamadığı şeyleri yapabilmeye başlıyor. Pehlivanın da o bölgeler biraz üst level'larda galiba, daha gelemedi oralara. Mesela daha beden dili de çok gelişmedi, nesneleri ayırma yeteneği de çok yok. Mesela Maya 1 yaşında iki elinin işaret parmağıyla kendi olmayan memelerini gösterip ağız şaplatarak "süt ver" diyebiliyordu ama Lukas böyle bir beden dilini de kullanamıyor henüz. Ya da mesela tüm hayvanları köpek sanıyor ve hepsine "uf uf" diyor. Yine kitap okuma konusunda da Maya'nın çok gerisinde, kesinlikle kitaplar ilgisini çekmiyor oysa Maya kucağıma oturur resmen hikaye dinlerdi bu yaşta!

Çocuklarımı kıyaslamak amacıyla yazmadım ama öyle oldu ister istemez. Lukas'ın bedensel devinim zekası mesela Maya'dan çok daha ileride, 13 aylıktan beri merdiven tırmanıp iniyor, kaydıraktan yardımsız kayıyor ya da bisiklet binebiliyor (Maya bunları neredeyse 2 yaşında yaptı) ama onun da sözel zekası daha geri, bu kesin. Endişeleniyor muyum? Biraz.. Ama çok değil, çünkü 4 yaşındaki Maya bedensel anlamda yaşıtlarını yakaladı, dil becerileri de gayet iyi, demek ki bir şekilde Lukas da 4 yaş civarı inşallah geri kaldığı sözel becerileri yakalar diye umuyorum. Ama tabii anne olmak da biraz endişeler denizinde boğulmak anlamına geldiği için ben yine bi Logopedist'e baş vursam mı ne halt yesem bilemiyorum.. Sorun konuşmada gecikme değil de, bu sıra konuşamadığı için aşırı sinirlenmeye, hırçınlaşmaya başladı. Devamlı bir itekleme, saldırma, saç yolma, Maya'yı ağlatana dek uğraşma, çimdikleme davranışı içinde ve bence tüm bunların tek nedeni: derdini anlatamamak.. Aslında 2 yaş krizi dediğimiz şeyin de malesef %80'i derdini anlatamamak.. O nedenle korkuyorum, endişeleniyorum ve onun adına üzülüyorum.

Tek çocuk olsa ne çok zaman olur devamlı konuşmaya, birebir oynamaya falan oooof of. Üzülüyorum bazen bu ikinci planda kalmışlığa.. Var mı bi çaresi, bilen beri gele..

Maya'nın 1,5 yaş videosuyla endişelerimizi tatlıya bağlayalım :) Ne minnoşmuş yaaa (anamı ağlatıyordu ama şimdi bakınca çok sevimli gözüktü gözüme)!


8 Nisan 2018 Pazar

Sevgili Günlük - 2

Sabır taşına dönüşmemin hikayesidir.

Bu sabah genelde olduğu gibi 06.00'da içimdeki biyolojik saatin sessiz ve derinden çalmasıyla uyandım ve aklıma gelen ilk düşünce "Nisan geldi, kışlıkları ayırıp verilecekleri bir torbaya koysam mı?" oldu (günün ilerleyen saatlerinde bu saçma ayrıntıyı neden yazdığımı anlayacaksınız). BAP horul horul uyuduğu için, "kendi çocuğum"un bebek telsizini alıp, onu da "kendi çocuğu"nun bebek telsiziyle başbaşa bırakıp, sessizce, parmak uçlarımda, alemlere akmak üzere yatak odasını terk ettim. Alemler, sanal alemler oluyor.. Umudum çocuklar uyanıncaya dek, 1 saat kadar blogla uğraşmak, yarım kalmış yazılardan birini bitirebilmekti.

Olmadı. Lukas tiz bir çığlıkla 06.15'te uyandı. O uyanmadan duşumu alıp, günlük kıyafetlerimi giyip, makyajımı yapma yani "insana dönüşme" ritüelim de baltayı yemiş oldu. Böyle günlerin totomda patladığını bildiğimden deriiin bir nefes aldım, yavaş yavaş verdim ve "hadiiii, başlıyoruz" diyerek oğlanı almaya odasına gittim. Koca uyuyor.

Lukas 5 numara beze ve çok su içmemesine rağmen genelde çiş içinde uyanıyor, uyku tulumu sızdırmadığı için yatak yıkamak zorunda kalmıyorum ama bu sabah boynuna kadar kaka içinde bulunca deriiiin bir nefes aldım (iyi bir fikir değildi çünkü tüm oda kaka kokuyordu), nefesi hızla verdim ve onunla duşa girdim. O çok seviyor benimle duş almayı ama ben onu yıka, üşütmeden kurut, giydir telaşından duşta rahatlamak yerine geriliyorum. Onu hazırladım, kendim havluyla kaldım (koca hala uyuyor, kıyafetlerimi alırken uyandırmak istemedim) ve Maya'nın beslenmesine giriştim. Maya bu sıra sadece kırmızı meyve ve domatese takıldı, evde kırmızı meyve kalmamış, deriiiin bir nefes aldım, yavaş yavaş verdim. Kırmızı elma, domates ve kırmızı bibere gözüm takıldı. Koca hala uyuyor.

Ben beslenmeyi hazırlarken Lukas kaşla göz arasında sessizce Maya'nın odasına dalıp (artık kapıları açabiliyor) direkt Maya'nın yatağına atlayıp, elindeki kamyonla Maya'nın kafasına vurmak suretiyle Maya'yı uyandırdı. Tabii Maya'nın "özel yeteneği" çığlık atmak olduğu için, haklı olarak bu yeteneğini kullanarak hepimizin yüreğini gururla titretti. Koca uyandı (alkış). Maya'ya "mutlu uyanmanın önemi" hakkında nutuk çekerken, bir yandan da Lukas'a "neden Maya'nın kafasına kamyonla vurulmayacağı" hakkında nutuk çekmeye çalıştı. Gözlerimi belerterek giyinmeye gittim.

Giyindikten ve Maya'nın beslenmesini hazırladıktan, çocukların giyinme ve diş fırçalama ritüelleri bitirildikten sonra, koca işe yollandı, çocuklar ona camdan el sallarken Lukas'ın nazik hareketleriyle camın önündeki saksı bitkisi yere düştü, Maya yine bir başka özel yeteneğini kullanarak durumu ispiledi, deriiin nefes alarak gittim, beyaz koltuklarda bir litreye yakın yeni sulanmış toprak (çamur) görünce nefesi veremedim, direkt tıssss diye bir ses çıkardım. Lukas taklite başladı, Maya onu taklit etti, onlar "tıslamacılık" (yılancılık) oynarken ben koltuğu temizledim, paltoları giydik (5 derece) çıktık.

Maya'yı okula bıraktım, Lukas'la günlük alışverişe gittim, eve dönüp biraz oynayıp, öğle yemeğini yedirip, uyutmaya götürdüm. Lukas direnmeye ve yatakta "hacı yatmaz"cılık oynamaya kalktı. Bir ara benim deriiin derin nefesler almamı taklite çalıştı, ben gülünce iyice ayaklandı. Uykuya dalması tam 1 saat sürdü, uykusu 30dk sürdü, uyanınca aşırı huysuzlandı, Maya'nın anaokulundan alınma saati geldi, haldır huldur evden çıktık.

Anaokulundan çıkınca "sulu sepken" dediğimiz şey yağmaya başladı, Nisan ayında olduğumuz için sinirlerim bozuldu, deriiin nefesler alarak iki çocukla eve döndüm. Öğleden sonrayı evde çocuklarıma adamaya niyetlendim. Önce "otopark mafyası" adını verdiğimiz araba/garaj oyununu oynadık, bu oyunda amaç büyük çocuk tarafından obsesif bir şekilde renklere ya da boylara ayrılan arabaların garaja obsesif bir düzenle sokulması. Küçük çocuğun görevi ise, bu arabaları birbirine vurmak ya da odanın diğer ucuna fırlatmak suretiyle büyük çocuğu delirtmek. Lukas Maya'nın kafasına arabalarla vurmaya başlayınca oyun sona eriyor. Daha sonra, "kart oyunları" olarak bilinen "ben çocuk yetiştirmek için çok kartlaşmışım" isimli oyuna geçtik. Bunda da amaç, devamlı kendi kazanmak isteyen ve kaybettiğinde kendini yerden yere vurarak ağlayan çocuğun belirlediği ve kesinlikle hiç bir mantık içermeyen kurallara göre oyunu yeniden düzenleyerek oynamak ve aynı zamanda oyunda zar ya da küçük piyonlar varsa, küçük çocuğun bunları yutmamasını sağlamaya çalışmak. Oyun kendisine hiçbir şeye dokunma izni verilmeyen küçük çocuğun sonunda delirerek büyük çocuğu ısırmaya ya da saçını çekmeye asılmasıyla sona eriyor.

Çığlıklar eşliğinde, bağırmadan ve derin nefesler alarak çocukları ayırdıktan sonra, Lukas'a lego Maya'ya kitap vererek mutfağa girdim ve atıştırmalık kuruyemiş ve meyvelerini hazırlayarak döndüğümde sabahki saksının yine aynı şekilde beyaz (pardon, sabahtan beri kahverengi) koltuklara yayılmış olduğunu görünce yine aynı tıssssss sesini çıkardım. Ay bir güldük bir güldük. Benim arada gözüm seyirdi 5dk kadar. Magnezyum almalıyım diye düşündüm.

Meyve seansından sonra, Maya benim mücevher kutumla oynamak için (oyunun adı "şikimiki olma oyunu - Fr. chique yani süslü kelimesinin Münih'çesi, şarkısı bile var) bizim odaya kapandı. Lukas bir süre kapıyı yumrukladı ama açamayınca huylandım. Evet Maya kendini odaya kilitlemişti ve "rahatsız edilmek istemiyordu". Kalbim korkunç bir şekilde çarparken, Maya'ya çaktırmadan "lütfen açar mısın canım bitanem" diyor ve aynı anda saniyenin 100'de birinde itfaiyeyi aradığımı, kapıyı açmaya çalışırken Maya'nın içerde sinir krizi geçirdiğini falan düşündüm.. Maya "HAYIR" diyor ama "evet" dese açabilecek mi emin değildim çünkü tuvaletteki kilitler gibi tek yöne çevirmeli fiks kilit değil, onları biliyor ama bu anahtarlı kilit.. Deriiiin nefesler alıp "aaaa Maya kim çikolatalı puding isterse mutfağa gelsin" dedim. İşe yaradı. Kiliti önce açamadı, sakince "öbür tarafa çevir bakalım" dedim, yine açamadı, iyice ittir bakalım sonra çevirmeye çalış dedim, kalbim deli gibi çarparken kilit açılma sesi duyuldu.. Hemen kiliti delikten aldığım gibi çekmeceye atmakla kalmadım, evdeki tüm kapıları kontrol edip kilitsiz hale getirdim.

Bu heyecandan sonra, sanat terapisi bazında suluboyaya giriştik. Fakat akıllandığım için, çocukları eski elbiseleriyle banyo küvetine oturttum. Etraf rengarenk olurken, içimdeki obsesif temiz Türk kadını deriiin nefesler almak zorunda kalmadı. Maya Lukasın yüzüne kelebek olduğunu iddia ettiği bir şekil çizdi, Lukas Maya'nın saçını mora, banyo duvarını da kavuniçiye boyadı. Bu arada ben akşam yemeğini hazırladım. İçerden çığlıklar yükseldi, yine Lukas Maya'nın mor saçlarına asılmış, koca bir tutam saçı yolmuştu.

... Tısssssssssss ...

Yemin ediyorum o an ipler koptu. İçimden bas bas bağrınmak ve ikisini de eşek sudan gelene kadar dövmek geldi, birini "ya çektirmesene kızım, görüyorsun işte geliyor ısırmaya, saç yolmaya, korusana kendini, ağlama öyle viyk viyk aaaa" diye, öbürünü de "ya sen ne mikropsun, kaç defa diyicem ısırılmaz, saç yolunmaz" diye.. Hayalimde iki çocuğu birbirine vura vura halı temizler gibi dövmek varken, görüntüde Hint İneğine bağlamış, sakin bir ses tonuyla yine 1837282. "kardeş neden ısırılmaz?" ve "kendini korumak için sert ama sakince hayır demeli, gerekiyorsa L.'ın ellerini tutmalı ve kendine vurdurtmamalısın" nutuklarına girişmiştim. Ben kendimi kontrol edemezsem bu çocuk agresif davranmamayı nasıl öğrenecekti?

Yemek pişerken çocukları ve etrafı temizledim, koca işten geldi. Çocuklar babaya "daldı", "yemek hazıııııır" diye çığırdım, 5. kerede sofraya buyur ettiler. Maya'nın bitmeyen hikayeleri eşliğinde, birbirimize nasılsın bile diyemeden yedik. Lukas her zamanki gibi "kendim yiyicem" inadında 1mt karelik alanı savaş alanına çevirdi. Meyvelerini de verdikten sonra, malum "cadı saatleri" olduğu için coştular. Kovala/gıdıkla/saklan/koltukta zıpla /saç yol/çimdik at/ağla ve nutuk dinle kombinlerinden sonra yakaladığımızı uyku hazırlık rutinine çektik. Kim Lukas'ı uyutacak kim Maya'yı uyutacak piyango çekilişi ve kim kimi daha hızlı uyutacak yarışmasından sonra, saat 20 civarı eve bir sessizlik ve selamet hakim oldu. Biraz sohbet, biraz yeni bulduğumuz ve benim hafif porno mu, durum komedisi mi tam ne olduğunu çözemediğim ama çok da sardırdığım yeni Netflix dizimiz "Easy"den 2-3 bölüm izleyip, saat 23 civarı sızdık. Çocuklu bir gün daha böylece sona erdi..

Bu tip yazıları seviyorsanız, daha önceki sevgili günlük yazısı için buraya tıklayabilirsiniz.

3 Nisan 2018 Salı

Çocuk bakan baba, Bekar Sultan'a karşı

Eşimin "baba olarak yetersizlik hissi"ne karşı son iki yazıda anlattığım psikolog desteği ve kendime batırdığım anti-feminizm çuvaldızından sonra; attığımız belki de en radikal adımı hiç beklenmedik bir şekilde bu haftasonu attık ve kısa bir "ayrılık" yaşadık! Hayır hala boşanmıyoruz :) Ama bu haftasonundan sonra belki.. Tamam baştan anlatayım:

Bu haftasonu 4 günlük Paskalya tatili nedeniyle uzun bir haftasonuydu ve yumurtaları boyayıp, saklayıp, çikolata denizinde yüzdükten hemen sonra "şeker komasına" giren eşim tam bir sürpriz kararıyla, "ben bir aydınlanma yaşadım, Avusturya Alpleri'nde şu çocuk dostu otel'i buldum, çocukları alıp 30 saatlik bir "yalnız baba ve çocuklar" tatiline gidiyorum" dedi ve gitti! Amaç: korktuğun şeyin özellikle üstüne üstüne gidip, korkularınla yüzleşmek. Sonuç: Ya kendine güveni geri gelecekti, ya da inceldiği yerden kopacaktı. En kötü ne olabilirdi; iş sinir krizine varırsa, 2 saatlik yoldu, döner gelirdi (2 saat arabada ağlayan çocuk bize komuyor arkadaşlar, sinir krizinde uzman level'dayız biz). "Tamam ya git hadi, bence de çok iyi fikir" dedim. Terapist olarak bu "dan diye yüzleştirme" haline ne kadar karşı olsam da, dedim..

Maya ile bu tip babalı kızlı yalnız tatillere daha önce bir kaç defa çıktılar ama babalı kızlı oğullu ilk tatilleri (Lukas'ın benden ayrı ilk, benim 1,5 senedir çocuksuz ilk gecem). Dolayısıyla heyecan yaptım tabii. Ama planı duyan annemin "ay başarabilir mi, bakabilir mi, zorlanmasın, ne yapıyorlar ki şimdi, foto yollasınlar, sen napıyorsun?" ya da babamın şakayla karışık "hayırdır, çocuklarla tek başına idare edebileceğini neden merak ediyormuş ki, bir sorun mu var?" endişesi gibi bir heyecan değil, benimki "Allaaaaa 30 saat bekarlık mı? Nası ya? Bana mı? Hediye mi? Ay bozdur bozdur bitmez, naapsam ki?" heyecanıydı :D Hatta kusura bakmasın ama canım annem o kadar çok "çocukları özledin mi?" temalı mesaj attı ve 2000km'den son durumu sorguladı ki, sonunda kendisini sessize almam gerekti.

Çocukları özlemedim, merak ediyorsanız. Kocamı da özlemedim. Ayol yabancı mısınız, neyi saklayacağım, harika bir 30 saat geçirdim işte kocasız ve çocuksuz. Tam ihtiyacım olan şeymiş bu. 1,5 senedir ilk defa saat 14'ten 23.30'a dek kitap okudum. Koltuktan 4 defa kalktım, 2'si hızlıca tuvalete, 1'i mutfağa "akşam kahvaltısı" hazırlayıp tepsiyle koltuğa almaya, sonuncusu da boş tepsiyi yıkayıp kaldırıp, uzun aramalar sonucu çamaşır makinesinin içinde bulduğum (sağol Luki) "tek kişilik şampanya"mı ve kitabımı alıp yatağa gitmeye! Ertesi sabah da 7'den 10'a kadar yatakta kitap okudum, sonra uzun köpüklü bir banyo yaptım, yine tepsiyle koltukta film izleyerek tek kişilik brunch'ımı yaptım, biraz internete bakındım, sonra zaten geldiler paldır küldür. Tam 30 saat kimseyle konuşmadığım için "hoşgeldiniiiiz" bile yabancı boğuk bir ses olarak çıktı, şaşırdım! Çok da kısa ve hızlı geçti 30 saat; bir sürü şey yapabilirdim ama yaşasın asosyallik! Nasıl dinlendim anlatamam, keşke 30 saat değil 3 gün olsaydı bu bekarlık sultanlık tatili!

2000km ötedeki annem tabii "ay ne yapmışlar, yemek yemişler mi, ne yemişler, havuza mı girmişler, nasıl tek başına iki çocukla mı, kaç dereceymiş havuz, saçlarını kurutmuşlar mı, odaları nasılmış, Maya arkadaş bulmuş mu, Lukas seni aramış mı, yavrum bak allaşkına bir sorun yok di mi.." falan düz gitti, belki benim sormam gereken sorulardı bunlar ama amaç "kendini yeterli hisseden baba" değil miydi? E böyle sorgulanan adam nasıl kendini yeterli hissedecek?

Merak etmedim mi, hayır.. Çünkü ben anneysem ve tek başıma her gün iki çocuğa bakıyorsam, o da babaydı, bakardı. Anne gibi değil, baba gibi bakardı ama bu da benim üzerinde çalışmam gereken bir noktaydı işte..

Tabii Maya gece yataktan düşmüş (üçü aynı yatakta yatmaya kalkmışlar, Lukas'ı ortalarına almışlar, halbuki odada kocaman bir 2 kişilik ve bir tek kişilik yatak var işte vur diyince öldürmüş baba bu bağlanma işini) gözü yumruk yemiş gibi mosmor (hemen çocuk otelinin yüz boyama aktivitesine gitmişler, morlu pembeli şahane bir kelebek olarak çıkmışlar), o düşünce ağlamış, Lukas uyanmış, üçü beraber ağlaşmışlar bir saat kadar. Ay neyse yani sonuçta yaralı bereli olarak geldiler, Lukas beni görünce sevinçten delirerek ağlamaya başladı (sonsuza dek yok oldum sanmış sanırım) falan filan ama "nasıldı?" diyince hepsi gülerek "harikaydı" diyorlar, "sen nasıldın?" diyene ben de gözlerimi büzerek "şahaneydi" diyorum. E öyleydi.. Yalan yok.

Çocuklarını özlemeyen gaddar ana.. Bir ara duygulandım aslında, koltuktan ilk kalkışım, tuvaletin fayansında şu mavi pulu görünce duygulandım:


Sonra yatağa girmek için yorganı açınca şu notu bulunca da duygulandım:


Ama özlemek için sanırım 3-4 güne ihtiyacım vardı :D 1,5 sene sonra ilk defa 30 saatlik ayrılık ancak "bekarlık sultanlıktır" oluyor. Yalan yok. Ama yine de; politik doğruculuk adına ve Allah bozmasın, gücenmesin diye şunu da ekleyeceğim: "evdeki sessizlik tuhaf geldi. çocuklar ve koca eve dönünce, ev sanki güneş açtı, neşelendi, ev değil de yuva oldu".. Vallahi oldu yani.

Eşime dönersek. Şu an çok mutlu :) "Başardım, iki çocuğa tek başıma baktım, yapabiliyormuşum" diye seviniyor (fazla özgüvene gelip boşamasın şimdi bu adam beni?!). Oysa ben yine de "demek ki ölsem bu çocuklar aç açık perişan olmayacak" kıvamına gelemedim henüz, hala kendimi çok önemli, vaz geçilemez sanıyorum (halbuki mezarlıklar kendini vazgeçilemez sananlarla doludur...) ama ilk adımı attık. Şimdi ikinci adım, ben onları evde bırakarak (çocuklarla evde kalmak, gitmekten daha zor malum..) yakın bir arkadaşımla uzun zamandır planladığımız ufak haftasonu kaçamağını yapabilecek miyim onu göreceğiz.. Zaten daha fazla da bir beklentim yok; düşünmeden, endişelenmeden, gözüm arkada kalmadan çocukları babalarına emanet edebilmem lazım. Sadece seyahat ihtiyacım ya da annelikten bunalmış olmam değil, hayat çok zalim ve nereden ne gelecek hiç bilemiyoruz, hastalık hatta ölüm bile olabilir, herkesin, hepimizin başına gelebilir.. Lüks değil yani, ihtiyaç çünkü kimsemiz yok birbirimizden başka ve bunları düşünmek ve korkmak değil, hazırlıklı olmak lazım..

31 Mart 2018 Cumartesi

Aslında tüm sorun..

Bir önceki yazımda, eşimin "baba olmak" konusunda bu sıra zorlandığını yazmıştım. Onu psikoloğa yollamakla yetinmedim tabii, kendimi de incelemeye aldım ve ilişkimizde yama yapılması gereken yerleri düşündüm. Çünkü ailedeki bir sorun hiç bir zaman tek kişinin sorunu değil, mutlaka birlikte çalışılması gerekiyor. Bunun da anlamı, çuvaldızı biraz kendimize batırmamız gerekiyor.

Ben de, 70-90 arası yaşanan Feminist devrim döneminde büyütülmüş kız çocukları olarak, çoğumuz gibi, "kadınlar mutlaka kimseye muhtaç olmadan kendi ayakları üzerinde durmalı" mottosuyla yetiştirilen bir kadınım. Annem son derece eğitimli, ekonomik ve sosyal toplumdaki yeri üstte bir kadın ve beni de kendine güvenen, kadınlığın bir eşitsizlik olmadığına hatta bir çok anlamda üstünlük olduğuna inanan biri olarak yetiştirdi. Bizim evde en büyük ayıp "zekanı boşa harcamak" da olarak kabul edilen "kendi kendine yetebilme yetisini kazanamamak"tı. Biraz aklı havada, romantik ve hayalci bir genç olsam da, eğitimimi en iyi şekilde aldım, çok sevdiğim ve yetenekli olduğum bir meslek edindim ve tek başıma da kalsam kendi kendime yetebilecek koşullara, ananemin değimiyle "altın bilezik"e sahibim. Çok şükür.

Fakat bu "kendi kendine yetebilme" lüksünün bana olumsuz getirisi, birkaç sene öncesine dek fark edemediğim, fark edip üzerinde düşünmeye başlayınca da tüm hayatımı değiştirecek türde bir içsel savaşa neden olan "ben gerçekte ne istiyorum?" sorusu oldu.. Yani yediğim önümde yemediğim ardımdaydı ama bunu hak edecek yollardan geçmiş, sınavlarımı vermiştim. Hayır, tek başıma tırnaklarımla kazıyarak gelmemiştim, haklısınız. Benim veremediğim sınavları da annem, ananem vermişlerdi. Her ikisi de bazı fedakarlıklar yapmıştı, çok çalışmışlardı. Daha ben dünyaya gelmeden aslında benim için koşulları iyileştirmişlerdi, beni iyi okullarda okutabilmiş, beni kendimi gerçekleştirebilmem için motive edebilmişlerdi. Hem bu avantaja sahiptim, hem de onların yüzünü kara çıkarmamış, ben de çalışmış, bana düşen rolü oynamış, yüzlerini güldürmüştüm. AMA..

Gerçekte istediğim neydi... Ailem, toplum ve feminist devrimin tanımladığı ve bana dayattığı "21.yy'da başarılı kadın" ideolojisi ne kadar benim asıl seçimimdi? En baştan üst sosyo ekonomik düzeyde, eğitimli bir ailenin çocuğu olarak doğan birinin hayatı aslında bu sınıfın belirlediği rollerden ibaret değil miydi.. Yani benim sıradan ev kadını ve misal 4 çocuk annesi olmak gibi bir hayalim olamazdı çünkü bu bir "başarısızlık"tı, 2.çocuk ve evden çalışmak bile bazı kaşların kalkması demekti. Ama tüm o "referans grubumu" ve onların "başarı" kelimesine yüklediği anlamı bir yana bırakırsam, benim asıl hayalim neydi? Kendim için nasıl bir hayat istiyordum? Ya da bunu düşünme lüksüm bile var mıydı ki?

Bunu itiraf edeyim 2 sene öncesine dek hiç düşünmedim, sonra çok düşünsem bile yine hayallerimi sanırım hiç dile getirmedim ve burada ve şimdi de dile getirecek cesaretim yok, bende saklı kalsın çünkü biraz daha düşünmeye, kendimi anlamaya çalışmaya ihtiyacım var. Belki bir gün hayalden plana dönüştürebilirim, belki de iç huzurumu bulur ve hep hayal olarak bırakırım.. Şu an arayış içinde olduğumu gizlemeyeceğim, bir yoldayım ama henüz varacağım noktayı bilmiyorum diyelim. Ama bildiğim bir şey var: İşler feminist ideolojinin gösterdiği gibi işlemiyor arkadaşlar.

Hatta sanırım mutlu olabilmek için 70'lerde bir şekilde tüm kadınları etkileyen düşünce sistemlerini en baştan ele alıp, en baştan düzenlemek gerekiyor.. Çünkü kadınlara biçilen rolleri yıkalım derken, sanırım daha beter roller yaratmışız ve öyle bir noktaya gelmişiz ki, biz kadınlar sadece eşit değiliz, daha da üstünüz haline gelmiş iş. E bizim gibi yetişen erkekler de bir yandan aynı savaşı veriyor, onlar da feminist annelerce yetiştirilen erkeklerden beklenen rolleri oynuyor. Her zaman centilmen olunacak, kadınlara çiçek gibi değil insan gibi davranılacak, maço olunmayacak ama aynı zamanda kılıbık ve fazla metroseksüel de olunmayacak. Kadın çalışacak, kazanacak, bireysel hayallerine saygı duyulacak ama bir yandan da başı omuza dayanıp çocuk gibi sevilme ihtiyacı giderilecek, dominantlık hissettirilmeden korunma hissi verilecek, annelik içgüdüsüne aşırı saygı duyulacak ama çocuk bakımında eşit destek verilecek ama işte en can alıcı nokta da bu: illa ki onun yönlendirilmesiyle babalık yapılacak yani onun içgüdü mü deneyim mi öğrenme mi nesiyse artık fazla karıştırılmadan onun o sihirli değneğiyle belirlediği gibi tutulacak, oynanacak, beslenecek o çocuk.. Kaç kere dedi öyle değil böyle yapılacak!

Haaaaa işte orda dur. "Bunu yapmıyorum ben" diyen kaç kişi var aramızda? Yani hiç karışıyorum, onun da çocuğu, asla şöyle tut, böyle bak demedim, verdim bebeği eline, ben nasıl öğrendiysem o da öyle öğrendi diyebilecek kaç kişi var? Bence sıfır. Nedeni: (hep bir ağızdan) annelik içgüdüsü...! Aaaaa içine edicem, 4 senelik annelikten sonra.. 4 senelik babalıktan sonra yani hala yapamıyor adam bu işi dediğim öyle çok yer var ki! Sonra da adam "ben kendimi yetersiz hissediyorum" diyince "senin psikoloğa ihtiyacın var bebeeem" diyorum! Kusura bakmayın ama bacılar, biraz da bizde sorun. Şimdi "bu adam hala şunu yapmayı öğrenemedi" desem ohooo hepinizde ne hikayeler vardır ama "biraz fazla mı karışıyoruz?" desem ağustos böceklerinin çınlaması duyuluyor.

Neden böyleyiz peki?

Feminizm... Ah bu feminizm. Klasik 50'lerdeki güçsüz, gölgede kalmış, kendini geliştirememiş kadın rolünü aldın, yerine ne istediği 70'lerdeki manifestolarca belirlenmiş güçlü kadınlar koydun. Fakat bunu öyle uysal, öyle süslü yaptın ki, kadınlar sorgulamadan sevdiler seni.

1. Feminizm kadınları öyle bir role soktu ki, iyi eğitim alan, sevdiği bir mesleği olan, ürettiği tek şey çocuk olmayan, erkeklerle yan yana dim dik yürüyebilen kadınlara alkış tutarken, aslında ailesine odaklanan ve çocuk yapmak isteyen kadınlar "zavallı" görülmeye başlandı, aklı selim hangi kadın 2+ çocuk isteyebilir ki? 3. çocuk ya kazara olmuştur ya da fakir ve eğitimsiz ailelere özgü bir güvence olarak görmüştür. Yalan mı? Hangimiz böyle düşünmüyoruz? Peki bizim mahalledeki gayet varlıklı, bakımlı, neşeli, sosyal ve 4 çocuklu onlarca kadın bu teorinin neresine düşüyor? Yahu kadın neden zorlanmıyor, neden yakınmıyor, neden mutlu? Nasıl yani 3 çocuklu ve aynı zamanda çalışan bir anne ve hala eve gelince zevkle çocuklarıyla oynayabiliyor, o nasıl biri peki? Ya o kadın, 2 çocuk 1 köpekle yürüyüşe çıkan ve hala eşinin elini tutarak ve kikirdeyerek yürüyebilen o kadın? Feminizmin kadınları soktuğu yeni role aykırı ama mutlu kadınlar?

2. Feminizm, kadınları erkeklerle eşit hale getirmekle kalmadı, erkekleri sindirdi. Çünkü "biyoloji vs. öğrenme" çatışmasını gözardı etti. Yüz yıllardır, bin yıllardır edinilmiş ve kadından kadına aktarılmış deneyimleri erkeklerden sakladık. Erkekler de gönüllüydüler zaten dışta kalmaya. Çocuk ve anne bağı kutsaldı. Şimdi tutmuş çocuğuyla ilgilenen erkeği istiyoruz ama erkek gibi değil, anne gibi ilgilensin, bizim kurallarımızı kabul etsin istiyoruz. Yani o çocuğu öyle tutma, yine fanilesini donunun içine sokmamışsın işte zatürre oldu kesin, yok ben uyutayım benim kokumu arıyor.. Aynısını baba yapsa ne dersiniz, sorarım size. Mesela arabaya yardımsız tek başınıza benzin koymaya kalkın, aynı panik tepkiyi verecektir, hissettiğiniz "beceriksizlik" hali işte tam babalara verdiğimiz his.

3. Adamlar da bunu zevkle kabul ettiler, o da ayrı tabii. Kadınların çocuk bakımı ve hatta evin çekip çevirilmesindeki üstünlüğü asla sorgulamıyorlar. Erkek düşünce sistemi öyle zaten A'dan B'ye gidiyorsan C.yi sorgulama.. Belirli kurallar var ve feminist duyarlığı olan erkek bunları kabullenmiş ama "neden böyle?" diye üstünde hiç düşünmediği için benimseyememiş. Kurallar olunca, esneklik azalıyor, esneklik olmayınca da yaratıcılık ve tutku da olmuyor. Erkekler bizim koyduğumuz kurallarla çocuk bakımını "iş" gibi görüyor ve kendilerini de devamlı "yanlış yapan işçi" olarak algılıyorlar. Çünkü onlardan baba değil anne gibi bakım ve ilgi bekliyoruz, neden, çünkü "eşitlik"..

4. İş bölümünde bile kendi kurallarımızın hakimiyetini bekliyoruz. Mesela çöpü erkek çıkarsın ama nasıl çıkarsın, belli kurallarımız var ve buna uyması lazım. Erkek bunu istediğimiz gibi yapamayacaksa da "eeeeek bin defa anlatacağıma 1 defa kendim yaparım biter gider" diyoruz ve tüm işlerüstümüze yapışınca da şaşırıyoruz. Al sonra "saçımı süpürge ediyorum,kimsenin umru değil"..

5. En tehlikelisi de "o ev dışında çalışıyor, ben ev içinde çalışıyorum" kısmı.. Bu rolleri benimsemişiz, eşitliği ve dengeyi sağlamışız, güzel güzel işliyor sistem. Ama içimizde hep bir "yazık adam o kadar çalışıyor didiniyor, bir de çocuğu yüklemeyeyim şimdi. Aslında ben de çok yorgunum ama olsun, bahsetmeyeyim şimdi yazık" hali var ki buna kısaca "kendi kendini kurban etmek" de diyebiliriz. Bu da sivilce gibi bir yerden patlıyor arkadaşlar, ya çok yoruluyoruz ve tahammül eşiğimiz düşüyor ve saçma sapan bir konudan çocuğa ya da eşe sinirleniyoruz, ya da kendimizi yiyoruz ve hasta ediyoruz. Aşırı vericilik eşittir kafa yorgunluğu. Bakın yardımsever insanların psikolojik sorun ve kanser gibi oto-immün sistem hastalıkları yaşama riski bencil ya da ben merkezci tabir edilen insanlara oranla çok daha fazla.. Kimseyi onun yerine düşünmemek lazım, bırakın ev dışında çalışan koca çocuğuyla da ilgilensin, yorulursa da o dile getirsin bunu, siz onun yerine düşünmeyin. Kaç kişinin anneliğini yapacaksınız yahu, bırakın koca adamlar onlar..

Yani özetle; feminizm biz kadınlara kendimize saygı duymamızı öğretti ama o noktada yakamızı bırakmayı bilemedi. Bizim yerimize "modern dünyada güçlü kadın olma" rollerimizi tekrar belirledi, bizim isteklerimizi, biyolojik getirimizi, annelerimizden ananelerimizden görerek öğrendiğimiz bazı kalıpları koruma içgüdümüzü göz ardı etti. En kötüsü de eşitliği sağlasak bile, yine de içimizin rahat etmemesine, gizli gizli kendimizi "fedakarlık yapma" azmiyle dolup taşar halde yakalamamıza neden oldu..

Ben şahsen bunu reddediyorum. Feminizm ya da başka her hangi bir akım, benim kim olduğumu bana söylememeli. Anne olmak, anne olmamak, kariyer yapmak, üniversite yerine meslek eğitimi almak, ofiste üretmek ya da evde üretmek, bunlar kimsenin toplumdaki "değerini" dahası kendine verdiği değeri belirlememeli.. Bence önemli olan, her koşulda kendimizi kabullenebilmek ve içinde olduğumuz durumdan tatmin olabilmek. Bu da kendimiz dışında kimseye, kimsenin kuramına, belirlediği başarı ya da mutluluk değerlerine bağlı değil!

Dipnot. Bu arada, bu yazıyı bana yazdıran Elif'in geçen haftaki yazısının üstüne, toplumdaki feminizm akımı sonrası değişen rollerin kadına yarattığı ekstra stres üzerine Angela McRobbie ile yapılan şu röportaj oldu.

29 Mart 2018 Perşembe

Baba olmak zormuş..

Blogda doğal olarak hep annelikten bahsediyorum, 4 senede baba olmak başlıklı sadece 21 yazı yazmışım! Oysa eşim de benim kadar babalığa bodoslama daldı, benim kadar sudan çıkmış balığa döndü, ilişkimiz benim için olduğu kadar onun için de değişime uğradı. Ama adaptasyon sürecimiz çok farklı oldu.

Bloğun ilk 2 senesini bilenler biliyor, biz Maya'nın ilk 2 senesinde resmen travma yaşadık ve biz ikimiz birlikte çok zorlandık. Bunun nedeni, Maya'nın 8 ay kolik sonrası gerçekten zor bir 0-3 yaş dönemi geçir(t)miş olması kadar, benim kendi idealist / devrimci kişiliğim ve ebeveynliğimden beklentilerimin yüksekliği de.. 2.çocuğa hamileliğim sırasında bloğa ara verdim (kapattığımı sanmıştım hani) ve çok ciddi bir düşünsel ve davranışsal gelişim ve değişim sürecine soktum kendimi. Çünkü 2 çocukla "zorlanmak" teriminin anlamı çok farklı olacaktı ve ben kendimde yakaladığım "beyaz ya da siyah", "iyi ya da kötü", "mutlu ya da mutsuz" gibi iki ana kutupta ayrışan dualist sistemi yıkmaya, yerine daha relativist bir düşünce tarzı edinmeye çalıştım. Çıkış noktam Perry'nin Entelektüel ve Etik Düşünce Gelişimi Kuramı'ydı ama gidişat Sufizm Terapilerine kaydı, oradan özellikle Slow Parenting, Respectful Parenting, Positive Parenting, Mildful Parenting'e atladı derken istediğim kıvamda bir bilinç düzeyinin anahtarına ulaştım. Sonrası yolda öğreniliyor.. Fakat eşim, bunların hiç birini yapmadı. Olduğu haliyle mutluydu, hayatından tatminkardı, kişisel gelişim zaten onun için hep havada kalmış, içi boş bir tabirdi.

Fakat özellikle ikinci çocuktan beri eşim zorlanmaya başladı. Kendisi dile getirmese de, kızıyla olan ilişkisinde tahammül eşiğinin bazen çok düştüğünü, oğluyla hala çok güçlü bir bağ kuramadıklarını ve benimle olan ilişkisinde de hayal kırıklığı yaşadığını hissediyorum. Mesela daha geçen gün beni sadece "anne" olarak görmediğini, "sevgili" olarak mutlu olduğunu söyledikten hemen sonra bir de şunu ekledi: benim onun gibi "çocuksuzluk" hasreti çekmediğimi görmek, onu korkutuyormuş. Mesela bir an önce büyüsünler de biz yine ikimiz başbaşa saat 8'de eve dönme endişesi olmadan bir bara gidelim, başbaşa tatillere çıkalım, ikimiz birlikte yeni bir hobi edinelim istiyormuş.. Bu beni şaşırttı çünkü; takip edebildiğim kadarıyla, biz aslında sosyal hayatını ve ebeveyn dışındaki kişiğini geniş ölçüde koruyabilen bir çiftiz. Gece çıkıyoruz, o tek başına tatile gidiyor, ben kendime ait zamanlar yaratabiliyorum falan. Ama eşim bunları "yetersiz" görüyor ve ilişkimizin dominant kısmının çocuklar ekseninde dönmesi onu endişelendiriyormuş..

Bunun Öğrenen Anne'cesi şu aslında: BAP son zamanlarda benim Hint İneğine bağlama halimi yadırgamaya başlamış. Yani fazla dengeliymişim, beni tanıdı tanıyalı adamcağıza bin bir dereden su getirttiğim için, bu dengeli halim, çocuklardan ve küçük dünyamdan aşırı zevk alıyor olmam, kendime biçtiğim "anne" rolüne geniş geniş yayılmam onu endişelendiriyor ve özellikle de iki lafın arasına sıkıştırma alışkanlığı edindiğim "bu günler bir daha gelmeyecek" cümlem onu delirtiyormuş çünkü o aksine, çocukların büyüyüp evden ayrıldığı anın hayaliyle yaşıyor, "çocuksuz neler neler yapıcaz beeeeh" diyerek (içinde tekne ve dünya turu da geçen) fantaziler kuruyormuş.

Ha ben bunu dinlerken üzülmenin aksine aşırı sevindim çünkü son 2,5 senedir olmak istediğim kişi bu; elindekiyle mutlu olabilen, kendi küçük dünyasına odaklanan, önceliklerini belirleyebilen, anı yaşayan biri. Ben bu "indirgenmiş" şeklimle daha mutluyum. Ama eşim çocuklardan sonra benim geçirdiğim kişisel değişimi geçirmedi. O hala aynı hayalci, sosyal etkinliklerden aşırı zevk alan, tüm fazla parasını lego ve seyahate yatıran, libidosu ve hayat merakı yüksek koca bir çocuk. Değişmesini de istemem, ben onu bu şekilde sevdim, seviyorum. Ama görünen o ki, biraz yollarımız farklılaşmış. Bu yolda elele yürümeye baş koyduğumuz için, hemen ona ikinciye hamileliğimde bana çok yardımı dokunan terapistimi önerdim ve ilk randevusunu da zorlayarak (adamın annesi de eşi de psikolog olsa bile zorlamak gerekiyor bu erkekleri) aldırdım. Benim ve dostlarının dışında 3. ve profesyonel bir kişiye kendini açması, hayat önceliklerini belirlemesi, gelecek yıllarda orta yaş krizine girip içinde üstü açık kırmızı bir araba ya da totosu açık sarışın bir sevgili edinme olmadan bir yaşam planı belirleyebilmesi için ne yapılabilir tartışması ona iyi gelecek, eminim.. (Tabii bana ve çocuklara da).

"Eski biz" olamayacağımızın farkındayız. Sorun, bu "yeni biz"den keyif alma derecemizin farklılığı. Yani bazen hakikaten aşırı derecede zorlanıyoru(m/z) ama ben genel resimden keyif alabilmek için bazı teknikler geliştirdim ve uygulaya uygulaya uzmanlaştım, hakikaten rezil tabirle "tecavüz kaçınılmazsa bari zevk almaya çalış" mottosunu uyguluyorum. Oysa eşim hala totosunu kurtarabilme derdinde.. Kurtaramayınca da sonuç felaket oluyor.

Ya daha ne diyim bilemedim. Çocuk sahibi olmak çok zor gerçekten.. Erkekler için daha mı zor ne..

26 Mart 2018 Pazartesi

Çiftleri boşayan tutku: Lego.

Eşimin Lego tutkusunu biliyorsunuz. Bilmeyenler için şu fotoğraflarla durumu özetleyeyim. Boyutlarını sanırım lego insancıkları bularak anlayabilirsiniz. Bu "eser"lerin içlerinin de tamamen dolu olduğunu söylememe gerek yok sanırım, yani mesela geminin 4 farklı katında bir sürü odası, minicik tuvaletleri, binaların her birinin içinde akıl almaz ayrıntılar (minicik bir yüzükle evlenme teklif eden bir adam) söz konusu. Çılgın bir proje bu..

Ha işte. Eşimin Lego tutkusunun yanında, 1,5 yaşındaki oğlumun legoları hunharca darmadağın etme ve ufacık parçaları ufacık deliklere sokma tutkusu belirdi. Kızım gibi değil, kızım duplo ile başladığı lego oynama meslek hayatına, 2 yaş civarı direkt ufak parçalı yetişkin legolarıyla devam etmişti ve şimdi de oturur sakin sakin oynar legolarla. Ama oğlum, duploya hiç yüz vermedi, direkt küçük parçalı legolara daldı. Dalmak; tam kelime anlamıyla, tüm bedeniyle ve ruhuyla legolarla haşır neşir olmak demek. Kaç parça lego yuttuğunu bilmiyorum, kakasından çıkan olmadı. Hoş kakasını kontrol eden de olmadı ama gözüme çarpmadı renkli bir plastik parça, o nedenle yutmamıştır inşallah diyorum (ama paranoya da yapmıyorum dersem yalan olur, belki çocuğun midesi bağırsakları lego dolu!) ve doktordan aldığım "yuttuğu cisim pil olmadığı sürece çok endişelenme" talimatıyla, fazla düşünmemeye çalışıyorum. Ama daha önce de bahsetmiştim, telefonumda "zehirlenme hattı"nın numarası kayıtlı ve belirli aralıklarla aranıyor (bizim evin rutin tuhaf halleri..)

Uzun lafın kısası, oğlum legolarla kafayı bozdu. Sökmek, ağza sokmak, evirip çevirip küçük parçalara ayırmak ve özellikle de o parçaları minicik deliklere (dolap aralıkları, fırın altları, kalorifer peteği ya da hiç akla gelmeyecek mikroskopik boşluklar gibi) sokmak, en büyük tutkusu. İlk başlarda ben de gün boyu peşinde dolaşıp onun bozduklarını düzeltmekle hayatımı geçiriyordum ama bir gün "eeeeh yeter be, buna harcadığım zamanıma, enerjime yazık" dedim ve direkt sökülenleri avuç avuç toplayıp bir kutuya koymaya başladım. Sonra bir gün "eeeh yeter be, niye ben topluyorum ki, kendi toplasın" dedim ve olduğu gibi bıraktım. Neden? Çünkü bizim evde bir kural var: oyuncak kiminse, kim oynadıysa, o toplar ve yerine koyar. 3 çocuğum için de bu kural geçerli, yaşı kaç olursa olsun.. İki küçük çocuğum bu kurala uyuyor, biraz da yardım ediyorum, oyuncak toplama şarkımız falan var, eğlenceli bir işmiş gibi görüyorlar. Ama çocuk irisi kocam.... Of yani.

Legoların oyuncak olmadığını iddia eden, çocukları legoyla oynadığı için sevinmek yerine "legolarım dağıtılmış" diye sinir krizi geçiren ve bana küsüp "tek hobim bu ama buna bile koca evde ufacık bir yer bulunamıyor" diyen bir çocuk irisi kendisi. Bu arada legolar salonda, yatak odamızda ve antrede duruyorlar, evin temizlik malzemeleri ya da sakıncalı eşyalarının depolandığı ardiyesinde kutu kutu lego parçaları var (bu "ekstra" parçalar renge ve biçime göre ayırılmış ve depolanmış halde ve bu kutuların toplam kilosu sanırım en son 100kg civarındaydı) ve buna rağmen "yerim dar, oynayamıyorum" diyor adam!

Haliyle kavga ettik. Legolarını "düzenlemek" için neredeyse her akşam 30dk odasına kapanıyor, çocuklar zaten 1,5 saat anca görebiliyorlar akşamları babalarını, haksızlık bu! E oğlanı legolardan uzak tutamıyorum, 1. çocuğu oyuncaktan uzaklaştırmak bana ters, 2. legolara dokunmasın diye oğlanın peşinde koşturursam ya da söktüğünü tamire kalkarsam, gün boyu başka iş yapamam.

İyi dedi, bir hışımla çıktı gitti evden (beyin göçü). Aşağıya bodruma inmiş. Koca koca kutularla döndü, bir yandan mızırdanıyor, bir yandan legoları koyuyor kutulara: "tamam o zaman hepsini atıcam bodruma belki 10 sene sonra çıkarırım, şu an bu çocuklarla mümkün değil" falan diyor. Ay adam resmen "zavallı, oyuncaklarıyla oynamasına izin verilmeyen çocuk" moduna girdi! Bıraktım sinir krizini yaşasın doya doya.. Bu "çocuklu yaşamda öfke kontrolü" gerçekten insanın sıradan insanlarla ilişkisini de, evliliğini de çok olumlu etkiliyor. Eskiden olsa ben de havlardım, savunmaya geçerdim, şimdi bırakıyorum karşı taraf kendi kendine coşsun, rahatlasın, sonra sakin kafayla konuşarak tartışalım. 2 yaş krizlerinden sonra bana böyle Hint İneği gibi bir sakinlik çöktü dostlar. "Gereksiz yere sorun yapıyorsun, yarın ben bu sorunu halledeceğim" dedim, "görücez" diye homurdandı ama uzatmadı.

Gittim ertesi gün IKEA'ya. Aldım güzel camlı dolaplar, üstüne 4 kutu bebek kilidi. Geldi eve. "Bu ne?" dedi, "evliliğimizi kurtaracak bir şey, aç bakalım" dedim. Babalı çocuklu kurdular dolapları, tüm legoları koydular içlerine, kilitleri taktılar (o noktada Lukas durumu anca çakozlayabildi ve çok bozuldu tabii). Böylece neymiş: "lego oyuncak değilmiş, lego sergilenmesi gereken bir sanat eseriymiş" fikrini çocuklarımıza aşıladık, evliliğimizi kurtardık ve Lukas'ın olası mide bağırsak ameliyatından yırtmasını sağladık. Onlar ermiş muradına, siz çıkın kerevetine..

22 Mart 2018 Perşembe

2 çocukla delirmeden evden çıkabilmek

Bu işi başaran annelerden biri olarak, öneri vermeyeceğim, sadece ne yaptığımı ve nasıl yaptığımı yazacağım, belki işinize yarayan bir iki nokta olur..

Çocuklardan 1 saat önce uyanıyorum. Erken kalkmak yıllar içinde benim için bir alışkanlık oldu ve bunun çok ama çok yararını gördüm. Gerçekten erken kalkan yol alıyor. Günüm 6-6.30 gibi başlar ve çocuklar 7-7.30'da kalkıncaya dek işlerimin büyük kısmını bitiririm. Bu işler; ilk olarak elimi yüzümü yıkayıp yeni bir gün için şükretmek, vaktim olduğunu düşünüyorsam hızlı bir kaç yoga asanası yapmak, Maya'nın anaokulu için kahvaltısını ve öğle yemeğini hazırlamak ve sonra mutlaka duş almak (suyla başlayan gün gerçekten tüm enerjinizi değiştiriyor), günlük kıyafetimi giymek, makyajımı yapmak (kimseye değil, kendime saygım), BAP'ı öperek ve camdan el sallayarak işe uğurlamak (klişe ama bu da ilişkimize saygım). 

Ve tüm bunlardan sonra hala uyanmadıysa (nadiren, genelde ben duştayken uyanıyor ve babasıyla yatakta oynuyor) önce Lukas'ı uyandırmak. Bezini değiştirip, dişini fırçalayıp, günlük kıyafetini giydirip, D vitaminini ve hazır paketlenmiş meyve püresini verip (kendim hazırlamıyorum, organik yazısına ve benim alamayacağım kadar çok çeşitli meyve ve sebze içermesine güveniyorum) oyuna salmak ve hemen Maya'yı uyandırmak.

Bu noktada yeni bir paragraf başlıyor çünkü Maya çok nadiren "neşeli" uyanan bir çocuk. Kendi kendine uyanmasını beklersem tabii ki neşeli uyanıyor ama ona bıraksak 9'dan önce kalkmayacak ve gece de 9'dan önce yatmayacak, o nedenle bu yaşlarda uyku düzeni alışkanlığı kazanmayı ona bırakmıyoruz, direkt müdahale ediyoruz. Tabii ki doğala her türlü müdahalede olduğu gibi bu da Maya'yı sinirlendiriyor. Aslında gece 8 yerine Alman çocukları gibi 7'de uyumayı başarsa, kendi kendine erken kalkacak ama o zaman da babasını hafta içi hiç göremeyecek. O nedenle, sabah yaşadığım 15dk'lık homurtu ve sinir halini tercih ediyorum.

Maya kalkar kalkmaz "tuvalete gitmiycem" kavgası veriyor - 2 senedir her sabah. Dolayısıyla, onu yakalayıp tuvalete oturtmak, kapının arkasında gizlice kulak kesilip gerçekten yapıp yapmadığını dinlemek gibi neşeli hallerden sonra, dişler de fırçalandıysa, sabahın stresli kısmı bitmiş oluyor çünkü, o gün giyeceği kıyafeti bir önceki geceden beraberce seçip (yoksa sabahları 30dk bu işe harcanabiliyor) masasına koymuş oluyoruz ve Maya'ya kalan pijamalardan kurtulup bu kıyafeti giymek oluyor (tabii ki hala anne yardımıyla ve hadi kızım x 173637 ile) Sonra "saçını nasıl istersin?" kısmı başlıyor..

Bu sınavı da alnımın akıyla verdikten sonra, "haydi tüm kızlar ve erkekler dışarııııı" diye çınlıyorum ve 08.00'da evden çıkmaya meylediyoruz (evet tüm hazırlıklar 30dk sürüyor sanırım her sabah tamamen aynı rutini yaptığım için otomatikleşmenin verdiği hız var). Son zamanlarda Lukas 2 yaşa yaklaşmanın verdiği bağımsızlık denemelerine başladığı için, kapı önünde bir ceket ve ayakkabı savaşı yaşanıyor ama "kim 1. olacak?" diye gaz verdiğim Maya çoktan hazırlanmış olduğu için, tek çocukla mücadeleyi rahat kazanıyorum ve çıkıyoruz.

Bu arada evet, Maya kahvaltısını saat 09.00'da anaokulunda yapıyor, öncesinde evde bir şey vermiyorum, burada önerilen bu. Maya'nın örnek kahvaltı beslenme kutuları mesela:


Ben sabah meyve, sebze ve protein ağırlıklı karbonhidratsız veriyorum, işime gelirse ortadaki gibi süslüyorum, mesela dün sabah nohutlu breze krakerlerle peyniri kolye şeklinde hazırlamıştım. Bazen de süt ya da yoğurt ile musli ya da kaşarlı tost ve meyve oluyor. Annem geçen sene ziyarete geldiğinde özenip yumurtalı ekmek falan hazırlıyordu ama ben üşeniyorum ve bu üç menüyü döndürüp duruyorum. Öğle yemeği beslenmesi için de bir önceki gece ne yendiyse ondan bir porsiyon ayırmış oluyorum ve sabah hemen ısıtıp termal beslenme kutusuna koyuyorum, öğlen 13'te sıcacık yiyor. Yani kendime iş çıkarmıyorum arkadaşlar, nasılsa beslenmeler %80 olduğu gibi yenmeden geri geliyor (Maya ve Lukas 4 öğün besleniyorlar, kahvaltı, öğle yemeği, saat 15'te kuşluk (musli ya da peynirli sandviç, meyve ve kuruyemiş) ve akşam 18.30 yemek).

Anaokuluna 4dk uzakta olduğumuz için genelde yürüyoruz, sonrasında uzakta işim varsa arabayla gidiyoruz. Maya'yı, beslenme çantasını ve suluğunu okula bırakıp, kocaman öpüp, iyi eğlenceler dileyip hızla çıkıyorum. Bebekliğinden beri bu bırakma kısmını çok hızlı yapmaya özen gösteriyorum çünkü kişisel ve mesleki gözlemim, bırakılma süreci uzadıkça çocuk huzursuzlanıyor. Kısa ve kesin. Tak tak.

Eğer rutini belirleme konusunda zorlanıyorsanız; şu alttaki gibi bir çizelge hazırlayıp, çocuk için bu işi oyuna çevirebilirsiniz.

Gördüğünüz gibi; şu noktalar benim için önemli ve can kurtarıcı:

1. Çocuktan en az 30dk, mümkünse 1 saat önce kalk.
2. Güne mutlaka su ile başla, enerjini kazan.
3. Önce küçüğü hazırla, mutlaka kahvaltısını ver (kan şekeri düşerse canavara bağlamasın)
4. Büyüğü hazırlarken "oyuncu ve şakacı" ol (tansiyonun baştan yükselmesine izin verme), her sabah aynı rutini uygula, çocuklar devamlılığı seviyor. 
5. Hazırsan, oyalanma; evli evine, işli işine, okullu da okuluna, yallah.

Sorularınız varsa ya da zorlandığınız durumu yazarsanız, nasıl kolaylaştırabileceğiniz konusunda beraber akıl yürütebiliriz. 

16 Mart 2018 Cuma

Yoğun anneler için öneriler 1: Zaman planlaması

Çocuksuz avare, çal patlasın vur oynasın günlerin aksine, çocuklu hayatta geliştirmeniz gereken en önemli yetenek bence zaman planlaması ve iş bölümü. Yoksa "hiçbir işe yetemiyorum, herşey yarım yamalak ve ben hep çok yorgunum" hissi asla bitmez. Çok basit bir planlama ile, temizlikçi ya da çocuk bakıcısı ya da her hangi bir dış yardım olmadan, ev idare etmek aslında son derece kolay. Buyrun, Öğrenen Anne'den öneriler:

1. Söz uçar, yazı kalır; mutlaka yazılı planlama yapın. İşleri "beyin fırtınası" dediğimiz yöntemle, aklınıza geldiği gibi sırasız, karışık bir şekilde yazın. Düşünce aşamasında gruplamaya başlamak, yapılacak işleri örneğin "ev işleri", "çocuklarla ilgili işler", "bürokrasi ve evrak", "kişisel yaşam" gibi konulara bölüp, alt maddeleri ayrıntılandırmak önemli. Mesela ev işlerini ele alırsak, benim haftalık listem şu şekilde:

- Bir defa dipköşe (2,5 saat) bir defa sadece elektrikli süpürge (30dk) temizlik. (Ö.A.)
- Haftada 4 defa çamaşır yıkanması, kurutulması, yerlerine yerleştirmek (4x15er dk). (Ö.A.)
- Haftada 2 defa çocukların yıkanması (nisan-ekim arası bu 5-7 sefere çıkıyor tabii). (2x1 saat). (Ö.A.)
- Her sabah günlük alışveriş (40dk) ve akşam yemek pişirilmesi (1 saat). (Ö.A.)
- Her sabah Maya'nın kahvaltı ve öğle yemeği beslenme çantasının hazırlanması (30dk). (Ö.A.)
- Yönetim işleri, ev idaresi ve bürokratik işler (Haftada 2 saat). (Ö.A.)
- Çöplerin ve geri dönüşümün çıkarılması (4x10ar dk). (BAP).
- Alman bürokratik işleri ve evrak takipleri (15 dk). (BAP).
- Evdeki tamirler (15 dk). (BAP).
- Haftalık genel alışveriş (1 saat). (BAP).

Buna ek olarak, bu haftaya özel maddeler şunlar:
- Maya'nın spor, kütüphane (2x1,5'ar saat) ve 3 farklı oyun buluşmasının gerçekleştirilmesi (3x3 saat). (Ö.A.)
- Lukas'ın oyun grubu (1x2,5 saat). (Ö.A.)
- C.'un ölüm yıldönümü, çiçek alıp mezarlık ziyareti (1 saat). (Ö.A.)
- Salı sabah 6.30'da L. ile spor salonu (45dk + 15dk yol) (Ö.A.).
- S.'nin sergi açılışı (2,5 saat). (Ö.A.)
- K. ile kahvaltı (2,5 saat). (Ö.A.)
- BAP gece çıkıyor (3 saat).
- Family A. ile akşam yemeği (2 saat). 

Bunlar "mutlaka" yapılması gerektiği için yanında "-" işareti var ve yapıldıkça "+"ya dönüşüyor. Bir de "mümkünse" listem var, bunlardan planlananlar "mutlaka" listesine aktarılıyor. Bu listede şu maddeler oluyor:

- Maya'nın oyun / arkadaş / etkinlik buluşmaları (haftalık minimum 2 x 2,5 saatlik buluşma)
- Haftada 3 defa spor (hem Ö.A. hem BAP, 45'er dk).
- BAP ile "night out", çocuklar için bakıcı ayarlanacak (minimum 15-20 günde bir) 
- Haftada 1 özel arkadaş buluşması / grup buluşması (hem Ö.A. hem BAP için gerekli)
- Günde 1 saat özel zaman (kişisel bakım, özel işler, okumalar, eğitim ve hobiler, blog ve sosyal medya)
- 3 haftada bir, çocuklar ve eş olmadan, "mutlaka yapılması gereken maddeler olmadan", gün içinde 3-4 saatlik yalnızlık ve özgür zamanlar. Listemdeki en kıymetli madde de bu son madde aslında :D

Tabii tüm bunların yanında, aylık ve yıllık listemde de bisikletler ve arabanın bakım ve servisi, benzin ve yıkama işleri, Nisan-Ekim arası dönemde aylık cam ve balkon temizliği, 6 ayda bir de halının ve koltukların makinalı temizliği gibi maddeler var. Onlar planlayıcımın "hatırlatıcıları", yani rutin sağlık kontrolleri, önemli günler gibi maddelerin arasında, özel "yıllık" kısımda yazılı. 

Gördüğünüz gibi, daha planlama aşamasında o işin yanına ne kadar zaman alacağını ve kimin yapacağını yazıyorum. Daha sonra bunların öncelik sırasına konması ve ne zaman yapılacaklarının planlanması geliyor. İşte bu aşamada 2. madde çok önemli:

2. Ajanda ya da planlayıcı kullanın. Günümüzde bir çok kişi dijital ajandaları da çok verimli kullanıyor ama ben hala eski sistem baskılı ajandalardan vaz geçemiyorum. Sanırım son 10 senem ajandalarla geçti ve özellikle "bullet journaling" konusunda iddialıyım. Linke tıklarsanız çok ayrıntılı öğrenebilirsiniz bu işi ama özetle; bir ajanda alıyorsunuz ve önceden günlük, aylık, yıllık olarak ayırdığınız ve belirli önem listelerine, alacakları zamana ya da önceliklere göre bölümlendirdiğiniz işleri çeşitli sembollerle belirliyor, efektif ve verimli bir "programlama" yapıyorsunuz (yandaki örnek foto). Benim ajandam ise, altta rastgele bir sayfasını gördüğünüz, bildiğiniz ofis tipi yıllık ajanda. Arka ve ön sayfalarında, daha genel aylık ve yıllık planlarım, seyahat ve tatil programım, özel gün ve hatırlanması gereken şeylerim için ayrı bölümleri olmasına özellikle dikkat ediyorum. Süslü renkli ve pahalı ajandalar yerine bu tip bir ajanda benim daha çok işime yarıyor ama motivasyon olması için ilk ajandanızı o tip sevimli ajandalardan almanızı öneririm. Çantanıza da sığacak bir ajanda olursa, kullanma alanınız ve olasılığınız genişler. Benimki evde, eşimin "özel ofisin" diye dalga geçtiği mutfak tezgahının bir köşesinde duruyor, her gün en az 3-5 defa başvurduğum için yeri "özel" :) 


3. Maddeleri yazarken hayatınızı sadece ev (iş) ya da çocuklar üzerine değil, kişisel ve fiziksel bakım, psikolojik sağlık, sosyal ilişkiler gibi "bütüncül yaşam" konularını da düşünerek oluşturun. Eviniz süper temiz ama iç huzurunuz yoksa, kendinize zaman ayıramıyorsanız, arkadaşlarınızla görüşemiyorsanız, eşinizle ilişkiniz tamamen ev ve çocuklar üzerine kuruluysa, bunları değiştirmek için "yaşam planlayıcı"ya ihtiyacınız var demektir. Ajandalar, sadece zaman planlamasına değil, geniş vadede yaşamın planlanmasına ve düzenlenmesine yararlar.

Bu tip yazıları seviyor musunuz bilmiyorum ama hoşunuza gittiyse ve işinize yarayacağını düşünüyorsanız, "yoğun annelere öneriler" diye bir bölüm açabilirim ve bir sonraki yazılarımı "evde iş bölümü", "minimalist yaşam", "sıradan olmadan rutini sağlayabilmek" ya da "yemek planları", "çalışan anneler için hızlı temizlik", "delirmeden çocukları evden çıkmaya hazırlayabilmek" ya da "eşinizle, anne babanızla ve arkadaşlarınızla çocuk dışında bir şey konuşabilmek" vs. :) gibi konular üzerine yazabilirim.. Fikirlerinizi ve konu önerilerinizi bekliyorum.

13 Mart 2018 Salı

Küçük çocuklarda ısırma, vurma, itekleme, saç çekme ve çözümleri

Yaklaşık 6 ay önce, yani 1 yaş civarı, Lukas'ta ısırma, vurma, çimdikleme davranışı ortaya çıktı. Maya'da hiç görmediğimiz için, evde ya da çocuklu diğer sosyal ortamlarda kendisine örnek olabilecek bu tip bir davranışa maruz kalmadığı için, itiraf edeyim çok şaşırdım. Hani bazıları ısırarak öper, sever çocukları, öyle bir şey de yaşamadı. Peki nerden çıktı şimdi bu ısırma?!

Bazı çocuklarda, diş çıkarma sırasında yaşanan doğal "ısırma"nın dışında, 2 yaş dolaylarında görülen bir davranış sorunu aslında bu. Kendisini konuşarak henüz çok rahat ifade edemediği için, onu öfkelendiren durumlarda fiziksel karşı atağa geçme yollarından biri. Sadece olumsuz duygularda ya da engellendiklerini hissettiklerinde değil, bazen heyecanlandıklarında, sevindiklerinde, üzüldüklerinde ya da korktuklarında da bu tip "fiziksel savunma" kalıplarına başvurabiliyorlar. Kendini savunmanın bir yolu da saldırmak çünkü..

Fakat bunların hiçbiri yoktu Lukas'ta. Tamamen rastgele ısırıyor, aklına estikçe gelip çimdikliyor ya da vuruyordu! İlk başta "acaba kıskandığı ya da bir şeye ulaşmaya çalıştığı durumlarda mı yapıyor?" diye gözlemledim, hayır öyle de değildi. Zaten davranışın nedenini bulabilsem, çözümü kolaydı. Ama görünürde hiç bir neden olmayınca, hatta davranışın ne zaman ortaya çıkacağını dahi kestiremeyince, insan önlem almakta da zorlanıyor.

Lukas ısırdığı, çimdiklediği ya da vurduğu zaman ilk tepkimiz şok olduğu için ya acıyla ya da şaşkınlıktan "aaaah" diye bağırıyorduk. Adamın eli de öyle ağır ki, her yerimiz morluk diş izi, çizik hatta kan içinde kalıyordu, nasıl bağırmayalım! Üstelik şaşkınlık sonrası insan sinirleniyor ve "hayııııır" diye bağırıyor, "hayır yapma, kaç defa söyleyeceğim!". Davranış ortaya çıktıktan sadece 1 hafta sonra öyle sık yapar olmuştu ki eşim "ya ne zaman kucağıma alsam vuruyor, ısırıyor, bu ne ya? ben hiç bir bağ kuramıyorum bu çocukla, ne bunun derdi?" demeye başladı ve gözle görülür şekilde Lukas'la oynamak, kucaklamak, her hangi bir ilişki kurmaktan kaçınır oldu! Bense sinirlendim, yüksek tonda, kaşlarımı çatarak "oğlum yapma, hayır" dedim, bak vurmak ısırmak yok, böyle cici yapacaksın diye doğru hareketi göstermeye çalıştım. Sonuç değişmedi, cici yaptırmaya çalışırken saçıma asıldı, yüzümü tırmaladı, boğazımı sıktı ve en favorisi nere eline geçerse orayı ısırdı ve tüm bunları yaparken de kahkahalarla güldü! Resmen sosyopat gibiydi..

Bu davranışların en doruk noktasında ise, kendi kafasını duvara vurup biz "ayyyy yapma acır" dedikçe tekrar tekrar yapmak ve gülmek oldu. İşte o noktada ben kendi kendime dur dedim, bu iş zıvanadan çıkıyor, kendi çocuğun değil sana başvuran bir anneye yardım eder gibi yaklaş olaya. Malum terzi kendi söküğünü dikemez ama empati yeteneği olan terzi, kendini müşterinin yerine koymayı başarır.

Olaya dışarıdan bakınca, tabii hemen şunu fark ettim: Lukas bizim tepkimizden hoşlanıyor, bu tepkiyi çekebilmek için ne yapması gerektiğini biliyordu. Ona doğduğu günden beri hep sevgi ve sakinlikle yaklaşan yakınlarını bir şekilde manipüle edebildiğini ve farklı bir tepki alabildiğini görmüş ve bu yeni "deney"inden çok hoşlanmıştı. Malum bebekler için hiçbir davranış rastgele değil, yaptıkları her şey, attıkları her adım hesaplı ve herşey "hayatı öğrenme" amacı taşıyor. Ve Lukas olumsuz duygularda verilen tepkileri öğrenmek istiyordu! Her "aaaay" her "yapma" diye kaş çatma, onun için yeni bir duygu eğitimi, tepki eğitimiydi. Bunu anlayınca, aydınlandım. Çözüm çok basitti: tepki vermemek!

Hemen eşimle uygulamaya geçtik, Maya'ya da durumu açıkladık ve mümkün olduğunca tepki vermemesini, Lukas onu ısırmaya çalıştığında, saçını çektiğinde ya da vurduğunda sakince "hayır Lukas" diyip kalkıp yanından gitmesini falan istedik ama malum 4 yaşındaki çocuğun şok ve acıya karşı verdiği tepki kontrolsüz oluyor. 1 haftanın sonunda Lukas'ın zorbalık davranışı bana ve eşime karşı %95 azalmış, Maya'ya ise tam gaz devam etmekteydi, yani tanı ve tedavi kısmen başarılı olmuştu. Maya'ya karşı saldırganlığı, Maya tepki verdiği sürece ya da o bu tepkilerden sıkılıncaya dek devam edecek malesef. Ama bu da Maya için iyi bir eğitim çünkü Maya da daha önce hiç bir surette zorbalıkla karşılaşmamıştı (burada ısıran, vuran çocuklar 1. seferde çok ciddi uyarılıyor, anında psikolojik desteğe yönlendiriliyor ve 2. seferde hiç bir tolerans gösterilmeden direkt okuldan kovuluyor) ve Maya zorbalık karşısında ne yapacağını da bilmiyordu. Türkiye'de mesela oyun parkında sadece çocuklardan değil ana babalarından da bu davranışları görünce (vurana vur, aman sen öne geç, aman gözünü aç ilk sen kap vs. anlayışı) şaşırıyor ve siniyordu. Şimdi yüksek sesle ve kendine güvenli bir beden pozisyonu alarak "hayır!" demeyi, zorbalık devam ediyorsa hemen arkasını dönüp yürüyüp gitmeyi ve durumu bir büyüğüne söylemeyi öğrendi çok şükür. Karakteri gereği zaten bedensel karşılık vermeyi asla düşünmeyen, sakin ve sevecen bir çocuk, onun diğer çocuklara ufacık bir zarar vermesi mümkün değil, çok şükür.. Ama işte dediğim gibi, Lukas.. Tam tersi..

Lukas'ı yavaş yavaş yontuyorum çünkü içinde bir mağara adamı var (boş yere BAMBAM demiyoruz kendisine). Kimseden zorbalık görmemesine, örnek almamasına aşırı dikkat ediyorum. "Oğlan çocuğudur, iter kakar, vurdulu kırdılı oyun sever" asla demiyorum. Sadece kızlara değil, erkek çocuklara da cici yapmasını, sakin ve paylaşımcı yaklaşmasını ödüllendiriyorum. Ama nafile, yine eli vurmaya, ağzı ısırmaya gidiverebiliyor, o nedenle en önemli kural olan "kötü davranış ortaya çıkmadan engelleme"ye yani yakın gözlem ve gerektiği anda müdahaleye başvuruyorum. Hemen vuracak eli sakince ama kararlı şekilde tutuyor, "hayır cici" yaptırıyorum. Isıracak gibi olduğunda hemen sakince "ısırmak yok" diyor, devam eder gibiyse kaldırıp uzağa koyuyorum. Ama kilit nokta: SAKİN KALABİLMEK. Asla bağırmadan, yüksek ses kullanmadan, normal tonda, duygusal değişim yaşamadan konuşarak yapmak. Bu sayede davranışının duygusal gerilim yaratmadığını görüyor ve olaya ilgisini kaybediyor. Tabii canınız çok acıdığında bile bağırmamak, tepkisiz kalıp sakince çocuktan uzaklaşmak (bazen vallahi gözlerimden yaş geliyor!) ciddi uzmanlık istiyor ama zamanla ve deneyimle oluyor, otomatikleşiyor.


Isırma, vurma, saç çekme, itekleme ya da oyuncak itişmelerinde kesinlikle yapılmaması gerekenler:

1. "Hooooop gitti, bitti" yapmak yani ulaşılmak istenen, uğruna kavgalara girişilen nesneyi ortadan kaldırmak. Bu, çocuğun bu yaşlarda mutlaka öğrenmesi gereken, ilerde sosyal ilişkilerden bağlanma süreçlerine birçok alanda çok önemli bir ilk adım olan "süreklilik ve nesne devamlılığı"nı öğrenmesini engeller. Birden yok olan, tuhaf ve gizemli şeyler dünyasında, çocuk kendini güvende hissetmez, aksine bu onu korkutur ya da gizemli şeylerin çekiciliği kuralına göre daha da ısrarcı hale getirir. Ayrıca "neden sonuç" ilişkisini öğrenememelerine, dolayısıyla empati yeteneğinin de ketlenmesine neden olur.

2. Oyuncak kavgalarında bebekleri hemen kaldırıp ortamdan uzaklaştırmak. Bu onlara çaresizlik hissi verir ve bedenleri üzerindeki hakimiyetlerinin kendi ellerinde olmadığını öğretir. Tabii ki kendisine ya da başkasına zarar vereceği durumları kastetmiyorum, mesela vurmaya çalışan bir çocuğun ellerini tutmak ve "hayır vurmana izin vermiyorum" demek, zarar gören çocuğu güvene almak yerinde davranışlar. Benim kastettiğim "hayır o oyuncak onun, bırak" diyip hemen çocuğu ortamdan kaldırıp ya da dikkatini başka yöne çekmeye çalışarak uzaklaştırmak. Bu durumda çocuk sadece engellenir, "neden?" sorusu ise havada kalır. Oyuncak kavgalarında mümkünse çocuklar kendi aralarında müdahale edilmeden sorunu çözmeli, olay şiddet içermeye başladıysa, neden çocuğun paylaşmak istemediği anlaşılmaya çalışılmalı, paylaşmaya zorlanmamalı, alternatif oyun önerileri verilmeli ya da birlikte oynanabilecek başka bir oyuna ikna edilmeye çalışılmalıdır.

3. Çocuğa fiziksel şiddet veya ceza vermek, korkutarak bağırmak asla tolere edilemez çünkü çocuğun temel güvenli bölgesi, eğitmenisiniz ve siz kendinizi kontrol edemiyorsanız, ondan bunu beklemeye hakkınız yok. Eğer çocuğa "Hayıııııııııır" ya da "Yapmaaaa" diye bağırıyorsanız, bu onu sadece daha fazla heyecanlandırmaya yarar ve sizin neden bu kadar yüklü bir duygusal tepki verdiğinizi anlayabilmek için davranışı sık sık tekrarlamaya çalışır (bakınız bizim bambam). Bir yetişkine nasıl davranıyorsanız, çocuklara da o şekilde davranmak gerçekten işe yarayacak, evet inanılmaz ama deneyin ve görün derim..

Özetle; eğer çocuğunuz istenmeyen bir davranış içine giriyorsa, bunu sizi kızdırmak, sizinle inatlaşmak ya da sırf size gıcıklık olsun diye yapmıyor. Bu onun sosyal davranışları, tepkileri, en güvendiği insandan (ebeveynlerden) öğrenme yolu. Siz nasıl tepki verirseniz, o bunu öğrenecek. Siz ne kadar kendinizi kontrol edebilirseniz, o da kendini o kadar kontrol edebilen bir insan olacak. Siz ne kadar bağıran, endişelenen, yetişkin değil hala çocuk gibi davranan biriyseniz, o da o şekilde davranmaya devam edecek. Ne ekerseniz, onu biçeceksiniz..

Bu arada çok sevdiğim Janet Lansbury (respectful parenting)'ten edindiğim bir bilgiyi, aklımda kaldığı şekliyle paylaşmak istiyorum: Çocuklarımızı ufak bireyler olarak görüyoruz ama aslında onlar her insan gibi kendilerine saygı duyulmasını, birey olduklarının bilincine varılmasını bekliyorlar. Onlara davranış kalıplarını, duyguları, tepkileri öğretirken bunu unutmayalım. Yetişkin bir insana nasıl "hayır!" diye bağırıp onu kolundan çekerek götürmek ayıpsa, kabul edilemezse, bir çocuğa bunu yapmak da aynı derecede yanlıştır. Ona durumu sakince açıklayın, duygularınızı, sosyal kuralları anımsatın ve şunu unutmayın: Çocuklar da yetişkinler gibi sadece bir şey akıllarına yattığında kabul ederler, yoksa zoraki yaptırılan her davranış, öğretilmeye çalışılan her tutum geçicidir, kalıcı olamaz. İçselleştirmek için, kişinin, çocuk dahi olsa o tutum ve davranışı "mantığa oturtması" ve "haa tamam şimdi anladım, ikna oldum" diyebilmesi gerekir.

Ufak bir örnekle bitirmek istiyorum: Fişler ve prizler. Her annenin korkulu rüyası. Benim de öyleydi. Lukas sürünmeye başladığı anda evdeki tüm prizlere koruyucu taktım. Yine de gözüm devamlı prizlerde. Lukas bu heyecanımı çok çabuk okudu tabii (başka türlüsü mümkün mü, adam 10 ay içimde kalmış, heyecanlandığımda nasıl fizyolojik tepkiler verdiğimi hatta belki salgıladığım kokuyu bile benden daha iyi biliyor!) ve prizler onun için vazgeçilemez bir oyuncak haline geldi. Sabahtan akşama kadar prizlere gidiyor, geri çekiyorum, parmaklar hatta dil bile içine sokuluyor, dehşet içindeyim. Janet'in yazılarına başvurdum hemen.. Demiş ki: "bırakın", "bırakın gitsin"..! Neeeee? Bırakın gitsin, demiş ama eklemiş: "koşmadan, sakince, ondan önce prize yürüyün ve sakince "hayır canım, biliyorum bu ilgini çok çekiyor ama senin için çok tehlikeli, bununla oynamana izin veremem" diyerek elinizle prizi sakince kapayın ve "elimle burayı kapıyorum çünkü buraya dokunman sakıncalı ve seni korumak için bunu yapmam lazım" diyin. Normal şartlarda bir süre sonra sıkılacak, ilgisini başka yöne çevirecektir. Ağlamaya ve inatla elini oraya sokmaya çalışıyorsa "anlıyorum sinirlendin ama bu yaptığın çok tehlikeli, sanırım seni kucağıma almamı istiyorsun" diyerek kucağınıza alın. Yine de ısrar ediyorsa, ki bu çok nadirdir, ya yorgundur ya acıkmıştır ya da sadece anne kucağı ve ilgisi istiyordur..

Denedim. 1 hafta sonra Lukas'ın prizler tutkusu bitti. O andan beri bu kalıbı istenmeyen tüm davranışlar için uyguluyorum ve hem anne hem psikolog olarak özellikle 0-3 yaş arası küçük çocuklu herkese tavsiye ediyorum (daha büyükler için tabii ki daha aktif, empati, iletişim ve otokontrol becerilerini kullanmayı içeren farklı çözümlerimiz var). Umarım bu yazı işinize yarar, bu tip davranışlar ya da durumlarda zorlanıyorsanız ve "respectful parenting" konusunda ilgiliyseniz, yorum kısmına yazabilirsiniz, hep birlikte üzerinde çalışabiliriz.

10 Mart 2018 Cumartesi

2 küçük çocukla Karayipler tatili

Bu seneki "dayanamıyorum artık kara kışa, kap beni götür tropiklere" konulu tatil maceramız, Karayipler'deki sevimli adacıklardan Martinique ve Guadeloupe'ta yaşandı.

Tatile hazırlık aşamasında olmazsa olmazlar: bodrumun küflü köşelerinden yazlık kıyafetleri çıkarıp "ooo nasıl da küçülmüşler" nostaljisi yapmak, "anam giydirecek elbise kalmamış, nerden bulucam kış ortasında yazlık?" paranoyası yaşamak ve sonunda "sığar buna yaa" ermişliğine ermek.. Yine de bir iki parça kıyafeti amazon'dan ucuz ötesi ısmarladım, bir de şu yandaki zillileri aldım. Bu zilliler, Maya'nın "uçak içi eğlence paketi" oluyor. Malum Paris aktarmalı 14 saate varan bir yolculuktan bahsediyoruz, çocukları oyalamak çelik gibi sinirler ve tam bir uzmanlık gerektiriyor. Özellikle gece yolculuğu yapamıyor ve çocukları babalarına kitleyip first-class'ta şampanyanızı yudumlayamıyorsanız (hadi itiraf edelim, en anaç sütlaç ananın bile en vahhhhşi fantazisi bu bence), hazırlık aşaması çok elzem bir konu.

Çocukları kıtalar arası uçuşta gündüz yolculuğunda oyalamak, işin püf noktasını biliyorsanız kolay aslında. 10 saatin 2 saati yeme içme, 1 saati uyku, 2 saati de ekranla geçse (ekransızlığı 10 saatlik gündüz uçuşunda dötüm yemedi afedersiniz), "yarısı bitti bile, hohoyt" derken ne oldu bilin bakalım. Koca uçakta bir tek bizim ekranlar bozuk çıkmasın! Mörfiiii.. 3 defa sistemi başlattılar, olmadı, uçuş mühendisi bizzat teşrif edip, bizden özür dileyip, kişi başı 60 euro'muzu iade edeceklerini söylese ve anlayışımız için teşekkür etse de vallahi hiç hoş olmadı o iş. Ama yine de hayatta kaldık ve bunu büyük ölçüde bu yukarıda gördüğünüz minnoşlara ve yanımıza aldığımız diğer oyuncaklara borçluyuz.

Boyama, kesme yapıştırma, hamur işleri üstüne ek olarak yeni tutkumuz: moda kitapları. Hani kağıttan kızların üstüne yapıştırma elbiseler, çanta ve aksesuarlar oluyor ya.. İşte onlar. Tabii bir de tabletten sevdiği çizgi filmler ve oyunlar (malesef bu konuda çok geriyim, yavru hala boyama ve lego oyunlara talim ediyor, lütfen bana yorumlarda çizgi film ve özellikle oyun önerebilir misiniz?!)

Bebek efendi de 2 saat kadar uyuduktan sonra, gezme, çevre koltuklardakilerle sosyalleşme, devamlı birşeyler kemirme, Maya'ya saldırma ve kendi oyuncaklarıyla oyalandı ve bir şekilde 10 saat geçti. Dönüş geceye geldiği için kısmen daha kolaydı.


Tatil tabii kış ortasında yaz tatili olduğu için çok güzeldi, ayrıntıları seyahat bloğumda yazdım, tekrar olmasın. Martinique ve Guadeloupe çocuklu aileler için çok güzel, çok tavsiye ederim. 3 hafta kadar cennette sefa halindeydik ama dönüşümüz -12 (gündüz) dereceye ve 5 saat farkına oldu. 3 gün çocukları evde tuttum, çocuklardan büyük olanı jetlage yenik düştüğü halde anaokulunu çok aşırı özlediği için "anne ne olur beni zorla uyandır" diyerek okuluna koştu, küçük olanı 3 haftalık çıplaklıktan sonra lahana gibi giydirilmeyi protesto etmek adına, adeta kendini üstündekileri parçalamaya adadı, üstüne de zort diye 5.hastalık geçirdi. Eve dönüş.. Ama alıştık.

Bu tatilde de "sırtçantalı"ydık, bu sefer gerçekten kendimle gurur duydum çünkü minimalizmin dibine vurmuştuk. Her zamanki gibi araba ve 3 hafta için 3 ayrı stüdyo daire kiraladık ve kesinlikle bu sistemi tavsiye edeceğim. Otel tatillerinden çok daha fazla şey görüyor ve yaşıyorsunuz ve gittiğiniz ülkenin gerçekten tadına varıyor, kültürünü anlayabiliyorsunuz. Stüdyolarda mutfak ve çamaşır makinesi de olduğu için ev konforunda tatil oluyor. Özellikle çamaşır makinesi (ya da yıkama hizmetleri) minimalist seyahatin kilit noktası çünkü bu sayede kişi başı sadece 4 kıyafet taşıdım! Yıka yıka mis gibi giy işte! Kirli torbası taşıma derdi de yok.. En çok yük Lukas'ın bebek arabası ve araba koltuğu oldu. Bebek arabası çok hafif bir sistem olan MacLaren baston ve araba koltuğu da aslında gidilen yerden kiralanıyor ama çok tuzluydu, taşıyalım gitsin dedik.


Maya zaten artık portatif minik koltuğa geçti, o çok rahat oldu, her yere sığıyor onunki. İki sırt çantası, bir araba koltuğu, bir bebek arabası, iki de el çantası (içi sırf oyuncak ve uçak için ikişer yedek kıyafet dolu) olarak seyahat ettik, çok gururluyum :) Uçak içi oyuncaklar elzem ama tatil için ekstra oyuncak götürmedik çünkü yer gök oyuncak dolu, özellikle deniz oyuncakları gidilen yerden alınabilir. Ya da işte altta, doğanın kendisi en güzel oyuncak (ve de babayı gömmek tabii, olmaz sa olmaz..)


Ha tek önemli nokta: güneş kremleri (nedense tatil bölgelerinde ve Türkiye'de Almanya'nın 5 katı!) ve çocuk cildi için hassas sinek kovucular. İsteyene yıllardır kullandığım "hazırlık liste"mi yollayabilirim..

Jetlag için de önlem olarak, gidilecek yerin ya da en azından uçağın saat dilimini kullanmanızı yani karanlıksa uyumanızı, aydınlıksa uyumamaya çalışmanızı, yemek saatlerini de uyku saati gibi düzenlemenizi, kahve ve şekeri mümkünse hiç tüketmemenizi önereceğim. Gidiş daha kolay oluyor çünkü etrafta bir sürü ilginç şey olunca çocukları oyalamak, olmadı biraz geç uyutmak, biraz erken uyandırmak ve güneşin onarıcı etkisinden faydalanmak (jetlagin en büyük düşmanı gün ışığı ve zencefil tüketmek) işe yarıyor. Dönüş biraz daha zor çünkü dönüş psikolojisi, tatil yorgunluğu, karanlık ve kışa dönmek gibi etmenler var. Ben 2 gün çok kasmadım, kendim erken uyandım, kahve içtim (uçakta asla ama dönüşte zorlandığımda mutlaka), çocukların geç uyanıp geç yatmasını çok önemsemeden önce kendimi ayarladım. İlk gün öğlene kadar uyudular sonra aldım açık havaya çıkardım ve günün saatlerine uygun yedirdim, birer zencefilli süt içirdim ve gece 10'a dek uyutmadım koşturup yordum açıkcası. 2. gün saat 9'da uyandırdım, acaip zor oldu, mızmızlandılar ve şansımıza hava aşırı soğuktu (-12 yani neredeyse 40 derecelik fark) en sevdikleri iç mekan oyun parkına götürdüm ve yine öğle uykusu uyutmadım, ılık süt ve banyo sonrası gece 9'da devrildiler. Ertesi sabah normal Almanya saatine uygun davrandım, zaten Maya evde aşırı sıkılmış ve "anne beni zorla uyandır" diyerek okula dönmek istemişti. Lukas daha zor oldu çünkü zaten uyku problemi olan bir çocuk ve tatilde 1 ay boyunca her gün öğle uykusunu sabah 10'da ve akşam 5'te arabada yarımşar saat uyuduğu için, tek ve gün ortası öğle uykusu saatini geri kazandırmak baya zorladı. Ama bu sırada meme bitmişti (çok şükür) ve malum meme bitince uyku düzeni değişiyor ve daha deliksiz ve derin çocuk uykusu olma yoluna giriyor. Yaşasın memesiz uyku, yaşasın oğlum artık memelerime değil bana sarılıyor! <3

Yani dostlar, yine bir kış ortası yaz hissi veren cennet tatilinden sonra evimize döndük. Bu tip tatilleri yılda bir yapabiliyoruz, hem madden hem manen ancak ama tüm yıl bunun hayalini kurmakla geçiyor. Şubat tatili için özellikle ekim ortası ayarlamaları yaparsanız hem daha ucuz, hem daha konforlu, planlı oluyor. Karayipler çocuklarla rahat, eğlenceli ve çiftler için de çok romantik özellikle çocuklarınız kendini tekneden denize atmayacak yaşa geldiğinde karadan değil denizden dolaşmanızı tavsiye ederim. Umarım bu yazı sizi de tası tarağı bir sırt çantasına atıp "çocuklarla da gitme"nin aslında zor olmadığı hissiyle doldurmuştur.. Haydi yollara!